| HZ. İSA
İnsanlara uyarıcı ve müjdeleyici
olarak gönderilen mübarek elçiler, Rabbimiz'in onlara
bahşettiği bu şerefli sorumluluğu yerine getirirken
çeşitli zorluklarla karşılaşmışlardır. İnkarcılar onların
Allah'ın dinini tebliğ etmelerini engellemek istemişler,
türlü tuzaklar, iftiralar ve saldırılarla insanların
elçilerin izinden gitmelerine mani olabileceklerini
sanmışlardır. Allah yolunda mücadele eden tüm elçilerin
başlarına gelenler, Hz. İsa'nın da başına gelmiş, yeryüzünde
aralarında bulunduğu süre boyunca hem putperest Roma
iktidarının, hem de bağnaz din adamlarının çeşitli saldırılarına
maruz kalmıştır. Gerçek dinin düşmanı olan bu iki akımla
aynı anda mücadele etmiş, bu mücadele sırasında ise
yanında çok az sayıda Allah'a inanan insan olmuştur.
Hz. İsa'nın mucizevi doğumu, hak dini anlatması, hayatı
boyunca gösterdiği mucizeler, onun kısa sürede o dönem
halkı tarafından beklenen Mesih olarak tanınıp sevilmesine
yol açmıştır. Ancak halktaki bu yoğun sevgi ve Hz. İsa'nın
bağnaz din adamlarına getirdiği haklı eleştiriler, bu
çevrelerin saldırılarına ve bu kutlu insana çeşitli
tuzaklar kurmalarına yol açmıştır. Hz. İsa'yı öldürmek
için yaptıkları girişimler Allah'ın onu Kendi Katına
yükseltmesiyle boşa çıkmıştır.
Hz. İsa'nın hayatını ve mücadelesini ayrıntılı olarak
incelemeye başlamadan önce konuyla ilgili kaynakların
neler olduğunu öğrenmek faydalı olacaktır.
Hz. İsa'nın hayatıyla ilgili kaynaklar
Şimdiye kadar bulunmuş en
eski İncil parçası. (MS 125)
İncil, Roma İmparatorluğu'nun doğu kesiminde konuşulan
Grekçeyle yazılmıştır. |
Hz. İsa'nın hayatını anlatan çeşitli kaynaklar vardır.
Bunların başında günümüze kadar hiç değişmeden gelen
ve içinde hiçbir çelişki bulunmayan Kuran-ı Kerim gelir.
Bu yüzden tarih boyunca tahrif edilmiş olma ihtimali
olan diğer kaynaklardaki bilgilerin doğruluğu ancak
Kuran'da haber verilen bilgilere uygun oldukları ölçüde
kullanılacaktır. Kuran'la çelişmeyen diğer bazı tarihi
ve arkeolojik bilgiler için ise, başta İncil olmak üzere
o dönemlerden kalma vesikalar kullanılacaktır. Hz. İsa'nın
hayatı, tebliği ve inkar edenlerle yaptığı mücadele
ile ilgili başvurabileceğimiz bir diğer kaynak ise Peygamberimiz
Hz. Muhammed (sav)'in mübarek hadisleri ve kıymetli
İslam alimlerinin açıklamaları, tefsirleri ve yorumlarıdır.
Hıristiyanların kutsal kitabı olan ve Hz. İsa hakkında
en ayrıntılı bilgileri veren İncil, bu konuda önemli
kaynaklardan biridir. Ancak İncil Hz. İsa'nın ardından
çeşitli tahrifatlara uğramış ve orijinalliğini kaybetmiştir.
Bu nedenle de içinde Allah'ın vahyine dayanan hak bölümler
olabileceği gibi, tamamen insan yazımı olan bölümler
de bulunmaktadır. Bu yüzden İncil'in, Hz. İsa'nın hayatı,
mücadelesi ve tebliğiyle ilgili, Kuran'la mutabık olan
bölümleri, önemli bir tarihi belge olarak dikkate alınmalıdır.
İncillerin en erken, Hz. İsa'dan 30-40 yıl sonra kaleme
alındığı tahmin edilmektedir (MS 63) Ancak elimizde
bu metinlerin hiçbiri yoktur. Ele geçirilen en eski
metinler 3. ve 4. yüzyıllara aittirler. Hıristiyanlığa
bugünkü şeklini veren Pavlus'un mektupları ise İncillerden
daha önce kaleme alınmıştır (MS 52-63).
Bunların dışında Flavius, Filon, Tacitus gibi o dönemlerde
yaşamış tarihçilerin eserlerinde de küçük bölümlere
rastlamak mümkündür. Ayrıca bu tarihçiler, Hz. İsa'nın
şahsıyla ilgili olmasa da onun yaşadığı dönemle ilgili
ayrıntılı bilgiler vermişlerdir.
Son olarak o dönemle ilgili arkeolojik kazılar ve bu
kazılarda ortaya çıkan bulgular da Hz. İsa'nın yaşadığı
dönemin ve olayların anlaşılması için kaynak olarak
kullanılacaktır.
Hz. İsa zamanında Filistin
Yunan mitolojisinin hayali
tanrılarından Zeus |
Hz. İsa'nın yaşadığı dönemde, Akdeniz tümüyle Roma İmparatorluğu'nun
egemenliği altındaydı. İmparatorluk büyük askeri fetihlerle
topraklarını genişletmiş, Akdeniz'i bir iç göl haline
getirmişti. İmparatorluk askeri alanda olduğu kadar kültürel
alanda da en güçlü dönemlerinden birini yaşıyordu. Eski
Yunan (Grek) medeniyetinin kültürel mirasını devralmış
ve onu yeni eklemelerle ilerletmişti. Helenizm adı verilen
bu akım, din dahil olmak üzere hayatın bütün alanlarına
hakim oluyordu. Mimari ve sanat oldukça ileri bir düzeydeydi.
Romalılar kendilerini diğer toplumların çok üzerinde görüyor
ve kendi hayat şekillerini işgal ettikleri topraklar üzerinde
de yaygınlaştırmaya çalışıyorlardı.
Roma'nın dini, Akdeniz çevresinde yaşayan tüm toplumlar
gibi, çok tanrılı bir dindi. Yunan mitolojisinin hayali
tanrıları, farklı isimler altında, Roma mitolojisinde
de kullanılmaktaydı. En büyükleri Jüpiter olarak adlandırılan
ve heykellerle sembolize edilen birçok puta tapınılıyordu.
Bazı Roma İmparatorları ise kendilerini de bu sahte
ilahlar arasına dahil eden kanunlar çıkarmışlardı. Öte
yandan Roma'nın hakim olduğu topraklarda Yunan dini
ve bu inanışa ait sahte ilahlar da yaygındı: Zeus, Hermes,
Venüs gibi Yunan putlarının heykelleri büyük kentlerin
meydanlarını süslüyordu. Tapılan putlar bunlarla sınırlı
değildi. Her şehirde, her mahallede hatta her evde büyüklü
küçüklü, farklı putlar, onlara ait heykeller, resimler,
özel tapınma ve adak bölümleri yer alıyordu. Romalı
yöneticiler bu çok tanrılı dinleri, kendi hakimiyetlerini
yaygınlaştırma konusunda bir araç olarak kullanıyorlardı.
