MUHABİR: Kanal 35 ekranlarından mutlu sabahlar dileyerek başlıyoruz her zaman olduğu gibi sevgili izleyenler yayınımıza. Bizler bugün yine İstanbul’da Sayın Adnan Oktar’ın yanındayız. Ve bizler bugün yine 2 saat süreyle sizlerden gelen yoğun istekleri, yoğun soruları cevaplandırmak üzere yine sizlerle birlikte olacağız. Sizler bizlere 0232 alan koduyla, 441 95 00 numaralı telefona sorularınızı bırakarak da ulaşabileceksiniz. Artı bununla birlikte bizlere ahirzamansohbetleri@hotmail.com internet adresimizden ulaşabileceksiniz. Aynı zamanda cep telefonlarınızın mesaj yaz bölümüne girdikten sonra kanal35 yazıp bir boşluk bırakarak sorularınızı 3834’e göndererek bizlere ortak olabileceksiniz bu sohbete. Aynı zamanda www.HarunYahya.tv adresinden de, internet adresinden de canlı olarak, online olarak bu programı seyredebilme şansınız var. Hepiniz hoş geldiniz yayınımıza. Ben yine her zaman olduğu gibi hoş bulduk diyorum hocam. Siz nasılsınız geçtiğimiz haftadan bu yana?
ADNAN OKTAR: Hamdolsun Allah’a, elhamdülillah, sizler de çok iyisiniz.
MUHABİR: Bizler de çok iyiyiz.
ADNAN OKTAR: MâşâAllah
MUHABİR: Bereketle geldik, yağmur yağıyor İstanbul’da, İzmir’de de aynı şekilde.
ADNAN OKTAR: MâşâAllah
MUHABİR: Yaklaşık bir haftadır yoğun bir yağmur. Ama geçtiğimiz günler içerisinde İzmir’de bir çamur yağmurları vardı. Bunu nasıl değerlendiririz? Gökten çamur yağdı.
ADNAN OKTAR: Onda da çok büyük bereket var, çünkü o daha humuslu olur, bahçelere yarar o. Çöl kumu, bazen toz haline geliyor biliyorsunuz göğe yükseliyor. Yağmur bulutlarına karıştığında o tarzda bir yağmur oluyor. Ama iyidir, faydalı.
MUHABİR: İzmir, bir anda bir saat içerisinde sarardı. bayağı da korktu insanlar ama.
ADNAN OKTAR: Hayır vardır, Allah’ı düşündürtüyor bu da önemli ama mühim olan dediler ki: Küresel ısınma var, yağmurlar yağmayacak dediler, hatta gittikçe azalacak” dediler. Ben de dedim ki: “Küresel ısınma diye bir şey yok, küresel ısınma aniden ortaya çıkmaz. Bu, ahir zamanda Mehdi devrinde olacak yağmur yağmaması olayıdır” dedim ve “Arkasından da yağmur yağmasının bollaşması olayı olacak” dedim. Tam dediğim gibi çıktı ve yağmurlar şu an bol bol yağıyor görüyorsunuz.
MUHABİR: Evet. Çok şükür, çok şükür
ADNAN OKTAR: İnşaAllah
MUHABİR: Susuzlukla karşı karşıyaydık, diliyoruz ki böyle devam etsin İnşaAllah. Sel olmadan değil mi?
ADNAN OKTAR: Allah olabilecek en güzelini yapar, her şeyde bir hayır vardır.
MUHABİR: Değil mi, her şeyde bir hayır vardır hocam. Şimdi bu haftada yine gündemde İsrail vardı ve İsrail’deki soykırım son hızıyla devam ediyor. Ve ciddi üzüntülerle karşı karşıya kalıyoruz.
ADNAN OKTAR: Evet
MUHABİR: Hemen bu konuyu biraz değerlendirelim istiyorum ben. Hükümet acaba yeterince tepki gösteriyor mu Türk hükümeti bu olaya? Gazze ağlıyor, yardım bekliyor.
ADNAN OKTAR: Bu, tek başına Türkiye’nin yapacağı bir şey değil. Bu, bütün İslam ümmetinin, Müslümanların birleşerek yani, Türk İslam Birliğini oluşturarak yapacakları bir güç uygulamasıyla neticelenebilir. Yani, Başbakan niye çıkıp şunu demedi, bunu demedi, bu yeterli değil. Yahudi lobileri de çıktı Mason dernekleri, ateist Siyonistler, Başbakan bu sözünü geri alsın gibisinden bir tehditvari, güya bir açıklamada bulundular. Başbakanla biz bu kişileri karşı karşıya getirmek durumunda olamayız. Bizim yapacağımız bütün İslam âlemini bir araya getirip Türkiye’nin önderliğinde güçlü bir yapı oluşturmamızdır.
Arap ülkelerinin birçoğu alenen korkuyor. Bir kere birleşmekten korkuyorlar bir, İsrail’den korkuyorlar iki. İki tane korkuları var. Hâlbuki Müslüman tek bir şeyden korkar, Allah’tan korkar; Allah’ın dışında hiçbir şeyden korkulmaz, bu haramdır. Müslümanların birleşmesi farzdır, bölünmek haramdır. Hem bu haram işlenmiştir, hem bu farz yerine getirilmiyor. Biz diyoruz ki, hadi birleşelim. Amerika ne der diyor, Rusya ne der? Sana ne, ne derse desin. Sen sebebe bir sarıl, bir yap bakalım; Amerika’nın çıtı çıkar mı yani, Amerika Allah’ın kontrolünde olan bir ülke, Rusya Allah’ın kontrolünde olan bir ülke, Çin’de öyle Allah’ın kontrolünde. Bu bir nevi şirk olmuş oluyor. Allah’ın dışındaki güçlerden korkmak haramdır. Sadece Allah’tan korkmak gerektiğini Allah belirtiyor.
Amerika dediğin, beyninin içinde mercimek kadar bir yerde yaratılan bir ülke; yani, dışarıda varlığı var ama mercimek kadar yerin içerisinde bir elektrik akımı ile yaratılıyor Amerika. O elektrik akımını Allah istese bambaşka bir şekle sokar; Amerika’yı ekonomik yönden diz çöktürür yahut İslam Birliğini rahatça kabul ettirir. Bütün mesele samimi olarak ortaya çıkmakta, İslam Birliğinde bir kere sevgi, şefkat ve merhametin esas olduğunun vurgulanması lazım. Bütün Musevilere, Ermenilere, bütün Hıristiyan mezheplerine tam anlamıyla sahip çıkacağımızın vurgulanması lazım. Bunlar yapıldıktan sonra Türk İslam Birliğinin kapısı sonuna kadar açıktır. Kimse de hiçbir şey demez. Bu korkunun kalkması lazım.
MUHABİR: Evet, ancak bu şekilde çözümlenir diyorsunuz bu olay değil mi, İnşaAllah.
ADNAN OKTAR: Evet, İnşaAllah
MUHABİR: Evet, hafta içerisinde inanılmaz derecede mail aldık biz.
ADNAN OKTAR: MâşâAllah
MUHABİR: Aynı zamanda sizin diğer yapmış olduğunuz programlarda da çok ciddi bir izleyici kitlesine ulaştığınızı biliyoruz artık.
ADNAN OKTAR: MâşâAllah
MUHABİR: Aynı zamanda da www.HarunYahya.tv– www.HarunYahya.org– www.HarunYahya.com adreslerinde de her gün binlerce ziyaretçi sitelerinizde geziyor. Ve inanılmaz güzel sorular ve inanılmaz güzel cevaplar alıyorlar. Belgesellerinizi izliyorlar. Benim de en çok dikkatimi çeken konulardan bir tanesi zaman-mekân kavramları, zaman-zamansızlık kavramları. Bugün bu konularla başlayalım istiyorum.
ADNAN OKTAR: Tamam
MUHABİR: İlerleyen dakikalarda biraz ‘Kader’ sürecini tartışalım istiyorum. Zannediyorum ki izleyicilerimizin de oldukça ilgisini çekecek bu konu.
ADNAN OKTAR: Çok iyi olur.
MUHABİR: Zaman ve mekân dersem ne diyeceksiniz?
ADNAN OKTAR: Bakın benim bir klasik anlatımım vardır, yine anlatayım. Şimdi fincanı sehpaya vurduğumda bir ses duydunuz.
MUHABİR: Evet
ADNAN OKTAR: Bir daha vuruyorum; iki zamanı, yani iki olay iki anı kafanızda kıyasladınız. Bu aradaki farka siz zaman dediniz. Yani, bu bir inanç; aslında tek bir an var, tek bir anın içerisinde bunlar oldu. Yani, tamamen bir inançtır. Serbest uzayda, boş uzayda Einstein’da söylüyor bunu; zaman diye bir şey yok. Zaman ve mekân tamamen görecelidir yani, algıya bağlı olan bir şey. Zaman olmadığı için, tek bir an olduğu için, tek bir anın içinde her şey yaratılıp bitti. Yani, bütün sonsuz hayat tek bir anın içinde olup bitmiştir. Ama Allah onu algı olarak, bir inanç olarak bize veriyor. Beynin bir inancı bu, bir kıyasla meydana gelen beyindeki mantığın oluşturduğu bir sistem. Yoksa zaman yok, yani, teknik olarak da mümkün değil zaman diye bir şeyin olması. Tek bir an var.
MUHABİR: O zaman, zamanın her anı zamansızlıkla belirlenmiş diyebilir miyiz?
ADNAN OKTAR: Efendim?
MUHABİR: Zamanın her anı zamansızlıkla belirlenmiş.
ADNAN OKTAR: İşte tek bir tane an var, her şey onun içinde oluyor. Yani, bizim geçmişimiz, kâinatın ilk patlaması, o Big Bang denen olay, 15 milyar yıl geçmesi. 15 milyar Allah katında 15 saniye bile değil, 15 salise bile değil; hemen olup bitmiştir.
MUHABİR: Sabit ve değişmez değil o zaman, zaman, sabit ve değişiyor mu?
ADNAN OKTAR: Tabi, algıya bağlı, mesela şu an daha Hitler’i yeni gören varlıklar olabilir. Hitler’in doğumunu daha yeni gören insanlar olabilir. Mesela, Napolyon’u daha yeni gören, daha yeni onun ordularını gören insanlar olabilir. Yani, tamamen algıya ve o andaki varlıklara, onun sunumuna bağlı olan bir şeydir bu.
MUHABİR: O zaman, zaman kavramı tamamen bir ansa bizim için yaşadığımız gün, yaşadığımız yıl, yaşadığımız yüzyıl da tamamen bir anın içinde yaşanıyor.
ADNAN OKTAR: Tabi
MUHABİR: Şöyle düşünebilir miyiz, bir odaya kapatalım bir kişiyi; güneşi sahte olarak doğurup batırtalım ve saat sürecini, saat kavramını ortadan kaldıralım. Bu sizin belgesellerinizde çok güzel anlatılmış. Biraz açalım mı?
ADNAN OKTAR: Evet, kesin kavrayamaz. Yani, her şeyi söyleyebiliriz. Mesela, bir insanı uyutsak, yani, suni olarak narkozla uyutsak 4 sene geçti desek o kişiye. Yani 4 yıl sonrasının gazetelerini göstertsek, kupürlerini göstertsek, ‘sen baygındın’ desek, buna kesinlikle inanır. Çok makul görür.
MUHABİR: Evet oldukça enteresan bir konu; peki insanlar bu konuyu nasıl değerlendiriyorlar, yani zaman her şeyin ilacıdır gibi bir kavram var, bir cümle var.
ADNAN OKTAR: Evet
MUHABİR: Zaman her şeyin ilacıdır, cümlesini kurarken yine o kafalarında yarattığı sadece o inanca göre mi hareket ediyorlar?
ADNAN OKTAR: Yani, bazen tabi bazı üzüntüler oluyor, bazı korkular oluyor, zaman onları unutturuyor. Zamanın içinde onlar geçip gidiyor; ama o bir algı olarak beynine veriliyor. Onu unutturan da Allah onlara; zaman yoksa bir şeye ilaçlık yapmaz.
MUHABİR: Evet
ADNAN OKTAR: Yani o bir sebep, ilaç olarak etki ediyor orada. Zamanı, o şahıs bir sebep, bir nevi ilaç olarak kullanmış oluyor. Ve o ilacın etkisiyle o meydana gelmiş oluyor.
MUHABİR: Evet, çok enteresan konular ben de sizin sayenizde öğreniyorum hocam. Şimdi o kadar çok gelen sorular ve bunların değerlendirmeleri var ki; zaman-mekân maddeyle birlikte yaratıldı.
ADNAN OKTAR: Evet doğru
MUHABİR: Bunu biraz açalım mı?
ADNAN OKTAR: İlk önce, 15 milyar yıl önce; bilim adamları diyorlar ki: ‘Ne zaman vardı ne mekân vardı’ diyorlar. Fakat açıklayabilmek için ilk madde şöyle diyorlar: Sıfır hacim, sıfır hacim, yani yokluk. Sonsuz yoğunlukta bir şey vardı diyorlar. Bunun patlamasıyla kâinat meydana geldi diyorlar. Yani, Kuran’ın açıklamasını kabul etmiş oluyorlar. Kuran’da kâinatı yokluktan var ettiğini anlatıyor Cenab-ı Allah. Kuran’ın dediğine geldiler sonunda. Ve bir anda oluşmuştur bu. Bu patlamayla beraber anında zaman ve mekân da oluşmuştur. Yani, saniyeler hesabıyla hatta saliseler hesabıyla daha kısa bir zaman içerisinde kâinat hemen biçimlenmiştir. Bu olaydan sonra zaman başlamıştır. Daha önce bir zaman yok, daha önce mekân da yok.
MUHABİR: Hiçbir şey yok.
ADNAN OKTAR: Yok, sadece Allah var.
MUHABİR: Sonrasında da zaman-mekân içerisinde yaşıyoruz, hayatımız bizim için hazırlanmış bir tiyatro sahnesi olarak nitelendirelim. Biz, hep kaderimizi yaşıyoruz.
ADNAN OKTAR: Evet
MUHABİR: Kader konusu da insanlar arasında çok merak edilen bir konu. Bazen kadere teslim olmak kelimesi kullanılır. Bazen de kader, yazgımız değişmez derler. Bunları açıklamak, açmak gerekirse?
ADNAN OKTAR: Yani, eğer bir insan kadere teslim oldum derse bu Müslüman’ca bir tavırdır,yani Allah’a teslim oldum demektir. Ama ben kadere teslim olmadım dese de elinde değildir yine onu dediği olay da yine kaderindedir. Mutlaka herkes kadere teslim olur. Mesela, biz Darwin’den, Stalin’den, Marks’tan bahsediyoruz, bunlarda kaderine teslim olmuş varlıklardır. Allah’ın dediklerini yapmışlardır; yani, Allah’ın onlar için yarattığını yaptılar, başka onun dışında bir şey yapmadılar. Yine dünyaya gelseler yine aynı şeyi yaparlar. Başka bir şey yapamazlar, bir film kaseti gibi düşünün. Kelimesi kelimesine harfi harfine aynısını yapar. Mesela, Hitler’in bazen propaganda filmleri oluyor biliyorsunuz, seyrediyoruz.
MUHABİR: Evet
ADNAN OKTAR: Mesela bağıra bağıra konuşuyor, işte kaderi göstertmek için o güzel bir şey. O anda o adam konuşurken, yine Allah katında o halen konuşmasına devam ediyor. Yani, Allah katında hiçbir şey silinmez. Mesela bizim çocukluğumuz, okula gitmemiz, okul çantamız, hazırlamamız Allah katında şu an duruyor. Aynısıyla durur, net olarak durur. Hatta annemiz babamızın evlenmeleri, Allah katında şu anda hazırdır. Ve kâinatın ilk patlaması da Allah’ın katında hazırdır. Bütün kâinatın ölümü, yani kıyamet de Allah’ın katında şu an hazır. Cennette veya cehennemde insanların hali de Allah’ın katında şuan hazırdır, tek bir an içinde olup bitmiştir hepsi.
MUHABİR: Evet, bilimin de ispatladığı bir gerçek aslında, yaşanmış kaderimizi seyrediyoruz.
ADNAN OKTAR: Yani, önce reddediyorlardı, sonra Einstein ortaya çıkınca; bayağı da saygı duyuyorlar ona. Adam açıklayınca, modern fiziği de ortaya koyunca hepsi kayıtsız şartsız teslim oldular. Zaten başka türlü de açıklanacak gibi değil. Yani, komik duruma düşerler aksini savunurlarsa.
MUHABİR: Peki, şimdi az önce de söylediğiniz gibi, Darwin evrim teorisiyle olaya başladı devam etti ve bunu Allah belirledi, diyorsunuz.
