ADNAN OKTAR: Selamün Aleykum
OKTAR BABUNA: Aleyküm Selam
SUNUCU: Hoş geldiniz.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, siz devam edin. Sen zaten nadir konuşuyorsun. Devam et. Nasılsınız?
SUNUCU: Teşekkür ederim iyiyim, sizler nasılsınız?
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, bugün daha bir aydınlık gördüm sizi. MaşaAllah, maşaAllah. Doktorum devam.
CİHAT GÜNDOĞDU: Burada ortada sergilenen yani şahit olduğumuz akıl yüce Allah’ın yaratması ile olan, başka hiç kimsenin müdahalesi olmadan bizim ne kontrolümüzde olan bir şey ne de şuursuz hücrelerin kendi başlarına karar verebilecekleri bir şeydir.
SUNUCU: Yani bir yerimiz kanadığında hücrelere gidin onarın, orada bir pıhtılaştırma oluşturun gibi bir şey söz konusu bile değil.
OKTAR BABUNA: Bakın bir soru size. Bu pıhtılaşma tek başına yaratılmış olsa sadece pıhtılaşma mekanizması olsa ne olur?
SUNUCU: Muhtemelen tıkanma olur, damarlarda tıkanıklık olur yani
OKTAR BABUNA: Değil mi. Çok doğru. Tıkanır damarlar hemen felç geçiririz, kalp krizi geçiririz ve ölürüz. İşte Allah bunun karşısını da yaratmıştır, zıddını. O pıhtılaşmayı engelleyecek, o pıhtıyı çözen bir sistem de vardır. Ve bunların arasında mükemmel bir denge vardır. Yani o pıhtı sadece oluşması gerektiği zaman oluşur.
SUNUCU: İhtiyaç durumunda.
OKTAR BABUNA: Çünkü onun dışında damardaki en ufak çatlaklık 100.000 km damar ağı, küçücük bir çatlak olsa pıhtı olurdu, tıkanıklık olurdu ve öldürücü olurdu. İşte Allah’ın sonsuz yaratma sanatı. Kaldı ki bakın tesadüfen olmaz dedik o proteinlerden bir tanesi 20 tane proteinden bahsettik, tesadüfen olamıyor zaten. Yani onu daha önce de konuştuk. İmkansız kere imkansız. O çıkan sayılar proteinlerin bir araya gelemeyeceği, aminoasitlerin bir araya gelemeyeceğini ve protein yapamayacağını gösteriyor. Ne bağını yapabiliyorlar, sol elli proteinler olması gerekiyor. Sağ ellilerin hiç karışmaması gerekiyor. Başka hiçbir maddenin gelmemesi gerekiyor. Bunların hepsi bir akıl, koruma ve kontrolle oluyor işte. O da yüce Rabbimizin koruması ve kontrolü. İnşaAllah.
CİHAT GÜNDOĞDU: Pıhtılaşma başladıktan sonra pıhtılaşma pıhtı oluştuktan sonra pıhtı oluşmasının da durdurulması gerekiyor. Bakın başka bir şuurlu bir mekanizma var devreye giren. Oradaki enzimler pıhtının oluşmaya devam etmesini bu zincirleme reaksiyon başlamış ya bunu durdurmak üzere önlem alıyorlar. Bu zincir reaksiyonu durduruyorlar. Pıhtı olduktan sonra oluyor bu da.
SUNUCU: Yani şimdi saydığımız yerde birleşim normal devam ediyor kendi sisteminde herhangi bir yara ve kesik durumunda bu pıhtılaşma devreye giriyor. Ve aynı sistem ortadan ihtiyaç kalkınca tersine işlemeye başlıyor.
CİHAT GÜNDOĞDU: Yoksa bütün damarlarımız bir anda tek bir yerimiz kesildi diye bütün damarlarımız pıhtılaşırdı.
SUNUCU: Bunun aynı anda hücrelerin birbirine haydi gidelim tamam burada işimiz bitti. Veya şurada ihtiyaç var gibi bir durum sözkonusu bile değil.