Roma, hakimiyetini tehdit etmediği sürece kimsenin dinine
karışmıyor, bilakis bu sapkın inançları teşvik ediyor,
her tarafa tapınaklar, sunaklar, heykeller inşa ederek
putperest inanışları körüklüyordu. Onlar için din, kitlelere
sadakati telkin etmenin ve onları denetlemenin bir yoluydu,
soyut ve bu dünyayla doğrudan ilgisi olmayan bir alana
aitti.
MS 1. yüzyılın sonlarında
Roma İmparatorluğu Batı Avrupa, Kuzey Afrika ve
Batı Asya'nın büyük bir bölümünü kontrol ediyordu.
İmparatorluk, inşa edilen yollarla ve limanlarla
birbirine bağlanmıştı. Bu geniş ağ, Hıristiyanlığın
yayılmasını kolaylaştırdı. (Üstte) MS 117 yılında
Roma İmparatorluğu. |
Onlar, yeryüzünde gezip-dolaşmıyorlar
mı ki, böylece kendilerinden öncekilerin nasıl
bir sona uğradıklarını bir görsünler. Onlar, kuvvet
ve yeryüzündeki eserleri bakımından kendilerinden
daha üstün idiler. Fakat Allah, onları günahları
dolayısıyla (azapla) yakalayıverdi...
(Mümin Suresi, 21) |
Romalılar başka bir kültürle karşılaştıklarında, o
toplumda kendi sahte ilahlarının benzerlerini arar ve
böylece üstünlük sağlayacak bir bağlantı kurmaya çalışırlardı.
Bu yüzden özellikle IV. Antiyokus Epifanes zamanında,
bir ve tek olarak Allah'a iman eden Yahudilere, Zeus
adlı baş tanrılarını sapkınca benimsetmeye çalışmışlar,
ancak bu durum aralarında büyük mücadelelere yol açmıştır.
Dindar Yahudiler, kutsal toprakları manevi olarak kirleten
bu Roma putlarına karşı sert tepkiler göstermişler ve
Romalıların putperest inançlarını yaygınlaştırma çalışmalarına
şiddetle direnmişlerdir.
Romalılar, Yahudi dininin kendi batıl dinlerinden çok
farklı olduğunu ve onların dinlerine olan bağlılıklarını
gördükleri için, Yahudilerin içişlerine, özellikle dini
konularına fazla karışmamaya karar verdiler. Filistin'i
yönetimleri altında bulundurdukları dönem boyunca, Yahudilerin
dini inançlarının gereklerini yerine getirmelerine izin
verdiler. Yahudi halkının ruhani merkezi olan Tapınak,
eskiden olduğu gibi görevli rahipler tarafından yönetilmeye
devam etti. Roma yönetimi, Yahudi rahiplerin oluşturduğu
ve en büyük dini mahkeme niteliğindeki Sanhedrin Kurulu'nun
faaliyetlerini sürdürmesine de izin verdi.
Sanhedrin, Roma yönetimi altında bile, bir Yahudiyi
yargılayabilir ve Yahudi şeriatının öngördüğü cezaları
uygulayabilirdi. Roma'nın bu bölgeye atadığı yöneticiler
halk arasında çıkabilecek isyanlara karşı sert tedbirler
alıyor, vergi toplama konusunda da hiç taviz vermiyorlardı.
Kendi yönetimleriyle işbirliği halinde bulunan Yahudi
iktidarına bu yüzden müsamaha gösteriyor, onlara karşı
gelişen isyan hareketlerini şiddetle cezalandırıyorlardı.
Dünyanın 7 harikasından
biri olarak kabul edilen Babil'in asma bahçelerinin
bir tasviri. |
Hz. İsa zamanındaki küçük Yahudi milleti eski dünyanın,
devamlı birbirleriyle savaşan Mısır, Asur, Babil, Pers
ve Suriye gibi büyük imparatorlukların tehlikeli sınırlarında
bulunuyordu. Bu yüzden bağımsız bir devlet olarak uzun
süre dayanamamış, Babil sürgününden (MÖ 586-538) itibaren
farklı yabancı güçlerin hakimiyeti altında kalmıştır.
Helenistik dönemde önce Mısırlıların, sonra Suriyelilerin
ve son olarak da Romalıların hakimiyeti altına girmişlerdir.
Sadece kısa bir dönem boyunca bir Yahudi krallığı kurulmuştu.
Rahip kökenli bir aile olan Makabiler başlattıkları
isyandan sonra (MÖ 167-142) bir süre hakimiyet kurmayı
başarmışlardır. Yaklaşık 80 yıl süren bu hakimiyet boyunca
Haşmonay Ailesi geniş bir alanda hakim olmuştu. Ancak
kendi aralarındaki şiddetli liderlik mücadeleleri sonucunda
hakimiyet sona erdi. İlk başta rakip partilerin desteğini
alan Romalı General Pompey MÖ 63'te Kudüs'ü alarak Filistin'e
girdi ve Yahudi topraklarını Yahudiye (Judea) bölgesiyle
sınırladı. Haşmonay Kralı Hirkanos II ise, Roma valisinin
emri altında sınırlı bir özerkliğe sahip oldu. Bu tarihten
itibaren Yahudi halkının içinde, bu putperest idareye
karşı hoşnutsuzluklar başladı. Romalılar MÖ 37'de bu
krallığa son verdiler. Hirkanos II'nin damadı Herod,
Romalılar tarafından Yahudiye Kralı olarak atandı.
Kral Herod dönemi
Roma yönetiminin Filistin'deki en öncelikli hedefi
vergi toplamaktı. Her Yahudinin ödemekle yükümlü olduğu
son derece ağır vergiler kondu. Roma bu yolla kendisine
bağlı bir devlet mekanizması kurdu. Bu dönemde Romalıların
zaaflarını bilen, Sezar'ın öldürülmesinden sonra değişen
güç dengelerini kendi çıkarları için kullanmayı becerebilen
ve Helen kültürüne olan hayranlığıyla tanınan I. Herod
(MÖ 37-4), Romalıların yardımıyla "Yahudilerin Kralı"
olmayı başarmış ve devletin sınırlarını yeniden bütün
Filistin'e yaymıştır. Herod Romalılara yaranmak için
Helen kültürünün yaygınlaşması yolunda büyük çabalar
yürütmüştür. Bu kültürün sadece sanat, mimari gibi yönlerini
değil daha önce bahsettiğimiz, dünyevi-maddeci özelliğinin
de halk içinde yerleşmesine çalışmıştır. Bu dönemde
Yahudi halkın desteğini alabilmek için Hz. Süleyman
tapınağını yeniden inşa ettiren Kral Herod, bütün ülkeyi
mimari eserlerle, heykellerle donattı. Bu gösterişli
faaliyetler sonucunda, ona "Büyük Herod" (Herod the
Great) ünvanı verilmiştir. Ancak bütün bu gösterişe
rağmen, dindar Yahudi halkı Herod'dan nefret ediyordu.
