MUHABİR: Efendim, Çay TV ekranlarından iyi akşamlar, yine bir Labirent programıyla karşınızdayız. Ve yine değerli konuğumuz Sayın Adnan Oktar’la birlikte sizlerden gelen soruları yanıtlamaya, aklınıza takılanları cevaplandırmaya, merak ettiklerinizi cevaplandırmaya devam edeceğiz. Bu arada hemen programın başında ben soruları bize nasıl ulaştırabileceğinizi size aktarmak istiyorum. ahirzamansohbetleri@hotmail.com bu elektronik posta adresinden sorularınızı bize iletebilirsiniz. Biz de elimizden geldiğince çok soruyu Sayın Adnan Oktar’a ileteceğiz. Ve yanıtlarını almaya gayret edeceğiz. Efendim, hoş geldiniz.
ADNAN OKTAR: Hoş bulduk, teşekkür ederim. Allah razı olsun.
MUHABİR: Nasılsınız?
ADNAN OKTAR: Allah’a hamdolsun, elhamdülillah, sizler de iyisiniz inşaAllah?
MUHABİR: Sağolun efendim, dilerseniz hemen seyircilerimizden gelen sorularla başlayalım. Zira çok fazla soru var, her hafta sorular kalıyor. Mümkün olduğunca fazla soruya sizin ağzınızdan değerli cümlelerinizle yanıt bulalım istiyoruz. Güncel konuları sağolsun seyircilerimiz önemle iletiyorlar bize, hemen onlarla başlamak istiyorum. Mardin’den Abdullah Çetinkaya Beyefendi şöyle demiş; biz sizi komşularla da toplanarak çok büyük bir grup olarak izliyoruz. Size sevgi ve hürmetlerimizi göndermek istedim öncelikle.
ADNAN OKTAR: Allah razı olsun. MaşaAllah.
MUHABİR: Diyor ki seyircimiz, “Bugün beni çok kızdıran bir görüntüyle karşılaştım. Bu kadar güzel ve ihtişamlı mekânlarda resim ve görüntüleriniz varken, Tübitak’la ilgili bir haberde sizin tutuklanırken çekilen görüntülerinizi gösterdi. Bu, size karşı yürüttükleri savaşın bir parçası mı yoksa sizi çok kıskandıklarından mı” diye sormuş seyircimiz.
ADNAN OKTAR: Ellerinde tabii çok fazla film var, biz de gönderdik ayrıca, her yerde var; ellerinde yaklaşık 10-20 adet, yahut 30 adet, çoğunda film var. Ayrıca internetten de zaten indirebilirler, orada da çok fazla film var. Ama tabii Allah onu o şekilde onlara ilham ediyor, onda da çok büyük bir nimet var. Çünkü zor günleri göstertmek, Müslümanların nasıl zorluklar içinde yaşadıklarını göstertmek de bizim açımızdan bir şeref ve benim için o çok büyük bir nimettir, onurdur. Allah yolunda çekilen her türlü zorluk ve onun yansıması, hastanedeki parmaklıklar arasında benim bir resmim var akıl hastalarıyla birlikte; ben kendim dergiye de koydum onu, iftihar ederim, onu da göstertseler onunla da iftihar ederim. Bazen kötülük yapıyorum diye iyilik yaparlar.
MUHABİR: Zaten şey değil midir efendim, bazen insanlar sizin de söylediğiniz gibi böyle bir resim gösterelim veya böyle bir görüntüyü gösterelim de karşıdaki insana kötülük yapalım derler, ama sizin zaten bu konuda sakladığınız, gizlediğiniz bir şey yok; kendiniz de kendi vesikalarınızda, evraklarınızda kullanıyorsunuz bunları.
ADNAN OKTAR: Tabii ki, ben kendim internette kullanıyorum. İftihar ederim, bana yapılan baskılar, zulümler hepsi benim şerefimdir, geçmişten kalan madalyalarım. Onun için her tuzak bozulmuş olarak yaratılır, Allah’ın bir kanunudur bu, yine o aynı şekilde tecelli etmiştir. Milletimiz neyin ne anlama geldiğini de çok iyi bilir. İnşaAllah.
MUHABİR: Evet, efendim Mersiye Seçkin Hanımefendi şöyle bir soru iletmiş: Bu akşam sizi Türkmax’ta Hülya Avşar ile yaptığınız röportajınızda izledim diyor seyircimiz. Günlerdir merak ve heyecanla bekliyordum; sükunetiniz, itidaliniz, şakacılığınız çok hoşuma gitti diyor. Size karşı birtakım ailelerin düşmanca tavırlarının kaynağını halk çok iyi biliyor. İddia edilen Ergenekoncuların yöntemi bu dediniz, Hülya Avşar uzun süre anlamak istemedi, ama bence de o çok iyi biliyordur. Ben sizin arkadaşlarınızdan birinin ailesini yakından tanıyorum, bildiğim kadarıyla yaklaşık 20 senedir sizi tanıyorlar. Çocukları da 38 yaşında, bir günden bir güne de ailesiyle arasında bir soğukluk olduğunu görmedim. Hatta ilişkileri daha da güçlendi, belli ki size yönelik sizin de tabirinizle psikolojik savaşın bir gereği bu, diyor seyircimiz. Birkaç aile dışında inanın bana çok seviliyorsunuz, hayırlı akşamlar demiş. Şunu mu demek istedi acaba, siz sürekli aslında söylüyorsunuz bunu; samimiyet, insan ilişkilerindeki samimi diyalog, yakınlık. Yakın olmayı acaba bazıları insanlar birbiriyle yakın olursa farklı amaçlara yönelmezler diye mi bunu kötü amaçla kullanmak istiyorlar.
ADNAN OKTAR: Müslümanların birarada olması zaten farzdır, bu Allah’ın emridir. Ashab-ı Kehf’de de bu görülür. Ashab-ı Kehf gençlerine o devirde aileleri onlara baskı yapıyordu, toplum baskı yapıyordu. O gençler toplanıp biraraya geldiler. Zaten Kehf Suresi de Ahir Zaman’a ve Mehdiliğe bakan bir sure. O yönden de çok manidar, biz de Mehdi öncüsü olduğumuz için, ona ortam hazırlayan insanlar olduğumuz için, bizde de benzeri tecelliler oluşuyor. Tabii ki gençler ailesi içerisinde sevgi, muhabbet, dostluk, güzel ahlak görüyorsa, o aileyi aşkla, muhabbetle sever. Ama ailenin içerisinde ahlaksızlık varsa, rahatsızlık varsa, müptezel insanlar varsa, , PKK’lı aileler varsa veyahut buna benzer şeyler varsa, tabii ki gençler tepki koymalı ve koyacaklardır. Nitekim Güneydoğu’da da böyledir, başka yerlerde de öyledir. Sırf bizim çevremiz için demiyorum, bu genel bir sorundur. Buna karşı güzel aileler, temiz aileler her zaman baş tacı edilmesi lazım, ama baskıcı, şiddet yanlısı, mafya bağlantılı olan, müptezel olan insanlara karşı da tabii ki dürüst ve efendi insanlar en azından uzak durarak bir tavır koymak durumundadırlar. Ya onların dinini kabul edecek, inancını; yani din derken ateist düşüncelerini, masonik düşüncelerini kabul edecek veyahut kendi dinini yaşayacak. Tabii ki kendi dinini yaşamak durumundadır Müslüman. Çünkü Allah, Allah’a itaatsizlik konusunda aileye itaat olmaz diye Kuran’da hüküm var; tabii ki o hükmün gereğini yerine getirecektir. Ama bizim ailelerimiz, Türkiye’de ailelerin genellikle çok büyük bir bölümü çok güzel insanlardır. Sıcak, sevecen bir ortam vardır; dedeler vardır, anneanneler vardır, değil mi, sevecendir. Böyle aileler baş tacıdır, böyle annelere var gücüyle insan destek olur, sevgi göstertir, böyle babaların eli öpülür, hürmet edilir. Ama ahlaksız ve zalimse mecburen uzak durmaları lazım İnşaAllah.
MUHABİR: Şöyle bir şey sormak istiyorum size, hep söylenegelir, sanatçılar, şarkıcılar, tiyatrocular, halkın gözü önünde olan; günümüze göre söylersek, ünlü insanlar veya sizin gibi değerli görüşlerini insanlarla paylaşan hep göz ününde olan insanlar topluma örnek de olurlar. Gerek tavır davranışları ki, geçen hafta çok güzel bir soru içerisinde bir seyircimiz size şöyle bir şey demişti: Kıyafetinizle bile sizi örnek alıyoruz, çok beğeniyoruz diye. Göz önünde olan insanların davranışlarını nasıl sergilemeleri gerekir ki, toplum da onları doğru manada örnek alabilsin.
ADNAN OKTAR: Bizim toplum olarak en çok ihtiyacımız olan şey sevgidir. Sevgisizlik bizim toplumumuzda var, bunu dışarı çıkan herkes görür. Mat suratlar, hepsini tenzih ederim de bayağı var; insanlar göz göze dahi gelmiyorlar, birbirlerinden çekiniyorlar. Ciddi şekilde korku hâkim, ya bir şey yaparsa, ya bir laf söylerse, ya niye bakıyorsun derse yahut tersleşirse gibi, ona benzer her şey olabilir diye çekiniyorlar. Bir de güzelliklerden zevk alma ruhunda bir azalma veyahut bazı kimselerde çok az kalmışında ötesinde yok olma var. Buna güzel örnek olunabilir, toplumu, bizim milletimizi birbirine sevdirmek, sevgiyi, şefkati, merhameti, affediciliği onlara hissettirmek; birlik-beraberlik ruhunu vermek ve güven ruhunu vermek. Biz, insanlarımıza güvenelim, mağazadan içeri girdiğinde adam tepeden tırnağa, cezaevine giriyormuş gibi tepeden tırnağa aranmasına gerek kalmasın. Ta çantaların içine kadar aranmasına gerek kalmasın. İnsanlar birbirlerine rahatça baksınlar, rahatça sohbet etsinler, rahatça selam versinler. Bizim toplumumuzun en çok ihtiyacı olan şey, sevgi ve güvendir. İleri gelen insanlar da, düşmanlığı, kini, nefreti değil, sevgiyi ve güveni birbirlerine enjekte etmeleri ve birbirlerine bu güzel telkini vermeleri gerekiyor. Ama tabii toplumdaki anormal vakalara karşı da akılcı olmak lazım; mesela, aileyi put haline getirdiler. Aile, Kuran ahlakına uygunsa ailedir. Güzel ahlaklıysa, demokratsa, sevecense, insancılsa ailedir. Adam PKK’lı oluyor, çocuğuna diyor ki, “Dağa çıkacaksın, yoksa seni evlatlıktan reddederim.” Lanet olsun öyle babaya, lanet olsun öyle anneye; onu teşvik eden anneye, öyle anne baba olmaz. Dağa çıkacaksın, orada eğitim alacaksın, geleceksin burada Mehmetçiği vuracaksın, kahpelik yapacaksın, onları şehit edeceksin diye telkin veriyorlar. Böyle aile olmaz veyahut kızına sarkıntılık ediyor, ensest ilişki içerisine girmek istiyor. Kızcağız da ispat edemiyor bunu, yıllarca diyor ki 4 yıldan, 5 yıldan beri böyle diyor çocuk ve kimseye derdini anlatamıyor. Annesine söylüyor, annesi de babandır diyor; boşanırsa, kadın düşünüyor ortada kalacağını kimsenin bakmayacağını düşünüyor. Şikâyetçi de olamıyorlar, karakola şikayet etse çünkü adam tutuklanacak, tutuklanınca da kadına para gelmeyecek. O da bu pis ilişkiye, bu pis tavra, bu zulme göz yummuş oluyor. Gencecik o zavallı genç kızlar da bu pisliğin içinde kalıyorlar. Devlet raporlarında bu belirtiliyor, en az müracaat edilen şikâyetler bunlar diyor. Şikâyet edemiyorlar, çünkü babası sapık konumuna gelecek, kız da kirletilmiş konumuna gelecek, aile dağılacak diye korkuyorlar. O ahlaksızın ahlaksızlığına göz yumuluyor. Halbuki bu aile yapısında, örfte bir değişiklik olsa; yani insanlar Osmanlı ahlakını alsa, o kızcağız böyle bir durum var der, bir yakınına söyler, kulağına söyler, ben bu evde duramayacağım der. Şamata yapmaya da gerek yok. Gider dindar, mukaddesatçı, güzel ahlaklı bir ailenin yanına yerleşir. Devlete de iki satır yazı yazar, ben söyleyemeyeceğim bir sebepten dolayı evde duramıyorum, duramam. Benim bu aile yanında durmam için bana devletim destekçi olsun. Buna devlet inanmalı, o aileler de inanmalı. Çünkü bir genç kız durduk yere ailesinin yanından gitmez; annesini, babasını bırakmaz. Yani, yapamaz, acayip sever ailesini. Demek ki, bunların çok çok üstünde bir şiddet var; bunların çok çok üstünde bir ahlaksızlık var ve zulüm var demektir. Çocuk bunu diyorsa, bu çocuğa inanmak lazım. Vay sen nasıl böyle ailene, annene, babana böyle dersin, nasıl ailenden ayrılırsın dememek lazım ve kurcalamamak da lazım. Neden oldu? Neden oldu? Çocuk nasıl söylesin bunu?
