KİTAPLAR  |  FİLMLER  |  SES KASETLERİ  |  MAKALELER  |  ANA SAYFA.

ARAMA


EVRİMCİLERE NET CEVAP II

 



RADİKAL GAZETESİ, KUŞLARIN UÇMADAN ÖNCE SÜRÜNDÜKLERİ HURAFESİNE İNANMAYA DEVAM EDİYOR


Kuşların ilkel atası olarak tanıtılan Dromaeosaur isimli fosil gerçekte bir kuşa değil, bir dinozora aittir. Ayrıca, 130 milyon yıl önce yaşamış olan bu fosilden 20 milyon yıl önce yaşamış kuşlar olduğuna göre, bu fosilin kuşların atası olması imkansızdır.

2001 yılının ilk aylarında, kuşların atası olarak kabul edilen Archaeraptor isimli fosilin sahte olduğunun ortaya çıkması ile, evrimciler paniğe kapıldılar ve bu kez de yeni buldukları bir fosile umutlarını yüklediler. Oysa kuşların atası olarak öne sürdükleri yeni Dromaeosaur fosili, en eski kuş olarak bilinen Archaeopteryx'ten 20 milyon yıl daha gençtir!

27 Nisan 2001 tarihli Radikal gazetesinde "Kanatlanmadan Önce Süründüler" başlıklı bir haber yayınlandı. Haberde, Çin'de bulunan bir fosilin, kuşların dinozorlardan evrimleştiğini kanıtladığı iddia edilmekteydi.

Radikal gazetesi, Nature dergisi'nin 26 Nisan 2001 tarihli sayısında "Palaeontology: Ruffling feathers" (Paleontoloji: Ortalığı karıştıran tüyler) başlığı ile yayınlanan bir makaleden aldığı haberde, "yeni ortaya çıkarılan" 130 milyon yıllık tüylü dinozor fosilinden söz ediyordu. Radikal'in iddiasına göre "Dromaeosaur" adlı bu dinozor fosili kuşlara benzer özellikler taşıyordu, kuşların atasının dinozorlar olduğunun kanıtıydı. Oysa fosil, evrimin kanıtı değil, sadece evrimcilerin yeni bir yanılgısıydı.


YENİ BULUNAN FOSİL NEDEN KUŞLARIN ATASI OLAMAZ?

Yeni fosilin, kuşların atası olamayacağını gösteren en açık delillerden biri yaşıdır. Henüz tam gelişmemiş tüyleri olduğu iddia edilen bu fosilin 130 milyon yaşında olduğu tespit edilmiştir. Ancak, evrimciler tarafından da "ilk uçan kuş" olarak belirlenen Archaeopteryx 150 milyon yıl yaşındadır. Ayrıca Archaeopteryx'in tüyleri tam şekillenmiş durumdadır ve günümüz uçucu kuşları ile tamamen benzer özelliktedir. Archaeopteryx'in kusursuz kanatlara, uçuş kaslarının tutunma yeri olan "sternum" kemiğine, uçuşa imkan veren asimetrik kuş tüyü yapısına sahip olduğu ve aynen günümüz kuşları gibi uçabildiği tüm otoritelerce kabul edilen bir gerçektir.

Bu da, Archaeopteryx'in yaşadığı dönemde, yani bundan en az 150 milyon yıl önce, yeryüzünde günümüz kuşlarından farksız, uçabilen kuşlar bulunduğunu gösterir.

Yeni bulunan ve "kuşların ilkel atası" olarak gösterilen fosil (Dromaeosaur) ise, sadece 130 milyon yaşındadır. Evrimcilerin de tanımladığı gibi bir kuş değil, tipik bir sürüngendir. Kanatları yoktur, pençeli ön ayakları vardır. Uzun arka ayaklara ve uzun kuyruğa sahiptir. Evrimcilerin bu canlıyı kuşlarla ilgili gibi göstermeye çalışmalarının tek nedeni, vücudunun üst kısmında tüylere benzeyen yapıların bulunmasıdır.

Bunun sonucu ise açıktır: Dünyada 150 milyon yıl öncesinde zaten kusursuz kuşlar varken, 130 milyon yıllık bir sürüngenin "kuşların atası" sayılması imkansızdır. Böyle bir iddia, evrimciler açısından dahi son derece mantıksızdır ve yeni bulunan fosilin"kuşların atası" olmadığını gösterir.

Geriye sadece fosilin sahip olduğu ileri sürülen "kuş tüyleri" kalmaktadır ki, bu konuda iki ihtimal vardır:

1) Tüyler, daha önce iki ayrı örnekte görüldüğü gibi, "sahte" veya "yanlış yorum" olabilir. Evrimciler "tüylü dinozor" bulmayı saplantı haline getirdikleri için, daha önce benzeri skandallara imza atmışlardır. 1996 yılında büyük bir medya propagandası ile gündeme getirilen "Çin'de bulunan tüylü dinozor fosilleri" hikayesinin tümüyle gerçek dışı olduğu, sözü edilen Sinosauropteryx fosilinin gerçekte kuş tüyüne benzer hiçbir yapıya sahip olmadığı 1997 yılında yapılan incelemelerle anlaşılmıştır.21 Yine Çin'de ortaya çıkarılan 1999 yılında National Geographic dergisi tarafından tüm dünyaya "tüylü dinozor" olarak tanıtılan Archaeraptor'un, farklı canlıların fosillerinin birbirine yapıştırılmasıyla ortaya çıktığı 2001 yılında anlaşılmıştır. Benzer bir durum Dromaeosaur için de söz konusu olabilir.

2) Eğer canlının gerçekten tüyleri varsa da, bu evrim teorisi adına yine bir delil olmaz. Farklı canlı gruplarının özelliklerini üzerinde barındıran "mozaik canlılar"ın var olduğu bilinen bir gerçektir ve bunların evrim teorisine delil olmadığı Stephen Jay Gould gibi önde gelen evrimci otoriteler tarafından da kabul edilmektedir.22

Örneğin Avusturalya'da yaşayan Platypus, memeli, sürüngen ve kuş özelliklerini aynı anda üzerinde taşımaktadır. Ancak evrimciler bu canlıya teorileri açısından bir açıklama getirememektedirler. Bir sürüngenin "tüylü" olması da, onun kuşlara evrimleştiğine delil olmaz. Evrim teorisinin bulması gereken canlılar "ara formlardır", mozaik canlılar değildir. Ara formlar, eksik, yarım, işlevini tam göremeyen organlara sahip olan canlılar olmalıdır. Oysa mozaik canlıların sahip oldukları organların her biri eksiksiz ve kusursuzdur.

Eğer evrimciler sürüngenlerin kuşlara evrimleştiğini iddia etmekte ısrarlılarsa, Archaeopteryx'ten daha önce yaşamış bir grup sürüngenin, kademe kademe kuş özellikleri geliştirdiklerini gösteren fosiller bulmalıdırlar. Oysa buna dair en ufak bir kanıt dahi yoktur.


THEROPOD DİNOZORLARI NEDEN KUŞLARIN ATASI OLAMAZ?

Evrimcilerin kuşların kökeni hakkındaki iddialarını geçersiz kılan bir başka gerçek, yeni bulunan Dromaeosaur fosilinin de dahil edildiği grup olan theropod dinozorlarının evrimleşerek uçmalarının kesinlikle imkansız oluşudur.

Evrimcilerin büyük bölümü, kuşların theropod dinozorlarından (Theropod dinozorlar, Tyrannosaurus rex ve Velociraptor gibi etobur dinozor türlerinin geneline verilen isimdir) evrimleştiklerini öne sürerler. Evrimci araştırmacılar bulunan yeni fosilin de bir theropod dinozoru olduğunu belirtmektedirler.

Oysa, theropod dinozorları ile kuşların fosil kayıtları ve anatomileri incelendiğinde, gerçekte ortada hiçbir "evrimsel ilişki" olmadığı görülür. Alan Feduccia, bir evrimci olmasına rağmen, theropodların evrimleşerek uçmalarının imkansızlığını şöyle açıklar:

Bu kadar büyük iki ayağı, kısaltılmış ön ayakları ve ağır bir kuyruğu olan bir canlının evrimleşerek uçması biyofizik açıdan imkansızdır.23

Dinozorların kuşların atası olamayacağına dair bir başka delil ise yine Feduccia başkanlığında araştırma yapan bir ekipten gelmektedir. Mikroskop altında kuş embriyolarını inceleyen bilim adamları Science dergisinde yayınlanan araştırma sonuçlarında şu açıklamayı yapmaktadırlar:

Yeni araştırma göstermektedir ki, kuş embriyolarında, dinozorlarda bulunan embriyo başparmağı görülmemektedir. Bu her iki türün birbiriyle yakın ilişkisinin imkansız olduğunu göstermektedir.24

Amerikalı biyolog, Richard L. Deem ise"Demise of the 'Birds are Dinosaurs' Theory" ("Kuşlar Dinozordur" Teorisinin Sonu") başlıklı makalesinde şöyle yazmaktadır:

Son çalışmaların sonuçları göstermektedir ki, theropod dinozorların elleri (ön kol kemiklerindeki) birinci, ikinci ve üçüncü hanelerden türemiştir, ama kuşların kanatları, ikinci, üçüncü ve dördüncü hanelerden türerler... İkinci bir çalışma göstermektedir ki, theropod dinozorlar, kuşlarınkine evrimleşebilecek bir iskelet ya da akciğer yapısına sahip değildir. (Theropod dinozorlar diyaframlı solunum yapar, kuşların ise diyaframı yoktur.) Theropod bir dinozorun kuşlara evrimleşmesi, diyaframında ciddi bir handikap oluşmasını gerektirecektir, ama bu durum canlının nefes alma yeteneğini çok kritik bir biçimde sınırlayacaktır. Dr. Ruben'in belirttiği gibi, 'buna neden olabilecek bir mutasyonun selektif bir avantaj sağlaması imkansız gözükmektedir.25

'Kuşlar dinozordur' teorisiyle ilgili başka problemler de vardır. Theropodların ön ayakları, en eski kuş olarak kabul edilen Archaeopteryx'e kıyasla, vücutlarına göre çok küçüktür. Bu canlıların ağır vücutları da düşünüldüğünde, bir tür "ön-kanat" (proto-wing) geliştirmeleri olası gözükmemektedir. Theropod dinozorların çok büyük bölümü (kuşlarda bulunan) semilunatik bilek kemiğinden yoksundur ve Archaeopteryx'te hiçbir benzeri bulunmayan bazı bilek parçalarına sahiptir. Bütün theropodlarda V1 sinirleri, diğer bazı sinirlerle birlikte kafatasını yandan terk eder, kuşlarda ise aynı sinirler kafatasını ön taraftan kendilerine ait bir delikten geçerek terk eder. Bir başka sorun ise, theropodların çok büyük kısmının Archaeopteryx'ten daha sonra ortaya çıkmış olmalarıdır.26

Kısacası, kuşların theropod dinozorlardan evrimleşmiş olmaları imkansızdır, çünkü böyle bir evrimi meydana getirecek ve iki canlı grubu arasındaki büyük farklılıkları ortadan kaldırabilecek bir mekanizma yoktur.