Çünkü o hem putperest Roma'nın işbirlikçisi, hem de
halkına zulmeden bir lider olmuştu.
Matta İncili'ne göre Hz.
İsa, MÖ 37-4 yılları arasında Filistin'i yöneten
Büyük Herod'un halen kral olduğu bir dönemde doğmuştur.
Resimde Herod'un bir sığınak olarak yaptırdığı
Herodyum kalesi görülmektedir. Herodyum Kudüs'ün
8 km güneyinde yer almaktadır ve içinde çok büyük
bir saray bulunmaktadır. Herod burada yakılmıştır.
Ancak mezarı, yapılan kazılarda bulunamamıştır.
|
Herod savunmasız halka yönelik
çok büyük katliamlar gerçekleştirmiş, zalim bir
hükümdardı. Fra Angelico'nun (1387-1450) "Masumların
Katledilmesi" isimli tablosu Herod dönemini tasvir
etmektedir. 1451-1453 yılına ait olan tablo Floransa'daki
San Marco Müzesi'nde sergilenmektedir. |
Herod, Roma'nın desteğiyle, ülkesini MÖ 37'den MS 4
yılına kadar yönetti. Ölümünden sonra her ne kadar Yahudiler,
Romalılardan Herod yönetiminin sona erdirilmesini istemişlerse
de Romalılar ülkeyi Herod'un oğulları arasında bölüştürmüştür.
Oğullarından biri olan Herod (Herodes) Antipas Romalılar
tarafından Galile bölgesinin yöneticisi yapıldı. Tarihi
kaynaklara göre Hz. İsa'nın tebliği, en az babası kadar
zalim olan Herod Antipas'ın krallığı döneminde gerçekleşmiştir.
Bu bölgede yaşanan siyasi ve sosyal koşullar bu yüzden
büyük bir önem taşımaktadır. Galile bölgesinin sosyal
yapısı buraya yerleşen yabancı koloniler yüzünden tamamen
değişmişti. Bölge Yahudiyeliler tarafından küçük görülüyordu.
Yine de bölgenin kültür ve medeniyeti, başta Antipas'ın
saray çevresi, büyük malikaneler ve belirli mahalleler
olmak üzere, büyük ölçüde Helen etkisi altındaydı. Aramice
konuşan, kendi halinde yaşayan Yahudi halkın dinsel
gelenekleri ise Helen kültüründen uzak kalmıştı.
Daha önce de belirttiğimiz gibi geleneksel olarak Romalılar
Yahudilerin din işlerine karışmazlardı. Ancak Romalı
valilerden bazıları bu prensibe uymamışlardı. Özellikle
Hz. İsa döneminin valisi, Pontius Pilatus kendini bu
kuraldan uzak tutmuş, şiddet ve zulmün hakim olduğu
bir yönetim sergilemiş (MS 26-36) bu yüzden de görevden
alınmıştır.
Hz. İsa döneminde Yahudi mezhepleri
Yahudi halkının karşı karşıya kaldığı bir başka sorun
ise, kavmi içten bölen mezhep ayrılıklarıydı. MÖ 2.
yüzyıla dek Yahudiler arasında birbiriyle çatışan mezheplerin
varlığı hiç duyulmamıştı. Ancak milattan önceki son
yüzyılda Yahudi toplumu büyük bir parçalanma yaşamış,
Yahudiliğin özü ve gerçek anlamı konusunda birçok farklı
görüş belirmiştir. Bu mezheplerin gelişmesinde Eski
Ahit kitaplarının ve dinsel kuralların farklı yorumlanmasından
başka, siyasi faktörler, özellikle de Roma yönetiminin
büyük bir rolü vardır. O dönemin yazılarına bakıldığında,
özellikle de dönemin ünlü Yahudi tarihçisi Josephus
Flavius'un kayıtları incelendiğinde, Yahudi toplumu
içinde çok sayıda akımın geliştiğini söylemek mümkündür.
Farklı akımlar içinde dört tanesi fikirleriyle öne çıkmışlardır.
Bunlardan biri, Roma hakimiyetiyle uzlaşan ve bu yönetimin
desteğiyle hakim sınıfı oluşturarak refah içinde yaşayan
Saddukilerin oluşturduğu akımdır.
Bu görüş daha çok zengin Yahudilerin arasında yayılmıştı
ve bir siyasi parti görüşü gibi kabullenilmişti. Saddukiler,
din kurallarını sadece Eski Ahit'in ilk beş kitabına
göre belirliyor, bu kitapları sadece teknik anlamlarına
göre yorumluyor, bu sebeple de ölümden sonra hayat,
cennet-cehennem gibi dinin temel unsurlarını kabul etmiyorlardı.
Saddukilerin karşısında ise, onların bu sapkın görüşleriyle
mücadele eden, Saddukilerden dini konularda ayrılan
ve daha mütevazi bir yaşam süren "muhafazakar" Ferisiler
vardı. İlk defa dindar Yahudiler tarafından kurulan
Ferisiler, Yahudi dininin muhafazası ve savunulmasında
büyük bir rol oynamışlardır. Daha sonraki dönemlerde,
Ferisiler içinde de çeşitli ayrılıklar yaşanmıştır.
Bir diğer grup ise Roma yönetimine ve işbirlikçi Yahudilere
karşı silahlı mücadeleyi savunan Zealotlardır.
Bu siyasi akımın taraftarları Allah'ın hakimiyetine
aykırı olduklarını düşündükleri önemli Romalı ve Yahudi
yöneticilere karşı terör eylemleri başlatmış, suikastlerde
bulunmuşlardır. Ancak kısa bir süre sonra, başlattıkları
isyan hareketi kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Diğer
bir grup ise 1947 yılında Ölü Deniz'de bulunan Kumran
yazıtlarıyla ünlenen, o dönemde kendilerini mağaralarda
ibadet ve zikre adayan Essenilerdir.
Esseniler kimi araştırmacılara göre dindar Ferisilerin
bir koludur. Daha sonraki bölümlerde de bahsedeceğimiz
gibi, araştırmacılar arasında Essenilerin Hz. İsa ile
yakından ilgili oldukları yönünde yaygın bir kanaat
vardır. Bu düşüncede olan araştırmacılar, Hıristiyanlığın
kökenlerinin Essenilere dayandığını iddia etmektedirler.
Tarihi kaynaklara ve İncil'de yer alan açıklamalara
göre, Hz. İsa bu inkarcı ve müşrik gruplarla çok büyük
bir mücadele içinde olmuş, onlara Allah'ın dinini çok
hikmetli örneklerle anlatmıştır. Bu yüzden söz konusu
grupların görüşlerini yakından incelemek, o dönemin
karışık ortamını anlamak açısından faydalı olacaktır.
Saddukiler
Grupları incelediğimizde sosyal statü açısından en
etkili durumda olanların Saddukiler olduğunu görürüz.