MUHABİR: O zaman ruh hali de belki altüst olacak.
ADNAN OKTAR: Çok kötü olur, babasının tecavüz ettiği bir genç kız. Toplumda, ‘Bu kimdir?’, ‘Babası tecavüz etmiş de buraya gelmiş’...
MUHABİR: Zaten bitti o zaman.
ADNAN OKTAR: Ondan sonra nasıl evlensin o çocuk? Nasıl işe girsin? Bu rezilliğin oluşmaması için, aslında işe girer hiçbir şey de olmaz. Toplumun bu terbiyeyi de, bu ahlakı da alması lazım. Hepsini tenzih ederim de, bir kısmının bu yönde eğitilmesi gerekiyor. Ama bir çoğu da olgun, çocuğu mağdur görecekler, onu kollayacaklar. Ama kız çocuklarını bunu söyletmeye mecbur etmemek lazım; bir sebepten dolayı durmak istemediğini belirtir, bu kadar. Bunu istiyorsa çocuk demek ki, ciddi şekilde muztar demektir. Bunun üzerine gidilmez artık ve aileler de bu çocuğa şefkat duymalı. Diyebilir ki, ben ailemin yanında sıkılıyorum, rahatsız oluyorum. Tamam, o işaret alınmıştır, orada bir şey var demektir. Böyle olması lazım veyahut kızcağız, çocukcağız 13 yaşında, 65 yaşında bir amca; adam alın size bir ev diyor, bir de araba da veriyorum diyor, alın size 100 milyar diyor, bu kızı bana verin diyor, 13 yaşında kız. Leş gibi adam, hayvan gibi adam, ahmaklıksa ahmaklık, pislikse pislik o çocuk onun o pisliğini çekmeye başlıyor bu sefer, rezilliğini. Çocuk oradan kaçıyor, vay sen nasıl kaçarsın? Hadi bakalım, amca, dayı, aile meclisi kuruluyor, idam kararı çıkıyor. Tarlaya götürüyorlar, koyun boğazlar gibi o çocuğu orada kesiyorlar. Çocuk böyle bir tehlikeyi gördüğünde çok rahat sığınabilmeli. Bazen dediğim, yani çoğu zaman bazı vakalarda gördüğüm karakoldan yine evine gönderiliyor. Babası geliyor, memur bey diyor, ne alakası var diyor, kerata diyor ben onu severim, evladım diyor. Korkmuş, gelmiş, kaçmış diyor, alakası yok diyor. Buna da inanan memur oluyor. İnanılır mı buna, oranın örfünü, geleneğini bilen insan, o çocuğu ona teslim edebilir mi? Belli ki öldürecek, nitekim de öldürüyorlar. Önce adam yedirip içiriyorlar, gezdiriyorlar, yavrum diyor ben sana yapar mıyım, babanım falan diyor öyle bir şey olur mu? Gel şöyle bir şehrin dışına çıkalım, sana biraz yemek yedireyim, hem gezelim temiz hava alırsın diyor. Tarlalara götürüyor, koyun boğazlar gibi boğazlıyorlar. Halbuki karar almışlar. Böyle bir tehlike gördüğünde genç kız rahatça sığınabilmeli. Efendi gördüğü, dindar gördüğü, Allah’tan korktuğuna inandığı bir aileye sığınabilmeli. Ve gerekçesiz ve devletin de bu çocuğu koruması lazım. Onun için bu anne-baba hata yapmaz lafını bırakacaklar. Cezaevleri ağzına kadar PKK’lı anne-babalarla dolu, ensest ilişkiden yatan babalarla dolu, hırsız-soysuz bir sürü anne babayla dolu cezaevleri. Ama güzel anneleri, güzel babaları tenzih ediyorum. Onlar bizim nurumuz, başımızın tacı, ben onları alnından öperim, ellerinden öperim, ayağının tozu olurum ben öyle insanların. Onlara karşı derin sevgim var, ama bir de ahlaksız bir güruh var değil mi, belirli bir tabaka var bunları yok saymak olmaz. Ailedir mükemmeldir, öyle bir şey yok. Mükemmel diye bir şey yok, ahlaksızı var ahlaklı aile var. Ahlaksız ailenin yanından çocuğu ayrılacak, ayrılır. Ve diğer aileler de buna saygı duymak durumundadır. Ama aile kendi halini düzeltirse, sevecendir, ıslahı nefs eder düzeltir, efendi, dindar, güzel huylu olur, e o zaman baş tacı olur. Çünkü ila nihâyi ahlaksız ilan edilemez, düzeldiyse düzelmiştir tamam. Onun için buradaki mantığın, bu gizli acının mutlaka düzenlenmesi lazım, düzeltilmesi lazım. O Güneydoğu’daki genç kızlar bize geldikleri zaman tir tir titriyor, birçok yerde genç kızlar korkuyor o şekilde. Psikopat anne psikopat baba korkusuyla adeta ruh hastası oluyorlar. Bunlar huzur içinde yaşasınlar, sevinç içinde yaşasınlar. Mesela bir çocuk olur, genç olur, komünisttir çocuk, olabilir. Allah ona onu takdir etmiştir. Onun da ailesi baskı yapamaz, dövüp sövemez, sokağa çıkmayacaksın, şunla görüşmeyeceksin, bunu yapmayacaksın. Ama teröre bulaşıyorsa buna müdahale edebilir. Ama fikren, komünistse kitap da alır okuyabilir, dışarı da çıkabilir, arkadaşlarıyla görüşür, görüşmeyeceksin denemez. Ama nasihat edersin, anlatırsın, fakat son kararı ona verirsin. Yani, gençlere fikirlerinde, inançlarında kesin saygı gerekir.
MUHABİR: Peki efendim, bu tarz olayların artması, özellikle işte, hapishaneler, ensest ilişki yaşayanlarla dolu, PKK’lılarla dolu, hırsızlık yapanlar, yani çok ciddi bir bozulma da yaşanıyor aslında günümüzde. Özellikle işte, gençlerin arasında belki bazı kişilerin çabalarıyla yayılan bir uyuşturucu alışkanlığı çok söz konusu oldu. Bu tarz kötü huyların, kötü alışkanlıkların artması acaba Ahir Zaman’ın geldiğinin, kıyametin de aynı zamanda yaklaşmakta olduğunun bir işareti olabilir mi?
ADNAN OKTAR: Tabii ki, bu Ahir Zaman’ın klasik özellikleri. Zaten Kehf Suresi bir avuç gencin ailelerini terk edip bir mağaraya sığınmaları ve oradaki mücadelelerini anlatır. Bu, Mehdi cemaatine işaret eden bir konudur. Yani, Cenab-ı Allah’ın işareti şu, Ahir Zaman’da böyle olaylar olacak, ahlaksız, putperest, sapık aileler olacak, bunların çocukları bunlardan kopup ayrılacaklar ve bir mücadele olacak, bir çalışma olacak. Çünkü Hz. Meryem, ki bütün kadınların en üstünüdür. Ayette, ‘Alemlerin bütün kadınlarından üstün kıldık’ diyor Cenab-ı Allah. Onun bir vasfı vardır, ailesiyle ayrılmıştır. ‘Ailesiyle arasına bir perde çekti’ diyor Allah. Kendini Allah’a taat’a veriyor, çünkü kim bilir nasıl bir ailesi vardı, kim bilir neden o perdeyi çekti, Allah bilir. Bu, bir tek onda değil, mesela Hz. İbrahim’de de olmuştur. Babasının anormal olduğunu anlayınca kopup ayrılmıştır ondan. Uğraşmıştır düzeltmek için, ama düzelmediğini görünce kopup ayrılmıştır. Yani, anne-baba zamk gibi insana yapışmış olarak insan doğmaz. Çocuk da ahlaksızsa baba ondan ayrılabilir, baba ahlaksızsa, anne ahlaksızsa çocuk da ondan ayrılabilir. Yani, blok halinde ahirete gidilmiyor, insanlar tek tek Allah’ın karşısına çıkarlar. Ve hepimiz ayrı ayrı hesap vereceğiz. Her insan müstakil bir insandır, her insanın fikrine saygı gerekir, hürmet gerekir. Ahir Zaman’daki bu fitne Mehdi devrinde gittikçe böyle sönmeye başlayacak. Suyun dinmesi gibi, böylece; sonra ortalık dümdüz, arazi görünecek, sular çekilecek, bu tufan kalkacak. Nuh tufanı gibidir şu an, ekonomik kriz sakinleşecek, fitneler, fücurlar sakinleşecek, araziyi dümdüz göreceğiz inşaAllah.
MUHABİR: İnşaAllah. Efendim, seyircilerimizden gelen soruları da aktarayım ben müsaadenizle. Serhat Baytan Beyefendi Aydın’dan göndermiş, diyor ki Serhat Bey sorusunda: Yeni Asya gazetesi Said Nursi’nin, krizi yıllar önce risalelerinde yazdığını ve bunun bir ilahi ikaz olduğunu yazı dizisi halinde vereceklerini duyurdu. Sanırım bu konuda herkes hemfikir, siz ne dersiniz diye soruyor.
ADNAN OKTAR: Yeni Asya’nın daha önce biliyorsunuz bu konuda bir davası olmuştu. Sayın Mehmet Kutlular tutuklanıp birkaç yıl cezaevinde yatmıştı. Buna benzer bir konuydu zannediyorum, o aklıma geldi. İlahi ikaz her yerde var, her şey ilahi ikazdır. Bizim gökyüzünde durmamız, ölüm, ölümün var olması, geçerken, mezarlığın önünden geçerken görüyoruz, orada “Her nefis ölümü tadıcıdır” diyor. Kuran’ı açtığımızda da ilahi ikazdır. Bir insana baktığımızda, hastalandığını gördüğümüzde o da ilahi ikazdır. Sokakta geçen arabaların gidişi bile her an bir insana çarpabilir, bir şey olabilir. Hepsinde ikaz vardır, anlayan düşünen insan için her yerde, her şeyde ikaz vardır. Mesela, yağmurların kesilmesi ilahi ikazdır, bol yağmur yağması ilahi ikazdır, sevginin azalması ilahi ikazdır. Ama ekonomik krizde de tabii Ahir Zaman’da Mehdi döneminin bir özelliğidir bu, Mehdi döneminde bu olacaktır. Ve Kuran bunu şu şekilde açıklıyor; Cenab-ı Allah “İnsanlara Biz ne zaman bir elçi gönderdiysek (bir uyarıcı, bir muslih, bir mehdi göndeydiysek) oranın insanları yalvarıp yakarsınlar (Allah’a dönsünler, tevazu içinde olsunlar, Allah’a teslim olsunlar) diye ekonomik kriz meydana getirdik” diyor Allah hayat pahalılığı meydana getirdik. Kıtlık meydana getirdik diyor; bu da o olayların en büyüğü ve en önemlisi, Ahir Zaman’daki bu olay. Bu bütün dünya çapında bir olaydır. Katlanarak şu an devam ediyor, bir dahaki yıl daha da şiddetlenecek onu söyleyeyim. Daha da şiddetlenecek, 2007’den sonra başladı biliyorsunuz, muhtemelen Allahualem 2013 gibi krizin hızı azalmaya başlayacak, 2014’e doğru da tamamen kesilmiş olacak. 2014’de de Mehdi’yi bayağı hissetmiş olacağız, Mehdiliği bayağı hissetmiş olacağız. Ama 2021’lerde buralarda Azerbaycanlı kardeşlerimizi de göreceğiz, Kazakistanlı kardeşlerimizi göreceğiz, Türkistanlı kardeşlerimizi göreceğiz, Suriyeli, Iraklı kardeşlerimizi göreceğiz, bizler oralara gideceğiz, Türk-İslam Birliği kurulmuş olacak. Ve hayret edilecek bir zenginlik, hayret edilecek bir bereket, bolluk ve huzur olacaktır inşaAllah.
MUHABİR: Efendim hep söylenegeliyor, kriz fırsata çevrilebilir, kriz fırsata çevrilebilir diye; bu manada Türki Cumhuriyetlerle, Türklerin yoğun yaşadığı ülkelerle veya bir birliktelik oluşturmak manasında da kriz aslında kullanılabilir mi? Farklı zenginlikleri bir birliktelik içerisinde kullanıp refaha erişmek için…
ADNAN OKTAR: Zaten ekonomik krizin amacı Türk-İslam Birliği’ni birleştirmektir. Allah, onun için çıkarıyor inşaAllah. Türk-İslam Birliği, ekonomik krizin de çok ciddi etkisiyle biraraya gelecek. Hatta ben şöyle diyebilirim, %70 etkisi olacak diyorum, en az. Mecburiyet meydana getiriyor Allah, yani Allah’ın Cabbar ismi vardır, Zorla Yaptıran bir şeyi... İnsanların gönlü yoksa zorla yaptırır Allah. Cabbar isminin tecellisi olarak bu şekilde, bu ismin tecellisi oluşacak ve İslam âlemi, Türklük âlemi tamamen birleşecek. Mesela, yıllardan beri Türklerin birleşmesi hayal edilir, böyle tereyağından kıl çeker gibi olacak. Ermenistan, Gürcistan, bakın söylüyorlar 1,5 yıl sonra açacağız kapıları dediler. Gürcistan’ı duydunuz, Ermenistan 1,5 yıl sonra açacağız diyorlar. Ben bunları daha yeni söyledim, yeni konuştuk; daha 3 ay oluyor, 4 ay oluyor bunları söyleyeli. Bakın hemen neticeler başladı, dedim ki dediklerim doğru ve olacak dedim. Marketlerden bahsettim, fakirlere ücretsiz yiyecek dağıtan marketler…
MUHABİR: Geçen hafta da konuşmuştuk bu konuyu epey.