SONUÇ

Bilimsel inceleme ve araştırmalar sonucunda görüldüğü gibi, dinozorların kuşlara evrimleşmeleri birçok açıdan imkansızdır. Ve ayrıca, kuşların atası olduğu iddiası ile ortaya çıkarılan her fosil bugüne kadar bilimsel deliller sonucunda yalanlanmıştır veya sahte olarak üretilmiş bir fosil olduğu anlaşılmıştır.

Nitekim başta da belirttiğimiz gibi, 2001 yılı başlarında, evrimcilerin dinozor-kuş bağlantısı için en güçlü delil olarak kullandıkları Archaeraptor'un aslında sahte bir fosil olduğu ortaya çıkarılmıştır. Anlaşılan evrimciler tek sözde delillerini kaybetmenin getirdiği panikle, bu yeni fosili "çok güçlü bir delil" olarak sunup teorilerini kurtarma telaşına kapılmışlardır.

Ancak bu çırpınışlar son zamanlarda iyice cılızlaşmış, evrim teorisi etkisini ve geçerliliğini büyük ölçüde yitirmiştir.


YAŞAYAN FOSİL, EVRİM TEORİSİNİ YALANLIYOR

2001 yılının Mart ayında, Nature dergisi, BBC ve CNN gibi dünyaca ünlü basın kuruluşlarında yayınlanan bir haberde, Çin'de 150 milyon yıllık semender fosillerine rastlandığı belirtildi.

Amerikan Doğa Tarihi Müzesi araştırmacıları Shubin ve Ke-Qin Gao tarafından bulunan fosil yatağı her yaştan semender fosilini barındırıyor. Araştırmacıların yaptıkları açıklamaya göre, bu fosillerin en çok dikkat çeken yönü, günümüz semenderleri ile aynı özelliklere sahip olmaları, yani 150 milyon yıldır hiçbir değişikliğe uğramamaları. Araştırmacılardan paleontolog Shubin bu konuda şunları söylüyor:

İster evinizin yakınındaki ormanda bir kayanın altındaki bir semendere, ister Çin'de 150 milyon yıllık bir semendere bakın, her ikisinin de aynı olduğunu göreceksiniz. Aslında büyük ölçüde benzerler – bilek kemikleri, kafataslarının şekli, küçük detayların hepsi ayn.27


Çin'de bulunan 150 milyon yllık semender fosilleri, bugün herhangi bir ormanda göreceğiniz semenderlerden kesinlikle farklı değil. Bu da bize, semenderin evrim geçirmediğini gösteriyor.

150 milyon yıldır hiçbir değişim göstermeden günümüze kadar gelen bu canlılar evrim teorisinin geçersizliğini ortaya koyan delillerden bir tanesidir. Çünkü eğer evrim yaşanmış olsaydı, canlıların yeryüzünde küçük kademeli değişimlerle ortaya çıkmaları ve zaman içinde de değişmeye devam etmeleri gerekirdi. Oysa semenderler gibi günümüze kadar milyonlarca yıldır hiçbir değişikliğe uğramadan gelen canlılar evrimin bu iddiasını geçersiz kılmaktadır.

Evrimin hiçbir zaman yaşanmadığını kanıtlayan yaşayan fosiller sadece semenderlere ait değildir. Bugün yaşayıp, yüz milyonlarca yıllık fosilleri ile tıpatıp benzer olan birçok canlı olduğu bilinmektedir. Örneğin 450 milyon yıllık at tırnağı yengeci fosili, 400 milyon yıllık deniz yıldızı fosili, 320 milyon yıllık akrep, 170 milyon yıllık karides fosili, 140 milyon yıllık yusufçuk fosili, 170 milyon yıllık böcek fosili, 25 milyon yıllık termit fosili günümüzde yaşayan örneklerinden farksız olan fosillerden sadece birkaçıdır.

YAŞAYAN FOSİLLER EVRİMİ ÇÜRÜTÜYOR
100-150 milyon yıllık denizyıldızı fosili (L.Cretaceous dönem)
Ordovikyen devrine ait 450 milyon yıllık "at tırnağı yengeci" fosili
150-200 milyon yıllık yusufçuk fosili (Jurassic-Recent dönem)
100-150 milyon yıllık karides fosili (L.Cretaceous dönem)
Resimlerde de görüldüğü gibi, ekolojik kazılar sonucu bulunan tüm fosil örnekleri, günümüzde yaşayan örneklerinden farksızdır.

Bu örneklerinde de görüldüğü gibi fosil kayıtları, canlı türlerinin çok uzun jeolojik dönemler boyuncadeğişmeden sabit kaldıklarını göstermektedir. Harvard Üniversitesi paleontoloğu ve ünlü evrimci Stephen Jay Gould, bu gerçeği şöyle kabul eder:

Fosilleşmiş türlerin çoğunun tarihi, kademeli evrimle çelişen iki farklı özellik ortaya koymaktadır:

1. Durağanlık: Çoğu tür, dünya üzerinde var olduğu süre boyunca hiçbir yönsel değişim göstermez. Fosil kayıtlarında ilk ortaya çıktıkları andaki yapıları ne ise, kayıtlardan yok oldukları andaki yapıları da aynıdır. Morfolojik (şekilsel) değişim genellikle sınırlıdır ve belirli bir yönü yoktur.

2. Aniden ortaya çıkış: Herhangi bir lokal bölgede, bir tür, atalarından kademeli farklılaşmalara uğrayarak aşama aşama ortaya çıkmaz; bir anda ve "tamamen şekillenmiş" olarak belirir.28

Bu iki bilimsel gerçek ise, hem evrim teorisini yalanlamakta hem de canlıların "aniden ortaya çıktıklarını", yani yaratıldıklarını ispatlamaktadır. Evrimci paleontolog Niles Eldredge ve antropolog Ian Tattersall ise bu konuda şu önemli yorumu yaparlar:

Ayrı türlere ait fosillerin, fosil kayıtlarında bulundukları süre boyunca değişim göstermedikleri, Darwin'in Türlerin Kökeni'ni yayınlamasından önce bile paleontologlar tarafından bilinen bir gerçektir. Darwin ise gelecek nesillerin bu boşlukları dolduracak yeni fosil bulguları elde edecekleri kehanetinde bulunmuştur... Aradan geçen 120 yılı aşkın süre boyunca yürütülen tüm paleontolojik araştırmalar sonucunda, fosil kayıtlarının Darwin'in bu kehanetini doğrulamayacağı açıkça görülür hale gelmiştir. Bu, fosil kayıtlarının yetersizliğinden kaynaklanan bir sorun değildir. Fosil kayıtları açıkça söz konusu kehanetin yanlış olduğunu göstermektedir.

Türlerin şaşırtıcı bir biçimde sabit oldukları ve uzun zaman dilimleri boyunca hep statik kaldıkları yönündeki gözlem, "kral çıplak" hikayesindeki tüm özellikleri barındırmaktadır: Herkes bunu görmüş, ama görmezlikten gelmeyi tercih etmiştir. Darwin'in öngördüğü tabloyu ısrarla reddeden hırçın bir fosil kaydı ile karşı karşıya kalan paleontologlar, bu gerçeğe açıkça yüz çevirmişlerdir.29



RADİKAL GAZETESİNDE YER ALAN İNSANIN İLK ATASININ YERİ HAKKINDAKİ SENARYOLAR

10 Ocak 2001 tarihinde Radikal gazetesinde "Ne çok atamız varmış" başlıklı bir yazıyayınlandı. Yazıda, insanın atalarının nereden geldikleri konusuna yer veriliyordu. Bilimsel olarak hiçbir ispatlı bilgisi olmayan bu konunun yer aldığı haberde yanıltıcı bir senaryo bulunuyordu.


YAZIDA GEÇEN EVRİMCİ İFADELER GERÇEKDIŞI SENARYOLARA DAYANMAKTADIR VE KENDİ İÇİNDE AÇIK ÇELİŞKİLER TAŞIMAKTADIR:

Yazıda, insanın atalarının muhtemel göç senaryoları anlatılırken "Homo sapiens yayılırken Neandertaller ve Homo erectus ile karşılaşıp onları yok etti" ifadesi kullanılmıştır.

Evrimcilerin, hayali insanın evrimi şemasına göre Homo sapiens (günümüz insanı) Homo erectus olarak isimlendirdikleri yarı insan-yarı maymun bir türden evrimleşmiştir. Oysa Homo erectus gerçekte bir ara geçiş aşaması değil, sadece özgün bir insan ırkıdır. Yani hiçbiri bir diğerinden türememiştir. Aralarındaki fark, bir eskimo ile bir zenci ya da bir pigme ile Avrupalı arasındaki farktan daha büyük değildir.


10 Ocak 2001 tarihinde Radikal gazetesinde yer alan bu haberde, insanın evrimi hakkında birçok hayali senaryoya ve yanıltıcı bilgilere yer verilmekteydi.

Homo erectus "dik yürüyen insan" anlamına gelir. Eldeki tüm Homo erectus fosilleri, diktir. Günümüz insanının iskeleti ile Homo erectus iskeleti arasında hiçbir fark yoktur.

Nitekim evrimci paleoantropolog Richard Leakey bile Homo erectus'un günümüz insanı ile olan farklılığının ırksal farklılıktan öte bir anlam taşımadığını şöyle ifade eder:

Herhangi bir kişi farklılıkları farkedebilir: Kafatasının biçimi, yüzün açısı, kaş çıkıntısının kabalığı vs. Ancak bu farklılıklar bugün değişik coğrafyalarda yaşamakta olan insan ırklarının birbirleri arasındaki farklılıklardan daha fazla değildir. Böyle bir varyasyon, topluluklar birbirlerinden uzun zaman aralıklarında ayrı tutuldukları zaman ortaya çıkar.30

Ne var ki, Homo erectus olarak tanımlanan fosillerin aslında farklı insan ırklarına ait oldukları bilinse de evrimciler insanın evrimi senaryosunda hayali çizimlerle veya anlatımlarla bu türü yarı insan-yarı maymun bir canlı olarak gösterirler. Nitekim söz konusu haberde de aynı evrimci yöntem kullanılmıştır.


EVRİMCİLERDEN SONU GELMEYEN HAYALİ SENARYOLAR:

Evrimci bilim adamları, on yıllardır büyük bir kısır döngü içinde hem bilimi hem de insanlığı oyalamaktadırlar. Evrim teorisini hiçbir delili olmamasına rağmen, katı ve tutucu bir ön kabulle kabullendikleri için, tüm araştırma, gözlem ve deneylerini evrimi gerçekleşmiş gibi kabul ederek yapmaktadırlar. Bunun sonucunda ise, bir türlü sonuçlanmayan ve her defasında bir önceki ile çelişen iddialar birbirini izlemektedir.