ADNAN OKTAR: Evet
MUHABİR: Kaderinde yazılmıştı. Allah belirledi ama Allah’a karşıt bir görüşle Darwin hizmet verdi.
ADNAN OKTAR: Doğru
MUHABİR: Bunun sonucunda inkâr edenler sınıfına girdi, bu da önceden yazılmış bir şeydi değil mi?
ADNAN OKTAR: Tabi, evet
MUHABİR: Peki bunu değiştirebilme şansı yok muydu?
ADNAN OKTAR: Hiçbir şekilde olmaz. Fakat ona sorduğunda bunu bilerek ve isteyerek yaptığını söyler. Yani, seni şu an birisi zorluyor mu deseniz, ‘Hayır’ der; ben bunu bilerek ve isteyerek yapıyorum der. Ama o kaderindedir. Mesela, Stalin şu an Allah’ın katında yine devam ediyor kitle katliamlarına, o konuşmalarına devam ediyor. Şu an Allah’ın katında hazırdır. Mesela, Firavun Hz. Musa’ya zıt olarak özel yaratılır, Hz. Musa da ona karşı zıt olarak yaratılır. Yani, Firavunsuz Hz. Musa olmaz, Hz. Musa’sız da Firavun olmaz. Nemrut’la İbrahim de aynı anda yaratılır. Yani, negatif pozitif olarak; Nemrut mutlaka Nemrutluğunu yapacak, İbrahim de mutlaka İbrahimliğini yapacak. Bunun hiç aksi olamaz
MUHABİR: Peki, kader kavramını bilmek bize ne kazandıracak?
ADNAN OKTAR: Allah’a teslim olmamızı sağlar; çünkü insan gereksiz yere tedirgin olur, Said Nursi Hazretleri diyor ki; “Gemide diyor bir insan giderken gemideki yükü omzuna alıp geminin içinde taşımaya benzer diyor. Hâlbuki bıraksa yere diyor, gemi zaten götürüyor o yükü diyor. Gayet rahat eder diyor, ama durduk yere alıp üstüne yükü kendine eziyet ediyor diyor.” Bunun gibidir, yani her şey olacağına varır, boş yere insanlar tedirgin olup acı çekiyorlar.
MUHABİR: Her şey olacağına varır.
ADNAN OKTAR: Tabi ki
MUHABİR: Yani, hiçbir şekilde bunu
ADNAN OKTAR: Değişmez
MUHABİR: Diyelim ki bir hastalık, atıyorum, sigara içenler akciğer kanseri olurlar diye bir tez söz konusu. Bu da bilimsel ispatlanmış bir gerçek. Bu bizim kaderimize yazıldıysa o zaman sigara içmeye devam mı etmeliyiz? Nasıl olsa ben hastalanacağım içmesem de hastalanacağım ben.
ADNAN OKTAR: Böyle kaderi anlamazlıktan gelmekte kaderdedir.
MUHABİR: Evet, değil mi?
ADNAN OKTAR: Tabi
MUHABİR: Evet şimdi bağlantıya geçerek bir soru daha sormak istiyorum. Kader diyoruz, yaşanmış gerçekler diyoruz ve aynı zamanda dine yöneliş de var, aynı zamanda kaderin içerisinde.
ADNAN OKTAR: Evet
MUHABİR: Özellikle zorluklar çekenler ve çile çeken insanlar çok daha çabuk bir şekilde ya da bir anda dine yöneliyorlar. Neden böyle oluyor?
ADNAN OKTAR: O dine yönelmelerine o sebep olarak yaratılıyor zaten onlar dine yönelecek, bir sebep gerekiyor, Allah o sebebi yaratmış oluyor o kadar.
MUHABİR: Sebep olarak genelde hep olumsuz şeyler oluyor ama değil mi?
ADNAN OKTAR: Ama insanları en çok açan en çok sarsan olaylar da onlardır. İnsanlar nimette genellikle bozulurlar. Yani, zenginlikte parada bozulurlar. Bu tarz zorluklarda açılırlar.
MUHABİR: evet. Peki ölümle ilgili, sonra ölüm de sonuçta bizim kaderimizde yazılmış en baştan bugüne kadar yazılmış bir şey. Ama ölümden insanlar çok korkuyorlar. Ölümden korkmalarının sebebi bilinmezlik mi?
ADNAN OKTAR: Allah’tan korkmayan ölümden korkacak tabi mecburen. Ama Allah’tan korkan ölümden korkmaz. Çünkü bizi mercimek kadar küçücük bir âlemin içerisinde yaşatan, koskoca bir âlem yaratan, dışarıda bizim varlığımız var ama küçücük bir mercimeğin içinde yaşıyoruz. Böyle bir güç o kadar güzel şey yaratıyor ki, mesela bakın burada çok süslü bir fincan yaratıyor, burada çikolata yaratıyor, çok süslü bir kap yaratmış, sizi yaratmış. Mesela, burada çok detaylı süslemeler var dikkat ederseniz.
MUHABİR: Evet
ADNAN OKTAR: Yani bu kadar özen gösteren bir varlık ki bu dünyadaki detaylar içerisinde hiçbir şey değildir, sayısı çok çok azdır bunun. Çünkü Allah diyor ki; “Gruplaştırarak dahi anlatsanız bitiremezsiniz nimetleri” diyor. Böyle sonsuz akla sahip olan bir varlığın, Yüce Allah’ın kontrolündeyiz. Niye korkup tedirgin olalım? Sadece Allah’tan korkarız.
MUHABİR: Evet, peki ölüm nasıl oluşur diye soracağım tabi bunu anlatabilmek çok kolay değil herhalde değil mi? Çünkü bunu yaşayabilen birileri, nasıl anlatabiliriz ölümü nasıl oluşur?
ADNAN OKTAR: Yo, açıklayabilirim, hadislerde de açıklanıyor. Mümin için ölümde ızdırap ve acı çekme yoktur. Yani, ruhunu yumuşacık alacağını Allah belirtiyor. Öleceği vakit mümin hisseder, yani birden görüntü netleşir. O gün diyor, görüş keskindir diyor. Mesela biz normalde biraz fludur bu dünyadaki görüntü. İki boyutlu görüyoruz bir her şeyi, aslında üç boyutlu gibi görünüyor ama iki boyutludur. Bir en ve bir boy vardır, ölüm anında üç boyut daha keskinleşir ve daha nettir. Yani, görüntü de netleşir. Zaten şahıs o zaman öldüğünü anlamış oluyor. Cebrail ( A.S.) ve yahut Azrail (A.S.) yani o kişinin konumuna göre ki Azrail ( A.S.) mutlaka geliyor. Güzel ve çok dinç, son derece yakışıklı bir insan olarak güler yüzlü olarak gelir. Canını alacağını bilir mümin, ona sevinçle yaklaşır, onu bir güzellik olarak bir muhabbet gösterisi olarak alır. Ve tabi onlar selamla ve sevgiyle yaklaşıyorlar. O da selamla ve sevgiyle yaklaşıp beraber çekip giderler, birlikte giderler. Yani herhangi bir ızdırap ve rahatsızlık çekmez mümin. Ama bazen mümin, yani konuşurken de ölebilir. Yani, canlı zannederiz biz onu yataktadır fakat daha önce ölebilir. Ne zaman ruhunun alınacağı belli olmaz. Bazı insanlar illaki gözünü kapatmasını esas alır, öyle değildir. Yani çok daha önce ölebilir. Biz, ikinci beniyle konuşur o, biz yaşıyor zannederiz. Ama eğer dikkatlice bakılırsa o insanlara konuşmada bozukluk olur o tip insanlarda. Yani Muhakeme ve yargı bozuklukları olur, yani, alışılmışın dışında konuşur, yüz ifadesi de değişir, konuşma üslubu da değişir. Dikkatlice bakanlar anlarlar. Yani Allah’ın dilemesiyle.
MUHABİR: Evet, peki inkâr edenler?
ADNAN OKTAR: İnkâr edenler, Allah vermesin onların durumu çok vahim. Yani, sırtına vurularak ve dövülerek ve çok şiddetli acı çekerek canları alınıyor. Dikenli bir çalının insanın içinden sökülmesi gibi. Zaten, o zaman hemen anlıyor kâfir konumunda olduğunu şahıs. Yani, onun ilk, daha başlangıcında büyük bir belanın içine girdiği ve bunun zincirleme devam edeceğini anlamış oluyor. İlk başta, ama mümin canının alınış şeklinden zincirleme olayların güzel gideceğini biliyor. Çünkü ahirette de güzel, mesela önünde ışık var, sağ tarafında ışık var. Sürekli bir güzellik devam ediyor. Kâfirde de sürekli bir perişanlık esastır. Ama aklı zayıf olduğu için küfrün daha hala bir kurtuluş yolu beklerler. Yani, mesela hâşâ Allah’ı kandırmaya çalışıyorlar, diyorlar ki; Bizi geri gönder diyorlar ahirete gittikleri vakit, Yarabbi diyorlar bizi geri gönder bak diyorlar nasıl güzel mümin olacağız, nasıl iyi olacağız diyorlar. Allah’ta diyor; yalan söylüyorlar mutlaka yine ahlaksızlık yaparlar diyor. Çünkü hâlbuki unutturulacak onlara geri gönderildiklerinde. Yani ahirete gittikleri unutturulacak, onu hesap etmiyor akılsızlar. Orada yine aynı şey olacak zannediyorlar, hâlbuki unutturularak geleceği için aynı kaldığı yerden ahlaksızlığına devam ederler. Yani, ahlaksızca ne yapacaksa yapar. Yani, Kuran’a uygun olmayan her tavrı yapar. Ahlaksızlıktan kastım bu, Kuran’a uygun olmayan tavırlar.
MUHABİR: Peki, ölüm anında müminlerin ve inkâr edenlerin çektiği ızdırabı onların başındakiler hissedebilecekler mi ya da rahatlığı ya da ızdırabı?
ADNAN OKTAR: Müminleri anlayamazlar, mesela, Peygamber Efendimiz de vefat ederken zorlu bir görünüm almıştır. Yani o imtihanın sırrıdır. Yani, Peygamberimiz çok daha önce de canını vermiş olabilir. Ama son olarak ”Refik-i Âlâ’ya” demiştir, ‘Yüce Dosta’ dedi, en son sözü budur Peygamber Efendimizin, yani, ruhu teslim alınırken.
MUHABİR: Yani, bu bir kıstas değil.
ADNAN OKTAR: Yok oradan anlayamazlar; mesela, şehitler bazen çırpınır, hâlbuki çok önce canı alınmış olur. Ama insanlar onu anlayamazlar. Yani, imtihanda Allah çok karışık ve ince bir sistem kurmuştur. Ki, küfürle İslam arasındaki çizgide insanlar aklını çok iyi kullanabilsin. Dürüst insanlarla dürüst olmayan insanlar aynı konumda olmasınlar diye böyle çok ince bir yöntem kullanmıştır Allah.
MUHABİR: Evet, peki ruhtan da birazcık bahsedelim bu noktaya gelmişken; materyalistler genelde ruhun kaynağını açıklayamazlar.
ADNAN OKTAR: Evet
MUHABİR: Neden açıklayamazlar?
ADNAN OKTAR: Materyalist ruhun kaynağını nasıl açıklasın, adam mercimek kadar yerin içinde yaşıyor, orada ahkâm kesiyor. Bir şeyler anlatıyor, laboratuarlardan bahsediyor, bilimsel kitaplar okuduğunu anlatıyor ama mercimek kadar yerin içinde yaşadığından haberi yok onun. Yani, ona bir göstertilse nerede yaşadığı, sadece görüntüden ibaret bir dünya ona sunulduğunu bilse hiç o havalara girmez. Yani Çok perişan olur, çok zavallılaşır, gücü tamamen kırılır. Ama mercimek kadar yerde Allah ona laboratuarlar gösterip, bilimsel eserler göstertince onun havasına giriyor tabi. Ama o da onun kaderinde olmuş oluyor. Onu fark edemiyor. Ahirette de yine fark edemiyorlar, yani hala orada belki de şöyle de olabilir; delilikleri devam ediyor üslup olarak Allah ‘göz ucuyla bakarlar’ diyor, ‘pişmanlıklarını belli etmemeye çalışırlar’ diyor. Ve ‘Rabbinize söyleyin de’ diyorlar; yani, Yarabbi bana şunu ver demiyor. ‘Rabbinize söyleyin de işte biraz su versin’ ve yahut yiyecek versin gibi üslupları oluyor. Ve birbirleriyle de bir kovalamaca halindeler, yani, birbirlerine karşı böyle azgın bir tutum içindeler. Bu hallerini ahirette belki şöyle yorumlayacaklar; işte bilimsel bir gelişme oldu insanların beynindeki elektrik akımını bir kristale veya bir şeyin üzerine raptettiği, o zamanın bilim adamları ve bizim bilincimizle oynuyor bu adamlar; hani bu tarz fantezi filmler yapılıyor ya, Matrix falan tarzı, böyle bir şeyle onlara eziyet edildiğini düşünecek olabilirler. Yani, yine ahirette de yine Allah’a inanmıyorlar. Çünkü delilikleri yine devam ediyor.
MUHABİR: Değişen bir şey yok.
ADNAN OKTAR: tabi yani Onun yine bir oyun olduğunu, yani belki hani bazen diyorlar ya, Amerika yapmıştır, Rusya yapmıştır falan. Öyle bir teknolojide ve bilimde gelişme olduğunu ve insan beyninin bu tarzda bir konuma sokularak, yani zamanın dışına çıkarıldığını insanların ve yaşatıldığını falan düşünecek olabilirler. Çünkü orada aynı kafada yine devam ediyorlar. Yine diyalektik kafada devam ediyorlar, yani materyalist düşünceyi orada da devam ettiriyorlar vazgeçmiyorlar.
MUHABİR: Vazgeçmiyorlar. Peki, görüntü beyinde oluşuyor dedik, geçtiğimiz hafta da konuştuk. Ama görüntüyü beyinde kim seyrediyor?
ADNAN OKTAR: Ruh seyreder
MUHABİR: Ruh seyrediyor, gören ruh yani değil mi?
ADNAN OKTAR: Tabi ki
MUHABİR: Peki ruhun gerçek kaynağı?
ADNAN OKTAR: Allah’tır, Allah’ın ruhunu taşıyor insanlar.
MUHABİR: Görüntüleri ruha izlettiren de yine Allah diyoruz.
ADNAN OKTAR: Evet
MUHABİR: Peki, ruhun varlığı bize Allah’ın varlığını kanıtlıyor mu diyeceğiz yoksa ruhun varlığı bize başka neleri kanıtlıyor?
ADNAN OKTAR: Bakın ben beynimin içinde şuan sizinle konuşuyorum, yani benim ceketimle sizin üzerinizdeki kıyafet aynı yerde. Ve o kadar eminim ki sizin uzakta olduğunuzdan. Hâlbuki değil; yani teknik olarak gerçeğinde değil. Beynimin içindesiniz şu an, ben buna yemin edebilirim. Allah adına yemin ediyorum, beynimin içindesiniz şu an. Aynı yerdeyiz.
MUHABİR: Çok güzel, ruh kavramı peki hocam Kuran’da nasıl geçiyor?
ADNAN OKTAR: Sana ruhtan sorarlar diyor Cenabı Allah, ruh hakkında az bilgi verildiğini söylüyor Allah. Yani, çok fazla bilgi verilmemiştir, yani kısa bilgi verilmiştir. İşte Allah’ın bize sunduğu kadar, konuşabildiğimiz kadar, görebildiğimiz kadardır. Allah’ın dilemesinin dışında da fazla bilgi zaten alamayız. İstesek de alamayız.
MUHABİR: Evet, peki bu ruh çağırma olayları vardır.
ADNAN OKTAR: Evet
MUHABİR: Böyle ruh çağırma törenleri düzenlerler. Bu konuyla ilgili düşünceleriniz nelerdir? Nasıl yorumluyorsunuz?
ADNAN OKTAR: Cin çağırıyorlar, cin geliyor doğru, cindir çağırdıkları.
MUHABİR: Ruh çağırma diye bir şey yoktur. Açalım mı biraz bu konuyu?