ADNAN OKTAR: İllerde açılmaya başladı maşaAllah, bak ne kadar güzel elhamdülillah. Allah razı olsun, maşaAllah. Türk-İslam Birliği de oluşuyor dedim, kapıların açılması; bakın her yerde Sayın Erdoğan kapıların açılmasından bahsediyor. Irak’ın kapıları açılacak, Suriye’nin kapısının açılması gündemde, Gürcistan’ın, Litvanya’nın, Azerbaycan’ın, Ermenistan’ın kapılarının açılması mevzu bahis ve 1,5 yıl düşünüyorlar. Aslında 1,5 yıla da gerek yok, hemen açalım. Yazık şu Ermeni kardeşlerimize, onlar bizim canımız, ciğerimiz, bizim parçamız, bizden kopup oraya gittiler. Ve şu an ekonomik kriz Ermenistan’ı parçalıyor adeta, perişan vaziyetteler. Açalım, gelsinler buradan ucuz ucuz sebze götürsünler, meyve götürsünler, bir ferahlasın ortalık; pirinç alsınlar, buğday alsınlar, gidelim oralara okullar açalım, üniversiteler açalım, fabrikalar kuralım. Muazzam oranın imkânları, onlar da müthiş sanatçı millettir, çok yeteneklidir. Gelsinler burada çalışsınlar, bu ferahlığı bir duyalım. Mesela, biz istediğimizde gidelim, Erivan’ın ortasında kahvehanede oturalım. Nerede pasaport dendiğinde sadece kimlik kartımızı göstertelim, pasaporta gerek kalmasın. Bu aşamada zaten biliyorsunuz, Gürcistan’ın kapısı açılırken bu kapının hayal olduğu söylendi, usulen açıldığı ve bir süre sonra tamamen kaldırılacağı söylendi. Hükmen dediler şu an kapı, sonuna kadar açılacak. Sadece geçiş yeri o kadar.
MUHABİR: Ki zaten bu konuda çok da ciddi bir adım atıldı. Her iki ülkenin de tabii burada payı var. Türk Havayolları’nın Artvin’e gidecek yolcular için Batum Havaalanı’nı kullanması gibi çok büyük bir adımdı belki bu da. Sizin söylediğiniz manada, sınırın sembolik olduğunu ifade etmek anlamında belki de çok da önemli bir şeydi bu da.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, birde Turani devletler, yani ne alaka. Ben, bunu aklım sırım almıyor. Ben Konya’ya gideceğim, girişte hâşâ Allah esirgesin ‘nerede pasaportun göster bakalım’, bir de üstüne soruşturma yapılacak, vizen var mı denecek. Ne alakası var, öz ve öz benim kardeşim; ha Konya ha Türkistan, ha Eskişehir ha Azerbaycan. Nereden çıktı bu bölünme. Turan devletleri zaten tek bir devlettir bunlar aslında. Yani, devletin içinde devletler var. Türk devleti bunun başıdır, yani lideridir. Öbürleri de oraya bağlı devletlerdir, Türkiye’ye bağlı devletlerdir, Türk devletleridir. Onun için bunu hiç geciktirmeden bu güzelliği yapalım. Bir de nasıl istiyorlar bir bilseniz, Türk Birliği’ni. Nereye gitsek onu söylüyorlar. Benim arkadaşlarım var yurtdışında, dostlarımız var, binlerce mail geliyor. Hepsi, aman hocam Allah rızası için bir an önce bu olsun diyorlar. Ben de diyorum, siz de her yere dilekçe yazın, dilekçe gönderin. Ama hükümetimiz dünden gönüllü söyleyeyim. MHP zaten aslan yatağıdır, Büyük Birlik Partisi aslan yatağıdır, Demokrat Parti zaten Büyük Türkiyecidir, adı üstünde büyük Türkiye dedin mi odur. AKP zaten, Saadet Partisi’ni bilmiyorum söylememe gerek var mı, cümle âlem bilir.
MUHABİR: Efendim bu arada Almanya’da bugün yaşanan olayla ilgili gelen iki tane soru var. Onu ben hemen ikisini peş peşe aktarayım müsaadenizle size. İzmir’den Ayşe Erenoğlu Hanımefendi diyor ki: “Darwinist eğitim yapan Almanya’da yine bir çocuk katliam yapmış. Oysa siz yıllardır uyarıyorsunuz, bu konuda ülkeler ne yapmalı diye soruyor.” Hasan Gümüş Beyefendi de Gölcük’ten sorusunu iletmiş, diyor ki: “Bugün Almanya’da bir çocuk kanlı bir saldırı yaptı ve 17 çocuğu katletti. Aslında 10 öğrenci, 3 öğretmen, 3 vatandaş ve kendisi toplam 17 kişi öldü. Bu, Almanya’da çok sık görülen bir durummuş diyor. Alman yetkililer nasıl çözüm alacağız diye konuştular, ne yapsak da durdursak diye konuşmuşlar. Siz bu konuda ne söylersiniz, neden bu çocuklar katil oluyor? Nasıl bir ruh haliyle masum çocuklar katledilebiliyor?” diye sormuş seyircimiz.
ADNAN OKTAR: Çocukları hem Darwinist-materyalist yetiştireceksin, ahiret inancından uzak yetiştireceksin,ondan sonra bu nasıl oluyor diyeceksin. Çocuk ahirette hesap vereceği kanaatinde değil, onları da maymun sürüsü olarak görüyor. Maymunu avladığını düşünüyordur, ateş ediyor adam, o kadar. Kendisini de öldürdüğünde yok olacağını düşünüyor, hesap vermeyeceğini düşünüyor. Olacağı bu, bu çılgınlık gittikçe de yayılır Almanya’da. Yani, dinsizliğin, ateistliğin, Darwinistliğin ne demek olduğunu toplum daha yeni yeni, dünya toplumu anlamaya başladı. İlk ekonomik krizle anladılar ve çözüm bulunamıyor şu an ekonomik krize. Tek nedeni din eğitiminin olmamasıdır, din ahlakının olmaması ve Darwinist ekonomi sisteminin Darwinizmin ekonomiye yansıtılmasının sonucudur bu. Darwinist ekonomi işte böyle oluyor. Sonucu budur. Ama inşaAllah Ahir Zaman’ın sahipleri, Türk milleti, Türk-İslam Birliği’ni kurduğunda hepsini teker teker bataktan toplayacak. Hepsini kurtaracak. Almanya da kurtulacak, İngiltere de kurtulacak, ama öbür türlü Almanya’nın hiç kurtarırı yok şu an, İngiltere’nin de hiç kurtarırı yok. Çünkü batağa girmiş vaziyetteler. Ama Darwinist-materyalist sistemden çıkar da Kuran ahlakını benimserlerse, bu onlar için tam bir ferahlık ve kurtuluştur. Allah’ın böyle bir netice vereceğini bunlar hiç tahmin etmiyorlardı. Önce sevgi ellerinden gitti, onu önemsemediler. Halbuki sevgi gitti mi zaten insanın her şeyi gitmiş demektir. Yani, Allah ruhlarını aldı önce, onu anlamıyorlar. Arkasından ekonomik kriz verdi Allah, eğer bunu da anlamazlarsa şimdi terör ve anarşiyi başlatabilir Allah. Ama illa ki Kendine döndürecek. Allah’a çok şükür ki Mesih’in gelişi yakın, Mehdi zaten zuhur etti. Bizim milletimiz şu an sahipli. Sahibüzzaman”dır Mehdi’nin lakabı. Mehdi, bu zamana sahiptir artık, şu an onun bereketini görüyoruz inşaAllah, Allah onu vesile ediyor. Bakın, barajlar doldu kapakları açıldı bir kısım barajların, çaka çaka doldu. Geçen sene de, kuraklıktan ne yapacağız, bir dahaki sene daha kurak olacak deniyordu gazeteler o günkü gazeteler, bakın. Gittikçe kuraklığın şiddeti artacak, çünkü küresel ısınma oldu diyorlardı. Tam tersine döndü olay, küresel ısınma değil, Allah’ın yaratması var ve Mehdi bereketi var. Mehdi’nin olduğu yerde bereket ve bolluk olur inşaAllah. Mehdi’ye tabiyet arttıkça, yani Kuran’a, Kuran ahlakına, sevgiye, şefkate, merhamete, affediciliğe, muhabbete, güzel olan her şeye eğilim arttıkça bizim milletimizin üstüne bereket de gittikçe artacaktır. Ve artıyor.
MUHABİR: Evet. Efendim İzmir’den Aslan Faralyalıoğlu Beyefendi şöyle bir soru göndermiş, diyor ki seyircimiz: Her gün röportajlarınızı büyük bir heyecanla ve beğeniyle izliyoruz. Bundan bir süre önce dindar oldukları için ailelerinden baskı gören Müslümanlardan bahsederken öldürülen bir bayanın da adı geçmişti. Ancak bu konuda bir detay vermediniz. Samimi Müslüman olarak yaşayan değerli insanların gördüğü baskıların bu boyuta geldiğini bilmiyorduk. Bu bahsettiğiniz bir cinayet mi, öyleyse neden basına yansımadı diyor.
ADNAN OKTAR: Basına yansımadı, çünkü arkadaşımız, annesi vefat eden, şehit edilen arkadaşımız ticaretle uğraşan ve tanınan bir insan. Şimdi o şekilde basına faş olmak, orada burada duyulmak istemedi. Allah rızası için söylemeyin dedi, gizli kalsın dedi, rica etti. Ben geçen günler sadece bir isim verdim, ama ona da pişman oldum, onu da vermek istemedim. Çocuğunun kendi savcılık ifadelerinde de var, sık sık söylemiş. Bu kitapları bu kadın okuyor, namaza başladı, Harun Yahya eserleri okuyor. Ben buna mutlaka bir şey yapacağım, ben bunun yanına bırakmayacağım gibi konuşmaları oluyormuş adamın. Bu sefer de kadının iş yerine gitmiş, çekmiş vurmuş kadını ve kadın vefat etti. Yani şehit oldu, Allah rahmet eylesin. Fakat arkadaşımız da böyle söyleyince biz bunu söyleyemedik kimseye, ama şikâyetçi oldu, şahitler var; adamı da şu an müebbet hapse mahkum ettiler. Ağırlaştırılmış müebbetle hapis şu an. Ama sadece bu kadarını söyleyebiliyoruz, isim de vermek istemedim. İsim ağzımdan kaçtı gibi oldu, ama bir daha söylemek de istemiyorum.
MUHABİR: Peki efendim. Sinan Kara Beyefendi ailesi adına aslında sorudan ziyade size saygılarını hürmetlerini ilettiği bir mesaj iletmiş bize, diyor ki: Sizi her hafta Çay TV’de ailece seyretmekten çok büyük bir memnuniyet duyuyoruz. Geçen haftalarda birkaç röportajınızda sağlık kuruluşlarındaki tedavilerin ücretsiz yapılması gerektiğini, aksinin vicdanen hiç uygun olmadığını anlattınız. Benim de annem kanser hastası, söylediğiniz uygulamanın ne kadar büyük bir ihtiyaç olduğunu ben bizzat biliyorum. MaşaAllah, dün internette gördüm özel hastanede bedava tedavi başlıklı bir haber vardı. Sosyal Güvenlik Kurumu, sağlık sektöründe bu yönde yeni uygulamalar yapacaklarından bahsetmiş. Hocam söyledikleriniz hemen akabinde gerçekleşiyor, olumlu yönlendirmeleriniz çok hayırlı gelişmelere vesile oluyor. Allah hayırlı yayınlar nasip etsin demiş.
ADNAN OKTAR: Allah razı olsun.
MUHABİR: Bu konuyu aslında geçen hafta çok detaylı anlatmıştınız, ama özellikle sağlık konusunda bu gerek devlet kurumlarının gerek hayırsever insanların halk marketlerinin oluşturulması konusunda ben müsaadenizle birkaç söz daha isteyeceğim sizden. Belki yeni katılan seyircilerimiz olmuştur, onlar da nasiplensin.