İnsanın atalarının göç haritası da aynı hayali konular içinde yer almaktadır. Bu konuda 1980'li yıllarda geliştirilen iki görüş bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesine göre ilk insanlar Afrika'da tek bir atadan ortaya çıktılar ve buradan dünyaya yayıldılar. Diğer görüşe göre ise, (Radikal'de yer verilen görüş) ilk insanlar dünyanın birkaç bölgesinde birden ortaya çıktılar. Bunlardan kimi göç ederek birbirini buldu ve karışarak yeni türleri meydana getirdi.

Her iki tez de evrimci bilim adamlarının önyargılarına dayalı olarak ortaya atıldığı için, ortak bir karara varılamamaktadır. Çünkü her iki tez de birçok çelişki ve açmazla doludur. Nitekim bu konuya Ağustos 1999 sayısında yer veren Scientific American dergisinde "Her iki buluşun da doğruluğunun sorgulandığı" belirtilmiştir.

Örneğin Radikal'de yayınlanan haberde ilk insanların Çin'den Avustralya'ya göç ettikleri belirtiliyor. Ancak birçok bilim adamı bunun imkansız olduğunu söylüyor. Bunlardan biri olan Utah Üniversitesi genetikçilerinden Henry C. Harpending, o dönemdeki insan sayısının yapılan araştırmalar sonucunda en fazla 10.000 kişi civarında olduğunun saptandığını ve 10.000 kişinin bu kadar uzak mesafeleri sağ olarak aşmasının imkansız olduğunu belirtiyor.31

Sonuçta, ortada sadece herhangi bir kanıta dayanmayan hipotezler, varsayımlar ve senaryolardan başka birşey yoktur. Evrim teorisi, yeryüzünde hayatın nasıl ortaya çıktığı, farklı canlı gruplarının nasıl var olduğu gibi temel soruları hiçbir şekilde açıklayamamakta, fosil kayıtlarında aniden beliren farklı türler ya da canlılardaki kompleks tasarımlar karşısında çaresiz kalmaktadır. Bu nedenle de evrim savunucuları, bu temel ve somut gerçeklerden değil, ortaya atılan ve birbiriyle çelişen evrim senaryolarından söz etmektedirler. Bu yolla, evrim teorisinin yolun sonuna geldiğini, bu teoriyi destekleyen hiçbir bilimsel kanıt olmadığını gizleme çabasındadırlar.


MİLLİYET GAZETESİNDEN "EVRİM PROPAGANDASI"

8 Mart 2001 tarihli Milliyet gazetesinde "Darwin yaşasaydı da, Zakhar'ı görseydi" başlıklı bir haber yayınlandı. Haberde, Moskova Hayvanat Bahçesi'nde kalan üç aylık yavru orangutanın resmi konmuş ve yanındaki yazıda da "Rusya'daki Moskova Hayvanat Bahçesi'nde ikamet eden üç aylık yavru orangutan, Darwin teorisinin en sevimli kanıtı olsa gerek..." diye bir yorum yapılmıştı. Haberin devamında ise sadece orangutan yavrusunun ne kadar sevimli olduğu anlatılmıştı.

Milliyet gazetesinin bu haberi, olabilecek en bilim dışı ve mantıksız evrim propagandasına bir örnektir. Bir orangutan yavrusunun resmini koyup, yanına Darwin'in teorisinin en sevimli kanıtı yazmak, ne bilimsel, ne akılcı, ne de mantıklı bir haberdir. Nitekim milletimiz gerçeklerin farkındadır ve bir orangutanın yanına "evrim teorisinin kanıtı" yazmakla evrim teorisinin kanıtlanamayacağını çok iyi bilmektedir.

Milliyet gazetesi, eğer evrim teorisinin gerçekten doğru olduğuna inanıyorsa, böyle bilim dışı propagandalar yerine, ortaya somut bir delil koyararak evrimi anlatma yolunu seçmelidir. Ancak hiçbir evrimci yayın, hiçbir zaman böyle bir çalışmanın içine girmemektedir. Çünkü ortaya koyacakları bilimsel geçerliliği olan bir tek delilleri yoktur. Tek yapabildikleri maymun, şempanze, orangutan resimleri koyup, "bakın bize ne kadar benziyorlar, demek ki Darwin doğru söylemiş" şeklinde haber yapmak veya buna benzer gözboyama taktikleri uygulamaktır.


Evrimcilerin bilim dışı ve mantıksız evrim propagandasına klasik bir örnek, Milliyet gazetesinde yer alan bu haberdi.

Kaldı ki, maymunla insan arasındaki görünüşteki benzerlik de evrim teorisine hiçbir şey sağlamamaktadır. Diğer birçok hayvanın sahip olduğu özellikler, insana şempanzeden daha çok benzemektedir. Örneğin peteklerini inşa ederken çok detaylı mühendislik hesapları yapan balarılarını, binlerce kilometreyi yönlerini bir kez bile şaşmadan bulan göçmen kuşları, kompleks bir ev ve olağanüstü bir baraj inşa eden kunduzları seyreden her insan, bu hayvanların adeta şuurlu bir insanmış gibi tavırlar gösterdiklerini düşünecektir. Ancak bu, arıların veya kunduzların insanın "yakın akrabaları" olduğunu göstermez. Kimsenin aklına bir kunduzun veya arının yanına "Darwin'in kanıtı" yazmak gelmez. Çünkü bu canlıların akıl ve şuur sahibi insanlar ile hiçbir bağlantıları yoktur; tıpkı maymunların da olmadığı gibi. Bu durum, yalnızca akıldan ve şuurdan yoksun varlıkların kendilerini yaratan Allah'ın ilhamı ile, müthiş akılcı davranışlar sergilediklerini gösterir. Orangutan yavruları veya şempanzeler de diğer hayvanlardan farklı değillerdir. Onlar da Allah'ın ilhamı ile hareket eden varlıklardır ve insanlarla hiçbir ortak ataları yoktur. Bugüne kadar insanın maymunlarla ortak bir atadan evrimleştiğine dair tek bir kanıt bulunamamıştır. İleri sürülen sözde kanıtların geçersiz olduklarını evrimciler de birer birer kabul etmektedir.

Örneğin evrimci paleontologlar Villie, Solomon ve Davis, "biz insanlar fosil kayıtlarında aniden beliriyoruz" diyerek, insanın yeryüzünde aniden, yani hiçbir sözde evrimsel atası olmadan ortaya çıktığını kabul etmektedirler.32

Collard ve Wood ise 2000 yılında kaleme aldıkları bir makalede "insan evrimi hakkındaki mevcut filogenetik (evrimsel) hipotezler hiç güvenilir değil" demek zorunda kalmışlardır.33

Darwin efsanesi çökmektedir ve buna karşı evrimci yayın organlarının yapabildiği tek şey, "şempanzeler ne sevimli, Darwin haklı çıktı" gibi bilim dışı haberler yayınlamaktır.



"BİLİNÇLİ TASARIM"

Teorisi Darwin'in Türlerin Kökeni adlı kitabından bu yana, biyolojide yaygın olarak kabul gören temel teori, canlıların doğal seleksiyonun ürünü olduklarını öngören evrim teorisi oldu. Ateizme sözde bilimsel bir destek olarak ön görülen bu teoriye,20. yüzyılda genetik bilimi ışığında getirilen yeni yorum, doğal seleksiyona bir de mutasyon mekanizmasını ekledi. Ancak bu iki mekanizmanın, yani doğal seleksiyon ve mutasyonun, canlılığın tek kaynağı olduğu yönündeki geleneksel anlayış, özellikle son yıllardaki bilimsel gelişmeler neticesinde önemli eleştiriler almaya ve geçerliliğini büyük bir hızla kaybetmeye başladı. Canlılığın son derece kompleks bir yapıya sahip olduğunun görülmesiyle, pek çok bilim adamı, canlılığın sadece bu gibi amaçsız ve bilinçsiz faktörlerin ürünü olamayacağını, hayatın kökeninde "tasarlayıcı bir bilincin" olduğunu savunuyorlar. Bu anlayış son yıllarda bilim dünyasına yeni bir teoriyi de beraberinde getirdi: "Bilinçli tasarım" (Intelligent Design) teorisi.


Prof. Michael J. Behe ve kitabı Darwin'in Kara Kutusu

Bu teori, 1990'lı yıllarda bir grup Amerikalı bilim adamı tarafından ortaya atıldı. Teorinin ilk büyük çıkışı, Pennsylvania'daki Lehigh Üniversitesi'nden biyokimya profesörü Michael J. Behe'nin "Darwin'in Kara Kutusu: Evrime Karşı Biyokimyasal Başkaldırı" adlı kitabı oldu. Behe, kitabında canlı hücresinin Darwin zamanında içeriği bilinmeyen bir "kara kutu" olduğunu, hücrenin detayları anlaşıldığında ise, hücrede çok kompleks bir "tasarım" bulunduğunun ortaya çıktığını anlatıyordu. Behe'ye göre, canlılardaki kompleks sistemlerin doğal seleksiyon ve mutasyonla, yani bilinçsiz mekanizmalarla ortaya çıkması imkansızdı ve bu durum hücrenin "bilinçli bir şekilde tasarlandığını" gösteriyordu. Fransız felsefe profesörü Peter van Inwogen, bu kitabın önemini şöyle vurgulamaktaydı:

Eğer Darwinistler bilimsel gerçeklerle dolu bu kitabı, önemsemeyerek, yanlış anlayarak veya ona gülüp geçerek karşılarlarsa, bu durum bugün Darwinizm'in bilimsel bir teori olmaktan çok bir ideoloji olduğu yönündeki gitgide yayılan şüpheler için önemli bir kanıt olacaktır.34

Darwinistler Behe'ye tatminkar bir cevap veremediler. Ve "bilinçli tasarım" teorisi giderek daha fazla bilim adamı tarafından savunulmaya başlandı. Bugün bu hareketin önemli isimleri arasında California Berkeley Üniversitesi'nden Philip Johnson; MIT, Chicago, Princeton Üniversiteleri'nden William Dembski; doktorasını Cambridge'de yapmış olan Stephen C. Meyer; Chicago Üniversitesi'nden Paul Nelson gibi isimler yer alıyor. "Access Research Network" ve "Discovery Institute" çatısı altında bilimsel çalışmalar yürüten gruba, internet üzerinden ulaşmak mümkün. (www.arn.org)


BİLİM İÇİN BİR DÖNÜM NOKTASI


New York Times gazetesi, 8 Nisan 2001 tarihli sayısında, bilinçli tasarım teorisine ve teoriyi savunan Michael Behe ve William Dembski gibi bilim adamlarının fikirlerine geniş yer verdi. Haberde genel olarak bilinçli tasarım teorisinin Darwinizm'in geçersizliğini ortaya koyan bilimsel bir saygınlığa ve tutarlılığa sahip olduğu belirtildi.

