ADNAN OKTAR: “Onlardan bazı gruplara, kendilerini denemek için yararlandırdığımız dünya hayatının süsüne gözünü dikme.” Mesela diyor ki, kızım diyor yahut oğlum sen şimdi istikbal seni bekliyor diyor. Ne olacak diyor. Şimdi okuyorsun sen diyor, okulu bitireceksin diyor, okulu bitirdi, adam olacaksın diyor işe yerleşeceksin, tamam yerleşeceksin, bol maaş alacaksın diyor. Sonra ne olacak diyor, sonra evleneceksin diyor, sonra çocukların olacak diyor, peki sonra ne olacak diyor, sonra da öleceksin diyor. Yani bu çok anormal bir şey, yani buna kilitlenmesi bir insanın, değil mi? Çünkü doğurduğu çocuklar da ölüyor, kendisi de ölüyor. Demek ki insanların hedefi bu değil. İnsanın hedefi; Allah’ın rızası, rahmetidir, her şeyin üzerinde Allah’ın rızasını kazanmaktır. Allah’ın rızasını kazanırken her Müslüman sadece okuluna işine gidebilir, evlenmenin peşinde olur, riskten çekinebilir. Yani mesela ben de öyle istesem kendi evimde otururdum. Ne beni tutuklardırlar ne hapse girerdim, ne aleyhimde basında bir yazı çıkardı, değil mi? Ne akıl hastanesine konurdum, ne böyle yargılanırdım, hiçbir şey de olmazdı yani. Kendi halimde yaşardım ama sonunda da herhalde Cehenneme giderdik Allah esirgesin, değil mi? Onun için onu bir uyanıklık bilmek, anormal bir harekettir. Yani kendini feda eden, Allah rızası için gayret eden Müslümanları böyle zayıf akıllı görüp bu gibi dünyevi hedeflerde de kendini akıllı görmek, bilakis tam ters harekettir. Bunun böyle olduğunu Ahirette görmüş olacaklar. Dünya hayatı çok kısadır. Biz buraya doğup, büyüyüp, üreyip ölmeye gelmedik; bu hayvanların vasfıdır. Yani doğar, büyür, ürer ve ölür. Hayvanın tarifinde bu vardır. İnsanın amacı bu değildir. İnsan doğar, Allah’a kul olur, Allah’ın rızasını kazanmak için gayret eder, Kuran ahlakını yaşamaya gayret eder, Allah rızası için kendini feda eder ve Cenneti hedefler. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri saflığından veyahut az düşünmesinden dolayı 30 yıl hapiste yatmadı. O, 30 yıl hapiste yatarken, o çileleri çekerken, birçok aile namazını kılıp, orucunu tutup, kendi evlerinde hem ticaretlerini yaptılar hem yemeleri içmeleri yerinde oldu hem evlendiler. Fakat kendilerini aynı eşit kategoride görüyorlar. Bu böyle değil. Allah onlara tek tek bunları sorar. Yani Bediüzaman’ın yaptığı, doğru olandır. Yani kendisini uyanık zannetmek bilakis tam uyanık olmadığını gösterir o insanın. Uyanık olan, Allah’a tam teslim olan insandır değil mi?
Mesela bazı öyle aileler oluyor; aman aman çocuğum böyle bir şeye girmesin, aman kızım böyle bir şeye girmesin. Babası da böyle bir şeylere girmesin, kendi de böyle bir şeye girmesin ama gitsin Müslümanlar, onlar mücadele etsinler. Hapse de girsin, olaylarda iftira da atsınlar hatta iftira atılınca da; vay ya diyor, Allah Allah diyor, inanıyor ona yani televizyona. Bir de mücahit olan, Müslüman olan insan, bir de onu ikna etmekle uğraşıyor. Yani diyor ki böyle bir şey yok, sakın inanmayın; bir de bununla uğraşıyor. Halbuki Müslümanın bununla uğraşmasına bile gerek yok. “Bu zaten apaçık bir iftiradır demeleri gerekmez miydi?” diyor Allah ayette, Nur Suresi’nde, değil mi? Bir de onları evlerinde ikna etmek de gerekiyor. Onların dedikodusundan da Müslümanları korumak gerekiyor. Bununla uğraşmak gerekiyor. İşin