ADNAN OKTAR: Fakir insanlarımız, bizim canlarımız, güzel insanlarımız, bazen görüyoruz; mesela az küçük kuru bir ekmek yiyorlar, bir sıkıntı içindeler. Artık kemikleri çıkmış, bu bizim milli utancımız olur. Hepimiz sorumluyuz böyle insanlardan. Bu bizim için zor bir şey değil, insanların hep kilo sorunu var dikkat ederseniz; fazla yemek yemekten rahatsız olan milyonlarca insanımız var. Bu insanların işte fazla yemekten rahatsız olan insanlarımız o fazla yemeği o kardeşlerimize verirlerse, hem onlar daha sağlıklı olur, bir deri bir kemik olmazlar, onlarda normal bir vücuda sahip olmuş olurlar. Yani rejim yapmalarına gerek kalmaz. Bu bir yönden, ama bu her şeyin üstünde bu Allah rızası için yapılır. Onun için bir marketler zinciri yapılsın demiştim, Allah’a çok şükür birçok ilde bu oluştu. Mesela evimizde bulgur var, 10 kilo bulgur aldık. Götürelim 1 kilo bulguru, orada bulgurun bulunduğu bölüme koyalım. Mesela 10 tane ekmeğimiz var, bir tane ekmeğimizi götürüp oraya koyalım. Fakir insanlarımız da, kardeşlerimiz de oraya geldiklerinde devletten, muhtardan bir yazı alsın. Bu insan muhtaçtır, ihtiyacı vardır diye; ama gizli, imzalı mühürlü. Marketten içeri girince, hatta kredi kartı gibi de bir kart verilir, makineden geçer, istediklerini alır o, ihtiyacı kadarını alır, çeker gider. Biz de mutlu oluruz, o da mutlu olur. Hem biz sevap kazanırız, o da inşaAllah şükreder, Allah’a şükreder, Allah’a hamd eder, o da bir sevap kazanır. Ve bizim milletimize bir güzellik gelmiş olur, bir hoşnutluk gelmiş olur. Fazla kıyafetlerini götürsünler, fazla olan her şey olur, eşya da olur, mobilya da olabilir. Mesela 4 tane koltuğu vardır fazla geliyordur, 2 tanesini götürür, oraya bırakır. Oradan da ihtiyacı olan insanlar, kardeşimiz evine alır götürür onu ve böylece çok güzel bir yapı meydana gelir. Bunu söylemiştim, Allah’a çok şükür bu da hemen süratle hayata geçmeye başladı. Bir de hastalıklar; mesela bir adam, devlet memuru bir tane ev almış. Bütün emeğinin sonucu, emeklilik ikramiyesini almış, onla ve biraz da katıştırarak bir ev almış. Adama diyorlar ki tam emekli olmuş, hastaneye gidiyor, kardeşim sen kanser hastası olmuşsun. Bütün aile bir geriliyor, tabii bir hayır var, ama o şeyi daha alamadı bizim insanlarımızın bir kısmı. Ne yapalım diyor, buna en 200 milyar gerekir diyor adam, tedavisi için. Nasıl yapacağız diyor, işte bulacaksın diyor. Yoksa git başının çaresine bak kendin bilirsin, hemşerim diyor, adam işine bakıyor, yüzüne de bakmıyor. Bu çok korkunç bir şey, her hasta bizim sorumluluğumuzdadır millet olarak. Hasta olmak suç değildir, şereftir, onurdur ve yükümlülüğü bizim üzerimizdedir. Hasta olduğunda o adam, o kişi, o kardeşimiz artık bize emanettir, milletçe bize emanettir. Ona biz bakacağız, yemesinden, içmesinden, konforundan, neşesinden, mutluluğundan, tedavisinden, her şeyinden biz sorumluyuz. Hastadan para alınmaz, en kaliteli, en güzel hastaneye gidecek, birinci sınıf hastaneye gidecek kanser hastası; orada aslanlar gibi tedavi olacak, hürmet görecek, sevgi görecek, hatta onun güzel geniş salonlarında oturtacaklar. Dini sohbetler yapılacak, konuşacak, morali güçlü olacak onun. Çünkü bu tip hastalıklar da biliyorsunuz moral önemli. E adama sen evini sattırırsan, arabasını sattırıyorsun, bankadaki bütün paralarını alıyorsun, borca sokuyorsun, adamı tedavi ediyorsun. Ama tedavi oluyor mu olmuyor mu o da ayrı mesele; adamı çift yerden vurmuş oluyorsun bu sefer. Hem hastalığına sevgi ve şefkat göstertmeyerek hem de ekonomik yönden çökerterek. Hastadan para alınmaz; bunu biz, milli bir terbiye olarak bunu alacağız. Bu asla kabul edilecek bir şey değildir, hatta bir gelenek vardır. Doktor aileleri mesela bir doktora gittiğinde diyor ki ben doktorum, bir rahatsızlığım var veyahut annesini götürüyor. Benim annem bu diyor, doktor yahut kadın diyor ki, benim oğlum doktordur. Anne ben senden para almam diyor. Doktorların böyle bir geleneği var, doktordan para almıyorlar. İşte buna ilave bir de kanser hastalaradır, yahut ur da olabilir, yani, ağır hastalıkların hepsi. Yahut kolu kopmuş, bacağı kopmuş, adamdan bir de tazminat alıyorlar bazen, hatta bazen yanlış hatırlamıyorsam Allah vermesin askerlerimizde de oluyor öyle bir şeyler. Mesela trafik kazasına sebep oluyor asker, para alıyorlar. Niye yaptın gibisinden, sen mi sebep olun ya da ailesinden. Çok çok ayıp, çok çok ayıp, insan tahayyül dahi etmez bunu. Bir de gazilerimiz bizim unutulmuş vaziyette oluyor. Biz gazileri göremiyoruz. Gazi, selamünaleykum diyecek pastaneye girecek gelip oturacak, millet eğilip alnından öpecek onu. Ondan para alınmaz. Mesela taksiye bindi, para yok. Mesela mağazaya girdi, para yok. Gaziden para alınmaz, o madalyayı takacak, biz göreceğiz onun madalyasını. Mesela kolu kopmuş, o kopmuş kolundan öpecek insanlar. O bir aslan o, niye evinde oturtalım biz gaziyi; lütuf olarak değil bu hak ettiği için, aslan olduğu için bu inşaAllah. Veyahut uçağa bindi, niçin para alınsın, bedava, her yerde bedava olacak. Yahut gitti bir gömlek aldı, ayıptır yani mağazada oturup ondan, gaziden para alınır mı? O bereket getirir, güzellik getirir. Bitti diyeceksiniz, gel bir sarılayım diyeceksin, Allah selamet versin. Mesela bazısı tekerlekli arabayla geliyorlar, kimisi de koltuk değneğiyle geliyor, aslan onlar. Turistik tesisler, hepsi bedava olması lazım onlara. Aksi çok acayip, evlerine gidip oturuyor o çocuklar. Bütün ömürleri evlerinde geçiyor, olur mu öyle şey aslanlara. Hele şehit ailelerine her yerde böyle muhabbet, coşku, her yerde o sevgiyi, o asaletlerini onlara hissettirmek lazım, kat kat fazlasıyla. Mesela, bir yerde site yapıyor adam, tatil sitesi yapıyor. On tanesini şehit ailelerine ayırır. Yahut 20 tanesini, Allah rızası için, bu bereket bolluk getirir, güzellik getirir. Allah kat kat fazlasını verir. Ve öyle bir sitede 10 tane şehit ailesinin oturması oraya büyük bir bereket ve güzellik getirir, bu çok büyük bir nimettir. Yani, çok şerefli bir görünümleri olur şehit ailelerinin. Onların bir heybeti oluyor, güzel bir sükseleri var; yani manevi sükseleri var, insan hayranlıkla bakıyor. Gazilere de şehitlere de olağanüstü ilgi ve ihtimam gerekiyor. Bir de bu kanserli hastalara, bunlar toplumumuzun küçük bir bölümü. Biz bunların hepsini baş tacı yaparız. Ve fakirlere de öyle, mesela burada çikolata var. Bundan insan bir tane iki tane yiyebilir, öbürlerinin hepsini verelim dağıtalım, yani ne olacak, nedir zorumuz. Hepsini biz yiyince ne olacağız, sadece rahatsız oluruz. İnsanın kolesterolü yükselir, rahatsız olur, kilo alır, başka bir şey olmaz. Niye öyle mükellef sofralar olsun. Sofraya insan gelir şöyle elinle bir çizgi çekersin, şunların hepsini bir dağıtalım dersin. Kapıcıya, kapıcının çocuklarına, oradaki fakirlere hepsine bir dağıtın, şunu yiyelim hem de sağlık buluruz dersiniz. Gayet güzel. Buna toplumu, inşaAllah milletimizi alıştırmak gerekiyor. Bunu yapan çok fazla insanımız var, ama hepsinin yapmasını istiyoruz biz inşaAllah.
MUHABİR: Efendim, şöyle bir şey sormak istiyorum size, geçen hafta bir sohbet sırasında arkadaşım şöyle bir şey söyledi, üzüldüm açıkçası. Birinin yanında şoför olarak çalışıyor. Haftalık alışveriş olarak iki market arabası dolduruyoruz, arabanın bagajı dahi almıyor. Üç katlı bir binada oturuyor, her katta buzdolabı var ve her hafta kullanamadıkları ya çöpe gidiyor ya da bir yerde çürümeye bırakılıyor. Yenisi alışveriş yapılmak üzere biz tekrar markete gidiyoruz diyor. Bu şeklide israf yapmak aslında çok hatalı, çok yanlış bir davranış değil mi? Hem anlattığımız gibi fakir fukaralar aç dururken, bir tarafta da ciddi bir savurganlık.
ADNAN OKTAR: Ben bazen lokantalara gittim, bazı yerlere gittim, büyük ziyafetlere gittim; inanılır gibi değil. Koskoca et parçaları, koskoca yiyecek parçaları, nefis tertemiz yiyecekler. Daha hiç elini dokundurmuyor, mesela salata geliyor, salata olduğu gibi duruyor. Adam böyle konuşurken silkeliyor, hem yanına bakarak hem sigarasını içerek hem çöpünü silkeliyor yemeğin içerisine. Verin fakirlere, çağırın. Yıkarsınız bir daha, tabii ki onlara nezaket gösterilecek. Kaynatılır onlar, mikroptan çekiniyorsa, bir yiyen bulunur onu. Müslüman Müslüman’dan kalanı yer bir şey olmaz. Fakirlerimiz bizim mazlum insanlar, yiyecekler steril hale gelir. 100 derecenin üstünde ısıtıldığında, fırına sokup kızartırsın hiçbir şey olmaz. Üstelik dokunulmamış da, ben dokunulmamış yemekleri diyorum. Ama illa huylanıyorlarsa birkaç kere yıkanır salata veya başka şeyler; ekmek kızartılır dokunulmamış, yer insanlarımız. Bunları böyle dağlar gibi çöpün içine atmak, yani çok çok anormal bir hareket. Sırf şu sistem değişse, şu lokantalardan atılan, iş yerlerinden atılan yiyecekler, fakir kardeşlerimize verilmiş olsa o bile yeter başka bir şeye gerek yok. Ama inşaAllah, israf da, kötülükler de, sıkıntılar da, hepsinin son bulacağı bir son noktaya doğru gidiyoruz. Bir aydınlık çağına, bir ferahlık, güzellik çağına doğru gidiyoruz inşaAllah.
MUHABİR: İnşaAllah, efendim Kütahya’dan Sermin Taşoluk, şöyle bir soru göndermiş, diyor ki: Beyaz ayının öldüğünü, siyah ayının yaşadığını söylemiştiniz. Şimdi de boynuzlu bir kodamandan bahsediyorsunuz. Kızıl ayıyı çok rahat anladık, siyah ayıyı da, ama boynuzludan kasıt halk arasında klasik boynuzlu diye bilinen tabirli birisi mi acaba, Hocam çok merak ediyoruz bu isimleri ve sizin belirteçlerinizi. Bize biraz daha açıklasanız, hem bu boynuzlu baronla da üvey kardeş dediniz. Lütfen biraz daha bilgi istiyoruz diye iletmiş seyircimiz.