OKTAR BABUNA: Bakın Allah bunun zıddını, hastalık özel olarak yaratılıyor. Allah eksikliğini de gösteriyor. Mesela bazı insanlarda bazen nadir oluyor tabi bu. Genetik olarak pıhtılaşma yapmaya eğilimli bir durum ortaya çıkıyor. Onların böyle bacak damarlarında pıhtı oluşur. O pıhtılar oradan koparak akciğere gider ve öldürücü olur. Son derece tehlikeli bir durumdur. Yani bu hakikaten öldürme oranı, riski yüksek olabilecek bir hastalık. Hemen müdahale edilir. Ne yapılır? Kan seyreltici ilaçlar verilir. Ki normale çekmek için. En ufak bir anormallik, anormallik derken Allah’ın dilemesiyle inşaAllah. Bir dengesizlik hemen ölüme götürüyor insanı.
SUNUCU: Şeker hastalarında da galiba benzer bir durum var değil mi? Onlar da tam tersi pıhtılaşamıyor herhalde, ki yaraları çok geç kapanıyor.
OKTAR BABUNA: Evet damar yapılarının bozulması. Şekerin yüksekliği bütün sistemleri etkiliyor vücütta. Yani pıhtılaşmadan tutun damar yapısından tutun bütün organlarda tahribat meydana gelebiliyor yüksek şekerle. O da mesela değil mi bakın her şey olması gerektiği gibi yaratılmış. Bu çok önemli; şekerin miktarı 60 ile 110 arasında olacak. Değiştiği zaman öldürücü oluyor. Hastalık meydana geliyor. Tuzun oranı aynı şekilde. İşte oksijenin oranı aynı şekilde. Kalbin atım hızı aynı şekilde. Yani böyle milyonlarca faktör bir araya geliyor ve işte yaşam Allah’ın her an yaratması ile olabiliyor inşaAllah.
SUNUCU: Adnan Bey çok sessizsiniz bu akşam. Biz böyle
ADNAN OKTAR: Doktorlarımızın ilmini nefesimiz kesilmiş olarak dinliyoruz. MaşaAllah. Allah’ın sanatını çok güzel anlatıyorlar. Tabi zaman zaman dura dura da, bazı şeyleri iyice geliştirerek anlatmak gerekebilir.
OKTAR BABUNA: Bu Adnan Bey’in insan mucizesi kitabından www.harunyahya.org ve www.harunyahya.net ve ayrıca bunların filmleri de var. Çok güzel onları ücretsiz olarak indirsin arkadaşlarımız mutlaka bilgi edinsinler. Çok insanın imanını artırıcı iman hakikatleri bunlar güzel maşaAllah.
SUNUCU: Evet kesinlikle az önce vtr’ lerimizde ardı ardına izledik. Hakikaten muhteşem bir sistem ve vtr’ lerde izleyince tabi daha kalıcı oluyor. MaşaAllah.
ADNAN OKTAR: Doktorum buyurun anlatın sizi dinliyoruz.
CİHAT GÜNDOĞDU: Faktörlerden bir tanesinin eksik olması durumunda bu sefer pıhtılaşmanın olmadığı bir durum meydana geliyor. Kolaylıkla kan kaybedebiliyor insanlar. O da yine başka bir eksikliği göstermiş oluyor Allah bize.
SUNUCU: Kansızlık diye bir rahatsızlık da mevcut. 4 ile 6 litreydi değil mi ortalama insan vücudundaki kan.
CİHAT GÜNDOĞDU: Evet ortalama 6 litre.
SUNUCU: Bu değiştiğinde veya bu azaldığında başka bir rahatsızlık çıkıyor veyahut fazla olduğunda.
CİHAT GÜNDOĞDU: Bakın o hacim yine değişmez. Sıvı hacim değişmez yani kırmızı kan hücrelerinin şekilleri küçülür. Yani boyutları küçülür ve oksijen taşıma kapasiteleri azalmış olur. Çünkü kendi içlerindeki taşıdıkları o 300 milyon, her bir hücre içindeki 300 milyon hemoglobin molekülü sayıca azalmış olur. Kansızlık budur. İçinde taşıdıkları demir de azalmış olur. Bu takdirde daha çok demir almak gerekir. O da ne kadar hassas bir düzenle Allah’ın yarattığının bir göstergesi olmuş oluyor. Birazcık azalması insanda halsizliğe, bitkinliğe sebep oluyor. Tam olması gereken, sağlıklı beslenen bir insan hiç bu problemlerle karşılaşmadan sağlıklı bir şekilde yaşayabiliyor.