ADNAN OKTAR: İşte ey falancanın ruhu geldiysen 3 defa vur. Cin gelir onlarla dalga geçer, genellikle de hep yalan söylerler. Ama mümin cinler olur bazen, hakikaten doğru söyler. Ehemmiyetli bir şeyse soru sorulduğunda doğru cevap verirler. Yani, tam, net, doğru cevap verirler. Bu da ispatı mümkün olan bir şeydir. Yani, şu ana kadar televizyonların karşısında kameraların karşısında böyle bir ispat yapılmadı ama bu yapılabilecek bir şeydir. Yani mümkün olan bir şey; yakın bir zamanda belki bu da yapılacaktır. Yani Yapılabilecek bir şeydir, sorulduğunda hakikaten doğru cevap veriyor cinler. Mesela, gizli bir şeyi söyleyebiliyorlar, gizli yapılan bir şey hakkında bilgi verebiliyorlar. Ama hâlihazırda var olan bir şey hakkında. Cin suresini okumak, zaten o sureyle ilgilidir; onlar itinayla dinlerler onu cinler. Zaten onların dinlediği de belirtiliyor. Kuran’a karşı bir sevgileri vardır mümin cinlerin. Normaldir zaten dinlemek istemeleri. Onlar toplandıklarında, Kuran okunurken toplandıklarında Allah’tan istenirse ve Allah dilerse mümin cinleri Müslümanların emrine verir Allah. Ve soru da sorulursa dürüst ve samimi cinler, dürüst ve doğru olarak cevaplarını verirler. Ama gerçekten bir şey olması gerekiyor, hakikaten Müslümanları çok ilgilendiren vahim bir konu vardır, gizli bir konu vardır hakikaten öğrenilmesi gerekiyordur onda yalan söylemez mümin cinler. Yani neyse doğrusunu söylerler, şu şurada, şu şurada diye bildirirler.
MUHABİR: Evet, şimdi cinler konusu oldukça geniş bir konu aslında değil mi?
ADNAN OKTAR: Evet
MUHABİR: Ben biraz daha açmak istiyorum, izleyenlerimizin de bu konuyla ilgili soruları mutlaka olacaktır. Mail adresimizi arkadaşlarımız ekranın altında zaten belirtiyorlar. ahirzamansohbetleri@hotmail.com adresinden bize ulaşabildiğiniz gibi aynı zamanda cep telefonlarınızın mesaj yaz bölümünden KANAL35 yazıp bir boşluk bırakarak sorunuzu 3834’e göndererek sohbetimize siz de ortak olabilirsiniz. Şimdi cinler, mümin olan cinler bir de olmayanlar var değil mi?
ADNAN OKTAR: Evet
MUHABİR: Onlar ne yapıyor?
ADNAN OKTAR: Mümin olmayanlar aldatırlar, çok uğraştırırlar. Gençlerin birçoğu yapar onu, işte fincanla şunla bunla cin çağırırlar. Sabahlara kadar onları öyle oyalar oynatırlar.
MUHABİR: Evet, özellikle yeni gençlik çok merak ediyor.
ADNAN OKTAR: Evet sürekli oynatır ve kandırırlar; işte falanca arkadaşın şunu yapıyor, feşmekancı bunu yapıyor. Onlarda ona inanır zavallılar. Saatlerce onlarla eğlenirler; yani %99’u yalandır söylediklerinin. Ama gerçekten mümin cinler olursa, ben yani biliyorum, bizzat bildiğim bir şey, nokta tarzında çok doğru çok keskin olarak doğru söylüyorlar. Net olarak gizli, Müslümanların aleyhinde bir şey olduğunda eğer sorulursa ve gerçekten gerekiyorsa kelimesi kelimesine çok net kapsamlı bilgi veriyorlar.
MUHABİR: Peki medyumluk hocam, bu bağlamda medyumluğu nasıl değerlendiriyorsunuz?
ADNAN OKTAR: Medyum diye bir şey yoktur, işte ben medyumum. Sanki kavun karpuz nasıl belliyse medyum da bellidir gibi, öyle bir şey olmaz. Allah cinleri, mümin insanlara, temiz ve samimiyse Allah dilerse onların hizmetine verir. Mesela Hz. Süleyman’ın emrine vermiştir, Said Nursi’nin emrinde cinler vardı; büyük âlim Abdülkadir Geylani’nin, İmam-ı Rabbani’nin hepsinin bunların emrinde cinler olmuştur. Büyük din âlimlerinin de, onların emrinde hizmet eden, emrinde hareket eden cinler vardı. Fakat bu Allah’ın dilemesiyle olur. Emrimizle diyor zaten, iş gören diyor, emrimizle iş gören bir kısım cinler. Mesela, Hz. Süleyman’ın devrinde de biliyorsunuz Hz. Süleyman’a hizmet etmişlerdir. Hz. Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman diyor –Şeytandan Allah’a sığınırım- onlara, cinlere onun ölümünü bir ağaç kurdundan başkası haber vermedi diyor. Yani, onun asasını kemiren bir ağaç kurdundan başkası haber vermedi diyor. Eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı bu aşağılatıcı azap içinde çalışmazlardı diyor. Hz. Süleyman’ı ayakta zannediyorlar ondan da çok korkuyorlar ve Allah’tan korkarak değil Hz. Süleyman’dan korktukları için hizmet ediyorlar kâfir cinler. Birçok şeytanı ve cini, Allah, Hz. Süleyman’ın emrine vermiştir. Ve onların teknolojik bilgileri, teknik bilgileri olağanüstüdür cinlerin ve şeytanların. Bunu tam anlamıyla kullanmıştır Hz. Süleyman. Yani, bunlardan her türlü bilgiyi almıştır; o devrin teknolojisi halen anlaşılamıyor. Çok olağanüstü bir teknoloji kullanılmıştır Hz. Süleyman devrinde. Fakat Allah ona mahsus olarak onu vermiştir. Sonradan ileriki nesillere bu aktarılmamıştır. Yani sır olarak kalmıştır bu bilgi. Sadece Hz. Süleyman’a has bir bilgi olarak belirtilmiş; şeytandan Allah’a sığınırım, “Benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülkü bana nasip et” diyor. Ondan sonra hiç kimseye bu imkân nasip edilmemiştir. Yani cinlerin ona öğrettiği özel bilgiler, özel ilim orada kalmıştır gizli kalmıştır. Ama onlardan istifade ederek, cinlerin ve şeytanların bildiği özel bilgilerle çok muazzam teknolojik aletler yaptırtmıştır Hz. Süleyman ve onları kullanmıştır o devirde. Ama şu an tabi, böyle bir şeyi ancak Allah dilerse olur ona benzer şeyleri, yakın.
MUHABİR: Günümüzde çok fazla medyumun gelecekten haber veriyorum, geleceğinizi anlatıyorum, işte eşiniz ne yapıyor, çocuğunuz ne yapıyor, gelecekte zengin mi olacaksınız, fakir mi olacaksınız gibi insanların bir ton parasını alıp bu konuyla ilgili yorum yapan insanlar tanıyoruz. Bunlar ne derece doğru, ne derece gerçekçi, anlattığınızla tamamen çelişiyor aslında sorduğum soru; anlattığınıza göre kesinlikle gerçekçi değil anlıyorum ben bundan.
ADNAN OKTAR: Müslüman aklı başındadır, feraset ve basiret sahibidir. Bir insan ben medyumum diyor; sanki ben kasabım, ben bakkalım, der gibi bir laf. Bunun mesleği olmaz, böyle bir şey olmaz. Eğer mümin ve muttakiyse zaten, eğer hakikaten emrinde bir cin varsa ben medyumum diye ortaya çıkmasına veya bunun ticaretini yapan bir insan konumuna gelmesine gerek olmaz. Yani, bir Müslüman normal olarak bundan utanır, böyle bir şeye hiçbir şekilde yaklaşmaz. Yani Allah’ın verdiği bir imkânı insan nasıl ticarete çevirebilir yahut maddi bir gelire nasıl çevirebilir? Bu olacak iş değil, zaten öyle bir insana Allah böyle bir güç vermez. Hemen o imkânı elinden alınır öyle bir imkân olsa. Zaten o karakterdeyse hiç ona o imkân baştan verilmez zaten. Allah’ın onu denemesi gibi bir konum olmaz zaten. Önce, yani Allah istese olur o ayrı mesele de, mesele demeyeyim, ayrı bir konu, Allah affetsin. Ayrı bir konu, fakat mutlaka çok Hz. Süleyman gibi din âlimlerinin çok dürüst yaklaşması gerekir.
MUHABİR: Peki fal hocam, kahveler içilir fallar kapatılır ya da iskambil falları bakılır. Yine, geleceğe dair yorumlar yapılır bazı kişiler tarafından. Ve bunu dinleyenler de birçoğu vAllahi çok güzel bildi, kadın her şeyi biliyor gibi cümleler kullanırlar.
ADNAN OKTAR: İşin gerçeğinde inanmazlar da, belki gibisinden bilinçaltında. Yoksa hiç kimse inanmaz ona, çoğu da yalan çıkar. Ama mesela insanlar genel şeyler söylüyor, der ki: Senin eline bir para geçecek. İnsanın eline illa ki bir yerden para geçer. Sürekli ömür boyu parasız kalmaz. Bir hastalık görünüyor diyor, insanda mutlaka zaman zaman hastalıklar olur. Ona da rast gelince, adamın dediği çıktı diyor. Yahut misafir gelecek diyor, misafirsiz insan olur mu çok nadirdir illa ki misafir gelir. Ona da bazı saf insanlar inanıyorlar.
MUHABİR: Peki büyü hocam?
ADNAN OKTAR: Eğer insan büyüye inanırsa, büyünün etkisini Allah meydana getirir, o insanın başını belaya sokar. Büyüye inanmak haramdır, yani gücüne inanmak. Çünkü her şeyin etkisini Allah meydana getirir. Mesela bana yüzlerce büyü yapıldı, yapıyorlar, hiçbir şey olmuyor. Ben daha da sağlıklı daha iyi oluyorum. Çünkü gücüne inanmıyorum. Gücün Allah’tan olduğuna inanıyorum.
MUHABİR: Büyü yapmak günah
ADNAN OKTAR: Tabi ki
MUHABİR: Yaptırtmak, ayrı bir günah
ADNAN OKTAR: Tabi ki
MUHABİR: İnanmak olmaz diyorsunuz, inanmayacaksınız diyorsunuz.
ADNAN OKTAR: Tabi, Müslüman inanmaz.
MUHABİR: Peki, telepati ve duru gözü üzerinde biraz değinmek istiyorum ben. Telepati de önemli bir konu zannediyorum, altıncı duyu.
ADNAN OKTAR: Evet
MUHABİR: Beş duyumuz var; geçen hafta da duyularla ilgili genel anlamda bilgiler verdik izleyenlerimize. Sitenize girip inceledilerse orada da çok güzel belgeseller var; ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor. Altıncı duyu var mı?
ADNAN OKTAR: Şimdi bir kısım insanlar Allah’a inanıyorlar, dine inanamıyorlar, yani inanmıyorlar. Bu insanlar kendilerince bir şeyler bulmaya çalışıyorlar. Bazı yöntemler geliştirerek, kendilerince bir din anlayışı ortaya çıkartmaya çalışıyorlar. Yani, bu anlattıklarınız gibi; eşyayı hareket ettirenler, maddeyi uzaktan fark edenler, uçan daireye binenler buna benzer. Yani bu, Kuran’da anlatılan, gerçeklerin yerine konması için şeytani yöntemlerle şeytanın insanlara telkin ettiği yanlış, yalan bilgilerdir ve tamamı uydurmadır. Böyle safi kalpli insanlar da bunlara ya inanır ya da inanıyor gibi görünür yahut kendine inandırmış gibi bir havaya sokar. Hiçbirinin aslı yoktur, bilimsellikle de uzaktan yanından alakası yoktur, bunlar genellikle bunun bilimsel olduğunu iddia ederek ortaya çıkarlar. Çok böyle zavallıca bir zorlamayla yapıyorlar ben görüyorum. Herhangi bir kişi, bana getirsinler o kişilerle ilgili bilgileri getirsinler teknik detay getirsinler, tamamen uydurma olduğunu hemen açıklarım izah ederim. Hiçbir geçerliliği yok.
MUHABİR: Bu telekinezi, düşünce gücüyle maddeyi hareket ettirme konusunda da?
ADNAN OKTAR: Hepsi uydurmadır hepsi yalandır. Yani, dine karşı din olmadığı için adamlarda, insanlarda, bir kısım insanlarda; bakıyor ki Allah var Allah’ı inkâr edemiyorlar. Ama dine inanamıyorlar o zaman bir çözüm bulmaya çalışıyorlar. Bu tip şeyleri devreye sokuyorlar. Yoksa aslı astarı olan bir şey değil.
MUHABİR: Evet, yani bana hafta içerisinde gelen sorulardan bir tanesi de düşünce, beyin, bilinç, inanç, cisimlerin bulunduğumuz yerde düşmesi, telekinezisi mi anlatır diyor. Yani şu anda bu bardak hiçbir şey yapmadan yere düştü; o benim çevremde yaratmış olduğum enerjiden mi kaynaklandı diye bir soru gelmiş. Nasıl değerlendirirsiniz?
ADNAN OKTAR: Geçenlerde ben öyle birisini gördüm, anlatıyor; böyle yüzünde de böyle saf bir ifade var. Karşısında ki insanda ona böyle iyi niyetle yaklaşıyor. Yani, tam böyle bir hani halk arasında derler ya, geyik sohbeti yapma tarzında, ona benzer. Bir de yani, insanın gözünün içine baka baka gerçekten doğruymuş gibi de anlatıyorlar. Bu inanılır gibi değil. Hâlbuki Kuran’da anlatılan gerçeklere karşı geliştirilmiş bir sistem olduğu açık açık görülüyor bunun. Ve tamamen uydurma olduğu görülüyor; tek bir tane bunların doğruluğuna dair dünyada tek bir vaka yoktur, bir tane vaka yoktur. Öyle olsa zaten bir gerçek olarak onu ortaya koyardık. Allah böyle bir imkân yaratmış, böyle bir nimet yaratmış derdik. Fakat yani çocukça ortaya atılmış iddialar.
MUHABİR: evet, Gelen maillerimiz var onları aktaralım isterseniz, Tolga Edizler İstanbul’dan bize yazmış. Birçok ateist ya da dinsiz düşünün, İslami düşüncelerin bilimsel bulgularla çeliştiğini iddia ediyorlar. Oysa bizler Kuran-ı Kerim’in bilimsel işaretler ve bilgiler ile dolu olduğunu biliyoruz. “Kuran Mucizeleri” sitenizde bu konu ile ilgili çok bilgi var. Bu mantıktaki kişilere önce ne anlatılırsa daha uygun olur diye sormuş izleyenimiz.
ADNAN OKTAR: Bakın ben mesela diyorum ki, ahir zaman alametleri var diyorum fakat teknik olarak ispat ediyorum. Peygamber bunu dedi diyorum ve bunlar çıkmış, teker teker çıkmış. Ama uydurma izahlarda ispat yok. Mesela, biz diyoruz ki Kuran’da cin vardır, doğru. Cin suresi okunduğunda ve mümin cinler olur ve bunlar hizmet eder, dedikleri de doğru çıkar diyoruz. Bu mesela kameralar karşısında ispat edilecek bir şeydir bu; bu mümkündür yani ispatı. Mesela diyoruz biz ahir zaman olayları olacak; mesela yağmurlar olacak, ekonomik kriz olacak. Önceden söylüyoruz ve bunlar oluyor ve bu bir gerçek. Peygamberin her dediği doğru çıkıyor. Ama bu tip insanların dediklerinin hiçbiri doğru çıkmaz. Yani, aradaki fark budur.
MUHABİR: Evet. Hocam sizin kader, tevekkül ve güzel ahlak ile ilgili anlattıklarınızdan dolayı çok seviniyoruz ve size çok dua ediyoruz. Ben de etrafımda sizden öğrendiklerimle dini ve Kur’an ahlakını anlatmaya çalışıyorum. Ancak bazı insanlarda hiç etki uyandıramıyorum ve üzülüyorum. Acaba hikmeti nedir, üzülmem doğru mu? Salih Yolcu’nun bir sorusu.
ADNAN OKTAR: Peygamber Efendimiz de o güzeller güzeli tebliğ yapıyor, “onlar hidayet bulmuyorlar diye neredeyse” diyor, şeytandan Allah’a sığınırım, “kendini helak edeceksin” diyor. Peygamber Efendimiz çok üzülüyor çok rahatsız oluyor. Hâlbuki Allah hidayet vermezse böyle bir olay olmaz, yani onun kaderinde yok. Kim ne anlatırsa anlatsın, dünyanın bütün insanları bir araya gelse, her türlü mucizeyi göstertsen bu imkânsız olmaz. Allah onu hatta çok detaylandırıyor; olağanüstü olayları sayıyor Allah, bunların hepsi olsa yine iman etmezler diyor. Çünkü onlar özel yaratılmış varlıklar, yani, cehennemden gelen varlıklar. Kaderi öyle onun, iman etmeyecek şekilde yaratılmış o, iman edemez o.
MUHABİR: evet, Peki, Kuran-ı Kerim’de çaba harcamanın öneminden bahsediyor Allah; bu çaba iş yerinde, evde, günlük hayatta yapabileceğimiz bir şey mi yoksa yalnızca ibadetle ilgili bir emir mi? Rauf Berk’in sorusu.