ADNAN OKTAR: Bazen konuşurken ağzımdan kaçacak diye çok çekiniyorum. Sonra acaba pardon mu desem diyorum. Şimdi benim üstüme o kadar gelmesin de kardeşlerimiz; şöyle söyleyeyim, bu aşağı yukarı biraz düşünün bilir bunu. Anlaşılmayacak gibi de değil, bunlar şapkalarıyla meşhur tipler ve süslenmeleriyle meşhur tipler. Yani rengârenk, böyle sünnet çocuğu gibi giyiniyorlar, öyle diyeyim. Türkiye’nin başına çöreklenmiş belaları bir düşünsünler; yani, bizim milletimizi kimler sömürüyor, milletimizin fakirliğine kimler sebep oluyor. Ve mukaddesatına kimler saldırıyor? Ve benim kara klan dediğim, ki zamanında kitap yazmıştım. Böyle sosyete içerisinden, sanatçılardan, mankenlerden zavallı bir kısım insanları baskıyla –senin hakkında güzel haber yaparım, gelmezsen kötü haber yaparım. Gelmezsen kötü haber yaparım, gelmezsen rezil rüsva ederim, tek bir haberde seni bitiririm diye tehdit ederek; baron, bu şapkalı ve şapkalının altındaki şapkalı, iki süslü şapkalı, bunlar böyle çirkin bir sistem kurmuşlar. Baronun cennetine gayret eden insanlar, cennetinin elemanları. Çünkü deccalin cenneti ve cehennemi olur diyor hadiste. Deccal diyor, beğenmediklerini kendine karşı olanları cehennemine atar. Yani hapse attırmaya çalışır, aleyhinde haberler yapar, uğraşır, baskı yapar, iftira atar, kamuoyu oluşturur. Ama kendi cennetine aldı, yani kendi yalakalarına, kendi adamlarına da işte sahte huriler, sahte gılmanlar sunuyor. Mesela kızlara erkek sunuyor, erkeklere kız sunuyor. Ve böyle bir sistem kuruyor. Bunu yaparken de en alt safhada o şapkalının bir şapkalı süslü bir yardımcısı var, ama o zavallı, en zavallıları o en altta. Fakat şapkalı, boynuzlu şapkalı çok yaman, çok gözü kara. Dine karşı da çok azgın ve saldırgan. Baronun asıl tetikleyicisidir bir anlamda, fakat baronla ikisi kardeş, fakat üvey kardeş. Baronun annesi bir ara Anadolu’daki bir yerde bunun babasıyla zamamında bir görüşmesi olmuş, herhalde gayri meşru bir görüşmesi olmuş anladığım kadarıyla bu kadının. Ben kadını suçlamıyorum, zavallıdır bu tip insanlar. Fakat adamın bizim milletimizin mukaddesatına, maneviyatına karşı aldığı tavır çok şiddetli. Darwinizm’in en birinci savunucusu bu, komünizmin en birinci savunucusu bu, iddia edilen Ergenekon’un bir numaralı savunucusu bu, milletimizi en şiddetli sömüren bu, milletimizin manevi değerlerine, milli değerlerine en şiddetli saldıran bu, Türk-İslam âleminin birleşmesine en ciddi tavır koyan gene bu, yani böyle bir melanet ve bunun bir melanet ordusu var. Bunun sincap saçlı bir adamı daha var böyle, ondan sonra birkaç tane daha öyle adamı var aşırı besili; işte kalemşörleri var, bir kısmını kendine hizmet etmeyenleri de kovdu. Önce besledi onları yalıyla, kemikle besliyordu. Sonra baktı ki, bunları kullandı ihtiyacı kalmadı bunlara, bunları boş paçavra gibi attı. Atınca da onlar havlamaya başladı, tabii açlıktan mideleri kazınıyor, havlıyorlar. Bu da onlara sadece hoşt diyor başka bir dediği yok, çünkü sağlama almış bunları. Halbuki bir kemik atsa önlerine onlar havlamayı hemen keser, hani vardır ya kuyruklarını kısarlar altına alır. Yine onun propagandasına başlarlar ve yine onu savunmaya başlarlar. Böyle karanlık bir sistem kurmuşlar. Mankenlerden özellikle, bazı genç kızlardan bunların bir ordusu var, yani adeta bir ekip kurmuşlar. Kara klan dediğimiz, uyuşturucu, ahlaksızlık, üç kağıtçılık her şey var. Ama ne hikmettir, baron aynı zamanda dışarıya karşı da ben Anadolu çocuğuyum, evliya gibiyim gibi bir ahlak dersi de veriyor ayrıca. Hem bunları yapıyor, bir de dışarıya ahlak dersi veriyor. Mesela, Müslümanlara iftiralar atıyor, dindarlara iftira atıyor, Türk milliyetçilerine iftiralar atıyor. Türk milliyetçilerine yıllardan beri kan kusturur kendi kafasınca, yani nefret eder. Komünistleri bekliyor, eski komünistleri; eski derken yani komünist de kendine eski komünist diyor. Yani bayat komünist, öyle diyelim. Bunları Müslüman âlemine karşı, Türklük âlemine karşı yıllardan beri kullanır. İhtiyar, genç dememiş doldurmuş kendi çöplüğüne, bunlara da bol bol para veriyor, zibil gibi para veriyor, istediği gibi orkestrayı yönetiyor. Mesela biri hoşuna gitmedi mi, bütün imkânlarını üzerine yükleniyor, saldırıyor. Sıkıştığında da yine aynı şekilde; her devrin adamını da yıllardan beri kullanıyor bu. Her devrin adamı da biraz, çok özür dilerim, avanak. Baron bunu kandırmış, seni çok yukarılara çıkaracağım demiş, en yukarılara çıkacaksın. Ama bana hizmet edeceksin diyor, o da artık elinden ne geliyorsa, sağcıların içine girmiş, mukaddesatçı, milliyetçi, maneviyatçıların içerisine girmiş. Oradan ne bilgi toplarsa, eline ne bilgi geçerse götürüyor barona aktarıyor. İddia edilen Ergenekon örgütünün hukuk ve yargı içerisindeki yapılanmasını birinci dereceden her devrin adamı organize etti. Geçenlerde baronun kuyruğuna böyle bir darbe geldi, baron hopladı. Ciyak ciyak bağırmaya başladı. Hemen baktık birinci sahnede her devrin adamı, manşetten, üstten. Hemen baronunu savunmaya başlıyor, patronunu. Çünkü vaat de büyük, para da büyük ve yıllardan beri de onu destekliyor. Ama baron hiçbir zaman için bununla direkt bağlantıya geçmiyor. Onun yine bir yalakası daha var, onun her devrin adamının eski meslektaşı olan bir tip, o da kendisini sağcı gösteriyor, ikisi de mason. Her devrin adamı da masondur, kendini sağcı gösteren baronun kalemşörü, yalakası olan kişi de masondur. Ama dışarıya bakarsın mukaddesatçılıktan bahsediyor ama bağırıyor masonum diyor adam belli. Bunları bu şekilde kullanıp hem haber getirip götürmede kullanıyor o yazarı; direkt bağlantıya geçmiyor, hiç telefon görüşmesi yapmıyor. Çünkü tespit edilebilir, öyle de kurnaz baron. Şu ana kadar ele geçen öyle o tarz bir şey yok, ama kurye kullandığı için her dediğini yaptırabiliyor. Akıl almaz icraatleri var aslında her devrin adamının, dindarlara, mukaddesatçılara karşı nefret dolu, hem onlardan yana gibi, onların imkânlarıyla bir yerlere geliyor. Halk da bunu bilmiyor bunun gerçek mahiyetini, kendinden zannediyor; hem de onların sevdiklerine var gücüyle vuran bir insan. Ve barondan da aferin alıyor, asıl amaç zaten barondan aferin almak. Baron en girift, en açmaza girdiği konularda hemen bunu kullanıyor. Buna joker tabir ediyorlar aynı zamanda. Hemen söyle diyor o her devrin adamına, aralarında bunların çok aşağılayıcı ifadeleri var da, şimdi benim terbiyem müsaade etmiyor, söylemeyeyim. Yani söyle o piçe diyor, getirsin şunu yapsın diyor, bunu yapsın diyor. Böyle laubali bir havaları var; zaten baronun kimseyi takmama ve bizim milletimize tepeden bakma özelliği var. hep ekâbir, hep milletimizi hâşâ adam yerine koymayan, kendini üstün gören, akıldâne, yani kemik kafa halbuki. Herhangi bir konuyu sorsan bile iki lafı biraraya getiremiyor, ama ukala ve milletimize hep güvenmeme üzerine kuruludur bunların sistemi. Yani milletten nefret etme, onları ezme, aşağılama, inançlarına saldırma, onların mukaddesatına değer vermeme, kişiliklerine değer vermeme üzerine kuruludur bunların inanç sistemi. İşte bu sistem yıkılıyor şu an. Mehdi devrinin özelliği budur, milletimiz birinci sınıf dünyanın en üstün milletidir. Ahlak olarak mükemmel bir millettir. Onlara bu güveni, bu huzuru, bu sevinci tattıracağımız yıllar geliyor artık. Bizim milletimiz onurlu, başı dik ve çok şerefli bir millettir. Ama çok ezilmiştir, çok çile çekmiştir. İçeriden vurmuşlardır bizim milletimizi, hem dışarıdan vurdular biliyorsunuz bir işgal olmuştu Kurtuluş savaşı döneminde; içeriden de PKK’yı devreye sokarak milletimize kan kusturdular. Tam ikiye bölmeye kalkarken milletimizi, Allah’a çok şükür kahraman ordumuz, kahraman polisimiz imdada yetişti, hemen bunları paramparça ettiler, şu an olay bu. Ama milletimizin var gücüyle sonuna kadar devletimizi desteklemesi lazım, polisimizi, askerimizi, savcılarımızı, mahkemeleri desteklemeleri lazım. Özellikle de inşaAllah iddia edilen Ergenekon örgütünün bu her devrin adamının örgütlemesiyle yaptığı hukuk ve yargı içindeki yapılanma da bozulursa, yani buraya da bir operasyon yapılırsa oh maşaAllah, artık bizim milletimizin yolu sonuna kadar açıldı demektir. Türk-İslam Birliği’nin önünde hiçbir engel kalmamış demektir inşaAllah.
MUHABİR: Peki efendim, müsaade ederseniz kısa bir reklam arası verelim, akabinde yine devam edelim gelen sorularımıza.
ADNAN OKTAR: İnşaAllah.
MUHABİR: Efendim kısa bir reklam arasının ardından tekrar karşınızda olacağız, lütfen ekranlarınızın başından ayrılmayın.
ADNAN OKTAR: Görünce, tanıyınca tabii çok çok seviyorlar. Ama benim inancımla mücadele eden, benim dinimle, benim anlattıklarımla mücadele edenler, yani anlattıklarıma karşı mücadele edenler, tabii ki bana karşı olacaklardır. Beni sevmeleri çok garip olur; Peygamber Efendimizi nasıl müşrikler sevmiyordu, nasıl putperestler sevmiyordu, nasıl o devrin din karşıtları sevmiyorsa, diğer peygamberlerden de nasıl nefret ediyorlarsa o devirde, Allah yolunda mücadele eden her Müslüman’dan, her dava adamından bu tip insanlar nefret ederler, bu çok normal. Onlar kendi tipinde adamları severler, yani müptezeller müptezellerden hoşlanır, hırsız hırsızdan hoşlanır, soysuz soysuzdan hoşlanır, güzel ahlaklı insanlar da güzel ahlaklı insanlardan hoşlanır. Ama bazen de güzel ahlaklı iyi insanları, insanlar tanımaz. Propagandanın etkisinde kalır, olayların etkisinde kalır, duyduklarının etkisinde kalır, ama görüp tanıyınca çok sever inşaAllah.
MUHABİR: Efendim, Rize’den Recep Özer Beyefendi şöyle bir soru iletmiş. Her hafta ailece programınızı izliyoruz, Allah sizden razı olsun, bizi aydınlatıyorsunuz. Çetin Emeç’in cenazesinde Ertuğrul Özkök’ün cep telefonundan Fatiha Suresi’ni dinletmesini Süleyman Ateş Hoca dinimizde ölenin arkasından Kuran okunması Peygamberimiz zamanında yoktu demiş. Bu konu hakkında bizi aydınlatabilir misiniz, herkese selamlar diye bitirmiş efendim.
ADNAN OKTAR: Biz burada tabii ehl-i sünnet inancı ne diyorsa ona tabii oluruz. İlmihale göre hareket ederiz, ama Kuran her yerde okunur. İlla mezarda okunacak diye bir şey yok, yolda da okuyabilir insan, arabada da okuyabilir, evinde de okur. Kuran okumak için ta mezara kadar gitmeye gerek yok.
MUHABİR: Efendim, birbiriyle bağlantılı iki soru var. Hem birini arkadaşlarımdan bir tanesi sordu, bir de seyircimiz göndermiş Manisa’dan Sermin Özyaşar veya Şermin Özyaşar. Diyor ki seyircimiz: Hocam anlattıklarınızı dinleyince size ben de hak verdim. Sürekli şöyle haberler okuyoruz. İstanbul’da Kağıthane’de bir bebek bıçaklanmış olarak bulunmuş. Bıçaklayanın annesi olduğu ortaya çıkmış, gözaltına alınmış ve tutuklanmış anne. Bir de bu bebek daha büyük olsa ne yola sürükleyecek kim bilir? Böyle bir anne için söylüyor muhtemelen. Gazetelerde bu haberi mide bulandıran anne diye vermiş. Az bile söylemişler. Peki Hocam nasıl hala anne-baba ne derse yapılır, anne-baba mutlaka çocuğunu sever deniyor? Belli ki kastedilen her anne-baba değil öyle değil mi diye sormuş.
ADNAN OKTAR: Tabii ki...
MUHABİR: Bağlantı olarak da şunu iletiyim, arkadaşımın sorusu. Sık görmeye başladık böyle şeylerin olduğunu. Mesela, 15 günlük bir bebek dövülerek öldürüldü diye bir haber gördük. 1 yaşındaki bir bebek 15 yerinden bıçaklanarak öldürüldü diye duyduk. Bunlar, kıyametin de aynı zamanda bir alameti olabilir mi bu tarz olaylar?
ADNAN OKTAR: Kuran’da da buna işaret var, Ahir Zaman’da da bu tarz olaylar olacağı belirtiliyor, Tevrat’ta da geçiyor. Bu, zulmün en yüksek noktalara çıkmasıdır. Çocuğunu terk eden anneler var, boğup öldüren anneler var. Bu yüzden anne-baba kusursuzdur inancının bir defa toplumdan kalkması gerekir. İyi anne-babalar iyidir, kötü anne-babalar da kötüdür. Bu ayrımın yapılması şarttır.
MUHABİR: Efendim, Trabzon’dan Merve Özcan Hanımefendi şöyle diyor: Eskiden Müslümanlara tüm dünyada potansiyel terörist gözüyle bakarlardı. Peki şimdi durum ne diye soruyor.