ADNAN OKTAR: Demir alımı fazla olduğunda vücut onu demir alımını durduruyor mu?
OKTAR BABUNA: Evet fazla atılımını artırır veya emilimini azaltır. Bağırsaktaki emilimini azaltarak.
ADNAN OKTAR: Bağırsak hücresi demir atomunu tanıyor. Bağırsağa haber gidiyor. Diyorlar ki; demir fazla, alımını durdur. Daha önce bol bol alan bağırsak durduruyor, almıyorum diyor. Fazla olunca onu da biliyor değil mi? Demir fazla diyorlar. Atacağız diyorlar ve atıyorlar. Yani atomu görüp, tanıyıp ona göre işlem. Değil mi maşaAllah. Diğer hangi maddelerde oluyor bu böyle?
OKTAR BABUNA: Tuz alımında mesela onu kontrol eden mekanizmalar var, fazlalığında alımı azaltılıyor ve atılımı artırılıyor. Böbrekler atmaya başlıyorlar fazla. Bütün maddeler için geçerli bu. Kalsiyum için aynı şekilde. İdrarda daha fazla çıkartarak kurtulmaya çalışıyor vücut bundan ya da emilimini azaltarak.
ADNAN OKTAR: Yani atomu tanıması vücudun nefes kesicidir. Düşünün, elektron mikroskobunda görülmüyor atom. Ama hücre onu tanıyor. Bu şu diyor, şu şu diyor. Hepsini tek tek ayırt ediyor. Tabi, her birine ayrı bir muamele, her atoma ayrı bir muamelesi var vücudun. Hepsinde ayrı bir seçicilik kabiliyeti var. Devam et doktorum güzel anlatıyorsun.
OKTAR BABUNA: Kapıların açıp kapatıyor yani. Adnan Bey’in kitabında var bu. Hücrenin bir sürü kapıları var. Onun önünde milyonlarca molekül var. Birikme olmuş böyle, düşünün mesela şehrin giriş kapılarını düşünün böyle. İstanbul’un binlerce kapısı olduğunu varsayın. Etrafı surlarla çevrili ve kapalı. Üstünü kapattığınızı düşünün. O binlerce kapının önünde milyonlarca araç değişik böyle bisikletler, motosikletler, arabalar, insanlar yığılmış olsun. Siz şehrin içinde her an belli bir sayıda insan bulunabilsin, bunun bir sınırı olsun. Şimdi bu kapılardan giriş çıkışın denetlenmesi gerekiyor. Nasıl denetlenebilir bu? Ancak merkezi bir bilgisayar sistemi olması gerekir. Her kapıdan biliyorsunuz turnike sistemleri vardır. Onlar böyle döndükçe kaç kişinin girdiğini hesaplar, mesela kaydedilecek şeyin içinde her an ne kadar var dolayısıyla ne kadar girmemesi gerektiğini kontrol edecek bir bilinç gerekir. Değil mi? O da bilgisayar sistemi de olabilir. Çünkü insanın aklı yetmez buna.
SUNUCU: Kontrol mekanizması da yetmez.
OKTAR BABUNA: Hücrede var bu. Binlerce kapı var bakın. Şuursuz atomlardan yapılmış. Hücrenin önüne gelen molekülleri tanıyor, atomu tanıyor. Yani atom atomu tanıyor. Çünkü hepsi atom zaten. Hücrenin kapısı da atomdan yapılmış. Oraya gelen de atom. Atom diyor ki sana ihtiyacım var geç diyor. Kapı açılıyor, bu giriyor içeri. O ihtiyaç fazlası, ihtiyaç limitine geldiği zaman hücrenin içindeki birikme bütün kapılar kapanıyor otomatik olarak. Durduruyor. Ve fazlası da atılmaya başlıyor dışarıya, bu sefer onun tersi çalışan pompalar var.
SUNUCU: Yani muhteşem bir işleyiş. Muhteşem bir işleyiş maşaAllah. Ve tesadüfi olması az önce dolaşım sistemine ilişkin de konuşuyorduk. Mümkün değil.
OKTAR BABUNA: Tabi bu ne atomların aklı, yok atom zaten şuursuz atom ne hücrenin aklı, Rahman’ın aklı yani sonsuz aklı.
