Adnan Oktar`ın 16 Kasım 2010 tarihli Kaçkar Tv röportajından
ADNAN OKTAR:... İstesem dava da açardım. Ama o zamanlar tabii sıkıysa dava aç. Yani ne işkenceyi şikayet edebildik bu dönemde, ne bu adamlara dava açabildik. Çünkü gidip polise ifade vermen gerekiyor, polise ifade verdin mi zaten, tecrübeyle sabit; ya evinde kokain çıkıyordu, ya arabanda bilmem ne çıkar. Karmakarışıktı o zamanlar, ortalık bir acayipti. O zamanlarda Aydın Doğan medyası keyifle bunları anlatıyordu. “Adnan Hoca kokainman çıktı” diye sürmanşet vermişti Hürriyet. Benim kokainman olmadığımı çok iyi biliyor. Ben tutuklanmadan önce, İzmir’de tutuklanmadan önce, Sabah Gazetesi; “Adnan Hoca’nın bulunduğu şeyde, aileler şöyle diyor; "Kokain kullanıyormuş" diyorlar,” “aileler böyle diyor” diye bir haber yaptı Sabah Gazetesi. Ama sürmanşetten, sekiz sütuna manşet. Kapaktan haber yaptı. Haberler arasında onu geçiştiriyor. Kokaine dikkat çekiyor. Ben o zaman anladım bir oyun oynayacaklarını, her yere faks çektim. Dedim ki; “bana bir komplo hazırlanıyor” dedim. Kokainle ilgili bir komplo yapılacağını anladım, her yere faks çektim. Anneme de dedim, “evi de temizleyin, bunlar bir şey yapacaklar” dedim. Annem de, altta komşu vardı, böyle kapalı, temiz bir hanımefendi, onunla beraber bütün kütüphaneyi, evi falan her yeri tertemiz yaptılar. Bütün kitapların tozunu aldılar, sildiler, süpürdüler. Bak, “çok dikkat edin, bir şey yapacaklar, oyun oynayacaklar” dedim. Nitekim iki gün sonra, “hadi Hocam” dediler, “gidiyoruz.” İzmir’de ben oturuyordum açık kahvehane gibi bir yer, restoran gibi bir yer, oturuyorduk, polisler geldi cinayet masasından; “Hocam gideceğiz” dediler ama ortada hiç bir şey yok, dikkat edin, hiçbir şey yok. Savcılık talimatı falan, hiç bir şey yok. İşgüzarlığa bak, İstanbul’dan talimat vermişler, yakalayın diye, İzmir çapında. Ama bak, burada çok önemli bir konu var. Savcılık talimatı yok, ortada da hiç bir şey yok. “Hiç olmazsa çayımızı bitirelim bir mahsuru yoksa” dedik polise. “Yok” dedi, “hemen gitmemiz lazım.” “İyi, tamam” dedik, “o zaman.” Bütün millet de bakıyor, şaşırdı insanlar, “hep beraber gelin.” İzmir Emniyeti’ne götürdüler. İzmir cinayet masasına götürdüler beni, oturdum cinayet masasında, yeni bir adam öldürmüşler, bir tane adam, onun silahını falan getirdiler. Adam kendini vurdu orada, polis telsizinden haber geliyor, “şu an vurdu kendisini” dediler. Onu duyduk. Bir tane subay vardı, o da herhalde cinayetten yakalanmış, o da itiraf etmiyordu cinayeti, itiraf etmiyor, karısını getirdiler. Dedi ki; “bu itiraf etmiyor, söylemiyor” dediler. Ne diyorsun?” dediler. Adam hiç konuşmuyor. “Peki, o zaman, indirin aşağı” dediler. Adamı aşağı indirdiler. 