ADNAN OKTAR: Çaba, samimi olan her türlü eylem; samimi olarak yapılmış her türlü eylem.
MUHABİR: Program başlamadan önce konuşmuştuk değil mi?
ADNAN OKTAR: Evet, evet
MUHABİR: Anlatalım mı, detaylandıralım.
ADNAN OKTAR: Yani bir insan çok samimi olduğunda, samimiyet güzel ahlakı getirir. Ama güzel ahlak da çok zordur. İnsanın başı bazen belaya girebilir; hapse girebilir, iftiraya uğrayabilir, malını mülkünü kaybedebilir.yani Mesela, Hz. Yusuf’ta bunu görüyoruz değil mi; yedi yıl hapse giriyor. Eğer isterse o kadınla beraber de olurdu, zengin hayat da yaşayabilirdi; ama güzel ahlakı, samimiyeti tercih ettiği için, Allah korkusunu tercih ettiği için girip hapiste yatmıştır. Güzel ahlakın karşılığı, ona yedi yıl hapisle sunulmuştur. Ama bunun sonucunda da Mısır’a Sultan olmuştur, o bölgenin en büyük devletiydi. Ahirette de cennete gitmiştir. Güzel ahlakın karşılığı böyledir. Dünyada da mutluluk, ahirette de mutluluktur; ama Allah çileyle ve zorlukla insanı imtihan eder.
MUHABİR: Evet, o zaman gerçekten inanan olup olmadığı mı test edilir?
ADNAN OKTAR: Tabi ki
MUHABİR: Evet.
ADNAN OKTAR: Biz kendimizin ne olduğunu görürüz, Allah bizi bilir zaten. Biz kendimizi tanırız.
MUHABİR: Hocam şizofren hastaları olmayan şeyleri gördükleri için çok ısrarcı şekilde iddia ederler. Acaba bu, görüntünün algı olduğunu açıklar mı? Şizofrenler olmayan şeyi gördüklerini çok ısrarcı şekilde iddia ederler, Gülce Güngör’ün sorusu. Bu, görüntünün algı olduğunu açıklar mı?
ADNAN OKTAR: Şizofrenlerin genellikle şuuru tam anlamıyla kapalıdır. Yani, onların ne gördüğünü, neler olduğunu bilemeyiz. Allah onların ağzından onu konuşturuyor; ama onların gerçekten ne gördüğünü, neler olduğunu biz bilemeyiz. Yani, şizofrenlerde şuur tam kapalıdır.
MUHABİR: Evet, siz röportajlarınızda hep insanların birbirlerini iyiliğe çağırmaları gerektiğini söylüyorsunuz. “Gelin Birlik Olalım” isimli sitenize baktım, orada Hıristiyan ve Musevileri, İncil ve Tevrat’tan alıntılarla Birliğe ve İslam’a davet ediyorsunuz. Etrafımdaki insanlara İncil’den Kuran’la mutabık bölümler olduğunu söylediğimde tepkiler alıyorum. Ne yapmalıyım? Burhan Beli’nin sorusu İstanbul’dan bize yazmış.
ADNAN OKTAR: Ama bunu Allah söylüyor, Allah Tevrat’ın bir ‘Nur’ olduğunu söylüyor, Kuran’da Tevrat’ı övüyor Allah. İncil’i övüyor Allah, yani İncil denen Tevrat denen kitaplar var, ama bunların bir kısmı tahrif edilmiştir, ama biz bu kitapların varlığına iman etmekle mükellefiz. Tahrif edilmemiş, doğru kalmış yönleri Kuran’la mutabık yönlerine de zaten iman etmekle mükellefiz. Yani, onları biz reddedemeyiz. Dolayısıyla, Mehdi zamanında Mehdi, Kuran’ın güzel ahlakını Müslümanlara aktaracak ve Müslümanlara güzel ahlakla, Kuran ahlakıyla davranacak. Fakat Hıristiyanlara İncil’in aslıyla, gerçeğiyle; yani, bozulmamış kısmıyla hükmedecek. Musevilere de Tevrat’ın bozulmamış kısmıyla hükmedecektir. Dolayısıyla Tevrat ve İncil, kıyamete kadar duracak eserlerdir, Allah’tan inmiş kitaplardır. Yani bozulmamış kısmı zaten Kuran’da vardır; İncil’in büyük bölümü Kuran’ın içinde vardır. Tevrat’ın da büyük bölümü Kuran’ın içinde zaten vardır.
MUHABİR: İzleyicimizin de sorusunu böylelikle cevaplandırdık. Tepkiler alıyorum ne yapmalıyım diyor; o zaman bunları anlatması lazım değil mi çevresindeki kişilere?
ADNAN OKTAR: Tabi anlatacak, tepkiyi zaten Allah yaratır.
MUHABİR: Değil mi?
ADNAN OKTAR: Tabi, şahıslar veriyor gibi görünüyor ama tepkiyi Allah yaratır.
MUHABİR: Bazen büyüklerimiz Kuran’dan ve İslam ahlakından konu açıldığında, biz büyüklerimizden böyle gördük böyle biliyoruz diye itiraz edebiliyorlar. Ayetleri gördüklerinde bile dedelerinden duyduklarına itibar ediyorlar; bu durum karşısında nasıl davranmalıyım demiş, Serhan Metin, İzmit’ten bize yazıyor.
ADNAN OKTAR: Şeytandan Allah’a sığınırım, Allah diyor ki: “Diliniz yalana alışık olduğu için şu helaldir, şu haramdır demeyin” diyor, insanların fıtratına bak, “Diliniz yalana alışık olduğu için şu helaldir, şu haramdır demeyin” diyor. “Ya ataları bir şey bilmiyorsalar ve cahil kişilerse yine mi uyacaklar” diyor Allah. “Onları sen Kuran’a çağırdığın vakit, onlar seni atalarına çağırırlar” diyor; “Ataları ya bir şey bilmeyen cahil kişilerse yine mi uyacaklar” diyor Allah, şeytandan Allah’a sığınırım. Onun için ataların dinine tabi biz uymayız, Kuran’a uyarız ve Peygamberimizin sünnetine uyarız İnşaAllah.
MUBAHİR: Evet, sevgili hocam, yine ahir zamanda çıkacak olan Mehdi ve cemaatinin gerçekten o cemaat olduğunu nasıl anlayacağız diyor izleyicimiz, Kadir Kısa, İstanbul’dan bize ulaşmış. Mehdiyle ilgili sorular gelmeye devam ediyor sanıyorum.
ADNAN OKTAR: Evet
MUHABİR: Arkadaşlar hazırlıyorlar soruları.
ADNAN OKTAR: Evet, onları şöyle yapabiliriz; mesela Ebu Basir der ki, İmam-ı Ebu Abdullah (A.S.) şöyle buyurdu: “Araplardan Kaim (A.S.)’la (Hz. Mehdiyle) birlikte olan çok az insan olacaktır. Halk mutlaka tasfiye olunacaktır. Temizlenecek ve elekten geçirilecektir. Elekten birçok halk elenecektir; yani Mehdi cemaatinde insanlar temizlenecek diyor, has ve temiz olanlar kalacaktır. Öyle ki, Mehdi cemaatinden gözdeki sürme kadar veya yemekteki tuz kadar insan kalacaktır. Yani, az olacaklar diyor Mehdi cemaati. “Sonunda içinizde fitnelerin asla zarar veremediği çok az bir grup kalacaktır. Yani Mehdi Cemaati öyle temizlenecek ki diyor, sonunda fitnenin zarar veremediği çok az bir grup insan kalacak diyor.
MUHABİR: O grubu nasıl anlayacağız diye soruyor yanılmıyorsam izleyicimiz?
ADNAN OKTAR: Evet
MUHABİR: Mehdi ve cemaatinin gerçekten o cemaat olduğunu nasıl anlayacağız diyor.
ADNAN OKTAR: Bakın şöyle diyor: “Buyurdu ki; onları yeryüzünün kenarlarında ara –Mehdi cemaatini bulmak için- onların yaşantıları sadedir, evleri sırtlarındadır –yani, bir oradalar bir buradalar, sabit bir yerde kalmıyorlar. Eğer hazır olsalar tanınmazlar –yani, herhangi bir insan gibi görünüyorlar. Eğer kaybolsalar aranmazlar –yani, aileleri, çevresi önem vermiyor bu insanlara. Hasta olsalar kimse onların ziyaretlerine gelmez, eğer evlenmek isteseler kimse onlara gelmez. Tehlikeli riskli, yanlış yolda kişiler olarak gördükleri için kimse evlenmez onlarla diyor. Eğer ölseler cenazelerine kimse katılmaz. Aman aman diyorlar tehlikeli adamlar, biz onların cenazesine de gelmeyiz diyorlar. Onlar mallarını aralarında eşit olarak paylaşırlar. Mal hırsı yok, mallarını eşit olarak aralarında paylaşırlar diyor. Ve birbirlerini kabirlerinde ziyaret ederler, ayrı şehirlerde olsalar dahi istekleri hep aynıdır. Yani, ayrı ayrı şehirlerde de oluyorlar ama istekleri hep aynıdır, hep Allah’ın rızası için gayret edecekler diyor.
“Onlardan her birisinin 40 insan gücü kadar gücü vardır, kalpleri demir gibidir öyle ki La ilahe illAllah Muhammeden Resulullah her yerde yankılanacak ve duyulacaktır.”
Hz. AIi şöyle buyuruyor: “Allah, Mehdi’nin yardımcılarını korur, onlara nişanı ve alametleriyle yardımcı olur. Ve onları yeryüzünün tüm insanlarına galip kılar. Böylece insanlar ister istemez hak dine girerler. Mehdi, yeryüzünü adalet, nur ve apaçık delillerle dolduracaktır. Bütün ülkeler O’na tümüyle itaat edecek, O’nun karşısında boyun eğecektir. Öyle ki tüm kâfirler iman edecek, tüm kötüler, salih kullar olacaktır. Kötü insanlar düzelip hidayet bulup samimi Müslüman olacaktır.” –yani, öyle ki tüm kâfirler iman edecek ve tüm kötüler salih kullar olacaktır, temiz insanlar olacaklardır diyor (İsbat-ul Hudat, cilt 7 sf.49)
“Yataklarından, evlerinden kaybolanlar 313 kişidir. –evlerine de uğramazlar diyor, Mehdi cemaati. 313 kişidir diyor.- Bedir ehlinin savaşına katılan Müslümanların sayısı kadardır. Onlar Kaim Mehdi’nin sahabeleridir.” –evlerinden kaybolanlar diyor, ilk öyle başlıyor.-
Sayıları Bedir ashabı kadardır, 313 kişidir. Evvelkiler onları geçemediği gibi sonrakiler de onlara yetişemezler, onların sayıları Talut ile nehri geçenler kadardır. (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-i Mehdiyy-il Ahir Zaman)
MUHABİR: Yani 313 kişi?
ADNAN OKTAR: Evet
MUHABİR: Bir eksiği bir fazlası yok.
ADNAN OKTAR: Evet, mesela diyor ki: “Onların kalpleri demir gibidir, onlar gündüz arslan, gece abiddirler. –yani, âlimdirler- (Kitab-ul Burhan’da.)
“Muhakkak ki onlar hidayet sancaklarıdır” (Rumuzel Hadis 1/153)
“Allah yolunda hiçbir kınayanın kınamasından korkmayan seçkin Müslümanlardır.” (Sünen-i İbni Mace 10/259)
“Mehdinin dostları yiğit, şecaatli, salih imanlı kişilerdir.”
Çok çok fazladır. Ama Mehdi cemaatinde buna rağmen bu cemaatten ayrılanlar olacağı, münafıklar olacağı belirtiliyor; bu cemaate muhalif hareket edeceği. Hatta Medine üç defa sarsılır içlerindeki münafıkları atar diyor. Mehdi cemaatinden üç büyük ayrılma olacağı belirtiliyor hadislerde.
“Ümmetimden bir taife Mehdi cemaati kıyamet kopuncaya kadar yardım görmekte devam eder; kendilerini terk edenlerin ayrılmaları da onlara bir zarar vermez.”
Hz.Muaviye ’den rivayet edilmiştir: “Ümmetimden bir taife herkes üzerine hâkim olmadıkça –yani, Mehdi cemaati hâkim olmadıkça- kıyamet kopmaz. Onlar kendilerini terk edenlere aldırmaz ve kendilerine yardım edene de aldırmazlar.”
“Sonra Medine şehri sakinleriyle beraber üç defa sallanacak” diyor mesela burada. “Demirci, körüğünün demirin kirini pasını giderip attığı gibi Medine de pisliğini yani habis insanları dışarı atacak.” Münafıkları pislik olarak alıyor rivayet, bu pislikleri dışarı atacak diyor.
Mesela ayetlerde de münafıklar hakkında bilgi verilir. “Sizinle birlikte çıksalardı, size kötülük ve zarardan başka bir şey ilave etmez aranıza mutlaka fitne sokmak üzere içinizde çaba yürütürlerdi. İçinizde onlara haber taşıyanlar vardır, Allah zulmedenleri bilir.” Yani, bu münafıkları ayrıca içeriden de Mehdi cemaati içerisinde de yine münafıklar var diyor; onlar da onlara haber taşırlar diyor. Normal Müslüman cemaatlerinde de bu olur diyor. Peygamber Efendimiz zamanında da oluyor bu; asıl Peygamber Efendimiz zamanındaki olayları anlatıyor ama Mehdi cemaatinde de bunlar olacaktır ve hak cemaatlerde de bu olur.
Mesela, “İnsanlardan öyleleri vardır ki, biz Allah’a ve ahiret gününe iman ettik derler, oysa inanmış değillerdir. Sözde Allah’ı ve iman edenleri aldatırlar oysa onlar yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller. Kalplerinde hastalık vardır, Allah’ta hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı onlar için acı bir azap vardır” diyor Allah.
Mesela, “Onlardan kimi gelip seni dinler, nitekim yanından çıkıp gittikleri zaman ilim verilenlere derler ki: ‘O biraz önce ne söyledi?’ –münafıklar Peygamberle güya alay ettikleri kanaatindeler- İşte Allah onların kalplerini mühürlemiştir ve onlar kendi heva ve istek ve tutkulara uymuşlardır.” Böyle devam ediyor, çok fazla münafıklarla ilgili.
MUHABİR: Evet, çok oldukça fazla; zannediyorum ki izleyicimiz buradan kendine bir cevap çıkartmıştır diye umut ediyorum. Hocam şimdi, bir soru daha var.
ADNAN OKTAR: Evet
MUHABİR: Hemen aktarmak istiyorum; Altın Çağ olarak nitelendirdiğiniz dönemde bütün dünya iman edecek mi? Çin ve Japon gibi kültürlerde Allah inancı zayıf, acaba bu toplumlarda dine yönelecekler mi diye bir soru, Ankara’dan Özgür Akçakoca’nın sorusu.
ADNAN OKTAR: Mehdi’nin hâkim olmayacağı hiçbir yer yoktur. Tek tek onlar hatta uzun uzun anlatıyor, Çin’de Hint’te hepsine hâkim olacağı, İslam’ın her yere yayılacağı hadislerde belirtilmiştir. Çin ve Hint olarak da ayrıca belirtiliyor, çok kapsamlı açıklanıyor.
MUHABİR: Evet, bu konudan biraz daha farklı, bir soru değil.
ADNAN OKTAR: Evet
MUHABİR: Farklı bir soru değil. Sevgili Hocam öncelikle teşekkür ediyoruz bizi birlik ve beraberliğe çağırdığınız için. Acaba Mehdi, İstanbul’dan çıkacak olduğu için mi Türk İslam Birliği olacak? Barış Aktar, İstanbul’dan bizlere ulaşmış.
ADNAN OKTAR: Mesela diyor ki hadiste, İbrahim bin Ubeydullah Bin Âlâ babasının şöyle dediğini nakleder. İmam-ı Caferi Sadık (A.S.) şöyle buyurdu: “ () Emirül Müminin Aleyhisselam (Hz. Ali) kendisinden sonra Kaim’in kıyamına kadar gerçekleşecek olan olaylardan bahsetti. –Mehdi’nin zamanını anlatıyor- ve köşe bucakta benim oğluma, Hz. Mehdiye yardım edecek olan dağınık Türk bayrakları zuhur edecek.” –dağınık Türk devletleri oluşacak diyor ve bunları birleştirecek Mehdi. (Gaybet-i Numani sf.323’de.)
Mesela; “Allah O’na Hz. Mehdi’ye Rum’u, Deylem’i, Sind’i, Hindistan’ı, Kabilşah’ı, Hazar’ı fethettirecektir.” Ülkeleri sayıyor bak, İnşaAllah.