İsimleri Hz. İsa ile özdeşleştirilmeyen tek mezhep de
bunlardır. Çünkü gerçekten de Saddukiler Hz. İsa'nın getirdiği
mesaja tümüyle zıt dünya görüşüne sahiptirler. Eldeki
kaynaklarda ayrıntılı olarak belirtilmemesine rağmen,
Hz. İsa'nın bu sapkın akıma karşı da mücadele etmiş olması
muhtemeldir. Matta İncili'nde Hz. İsa inananları Saddukilerin
fikirlerine karşı uyarmıştır:
İsa onlara, 'Gözünüzü açın' dedi, Ferisilerle
Saddukilerin mayasından sakının. (Matta, 16:
6)
Roma yönetimi ile işbirliği içinde
olan ve yüksek rahipler soyundan geldiklerini iddia
eden bu grup, Kudüs Tapınağı'nın düzeninden sorumluydu.
Tapınak'ta yürütülen kurban sistemini tüm detaylarıyla
uygulayanlar onlardı.1 Çok önemli bir
iş olarak kabul edilen Tapınak faaliyetlerini yürüttükleri
için de başka hiçbir işle ilgilenmezler ve kendilerini
yüksek bir sınıf olarak görürlerdi. Yaptıkları bu iş
sayesinde büyük bir kazanç, siyasi ayrıcalıklar ve itibar
elde etmişlerdi. Sayıları 7-8 bini bulan bu rahiplerin
görevleri babadan oğula geçiyordu. Saddukiler, bir yandan
hakimiyetlerini garantileyen geleneği devam ettirmek
isterlerken, bir yandan da Helen kültürünü kabul etmişler
ve bunu yaygınlaştırmaya çalışmışlardır.
Öte yandan, "materyalist" sayılabilecek kendilerine
has bir inançları vardı. Ölümle birlikte ruhun da öldüğüne,
yani ölümden sonra yaşamın var olmadığına inanıyorlardı.
Meleklerin, cennet-cehennemin, kaderin varlığını da
kabul etmiyor, dünya işlerinin dini inançlardan tamamen
bağımsız olduğuna inanıyorlardı. Bunun nedeni Roma kültüründen
etkilenmeleriydi. Bu çarpık görüşleri sayesinde de dünyevi
bir hayat ve iktidar hırsı onlar için mümkün hale geliyordu.
Saddukiler, uzun süre iktidarda kalmış, bu süre zarfında
Ferisilerle ve diğer dindar akımlarla çatışmıştır. Sonunda,
MS 70 yılında Yahudi Devleti'nin yıkılmasıyla ortadan
kalkmıştır.
Ferisiler
Roma İmparatorluğu'ndan
kalan harabeler, Roma. |
Ferisiler ise Saddukilerden pek çok konuda ayrılan,
onlarla çatışan bir mezhepti. Başta Tevrat olmak üzere
kutsal yazılarla ilgilenir, halk içinde dini otorite
olarak kabul edilir ve saygı görürlerdi. Saddukilerin
Tapınağı yönetmelerine karşı çıkar, onların din dışı
bütün davranışlarını eleştirirlerdi. Saddukilerin aksine,
ruhun varlığına, ölümden sonraki yaşama, cennete ve
cehenneme inanıyorlardı. Roma yönetimi ile Saddukiler
gibi bir işbirliği içinde değildiler. Romalılar'ın getirdiği
Helen kültürünü asla kabul etmiyorlardı. Ancak Pax Romana
adı verilen ve Roma'nın hakim olduğu topraklarda bir
barış ortamının muhafazasını öngören uygulama onların
da işine geliyordu.
Ferisiler aslında dini duyguları güçlü olan ve dinsizlikle
savaşan bir gruptur. "Sözlü gelenek" adı altında dini
muhafaza etmeye ve Yahudi toplumunun içinde yaygınlaştırmaya
çalışmışlardır. Hz. Musa'nın şeriatının hakim olması
için büyük çaba göstermiş, hatta bu amaçla savaşmışlardır.
Bazı tarihçiler, Hz. İsa'nın yaptığı tebliğin en çok
Ferisilerin görüşüne yakın olduğunu söyleyerek, Hz.
İsa'nın da bu dindar kişilerle beraber olduğunu savunmuşlardır.
Ancak İncil'de Hz. İsa'nın Ferisilere yönelik çok çeşitli
hatırlatmaları, uyarıları vardır. Bununla birlikte Hz.
İsa'nın Ferisilerle dostluk yaptığı, beraber yemek yediği
de İncil'de yer almaktadır. (Luka, 7: 36; Luka, 11:
37; Luka, 14: 1).
Zealotlar
Saddukiler ve Ferisilerden sonraki en aktif grup, Zealotlar'dı.
Bu kişilerin çoğu Ferisi kökenliydi. Ancak Roma işgaline
karşı duydukları tepki nedeniyle radikalleşerek, söz
konusu yeni grubu oluşturmuşlardı. Zealotlar Roma'ya
karşı silahlı mücadelenin gerekliliğine inanıyorlardı.
Bu yüzden bir direniş örgütü gibi hareket etmiş ve gerilla
taktikleriyle hem Romalılar'a hem de onlarla işbirliği
yapan Yahudilere karşı suikastler düzenlemiş, bazen
de büyük ayaklanmalar başlatmışlardır. Zealotlar'ın
bir kolu, gerçekleştirdikleri bıçaklı suikastler nedeniyle
Hz. İsa döneminde Sicarii
(Hançerliler) olarak anılır hale gelmişlerdir.
Bu grup, Büyük Herod zamanında farklı bir politik görüş
savunarak ortaya çıkmıştır. MS 6 yılında, Yahudiye,
doğrudan Roma hakimiyetine geçip resmi otoriteler vergi
konusunda yeni düzenlemeler yaptıklarında, Yahudiyeli
Judas'ın önderlik yaptığı Zealotlar isyan başlatmak
istediler. Putperest Roma İmparatoru'nun otoritesini
kabul etmek onlar için Allah'ın hakimiyetini reddetmek
ve köleliği kabul etmek anlamına geliyordu.
Bu ilk ayaklanma kısa sürede bastırılmış ve büyük bir
kısmı öldürülmüş, ancak geride kalanlar direnişlerine
devam etmişlerdir. Daha sonra silahlı mücadele şekline
bürünerek I. Yahudi ayaklanmasıyla (MS 66-70) sonuçlanmış
ve Masada kalesinde yapılan katliamla son bulmuşlardı.
Hz. İsa döneminde, Mesih'i bekleyen bu tür fanatik akımlar
ortaya çıkmış ve çok sayıda taraftar toplamayı başarmışlardır.
Romalılar bu hareketlere karşı ciddi tedbirler almakta
gecikmemiş, her türlü baskı ve kontrolü artırmışlardır.
Eğer halkı kışkırtacak bir hareket tespit ederlerse
sert ve acımasız davranmışlardır. Daha sonra Yahudiler,
Romalılar'ın bu hassasiyetini Hz. İsa'ya karşı kullanmışlardır.
Mesih beklentisi içinde olan Zealotlar Hz. İsa'nın tebliğine
ilgi duymuşlardır.