Bilinçli tasarım teorisi, hem bilim dünyasını hem de toplumu derinden etkilemeyebaşladı. Access Research Network tarafından yayınlanan Origins and Design dergisi, oldukça yüksek bir tirajla bilinçli tasarım kavramının bilimsel temellerini oturtuyor. Bilinçli tasarımı savunan Behe, Johnson, Dembski gibi öncüler, ABD'nin saygın üniversitelerinde bilimsel konferanslarda söz alıyor, Darwinist bilim adamlarıyla tartışmalara katılıyor ve teorinin her geçen gün daha fazla yayılması için çalışıyorlar. 8 Nisan 2001 tarihinde New York Times gazetesi, "bilinçli tasarım" teorisini ele alan "Evolutionists Battle New Theory on Creation" (Evrimciler Yeni Bir Yaratılış Teorisiyle Çatışıyor) başlıklı bir haber yayınladı. (Teori Türk medyasında da yankı buldu, bkz. Ertuğrul Özkök, "Her Yol Allah'a mı Çıkıyor", Hürriyet, 16 Nisan 2001) New York Times'a göre bilinçli dizayn Darwinizm'e karşı güçlü bir akım, çünkü somut bilimsel temellere ve entelektüel yorumlara dayanıyor. Yazıda, Oakland Ulusal Bilimsel Eğitim Merkezi (National Center for Science Education in Oakland) yöneticisi Dr. Eugenie Scott'un şu sözlerine yer veriliyor: "Bilinçli tasarıma inananların en dikkat çeken yönü evrim karşıtı olmayı entelektüel anlamda saygıdeğer yapma potansiyelleri".

Söz konusu haberde ayrıca, Kansas'tan sonra ABD'nin Michigan ve Pennsylvania gibi eyaletlerinde de, evrim teorisinin okul müfredatlarından çıkarılması veya yaratılış ile birlikte anlatılması konusunun tartışıldığına yer veriliyor. Haberde belirtildiğine göre, Michigan'da Temsilciler Meclisi'nin dokuz üyesi, eyalet eğitim standartlarında, bilinçli tasarım teorisinin evrim teorisi ile eşit şartlarda anlatılacağı şekilde değişiklik yapılmasını önerdiler. Pennsylvania eyaletinde ise,yetkililer hayatın kökeni ve gelişimiyle ilgili evrim dışında teorilerin öğretilmesine imkan tanıyacak eğitim standartlarını benimsemeye çok yakınlaşmış durumdalar.

Bilinçli tasarım teorisi, bilim dünyasında giderek daha çok taraftar buluyor. Örneğin Washington Üniversitesi'nde astronom olan Dr. Guillermo Gonzalez "Bilinç tasarım önderlerinin bilimsel çalışma ve diyalog düzeyinden çok etkilendim. Teoridaha fazla araştırmayı hak ediyor." diyerek teoriye olan ilgisini ifade edenlerden. Yazıda da ifade edildiğine göre, bilinçli tasarımı savunan bilim adamları oldukça fazla sayıda. Ancak, kariyer endişesi veya bilimsel çevreden soyutlanma korkusu ile birçoğu kendilerini deşifre etmiyorlar. Nitekim bunun birçok örneği bulunmakta. Örneğin bilinçli tasarımın önde gelen savunucularından William Dembski, Baylor'da bu konuda çalışmalar yapan bir kürsünün başındaydı. Ancak, fakültedeki diğer öğretim görevlilerinden gelen şikayet ile Dembski görevinden alındı.

Sınıfında öğrencilerine, "Bu kompleks sistem nasıl oluşmuş olabilir? Tesadüfen mi, yoksa bilinçli bir tasarım sonucunda mı? Bunu düşünün!" dediği için görevinden alınan ve mahkemeye verilen lise biyoloji öğretmeni Roger DeHart ise bir başka örnek. Dembski ve DeHart'ın başlarına gelenler evrim teorisinin bilimsel bir teori olarak değil, bağnaz ve tutucu bir çevre tarafından ideolojik olarak savunulan bir inanç olduğunun açık bir delili. Fakat görünen o ki, bilinçli tasarım görüşü bilim dünyasında büyük bir hızla kabul görüyor.

Bilinçli tasarım ile ifade edilen en önemli gerçek, tüm doğayı "planlanmamış, amaçlanmamış bir rastlantılar yığını" olarak gören materyalist biyoloji anlayışının geçersiz olduğudur. Michael Behe, bu yeni anlayışın bilim dünyası tarafından kabullenilmesinin kolay olmadığını, ancak zaten hiçbir bilimsel devrimin kolay gerçekleşmediğini belirtiyor:

Hayatın üstün bir akıl tarafından tasarlanmış olduğu anlayışı, hayatı basit doğa kanunlarının bir sonucu olarak algılamaya alışkın bizlerde bir şok etkisi yaratmış durumda. Ama diğer yüzyıllar da benzer şokları yaşamışlardı ve şoklardan kaçmak için bir neden de yok.35

Son gelişmeler ise, bilim dünyasının bu gerçeği kabullenmek, yani tüm canlıları üstün güç sahibi Rabbimizin yarattığı gerçeğini kabul etmek üzere olduğunu gösteriyor. Kuşkusuz bu, son birkaç yüzyıldır insanlığa büyük zararlar vermiş materyalist dünya görüşünün de son bulması anlamına geliyor. Bilimdeki her yeni gelişme ile birlikte, insanlık artık Allah'ın üstün yaratışına şahit oluyor.



BİLİM VE TEKNİK DERGİSİNDEN EVRİMCİ MANTIKSIZLIKLAR: "VÜCUDU YENİDEN TASARLAMA" YANILGISI

Bilim ve Teknik dergisi Nisan 2001 tarihli sayısında, Scientific American dergisinden tercüme ettiği bir makale yayınladı. "Uzun Yaşamak İçin Evrimleşmiş Olsaydık..." başlıklı makale, insanın vücudunun sözde nasıl daha iyi tasarlanabileceğine dair "tezler" içeriyordu.

Aslında bu tezlerin her birinin ayrı bir mantıksızlık olduğu biraz dikkatle incelendiğinde hemen anlaşılıyordu. Örneğin tezlerin sahibi olan evrimciler, "insanın nefes borusunun ağzına açılması, bu boruya bazen su kaçmasına sebep olmaktadır" diye düşünmüşler ve sözde "daha iyi" bir tasarım öne sürmüşlerdi: Nefes borusu ağıza değil de, daha yukarıdaki buruna doğru açılmalıydı... Ancak bu tasarımın bir sorunu vardı: Eğer böyle olsa, insan ne konuşabilir ne de ağzıyla nefes alabilirdi!

Bilim ve Teknik'in kaynağı olan Scientific American dergisi, "bu tasarım biraz rötuş gerektirecek, çünkü ağızdan nefes almayı ve konuşma yeteneğini engelleyecek" (the design would need refining, though, because it would disrupt breathing through the mouth and the ability to speak) diyerek bu mantıksızlığı itiraf etmişti aslında. Bilim ve Teknik dergisi yazarı ise, kendince bir çıkarım yapıp, "engellemek" anlamına gelen "disrupt" kelimesini "etkilemek" diye çevirmiş ve böylece ortadaki mantıksızlığı biraz kamufle etmek istemişti.

Ancak yazıdaki mantıksızlıkların gizlenebilecek bir yönü yoktu.


YAŞLANMAK, ÖZEL YARATILMIŞ BİR SÜREÇTİR


Bilim ve Teknik dergisinde yayınlanan makalede insan vücudunun sözde nasıl daha iyi tasarlanacağına dair, bilimsellikle bağdaşmayan akıl ve mantık dışı tezler yer alıyor.

Bilim ve Teknik'teki söz konusu makalenin temel mantığı, yazıda geçen "evrimin bize kazandırdığı özelliklerin uzun bir yaşama elverişli bir beden sağlamaması" ifadesinden anlaşılabilir. Yani buradaki evrimci iddia, insan bedeninin çok uzun yaşamaya yönelik bir tasarıma sahip olmadığı ve yine yazıda geçen asılsız ifadeyle "yaşlandıkça ortaya çıkan defoların" evrime bir delil oluşturduğu şeklindedir.

Oysa bu iddianın hiçbir bilimsel ve akılcı temeli yoktur. İnsan bedeninde yaşlandıkça kusurlar ve hastalıklar oluşması, Bilim ve Teknik dergisi yazarlarının sandıkları gibi, "evrim lehinde, yaratılış aleyhinde" bir delil değildir. Çünkü yaratılmış olan bir beden, yine yaratılış amacına uygun olarak, özellikle yaşlanmaya, kusurlar ve hastalıklarla karşılaşmaya başlar.

Nitekim Kuran'a göre insanın eksikliklerinin önemli bir hikmeti budur. Bir ayette "Allah (ağır yükleri) sizden hafifletmek ister: (Çünkü) insan zayıf olarak yaratılmıştır" (Nisa Suresi, 28) buyrulur ve insanın zaafları hatırlatılır. Bir başka ayette ise, insanın yaşlanmasının Allah'ın belirlediği bir plan dahilinde olduğu bildirilmektedir:

Allah sizi yarattı, sonra sizi öldürüyor, sizden kimi de, bildikten sonra birşey bilmesin diye, ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilir. Şüphesiz, Allah bilendir, herşeye güç yetirendir. (Nahl Suresi, 70)

Yaratılış, insanın hiç hastalanmayacak, hiç yaşlanmayacak, hiç kusur ve eksiklik göstermeyecek bir bedenle yaratıldığı anlamına gelmemektedir ki, yaşlılık, hastalık ve kusurlar "evrim lehinde" bir delil olsun. Aksine bunlar, özel yaratılmış süreçlerdir.


Bilim ve Teknik dergisinde yayınlanan makalede, son derece hayali ve çocuksu iddialar ortaya atılmıştır. Sözde "daha iyi duymak için" çizilen maymun benzeri kulak yapısı dahi, ortaya atılan tezin ciddiyetsizliğini anlamak açısından yeterlidir.

Evrimciler, teorileri lehinde bir iddia öne sürmek istiyorlarsa herşeyden önce canlıların tesadüfen ortaya çıktıkları iddialarına bir kanıt bulmak zorundadırlar. Örneğin insanın solunum sisteminin, beslenme sisteminin, duyma sisteminin, kemik yapısının, eklemlerinin, boşaltım sisteminin nasıl olup da "evrim mekanizmalarıyla" (mutasyonla ve doğal seleksiyonla) tesadüfen ortaya çıktığını açıklamalıdırlar. Bunu ise elbette yapamamaktadırlar, çünkü bu organ ve sistemler, "indirgenemez komplekslik" özelliğine sahip olan yapılardır. Yani bu yapıların tüm parçaları aynı anda, eksiksiz olarak birarada olmalıdır, aksi takdirde işlev görmeleri mümkün değildir.