Diyor ki, Naim, Salman Bin İsa’dan tahriç etti o dedi ki: “Duyduğuma göre Mehdi elinde Sekine bulunan tabut, Taberiye gölünden çıkarılır. -Hz. Musa zamanındaki sandık, kutsal sandık, Taberiye gölünde bulunacak diyor- Beyt-ül Makdis’de O’nun önüne getirilir. –Mehdi’nin önüne getirilir- Yahudiler bunu görünce pek azı hariç çoğu Müslüman olurlar. –Yahudilerin büyük bölümü bu olaydan sonra Müslüman olacaklar diyor-
Mesela, “Mehdi’nin isimlerinden bir tanesi de, el Haris (Arslan)” rivayetlerde öyle geçiyor. El Haris İbn’ül Harras denir. Onun asker kumandanından bir adam vardı ki, ona da Mansur denir” diyor.
“Müslümanlardan bir zat, Hz. Mehdi (a.s.) gelecek, bu zatın şerefi Kafkasya’nın en ulu dağından etrafa, güneşin şua huzmeleri gibi şule-i nisar olacaktır.” –etrafa ışıklar saçacaktır-
MUHABİR: O kadar şey var ki değil mi hocam?
ADNAN OKTAR: Evet
MUHABİR: Bir soru daha sorayım mı?
ADNAN OKTAR: Evet
MUHABİR: İzleyicilerimizden Dinçer Asiller, bir röportajınızda derinlik ve tutkudan söz etmiştiniz diyor. Müslüman’daki bu derinlik ve tutku dışarıya nasıl yansır?
ADNAN OKTAR: Derinlik ve tutkunun, insanların tarif edemediği çok şiddetli insanın ruhunu derinden etkileyen bir gücü vardır. Ama onu karşısındaki akıllı olan insan alabilir. Akılsız tutkuyu anlayamaz. Sadece akıllılara has özel ve gizli bir nimettir bu. İman eden, Allah’tan korkan, Allah’ı çok seven insanlara mahsus özel bir mucizedir. Ve bunu zaten akıllı insanlar hisseder fakat tarif edemezler. Mesela, görmeyen bir insan nasıl görmeyi tarif edemez, duymayan bir insan da duymayı tarif edemez; tutku da bir altıncı histir. Yani, bunu yaşamayan bilmez. Tutku, akıllıdan akıllıya akan bir elektriktir. Mesela; akıllı kadından akıllı erkeğe, akıllı erkekten de akıllı kadına akar. Ama aklı olmayan bunu fark edemez. Bu nedir der, tarif etse bile onun, işte filmlerde gördüğü, romantik izahları gibi insanların anlattığı hikâyeler gibi bir şey olduğunu zanneder kavrayamaz.
MUHABİR: Oldukça güzel bir açıklama oldu hocam. Şimdi yeni gelen maillerimizden de aktaralım, izleyicilerimizi de bekletmemiş olalım. İzmir’den ulaşmışlar bize, Kıvanç Güllüoğlu: Hocam sohbetlerinizde çok dikkatimi çekiyor, Allah ile ilgili olan cümlelerinizde bir söz söylediğiniz zaman bazen herhalde uygun olmadığını düşünüyorsunuz ve hemen ‘Allah affetsin’ diyorsunuz. Neye göre sözlerinizi değerlendiriyorsunuz uygun olup olmadığını?
ADNAN OKTAR: Ben, Allah’a saygıya çok titizim. “Allah’tan derin bir saygıyla korkarlar” diyor Allah müminler için. Mesela, bazı insanlar Allah’la ilgili konuşurken çok pervasız, saygıya uygun olmayan, bazen de hâşâ küstahça bir üslupla konuşuyorlar. Ben hayretler içinde kalıyorum, hatta dini konularda espriler yapıyorlar, ahiretle, cennetle, cehennemle ilgili, meleklerle ilgili espriler yapıyorlar; onlarında etrafındakiler gülüyor. Yani, bence orada hemen bozmaları lazım; mahcup edip hatta gerekirse de terslemeleri gerekir. Çünkü bu çok büyük bir terbiyesizlik bu ve vicdansızlıktır. Allah’la, dinle, espri yapmaya kalkmak çok çirkin bir cesarettir ve büyük bir küstahlıktır. Müslüman’ın yapabileceği bir şey değildir bu. Onun için ben dolaylı yoldan dahi olsa Allah’a karşı saygıda kusur ettiğimden şüphe duyarsam hemen düzeltiyorum, hemen tevbe ediyorum, hemen düzeltiyorum.
MUHABİR: Evet, bir de hocam merak ettiğim önemli bir şey var. Allah’ın isminin yanına ‘kahır, ceza ve bela’ kelimelerini eklemek?
ADNAN OKTAR: Örnek verirseniz
MUHABİR: Yani, Allah kahretsin, Allah
ADNAN OKTAR: Yok yok Müslüman, şöyle olabilir; ‘Allah münafıkları kahretsin’ ben bunu derim. ‘Allah Filistin’de müminlere zulmeden, ateist olan, satanist olan, şeytana tapan ateist Siyonistleri ve onlarla beraber iş görüp Müslümanların kanını döken Masonları Allah helak etsin, basiretlerini bağlasın, ferasetlerini bağlasın, kalplerine korku salsın’ ben bu duayı ederim. Çünkü zulmediyorlar ve azgınlıkta da kararlılar. Ama durduk yere Müslümanlara herhangi bir olayda oturup beddua etmek, bu doğru değildir. Allah’tan insanlar için hidayet istenir İnşaAllah, düzelmeleri istenir. Ama gözü dönmüş, artık kan döküyor bu insanlar, önce bir Allah’tan hidayet dilenir; ama hidayet vermediyse Allah, Allah’ın helak etmesi istenir. Allah’tan onları helak etmesi istenir. Mesela, Hz. Nuh öyle demiştir; ‘Yarabbi hepsini helak et’ dedi. Çünkü düzelmiyorlar, vazgeçmiyorlar. Çünkü ‘Ben onlara gizli gizli de anlattım, açık açık da anlattım’ diyor Hz. Nuh, şeytandan Allah’a sığınırım. Ama dinlemiyorlar, en sonunda Allah’tan onları helak etmesini istiyor ve Allah’ta helak etmiştir suda boğarak.
MUHABİR: Evet, hocam devam edeceğiz kısa bir ara verelim reklamların ardından bizler izleyenlerimizle yeniden buluşacağız, bizden ayrılmayın.
Efendim birlikteliğimiz devam ediyor, reklamların ardından İstanbul’dan canlı yayınımız devam ediyor, Sayın Adnan Oktar’la birlikteyiz bugün yine. Biz yine ahir zaman sohbetleri yapıyoruz, sizler de eşlik ediyorsunuz ahirzamansohbetleri@hotmail.com internet adresinden, e-mail adresinden ulaşabiliyorsunuz bizlere. Aynı zamanda cep telefonlarınızın mesaj yaz bölümünden KANAL35 yazıp bir boşluk bırakıyorsunuz sorunuzu 3834’e gönderiyorsunuz. Aynı zamanda şuanki yayınımızı www.HarunYahya.tv adresinden de izleyebilme şansınız mevcut ve biz devam ediyoruz.
Hocam gelen soruların içerisinde güzel bir soru dikkatimi çekti. Behir Ak, Isparta’dan bize yazmış, diyor ki: Üniversite döneminde nasıl zorluklar yaşamıştı sayın hocamız diyor. O dönemde Mimar Sinan Üniversitesinde dinsiz akımlar güçlüymüş, o ortamda İslam ahlakını anlatırken neler yaşadınız? Sizin süreciniz gerçi hep zorlu oldu değil mi?
ADNAN OKTAR: Evet, evet, mesela o zaman bir öğrenci liderliği seçimi yapılmıştı. Hepimizi okulun amfisine götürdüler, bütün sol fraksiyonlar aşağı yukarı bir kendini göstertti. Bir kişi orada boş oy vermişti tek bir kişi.
MUHABİR: O da siz miydiniz?
ADNAN OKTAR: O zamanlar ilk başta bana uygun ortam sağlamışlardı hakikaten; yani o yönde güzeldi tavırları ama ben etkili olmaya başlayınca çok sıkıldılar. Bir gün ben yine okulda alt katta, akademinin kantin kısmında yoğun kalabalık oluyordu. Onlar hep haki kıyafetler giyiyorlardı, askeri kıyafetler gibi kıyafetleri vardı o zamanlar öyleydi, parkalar falan. Yani, bir yeşil renk hâkimiyeti vardı bulunduğum yerde. Yine tebliğ yapıyordum, anlatıyordum; bir süre sonra bir öğrenci grubu geldi, ellerinde o maket bıçakları, yani o maket yapmada kullanılan keskin aletler falan var. Böyle çıta yontuyor gibi yapıyorlar ama tabi uygun bir dille uyarıyorlar. Bundan sonra burada o tip konuşmalar yapmayacaksın dediler. Tamam dedim, ama sizin liderlerinizle görüşeyim o zaman dedim, onlara yapayım yahut sizin uygun gördüğünüz hocalarınızdan olabilir. İyi bilen kişiler varsa onları getirin, yok o da olmaz dediler. Ben de artık elimden geldiği kadar, çünkü onların demesiyle vazgeçmem mümkün değildi.
Mesela Hilmi Yavuz vardı o zaman bizim hocamızdı. Ona kitap götürmüştüm ‘Evrim Teorisinin geçersizliğini’ anlatan bir kitap. Hocam dedim, bu kitabı bana eleştirip bana geri verirseniz çok memnun olurum dedim. Tabi nezaketiyle, ben uygun bir üslupla onu diyebilirdim. Israrla da takip ettim, sonunda bir gün hocamız -okudum dedi. Ama dedi yani bu neyi değiştirir dedi yani, böyle bir şey olması? Hocam dedim herkes Allah inancı gelir diyor Darwinizm gidince dediler dedim. Ben hocanın da biraz daha üstüne gittim. Yeni bulunan kafatasları vardı, onları göstertmeye başlamıştım. Bir gün otobüs durağında okulda bekliyordum, baktım hocamız beni görünce yolunu değiştirdi, ısrarlı anlattıklarımdan. Ama zamanla çok değişti Hilmi Yavuz, MâşâAllah. Bilmiyorum belki o yıllardaki çalışmalardan da etkilendi, çok inançlı çok dindar bir insan oldu, MâşâAllah. Bayağı bir değişti üslubu, ben son olarak gördüğüm o. O zaman Marksist düşünceyi, sol düşünceyi anlatıyordu derslerde ve Darwinist üslupla anlatıyordu, Darwinizmi savunuyordu. Çok ciddi değişmişti ama ben kendisini hala çok seviyorum çok saygı duyduğum bir insan.
Mesela Ercüment Tarcan hocamız vardı, ben onun odasına girdim. Ona yine aynı şekilde kitabı vermiştim, hocam dedim bir eleştirip bana verirseniz dedim. Bir süre sonra gittim, yani bir 15 gün sonra yine odasına gittim. Eğer dedi tek bir tane hücre yapsınlar, ben kendimi bu pencereden aşağı atarım dedi. Bu çok hoşuma gitti, tabi atmasını istemem de; fakat anladım ki evrime artık inanmıyor. Çünkü yoğun olarak evrimi savunuyordu derslerde, Darwinizmi savunuyordu. O çok hoşuma gitmişti.
Ama okulda ben dikkati çekmemek için kitapları bitişikte Molla cami vardı, orada imamın kürsüsünün bulunduğu yerin arkasında bir yere gizlemiştim kitaplarımı, oraya depo yapmıştım. Benim bir dosyam vardı böyle siyah dosyam ve içinde ders kitaplarından ziyade, evrime karşı olan eserler, imanî konularla ilgili bilgiler vardı. Onların içine koyuyordum dosyanın içine on tane kadar koyuyordum kitaplardan. Götürüp tek tek dağıtıyordum, dağıtım bittikten sonra yine camiye dönüyordum, yine oradan dağıtıyordum. Öyle bir çalışmam oluyordu, o da sezilmiyordu.
Bir de okulda aslında dindarlar kendini gösteremiyorlar yani gizli oluyordu dindarların varlığı. Hatta bir dindar arkadaş, Beyoğlu’nda zannedersem camiden çıkarken görmüşler, feci şekilde dövmüşlerdi onu. Ama ben çok açıktım, ben alenen; mesela okul işgal edilmişti, öğrenciler işgal etmişti okulu, barikatlarla kapatılmıştı. Ben alenen söyledim, “Ben Cuma namazına gideceğim” dedim, barikatların önünde bekleyen öğrencilere; tamam buyurun dediler, geçtim. Yani, üç barikat geçtim ben o zamanlar, alenen gidiyordum, aleni çalışma yapıyordum, namaza da alenen gidiyordum. Benim samimiyetimi seviyorlardı, açık sarihtim.
Bir kere Ortaköy’de bir cenaze namazına gitmiştim, bir sürü parkalı Marksist delikanlı böyle yığılmışlar. İçlerinden bir tanesi geldi, bizim dedi arkadaşlarımızı Topkapı’da dindarlar dövüyorlarmış yahut baskı yapıyorlarmış dedi. Biz de her önümüze gelen Müslüman’a saldırırız dedi onları durdururuz dedi. Ya dedim ben, Topkapı, ben İstanbul’a daha yeni geldim, Topkapı’yı falan hiçbir yeri bilmiyorum. Benim o insanlarla alakam yok bilmiyorum dedim. Ben bilmem dedi, eğer onu düzeltmezseniz oradaki şeyi, sana biz de saldırırız gibi bir üslup kullandı. Benim çok acayibime gitti, İstanbul’dan ben niye sorumlu olayım yani.
MUHABİR: Değil mi?
ADNAN OKTAR: Tabi
MUHABİR: Şimdi hocam anlatıyorsunuz, çok güzel anlatıyorsunuz. Bu kadar mücadele, üniversite döneminden beri, ama sonrasında hiç hak etmediğiniz şekilde hakkınızda açılan sayısız dava ve bunların hepsinden beraat kararları.
ADNAN OKTAR: Evet
MUHABİR: O süreç nasıl gelişti; yani, sizi medyanın önüne o kadar enteresan bir şekilde attılar ki, o kadar değişik iftiralarla attılar ki, o neden kaynaklandı? Karşıt görüşlerin etkisiyle mi oldu bunlar?
ADNAN OKTAR: Bilemiyorum. Yani Mesela, ben “Türk kavmindenim, İslam milletindenim” diye bir sözüm oldu. Benim kavmim Türk kavmi, doğru. İslam milletindenim de, Kuran’da “Millet-i İbrahim” diyor yani İbrahim milletindensiniz diyor. Müslüman anlamına geliyor. Ben de İslam milletindenim dedim, Türk kavmindenim. Ben bunu söyledim, beni emniyetten çağırdılar; emniyete gittim, orada Doğan Bey vardı rahmetli oldu. Seni hocam savcılıktan çağırıyorlar dedi; tamam dedim gidelim. Beni polis arabasına bindirdiler gittim. Savcının karşısına çıktım, sen bu sözü söyledin mi dediler; evet söyledim dedim. Ben bir mahsur görmedim yani; tamam dedi. Beni nöbetçi mahkemeye gönderdi. Hâkimin karşısına götürdüler, tek hâkim vardı zaten. Bu sözü sen söyledin mi dedi, evet söyledim dedim. Tamam dedi, yaz dedi, ‘Sanığın tutuklanması’ dedi; aa niye ki dedim.
MUHABİR: Allah Allah
ADNAN OKTAR: Ne yapayım dedim? Sana sonra anlatırlar dedi. Ben de bilmiyorum tutuklanınca ne olduğunu da anlamadım. Ben zannettim ki orada adliyede bir yerde mi tutukluyum, gözaltına mı alındım, hiç hukuk bilgim hiç yoktu o zamanlar. Yani ne olacağını da bilmiyorum. Sonra polis arabasına bindik, doğru Bayrampaşa’ya.
MUHABİR: Çok enteresan
ADNAN OKTAR: Tabi, orada da yaklaşık 9 ay kadar kaldım, orada da hücreye koydular.
MUHABİR: Cumhuriyet tarihinin en büyük işkencesine maruz kaldım diye bir söyleminiz vardı.