ADNAN OKTAR: Şimdi, biz o oyunu bozduk. Çünkü terörist diye gösterdikleri adamlar, Darwinist, materyalist, ateist ve komünist oluyorlar. Sadece nüfus cüzdanlarında Müslüman yazıyor. Bu da bir oyun olduğu artık âşikar olduğu için açıklamaya dahi gerek duymuyorum. Çünkü Müslümanlık sevgi, şefkat, merhamet ve muhabbet dinidir. Bunu herkes biliyor, bunu çok güzel herkese anlattık. Allah, cinayet işleyeni dahi affetmeyi söylüyor Kuran’da. O kadar, Cenab-ı Allah rahmet ve güzellik sahibi, affedici Cenab-ı Allah ve kullarından da bu güzelliği istiyor. O yüzden bu iddia çok oldu çürüyeli, artık bunu hiç kimse kullanmıyor dünyada şu an.
MUHABİR: Efendim, İstanbul’dan Can Uslucan Beyefendi, şahsi bir soru sormuş aslında nispeten, diyor ki: Hocam kitaplarınızın kapaklarına bakınca hepsinde ayrı bir dizayn ve sanat eseri görüyorum. Sizin iç mimar olduğunuzu okudum, evinizi de siz mi tasarladınız, acaba hangi tür ev stilini beğenirsiniz, çok merak ediyorum diyor.
ADNAN OKTAR: Ben modern evleri de çok beğeniyorum, ama Osmanlı mimarisiyle yapılmış evler, eski Türk evleri çok çok hoşuma gidiyor. Garip ve şiddetli bir etkileyici özelliği var o evlerin; mesela Kastamonu evleri, Safranbolu evleri nefes kesici içleri de çok güzel. Onun güzelliğini anlatmak için herhalde oralara gidip görmek gerekiyor. Ve Osmanlı mobilyalar, Osmanlı kapılar çok çok güzeldir, çok heyecan vericidir. Ama şöyle yapmak lazım, mesela bir odayı Osmanlı döşemek lazım, bir odayı da çok modern döşemek lazım, her ikisinde de yaşamak lazım. İnşaAllah.
MUHABİR: Evet, Efendim İzmir’de Seher Pakyol Hanımefendi şöyle bir soru iletmiş. Diyor ki: Geçen gün bir yakınım bir sıkıntısından bahsetti. İşe geliyorum, gidiyorum evde televizyonu açıyorum, boş bir şekilde televizyonu izliyorum. Oturduğum yerden de kalkmak istemiyorum, öylesine kanalları geçiyorum, izlemiyorum. Üzerimde sanki bir tonluk ağırlık var gibi, sıkıntıdan bir türlü kurtulamıyorum. İnsanlar güldüğümü görseler de aslında çok mutsuzum demiş seyircimizin yakını. Sizin böyle birine nasıl bir tavsiyeniz olurdu diye soruyor.
ADNAN OKTAR: Çok mutlu olsun bir kere, Ahir Zaman’da yaratılmış, ne kadar güzel. Hz. İsa’yı görecek, Hz. Mehdi’yi görecek, Türk-İslam Birliği’ni görecek inşaAllah. İnşaAllah mümin olarak ölürse cennete gidecek, sonsuz akla sahip bir Allahımız var, sonsuz nimetler yaratan Allahımız var, daha ne olsun. Nimetleri saymakla bitiremezsiniz diyor Allah, gruplayarak topluca, yani toplu gruplar halinde de anlatsanız yine bitiremezseniz diyor. Bu kadar sağlık, sıhhat ve mutluluğun içerisinde böyle düşünmek yanlış olur. Dindar insanlarla görüşsün, Allah’tan korkanlarla görüşsün, onlarla ahbap olsun, sohbet etsin, kalbi çok ferahlayacaktır, çok açılacaktır inşaAllah.
MUHABİR: Efendim, İzmir Bornova’dan Ceyda Hanımefendi şöyle bir soru iletmiş: Kuran’a göre bize en büyük düşmanlar ateist Siyonistler ve müşrikler. Peki Hocam diyor, müşrikler Allah’a karşı şirk koşanlarsa bu düşmanlar bize çok yakın olan yanı başımızda olan insanlar da olabilir öyle değil mi diye sormuş.
ADNAN OKTAR: Tabii, Kuran’a, dine ehemmiyet vermeyen, Kuran’ı yaşamayan her insan, Kuran’a karşı tavır alan her insan aynı zamanda Müslümanlara karşı da tavır alıyor. Mesela iddia edilen Ergenekon örgütü gibi, iddia edilen Ergenekon örgütünün etki ettiği insanlar gibi, masonlar gibi, Müslümanlara her zaman tavır alıyorlar. Bu normal zaten, Allah’ın yaratması da öyle biz ona karşı mücadeleyle mükellefiz. Akılcı, bilimsel, mantıklı, sevecen bir mücadele içinde olacağız.
MUHABİR: Evet, Bursa’dan Engin Savaş Beyefendi de şöyle bir soru iletiyor: Kehf ehlinin evlerinin sırtlarında olduğunu, onlarla kimsenin evlenmek istemeyeceğini söylemiştiniz. Bu onların çocuklarının da olmayacağı anlamına mı geliyor, tıpkı Hz. Mehdi gibi. Bir de Mehdi cemaatinde nefsâni hiçbir şey olmaz demiştiniz. Bu Mehdi’nin yanında bulunan gençlerin dünyadan bir çıkarları olmayacağını mı gösteriyor diyor.
ADNAN OKTAR: Rivayetlerde öyle görünüyor. ‘Evleri olmaz’ demek, yani şahsi malı yok anlamına geliyor, cenazesine bile kimse gelmez demek ne demek? Demek ki ailesi ve toplum bunlara çok ciddi bir tavır almış ve baskı yapıyorlar. Hastalandıklarında hastalıklarıyla kimsenin ilgilenmeyeceği, cenazelerine bile kimsenin gelmeyeceği bir topluluk olacağına göre bu insanlar, demek ki ciddi bir zulüm ve baskı görecekler ve bu onların ciddi bir imtihanı olmuş olacak. Fakat çocuğu olmayacak olan, evlenmeyecek olan sadece Mehdi’dir. Mehdi’nin talebeleri için hadislerde böyle bir ifade geçmiyor. Ama kimse evlenmez derken, halktan çevreden insanlar anlamındadır, yoksa Mehdi’nin talebeleri bir süre sonra İslam, Kuran herkes tarafından tanınacak Mehdi cemaati tanınacak ve onlar en sevilen insanlar olacaktır. Tabii ki böyle bir dönemde evlenmemeleri diye bir konu yok. Fakat Mehdi için kesin olarak belirtmiş Peygamberimiz hadiste, evlenmeyecek diyor, yani çocuğu olmayacak. Mehdilik, Peygamber Efendimizden sonra gelen o nübüvvet mührü, onunla, hatem evveliyle sonuçlanacak, bitecek. Ondan sonra o nesil daha ilerleme göstermeyecek. inşaAllah, yani ondan yana ilerleme göstermeyecek. İnşaAllah.
MUHABİR: Evet, efendim. Diyarbakır’dan Metin Erbil Beyefendi şöyle bir soru iletmiş diyor ki: Diyarbakır’da Kürtçe vaaz ve mevlüt verilmiş, Kanal 6 diyor, ama TRT ŞEŞ sanıyorum. TRT ŞEŞ de bunu yayınladı. Hocam bunu niye bu kadar geciktirdiler, her gün bunu yapsalar ya. Sizi hep geç dinliyorlar, oysa ki Harun Yahya olarak yıllardır bunları yazıyorsunuz ve ne deseniz çıkıyor diyor.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, inşaAllah daha iyi olur. Bu güzel bir atılım, Darwinizm, materyalizmin geçersizliği, anti komünist propaganda, Stalinizm’e, terörizme karşı çalışma yapılması, örf-anane-geleneklerimizin güzelliğinin anlatılması, Allah sevgisi, Allah korkusunun anlatılması PKK terörüne karşı kesin çözümdür. Net çözümdür. İnşaAllah daha bilinçli, daha güçlü bir eğitim politikası olur bu yönde.
MUHABİR: Söke’den Dursun Aydın Beyefendi şöyle bir soru iletmiş: Oktay Ekşi geçenlerde Osmanlı’yı kendince yerden yere vurmaya çalışmış. Hocam bizim hep değerli gördüğümüz böyle bir yazar nasıl olur da dünyanın hayran olduğu Osmanlı’ya böylesine hakarete varan sözler söyleyebilir? Atalarımızı nasıl böyle karalayabiliyorlar diye sormuş.
ADNAN OKTAR: Derici derler, sevdiği deriyi yerden yere vururmuş. Beğendiği deriyi. Bir de olgun meyveli ağaç taşlanır biliyorsunuz. O, zannediyorum Osmanlı’nın hatalı yönlerini eleştiren bir söz söylemiştir. Çünkü Osmanlı’nın güzelliğini bütün dünya kabul ediyor, bütün dünya hayran. Ama Osmanlı’nın bir kısım eksiklikleri, yanlışları olmuştur, Mehdi devrinde de bunlar hiç olmayacaktır. Osmanlı ahlakı, Osmanlı kültürü en mükemmel şekliyle kendini gösterecektir. İnşaAllah.
MUHABİR: Efendim İzmir’den Yiğit Germiyan Beyefendi şöyle bir soru göndermiş: Dünkü röportajınızda Said Nursi’nin Risale-i Nur’da Ahir Zaman’da gelecek olan Hz. Mehdi için hep zat, şahıs ifadesini kullandığını…
ADNAN OKTAR: Evet...
MUHABİR: Hz. Mehdi’nin bir şahsı manevi olamayacağını, bir kişi olduğunu Risale-i Nur’dan delillerle anlattınız. Çok açık ve anlaşılırdı, merak ettiğim ayrı bir konu var, ona da açıklık getirebilirseniz sevinirim diyor. Büyük Mehdi’nin üç vazifesi var bildiğim kadarıyla, Said Nursi’nin bu üç görevi tam olarak gerçekleştiremediğini biliyorum. Doğru mu diye soruyor, siz daha iyisini bilirsiniz inşaAllah diyor.
ADNAN OKTAR: Evet, Said Nursi Hazretleri Mehdi’nin üç vazifeyi de birden yapacağını söylüyor. Bir kısım Nur talebesi kardeşlerimiz, Said Nursi Hazretleri’nin birinci görevi tam yaptığını, Mehdi’nin dolayısıyla böyle bir görev yapmayacağını, sadece onun ikinci, üçüncü görevleri yapacağını söylüyor. Halbuki Said Nursi diyor ki Risale-i Nur’da: Birinci görevi diyor, bir yönüyle, bir cihette diyor biz yaptığımız için, birinci görevi bir cihette yaptığımız için diyor, bu bir tamlık değildir diyor. Bir bütünlük değildir diyor, ama diyor Mehdi’deki olayda, Mehdi’nin zuhurundaki olayda hem birinci, hem ikinci, hem üçüncü vazife tam anlamıyla olacak diyor. Zaten Mehdi’nin birinci vazifesini çok önemli bir konu olarak ele almış Said Nursi, hatta diyor ilk başta çıktığı vakit siyaset âlemindeki faaliyetinden feragat edeceğini düşünüyorum diyor. Siyasetle de ilgilenmeyecek diyor bu birinci görevi yapmak için diyor. Birinci görevini yapmak için zaman ve hal müsaade etmez diyor; o, hazır eserleri birleştirir onlarla bir kısım eserlerini meydana getirir, Risale-i Nur’u da hazır bir program yapar, onunla o birinci vazifeyi tam yapmış olur diyor. Bunun için diyor, ihtiyacı olan kuvvet de ihlas, sadakat ve tesanüd sıfatlarına tam sahip talebeleridir diyor. Ve onunla o birinci vazifeyi tam yapmış olacak diyor, yani imani çalışmanın Mehdi için birinci konu olduğu söylüyor. Ve ikinci, üçüncü konuları da tam anlamıyla yapacak diyor, dolayısıyla üç görevi birden yapacaktır Mehdi. Said Nursi, birinci görevi bir yönüyle yaptığını söylüyor, kendisi söylüyor. Ama Mehdi’nin ‘maddiyyun, tabiyyun taunu beşer içinde intişar etmesiyle her şeyden önce felsefeyi tam susturacak’ diyor. Eğer felsefeyi tam susturmuş olsaydı Said Nursi, zaten Mehdi’ye gerek kalmazdı. Said Nursi’nin böyle bir ifade kullanmasına gerek kalmazdı. Yani, Darwinizm ve materyalizmi tam anlamıyla susturacak diyor Mehdi. Said Nursi zamanında Darwinizm’e karşı bir çalışma yapılmamıştır. Yani Darwinizm’le ilgili herhangi bir risalesi, yazısı olmamıştır Said Nursi’nin. Bunun tamamını Mehdi’ye bırakmıştır. Beşer içinde intişar etmesiyle diyor, bakın, maddiyyun tabiyyun taunu diyor, vebaya benzetiyor Darwinizm ve materyalizmi. Beşer içinde intişar etmesiyle (gelişmesiyle) her şeyden önce diyor -yani diğer konuları bırakacak diyor- felsefeyi maddiyyun fikrini –yani Darwinizm materyalizm- fikrini tam susturacak tarzda beşere ders vermektir diyor birinci vazifesi. Bunu yapacağına göre, bunu da hazır, yabancı – yerli eserlerden toplayarak bir kısım çalışmalar olacağını, bunları bir eser haline getireceğini, bu eserle bu görevi tam yapacaktır diyor. İkinci ve üçüncü vazifelerini de ayrı ayrı anlatıyor. Zaten Ahir Zaman’da ancak onun zamanında, onda içtima edebilir, onda toplanabilir diyor bu. Benim zamanımda mümkün görünmüyor diyor, yani kabili mümkün görünmüyor diyor zaten. O yüzden de ben ayrıca Mehdi değilim diyor, açıklıyor. Ta Ahir Zaman’da hayatın geniş dairesinde diyor Mehdi ve şakirtleri gelir, bu daire genişler ve bu çiçekler sümbüllenir diyor. Biz de kabrimizden bakıp Allah’a şükrederiz diyor. Böyle bir durum var, onun için burada bir anlamazdan gelme var; Said Nursi çok net açıklıyor, ikinci, üçüncü görevleri yapacak, birinci görevi yapmayacak demiyor. Bilakis tam tersine, birinci görevi tam anlamıyla yapacak, ikinci üçüncü görevleri de o kadar önemli değildir diyor birinci yaptığı göreve göre. Ama hepsini birden yapacaktır diyor, üçünü birden yapacaktır diyor. İnşaAllah.