Esseniler ve Ölü Deniz Yazıtları
Dördüncü grup, yani Esseniler ise, ilk üç grubun aksine
Kudüs'te ya da diğer şehir veya kasabalarda değil, Ürdün
Vadisi'nin ıssız bölgelerinde yaşıyorlardı. Diğer üç
gruba göre çok daha dinlerine bağlı, batıni yönü kuvvetli
bir tarikattılar. O dönemde çok yaygın olan inanç onlarda
da hakimdi: Mesih'in yakında geleceğine,
İsrailoğulları arasındaki sapma ve ayrılıkları düzelteceğine,
ülkeyi işgalden kurtaracağına inanıyorlardı.
Helen kültürüne ve Roma yönetimine tamamen karşı olan
bu grup, Hz. Musa'nın getirdiği şeriatı en mükemmel
şekilde uygulamaya çalışıyordu. Vaat edilen Mesih gelene
kadar kendilerini dış dünyadan soyutlayıp, ibadete adamışlardı.
Ürdün Vadisi'ndeki mağaralarda yaşıyor ve tüm zamanlarını
dini metinler üzerinde çalışarak geçiriyorlardı.
Şüphesiz, iman edenler(le)
Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiiler(den kim)
Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve salih amellerde
bulunursa, artık onların Allah Katında ecirleri
vardır...
(Bakara Suresi, 62) |
Flavius bu grup hakkında kitabında çeşitli açıklamalar
yapmıştır. Ancak 1947 yılında Kumran'da bulunan çok
sayıda el yazmasının Esseniler adı verilen bu tarikata
ait olduğu ortaya çıkınca, hakkında en çok şey bilinen
grup haline gelmiş, yazmaların içeriği konusunda yapılan
yorumlar bu tarikatı oldukça önemli bir hale getirmiştir.
1947 yılında, Ölü Deniz'in kuzey batısında, Kirbet
Kumran adlı yerdeki mağaralarda Ölü
Deniz Yazmaları adı verilen metinler bulunmuştur.
Sonraki yıllarda yapılan araştırmalar sonucunda 600
kadar İbranice-Aramice yazma ve çok sayıda parça bulunmuştur.
Bu bulguların içinde o döneme ait Tevrat metinleri ve
daha önce hiç bilinmeyen Yahudi dini metinleri, bu yazmaların
sahibi olan tarikatın günlük yaşamını ve kurallarını
anlatan metinler ve çok sayıda farklı konuda metinler
mevcuttur.
Uzun araştırmalardan sonra metinleri yazanların bir
Yahudi tarikatı olduğu kesinlik kazanmış ve bunların
tarihçi Josephus'un bahsettiği Esseni tarikatı olduğu
genel olarak kabul edilmiştir. Romalı yazar Küçük Plinus'un,
Essenilerin yaşadığı yer olarak Kirbet Kumran'ı bildirmesi
de bu kanaati güçlendirmiştir. Metinlerin en eskisinin
MÖ 200 en yenisinin ise MS 68 tarihine ait olduğu tespit
edilmiştir. Bu tarih aynı zamanda Romalı General Vepasianus'un
Yahudi ayaklanmasını bastırmak için başlattığı saldırıyla
aynı döneme de denk gelmektedir.
Time dergisinin 15 Nisan
1957 tarihli sayısında Ölü Deniz Yazıtları ile
ilgili geniş bir haber yer aldı. Bu haberin ardından
dünya basınının ilgisi yapılan kazılara yöneldi.
|
Metinler incelendiğinde, Essenilerin yaşamlarına ve inançlarına
ait bilgiler ortaya çıkmıştır. Yakın zamanda gelecek bir
kurtarıcı peygamberi bekleyen bu tarikat, kutsal metinlere,
yasalara disiplinli bir şekilde riayet etmekte, Sadduki
akımının aksine ahirete, kadere, meleklere, cennet ve
cehenneme inanmaktadırlar. Ayrıca tarikatın mensupları
kendilerini Tanrı'nın hizmetindeki "ışığın çocukları"
olarak görmekte ve "karanlığın çocuklarıyla" yapacakları
savaşa hazırlanmaktadırlar. Bu "ışığın çocukları" terimi
İncil'de de yer almaktadır. Tarikatın üyeleri temizliğe
çok önem vermekte, günde birkaç kez yıkanmakta ve temizlenmektedirler.
Birbirlerini kardeş olarak görmekte ve kardeş sevgisine
büyük önem vermektedirler. Mesih beklentisi bu topluluğun
inancının önemli bir öğesidir. Sonuç olarak bu topluluğun
büyük bir beklenti içinde olduğunu ve zamanın sonuna gelindiğini
düşündüklerini söylemek mümkündür. Topluluğun yazıtlarında
gelmesi beklenen veya üstün özellikleriyle anlatılan birden
fazla kişi vardır. Ancak bunların gerçek mahiyeti tam
olarak anlaşılamamıştır. Bu kişiler mesih-rahip, mesih-kral
ve adalet üstadı kavramlarıyla anlatılmaktadır.
Yapılan araştırmalar özetlenecek olursa, Essenilerin,
Ferisilerle devam eden geleneğin bir kolu ve aynı görüşe
bağlı bir topluluk olduğu bilinmektedir. Onlar da Ferisiler
gibi, Saddukilerin resmi Yahudilik ve Tevrat görüşünden
ayrılmış ve münzevi bir hayat yaşayarak, dini yaymaya
çalışmışlardır. Bu dindar grup, ellerindeki metinlere
dayanarak, yakında bir kurtarıcının, Mesih'in, geleceğini
de bilmekte ve buna hazırlık yapmaktadır. Bu ise o dönemde,
gerçek dinin, bütün engellemelere rağmen yaşandığının
önemli delillerinden birini oluşturmaktadır. Burada
vurgulanması gereken önemli noktalardan biri ise, Hz.
İsa döneminde Yahudi toplumunun içinde bulunduğu bu
parçalanmadır. Ulus, hem putperest bir işgal hükümeti
tarafından yönetiliyordu, hem de kendi dini konusunda
çeşitli fikir ayrılıkları yaşıyordu. Birbirlerinden
çok farklı düşüncelere sahip olan mezhepler, gerçek
Yahudiliği kendilerinin temsil ettiğini iddia ediyorlardı.
Pek çok Yahudi de dünyadan umudunu kesmiş ve yakında
gerçekleşeceğini umduğu kıyameti beklemeye başlamıştı.
Essenilere ait ilk rulolar
mühürlenmiş kapların içinde, dikkatle sarılmış
bir şekilde bulundu. Resimde 11. mağarada bulunan
ruloların bir bölümü görülmektedir. |
Tabloda, Kumran'daki iman
eden topluluğun üyeleri bir toplantıları sırasında
tasvir edilmiştir. |
Yahudilerin "Kurtarıcı" Bekleyişi
Eski Ahit'te, Mesih'in geleceğine dair çok sayıda açıklamaya
rastlamak mümkündür. Kitabın sonraki bölümlerinde bir
kısmını verdiğimiz bu açıklamalar o kadar etkili olmuştur
ki Yahudiler için Mesih, en büyük kurtuluş anlamına
gelmiştir. Sonraki yüzyıllarda yaşamış olan ünlü Yahudi
ilahiyatçı Maimonides, Yahudi inanç sistemini hazırlarken
on üç kaidenin ilk ikisini Mesih'in gelişine ayırmıştır.