15-20 dakika sonra falan, yarım saat sonra adam geldi, her şeyi anlatmış. Ne yaptılar artık malum yani. Aslında bana bir işaret var. İzmir Emniyeti’nin en alta katına indim, böyle hani filmlerde falan olur, kabus, bir kabus; kimine orada işkence yapıyorlar, kimine bilmem ne. Koskoca, uçsuz bucaksız bir salon, bodrum katının daha da altı bir yer, acayip bir yani. Ama ucu bucağı yok, kiminde bekçi gibi adamlar var, kiminde adamı asmışlar, adam orada böyle, yani film sahnesi gibi, set gibi, film seti gibi, korku filmi gibi. Orada bir süre tuttular, onların içinden bir geçirdiler şöyle, oradan Renault arabalara bindirdiler polis arabalarına; bizim arkadaşlar tabii nereye götürdüklerini bilmediğimiz için, onlar da, bizim arkadaşlar da bizi takip etmeye başladılar. İstanbul’a kadar paldır küldür geldik. Orada zaten çok uzun süre tuttular, İzmir’de. Saatlerce tutuldum yani, sonra İstanbul Gayrettepe’ye getirdiler. Orada pencereyi açtılar, soğuk hava üstüme esiyor. “Kapıyı kapatalım” dedim, “yok, açık kalacak” dediler. “Tamam, o zaman” dedik. Halının üzerinde yatabiliyoruz. 72 saatten beri uyumadım. Halı derken, normal betonun üstünde bir şey var işte, halı parçası gibi bir şey var. Artık orada, onun üstünde paketler falan var, onların üstünde yattık. Kıyafeti katladım, onun üstünde yattım. Sonra, “hadi Hocam, eve gideceğiz, arama yapacağız” dediler. “Tamam, buyurun, hep beraber gidelim” dedik. On altı polisle içeri bir girdiler. İki buçuk, üç dakika falan ancak oldu, on altı polis birden hepsi salona doluştular, daha önce de anlatmıştım. Benim kitaplığın üçüncü katına dikkatleri çekildi. Hepsinin alt katları var, üst katları var, onların hiçbirine değil, kitabın birincisini aldı şöyle; anneme temizlettim bak, biliyorum oyun oynanacağını, faks çektim, devletin bütün birimlerine faks çektim, “bana oyun oynanacak” dedim; birinci kitap, ikinci kitap, üçüncü kitabın arasında; “Hocam, bu ne böyle?” dediler. Bir sürü karbonat gibi, bir karton parçası üstünde jelatin kaplanmış, içinde beyaz bir toz. Baktım, pazarda satılan şu karbonatlara acayip benziyor. “Herhalde karbonat” dedim. “Yok, Hocam pek benzemiyor karbonata” dedi. “Nedir?’’ dedim. ‘‘Bilmem’’ dedi. Böyle bir yüz hareketi yaptı. “O zaman şimdi biz tedirgin olmayalım, ne olduğunu bir öğrenelim. Rica edeyim, bir açın da bakın” dedim. Adam jelatini açtı, diliyle ıslattı, aldı oradan, tozdan ağzına sürdü. “Kokain” dedi. Dedik, “tamam.” İnşaAllah. Yani aynen, bak dediğim gibi çıktı. Yani komşu biliyor, didik didik temizlettim ben o evi. Yani onu ne zaman koydunuz? Ya kafamı çevirdiğimde, çünkü on altı polis birden olduğundan dikkatimi veremedim. Hangi birine dikkat vereyim? Kimi koltuğun altını açıyor, kimi… bir oraya, bir oraya. Zaten sırtları dönük. Sırtları da dönük olduğu için, açtı, şöyle kitabı açınca ya o anda koydular, bilemiyorum, nasıl olduğunu bilmiyorum. Ya birisi önceden eve getirdi koydu, tamamen meçhul. Sonra dedi ki; “Eğer itiraf edersen muayeneye götürmeyeceğim’’ dedi. “Sen ne konuşuyorsun, ne itiraf edeyim? Ben suyun bile en iyisini içerim, kokain içer miyim ben? Zehir niye alayım ki? Bakın, zaten anlarsınız” dedim. Oradan Adli Tıp’a götürdüler, kanım alındı, polislerle falan, bütün halk da bakıyor, “ne oldu acaba? diye.
ALTUĞ BERKER: 72 saat sonra.