MUHABİR: Evet, efendim Bursa’dan Kerim Menemen Beyefendi şöyle bir soru göndermiş, diyor ki: Peygamberimiz nur gibi temiz ve güzel ahlaklı olmasına rağmen ona karşı olanların, onu sevmeyenlerin, hatta ona olan öfkesinden onu öldürmek isteyenlerin sayısı oldukça fazla olmuştur. Böyle mübarek bir insana nasıl bu şekilde davranabiliyor insanlar diye soruyor.
ADNAN OKTAR: Hz. İbrahim’e de böyle olmuştur, İshak’a, Yakub’a, İsmail’e, Nuh’a hepsine böyle olmuştur. Bu Allah’ın sünnetidir, her inanan böyle bir olayla karşılaşır. Said Nursi Hazretleri de böyle olaylarla karşılaşmıştır. 30 yıl kadar ömrü hapislerde geçmiştir. 70 yaşında o mübarek tertemiz insana, akıl almaz iftiralar atmışlardır. Cinsellik iftirası atmışlardır, ki 70 yaşında artık düşünün. Dünyadan tamamen çekilmiş bir insana, sadece kendini Allah’a adamış böyle mübarek tertemiz bir insana, akşam olunca evine açık saçık kadınları alıyor, kasa kasa rakı getirttiriyor; Said Nursi’nin kendi tabiriyle söyleyeyim, tablalarla diyor, yani tepsi kastediyor, baklavalar getirttiğimi söylüyorlar diyor, bu çok büyük bir zulümdür diyor. Büyük bir iftira olarak bunu belirtiyor. Bakın yaşlı başlı bir insan, hem tarassut altında, hem gözlem altında, hem takip edilen bir insan, yani akıl alacak gibi değil bu iftira, yapılan olay. Onun rakıyla ne işi olur böyle bir insanın, gayri meşru kadınlarla ne işi olur, ama buna rağmen böyle rezil ve zalimce iftiralar atılmıştır. Biliyorsunuz deli diye de tımarhaneye konulmuştur Said Nursi Hazretleri. Sonra Allah onu oradan da kurtarmıştır. Hapishaneye koymuşlardır, zulmetmişlerdir, basın o devirde şiddetle aleyhindeydi, çok fazla Said Nursi’den nefret eden insan vardı, ama şu an bizim sevgilimiz, baş tacımız, herkes hayran, herkes aşkla, muhabbetle onu seviyor. Demek ki tanımamak, cahillik, karşı propaganda insanları bazen böyle mübarek insanlara karşı tavır almaya itiyor. Ama işin gerçeği ortaya çıkınca sevgi oluşuyor. Ama halende yine masonlar nefret eder, komünistler nefret eder Said Nursi’den, müptezeller nefret eder, tanımayan bir kısım kişiler de yine karşıdırlar veyahut hoşlanmıyorlardır, bu olabilir her zaman.
MUHABİR: Evet, efendim Konya’dan Ali İsfendiyar Beyefendi şöyle bir soru iletmiş, diyor ki seyircimiz: Hz. İbrahim babasına tebliğ yapıyor ve babası inanmıyor kendisine. Babası demiş ki: “İbrahim sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bu tutumuna bir son vermeyecek olursan, andolsun seni taşa tutarım. Uzun bir süre benden uzaklaş, bir yerlere git. Hz. İbrahim de babasına sen benim yoluma girene kadar aramızda bir kin ve düşmanlık başgöstermiştir” diyor, burada almamız gereken dersi bize anlatabilir misiniz diye sormuş, Konya’dan seyircimiz.
ADNAN OKTAR: Bu bir aile ve ailenin içerisindeki babanın tavrı bu ve o mübarek oğlun tavrı da bu; babasından uzaklaşıyor, ayrılıyor, evden ayrılıyor. Adam da zaten onu istemiyor evde ve evden ayrılıyor. Adamın şartı şu, kendi dinine girmesi, yoksa öldürürüm seni ben diyor. Bunu zamanımızda da görüyoruz, ya bizim gibi olacaksın ya mason kafasında olacaksın ya dine karşı tavır alacaksın, Kuran okuyamayacaksın, Müslümanlarla görüşmeyeceksin veyahut seni öldürtürüz, ya mafyaya dövdürtürüz, ya evine baskın düzenletiriz, ya canını yakarız, ya kaçırırız gibi tehditler oluyor. Yahut uygulamalar, fiili olaylar oluyor, o devir neyse bu devirde aynıdır. Hz. İbrahim’in başına gelenler bugün aynı mümin gençlerin yine başına geliyor. Yani tarih değişmez, daha ileride de yine olacaktır. Hz. İsa zamanında da olacaktır. Sonra kıyamete yakın dönemde de olacaktır bu tip olaylar. İnşaAllah.
MUHABİR: Efendim, Tekirdağ’dan Bülent Emrullah Beyefendi şöyle bir soru göndermiş, diyor ki: Beyaz Saray’ın resmi gazetesi sayılan Washington Post ‘Türkiye, dini ve laik değerleri birarada yaşatabilen tek ülke’ diye açıklama yapmış. Bu, Türkiye’nin önderliğini Obama ve Beyaz Saray’ın kabullendiğini gösteriyor olabilir mi diye soruyor.
ADNAN OKTAR: Tabii ki, dünya için çok güzel bir modeldir Türkiye; hem laik, hem modern, hem dindar, hem güzel huylu, hem sevecen, hem koruyucu, hem yiğit, hem cesur, yani bizim milletimiz lider olmak için yaratılmış inşaAllah.
MUHABİR: Evet, efendim Bursa’dan Nesrin Kılıçeren Hanımefendi şöyle bir soru iletiyor: Anne ve babaya saygı nasıl olmalı? Eğer bir anne veya baba kişiye dini konusunda baskı yapıyorsa böyle bir durumda onlara nasıl davranmak gerekir diyor.
ADNAN OKTAR: Tabii, önce ikna etmeye çalışmak lazım. Günlünü almak lazım, güzel yolda olduğunu, doğru yolda olduğunu, bunun onun için hayır olacağını, dindar bir evladın onun bakımında onu koruyup kollamada daha titiz olacağını, hastalansa Allah korusun felç olsa, rahatsız olsa hiçbir sıkıntı çekmeden, hiçbir zorluk çekmeden ona bakacağını, birçok yönleriyle Kuran’ın İslam’ın güzelliğini anlatır. Ama buna rağmen Kuran’a, İslam’a ve dine tavır alıyorsa, yapacak bir şey yoktur. Namaz kıldırmıyorsa, oruç tutturmuyorsa, kitaplarını yırtıyorsa, Müslümanlarla görüşmeyeceksin diyorsa, saldırıyorsa, dövüyorsa tabii ki canını kurtaracaktır, hicret edecektir. İnşaAllah.
MUHABİR: Efendim, İzmit’ten Sevil Atasoy Hanımefendi de yine aileyle alakalı bir soru iletmiş bize, diyor ki: Genelde çocuklar için babalarının veya ailenin işlerini devam ettirici gözüyle bakılır. Çocuk buna yönelik yetiştirilir, ama baba veya anne illegal iş yapsa da duyuyoruz çocuk buna zorla yönlendiriliyor.
ADNAN OKTAR: Evet.
MUHABİR: Veya ebeveynlerin gayri ahlaki yapısına uymazsa çocuk o çevreden çok ayıplanıyor. Bunlar doğru nasıl kabul edilebilir, bir de sizden dinlemek istiyorum bu konuyu diyor, böyle bir şey kabul edilebilir mi diyor.
ADNAN OKTAR: Bugün aslında bu konuyu genel olarak iyi işledik, anlattım, ama her insanın fikrine saygı göstertmek esastır, insanları inançlarında özgür bırakmak esastır, insanlara dayatma yapmak, baskı yapmak, şiddet uygulamak insanlığa yakışan bir tavır değildir. İnsanlara insanca yaklaşmak, onlara değer vermek çok önemlidir; dayatmacı zihniyet artık bu yüzyılda ortadan kalkacak inşaAllah. Aileler de sevecen, güzel huylu, güzel ahlaklı aileler her zaman baş tacıdır. Ama zulmeden, müptezel ahlaksız olan, çocuğunu kötü yola sürüklemeye kalkan, dinden İslam’dan ayırmaya çalışan, onun inançlarına saldıran hakaret eden ailelere karşı da güzellikle onlardan ayrılmanın dışında bir yol olmaz. Onlar düzelene kadar. Ama bu tabii düşmanlığı gerektiren bir şey değildir. Onların o tavrının düzelmesini beklemek en güzelidir; dua edilir, yardımcı olunur, düzeldiklerinde de konu yine eskisi gibi iyi hale getirilirse devam edilebilir.
MUHABİR: Efendim, Bolu’dan Yusuf Erhan Beyefendi şöyle bir soru iletmiş, diyor ki: Konya TV’de bir vaiz 1,5 milyarlık İslam âleminin 57 ülkenin artık birleşme vakti geldi diye söyledi. Artık sizin söylemleriniz ve fikirlerinizi herkes dile getirmeye başladı. Ama bu fikir birliği için başka neler yapmak lazım acaba diyor.
ADNAN OKTAR: Eğitim. Kuran ahlakını çok iyi almak, Kuran’ı çok sevmek, Allah’ı çok sevmek, Allah’tan çok korkmak, dua etmek, fakirleri koruyup kollamak, bölünme düşüncesine karşı her zaman birlik ve beraberliği savunmak, Alevi - Sünni bütün kardeşlerimizin hep bir olduğunu bilmek, birleştirici olmak, bu güzel ideale, bu güzel ülkeye kapı açacaktır İnşaAllah.
MUHABİR: Evet, efendim Kayseri’den Melih Canobalı Beyefendi şöyle bir soru iletmiş, diyor ki seyircimiz: Bakan Çelik’le Onur Öymen el ele halay çekmişler. Hocam ne güzel böyle bir siyaset, kavga yok, ama yarış var. İşte biz bunu istiyoruz, bunu da sizden öğrendik. Siz duyuru yapsanız da tüm siyasiler böyle davransalar. Allah yar ve yardımcınız olsun diyor.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, MaşaAllah, evet kardeşimizin bu sözü çok güzel. Benim o sözün üzerine bir ilavem yok, inşaAllah bu şekilde güzel olur.
MUHABİR: Evet, efendim Eyüp’ten İstanbul’dan Selim Batuhan Beyefendi diyor ki: iddia edilen Ergenekon Fatih Çarşamba’ya da sızmaya çalışmış. Anladığım kadarıyla Türkiye’de her yere sızmaya çalışıp her yeri mahvetmeye çalışmış Hocam. Bunlar inşaAllah daha çok afişe olur da öğreniriz oynanan oyunları diye iletmiş.
ADNAN OKTAR: Tabii, Fatih Çarşamba’da Mahmut Efendi Hoca Hazretleri’nin çok mükemmel talebeleri vardır, çok âlim talebeleri vardı. Menfur cinayetlerle o insanlar şehit edildiler. Ama inşaAllah bundan sonra bu devirin sonu geldi.
MUHABİR: Evet, efendim Bursa’dan yine bir sorumuz var, Selim Tarcan Beyefendi diyor ki: Bugün Mustafa Kemal Atatürk hakkında tam sayfa bir haber okudum. Bir konuşmasında Atatürk, Peygamberin son arzusunu, yani mukaddes toprakların daima İslam hâkimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Bütün İslam âleminin ayaklanıp icraate geçeceğine şüphemiz yoktur diyor. Belli ki Atatürk de Türk-İslam Birliği’nin kurulmasını destekliyor. Atatürk’ün aslında bize öğretildiğinden çok farklı dindar bir insan olduğunu yeni yeni öğreniyoruz. Sırtını ona yaslayarak siyaset yapmaya çalışan kesimlerin bunu saklamaktaki amacı acaba ne olabilir diyor.