Bu kaideler, "Mesih'in gelişine
kesin bir iman ile inanıyorum. Gecikse bile onun geleceğini
bekliyorum" şeklindedir.
..."Rabbimiz, bizi halkı
zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir
veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir
yardım eden yolla"...
(Nisa Suresi, 75) |
Yahudi inancına göre, İsrailoğullarının hem siyasi
hem dini yönden çöküntüye uğradığı bir dönemde, Allah
onları her iki yönden de kurtaracak bir lider gönderecekti.
Bu lider hem İsrailoğullarının eskiden olduğu gibi katıksızca
Allah'a iman etmelerini sağlayacak, hem de bir "Mesih"
olarak düşmanlarına karşı onlara zafer verecektir.
Eski Ahit'in bazı bölümlerinde sık sık bu kurtarıcıdan
söz edilmiş ve onun zamanında ne kadar büyük bir adalet,
huzur ve doğruluk yaşanacağı haber verilmiştir. Örneğin
İşaya kitabında, Mesih'in ne denli büyük bir adalet,
"Rab korkusu" ve basiretle dolu olacağı ve İsrail'e
ne denli büyük bir huzur getireceği şöyle müjdeleniyordu:
Yesse'nin gövdesinden bir filiz çıkacak ve onun köklerinden
bir fidan doğacak. Rabbin ruhu,
hikmet ve sağduyu ruhu, öğüt ve yüreklilik ruhu, bilgi
ve Rab korkusu ruhu onun üzerinde duracak. O, Rab korkusundan
zevk alacak; o gözlerinin gördüğüne göre yargılamayacak;
kulaklarının işittiğine göre karar vermeyecek. Zayıfları
adaletle yargılayacak; yeryüzünün yoksullarına haklarını
verecek. Bir değnekle vurur gibi yeryüzüne sözüyle vuracak
ve dudaklarının soluğuyla kötüyü yok edecek. Adalet
onun belinin kuşağı... olacak. Kurt kuzuyla birlikte
oturacak; kaplan oğlakla beraber yatacak; buzağı, aslan
ve besili sığır birarada yaşayacak ve onları küçük bir
çocuk güdecek. İnek ayı ile birlikte otlayacak; yavruları
birarada oturacaklar ve aslan sığır gibi saman yiyecek.
Emzikteki çocuk, kobra yılanının yuvası yanında oynayacak
ve sütten yeni kesilmiş çocuk, kara yılanın deliğine
elini uzatacak. Benim kutsal dağım üzerinde hiç kötülük
yapılmayacak; artık hiçbir zarar verilmeyecek; çünkü
denizin dibi nasıl onu örten sularla dolu ise yeryüzü
de Rab bilgisi ile öyle dolu olacak. (İşaya, 11:1-9)

İncil'de Hz. İsa'nın Beytüllahim'de
doğduğu bildirilir. Bu nedenle de Hıristiyanlar
bu şehri kutsal kabul ederler.
... Onun adı Meryem oğlu
İsa Mesih'tir. O, dünyada ve ahirette 'seçkin,
onurlu, saygındır' ve (Allah'a) yakın kılınanlardandır.
(Al-i İmran Suresi, 45)
|
Bu Mesih beklentisi, az önce belirttiğimiz gibi, Herod'un
zalim yönetimi altında iyice güçlenmişti. Yahudi topraklarının
her tarafında Mesih'i bekleyen, onun gelişi için hazırlıklar
yapan veya insanları uyaran hareketler ortaya çıkmıştı.
Bu Mesih beklentisi hem Roma yönetimi hem de Herod'un
hakimiyeti için bir tehlike oluşturuyordu. Çünkü bu
hareketler genelde Roma otoritesini ve ona bağlı Yahudi
yönetimini hedef alıyordu. Böyle güçlü bir hareket bütün
halkı putperest yönetime karşı ayaklanmaya teşvik edebilirdi.
Bu yüzden her iki yönetim de kendilerine göre tedbirler
almışlardı. İncil'de anlatıldığına göre, Herod işte
bu nedenle Hz. İsa'nın doğumu ile ilgili haberleri öğrendiğinde
Mesih'i henüz beşikteyken öldürmek istemiş, bu iş için
bir katliam yapmaktan çekinmemiştir. Olay, Matta İncili'nde
şöyle anlatılır:
İsa, Kral Herodes'in devrinde Yahudiye'nin Bethlehem
(Beytüllahim) kasabasında doğduktan sonra bazı yıldızbilimciler
doğudan Kudüs'e gelip şöyle dediler: "Yahudilerin kralı
olarak doğan çocuk nerede? Doğuda onun yıldızını gördük"...
Kral Herodes bunu duyunca bütün Kudüs halkıyla birlikte
çok tedirgin oldu. Tüm başkahinleri ve ulusun din bilginlerini
toplayarak onlara Mesih'in nerede doğacağını sordu.
"Yahudiye'nin Bethlehem kasabasında" dediler. Çünkü
peygamber aracılığıyla şöyle yazılmıştır: 'Sen, Yahuda
diyarında olan ey Bethlehem, Yahuda önderleri arasında
hiç de en önemsizi değilsin! Çünkü benim halkım İsrail'i
güdecek olan önder senden çıkacaktır'.
Bunun üzerine Herodes yıldızbilimcileri gizlice çağırıp
onlardan yıldızın göründüğü anı tam olarak öğrendi.
"Gidin, çocuğu dikkatle arayın, bulduğunuz zaman bana
haber verin..." diyerek onları Bethlehem'e gönderdi.
(Matta, 2: 1-7)
Hz. İsa'nın doğduğu yer
olduğuna inanılan bölgenin üzerine yapılan Nativity
Kilisesi'nin dıştan görünüşü. Beytüllahim'deki
bu kilise Hıristiyan hacılar için en kutsal mekanlardan
biri kabul edilir. |
... Herodes, yıldızbilimciler tarafından aldatıldığını
görünce büyük öfkeye kapıldı. Onlardan tam olarak öğrenmiş
olduğu zamana göre, Bethlehem ve tüm yöresinde bulunan
iki ve daha küçük yaştaki erkek çocukların hepsini öldürttü.
Böylelikle Yeremya peygamber aracılığıyla bildirilen
şu söz yerine gelmiş oldu: "Ramah'ta bir ses duyuldu,
ağlayış ve acı feryat sesleri! Çocukları için ağlayan
Rahel, teselli edilmek istemiyor. Çünkü onlar yok artık!"
(Matta, 2: 16-18)
Beklenen Mesih'in en önemli özelliklerinden biri, Hz.
Davud soyundan gelecek olmasıdır. İncil'de de Hz. İsa'nın
soyunun Hz. Davud'dan geldiği bildirilmektedir.