Örneğin gözün görebilmesi, yaklaşık 40 ayrı parçanın aynı anda ve eksiksiz olarak birarada olması sayesindedir. Her biri birbirinden mükemmel olan bu parçaların evrim mekanizmalarıyla aşama aşama gelişmeleri ise imkansızdır.

Bu gerçek, "eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır" diyen Darwin'in endişe ettiği gibi, evrim teorisini temelinden yıkmıştır.36

Evrimciler ise bu çöküşü gizlemek için propaganda yöntemlerine sığınmışlardır. Bilim ve Teknik'in, Scientific American'dan aktardığı çocuksu çizimler, bu propaganda yöntemlerinin bir örneğidir. Çizimlerin her birinde, insan vücudunun bir kısmı ele alınmış ve "şu şekilde olsa daha iyi olurdu" gibi, tamamen spekülasyondan oluşan ve cehalet dışında bir temeli bulunmayan iddialar öne sürülmüştür.

Her biri ayrı bir mantıksızlık örneği olan bu iddiaların biri, girişte belirttiğimiz "nefes borusunun buruna bağlanması" tezidir. Diğerleri ise şöyle sıralanabilir:


DAHA KISA BİR BOY, YENİ KABURGALAR, DAHA KALIN OMURLAR,
DAHA BÜYÜK KASLAR, YAĞLAR VE KEMİKLER:

Bilim ve Teknik'teki yazıda, başlıkta tarif edilen şekildeki bir insanın "daha sağlam" olacağı öne sürülmüştür. Oysa bu yapıdaki bir insanın değil hareket etmesi, yatağından kalkabilmesi bile mümkün değildir. Son derece hantal bir yapıya sahip olacak bu bedenin "daha iyi bir tasarım" olduğunu öne sürmek, şaşırtıcı bir mantıksızlık örneğidir.


DİZ KAPAĞI OLMAYAN DİZ EKLEMİ:


Evrimcilerin "daha sağlam" olacağını iddia ettikleri bu yeni tasarıma sahip olan bir insan değil yürümek, yatağından dahi kalkamayacak durumda olurdu. retina tabakası

Bilim ve Teknik'teki evrimci iddiaların bir diğeri, diz kapağının kaldırıldığı "yeni diz eklemi tasarımı"dır. "Geriye doğru bükülebilen diz dizaynı" diye ortaya atılan bu çizimin anatomik açıdan ciddiye alınabilecek hiçbir yönü yoktur. Çünkü diz kapağı olmayan bir diz fonksiyonel olamaz. Bacağın ön yüzünde bulunan kasların tutunabileceği tek yer olması nedeniyle, hareketli bir kemik olan diz kapağının varlığı şarttır. Aksi takdirde insanın yürümesi, ayakta durması, hatta ayağını yataktan aşağı indirmeye çalışması bile mümkün olamaz. Bu "tez", yazıyı hazırlayan ve yayınlayan evrimcilerin tıbbi bilgisizliğinden başka hiçbir anlam taşımamaktadır.


RETİNANIN MÜKEMMEL TASARIMI

Bilim ve Teknik'teki makalede öne sürülen bir diğer tez, insan gözünün tasarımıyla ilgilidir. Yazıda, gözdeki nöronların birleşerek optik sinir halinde retinayı terk etmesi "kötü bir tasarım" olarak gösterilmiş, nöronların retinanın içinden her noktada arkaya doğru geçirilmesinin ise daha iyi olacağı iddia edilmiştir.

Bu yorum da, yine tam bir bilgisizlik ve yüzeysel düşünce örneğidir.

Bunu anlamak için retinanın yapısını iyi bilmek gerekir. Retinada, ışığı algılayıp elektrik sinyaline çeviren fotoreseptör hücreler arka tarafa, yani retinal epitele ve koroidal kan odacıklarına doğru bakarlar. Bu yerleşim, görüntüyü beyne ileten sinirlerin, ışık ile fotoreseptörler arasında kalmasını gerektirir.


Gözün onlarca parçasından biri olan retina kusursuz bir tasarıma sahiptir. Bu tasarımdaki en ufak bir değişiklik, insanın görme yeteneğinin zayıflaması veya tamamen kaybolmasıyla sonuçlanır.

Evrimciler bir süredir bu tasarımı gündeme getirmekte ve "verimsiz" olduğunu ileri sürmektedirler. Oysa bu iddiaların tek kaynağının bilimsel cehalet olduğu ortaya çıkmıştır. Bu konuyu ilk kez gündeme getiren kişi, dünyada Darwinizm'in ve ateizmin bir numaralı temsilcisi olarak bilinen İngiliz zoolog Richard Dawkins'tir. Dawkins, retina hücrelerinin ön tarafa, yani ışık yönüne doğru dönük olmasının daha verimli olacağını ileri sürmüş, gözün mevcut tasarımının "hatalı" olduğunu iddia etmiş ve bunu yaratılışa karşı bir delil gibi göstermiştir. Oysa gözün yapısının daha yakından incelenmesi, Dawkins'in iddiasının tamamen aldatmaca ve göz boyama olduğunu ortaya koymuştur. Gözdeki fotoreseptör hücrelerin ışığa doğru değil de, arkadaki retina tabakasına dönük olmalarının nedeni, bu hücrelerin yoğun oksijen ihtiyacının karşılanmasıdır. Işığı sürekli olarak kimyasal enerjiye çeviren bu hücreler, insan vücudunda en çok oksijen tüketen hücrelerdir. (Oksijen tüketimleri kalp kaslarındaki hücrelerin 3 katıdır.) Bu yüksek oksijen ihtiyacını karşılamak için, fotoreseptör hücrelerin hemen arkasında çok yoğun bir damar tabakası bulunmaktadır ve bu tabaka bu hücreleri beslemektedir. Araştırmalar bu hücrelerin, Dawkins'in iddia ettiği gibi "ışığa doğru" yönelmeleri durumunda, oksijensiz kalacaklarını ve görev yapamayacaklarını ortaya koymuştur.37

Bilim ve Teknik dergisindeki makalede gözün tasarımı hakkında ileri sürülen iddia ise, Dawkins'in çürümüş iddiasının yeni bir versiyonu niteliğindedir. Bu kez de evrimciler, hücre sinirlerinin retina tabakasını tek bir noktadan (kör noktadan) değil, ayrı ayrı terk etmelerinin daha iyi bir "tasarım" olacağı iddiasındadırlar. Oysa bu da son derece hatalı bir varsayımdır.

Eğer söz konusu tasarım gerçekleşmiş olsa, bu takdirde fotoreseptörlerin arasından geçmeye çalışan nöronlar, görme keskinliğini tamamen azaltacaktır. Her nöronun görme yeteneği azalacak ve sonuçta insanın görme yeteneği kısıtlanacaktır. İnsan gözünün mevcut tasarımında ise, sinirler sadece tek bir noktadaki (kör noktadaki) görüşü engellemekte, bu da zaten beyin tarafından görüntünün doldurulması yoluyla telafi edilmektedir.

Kısacası insan retinası bu şekilde derinlemesine incelendiğinde, mevcut tasarımının, olabilecek en ideal tasarım olduğu anlaşılmaktadır. Evrimcilerin, gözün kökeni hakkında hiçbir açıklama öne süremezken, gözün tasarımını kendilerince eleştirmeye kalkmaları ve bunu yaparken de bu şekilde komik duruma düşmeleri, evrim teorisinin çöküşünün ilginç bir ifadesidir.


BOŞALTIM SİSTEMİ: BİR BAŞKA KUSURSUZ TASARIM


Cumhuriyet Bilim Teknik dergisinde yayınlanan ve sadece evrim propagandası amacı taşıyan bu yazıda, günümüzde evrimcilerin dahi kabul etmedikleri, hiçbir bilimsel delili olmayan evrimci iddialar ard arda sıralanmıştır.

Bilim ve Teknik'teki makalede "hatalı tasarım örneği" gibi gösterilen bir diğer organ, boşaltım sisteminin en önemli parçası olan mesanedir.

Boşaltım sistemi gerçekte bir tasarım harikasıdır. Böbrekten her dakika damla damla üretilen atık sıvı, bir rezervuar niteliğindeki mesanede biriktirilmektedir. Böylece günlük faaliyetlerimize ara vermeden devam edebiliriz. Mesanenin sahip olduğu esneyebilen kastan duvarları sayesinde, yalnızca kapasitesi dolduğunda uyarılırız. Böylece sfinkter adı verilen kasın isteğimiz doğrultusunda gevşemesi boşaltım için yeterli olur. Bu tasarımın rahatımız hedeflenerek yaratılmış olduğu çok açıktır.

Bilim ve Teknik dergisindeki "alternatif vücut" çizimlerinde ise, boşaltım sistemimize yeni bir ekleme yapılamamış, sadece var olan bağlar ya da kaslar kalınlaştırılmıştır. Boşaltım sistemi o denli mükemmeldir ki, evrimciler bu sistem hakkında öne sürecek hayali bir düzenleme dahi bulamamışlardır.

Prostat bezinin yerinin değiştirilmesi "tezi" ise yine mantıksızdır. Bu bezin yeri farklı olsaydı, fonksiyonları olumsuz yönde zayıflatacaktı. Prostat bezinin içerdiği milyonlarca salgı bezi hücresi, testesteron hormonu ile birlikte spermlerin içinde yüzebilecekleri bazik sıvıyı üretmek ve tüm üretranın nemlendirilmesinden sorumludur. Bu görevini ise ürettiği salgıları çevrelediği üretraya devamlı bırakarak yerine getirir. Testislerden kanallarla kendine ulaştırılan spermleri uygun sıvılarla birleştirip hemen üretraya bırakması ise insan soyunun devamı için zorunlu bir fonksiyondur. Bu nedenle prostatın üretra ile devamlı yakın temasta olması gerekmektedir.


SONUÇ

Evrimcilerin insan vücudunun tasarımı hakkında son 100 yıldır öne sürdükleri iddialar alt alta sıralansa, kalın bir "bilimsel hurafeler" kitabı oluşurdu. Öne sürdükleri iddiaların birer bilgisizlik ürünü olduğu ise her defasında ortaya çıkmıştır. 20. yüzyılın başında insan vücudundaki pek çok organı "işe yaramayan körelmiş organlar" diye tanıtmışlar, oysa bu organların önemli işlevleri bir bir keşfedilmiştir. DNA'nın büyük bölümünü "Junk DNA" (Hurda DNA) ilan etmişler, bu iddia da son genetik bulgularla çürümüştür. Scientific American'da yayınlanan ve Bilim ve Teknik dergisi yazarlarının büyük bir hevesle tercüme edip, yayınladıkları makale ise, bu bilimsel hurafeler zincirinin yeni bir halkası olmuştur. Makalede çizilen hayali insanın, eğer gerçekten var olsa, ne gibi sorunlarla karşılacağı ve ne gibi hastalık ve kusurlarla muhatap olacağı meçhuldür.