ADNAN OKTAR: Böyle bir psikolojik savaş, bana yapılan psikolojik savaş hakikaten Cumhuriyet tarihinde yok. Yani, hiç kimseye yapılmamıştır. www.PsikolojikSavas.combizim internet sitemiz, orada var çok detaylı anlatılıyor. Mesela hücre hapsi cezaevinde, suç işleyenlere uygulanıyor; ben niye hücreye konduğumu bilmiyorum. Bir de akıl hastalarının bulunduğu bir koğuş burası, yani, yanıma da öbür tarafa da hep akıl hastaları koydular. Var güçleriyle bağırıyor gece gündüz bunlar. Uzun süre orada kaldıktan sonra adli tıpa gönderdiler beni; adli tıpa geldim, hoş geldiniz dedi: hoş bulduk dedim. Ben dedim, normal hasta muamelesi yapacaklar zannettim; ayağınızı uzatın dedi, buyurun dedim, ne var: koskoca bir pranga. Getirdiler ayağıma taktılar. Allah Allah, ben ne yapabilirim şimdi adamın, çok gözü dönmüş bir deli olmam lazım benim böyle ayağıma pranga takılması için.
MUHABİR: Bu sadece söylediğiniz cümleden yola çıkılarak devam eden bir şey.
ADNAN OKTAR: Bilmiyorum, neler olduğunu anlayamadım ben. Zincirleme olaylar gelişmeye başladı. Ayağımı bir metre kadar bir zincirle şeye bağladılar, somyaya bağladılar. Fakat diğer akıl hastaları serbest. Niçin beni bağlıyorsunuz dedim, sen siyasi mahkûmsun o yüzden bağlıyoruz dediler. Tamam dedim, bir şey yok. Ama baktım onunla namaz kılınamıyor, bir metre çok kısa. Buna bir parça daha ekleyebilir miyiz dedim yani bir konfor olmuş oluyor bizim için. Epey bir mücadeleden sonra 50 – 60 cm. daha bir ilave yaptılar, zincir parçası. 45 gün ayağımda zincirle gezdim, yatağa bağlı olarak. Oradan da hadi dediler şimdi akıl hastanesine götürüyoruz dediler.
Oradan da Bakırköy’e; orada da 300 tane azılı deli akıl hastaları var ama çoğunun üstünde kıyafet yok. Yani, anadan doğma, çok özür dilerim yanınızda böyle söylemek istemezdim ama mecburen öyle söylüyorum. Bir kısmı kendini yerlere atmış debeleniyor, ama yani tamamen şuursuz. Bir kısmı elini yüzüne vura vura yüzü kanamış, elinden yüzünde kan akıyor böyle, yani kontrol edemiyorlar. Bir kısmına haldol veriyorlardı, haldol denen bir ilaç var; dili dışarı çıkıyor kafası arkaya doğru kasılıyor böyle ve çok perişan durumda oluyorlar. Öyle hastalar da vardı yerde bağıran çağıran.
Orada benim banyodan bozma çok kötü böyle izbe, taşları falan dökülmüş bir oda; oraya soktular. Oda benim konforumdu, ama ittiler mi açılıyordu kapı zaten, akıl hastalarının açtığı bir yerdi. Orada da 10 ay kıldım. Benim bulunduğum dönemde 7 kişi öldürdüler. Mesela bu da, çok tehlikeli bir yer, beni niye orada soktular onu da anlamıyorum. Çünkü Allah esirgesin adam her şeyi yapabilir. Boyun kırdılar, tepsilerle birbirlerine saldırıyorlar, 10 ay kadar da orada kaldık. Annem geldiğinde, kadıncağız bayağı ürküyordu böyle rengi benzi soluyordu, bembeyaz oluyordu rengi falan. Ama tabi ben yine orada boş durmadım. Yahudilik Masonluk kitabının tashihlerini yaptım, onları hazırladım. Çalışmalar yaptım, 10 ayın sonunda da ‘sen dediler akıl hastası değilsin’ dediler, ‘tutkulu idealistsin’ dediler. Tutkulu idealist, e tamam dedim, teşekkür ederim.
MUHABİR: Güzel bir yaklaşım
ADNAN OKTAR: Oradan avukatımızla beraber çıktık geldik. Sonra da biliyorsunuz askeri hastanede tamamen bozuldu. Yani, ruhen ve bedenen tam sağlıklıdır şeklinde rapor verdiler. Ama olaylar zincirleme gelişti ondan sonra.
MUHABİR: Sonra Adnan Hoca ve müritleri, o dönemde bayağı sancılı bir dönemdi galiba değil mi?
ADNAN OKTAR: Bayan çıktı, işte tecavüz etmeye kalktı dedi, ellerinde silahlar vardı, uzun namlulu silahlar vardı. Yani, çok uzun, geniş, kapsamlı bir iddia; Allah’a şükür ki o olayın filmi basındaydı. Onu aldık mahkemeye sunduk; çok net film, çok kapsamlı geniş film. Bizim evin filmini de bilirkişi nezaretinde aldırdık onu da tespit ettik. Mahkemede iki tane
MUHABİR: Yanılmıyorsam 8 psikolog daaynı zamanda o filmi izledi.
ADNAN OKTAR: Evet uzmanlar geldi, doktorlar geldi, her tür insan; yani, mahkeme heyeti tam kadro, avukatlar da geldi. Dedik buyurun filme bakın. Ne ben orada tecavüz olayında varım, ne benim bir arkadaşım, ne bir silahlı adamlar var; bir kadınla bir erkek var ve 60 m²’lik küçük bir ev. Hakikaten de öyle bir olay var. Yani kadın, yani anlatıldığı gibi, ben onu mahcup etmek istemiyorum da uygunsuz bir film. Böyle bir görüntü var, sonra benim bulunduğum ev, yani kadının gösterttiği evi, bilirkişinin nezaretinde tespit edilen evi gösterttik. Evde tavan asmolen, dümdüz tavan, yani böyle aşağı doğru kiriş yok. Orada filmde açık açık evin kirişleri gözüküyor. Koskoca kirişler var, pencereler küçücük. Benim bulunduğum evde pencereler tavandan tabana kadar ve büyük İtalyan stili, büyük bir ev. Aradaki farkı mahkeme gördü, evle hiç alakası yok. Bir kere bilirkişide, teknik olarak ev yıkılıp tamamen yapılmadıktan sonra bu evle bu ev olmaz dedi. Yani arada fark var dediler. Sonra öyle bir olayın da olmadığını gördüler. Yani, benim orada olmadığımı, elimde silahlar uzun namlulu bir şey olmadığını gördüler. Mahkeme beraat kararı verdi, ağır ceza mahkemesinde beraat ettik. Bu bayan bana da bir tazminat davası açmıştı; buna rağmen, ispatıma rağmen tazminat davasını kazandı. Ben de parasını vermek durumunda kaldım.
MUHABİR: Evet, yeni bitti galiba değil mi o dava?
ADNAN OKTAR: Efendim?
MUHABİR: Yeni geçtiğim yıl içerisinde.
ADNAN OKTAR: Evet, tazminat davası kazandı. Vardır bir hayır, bizim mahkemeye karşı boynumuz kıldan ince tabi. Şeriatın kestiği parmak acımaz derler. Saygılıyım, sonra da biliyorsunuz benim üç kız arkadaşım ki dünya iyisi, acayip sevimliler, çok terbiyeliler. Yüzüne baksan kızarır, kolej mezunu bunlar, üniversite mezunu, hayatında hiç karakola gitmemiş insanlar. Onlarla benim mahkeme karar verdi, siz çete reisisiniz, çete liderisiniz dedi. Biz de dedik, amenna. Mahkemenin kararına karşı boynumuz ince. Yani bir şey diyemeyiz, saygılıyız. Ama tabi burada önemli olan hususlardan bir tanesi, bizim savcımızın açıklamasaydı. Diyor ki mahkememizin savcısı: “Mahkememizce toplanan deliller arasında bu sanıklar aleyhinde delil bulunmamaktadır –yok diyor- CMK’nın 148/4 maddesi gereği poliste alınan avukatsız ifadelerin ve işkenceyle alınan ifadelerin delil olarak şekillendirilemeyeceği böylece mahkemece de kabul edilmiştir” diyor. Siz mahkemenizde bunu kabul edemezsiniz diyor, etmiyorsunuz diyor. Yani, mahkeme hakikaten kabul etmedi. Çünkü avukat yoktu ve işkenceyle alınmıştı. Bu da geçersizdir dedi savcı, ayrıca daha önce bu kişilerin arkadaşlarına; yani aynı çete lideri suçlamasıyla mahkeme beraat kararı verdi dedi. Yani, aynı kanun maddeleri, aynı sevk maddeleri, aynı deliller ve bu kararı da mahkemeniz kesinleştirdi, dedi. Yani hepsine beraat verdiniz dedi, aynı arkadaşlara. Bu kişilerin de bunlardan farkı yok, bunlar da aynı kişiler, o zaman onlara da beraat vermeniz gerekir dedi. “Bu nedenle, bu durumda sanıklardan Adnan Oktar’ın suç işlemek için örgüt kurmak ve diğer sanıkların örgütün yöneticisi olmak, örgüt adına faaliyette bulunmak suçlarını işledikleri ‘Sabit Olmadığından’ CMK’nın 223/2e maddesi gereğince bütün sanıkların müsnet suçlardan ayrı ayrı BERAATLERİNE karar verilmesi kamu adına talep ve mütalaa olunur” dedi; mahkemede biz bu kanaatte değiliz dedi. Biz de hakkımızı helal ediyoruz, saygı duyuyoruz, ne derlerse yaparız. Devletin dediğini karşı boynumuz kıldan ince. Yat derlerse, gider yatarız.
MUHABİR: Peki, Oktar Babuna olayı konusunda neler söyleyebiliriz?
ADNAN OKTAR: Oktar Babuna olayı, geniş bir olaydır.
MUHABİR: Çok geniş bir olay
ADNAN OKTAR: Dar bir alanda sorarsanız, yani konuyu darlaştırarak sorarsanız, detay sorarsanız cevap vereyim isterseniz. Yoksa isterseniz geniş de açıklayabilirim ama.
MUHABİR: Oktar Babuna’yla ilgili alınan kanlar, bu kanların Amerika’ya gönderildiği iddiası ve Türkiye, Türk halkının genetik tespitinin yapılacağı iddiası gündemdeydi bir dönem, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
ADNAN OKTAR: Bir kere genetik tespit, tükürükten elde edilebilir, saç tüyünden elde edilebilir hatta insan bir yere dokunduğunda bile, buraya dokunduğunda genetik kodu çıkıyor buraya zaten. Yani, bu çok çok çok zorlama, Almanya’da bizim 3 milyon insanımız var; isterlerse hepsinin genetik kodlarını alırlar. Amerika’da da var Türkler, yani Türklerin parmak izini tespit ve yahut herhangi bir saç tüyünü elde etmek o kadar güç bir şey değil. Dolayısıyla bu gereksiz bir demagojiydi, gereksiz bir, halkı galeyana getirecek izahlardı, aslı astarı olmayan izahlardı. Bir kısmı bunu samimi olarak söylemiş olabilir, hakikaten anlamadıkları için ama işin doğrusu böyle değil. Bu konuda devletin kendisi hizmet verdi. Bir kere bunu, bu kampanyayı yüklenen kurum, resmi, devletin kurumuydu. Kanı toplayan, devletin resmi polisi, devletin resmi ambulansları götürüyor, devletin tahsis ettiği uçakla gidiyor. Yani, tamamı devlete ait çalışmalar.
MUHABİR: Ama neden Adnan Oktar ismi ve kimliğinin üzerine yapışmış kaldı bu olay?
ADNAN OKTAR: Bana emniyette sordular, dediler ki: ‘Bu kampanyayı kim yaptı? Kim yaptı dedi, tabi ki sen yaptın’ dediler. E tabi ki ben yaptım dedim ben de. Çünkü aksini zaten diyemezsin, MâşâAllah 2 m.lik boyu var polisin.
MUHABİR: Siyasi görüşünüz, insanlara yaklaşımınızı, insanlara yaratılış gerçeğini aktarmanız bu kadar çok şey yaşamanıza sebebiyet mi verdi? Aslında doğru olan bir şey yaptınız, aslında insanları bilinçlendirdiniz neden bu kadar yanlış algılandı, değerlendirildi?
ADNAN OKTAR: Benim hayatta en övündüğüm en heyecan duyduğum, en büyük şeref duyduğum olaylar bunlar. Yani yağmur gibi yağsın üstüme, ben müthiş zevk alırım. Allah’tan rahmet yağıyor, bu benim için dünyada da ahirette de büyük bir şeref. Ve onur duyuyorum, zevk alıyorum tabi.
MUHABİR: Gözleriniz doldu
ADNAN OKTAR: Efendim
MUHABİR: Gözleriniz doldu
ADNAN OKTAR: Gözlerimin dolması 48 saati devirdim uykusuzum ondan olmuş olabilir. Ama tabi bir sevinçten de Allah sevincinden gözler dolar, Allah aşkıyla tutkudan gözler dolar; o anlamda tabi ki kabul ederim. İnşaAllah.
MUHABİR: Evet, böyle güzel bir program hazırladığınız için teşekkür ediyorum demiş, Melike Bulut İzmir’den.
ADNAN OKTAR: Bende teşekkür ediyorum.
MUHABİR: Adnan Bey, gerçekten çok şık ve çok yakışıklı bir beyefendi; acaba gözleri ne renk merak ediyorum lütfen sorar mısınız, sormayacağım Melike Hanım ben görüyorum ama yine de hocamız açıklasın isterseniz. Hocam gözleriniz ne renk?
ADNAN OKTAR: Yeşil gri karışımı
MUHABİR: Yeşil gri karışımı
ADNAN OKTAR: Evet
MUHABİR: Böylelikle izleyicimizin sorusuna da cevap vermiş olduk. Selamlar hocam, daha önceki sohbetlerinizde yurt dışı yasağınız olduğundan bahsetmiştiniz.
ADNAN OKTAR: Evet
MUHABİR: Yurt dışı yasağınız kalkınca sohbetler ve konferanslar için çıkacak mısınız? Çıkıyorsunuz bildiğim kadarıyla; bir planınız var mı?
ADNAN OKTAR: Benim yurt dışı yasağım devam etsin, İnşaAllah onda bir hayır var. İnşaAllah Türk İslam Birliği oluşacak, zaten sınırlar kalkacak
MUHABİR: Kalkacak
ADNAN OKTAR: Sınırlar kalkınca zaten pasaporta da ihtiyaç kalmayacak, dolayısıyla benim yasağımın da bir etkisi olmaz o zaman, rahat rahat giderim.
MUHABİR: Azerbaycan’da çok görmek istiyoruz demiş, Azerbaycan’dan Hikmet Dikmen.
ADNAN OKTAR: İnşaAllah.
MUHABİR: Hayırlı sabahlar Sayın Hocam, Hz. Mehdi ile Hz. Hızır görüşecek demiştiniz daha önce ki sohbetinizde.
ADNAN OKTAR: Doğru
MUHABİR: Acaba bu görüşme sadece ikisi arasında gizli kalan bir görüşme mi olacak, Saadet Gür’ün sorusu.
ADNAN OKTAR: Tabi ki, bu tip şeylerde zaten kişi tembihlenir; yani bunun gizli olduğu söylenir. O ölünceye kadar onu açıklayamaz, Allah’ın izin vermesi dışında açıklayamaz.
MUHABİR: Evet. Sayın Harun Yahya ve Sezin Hanım merhabalar. Kuran’da Müslüman bir erkek ve Müslüman kadın nasıl tarif ediliyor, aralarında ne farklar var? Ahmet Alt, İzmir’den sormuş bize.
ADNAN OKTAR: Evet, mümin kadın çok Allah’tan korkan, çok Allah’ı seven, çok samimi olursa Allah ona özel bir güç verir. Ruhunda tarif edemeyecek bir tutku ve sevgi gücü oluşur. Çiçeklerden, böceklerden, insanlardan tarif edilemeyecek bir zevk alır. Ama insan derken, akıllı insandan zevk alacak şekilde Allah onu yaratmıştır. Yani, sadece akıllı ve Allah’tan çok korkan, takva insandan, en takva bulduğu insandan tarif edilemeyecek derecede zevk alır. Yani, çok şiddetli bir tutku duyar. Onu mesela, Hz. Musa döneminde gördük, Firavun’un hanımı mesela; Firavun’un hanımı Hz. Musa’ya tutkuyla bağlandı. Derin bir sevgiyle sevdi, çünkü onda Allah’ın tecellisini gördü. Mesela, Peygamber Efendimizin hanımları da, Peygamber Efendimize karşı derin bir tutkuyla bağlıydılar, derin bir sevgiyle bağlıydılar. Mesela, Hz. Ayşe annemiz de öyle, ondaki heybete, ondaki derinliğe yönelik tarif edilemeyecek bir zevk alıyorlardı. Ve bu bütün peygamberlere böyle olmuştur. Ama bir kısmında, mesela Nuh’un hanımı ve Lut’un hanımı küfür ruhunda oldukları için; onların içindeki, ruhundaki derin heybeti derin güzelliği görememişlerdir. Ve hıyanet etmişlerdir dine, İslam’a, Kuran’a ve onlara. Ve Allah onları cehenneme göndermiştir. Fakat aklı başında müminler, Allah’ın bu gizli sırrını bulurlar. Allah’ın bu tarif edilemeyen sırrını bulurlar; dünyada ve ahirette bunun mutluluğunu yaşarlar. Mesela cennette de tutku vardır, gözlerini sadece eşlerine çevirmiş kadınlardan bahsedilir. Tutkuyla diyor Allah ayette, gözlerini sadece eşlerine. İşte bu olağanüstü güce Allah dikkat çekiyor, bu mucize olan güce. İnsanı en çok etkileyen budur, yoksa insan et kemikle etkilenmez. İnsan, Allah’ın heybetinden kaynaklanan, Allah’ın tecellisinden kaynaklanan derin bir zevk vardır bundan dolayı çok etkilenir. Et kemik vesile olur.