ADNAN OKTAR:72 saat sonra. Bakın 72 saat sonra. Muayene sonucu geldi. Polis bayağı mütevessil, bayağı rahatlar; 5 mikrogram/mililitre, yani en yüksek dozda kokain çıktı kanımda. Halbuki kokain kanda en fazla 24 saat kalıyor, yani vücut hemen atıyor, yani çabuk eriyen bir madde, 24 saat. Ben 72 saatten beri Emniyet’teyim ve en yüksek dozda çıkıyor. “5 mikrogram/mililitrenin üzerinde” diyor. Yalnız orada, Emniyet’te bana bir iyilik yaptılar, sürekli Adana kebap geliyordu böyle acılı. “Ne iyi insanlar” dedim, bayağı da hoş sohbet oldu, hoşuma gitti. Meyve suları falan geliyor, “ne kadar seviyorlar beni” dedim. Sonra hikmetini anladım. Yiyecekle verilmiş. Yani acı olduğu için tadı, acılı Adana getirdiler zaten, ben de büyük bir iştahla yedim, 72 saatten beri yolda olduğumuz için. Sonra hakimin önüne çıkarttılar. Hakim yüzüme baktı, ifademi aldı, “ifadesi samimi” dedi. Onu tutanağa geçirttirdi. Polislere dedi ki; “ben 20 yıllık hakimim, ben ömrümde on altı polisle arama yapıldığını ilk defa görüyorum, ilk defa duyuyorum. Bir de üç dakikanın içinde elinizle koymuşsunuz gibi bulmuşsunuz, o da çok acayip” dedi. Ama bunu derken mahkeme salonu yıkılıyor gibi, acayip yüksek sesle bağırdı böyle. Çok sert yüksek sesle bağırdı, müthiş öfkelendi hakim, hatta polislerin hepsi başlarını öne eğdiler, böyle ellerini önlerine bağladılar. Asıl o komiseri de öne çekti böyle. Komiser mi, tam bilmiyorum. Ona sordu, o da başı önde cevap verdi, anladı olayı. “İfadesi samimi. Yiyecekle, içecekle kokain verilip veremeyeceğine dair Adli Tıp’tan tespit yapılsın” dedi. “Çocuğum seni de serbest bırakıyorum” dedi. Normalde kesin tutuklanır. Çünkü evde bulunmuş, kanında bulunmuş, bitti yani. Bunun hiç kaçarı kurtarırı yok. Yüzde 100 tutuklanması lazım. Böyle bir konumda olan, Cumhuriyet tarihinde kimse yoktur bırakılan. Bir tek ben bırakıldım, bakın bu çok önemlidir. Cumhuriyet tarihinde kokain ve uyuşturucudan; hem kanında, hem evinde bulunup da bırakılan başka kimse yoktur. Bir tek ben bırakıldım. Bırakılınca hazmedemediler tabii, beni bir daha Emniyet’e götürdüler. Orada bir daha tehdit ettiler. Bak, bu kısımları biz anlatmıyoruz. Gayrettepe Emniyet Amirliği’nin, bak ilk defa söylüyorum bunu, Gayrettepe Emniyet Amirliği’nin zemin katında, garajda meşhur bir müdür, eli cebinde içeriye girdi, orada tehdit ettiler, “bu faaliyetlerden vazgeçeceksin” diye, tebliğ faaliyetlerinden, “bundan vazgeçeceksin” diye. Sonradan biz olayın kökenini araştırdığımızda, güya ki Allah-u alem öyle, o zamanlar Turgut Özal’dı biliyorsunuz, yani Türkiye’de bayağı etkiliydi, yönetimdeydi, inşaAllah. Turgut Özal demiş ki güya ilgili şahsa; “sen hala bu işi bitiremedin mi? Nasıl bu iş devam ediyor?” Halbuki Turgut Özal bana bir hafta önce, çok yakını aracılığıyla, çok çok yakını aracılığı ile haber göndermişti; “çok iyi gidiyor, devam etsin” diye. Çünkü bu Darwinizme ve materyalizme karşı faaliyetlerim yoğundu o zamanlar. “Çok iyi gidiyor, devam etsin” diye. İsterseler söylerim de yani akrabasını, yani en yakın akrabası. Onun kanalıyla haber gönderdi. Ben de gönlüm rahat, daha da rahat anlatıyordum. Şimdi öyle de deyince ilgili kişiye gitmiş, o da diyor ki savunmasında; “niye böyle yaptın?” dedik, biri aracılığı ile sordurdum, “Turgut Özal böyle dedi bana” diyor. “Ben de "bu işi bitirin" dedim. Ama nereden bileyim ben, tosunlar kendilerini kaptırmışlar” diyor. “Ben bu derece yapacaklarını bilmiyordum” diyor. Onun savunmasına bak, ‘tosunlar’. Tosun ne demekse? “Tosunlar kendilerini kaptırmışlar, ben bu derece yapacaklarını bilmiyordum” diyor, yani bu kokain