Bunu, bu akıl dışı teoriyi ortaya atanlar da bilmekte ve zaten umursamamaktadırlar. Tek yaptıkları şey, biraz hayalgücü çalıştırıp fantaziler üretmek olmuştur. Örneğin insan kulağının yerine, "daha iyi duymayı sağlayacak sivri ve büyük kulaklar" hayal etmişlerdir. Bunun gibi başkası da, "daha da iyi duymayı sağlayacak fil kulakları" hayal edebilir. Ya da bir başkası "uçmamızı sağlayacak kanatlar" öne sürebilir. Amaç bilim değil de hayal kurmak olunca, öne sürülemeyecek teori yoktur.

Ancak dikkat edilirse, tüm bunlar evrim teorisinin ne kadar büyük bir çöküş içinde olduğunu belgelemektedir. Hiçbir evrimci, insan organlarının nasıl var olduğunu açıklamaya yanaşmamaktadır. Tek yaptıkları şey, evrim adına hayal kurmaktan ibarettir. Çünkü zaten evrimin kendisi bir hayaldir. Gerçek ise yaratılıştır. Tüm canlıları ve insanoğlunu, "Yaratıcıların en güzeli" olan Yüce Allah yaratmıştır:

Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak'ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir. (Müminun Suresi, 14)



CUMHURİYET BİLİM TEKNİK'TEN, EVRİM PROPAGANDASI

24 Şubat 2001 tarihli Cumhuriyet Bilim Teknik dergisinde Şehvar Çağlayan tarafından "Evrim sürecinde Homo sapiensin yeri" başlıklı bir yazı yayınlandı. Yazının konusu, ilk paragrafında belirtildiğine göre, Homo sapiens sapiensin, yani insanın neden "evrim sürecinde diğer akrabalarına göre daha üstün konumda olduğu" idi. Ancak, "evrim teorisi yıkılmadı, hala ayakta" diyebilmek için hazırlandığı apaçık belli olan bu yazı, iddia ettiği konuda dahi cevap verememektedir. Bunun yanında, insanın evrimi ile ilgili, birçoğu evrimciler tarafından dahi kabul edilmeyen iddialar, birbiri ardınca, aralarında hiçbir mantıklı bağlantı olmadan, "kes-yapıştır" yöntemiyle sıralanmıştır. Yazıda yer alan birçok bilimsel hata ve çelişki ile dolu iddiadan bazıları ve cevapları şöyledir:

1) Yazının başlarında önce tek hücreli bakterilerin sonra da RNA'nın oluştuğu iddia ediliyor. Ardındaki cümlede ise ilk olarak DNA'nın oluştuğu ve ardından ilkel bir ata bakteri oluştuğu öne sürülüyor. Bu kavram ve sıralama karmaşası, yazının bilimsel literatüre hakim olmadan hazırlandığının ilk göstergesi.

Yazıda canlılığın nasıl başladığı anlatılırken, söz konusu hatalar, çelişkiler ve mantık bozuklukları art arda sıralanıyor. Bu cümlelerden bazıları şöyle:

3.6 milyar yıl önce, fotosentez ile enerjisini sağlayan tek hücreli bakterilerin oluştuğu fosillerle belirlenmiştir... Sonraları, ilk önce RNA ve onu takiben (replikasyon), değişkenlik (varyasyon) ve eleme (eliminasyon) sürecini de başlattı. Darwin bu sürece doğal seçim adını verdi. DNA ile başlayarak bir ilkel ata bakteri, adım adım, yanlışlıklar yaparak, hataları eleyerek daha karmaşık tasarım ve yapımları deneyerek bugünkü organizmalara vardı...


Cumhuriyet Bilim Teknik dergisinde yayınlanan ve sadece evrim propagandası amacı taşıyan bu yazıda, günümüzde evrimcilerin dahi kabul etmedikleri, hiçbir bilimsel delili olmayan evrimci iddialar ard arda sıralanmıştır.

Dikkat edilirse, ilk iki cümlede önce tek hücreli bir bakteri olduğu ve sonradan RNA'nın oluştuğu iddia ediliyor. Bu sıralama evrimciler için dahi terstir. Bazı evrimciler, amino asitlerin ilkel dünya ortamında sentezlenmiş olamayacağını bir dizi deneyle gördükten sonra, yeni bir tez ortaya atmışlar ve "ilk olarak RNA oluştu" demişlerdir. Bu iddiaya göre önce proteinler değil, proteinlerin bilgisini taşıyan RNA molekülü tesadüfen oluşmuştur. (Bu iddianın bilimsel geçersizliği için bkz., Harun Yahya, Evrim Aldatmacası, Global Yayıncılık) Ve RNA molekülünden DNA'nın oluşması ve bunun sonucundaki zincirleme tesadüfi olaylar sonucunda ilk tek hücreli bakterinin ortaya çıkması, evrimcilerin iddia ettikleri bir sıralamadır. Ancak CBT yazarı zaten bilimsel geçersizliği olan bir iddianın bir de sıralamasını değiştirerek daha da vahim bir durum ortaya çıkarmıştır. Bunun bir dikkatsizlik sonucu olduğunu düşünsek dahi, daha sonraki cümleler dikkatsizlikten de öte bir durumun varlığını göstermektedir.

İlk iki cümlesinde önce tek hücreli bakterinin sonra da RNA'nın oluştuğunu ileri süren yazar, hemen ardından önce DNA'nın sonra da ilk ata bakterinin oluştuğunu öne sürmektedir. Sanırız bu çelişkili ifadelerin nedeni, kendisinin farklı evrimci kaynaklardan "kes-yapıştır" yöntemiyle bilgileri hiç düşünmeden art arda sıralamış olmasıdır. Ve her evrimci kaynak kendine göre bir evrimsel gelişmeyi kabul ettiğinden, evrimciler arasında dahi büyük çelişki ve uzlaşmazlıklar olduğundan yazının her satırı da çelişki ve mantık hataları ile dolmuştur.

2) Yazının bu bölümünde, evrimcilerin sahip oldukları en büyük mantık çöküntüsü yer almaktadır. Evrimciler, şuursuz, cansız, bilgi ve iradeden yoksun atomlardan, moleküllerden, doğa olaylarından hep şuurlu varlıklarmış gibi söz ederler. Bu, evrimci telkinlerin önemli bir parçasını oluşturur. Acaba, yazar bu satırları yazarken, tesadüflerden, şuursuz atomlardan bahsettiğinin farkında mıdır? Yoksa yıllardır ezberlediği evrimci senaryoları art arda, düşünmeden, ezbere sıralamakta mıdır? Söz konusu ifadeler şöyledir:

DNA ile başlayarak bir ilkel ata bakteri, adım adım, yanlışlıklar yaparak, hataları eleyerek, daha karmaşık tasarım ve yapımları deneyerek bugünkü organizmalara vardı.


Cumhuriyet Bilim Teknik dergisindeki yazıda, ilk DNA'nın oluşumu bir melodinin bestelenmesine benzetilmiştir. Bu iddiaya göre, şuursuz atomlar ve tesadüfler ise bestekardır. Ancak, şuursuz atomların ve tesadüflerin bir bestekarın aklına, bilincine, plan ve tasarım yapma yeteneğine sahip olmadıkları açıktır. İlk DNA'yı da, bugüne kadar yaşamış olan milyarlarca insanın herbirinin sahip olduğu yüztrilyonlarca DNA'yı da herşeyin hakimi olan Allah yaratmıştır.

Şimdi bu iddianın ne kadar büyük bir batıl inancın izlerini taşıdığına bakalım. Bu evrimci iddiaya göre, bilinçsiz, kör, akılsız, bilgisi ve iradesi olmayan atomlar, tesadüfler sonucunda biraraya gelmişlerdir. Ve tesadüfler birbirini izlemiş, bu şuursuz atomlar, milyarlarca yıl sonra "bugünkü organizmaları" yani kendi kendilerini elektron mikroskobu ile inceleyen atom mühendislerini, biyoloji profesörlerini, beyin cerrahlarını, avukatları, üniversite öğrencilerini, genetik mühendislerini ve yazarları oluşturmuşlardır. Ve bu şuursuz atomlar bu süreç içinde de son derece bilinçli ve planlı çalışmışlardır. Sanki ileride ne meydana getireceklerini biliyorlarmış gibi, tespit ettikleri hataları elemişler, yerine doğruları gelene kadar sabırla milyonlarca yıl kaybolmadan, birbirlerinden ayrılmadan, her türlü koşula dayanarak beklemişlerdir. Üstelik bu arada deneme yanılmalar yapmışlar, adeta bir kimya, fizik veya biyoloji profesörü gibi son derece zekice ve planlı yöntemler izlemişlerdir. Örneğin, göz oluşmadan önce, sanki gözün oluşacağını biliyorlarmış gibi, kafatasında simetrik ve gözün yapısına en uygun büyüklük ve derinlikte göz çukurlarını açmayı ihmal etmemişlerdir. Yine evrimcilere göre şuursuz atomlar ve tesadüfen gelişen doğa olayları o kadar akıllı, o kadar uyumlu ve o kadar planlı ve disiplinlidir ki, tüm insanların aklının biraraya gelip yapamayacaklarını onlar yavaş yavaş yapmışlardır.

Üstelik, söz konusu yazıda yazar, şuursuz atomların bu "şuurlu" davranışlarını bir katibin bir melodinin notalarını kopyalamasına da benzetmiştir. Bu benzetmesine göre, ilk DNA bir melodidir. Ve melodinin notalarını kopyalayan katip bir hata yaptığında armonik uyum bozulacağı için hatalı notanın atılacağını söylemiştir. Katip hoş bir nota eklendiğinde ise bunun diğer notalara ekleneceğini belirtmiştir. Ve böylece bir orkestra parçasının yavaş yavaş ortaya çıkacağını iddia etmiştir. Ancak yazarın bu benzetmede unuttuğu çok önemli bir nokta vardır. Bu örnekte notaların uyum içinde olup olmadığını dinleyen, bozuk notayı ve güzel olanı tespit edebilen, nota kopyalama işini üstlenen, notaları çalan bir veya birkaç bilinç ve akıl sahibi insan vardır. Dolayısıyla bilinç ve aklın olduğu yerde bir plan, bir tasarım, bir beste, bir uyum sağlamak doğal ve olağandır. Ancak, yazar bu planı, tasarımı, uyumu, besteyi yapanların şuursuz, akılsız atomlar olduğunu iddia etmektedir.

Bu durumda Sayın Çağlayan'ın benzetmesi şöyle olmalıdır ki, evrimci iddiasına tam uygun olsun: "Yedi nota bir gün biraraya gelerek kendi aralarında tesadüfen sıralanmışlardır. Bu arada aralarına tesadüfen yedi nota türünden bazıları daha karışmıştır. Ancak notalar, beğenmedikleri notaları çıkarmışlar, beğendiklerini ise tutmuşlardır. Böylece yavaş yavaş eleme, deneme yanılma metodu ile bir gün tesadüfen Beethoven'ın 9. senfonisini ortaya çıkarmışlardır". Sayın Çağlayan'ın iddiasının tam karşılığı olan benzetme budur; şuursuz varlıkların şuurlu plan, tasarım ve organizasyonlar yapmaları. İşte tüm evrimciler, bu iddiadan daha da bilim dışı olan evrim teorisine inanabilmektedirler.