Yahudi tarikatlarının içinde Mesih inancı farklılıklar
gösteriyordu. Genel olarak Mesih'i büyük bir peygamber
ve kurtarıcı olarak bekleyen bir kısım Yahudiler, onu
asla insanüstü bir varlık olarak görmüyorlardı. Mesih,
Hz. Davud gibi, Hz. Süleyman gibi ya da Hz. Musa gibi
bir insan olacaktı. Yani Allah'ın sadık bir kulu, Tevrat'ta
tarif edildiği özelliğiyle, "Rab korkusundan zevk alan"
biri olacaktı. Esseniler bu Mesih beklentisinin yanı
sıra Mesih'in mucizelerini de önceden haber vermişlerdir.
Onlara göre Mesih, "düşeni kaldıracak, hastayı iyileştirecek,
esiri özgür bırakacak, tozun içinde uyuyanı diriltecektir".
Sonuç olarak, Yahudiler ellerindeki bilgilere bakarak
Mesih'in çok yakında geleceğini bilmekteydiler. Çölde,
şehirlerde dolaşarak Mesih'in gelişini bekleyen ve buna
hazırlık yapan çok sayıda insan ve grup vardı.
Zorluk ve sıkıntı içindeki kavimlerin Allah'tan "Kurtarıcı"
istemeleri
Kuran ayetlerinde de zorluk içinde olan, baskı ve zulüm
gören kavimlerin içinde bulundukları bu durumdan kendilerini
kurtaracak bir kurtarıcı bekledikleri bildirilmektedir.
Rabbimiz Nisa Suresi'nde şu şekilde buyurmaktadır:
Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi
halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir
veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım
eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan
zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz? (Nisa Suresi,
75)
Ayetlerde, Allah'ın elçi gönderdiği bölgelerde, elçinin
gelişinden önce toplumsal ve ahlaki açıdan büyük bir
çöküntü yaşandığı haber verilmektedir. Elçinin gelişinin
ardından onun izinden giden insanlar dinin getirdiği
bolluk, bereket ve huzuru yaşarlarken, elçiden sonraki
dönemlerde insanların bir kısmı nefislerine uymuş, gittikçe
din ahlakından uzaklaşarak inkara yönelmişlerdir. Allah'tan
başka birtakım sahte ilahlar edinerek kendilerine zulmetmişlerdir.
Allah, Meryem Suresi'nde elçilerin Allah'a olan bağlılıklarından,
samimiyetlerinden ve ihlaslarından bahsettikten sonra,
onlardan sonra gelen toplulukların bu inançlarını tamamen
kaybettiklerini haber verir. Bu kişilerle ilgili olarak
ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
İşte bunlar; kendilerine Allah'ın nimet verdiği peygamberlerdendir;
Adem'in soyundan, Nuh ile birlikte taşıdıklarımız (insan
nesillerin)den, İbrahim ve İsrail (Yakup)un soyundan,
doğru yola eriştirdiklerimizden ve seçtiklerimizdendirler.
Onlara Rahman (olan Allah')ın ayetleri okunduğunda,
ağlayarak secdeye kapanırlar. Sonra onların arkasından
öyle nesiller türedi ki, namaz (kılma duyarlılığın)ı
kaybettiler ve şehvetlerine kapılıp-uydular. Böylece
bunlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır.
(Meryem Suresi, 58-59)
Allah dininden uzaklaşan, neden yaratıldıklarını ve
Yaratan'a karşı olan sorumluluklarını hiç düşünmeyen
bu insanları çeşitli felaketlerle uyarmıştır. Bu yaptıklarının
karşılığı olarak onlara olan nimetini değiştirmiş, "Kim
de Benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı
bir geçim vardır..." (Taha Suresi, 124) ayeti
gereği zorlu bir hayat vermiştir.
Tarih boyunca ekonomik ve toplumsal sorunların yaşandığı,
adaletsiz bir yönetimin hakim olduğu "sıkıntılı" dönemlerde,
insanlar her zaman için bir kurtarıcının ihtiyacını
duymuşlardır. Bu kurtarıcı, içinde yaşadıkları mevcut
sistemin olumsuz yönlerini düzeltecek, adaleti, barışı,
güvenliği sağlayacak ve kendilerini doğru yola çıkaracaktır.
Günümüz toplumlarında da çok hızlı bir bozulma, yozlaşma
ve dejenerasyon yaşanmaktadır. Fakirlik, sefalet, zulüm
ortamı içindeki insanlar, güzel ahlakın yaşandığı, huzurlu
bir hayatın özlemi içindedirler. Allah önceki kavimlere
de, aynı sosyal çöküntü sonrasında kurtarıcılar göndermiş
ve sıkıntının ardından çok büyük bir bolluk, bereket
ve zenginlik vermiştir. Allah korkup sakınan toplumlara
bolluk ve bereket vereceğine bir ayetinde şöyle işaret
etmektedir:
Eğer o ülkeler halkı inansalardı ve korkup-sakınsalardı,
gerçekten üzerlerine hem gökten, hem yerden (sayısız)
bolluklar (bereketler) açardık; ancak onlar yalanladılar,
Biz de onları kazanageldikleri nedeniyle yakalayıverdik.
(Araf Suresi, 96)
Rabbimiz yukarıdaki ayetlerle bize çok önemli bir gerçeği
hatırlatmaktadır: Barışın, huzurun, bolluğun ve bereketin
tek yolu, din ahlakının yaşanmasıdır. Bu, geçmiş kavimlerde
bu şekilde olmuştur, bundan sonraki kavimlerde de bu
şekilde olacaktır. İslam ahlakının olmadığı yerde, adaletin,
güvenliğin, istikrarın hakim olması imkansızdır. Bu,
Allah'ın bir kanunudur. Fatır Suresi'nde bizlere şu
müjde verilmektedir:
... Allah'ın kanununda kesinlikle bir değişiklik bulamazsın
ve sen, Allah'ın kanununda kesinlikle bir dönüşüm de
bulamazsın. (Fatır Suresi, 43)
İçinde bulunduğumuz dönem, her türlü yozlaşmanın hakim
olduğu maddi ve manevi bozulmanın arttığı, birçok sapkınlığın
yaşandığı, siyasi ve ekonomik açıdan büyük bir istikrarsızlığın
hüküm sürdüğü, zenginle fakir arasında çok büyük uçurumların
oluştuğu bir dönemdir. Bizim Kuran'dan öğrendiğimiz
gerçek ise, böyle bir ortam sonrasında Allah'ın bir
kurtuluş yolu göstereceği ve bu vesile ile İslam ahlakının
tüm dünyada mutlaka yaşanacağı, hak dinin diğer batıl
dinlere üstün geleceğidir. Allah Tevbe Suresi'nde inanan
kullarını bu gerçekle şöyle müjdelemektedir:
Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa
kafirler istemese de Allah, Kendi nurunu tamamlamaktan
başkasını istemiyor. Müşrikler istemese de O dini (İslam'ı)
bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayet ve
hak dinle gönderen O'dur. (Tevbe Suresi, 32-33)
Allah her imanlı kavme yardım ettiği gibi, bundan sonra
da yeryüzündeki inananlara yardım edecektir. Allah ihlasla
ve samimiyetle Kendisi'ne yönelen kullarına bunu vaat
etmiştir. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
Onlar, yalnızca; "Rabbimiz Allah'tır" demelerinden
dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar.