MUHABİR: Evet, benim de bir sorum var hocam, acaba Hz. Mehdi’nin yardımcılarından bazıları Avrupa ülkelerinde de olacaklar mı, Hüseyin Cengiz’in sorusu
ADNAN OKTAR: Mehdi’nin talebeleri her yerde olacak birçok yerde olacaklar ama Allah bilir tabi zuhur ettiklerinde anlayacağız. Şu an ben bilemem, görmediğim için Mehdiyi bir şey diyemem.
MUHABİR: Geçtiğimiz hafta Mehdi’nin fiziksel özelliklerini aktardık ve yine benim mailime gelen sorulardan en yoğunlukla aldığımız soru, isterseniz özellikleri tekrar edelim ondan sonra size o soruyu yönelteyim ben.
ADNAN OKTAR: Evet, Mehdi, benim bildiğim, ezberimde olan hadisleri söyleyebilirim. Saçı siyahtır diyor, kaşı kavislidir diyor, alnında bir yara izi vardır diyor, burnu küçüktür kalkıktır diyor, yüzü güzeldir parlaktır diyor, dişleri düzgün ve güzeldir diyor, sakallıdır diyor, göğsü geniştir diyor, karnı geniştir diyor, karnı büyüktür diyor, uylukları geniştir diyor, adımlarını dışarı atar yürürken diyor, o var. Sırtında iki ben’den bahsediyor, biri mühür tarzında ben, bir de yaprak tarzında, yani Mersin ağacının yaprağı gibidir diyor rivayette. Yani, dışarı çıkık bir ben’den bahsediyor. Sağ bacağında yine bir iz vardır diyor, belirgin bir iz rivayette. Gözü çekiktir diyor Mehdi’nin,
MUHABİR: Vurgulu konuşur
ADNAN OKTAR: Evet, konuşurken bazen dilinde zorlanma olur diyor. Yani, dilinde ağırlık vardır diyor, böyle bazen kelimeleri çıkaramaz diyor; o zaman eliyle vurgu yapar diyor. Zorlandığında yani, konuşmada zorlandığında, ona özellikle dikkat çekilmiş. Allah onu bir gecede ıslah eder diyor, olağanüstü bir bilgi verilir diyor. Çok kapsamlı ezberimde tam yok ama…
MUHABİR: Bu kadar fiziksel özelliklerini anlattığımız zaman, izleyicilerimizden şöyle bir soru gelmiş. Genel olarak o kadar çok Mehdi’nin fiziksel özelliklerini andırıyor ki Sayın Oktar
ADNAN OKTAR: Doğru andırıyorum evet.
MUHABİR: Peki, Mehdi misiniz?
ADNAN OKTAR: Allah esirgesin öyle bir şey demeyeceğim açık belli. Yani, bunu her kim derse desin Müslümanlar aklından rahat rahat şüphe edebilir öyle kişinin. Dinden çıkmış olur zaten İslam’la bağlantısı kalmaz. Bir yalancı Mehdi olayı demektir bu, Müslüman hiçbir şekilde böyle bir şeye cesaret edemez. Yani, bu ne demektir? Ben masumum ve cennete gideceğim, cennetliğim ve dolayısıyla benim imtihan edilmeme gerek yok anlamına gelir. Mehdi de imtihan ediliyor, ümit ve korku arasında olacak Mehdi. Hatta Said Nursi Hazretleri diyor: ‘Bidayeten kendisi dahi kendisini bilmez’ diyor. Yakın talebeleri belki diyor, belki diyor, onu da belirtiyor, imanın nuruyla tanırlar diyor. Belki, yani kesin kanaatte değil, belki. Hz. İsa (A.S.) için de diyor, yakın talebeleri ve havassı diyor, onu imanın nuruyla tanırlar diyor. Kendisi de bidayetin kendisini bilmez diyor. Onun için, çünkü bu dünya bir imtihan meydanıdır, bir tecrübe meydanıdır diyor. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz diyor. Öyleyse o eşhas diyor, kendisi dahi kendisini bilmez diyor. Onun için biz imtihan meydanındayız, imtihan ortamındayız. Yani, en ince detaylarına kadar benzemiş olsa bile, bir kişi kesinlikle bu iddiada bulunamaz.
MUHABİR: Evet, bir soru daha var hocam hemen aktaralım. Merhabalar Sezin Hanım, programınız çok ilgimi çekti. Hocamıza teşekkür etmemiz gerekiyor bu konuyla ilgili. Sayın hocama şunu sormak istiyorum, günümüzde eğitim sistemimizin en büyük sorunu sizce nedir? Gençler din ahlakına uzak yetiştirilince birçok sorunlar çıkıyor. Düzeltmek için neler yapılmalı? Siz ve ekibiniz aslında çok güzel şeyler yapıyorsunuz ama detaylandıralım mı biraz?
ADNAN OKTAR: Dini anlatan insanlar, dini; sevgi, şefkat, merhamet, muhabbet, derinlik, mutluluk, sevinç ve neşe kaynağı olarak anlatmıyorlar. Hâlbuki din böyledir, benim anlattığım gibidir. Onlar sanki bir kâbus anlatıyorlar, böyle bir rüya. Yani, akılsızca çok çok mantıksız, hurafelerle karışmış, böyle sanki bir Hint mitosu anlatır gibi akıl almaz şeyler anlatıyorlar. Aklı başında, genel kültürü yerinde olan, zeki, dengeli bir insanın böyle garip izahlara inanması mümkün değil tabi ki ve çocuklar da inanamıyorlar tabi. Ama ben dini anlatırken mutlaka kesin inandığım ve kesin bildiğim şeyleri anlatırım. Yani hiçbir şekilde hurafe kabul etmem. Akılsızca izah edilmiş hiçbir şeyi kabul etmem. Delili olmayan, mantığı olmayan ve kendimin inanmadığı bir şeyi asla anlatmadım. Kendim, %100 kanaat getirdiğim şeyleri anlattım. O yüzden de çok etkili oluyor. Onun için dini öğrenmek isteyen kardeşlerim, benim www.HarunYahya.org – www.HarunYahya.net‘den her türlü bilgiyi indirebilir, ücretsiz alabilirler. Ama buna rağmen yine merak ettikleri şey olursa ya röportajlarda sorabilirler canlı yayın anında ve yahut internetten bizim adresimize girerek oradan da sorabilirler. Ama din, sevinç ve tutku kaynağı, güzellik kaynağı bir güneştir. İnsanın ruhunu aydınlatır, aklını açar. İnsanı böyle delice bir coşkunun içerisine sokar ve insanı cennete hazırlar. Sonsuz hayata hazırlar, Allah’ın çok büyük bir nimetidir din. Dünyadaki en büyük nimettir.
MUHABİR: Evet. Bir sorumuz daha var. Mehmet Bey, Edirne’den ulaşmış; bir Müslüman gayri Müslim bir kimsenin cenazesine katılabilir mi?
ADNAN OKTAR: E tabi ki, tabi ki. Zaten Müslüman’ın görevidir bu. Cenazesine gideriz, ailesine yardımcı oluruz, eğer yanlış bilgiden dolayı böyle üzülenler varsa onlara açıklar teselli ederiz. Hatta yemekleri yoksa yemek götürürüz. Hastası varsa hastalarına yardımcı oluruz, hastaneye götürürüz, Ehli Kitap bize Allah’ın bir emaneti, tabi.
MUHABİR: Evet. Hz. Ali buyurmuştur ki, Hz. Mehdi elini kulların başına koyacaktır böylece her müminin kalbi demir parçalarından daha sağlam olacak ve Allah-u Teâlâ, O’na 40 kişinin gücünü verecektir. Bu rivayeti sayın hocamıza sorar mısınız, Hz. Ali’nin söylemek istediği neydi? Süreyya Hanım, İzmir Karşıyaka’dan. Buradan da sevgilerimizi yolluyoruz Karşıyakalılara.
ADNAN OKTAR: Evet, Mehdi’nin sevgisi insanların kalbinde ferahlık, inşirah, bir açılım meydana getirecek. Elinden kasıt, yani onun manevi atmosferi, onun meydana getirdiği ortam olarak alabiliriz. Yani onun sevgisi; onu hisseden insanların ruhunda açılım bir inşirah olacak İnşaAllah. Allah O’nu insanların hidayetine vesile edecek. Zaten Mehdi demek, aynı zamanda Allah’ın ‘Hadi’ isminin tecellisi anlamındadır. Yani, ‘İnsanların hidayetine vesile olan’ anlamındadır. Mehdi’nin anlamı budur. Ve dolayısıyla bu şekilde bir durum olması zaten hadisin izahlarına tam uygun oluyor. Güç olarak da tabi ki Allah, ona hem bilgi olarak hem beden olarak bir güç verecektir; güçlü olacaktır, sağlıklı bir insan olacaktır. Buna işaret ediyor olabilir.
MUHABİR: Evet, hocam Yaratılış Atlasları
ADNAN OKTAR: Evet
MUHABİR: Son iki haftadır falan benim elimden düşmüyor, daha öncesinden. Şimdi bu şekilde göstermek istiyorum, biraz zorlanıyorum gerçi, 6 kg değil mi?
ADNAN OKTAR: MâşâAllah, yaklaşık, biraz daha fazla.
MUHABİR: Yaklaşık 6 kg, 3 cilt mi şu anda?
ADNAN OKTAR: Evet, ilk 3 cilt.
MUHABİR: Biraz bu kitabın içeriğinden bahsedelim mi? Oldukça ilgi uyandırdı.
ADNAN OKTAR: Bu kitabın iyi özelliği resimleri neredeyse üç boyutlu gibi çok kaliteli çekimler. Ve insanlardan saklanan belgeleri biz ortaya çıkarttık. Yani, fosilleri insanlardan gizliyorlardı. Darwinistlerin en titiz olduğu konuydu, çünkü kendilerini batıracak, Darwinizmi mahvedecek fosilleri hiçbir şekilde ortaya çıkartmıyorlardı. Biz de bu fosilleri ortaya çıkartıp onların oyununu bozmuş olduk. Yani, hepsi her sayfası bir delildir. Yani her sayfası, bir tanesi bile Darwinizmi bitirmek için yeterlidir.
MUHABİR: Toplamda 6 cilt?
ADNAN OKTAR: 7 cilt
MUHABİR: 7 cilt, yakın plan gösterebilirsek arkadaşlarımızdan rica edelim. Oldukça emek sarf edilerek harcanmış muhteşem. Nereden edinecekler izleyenlerimiz bu atlası?
ADNAN OKTAR: Yayınevinden isteyebilirler.
MUHABİR: Evet, yayınevinden, internet adresinden yine çok net bir şekilde görebileceksiniz. Gayet kaliteli, bu atlastı değil mi üniversitelere, bütün öğretim üyelerine gönderdiğiniz.
ADNAN OKTAR: Mesela, 200 milyon yıllık, 300 milyon yıllık fosiller hiçbir şekilde değişmemişler. Onların dediğine göre, mesela bunlar amber içinde böcekler şu ana kadar tank gibi falan bir şey olması gerekiyordu onların demesine göre. Hatta bunların şu an profesör olması gerekiyordu bu arıların böceklerin falan, üniversitelerde öğretim üyesi olmaları gerekiyordu. Çünkü atamız mikrop diyor onlar. Atamız solucan diyor, bunlar da milyonlarca yıldan beri hiç değişmemişler.
MUHABİR: Şuradan şöyle bakıyorum, devam edelim. Kısaca gösteriyorum ben hemen.
ADNAN OKTAR: 200 milyon yıllık, 300 milyon yıllık canlılar ve şu anki halleriyle tıpatıp aynılar. Hiçbir değişikliğe uğramamışlar. Ve yüzlerce binlerce resim kullandık yine de kullanacağız İnşaAllah. Ve dikkat ederseniz 3 boyutluya yakın son derece net ve yakından çekim fotoğraflar.
MUHABİR: Evet, inanılmaz güzel.
ADNAN OKTAR: Kimsenin reddedeceği gibi değil.
MUHABİR: Evet, ne kadar sürdü bunun çalışması hocam?
ADNAN OKTAR: İşin doğrusu bayağı süratli bitirdik, MâşâAllah. Ekip çalışması olduğu için çok süratli oldu MâşâAllah.
MUHABİR: Çok ayrıntılı, bu?
ADNAN OKTAR: Evet, mesela bu da öyle; milyonlarca seneden beri hiç değişmemiş bir balık türü. Milimi milimine aynı, yani bunların demesine göre atamız balıktı diyor onlar zaten. E bunlar şunlar, Paris’te bir kahvede sohbet ediyor olması gerekirdi.
MUHABİR: Evet, şuraya da baktığımız da yine detaylandırarak; çok kısa kısa geçiyorum hemen.
ADNAN OKTAR: Hücrenin yapısı anlatılıyor ki hücrenin içi bir şehir gibidir. İstanbul’dan hiç farkı yoktur, hücrenin içi. Çok karmaşık, çok girift, yani, binlerce olayın olduğu çok muazzam bir sistem vardır. Emir komuta zinciriyle hareket eden bir sistem vardır. Tek bir hücre bile Darwinizmi binlerce kere çökertmek için yeterlidir.
MUHABİR: Yeterlidir, Darwinistler neleri düşünemezler diye bir kitabınız var. Siteden o kitabı hayranlıkla bir gecede bitirdim.
ADNAN OKTAR: MâşâAllah
MUHABİR: İnanılmaz güzel. Neleri düşünemezler biraz aktaralım mı izleyenlerimize?
ADNAN OKTAR: O kadar fazla ki, daha ilk başlangıcında olay bitiyor. Darwin diyor ki, adamcağız: Kardeşim diyor, benim teorimde bir açmaz var diyor. Ara fosil olayı diyor. Eğer diyor ara fosil bulunamazsa benim teorim de bitmiştir diyor. Yeraltını şu an kazıyoruz diyor araştırıyoruz; ama bulunamıyor diyor, neden bulunamıyor diyor. Ve kâinat niye bu kadar düzgün diyor, her şey niye düzgün diyor. Çünkü Allah yarattığı için düzgün. Niye bulunamıyor diyor, olmadığı için bulunamıyor. Ve 150 yıldan beri yerin altı üstüne getirilmiştir, tek bir tane ara fosil bulunamamıştır. Buna mukabil 100 milyonun üstünde burada gördüğünüz gibi yaşayan fosiller bulunmuştur. Yani, şimdikiyle aynı ve dolayısıyla Darwin’in dediği bir konu doğru çıkmıştır. Adamın tek bir tane doğrusu vardır, o da teorisinin geçersiz olacağını belirttiği konudur. Eğer “Ara fosil bulunamazsa benim teorim de bitmiştir” diyor. Darwin bu konuda çok isabet kaydetmiştir, yani bu yönde tebrik ediyoruz.
MUHABİR: Evet, gözdeki mucize kitabınızda da gözün inanılmaz özelliklerini anlatıyorsunuz.
ADNAN OKTAR: Tabi, mesela bakın şu an gözüm, uzağa bakıyorum anında optik ayar yapıyor. Hâlbuki fotoğraf çekmeye kalkanlar iki saat uğraşıyorlar. Değil mi, buna rağmen arka fon yine bulanık oluyor. Uğraşmalarına rağmen arka fon bulanık oluyor. Otomatik ayara rağmen, ama bizim, bak bakıyorum arka fon hiçbir şekilde bulanık olmuyor. Saniyesinde uyum, yani en gelişmiş kamerada şu an bu teknik elde edilemedi. Arka fonun bulanık olmadan tespiti, görüntünün net olması ve üç boyutlu olmasını elde edemediler şu ana kadar.
MUHABİR: Aynı zamanda gözün kendini temizleme yeteneği ve gözün kendini temizleyen madde şu anda belki de birçok dezenfektandan daha da etkili bir madde olmasına rağmen göze hiçbir şeklide zarar vermiyor. Bu da mucizenin bir başka boyutu herhalde değil mi?