3) Çağlayan iki paragraf sonra, "dinozorlar evrim sürecini takip ederek fiziksel "hardware"i geliştirirken, erken gelişmeye başlayan memeliler "software"e (beyin ve davranış) önem verdiler." diyerek dinozorlara ve memeli hayvanlara yine bilinç ve akıl atfetmeye devam etmektedir. Bunlar evrimci hipnozun önemli bir parçasını oluşturan ifadelerdir. Bu noktada dikkati açık olarak bu yazıyı okuyan bir insanın şu soruları sorması gerekir: Acaba dinozorlar nasıl bir toplantı sonucunda fiziksel güçlerini artırmaya karar vermiş olabilirler? Üstelik bu kararı topluca aldıktan sonra uygulamaya nasıl geçirmişler, neler yapmışlardır? Acaba Sayın Çağlayan dinozorların fiziksel güçlerini, memelilerin ise beyinsel güçlerini güçlendirmeye nasıl karar verdiklerini, bu kararlarını tüm dinozorlara ve tüm memelilere nasıl duyurduklarını ve uygulamaya nasıl geçirdiklerini Cumhuriyet Bilim Teknik okuyucularına açıklayabilir mi? Yoksa bunun da diğerleri gibi içi boş, ama dışı süslü, sadece evrimi telkin etmek, evrim büyüsünü bozmamak için kullanılan klasik bir evrimci üslup olduğunu mu kabul edecektir?

4) Yazar, birbirinden kopuk, bağlantısız ve anlamsız sıralamalarla, insan ve şempanze DNA'sının %99 benzediğini bunun da insanla şempanzelerin ortak bir atadan geldiklerinin delili olduğunu ileri sürerek büyük bir bilimsel yanılgıya daha düşmektedir.

Maymun ve insan DNA'sının benzerliği konusunun hayali olduğu, henüz bu yöndeki araştırmaların sonuçlanmadığı ve bir benzerlik olsa dahi bunun evrime bir delil olmayacağı daha önce defalarca açıklanmıştır. Ancak evrimciler, bilimsel olarak geçersizliği defalarca ispatlanmış olan bu iddialarını tekrar tekrar öne sürmekte bir sakınca görmemektedirler. (Bu konudaki detaylı açklamalar için bkz. Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni, Global Yayıncılık, İstanbul, Şubat 2000)

5) Sayın Çağlayan diğer tüm evrimci yazılarda olduğu gibi, hayali insanın evrimi senaryosuna da değinmeden geçememiştir. Ancak bu iddia diğerleri gibi hiçbir bilimsel veriye dayanmamaktadır. (İnsanın evrimi ile ilgili iddiaların bilimsel geçersizliği içinbkz. Harun Yahya, Evrim Aldatmacası, Global Yayıncılık; Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni, Global Yayıncılık)

6) Yazıda, yine ani bir geçişle, Mitokondriyel Havva tezine geçilmiş, bu tezin bilimsel olarak ispatlı bir gerçek olduğu kabul edilmiştir. Oysa, Sayın Çağlayan'ın bir çırpıda kabul ettiği ve Mitokondriyel Havva tezinin bilimsel birçok çelişki ile dolu olduğu ve kabul edilemeyeceği evrimciler tarafından dahi açıklanmıştır. Bu nedenle Sayın Çağlayan'ın en azından bilimin ne dediğini takip etmese bile evrimcilerin neler dediklerini takip etmesi gerekmektedir. (Mitokondriyel Havva Tezi'nin iddiası ve bilimsel çelişkileri için bkz. Evrimcilere "Net Cevap", Harun Yahya, Global Yayıncılık)

7) Sayın Çağlayan yazısında Neandertallerin konuşamadıklarını da iddia etmiştir. Oysa bu iddiası da diğerleri gibi bilimsel değildir.

İnsanın konuşma kabiliyetinin evrim geçirdiğini iddia eden bazı evrimciler, dildeki gelişmenin, kafatasının alt kısmının şekliyle ilgili olduğunu savunmaktadır. Bu teze göre, kafatasının alt bölümü memelilerin çoğunluğunda düzken, insanlarda belirgin şekilde kavislidir ve bu özellik, insanın konuşabilme kapasitesini göstermektedir. Oysa bu iddia ilerleyen yıllarda yapılan araştırmalarla tamamen devredışı kalmıştır.

Kafatasının alt bölümü hakkındaki bu evrimci iddia, geçmişte birtakım yanlış yorumların yapılmasına neden oldu. Örneğin Lieberman'ın 1971'de yayımlanan bir çalışmasında, Avrupa Neandertalleri'nin günümüz insanı gibi bir lisana sahip oldukları reddedilmişti. Buna delil olarak da bir mağarada (La Chapelle-aux-Saints) bulunan Neandertal kafataslarının rekonstrüksiyonları gösterilmiş ve rekonstrüksiyonlarda kafataslarının alt kısımlarının düz olması nedeniyle Neandertallerin konuşamayacakları savunulmuştu. Hatta bu yüzden Neandertallerin bir insan grubu olmadıklarına inanılmıştı.

Evrimcilerin, kafatasının alt bölgesinin şekline bakarak dilin evrimiyle ilgili bir sonuç çıkarmaya çalışması, kendi içlerinde de fikir ayrılığının doğmasına neden olmuştur. Ünlü evrimci Richard Leakey İnsanın Kökeni adlı kitabında bu iddianın kendi içindeki bazı çelişkileri şöyle açıklamıştır:

Bu evrim dizisi içinde açık bir paradoks görüyoruz. Basikranyumlarına (kafatası şekli) bakılırsa, Neandertallerin söz becerileri, kendilerinden yüz binlerce yıl önce yaşamış olan diğer Arkaik sapienslere göre daha geriydi. Neandertallerde basikranyum eğrilmesi, Homo erectustan bile daha alt düzeydeydi. Neandertaller gerileyerek, atalarına göre konuşma yeteneklerini kaybetmişler miydi? Bu tür evrimsel bir gerileme pek olası görülmüyor; bu tipte başka hiçbir örnek göremiyoruz.38


Evrimciler yakın zamana kadar Neandertallerin konuşamadıklarını ve henüz gelişimini tamamlamamış ilkel insanlar olduklarını iddia ediyorlardı. Ancak, son bulgular ile Neandertallerin, günümüzde soyu tükenmiş bir insan ırkı olduğu kesinlik kazandı.

Leakey'in sözlerinden de anlaşıldığı gibi, böyle bir iddia evrim teorisinin hayali senaryosu olan, giderek ilkellikten gelişmişe doğru evrim yaşayan bir insan modeline uymamaktadır. Ayrıca, Homo erectuslarla Neandertallerin birarada yaşadıkları, birbirine benzer aletler ürettikleri, sanat eserleri yaptıkları göz önünde bulundurulursa, bir ırkın sahip olduğu iletişim kapasitesine diğerinin sahip olamayacağı mantıklı bir çıkarım değildir. Üstelik, ileriki satırlarda da görüleceği gibi, araştırmalar hem Neandertallerin hem de Homo erectusların konuşabildiğini ortaya koymaktadır.

Fosil kalıntıları Neandertallerin ses tellerinin günümüz insanlarındaki sesleri çıkarmaya müsait olduğunu göstermiştir. Özellikle, kafatasları üzerinde yapılan anatomik araştırmalar, konuşma yeteneğinin, Homo erectusta da, Neandertalde de var olduğunu gözler önüne sermektedir.

Bilimadamı R. L. Holloway de, bir zamanlar, günümüz insanına göre "ilkel" ve "eksik" olarak nitelendirilen Neandertal fosilini yeniden incelemiş ve "Zavallı Neandertal Beyni: Dilediğin Gibi Değerlendir…" başlıklı raporunda Neandertallerin "yapısal organizasyon açısından bizimkinden hiçbir temel eksikliği bulunmayan, tümüyle Homo (insan)karakterli" bir insan ırkı olduğunu belirtmiş ve "Neandertallerin dili vardı" şeklindeki kesin kararını açıklamıştır.39

Bir başka evrimci araştırmacı Philip Lieberman da bulgular karşısında Neandertallerin dilden yoksun olamayacağını kabul etmektedir. Bir araştırmasında Neandertallerin konuşma yeteneği ile ilgili olarak şunları söylemektedir:

Bu konudaki her türlü yayında da işaret ettiğim gibi, klasik Neandertal üst gırtlak ses bölgesi konuşmaya elverişli olmalıydı. Dahası, Neandertal kültürünün arkeolojik kanıtları, bazı dil formlarına sahip olduğu fikrine uygundur. Bar-Yosef ve arkadaşları tarafından açıklanan yeni veriler de bu sonuçları desteklemektedir.40

Araştırmacılara göre, farklı sesler değişik dil hareketleri gerektirdiğinden, daha geniş dil sinirlerini taşımak için insan kafatasının daha geniş dil altı kanallara sahip olması gerekmektedir. Bu noktadan yola çıkarak bir grup bilim adamı, insan, kuyruksuz maymun ve "hominid" fosillerindeki kemikleri ile dilin motor sinirlerini kontrol eden kalem boyutlarındaki dil altı kanalını incelemişlerdir. Varılan sonuç oldukça çarpıcıdır; Neandertallerdeki kanallar, günümüz insanlarınınkiyle aynıdır.

Richard Kay, Matt Cartmill ve Michelle Balow adlı araştırmacılar, Australopithecusların üç türünün, iki Neandertalin ve bir erken Homo sapiens cinsinin, ayrıca şempanzelerin, gorillerin ve insanların dil altı kanallarının plastik kalıplarını yapmışlardır.41 Bu kalıpları incelediklerinde, insanlarda bulunan kanalların şempanzelerde bulunan kanallardan iki kat daha geniş olduğunu gözlemlemişlerdir. Australopithecusların kanalları kuyruksuz maymunlardaki ölçülerle aynıyken, Neandertalin kanalları insanların sahip olduğu ölçülerdedir.

Bu sonuç, Australopithecusun bir maymun türü olduğunu, insanın anatomik yapısıyla hiçbir ilgisinin olmadığını bir kez daha ortaya koyarken, Neandertallerin yapısının günümüzdeki insana ne denli benzediğini de göstermiştir. İki ırkın kanallarındaki benzerlik aynı zamanda Neandertalin konuşma yeteneğini de gözler önünesermiştir.