Eğer Allah'ın, insanların kimini kimiyle defetmesi (yenilgiye
uğratması) olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar
ve içinde Allah'ın isminin çokça anıldığı mescidler,
muhakkak yıkılır giderdi. Allah Kendi (dini)ne yardım
edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü
olandır, aziz olandır. Onlar ki, yeryüzünde kendilerini
yerleştirir, iktidar sahibi kılarsak, dosdoğru namazı
kılarlar, zekatı verirler, ma'rufu emrederler, münkerden
sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir. (Hac
Suresi, 40-41)
Yahya Peygamber
Eğer o ülkeler halkı inansalardı
ve korkup-sakınsalardı, gerçekten üzerlerine hem
gökten hem yerden (sayısız) bolluklar açardık;
ancak onlar yalanladılar, Biz de onları kazanageldikleri
nedeniyle yakalayıverdik.
(Araf Suresi, 96) |
Yeni Ahit'e göre tebliğine Hz. İsa'dan bir süre önce
başlamış olan Hz. Yahya, etrafındaki insanları Mesih'in
gelişi konusunda müjdelemiş ve Mesih'in en büyük destekçisi
olmuştur.
Hz. Yahya'nın doğumu, mucizevi bir biçimde gerçekleşmiştir.
Bu olayın gerçek haberi Meryem Suresi'nin başında şu
şekilde anlatılır:
Kaf, He, Ye, Ayn, Sad. (Bu) Rabbinin,
kulu Zekeriya'ya rahmetinin zikridir. Hani o, Rabbine
gizlice seslendiği zaman demişti ki: "Rabbim, şüphesiz
benim kemiklerim gevşedi ve baş, yaşlılık aleviyle tutuştu;
ben Sana dua etmekle mutsuz olmadım. Doğrusu ben, arkamdan
gelecek yakınlarım adına korkuya kapıldım, benim karım
da bir kısırdır. Artık bana Kendi Katından bir yardımcı
armağan et. Bana mirasçı olsun. Yakup oğullarına da
mirasçı olsun. Rabbim, onu razı olunan kıl."
(Allah buyurdu:) "Ey Zekeriya, şüphesiz
Biz seni, adı Yahya olan bir çocukla müjdelemekteyiz;
Biz bundan önce ona hiçbir adaş kılmamışız." Dedi ki:
"Rabbim, karım kısır iken, benim nasıl oğlum olabilir?
Ben de yaşlılığın son basamağındayım." (Ona gelen melek)
"İşte böyle" dedi. Rabbin dedi ki: "Bu Benim için kolaydır,
daha önce sen hiçbir şey değil iken, seni yaratmıştım."
(Meryem Suresi, 1-9)
Ağızlarıyla Allah'ın nurunu
söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de
Allah, Kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor.
(Tevbe Suresi, 32) |
Luka İncili'nde Hz. Yahya'nın doğumu ile ilgili olarak
Kuran ayetleriyle uyumlu bir anlatım vardır. Hz. Yahya'nın
babası Hz. Zekeriya'dır. Hz. Zekeriya ve eşi, Luka'ya
göre "Tanrı'nın gözünde doğru kişilerdi, Rab'bin
tüm buyruk ve kurallarına eksiksizce uyarlardı".
(Luka, 1: 6) Her ikisi de yaşlanmışlardı ve çocukları
olmuyordu. Buna karşın Allah Hz. Zekeriya'ya bir oğul
müjdeledi. Luka İncili'nde bu olay şöyle aktarılır:
Zekeriya onu (meleği) görünce şaşırdı, korkuya kapıldı.
Melek ona, "Korkma, Zekeriya" dedi, "duan kabul edildi.
Karın Elizabet sana bir oğul doğuracak, onun adını Yahya
koyacaksın. Sevinip coşacaksın. Birçokları da onun doğumuna
sevinecek. O, Rab'bin gözünde büyük olacak. Hiç şarap
ve içki içmeyecek; daha annesinin rahmindeyken Kutsal
Ruh'la dolacak. İsrailoğullarından birçoğunu, Tanrıları
olan Rab'be döndürecek." (Luka, 1: 11-16)
Hz. Yahya takva sahibi salih bir kul ve kavmi için
de bir hidayet önderi olmuştur. Allah bu ihlas sahibi
kulunu Kuran ayetlerinde şu şekilde övmektedir:
"Ey Yahya, kitabı kuvvetle tut." Daha çocuk iken ona
hikmet verdik. Katımızdan ona bir sevgi duyarlılığı
ve temizlik (de verdik). O, çok takva sahibi biriydi.
Ana ve babasına itaatkardı ve isyan eden bir zorba değildi.
Ona selam olsun; doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak
yeniden-kaldırılacağı gün de. (Meryem Suresi, 12-15)
Hz. Yahya, Yeni Ahit'e göre de Allah'ın sadık bir kulu
ve takva sahibi bir mümindir. O, Yahudileri kibirleri
nedeniyle uyarmış ve onları Allah'ın hükümlerini korumaya,
günahtan sakınmaya davet etmiştir. Luka İncili, Yahya
ile onu dinlemeye gelen Yahudiler arasındaki konuşmaları
şöyle anlatır:
Yahya, vaftiz olmak için kendisine akın eden kalabalıklara
şöyle seslendi: "Ey engerekler soyu! Gelecek olan gazaptan
kaçmanız için sizi kim uyardı? Bundan böyle tövbeye
yaraşır meyveler verin! Kendi kendinize, 'Biz İbrahim'in
soyundanız' demeye kalkmayın. Ben size şunu söyleyeyim:
Tanrı, İbrahim'e şu taşlardan çocuk yaratacak güçtedir.
Balta daha şimdiden ağaçların köküne dayanmıştır. İyi
meyve vermeyen her ağaç kesilip ateşe atılacak."
Ürdün Vadisi'nden bir görüntü
|
Halk ona, "Öyleyse biz ne yapalım?" diye sordu. Yahya
onlara, "İki mintanı olan, birini hiç mintanı olmayana
versin; yiyeceği olan da bunu hiç yiyeceği olmayanla
paylaşsın" cevabını verdi. Bazı vergi görevlileri de
vaftiz olmaya gelerek ona, "Öğretmenimiz, biz ne yapalım?"
dediler. Yahya onlara, "Size buyurulandan daha çok vergi
almayın" dedi. Bazı askerler de ona, "Ya biz ne yapalım?"
diye sordular. O da onlara şöyle dedi: "Kaba kuvvetle
ya da yalan suçlamalarla kimseden para koparmayın, ücretinizle
yetinin." (Luka, 3: 7-14)
Yeni Ahit'e göre Hz. Yahya bu tebliği sırasında kendisini
dinleyenlere hep "vaktin dolduğunu" söylüyordu. "Gelecek
olan" artık gelmek üzereydi. |