ADNAN OKTAR: Hayır zaten göz görmüyor, göz kördür. Göz yani, göz normal, bir fotoğraf makinesini koymuş gibi düşünün, böyledir. Sadece görüntüyü, oradaki hücreler kimyasal enerjiye çevirip, elektrik enerjisine çevirip alıp götürüyorlar beyine. Beyinde de kapkaranlık bir ortam var, mercimek kadar bir yere geliyor al sana koskocaman bir dünya. Transatlantikler, gemiler, şehirler, gezmeler-tozmalar, dolarlar, milyarlar, yiyecekler, içecekler hepsi o mercimeğin içinde oluyor. Ve oradaki elektrik akımıyla oluyor. Ona o elektrik akımını veren Allah, hepsini insanlara gerçekten varmış gibi yaşatıyor. Dışarıda asılları var ama biz aslıyla hiç muhatap olmuyoruz. Hep mercimeğin içinde yaşarız biz.
MUHABİR: Evet, hocam; Sayın hocamıza saygı, sevgi, selamlar, gerçek akıl nedir?
ADNAN OKTAR: Aleyküm selam
MUHABİR: Akıl ile zekâ arasındaki fark nedir? Açıklık getirebilir misiniz demiş Hasan Bey bize İstanbul’dan ulaşmış. Güzel bir soru olduğu için atlamak istemedim.
ADNAN OKTAR: Mesela, Gangsterlerfalan çok zekidir ama akıllı değiller. Akıllı insan başını belaya sokmaz. İşte Peygamberler akıllıdır, yani başını belaya şöyle; Allah için sokar başını belaya. O bir şereftir o anlamda değil. Yani, hem kendine zarar verir akılsız hem çevresine zarar, hem dünyasını hem ahiretini batırır. Ve hiç mutlu yaşamaz. Yani, tevekkülsüzdür ve ızdırap içinde yaşar. Mesela, kurt da köpek de tevekkülsüzdür bütün ömrü hayvanların sürünmekle geçer. Hep açtır mesela kurtlar, sürekli, ya dövülür ya sövülür ya köpekler tarafından kovalanır. Bir ufacık yiyecek için bile çok ızdırap çeker. Ama mesela küçük çocuklar anne kucağında Allah’a tam tevekkül ettiği için Allah onları anne sütüyle besliyor, en güzel şekilde bakım olur; tam teslim olmuştur Allah’a çocuklar. Mesela, ağaçlar da Allah’a tam teslim olur; Allah ağaç olduğu yerde rızkını verir. Ama hırs yaptığında, akılsızlık yaptığında, nimet kaçar o nimetini kovalar. Ve acı ve ızdırap içinde geçer insanın ömrü. Akıllı her şeyin en güzelini görür, her şeye hayır ve hikmet gözüyle bakar. Güzel huyludur, güzel ahlaklıdır, etrafına nur saçar ve sevgi insanıdır; sevgiyi çok şiddetli yaşar akıllı insan. Yani, tutku insanıdır, mesela bütün Peygamberler öyle, tutku insanıdır onlar. Çok derin yaşarlar sevgiyi şiddetli yaşarlar ve insanların kavrayamayacağı derecede şiddetli yaşarlar sevgiyi. Mesela, cennete de gidiyorlar, cennette onların aldığı zevki bir başka insan bilemiyor. Onlar mesela bir insanın aldığı zevk onsa, o yüz milyon alıyor. Ama o insan onu bilemiyor, orada kendisini aynı zevki aldığını zanneder.
MUHABİR: Evet, peki “Kime uzun ömür verirsek, yaratılışta onu tersine çeviririz, yine de akıllarını kullanmayacaklar mı?” diye buyuruyor Allah-u Teâlâ bir ayette. Muhterem hocam ben bu ayeti anlayamadım, acaba anlatabilir misiniz diyor; Meliha Gündüz, İstanbul’dan.
ADNAN OKTAR: Bazen insanlar 100 yaşına, 90 yaşına geldiklerinde süt dişleri çıkmaya başlar çocukta olduğu gibi ve biraz çocuklaşırlar. Daha çocukluklarına dönmeye başlarlar, Kur’an buna işaret ediyor. Yani ekseriyetle, Kur’an birçok şeyi ekseriyet itibarıyla söyler. Bir mucize olarak oluyor, Allah onlara o acıyı çekmemeleri için zamanla, eğer acı çekmeye başladılarsa yaşlılığın rahatsızlığı da oluştuysa; bazen onların aklında bir eksilme meydana getirir Allah. Acı çekemeyecek hale getirir, bazen tamamen şuurlarını da kapatabilir, yaşlandıklarında. Bazen de onları çocuklaştırır, yani çocuğa çevirir. Ama asıl işaret edilen, onların çocuksu hale dönmeleridir ki onları daha sevimli kılıyor tabi.
MUHABİR: Evet, hayat rüya kadar kısa mı hocam yoksa şu an rüyada mıyız?
ADNAN OKTAR: Tabi ki bir nevi rüya içinde yaşıyoruz. Cennette öyledir, çünkü mercimek kadar yerde göstertilen görüntü bir rüyadır. Biz rüyamızı da yine o mercimek kadar yerin içerisinde görüyoruz. Bu dünya hayatına ait görüntüyü de yine mercimek kadar yerin içinde görüyoruz.
MUHABİR: Ama bazen o kadar kesik kesik görüyoruz ki kareleri bazen de bir film senaryosu kadar sanki saatlerce sabaha kadar rüya görmüş gibi hissediyoruz kendimizi. Bu neden kaynaklanıyor?
ADNAN OKTAR: Bazen bende de oluyor, geçenlerde bir rüya görmüştüm.
MUHABİR: Hayırdır
ADNAN OKTAR: İnşaAllah. Rüyamdan uyandım, ama yine rüyadayım. Aa dedim ne kadar net dünya dedim, Allah’a şükür dedim. Rüyayla gerçek hayat ne kadar farklı dedim rüyamda. Yani, çok keskin uyandım, sonra bir kere daha uyanınca aman Allah’ım dedim, müthiş şaşırdım. Yani, aradaki farkı görmüş oldum. Çünkü o rüyayla kalktığım, uyandığım şey, net uyandım; normal hayata dönmüştüm. Ondan bir daha uyandım yeniden.
MUHABİR: Evet, rüyanın içinde uykudan uyanmak tekrar
ADNAN OKTAR: İnsanların çoğunda da olur o, rüyadayken rüyada olduğunu bilir. Bazen de rüyada uyandığını zanneder ama halen rüyadadır.
MUHABİR: Peki uzun veya kısa görmek rüyayı, o neye bağlı? Yine beynin içindeki mercimek tanesi kadar yerle mi ilgili?
ADNAN OKTAR: Tabi, ondan oluyor. Mesela, insan bazen 5 dakika uyuyor, saatlerce uyuduğunu zannediyor. Bir de bakıyor ki 5 dakika uyumuş, hayretler içinde kalıyor. İşte zamanın izafi olduğunu göstertmek içindir. Ahirette de insanlar uyanırken “Kim bizi bu yattığımız yerden kaldırdı?” diyorlar. Yani yine uyuduğunu zannediyor, uykudan uyandığını zannederek kalkacak insanlar. Ölümde de, öldüğünde de, insanlar yine uykudan uyanır gibi uyanıyor. Dünyada şu an canlı olan bir insan, ölüm anında; öldüğünde de yine uyanmış insan psikolojisiyle uyanıyor. Birden ortalık netleşiyor, görüntü netleşiyor, uyandığını zannediyor.
MUHABİR: Peki, rüyaların bir anlamı var mı ya da yorumlanabilir mi? rüya yorumları diye rüya tabirleri diye birçok sitede var internette.
ADNAN OKTAR: Tabi ki
MUHABİR: Böyle bir şey var mı, tabir var mı?
ADNAN OKTAR: Tabi ki olmaz öyle şey. O ancak vahiyle olabilir. O peygamberlere mahsus bir şeydir. Bazen velilerde olur, sadık rüyalar olur. Ama onlarda Allah-u âlem der, biz bilemeyiz. Yani, tahakkukundan sonra anlaşılır. Olay meydana geldikten sonra Allah’ın kastettiği buymuş demek ki deriz. Mesela, rüyasında bazen insan bir gemiyle bir yere gittiğini görür; ama fiili olarak olay bambaşka bir şey şeklinde görünür. Yani, yine gemiyle bir şey olur ama bambaşka bir olay meydana gelmiştir. Ve yahut gemi değil de, gemiye benzer bir şeye binmiş olur. Benzeri olaylar meydana gelir. Bazen de tıpatıp olur. Yani, rüyasında gördüğü şeyin aynısı da oluşabilir.
MUHABİR: Mesela rüyada saçınızın uzadığını görmek sıkıntıya yorumlanır. Ayakkabı görmek, yine sıkıntıya yorumlanır. Ya da işte dişinizin sallandığını ya da çıktığını görmek hastalığa yakalanacağınıza işarettir, der birçok internet sitesi. Bunlar neye dayanarak söylenmiş şeyler?
ADNAN OKTAR: Hayır, hayır tamamı yalan, tamamı yalan; hiç hiç aslı yok.
MUHABİR: Yani bunlara bağlanıp hiçbir şekilde hayatımızı karartmamamız gerekiyor değil mi?
ADNAN OKTAR: Kesinlikle inanmasınlar, hiçbir alakası yok. Hatta deneyebilirler de baksınlar; tamamı hurafedir. Hurafelere aklı başında olan bir insan zaten yanaşmaz. Yani, hurafe adı üstünde ve hurafe zaten bağırır. Akıllı bir insan hurafeyi hemen görür, Kur’an inancına, Peygamber Efendimizin sahih hadislerine aykırı olan inançlara hiçbir şekilde yanaşmamak lazım.
MUHABİR: Evet, peki hocam bu Aralık ayının son haftasında Karabük’te çekilen ufo görüntülerinden biraz bahsedelim. UFO görüntüsü müydü onlar yoksa onlar başka bir şey miydi? Neydi?
ADNAN OKTAR: Bakın bazen cinler o tarz gösteriler yaparlar; yani ışık şeklinde görüntüler olur, başka şeyler olabilir. Ama ufo denen bir olay yok. Ama cinlerin gösterileri var, o tarz şeyler olur. Cinler bazen ışık şeklinde, bazen duman şeklinde, bazen hatta akrep ya da herhangi bir hayvan şeklinde görülebilirler. Ama çoğu zamanda cinler görünmezler, yani evlerde yaşarlar ama görünmezler. Olay bunlardan ibaret; yani yoksa çeşit çeşit yollar var biliyorsunuz bir tanesi de ufo mantığı, bir kısmı da eşyayı hareket ettirmek, yok suyu hareket ettirmek, işte düşünce nakli falan. Bunlar biraz çocukça, kendini boş zamanlarını için, kendini oyalamak için ortaya atılmış şeyler.
MUHABİR: Evet devam edelim. Daha önceki bir röportajınızda bayanların detaylara çok takıldıklarından bahsetmiştiniz. Bu özelliği nasıl düzeltebiliriz? Yasemin Yalın, İstanbul’dan ulaşmış bize.
ADNAN OKTAR: İşte Allah’a sığınacak kadınlar, çok samimi olacak. Kadınlar çok mübarek ve çok muhterem varlıklardır. Bak tekrar ediyorum, Allah’ın en mükemmel tecellileridir. Yani, çok munis, cennette ve dünyada da en büyük nimettir kadınlar. Ama çok akıllı olup, Allah’tan çok korkmaları, Allah’ı çok sevmeleri gerekir. Şeytandan Allah’a sığınmaları lazım; akıllı olmanın zevkini yaşamaları lazım. Akılın gereği hikmettir, yani kısa ve özlü konuşmak, lafı uzatmamak ve olayda da en doğruyu hemen bakıp net kararını vermektir. Yani, vicdanıyla karar vermek. Mantığıyla karar vermeye kalktı mı yüzlerce binlerce detay çıkar. Ama aklıyla karar vermeye kalktı mı tek bir tane doğru çıkar, hemen çıkar ve hemen onu yaparsa en doğru hareketi etmiş olur.
MUHABİR: Evet, peki hastalıkların hikmeti nedir? Hastalık başımıza geldiğinde ne yapmamız gerekir?
ADNAN OKTAR: Hastalıklar, belalar, dertler, saldırılar çok büyük nimettir. Müslüman’ı olgunlaştırır, derinleştirir, Allah’a yaklaştırır. Allah özel yaratır onu, o mercimek kadar olan o yerde mucize olarak yaratılır hastalık. İlaçlarda mucize olarak yaratılır. Yani, mesela küçük küçük haplar yaratır Allah beynimizin içerisinde. Onu yutarız, o bir duadır o hap. Hap etki yapmaz, Allah onu vesile eder. Ve böylece insanlar da şifa bulmuş olurlar. Mesela, su içtiğimizi Allah göstertir, suyun içmesinin rahatlığını yaşarız. Suyun görüntüsünü meydana getirir Allah, dışarıda su vardır ama hiçbir insan suyun gerçeğini içemez. Suyun, içmenin hissini alır. Hiçbir insan yemeğin gerçeğini yiyemez. Daima yemeğin görüntüsüne ait, kokusuna ait tadına ait elektrik akımlarıyla muhatap olur. Hiçbir şekilde asıllarıyla muhatap olamaz. Biz masada yemeklere baktığımızda, beynimizin içindeki masadaki yemeklere bakarız. Yani, hiçbir zaman masadaki yemeklere bakamayız. Dışarıda aslı vardır, sadece onu Allah bilir. Gerçek dışarıdaki aslını hiçbir zaman için biz bilemeyeceğiz. Sonsuza kadar bilemeyiz, Allah bilir dışarıdaki aslını.
MUHABİR: Evet, kaderimizde an an yaşıyoruz demiştik, ahirette de bu şekilde mi olacak diye bir soru var. Selçuk Görkem, Çankırı’dan bizlere ulaşmış
ADNAN OKTAR: Tabi ki an, tek bir an vardır; an içerisinde biz bunları yaşıyoruz, yani anların toplamından oluşur.
MUHABİR: Hemen bir sorumuz daha var, arkadaşlarımız artık programın sonuna geldiğimizi işaret ediyorlar. Nasıl geçti yine anlamadım hocam ben.
ADNAN OKTAR: MâşâAllah.
MUHABİR: Muhterem hocam, ölüme üzülmek yanlış mı, sevdiği insanı bir daha göremeyecek olmak zor geliyor. Ölümü nasıl karşılamalıyız demiş Meryem Hanım.
ADNAN OKTAR: Ölüm nimettir, olur mu? Ben mesela bazen görüyorum şehit cenazelerinde ağlayanlar var; şehit doğrudan cennete gidiyor. Niye ağlarsınız, sevinin, iftihar edin. Bir kere aileye şeref gelmiş oluyor ve doğrudan cennete gitmiş oluyor insanlar. Yani, bu dünyada zorluk çıkmayacak
MUHABİR: Aslında bedeninden mahrum kalmak belki de.
ADNAN OKTAR: Efendim?
MUHABİR: Bedeninden uzaklaşmak
ADNAN OKTAR: E tabi, zaten gittiğinde cennette onunla karşılaşacak eğer o cennetlikse ve sonsuza kadar beraber olacaklar. Daha ne istiyor? Bir de cennete gitmesi garantili olmuş oluyor Allah’a çok şükür. Bir hayat şeklidir şehitlik, doğrudan ahirete gitmiş onlar. Önce bir canlı olarak böyle ayrı bir yaşarlar, fakat kendilerini bilmez şehitler. Ne ölene, ne şehit olana ağlanmaz, bu hiç yakışık alacak bir şey değil. İnsan doğduğunda ağlıyor muyuz biz? Öldüğünde ağlıyoruz, yani doğumu sağlayan da Allah’tır ölümü sağlayan da Allah’tır. Hepsinde Allah’a tevekkül edip onu nimet olarak görmek lazım İnşaAllah.
MUHABİR: Evet. Çok teşekkür ediyorum Hocam, ağzınıza sağlık.
ADNAN OKTAR: Ben de teşekkür ederim.
MUHABİR: Yine çok keyifli bir 2 saat geçirdik. Umut ediyorum izleyenlerimiz de aynı şekilde keyfi almışlardır. Önümüzde ki hafta yine görüşeceğiz.
ADNAN OKTAR: İnşaAllah
MUHABİR: Çok teşekkür ederim, sağ olun.
ADNAN OKTAR: Bende teşekkür ederim, sağ olun.
MUHABİR: Evet sevgili izleyenler bizden bugünlük bu kadar, İstanbul’dan canlı yayınımız şu dakikalarda sona eriyor. Az sonra ana haber bültenimizde arkadaşlarımız sizlere günün gelişen haberlerini aktaracaklar. Önümüzdeki hafta yeniden görüşeceğiz hoşça kalın.