olayı ile ilgili olarak. Ama benim hiçbir zaman için insanları şikayet eden, mağdur durumda bırakan bir politikam olmadığı için bir şey demedim. Yani o öyle kaldı. Basın da bunu çok iyi bildiği halde, basının gözü önünde beni polis aldı, götürdü, geri götürdü. Tahliye olmuş adamı polis götürür mü? Nereye götürüyor, niye sormuyorsunuz? Bayağı keyiftiler, yani son derece rahattılar. Oradakiler de bozuldular bizi bırakınca polis. Ve alıp götürdüler, garaj da yeniden tehdit edildim. Üç tane müdür, üç tane müdür vardı, bir de daha da ünlü bir şahıs. Eli cebinde böyle, Amerikan filmlerindeki gibi. Amerikan filmlerinde falan yaparlar, böyle ikisi koluma girdi, yani tehdit edecekler. Güya ben de korkacağım, “acaba öldürecekler mi?” falan mı diyeceğim diye düşündüler, bilmiyorum. Ne amaçla yaptıklarını bilmiyorum. Ve bayağı da polis vardı, onların gözü önünde. Nerede görülmüş araba garajında ifade alındığı. İşte o yüzden biz bu hükümeti ılımlı buluyoruz, güzel buluyoruz. Bu hükümet döneminde böyle olaylar olmuyor da onun için. Yani konuşabiliyoruz, derdimizi anlatabiliyoruz. Belki otuz tane polis vardı, otuz tane polisin önünde garaja götürüp tehdit ettiler, polis müdürleri. Ne diyeceksin? Müdür mü ne, şube mi? İşte tanınan kişiler. Ama aynı Amerikan filmlerindeki gibi hareketler falan. Zaten benim ifademi alırken de aynı hareketler. Gelip masanın üzerine otururlardı yan, var ya filmlerde olur. Kardeşim, bu filmleri izlettirmemek lazım bir takım eşhasa. Yani o filmlerin etkisinde kalarak benim de korkacağımı… Halbuki ben bir tek Allah’tan korkarım. En fazla şehit eder, neyine korkacağım? Yahut döver yahut yaralar. Yaralarsa gazi oluruz, yani ne var? Öldürürse şehit oluruz. İşkence, alasını yapsınlar, zaten fark etmez. Bu tutuklandığımızda da, Tantan’ın yaptığı operasyonda, iki ayağımdan elektrik verdiler, iki ayak başparmaklarımdan. Hatta duruyor ayağımda izi, tırnak yuvasını yaktı elektrik kablosu, bakır kablo sardılar, ayağımı yaktı. Biz gıkımızı çıkartmadık, bir şey demedik. Yani şimdi ben o polisi tutuklattırayım mı, ne diyeyim yani? Ama bu dönemde bunlar olmuyor. Olay bu işte. Yani olayın kökeninde yatan şeyler bunlar.
Mesela Tantan onu söyledi, “bana nasıl böyle bir hakaret yaparsın?” diyemedim ben. “Bu işkenceyi nasıl yaparsınız?” diyemedik. “Beni garajda nasıl tehdit edersiniz?” diyemedik. “Evime bu kokaini kim koydu?” diyemedim. Nasıl diyeceksin? O zaman çuvalla getirir koyarlar. Kimi kime şikayet ediyorsun? Yani bu yiyeceğime kokaini kim koydu diye şikayet edemedim, en doğal hakkım. Yani bir vatandaşın yemeğine kokain konuyor devletin Emniyet’inde, şikayet edebildim mi ben? Basın bunu sormadı. Bu adamın, bu kişinin yiyeceğine kokaini kim koydu diyemedi. Hani siz demokrattınız, Aydın Bey’in takımı? Hani sevgi doluydunuz? Hani adaleti savunuyordunuz? Hani haksızlıklara karşı mücadele ediyordunuz? Neredesiniz siz bu olaylarda? Ve bunların hepsini biliyordunuz siz. En ince detaylarına kadar biliyorlardı. Ki biz o zaman basına da anlatmıştık. Buna rağmen böyle. Onun için ben bu arkadaşların böyle adalet, barış, kardeşlik sözlerine falan işin doğrusu inanmıyorum. Yani samimi bulmuyorum. Ama dua ediyoruz, inşaAllah düzelsinler, inşaAllah iyi olsunlar.
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Başlıklar
Devamı ...Makaleler
Devamı ...Kuran Mucizeleri
Devamı ...Allah'ın İsimleri
Devamı ...
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Başlıklar
Devamı ...
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Başlıklar
Devamı ...Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Seçme Bölümler