ADNAN OKTAR: İşte masonlar Atatürk’ün bu güzel yönünü insanlardan gizlemeye çalıştılar. Ben de bu oyunu bozdum. Güzel Atatürkümüzün, yiğit Atatürkümüzün üstün güzel yönlerini insanlarımıza gösterttik. İnsanlarımız bu güzelliği gördüler ve Atatürk’e bir kat daha sevgileri arttı.
MUHABİR: Evet, seyircimiz sanıyorum Said Özdemir; üstadın talebesi Said Özdemir, Üstada Mekke’ye gidip orada yaşamak istediğini söylemiş. Üstad’da cevaben ‘Kardeşim ben Mekke-i Mükerreme’de olsaydım kalkar buraya gelirdim’ demiş. Üstadın Türkiye’ye bu derece önem vermesinin hikmeti ne olabilir diyor.
ADNAN OKTAR: Mehdi’nin buradan çıkacağını biliyor Said Nursi Hazretleri. Zaten söylemiş de, İstanbul’da çıkacak diyor, Hicri 1400’de çıkacak diyor. E tabii ki, hatta rivayette var: ‘Kar üstünde emeklemek suretiyle olsa dahi O çıktığında onun yanına koşun’ diyor Peygamber Efendimiz. O da o güzelliği bildiği için Türkiye’ye çok önem vermiştir.
MUHABİR: Efendim, İstanbul Güngören’den Kadir Alaca Beyefendi, Taraf gazetesinde büyük bir yayın grubunun Diyarbakır’da sağ partiler aleyhinde çalıştığını yazdı, sizce bu doğru mudur? Bize açıklarsanız bu olayların arkasında ne var, seviniriz gerçekten diyor.
ADNAN OKTAR: En azından sağ partileri desteklemiyorsa dahi orada tarafsız davranması gerekir bu tip kişilerin. Belirli bir kesimi, özellikle PKK’yı desteklemek çok büyük bir zulümdür, şehitlerimize karşı bir saldırıdır, gazilerimize karşı bir saldırıdır, Türkiye’ye karşı bir saldırıdır ve çok çok büyük bir zulümdür. İlla sağ partiyi desteklemesi mecburiyeti de yok, ama PKK’yı da destekleme mecburiyeti yok. Bu çok çirkin olur, olayın ne olduğunu bilmiyorum ama hayali bir vaka olarak anlatıyorum. Böyle yapanlar varsa bu çok çirkin.
MUHABİR: Evet, Afyon’dan Mevlüt Barış Beyefendi şöyle bir soru göndermiş, saygılarını sunuyor öncelikle size. Diyor ki: Vatikan evrimcileri, ateistleri desteklerken bir yandan da hemen hemen her gün papazların çocuk istismarı yaptıkları gündeme geliyor. Masonlar etkiledi dediniz Vatikan’ı, Hocam sadece etkilemeyip bir takımının da ahlaksızlıklarını da yaymışlar anlaşılan diyor.
ADNAN OKTAR: Ben, Vatikan’ın bu dereceye ve bu duruma geldiğini bilmiyordum. Yani, ben son olaylarda anladım. Darwinistlerle orada toplantı yapınca, Darwinistlere destek olunca, yaratılış savunanların elinden mikrofonu alıp onların konuşmalarını engelleyince Vatikan’ın masonların kontrolüne tam geçtiğini o zaman anlamış oldum.
MUHABİR: Efendim, Yavuz Bilir Beyefendi, Zonguldak’tan göndermiş diyor ki: sivil baronun ise bir medya patronu olduğu iddia edilmiş. Baron artık iyice ayyuka çıktı ne dersiniz, medya yakında temizlenecek mi diye sormuş seyircimiz.
ADNAN OKTAR: Mühim olan baronun deşifre olmasıydı, baron şu an deşifre oldu. Bütün milletimizin de gözü üzerlerinde, ama buna rağmen arsız, çok pişkin. Biraz halk tabiriyle, biraz argo tabirle piç bir karakter göstertiyor. Ona karşı yapılacak şey daha fazla deşifre etmek, daha fazla göz önüne getirmek ve milletimizin duyarlılığını daha fazla arttırmaktır. En güzel cevap, daha da güzel cevap birbirimize bağlılığımızın ve birliğimizin çok şiddetli vurgulanması, bunu iyi hissettirmemiz.
MUHABİR: Efendim, Marmaris’ten Mustafa Umut Beyefendi şöyle bir soru iletmiş. Diyor ki: Hocamız Bediüzzaman Said Nursi için onun değerini ileride anlayacaklar diyor. Ben de inanıyorum ki Adnan Hocamızın değerini de 10 yıl içinde bütün dünya anlayacak.
ADNAN OKTAR: Estağfirullah, ben Allah’ın naçiz bir kuluyum. Eğer İslam hâkim olursa, Türk-İslam Birliği oluşursa benim küçük bir gecekondum bile olmuş olsa o bana yeter. Kardeşlerimin mutluluğu, sevinci; ona bile gerek yok, çadırda yaşayayım ben, ama insanların mutluluğunu göreyim, kardeşlerimin mutluluğunu göreyim. Tanımasınlar beni, ben hiç onun şeyinde değilim, yani meşhur olmanın tanınmanın derdinde değilim. Ben, milletimin mutluluğunu gördüm mü bu bana bayram sevinci olur. Anormal açılırım, müthiş açılırım, anormal demeyeyim de müthiş sevinç duyarım. Muazzam zevk alırım böyle bir şeyden.
MUHABİR: Evet, efendim İstanbul’dan Erhan Beyefendi, Oldukça merak ediyoruz. Siz Mehdi’nin İstanbul’dan çıkacağını söylemiştiniz, ancak hadis kitaplarında Mekke’den çıkacağı söyleniyor. Hangisi ağır basıyor acaba demiş.
ADNAN OKTAR: Hadis kitaplarının hepsinde ağırlıklı olarak İstanbul’dan çıkacağı belirtilir. Fakat Mekke’ye, Medine’ye gidecektir, Kudüs’e gidecektir, dünyayı gezecektir. Ama çıkış yeri, faaliyet yeri Türkiye’dir ve İstanbul’dur. O kitapların çıkışı içinde mahkemenin bitmesini beklememiz lazım. Çünkü mahkemeye hukuki müdahale olur. Yargı devam ettiği için, bizim orada açıklayacağımız şeyler çok aleni şeyler. Olmaz, yargıya müdahale anlamına bir eser çıkartmamız mümkün değil.
MUHABİR: Evet, Bursa’dan Haluk Özak Beyefendi diyor ki: Bir ayette “Zikir, Kuran içimizden ona mı indirildi” diyen insanlardan bahsediliyor. Ben bu insanların peygamberleri neden küçümsediklerini anlayamadım. Oysa peygamberler insanları içinde bulundukları yanlış yoldan kurtarmak için geliyorlar. Niçin bu insanlar böyle davranıyorlar diye sormuş.
ADNAN OKTAR: Onlar Peygamber Efendimizi görüyorlar, bakıyorlar yemek yiyor, halkın içerisinde geziyor, şakalaşıyor. Ummuyorlar, tabii onlar ekâbir birisini bekliyorlar. Çok zengin, şatafatlı birisi olacak, böyle gururdan kibirden başı havalarda olacak. Onlar mütevazi, mazlum, böyle sevecen, halkla iç içe olan bir insana peygamberlik geleceğine pek ihtimal vermiyorlar. Onların inancına göre o pek mümkün görünmüyor. Halbuki Allah istediğine peygamberlik görevi verir. Allah istediğine hayırlar verir, bereketler verir, bolluk verir. Allah istediğini Mehdi yapar, Mehdi olarak yaratır, istediğini Mesih olarak yaratır tamamen takdir Allah’ındır. İnşaAllah.
MUHABİR: Evet, efendim yavaş yavaş programımızın sonlarına geliyoruz. Müsaadenizle son birkaç soru daha aktarmak istiyorum size. Temiz akıl sahipleri acaba aklından hiç kötülük geçirmeyenler mi, yoksa bedenen de temiz olanlar mı acaba? Bazı Müslümanlar çok da temizliğe önem vermiyorlar. Onlar için neler söylemek istersiniz diyor.
ADNAN OKTAR: Temiz akıl sahibi, vesveseli olmayan, her şeyde bir bit yeniği aramayan, her şeye hayır ve güzellik gözüyle bakan, Allah’a tevekkül eden, Kuran’ın akılcılığıyla olayları değerlendiren, makul, tutarlı, sevecen, sevgi dolu, iyi niyetli, Allah’a tam teslim olmuş insanın üslubudur. Bu temiz akıldır, ama kuşkucu, vesveseli, her şeyde bir kötülük arayan, her şeyi kendi aleyhine yoran, ki ayette de vardır; şeytandan Allah’a sığınırım: “Her gürültüyü kendi aleyhlerine zannederler” diyor Allah ayette. Böyle olmaz, bu kirli akıldır. Kuran bunu belirtmiştir. Ama mümin fizik olarak da temiz olacak tabii, tahir olacak. Bu Kuran ayetlerinde de sabittir açıktır, hadislerde de vurgulanmıştır. Müslüman pırıl pırıl olacak, bedenen de, kıyafeti de, üslubu da, bakışları da, konuşması da her şeyi temiz olacak.
MUHABİR: Evet, efendim Sacit Tekin Beyefendi şöyle bir soru iletmiş: Türkiye Cumhuriyetlerdeki kardeşlerimiz Türkiye ile birleşmeyi hızlandırmak için neler yapabilirler? Turizm ziyaretlerinin artması bu konuda bir yarar sağlar mı diye soruyor.
ADNAN OKTAR: Tabii ki yarar sağlıyor, ama daha çok dilekçe yazmaları, yazı yazmaları, konferanslar vermeleri, halkı teşvik etmeleri, etraflarını teşvik etmeleri çok önemli.
MUHABİR: Efendim, Adana’dan Ahmet Yeşilyurt Beyefendi bir soru iletmiş. Onu da aktarmak istiyorum müsaadenizle. Hem bizim evde hem de etrafımda sık sık ‘Sonra etraftan ne derler, bunu etrafa nasıl açıklarız ki, etrafa rezil olduk, insan içine çıkamayız ki’ şeklinde konuşmalar duyuyorum. Hocam, etrafın ne dediğine bu kadar önem vermek çok yanlış değil mi? Bizim için tek önemli olan Allah’ın ne düşündüğü değil midir, bu insanlara ne demeli diyor.
ADNAN OKTAR: İşte Türk-İslam ahlakı hâkim olduğunda etraf zaten tertemiz olacaktır, böyle insanlar olmayacaktır. Dedikodu yapan, fitne fücur çıkaran, insanları üzmeye çalışan insanlar olmayacaktır. İnsanların halinden anlayan, onlara şefkatle yaklaşan, olumlu insanlar olacaktır. Müslüman kardeşinin bir aczini, eksikliğini gördüğünde de ona sevinen değil ona yardımcı olan insanlar olacaktır. Ayağına çelme takan değil, koluna girip onu yürüten, ona destek olan, faydalı olan insanlar olacaktır. Dolayısıyla öyle sevinçli çağın içerisinde böyle şeyler olmaz. Ama asrımızda bazı insanlar, hepsini tenzih ederim bir kısmı, kardeşinin en ufak bir eksikliğinden sevinç duyuyor, en ufak bir zaafından sevinç duyuyor, ona bir yumruk vuran olursa o on tane yumruk vuruyor, düşerse yerden kaldırmıyor. Halbuki Müslüman, düşeni yerden kaldırması lazım, zorda olana yardım etmesi lazım, sakatlanana yardım etmesi lazım. Daha önce anlattığım gibi, hastalanana yardım etmesi lazım, hatta baş tacı etmesi lazım. Yahut bir iftiraya uğradıysa o iftirayı temizleyecek şekilde konuşması lazım, onun lehine bir üslup geliştirmesi lazım. Ama ileriki zamanda zaten ne iftira olacaktır, ne hakaret olacaktır, ne öyle ortam olacaktır, insanlar adeta kendilerini cennette zannedeceklerdir inşaAllah.
MUHABİR: Evet, efendim son bir soru iletmek istiyorum müsaadenizle size, İstanbul’dan Ebru Candan Hanımefendi göndermiş, diyor ki: Geçtiğimiz günlerde Milliyet gazetesi ‘Çağın Yarası: Mutsuzluk’ diye bir haber yapmış. Sizce bu yara nasıl iyileşebilir diyor.
ADNAN OKTAR: Kuran ahlakıyla, Allah sevgisiyle, Allah korkusuyla inşaAllah.
MUHABİR: Peki, çok teşekkür ediyorum efendim.
ADNAN OKTAR: Ben teşekkür ederim, Allah razı olsun.
MUHABİR: Yine değerli bilgilerinizi hem bizimle hem değerli seyircilerimizle paylaştınız. Efendim, sizler yine program saatimizin dışında da olsa ahirzamansohbetleri@hotmail.com adresine sorularınızı iletmeye devam edebiliyorsunuz. Bu akşam programımızın burada sonuna geldik. Her Çarşamba akşam saat onda karşınızda oluyoruz. Tekrar görüşmek umuduyla efendim, iyi akşamlar diliyoruz.