SUNUCU: Yani az önce de belirttiğimiz gibi biz bunları daha yeni öğreniyoruz. Daha yeni yeni öğreniyoruz. İlim bunları daha yeni yeni keşfedebiliyor. Ve keşfedemediği daha birçok şey var. Ve bu insanlar yüzyıllar öncesinde aynı sistemle gayet rahat ne olduğunu bilmeden yaşayabiliyorlardı.
ADNAN OKTAR: Daha öğrenecekleri tabi milyonlarca özelliği var. İnsanların, canlıların, bilim adamlarının araştıracağı çok şeyler var daha inşaAllah.
SUNUCU: Daha bilinmeyen proteinler üzerine.
ADNAN OKTAR: Hormonları fazlalığında vücut tanıyor mu onlara karşı bir tavır oluyor mu?
OKTAR BABUNA: Hormonların yüksek çalışmasında mı?
ADNAN OKTAR: Evet onları durdurma. Mesela şu hormon fazla çalışıyorsa bunu durduralım diyor mu vücut?
OKTAR BABUNA: Hemen yapımını engelliyor. Şimdi hormonun yaptığı açığa çıkardığı maddeler var. O maddeler fazlalaştıkça, fazlalaştığında hemen geriye gidiyor. Genlere etki ederek hormonun yapımını etkiliyor. Durduruyor. Çünkü fazlalığında hastalık meydana geliyor. Mesela insülin diyelim. İnsülin şeker miktarı, belli miktarda şeker vücutta düştüğü anda insülin fazlasıyla tekrar yapımı devam etmesi ve bunun kana boca edilmesi onu meydana getireceği için insülin yapımı hemen durduruluyor. Ya da tiroit hormonu için de aynı şekilde geçerli. Onun için hep belli sınırlarda tutuluyor bakın ihtiyaç ve etki mekanizmaları. Bunlar böyle zincirleme çok kompleks reaksiyonlar yani bir tane faktör değil böyle. Domino taşı gibi. Biri geliyor öbürünü aktifliyor. O gidiyor öbürünü vuruyor. En son ortaya çıkan en başa dönüyor onun yapımını engelliyor. Yani öyle iç içe geçmiş sistemler ki bunu çiziyorlar böyle. Biyokimya kitaplarında vardır böyle. Karmakarışık, baktığınız zaman başınız döner. Karmakarışık ama hiçbir karmaşa yok. Mükemmel bir düzen var, aksaklık yok. İnsanın aklının ötesinde. Yani onu görseniz hakikaten şu an yanımda yok da kitapların birinde vardı zannediyorum hatırladığım kadarıyla inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Evet herhangi bir hormonun yapımında karmakarışık muazzam bir sistem var. Yani bunu biraz anlatsın Oktar herhangi bir konu olarak diğer konuları anlatıyorsun ama bu olayı da anlatırsan güzel olur.
OKTAR BABUNA: Hormonlar mesela beynimizden bir hormon yola çıkıyor. Gidiyor ideal miktarını ayarlıyor. Bunun bir adı var Latince isim önemli değil. Çok uzun bir yolculuk yapıyor. Molekül boyutlarında düşündüğünüzde yani kör bir adam kalkıp Türkiye’den Amerika’ya gidiyor gibi. Gittiği yerde anahtar kilit uygunluğunda hücrelerin üzerinde kendi alıcıları var bunun. Bu şimdi şifrelenmiş olarak var DNA’da. Bunun yapımını sağlayan faktörler şunlar. Kandaki hacim artışı, alıcılar var, alıcılara baskı meydana getiriyor. Ve kan basıncının yüksekliği, tuz oranının yüksekliği algılanıyor giden elektrik sinyalleri bu hormonun yapımını artırıyor. Veya azaltıyor, azaltıyor pardon. Şundan dolayı, bu hormon idrar miktarını ayarlıyor. İdrarın ne kadar atılacağını