aksiliği de, kendilerini çok takva ve doğru yolda zannediyorlar. Diyor ki ben akşama kadar tesbih çekerim. Başörtüm de mükemmel diyor, çok iyi de başörtüsünü sardım diyor, namazlarımı da muntazam kılıyorum diyor. Tamam da yani bunu herkes yapar; yani sıcak evinin içerisinde 1 metre bir kumaşı bir kadın başına sarabilir. Sıcak evin içerisinde namazını da kılabilir. Bir genç de hem okuluna gider, istediği gibi okulunu bitirir, evlenir, işine gücüne bakar. Böyle bir Müslümanlık Kuran’da yok. Müslüman, Allah’a kendisini tam anlamıyla teslim edecek. Hayatın bütün sosyal yönlerinden çekilerek, mesela Peygamber bütün yönüyle çekilerek Allah için hizmet etti, gayret etti. Mesela Peygamber bilmiyor muydu sıcak evinde oturmayı, hicret etti. Hira mağarasına saklandı. Gitti yıllarca değil mi, Habeşistan’a kadar hicret etti. O yollar çok tehlikeli, o Afrika’nın kenarlarından geçtiler, en zor yollardan gittiler. Oradaki gençler 16-15 yaşında gençler Peygamberle beraber hicret etti onlar da, ailesini bıraktılar. Orada öbür çocuklara dediler ki; siz çok akıllısınız, aferin size dediler. Bak siz ailelerinize çok sadıksınız, siz Muhammed’in (s.a.v.) peşinden gitmediniz dediler. Aile dediğin böyle olur, sen evcimen, namazında, niyazında aklı başında kızsın değil mi, tahsilin var, işin gücün var, ne işin var onların arkasından dediler ve bir kısmı gitmedi; kendilerini uyanık zannettiler. Ama sahabeler olan bu insanlar, Peygamberin ashabı olan kimseler Peygamberle beraber gittiler. Onlar dünya Ahiret saadetini kazandılar. Şu an onların toprakta izini bile bulamayız, değil mi? Ahirette karşılıkları sonsuza kadardır.
Ahirete inanıyorsa. İnanmıyorsa iki tarafı da dengede tutacağını zannetmek çok büyük bir hatadır. Yani hem dünyayı hem Ahireti dengede tutacağını zannetmek, böyle bir şey olmaz. Bir insan ya dünyayı tercih eder ya Ahireti tercih eder. İkisini dengede tutma diye bir olay yoktur. Burada kendini kandırıyorlar. O yüzden İslam hakim olamadı şu ana kadar. Yani böyle kendini uyanık zannedenlerin yüzünden olamadı. Çünkü bir korkaklık var, çekingenlik var, kendini uyanık ve akıllı olduğunu zannetmek var, her türlü riskten kaçınmak var. Öyle bir şey olunca da tabii ki, İslam dünyaya hakim olmuyor. Hatta bir insanın sözüne bile tahammül edemiyor. Mesela diyor ki; ben tebliğ yapacağım ama beni tersliyorlar diyor. Veyahut beni mimleyebilirler iş yerinde diyor. Kardeşim herkes yaptığında zaten İslam yayılmaz, herkesin canı tatlı olur o zaman. Mesela diyor ki benim kızımın canı tatlıdır. Öbürünün kızının da canı tatlı, nedir yani, öbürü insan değil mi? O da canı tatlı. O zaman o hiç hareket etmemesi lazım. Diyor ki; benim oğlumun canı tatlıdır ve tahsil yapıyor diyor. Öbürü bilmiyor mu tahsil yapmayı? Öbürünün canı tatlı değil mi? Hay aslanlarım diyorlar mesela öyle olanlar da, göreyim sizi diyor, canı gönülden sizi tebrik ediyorum-takdir ediyorum diyor. Ama biz diyor çoluk çocuğa karıştık, tabii ki biz yapamayız diyor böyle bir şeyi diyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) zamanındaki münafıklar da öyle diyorlardı. Bizim evimiz açıkta diyorlardı. Yani çoluğumuz-çocuğumuz var, onlara bakacağız. Onların geleceği var, istikbali var. Biz şimdi seninle savaşırsak öldürürler bizi, bir şey olur diyor. Bir kısmı da diyor