Bir diğer önemli nokta da Duke Üniversitesi'nde araştırmaları sürdüren bilim adamlarının sonuçları ile, daha önce Neandertal kafatasındaki, ses (vokal) bölgesini ölçen bilim adamlarının vardığı sonuçların birbirine uymamasıdır.42 Bu araştırma ile birlikte, daha önce yaptıkları ölçümlere göre, Neandertallerin ve Homo erectusların, insanların ürettiği seslerin hepsini çıkarabilme kabiliyetine sahip olmadığını iddia eden evrimci araştırmacıların bir kez daha yanıldığı anlaşılmıştır.

Homo erectusların konuştuğuna dair elde daha birçok kanıt bulunmaktadır. L. A. Schepartz, Homo erectusların konuşmasıyla ilgili olarak şunları yazmıştır:

Laitman ve diğerlerinin, kafatasındaki çizgi incelemeleri, gırtlak üstü ses bölgesine ait araştırmalarla aynı sonuca ulaşmıştır… Kafatası çizgi incelemeleri ve aynı zamanda arkaik sapienslerin (ya da erectusların) fosil örnekleri, günümüz insanının konuşma yeteneğine sahip olduklarını göstermektedir.43

Bütün bu araştırmalar ve elde edilen sonuçlar, dilin evrimini savunan bilim adamlarının şu soruyu cevaplandırmaları gerektiğini göstermektedir: Neandertallerdeki gibi bir gırtlağa ve kanallara sahip olan günümüz insanları, konuşma yeteneğine sahip olduklarına göre Neandertallerin konuşamadığı iddiası neye dayanmaktadır? Tek cevap, evrim teorisine olan körü körüne bir bağlılıktır.


İNSAN, DİĞER CANLILARDAN FARKLI OLARAK, DÜŞÜNME, KARAR VERME,
MUHAKEME, VE YARGI GİBİ ÖZELLİKLERE SAHİP BİR RUH İLE YARATILMIŞTIR

İnsanoğlu diğer canlılardan farklı yaratılmıştır. Herşeyden önce diğer hiçbir canlıda bulunmayan "bilinç" sadece insana ait bir özelliktir ve insan bu özelliği sayesinde duygularını anlayabilir, diğer insanlara aktarabilir ve hayatına aklıyla yön verebilir. Bu sayede iyi ile kötüyü ayırt edebilecek bir anlayışa ve muhakeme yeteneğine sahiptir.

İnsanı diğer canlılardan ayıran daha birçok özelliği bulunmaktadır. Teknoloji oluşturabilmesi, akıl ürünü planlar ve tasarımlar yapabilmesi, güzelliği anlayıp zevk alabilmesi, müzik, sanat, edebiyat veya resim gibi konulardaki kabiliyetleri ile diğer canlılardan tamamen farklı bir yaratılışa sahiptir. İnsan, yediği yemeğin tadından, gördüğü manzaranın güzelliğinden zevk alabilen, düşünen, karar veren, müziğin ritminden hoşlanarak ona uygun dans edebilen, sevgiyi, şefkati, merhameti bilen, üzülen, sevinen, heyecanlanan bir varlıktır. Kısacası insanı insan yapan, onu diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği ruhudur.

Ünlü evrimci yazar Roger Lewin, insanın sahip olduğu tüm bu olağanüstü özelliklerin, evrimsel bir süreçle açıklanmasının imkansız olduğunu şu sözleriyle itiraf eder:

Fiziksel alanda insanın evrimiyle ilgili herhangi bir teori nasıl olup da, güçlü çeneler ve köpeklerde olduğu gibi uzun hançer dişlerle donatılmış, dört bacağı üzerinde koşabilenmaymun benzeri atanın, doğal savunma anlamında güçsüz olan yavaş, iki ayağı üzerinde yürüyebilen bir hayvana dönüştüğünü açıklamalıdır. Buna ek olarak Huxley'in ifade ettiği gibi bizim "bir dağın üzerinde yükselmemizi" sağlayan akıl, konuşma, ahlak; işte bu, evrim teorisine tam anlamıyla bir meydan okumadır.44


SONUÇ OLARAK;

Cumhuriyet Bilim Teknik dergisinde Şehvar Çağlayan imzası ile yayınlanan yazıda burada her birine tek tek yer ayıramadığımız kadar çok bilimsel ve mantıksal hata bulunmaktadır. Anlaşılan yazar, evrim teorisinin artık çöktüğünün farkına vararak, son bir çırpınışla, bildiği tüm evrimci iddiaları birbiri ardına sıralamış ve böylece "yıkılmadık, hala ayaktayız" demeye çalışmıştır. Ancak, söz konusu makale o kadar eksik bilgilerle hazırlanmıştır ki, bugün bir orta okul öğrencisinin dahi fark edebileceği kadar açık hatalar gözden kaçmıştır.



"EN ESKİ MEMELİ" HAKKINDAKİ EVRİMCİ YANILGILAR

2001 yılının Mayıs ayı içinde, evrimci medyada, yeni bulunan bir fosil hakkında bazı spekülaktif haberler yer aldı. Bu yeni fosil, günümüzden 195 milyon yıl önce yaşamış olan bir memeliye ait. Dinozorlar döneminde yaşadığı tespit edilen, ilk olarak Science dergisinde duyurulan ve Hadrocodium wui adı verilen bu fosil, bir kağıt atacından daha küçük. Evrimci medyanın bu fosil hakkındaki iddiası ise bu canlının tüm memelilerin atası olduğu yönünde.

Hiçbir bilimsel delili olmayan bu iddianın tüm evrimci basında aynı şekilde yer almasının tek nedeni, "her fırsatta evrim propagandası" yapma ihtiyacıdır. Gerçekte bu canlıyı "tüm memelilerin atası" olarak göstermek için hiçbir bilimsel dayanak yoktur. Canlının özelliği, bugüne kadar bilinen en eski memeli fosili olmasıdır. Ancak, bu fosilin "en yaşlı memeli" olması, onun tüm memelilerin atası olduğunu göstermez. Kendisinden sonra yaşamış herhangi bir memeli sınıfının atası olduğunu da göstermez.

Darwinist meydanın yorumu, sadece evrimci önyargılarla ortaya atılmış bir iddiadır. Gerçekte ise, "memelilerin kökeni" konusu, evrim teorisinin büyük açmazlarından birini oluşturmaktadır.


MEMELİLERLE, SÖZDE ATALARI OLAN SÜRÜNGENLER ARASINDA
AŞILMAZ FARKLAR VARDIR


2001 yılının Mayıs ayı içinde, evrimci medyada yeni bulunan bir fosil hakkında yapılan spekülasyonlara yer verildi. Bir ataçtan daha küçük olan bu canlının memelilerin atası olduğu iddia edildi. Hiçbir bilimsel dayanağı olmayan bu iddiayı ortaya atanların tek amacı evrim propagandası yapmaktı.

Evrimciler memelilerin sürüngenlerden evrimleştiklerini iddia ederler. Ancak bu iki canlı sınıflaması arasında çok büyük ve aşılması imkansız farklar vardır. Memeliler sıcakkanlı hayvanlardır (vücut ısılarını kendileri üretir ve sabit tutarlar), yavrularını doğururlar, emzirirler ve vücutları tüylerle kaplıdır. Sürüngenler ise soğukkanlıdır (ısı üretemezler ve vücut ısıları dışardaki havaya göre değişir), yumurtlayarak çoğalırlar, yavruları emzirme gibi bir özellikleri yoktur ve vücutları pullarla kaplıdır.

Evrimcilerin memelilerin kökenine açıklama getirebilmeleri için, öncelikle bir sürüngenin nasıl olup da, vücut ısısı üretmeye başladığını, bu ısıyı kontrol edecek bir terleme mekanizması oluşturduğunu, pullarını tüylere nasıl dönüştürdüğünü ve süt salgılamaya nasıl başladığını açıklamalıdırlar.

Oysa evrimci kaynaklara baktığımızda ya bu konuda ısrarlı bir sessizlik olduğunu ya da tümüyle hayali ve bilim dışı senaryolar anlatıldığını görürüz.

Sürüngen-memeli evrimi senaryosuna göre evrimcilerin açıklamaları gereken bir başka konu, her iki farklı canlı grubunun sahip olduğu çene yapılarındaki farklılıklardır. Memelilerde alt çenede tek bir kemik vardır ve dişler bu kemiğin üzerine oturur. Sürüngenlerde ise alt çenenin her iki yanında üçer tane küçük kemik bulunur. Bir başka temel farklılık, tüm memelilerin orta kulaklarında üç tane kemik (örs, üzengi ve çekiç kemikleri) bulunmasıdır; buna karşılık tüm sürüngenlerde orta kulakta tek bir kemik yer alır. Evrimciler sürüngen çenesinin ve sürüngen kulağının aşamalı olarak memeli çenesine ve kulağına dönüştüğünü iddia ederler. Bu dönüşümün hangi aşamalarla gerçekleştiği sorusu ise cevapsızdır. Özellikle tek kemikten oluşan bir kulağın üç kemikli hale nasıl dönüştüğü ve işitme duyusunun bu sırada nasıl devam ettiği, asla cevaplanamayan bir sorudur.


MEMELİLER FOSİL KAYITLARINDA ANİDEN BELİRİR; ATALARI YOKTUR

Fosil kayıtları da sürüngen-memeli evrimini reddetmektedir. Sürüngenlerin memelilere evrimleştiğini gösteren tek bir ara form fosili yoktur. Evrimcilerin ara form olarak öne sürdükleri Synapsida grubuna bağlı canlıların ara form özelliği taşımadığı ise, bilimsel çalışmalarla ortaya konmuştur. Ashby L. Camp, 1998 yılındaki makalesinde "fosil kayıtları, memelilerin herhangi bir sınıfının kökenine dair bir bilgi sunmamaktadır; monotremlerin, keselilerin ve çeşitli plasentalı memeli alt sınıflarının kökeni belirsizdir" diye yazar.45

Fosil kayıtlarındaki bu önemli boşluk nedeniyle, evrimci paleontolog Roger Lewin, "ilk memeliye nasıl geçildiği hala bir sırdır" demek zorunda kalır.46

Memeliler, arkalarında herhangi bir "ata" olmadan, aniden ortaya çıkmışlardır. 20. yüzyılın en büyük evrim otoritelerinden ve neo-darwinist teorinin kurucularından biri olan George Gaylord Simpson ise, evrim teorisi açısından çok şaşırtıcı olan bu gerçeği şöyle ifade eder:

Dünya üzerindeki yaşamın en kafa karıştırıcı olayı, Mezozoik Çağı'nın, yani sürüngenler devrinin, memeliler devrine aniden değişmesidir. Sanki bütün başrol oyunculuğunun çok sayıda ve türdeki sürüngenler tarafından üstlenildiği bir oyunun perdesi bir anda indirilmiştir. Perde yeniden açıldığında ise, bu kez başrolünde memelilerin yer aldığı ve sürüngenlerin bir kenara itildiği yepyeni bir devir başlamıştır. Ortaya çıkan memelilerin bir önceki devire ait izleri ise yok gibidir.47

Öte yandan, aniden ortaya çıkan bu memeli sınıfları