belirliyor, bu hormonu kaldırırsanız siz olmadığını varsayalım günde 20 litre idrar yapıyor hasta. Yaşamasına imkan yok. 20 litre su içecek, 20 litre mümkün değil yani. O yüzden dışardan ilaç verilmek zorunda, hormon verilmek zorunda. Şunu yapıyor bu hormon, gidiyor böbrek hücrelere anahtar kilit gibi bakın. Her kilidi bir tek anahtar açabilir değil mi? Bu tesadüfen olmuş olamaz değil mi? Kilidi yapan akılla anahtarı yapan akıl aynı, aynı ustadır değil mi? İkisi birbirine uygun tasarlanmıştır, yapılmıştır. İşte bu hormon böbrek hücrelerine gidiyor, anahtar kilit gibi yapışıyor oraya. Bu arada ara enzimler var. Ara enzimler gidiyorlar DNA’da ilgili bölgenin kopyasını çıkartıyorlar. Bir fermuar gibi açıp sadece ilgili bölgeyi buluyor karanlık bir ortamda. Hormon dediğiniz sizin taş gibi bir şey. Yani bir aklı yok, karanlık bir ortam, moleküllerden oluşuyor. Atomlardan oluşuyor bunlar. Gidiyor pat diye DNA’nın bir milyon ansiklopedi sayfasından tam ilgili bölgeyi buluyor. Şimdi bu nasıl olabilir yani. Karanlık bir ortamda; insan yapamaz bunu. Size bir milyon ansiklopedi, bin cilt ansiklopediyi koysalar buraya, şu sayfayı bul bunun içinde deseler, kime desinler deseler bunu, hepsini taramanız lazım.
SUNUCU: Yani aydınlıkta bile bulmanız bayağı bir zaman alır.
OKTAR BABUNA: Evet, bu hücrenin içinde nereyi kopyalayacağının kopyası yok. Yani bu da yok bunun elinde. Karanlık bir ortam, aklı yok, şuuru yok, ne yaptığını bilmiyor. Biliyor ama. Tam oraya gidiyor, orayı açıyor, kopyalıyor, çıkıyor, işini bitiriyor, çıkıyor gidiyor, geri dönüyor.
ADNAN OKTAR: Bu ne kadar aralıklarla oluyor?
OKTAR BABUNA: Saniyeler içerisinde oluyor bu
ADNAN OKTAR: Sürekli devam ediyor değil mi bu?
OKTAR BABUNA: Sürekli devam ediyor.
ADNAN OKTAR: Her türlü malzemenin yapımında onlar görev alıyorlar.
OKTAR BABUNA: Evet
ADNAN OKTAR: Evet çok acayip. Doktor beni konuşturmuyorsunuz deme sonra.
CİHAT GÜNDOĞDU: Birçok şeyi sizin eserlerinizden öğrendiğimiz için siz gelince bize susmak düşüyor.
ADNAN OKTAR: Ama doktora ben dikkat ediyorum. Zaten oran düşük oluyor konuşturma oranımız. Bu adaletli değil. Bunun için doktorumuza bugün daha çok konuşma imkanı sağlayacağız. Buyrun.
CİHAT GÜNDOĞDU: Estağfirulllah. Evet bütün vücutta böyle bir kontrol mekanizması var ama aralarında hiçbir haberleşme yok. Bunlar o yüzden hormonlarla haberleşmiş oluyorlar. Ve aralarında bir telgraf ağı yok. Telefon bağlantısı sistemi de yok. Bir telsiz bağlantı sistemi belki diyebiliriz, o da bu moleküller, hormonlar sayesinde haberleşmiş oluyorlar. Tek bir molekül Oktar bey’in de bahsettiği gibi çok uzaklardan yola çıkarak kendi boyutlarına göre, dolaşıma bırakılıyor. O da gittiği noktada kendi alıcı hücresi var onu bekleyen. Ona kitlendiği zaman o mesajı almış ve ona göre emri yerine getirmiş oluyor. Yani bu çok yüksek bir şuur ve akılı gerektiren bir durumdur. Tesadüfler ile hiçbir şekilde anlatılamaz. Kesin Allah’ın yaratılışının delilidir hormonlar.