ki, sıcak hava diyor, çok bunaltıcı bir sıcak var diyor. Bu sıcakta diyor mücadeleye çıkılır mı diyor? Bir kısmı da Peygamber Efendimizi (s.a.v.) son derece tehlikeli görüyor, riskli görüyor; aman aman ona yanaşmayın diyor. Çünkü ya şehit edilirse hatta o, Peygamberle (s.a.v.) beraber olmayan münafıklar diyorlar ki; ya Allah bizi korudu diyorlar, iyi ki onlarla beraber değildik diyorlar. Eğer beraber olsak bak biz de beraber ölecektik onlarla diyorlar. Onlar diyorlar, öyle boş yere öldüler diyorlar orada. Ama biz de, az kalsın biz de onlarla birlikte gidip biz de ölecektik diyorlar. Allah bizi korudu diyor. Adam kendini uyanık zannediyor. Biz de namaz kılıyoruz diyor, biz de Müslümanız; ama ben gitmedim, uyanıklık yaptım diyor ve ailemi korudum diyor. Hatta ayette diyor; “Onlar ailelerine, hiç dönmeyeceklerini zanneder onların” diyor değil mi? Hatta diyor; “sizin felaket haberlerinizi dışarıdan izlerler diyor”. Yani televizyondan, radyolardan; Allah Allah diyor, neler oluyor bunlara diyor. “Kötü felaket onları sarsın” diyor Allah ayette. Onun için korkak Müslümanlar yüzünden İslam dünyaya hakim olmadı şu ana kadar. Olmamasının sebebi de bu, Müslümanların zillet içinde böyle perişan olmasının sebebi de budur. Osmanlı’nın yıkılmasının sebebi de budur, korkaklıktır ve kendi çıkarlarını düşünmektir, keyfini düşünmektir, ailesini düşünmektir, çocuğunu düşünmektir. Halbuki Ahirette, bunlar sıkıştırıldıklarında, Ahirette Cenab-ı Allah bunları sorguluyor diyor ki Allah’a; “Ya Rabbi diyor ben, çocuklarımı fidye olarak vermek istiyorum diyor, eşimi de fidye olarak vermek istiyorum diyor. Hepsini Cehenneme at diyor ama benim canımı kurtar diyor. Beni kurtar diyor. Hatta diyor dünyayı fidye olarak veriyorum diyor. Hatta bir o kadarını daha vereyim diyor. Ama yeter ki beni kurtar diyor.” Orada işte egoistlikleri, asıl çıkarcılıkları Ahirette ortaya çıkıyor. Ahirette sahip çıkmıyor çocuğuna. Bu dünyada sahip çıkıyor ama onu mal gibi görüyor çünkü kız çocuğu demek; onun için üretim makinesi gibi, yani ona torunlar çıkacak yeni yeni, üretim, çünkü o torunlarını bir daha evlendirecek, bir de onlardan gelir getirecek. Yani sanki haşa koyun gibi görüyor. Yani ne kadar sürü çok olursa o kadar çok onlardan gelir getirir kafasında. Mesela oğlu oluyor, oğlunu da bir an önce evlendirmeye çalışıyor. Evlendirdiği kızın da zengin olmasına dikkat ediyor ki ondan da para gelsin. Ve dolayısıyla Allah diyor; “Mallarda ve oğullarda bir övünme ve çokluk hissidir diyor” ayet, Kuran ayeti. Cenab-ı Allah diyor ki buna karşılık, şeytandan Allah’a sığınırım, eğer diyor; “çocuklarınız, eşleriniz yani evlenme merakınız, yarım kalmasından korktuğunuz ticaret, içinde oturduğunuz evler, aşiretiniz (yani çevreniz, arkadaş çevreniz, facebook’taki falan arkadaş, kimleri varsa arkadaşları içersinde) Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda mücadele etmekten“. -Bunu ahir zamana vurgularsak; Mehdi’den, Allah yolunda mücadeleden, cihattan, İslam’ın dünyaya hakimiyeti için yapılan mücadeleden, yani Türk-İslam Birliği için yapılan mücadeleden- “daha hayırlı ise Allah bekleyedurun” diyor. Bekleyedurun ne demek biliyor musun? Sizin canınızı alacağım, o zaman karşılığını göreceksiniz; budur. Mezarda insanlar mesela kadınlar, rahmi dışarıya çıkıyor mezarda yani gaz basıncının etkisiyle. Yediği bağırsak mesamatı, bağırsaktaki olan atıklar gaz basıncı ile ağzından çıkıyor mezarda. Yani her insanda oluyor bu, istisnasız. Her ölümde olur yani mezarın klasik özelliğidir bu, yani bağırsaktaki atıklar hepsi ağızdan çıkar basıncın şiddetinden dolayı. Kadınlarda da rahim dışarı çıkar. Yani vücut her yerden şey yapıyor şiştiği için vücut çünkü kimyasal reaksiyon meydana geliyor, gaz basıncı ile vücut şişiyor. Böyle bir netice için gayret etmiş oluyor işte o zaman ve bu kadar kısa, mesela onar yıllık zaman dilimleri içersinde bu bitiyor. Allah’ı haşa böyle kendince yandan idare edeceğini düşünüyor. Haşa yani anlamanız için söylüyorum. Böyle bir söz olmaz tabii, Allah affetsin böyle demeyeyim de. Yani anlaşılması için böyle buna benzer başka bir söz de bulabiliriz.
Allah diyor ki “Bir kısmını putlarına ayırdılar diyor. Bir kısmını da Allah’a ayırdılar” diyor. Hepsi diyor, tamamı putlarına gider diyor Allah. Ben onu almam diyor Allah. Yani benim için yaptıkları namaz, oruç hiçbir şeyi almam diyor. Almamamın sebebi, putlarına da ayırdılar çünkü diyor. Yani Allah ile nefsini birlikte götürdüğünü zannediyor, yani dünyevi çıkarlarını. Böyle bir şey yok. Allah, sırf benim için yaparsa ben kabul ederim diyor. İşte buna “ihlas” deniyor. Yani samimiyet, ihlas. İhlas olmadığı için Allah, İslam’ı dünyaya hakim etmedi şu ana kadar. Mehdi (a.s.)’ın görevi, işte bu ihlası insanlara öğretmektir. İhlasın yayılması ile İslam dünyaya hakim olacaktır. Hatta Tevrat’ta Hz. İbrahim’in (a.s.) Cenab-ı Allah ile bir konuşması var. “Ya Rabbi diyor, elli kişi olsa diyor, elli tane diyor insan,” yani özetle şöyle söyleyeyim en sonunda; “on tane diyor iyi insan varsa o bölgeyi helak eder misin?” diyor. “Ben etmem” diyor Cenab-ı Allah”. On kişi, yani on kişi bile yetiyor inşaAllah. Onun için o, 313 kişi işte dünyaya İslam’ın hakim olmasına vesile olacak insanlardır. Allah onların yüzü suyu hürmetine İslam’ı dünyaya hakim ediyor. Yoksa dünyada şu an genel olarak mesela Filistin’de akıl almaz bir acı var, ızdırap var. İstese insanlar herkes bir yüzer milyon- iki yüzer milyon verip gönderebilir. Yani milyon derken bin lira, yüz bin lira-iki yüz bin lira yahut on bin lira-beş bin lira neyse verebilirler. Oralı dahi olmuyorlar yani varsa yoksa oğlu, kızı, arabası, evi, yemesi içmesi ama gönlünü rahatlatmak için bir Hacca gidiyor arada-sırada, Hac’da da bir güzel geziniyor oralarda, ayağına terliklerle alış-veriş yapıyor. Ona bir değişiklik oluyor. Ondan sonra da Hacı oldu diyorlar. Büyük bir hava ile geliyor; o, çok kolay bir şey, zor bir şey değil ki. Uçağa bineceksin gideceksin Hacca, geri geleceksin. Namazımı da kılıyorum diyor, zekat diyor hanımın altınlarının işte kırkta birini verdim diyor. Hanımın altınlarını zaten donatmış böyle ve gönlü çok rahat oluyor. Halbuki İslam’ın şartı beş ama İslam’ın dünyaya hakimiyeti var, bu da bir şarttır İslam’ın dünya hakimiyeti için uğraşmak. Cesur olmak da bir farzdır, Allah’ın emridir. Allah için şehit olmayı istemek de bir ibadettir. Mesela şehit olmayı isteyen insan nerede? Çok nadir olur. Aman aman diyor, ne başına bir iftira gelsin, ne şehit edilmesi ihtimali olsun, ne çoluğuna- çocuğuna bir şey olsun. Bu kadar dikkatli olunca, herkes dikkatli