SUNUCU: Kesinlikle
OKTAR BABUNA: Bakın ilginç olan şu. Çok kısa bir şey ekleyebilir miyim? Darwinistler, bakın mesela açıyorsunuz BBC bir sürü kanal var böyle. Bunları anlatıyorlar detaylı olarak. İşte şu hayvan şunu yapıyor. Bakın hormonların yapısını gösteren filimler oluyor. Sonunda bir cümle; işte böyle evrimleşmiştir diye bir cümle ekleyip bırakıyorlar. Yani bu insanın çıldırmış olması lazım böyle bir iddiada bulunabilmesi için, bu sistemi görüp. Yani tam bir uydurma ve saptırmaca. Anlatıyor sistemin mükemmelliğini o filimler çekmişler rengarenk hayvanların yapıları işte olağanüstü uçma sistemleri. Söylüyor hatta bazen bu diyor mucizedir böyle olması diyor. Böyle mucizevi bir yapısı vardır diyor. Mükemmel bir sistemdir diyor. İşleyişi mükemmeldir diyor. Sonra orada böyle evrimleşmiştir cümlesini ekleyip bırakıyorlar.
SUNUCU: Evrimleşme sürecini anlatsa belki böyle evrimleşmiştir diyebilecek ama mükemmel şekliyle anlatıp böyle evrimleştirmiş demesi ilginç. Bir de evrimleşme sürecinde o sistemler sizin de belirttiğiniz gibi Cihat bey’in de belirttiği gibi deneme yanılma yöntemiyle olması gerekir o zaman ki ve arada bir sürü saçma sapan dolaşım sistemleri, saçma sapan organlar dolayısıyla dış yüzeyi de farklı bir sürü insan kalıntısına rastlamamız gerekir.
OKTAR BABUNA: Patolojik
SUNUCU: Evet patolojik bulguya evet rastlamamız gerekmektedir ama bildiğim kadarıyla yok, dün de programda da bahsetmiştik hatta diş yapısına dair Cihat bey örnek de vermişti. İlginç.
ADNAN OKTAR: Çok sevimli. Bayağı güzel, kibar bir üslubun var. Şurada bir kişi olsa da arada sırada kağıt kalem bir şey almamız gerekiyor. Ben orada göremiyorum. Şurada görebileceğim bir yerde durursa orada bir kişi. Boş kağıt var mı sizde?
OKTAR BABUNA: Bakın şunu söyleyeceğim.
ADNAN OKTAR: Teşekkür ederim. Oktar sen devam et.
OKTAR BABUNA: Şu çok önemli. Hakikaten Allah razı olsun Adnan Bey kitaplarında bunu tamamen tersine çevirdi. Yani o anlatımlar çünkü kimse laboratuara gidip bu araştırmaları yapmıyor. Bunlara yapılıyor. Hazır program olarak geliyor inşaAllah Adnan Bey’e. Adnan Bey bunları Allah’ı tespih etmekte kullandı kitaplarında, Allah’ı yüceltmede, Allah’ın yarattığını ortaya koydu inşaAllah. Bu çok önemli. Çünkü hep uyduruyorlardı. Çünkü ben üniversitede eğitim gördüm. Yani bunları okuyorduk biz mesela böyle. Hormonun yapısı ve hücrenin nasıl tesadüfen olduğunun anlatıldığını hatırlıyorum üniversite birinci sınıfta. Yok moleküller bir araya gelmiş suyun içinde bunun böyle bir yağ parçası gibi bir şey oluşmuş o böyle yavaş yavaş hücre olmuş sonra karaya çıkmış. Canlı varlıklar yani tıp fakültesinde işte anlatılan bu. Hikaye anlatılıyor.
SUNUCU: O oraya nasıl gelmiş onu söyleyen yok ama. Tesadüf.
OKTAR BABUNA: Aklım yatmıyordu. Tabi elhamdülillah. Yani nasıl bir şey, çürütüleceğini bilmiyordum öğrenmiş oldum Adnan Bey’in kitaplarından elhamdülillah. Süper mantıksız deli saçması. Ama yıkılıyor çok şükür, şu anda başlarını kaldıracak durumları kalmadı.
CİHAT GÜNDOĞDU: Bizim ilk olarak Tıp fakültesi ikinci sınıftayken gelmişti Bilim Araştırma Vakfından arkadaşlar Adnan Bey’in o zamanki arkadaşları. Bize hücrenin tesadüfen oluşamayacağını, proteinlerin tesadüfler sonucu oluşamayacağını anlatmışlardı. Biyoloji profesörümüz vardı anfide. Kadın bize o saate kadar o güne kadar tesadüfler ile oluştuğunu anlatıyordu. Bayan profesör çıkıp gitti salondan. Hiçbir şekilde cevap veremeden. Orada neyse ki Allah’ın izniyle oluyor tabi. Çok güzel aydınlanmış olduk, şuurlanmış olduk. Tesadüfler ile nasıl oluşamayacağını öğrenmiş olduk, Adnan Bey vesile olmuş oldu.