olduğunda, herkes korkuyu yaşadığında, işte ortaya iddia edilen Ergenekon örgütü çıkıyor. Madem diyor bunlar böyle çekiniyorlar diyor. Mesela İslam ülkelerinde de, birçok ülkede de böyle, ‘iddia edilen Ergenekon örgütü’ sırf burada faaliyet yapmıyor ki, Irak’ta da faaliyet yapıyor, gidiyorlar orada cami bombalıyorlar, Irak’ta. Şii camilerini bombalıyorlar, gidiyorlar ondan sonra Sünni camilerini bombalıyorlar. Yani onların yaptığı, mesela gidip Pakistan’da bombalama yapıyorlar, cami bombalıyorlar Pakistan’da, ‘iddia edilen Ergenekon örgütü’. Yani ‘iddia edilen Ergenekon örgütü’, öyle dar planda faaliyet yapan bir örgüt değil yani çok geniş çaplı yapıyorlar. O millet de şaşırıyor diyorlar ki, Pakistan’da biz diyorlar, Sünniler-Şiiler kavga etmiyoruz, bu bombayı kim attı diyorlar. İşte adresi veriyorum. Ama muazzam bir havf damarı, bir korku damarı var. Mesela Said Nursi zamanında, Bediüzzaman’ın o aslan talebeleri korkusuzlar, Üstad’larını yalnız bırakmadılar. Ama bir kısmı da acayip korkaktı, bıraktılar Üstad’ı. Ne yapıyorsan yap dediler. Kendilerini çok akıllı zannettiler. Halbuki Sungur Ağabey gibi, Fırıncı Ağabey gibi, diğerleri gibi, Abdullah Yeğin Ağabey gibi böyle, Seyit Salih Özcan gibi böyle yiğitçe, delikanlıca gayret etselerdi, Üstad’ları ile beraber her türlü meşakkatin içine girmiş olsalardı, bambaşka bir ortam olurdu. Ama kendilerini uyanık zannettiler. Onları da az düşünüyor zannettiler, yanlış yolda zannettiler. Ve bu, her dönemde olmuştur bu. Yine aynı hatayı Müslümanlar şu an yapıyorlar. Kendilerini orada takva da gösteriyorlar ayrıca, mesela sorsan evliya. Ben günde 20 bin zikir çekerim bir gecede diyor. Ama riske geldi mi aman diyor, o fitne diyor, ben öyle bir şeye girmem diyor, Allah esirgesin. Sen ne diyorsun, olur mu öyle şey, diyor. O fitne; ama sıcak odanın içersinde 20 bin zikir o tabii çok kolay. Bir de diyor Kitap okuduk, üstüne de çaylarımızı içelim, ondan sonra gidip uykuları geliyor tabii, mayışıyorlar, devrilmeye başlıyorlar sohbetin ilerleyen saatlerinde. Böyle samimiyetsiz bir mantık Müslümanlar’ı boğuyor. Mesela bak, Mehdi (a.s.)’ın geleceğini Said Nursi, açık açık ve alenen söylediği halde, sarahaten yüzlerce sayfa açıkladığı halde, keyiflerini kaçırır diye Mehdiyeti külliyen reddeden bir üslup içerisindeler. Üstat onu demek istemedi, diyor. Neyi demek istedi diyor, mesela badem bıyıklı birisi çıkıyor, Üstad’ın kastettiği diyor, şahs-ı manevidir diyor. Kardeşim, her yerde zat diyor diyoruz, o şahıs diyor, tarif veriyor, İslam dünyaya hakim olacak diyor, İttihat-i İslam olacak diyor, İttihat-i İslam, İslam Birliği olacak diyor, milyonları bulan İslam orduları olacak o dönemde diyor, değil mi? İslam bütün dünyaya hakim olacak diyor ve Mehdi (a.s.) hakim olacak diyor. Yok diyor, öyle denmiş olması önemli değil diyor yani demiş olabilir diyor. Bir de Üstad’ım zaman zaman öyle söyler de diyor, şart-ı muallak ile söyler diyor. Yani şart-ı muallak oluşmadığında o zaten olmaz, diyor. Kardeşim şart-ı muallak, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şart-ı muallakla mı söylemiş Mehdi (a.s.)’ın çıkışını. Açık, aleni, sahih Buhari, Muslim, Tırmızi, İbn-i Mace, Sünnen-i Nesei, Sünnen-i Davut açık açık söylemiş. Nerenin şart-ı muallakı? Said Nursi de şart-ı muallaktan bahsetmiyor ki, net olarak söylüyor, İttihat-i İslam olacak diyor. Ama keyiflerini kaçıracağı için şart-ı muallak iddiası ortaya atıyorlar. Daha da olmazsa şahs-ı manevidir diyorlar. Böyle dinde, kendilerince kurnazlıklar yaparak, keyiflerini kaçıracak şeylerden kaçınan bir politika izliyorlar ve bu insanlara da saygı duyuluyor. Onun sonucunda işte bu tarz zorluklarla Müslümanlar karşılaşıyorlar, kökeninde bu vardır. Bu konuda dürüst olacaklar. Üstad orada hata yapmadı, doğru yaptı. 30 yıl hapiste yatmakla hata yapmadı, doğru yaptı değil mi? Onun gibi davranmayanlar hata yaptılar. Sungur Ağabey hata yapmadı, doğru yaptı. Gitti, Üstad’ı ile aslan gibi nerede beraber, beraber oldular. En riskli yerlerde de birlikte oldular, asla da bırakmadılar. Mesela Zübeyir Gündüz Alp de, maşaAllah o Kafkas aslanı, yiğit, delikanlı ağabeyimiz Üstad’ı asla yalnız bırakmamıştır. Mesela dediler ki millet, aman aman aman Bediüzzaman çok tehlikeli adam, deli misiniz siz, yani istikbaliniz yanar dediler. Git okulunda oku, işine gücüne bak çocuğum diyor, olur mu öyle bir şey diyor. Sen dinini öğreneceksen git hoca efendiden camide öğrenirsin diyor. Kuran, mesela aç Kitap’ı, okuyacaksan oku diyor ama Üstad’a niye ihtiyacın olsun Bediüzzaman’a senin, ne ihtiyacın var diyor. O da, o diyor ki tabii çok doğru söyledi, haklı bu, hakikaten bir diyor evimizde oturalım, namazımızı kılalım, işimize gücümüze bakalım diyor. Yani Bediüzzaman, ne alakası var dediler ve birçok insan yalnız bıraktı o zaman Bediüzzaman’ı ve kendilerini çok akıllı zannettiler. Halbuki tarihi, büyük bir fırsatı kaçırdılar. Yani ahir zamanın o büyük müceddidinin, müçtehidinin talebesi olma şerefini kaçırdılar. Mesela bak, çok az bir talebesi var şu an. Halbuki çok fazla talebesi olması gerekirdi değil mi, geriye kalanlarla beraber. Ama onda bir hayır var tabii. Bu samimiyetsiz ruhun mutlaka ortadan kalkması gerekiyor. Herkesin canı tatlı olduğunda, İslam’ın dünyaya hakim olması zorlaşıyor. Yani Osmanlı’daki yıkılışın sebebi bu oldu. Bir de bunu oturup, vah vah vah Osmanlı yıkıldı diye konuşuyor bu tip insanlar. Kardeşim senin kafandan dolayı Osmanlı yıkıldı zaten. Senin mantığından dolayı, yani senin kafan yıktı onu zaten. Yani senin malına, mülküne, çoluğuna çocuğuna, ailene önem vermen, millet menfaatini önemli görmemen, İslam’ın menfaatlerini önemli görmemenden bu hale geldi. Hadi arkadaşlar mutlu evimizde yaşayalım. Ben de gideyim eve oturayım, herkes evde otursun. Olur mu öyle şey? Tehlikeye giren Müslüman’ı anormal görüyorlar, riske giren Müslüman’ı anormal görüyorlar. Ama riskten kaçınan, zorluktan kaçınan, keyfine düşkün olanı da, mutaassıp adam diyor bak, derli toplu, tutarlı bir insan diyor yani. Mazbut bir hayatı var, mazbut yaşıyor adam, bak sakin. Mazbut, işte yanlış o. Resulullah (s.a.v.)’ın öyle bir hayatı yoktu. Her gün cihattaydı. Sahabelerin her gün ağzını, yüzünü doğruyorlardı, kollarını doğruyorlardı. Sahabeler hata mı yaptı orada onu yapmakla? En doğru olanı yaptılar, ama birçok aile onları kınıyordu, çoluğuna çocuğuna zarar gelmesin diye ve kendilerinin hala Müslüman olduklarını iddia ediyorlardı. Onun için temel sorun bunun altında yatıyor, burada yatıyor. Yani bu havf damarı, bu korku ruhunun kalkması gerekiyor. Canlarının tatlı olmasının kalkması gerekiyor.