ADNAN OKTAR: Evet Darwinistler bu ruhu anlatamıyorlar. Biz de daha bu ruh konusuna hiç girmedik. Önce bunların gözüyle gördüklerini ben anlatıyorum. Daha ben bunları böyle delirteceğim yani. Yani kafalarını açacağım, akılları daha yerine gelecek öyle diyeyim. Bu konudan ısrarla kaçınıyorlar. Dikkat ederseniz soru da sormuyorlar. Biraz anlat nereden çıkarttın bu konuyu da demiyorlar. Hiçbir eserde buna rastlamıyoruz. Dawkins de konuşmuyor, hiçbiri konuşmuyor. Ben de ses çıkartmıyorum şimdilik. Şu konuları iyice öğrensinler, bir netleşsin. Sonra bu ruh konusuna gireceğim. Yani nerede olduklarını, ne olduklarını anlattıracağım onlara. Hissettireceğim. Kendileri de zaten hissedecekler. Ama bu maddi konular anlatılmadan öbür konuya girmek istemiyorum. Yani birkaç yıl daha onlara bu konuda eğitim vereceğiz daha.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah. Allah razı olsun.
ADNAN OKTAR: İyice bir sıfırlayıncaya kadar. Şu kırmızı yanaklı Dawkins, şu bu falan tombul, dede falan hepsi bir düzelecekler. Ondan sonra bu iş bitecek inşaAllah.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah.
SUNUCU: Bu arada hatırlatmamızı da yapalım. Programımız www.harunyahya.tv adresinden de canlı olarak izlenebiliyor efendim, oradan da bize ulaşabilirsiniz. Sorularımız var. Sorularımıza geçelim ne dersiniz?
ADNAN OKTAR: Vallahi hocalarımızın anlattıkları iman hakikatleri çok şahane. Onlara devam edelim.
SUNUCU: Onlara devam edelim tamam.
OKTAR BABUNA: Değişiklik yapalım. Bombardıman böceğini anlatayım ben size.
SUNUCU: Evet programdan önce bahsettiniz. Ben ilk defa böyle bir böcek duydum ve aralarda da vtr aralarında da sordum size. Çok ilginç geldi. Biraz evet bahsedersek ondan.
OKTAR BABUNA: Allah’ın yarattığı milyonlarca tür canlı var. Her biri kendi içinde muhteşem.Tek tek bakıldığında mükemmel sistemler. Mesela bombardıman böceği bombardıman yapıyor. Gerçek bombardıman yapıyor. Şimdi bu böceğin şöyle bir özelliği var. İçinde kimyasal maddeleri ayrı ayrı tuttuğu iki odası var. Vücudun içinde bu. Bunlar biri hidrojen peroksit diğeri hidrokinon diye iki tane kimyasal madde. Bunları ben okuyana kadar ilk defa duydum bu maddelerin isimlerini. Birçok bilim adamı ne işe yaradığını bile bilmez. Bu böcek milyonlarca yıldır bunu biliyor ve kullanıyor. Bakın ne yapıyor. İki ayrı odada tutuyor. Çok önemli bir sebebi var. Çünkü bu maddeler bir araya geldiği zaman; bir yakma odası var. Orada bir araya geliyor. Son derece tehlikeli bir silaha dönüşüyor. Dolayısıyla ayrı ayrı panellerde tutmasa kendi vücudu yanar parçalanır. Şimdi bunu bilen bir akıl gerekiyor. Değil mi kimyasal maddenin yapısını bilecek, özelliğini bilecek ona uygun başka bir kimyasal madde yaratılacak. İkisinin etkileşmemesi için ayrı tutulacak. Bakın zincirleme değil mi. Bu ancak yüce Rabbimizin yaratması ile olabilir çünkü Allah bilebilir böyle bir maddenin varlığını ve diğeri ile etkileşime girdiği zaman tehlikeli olabileceğini.
ADNAN OKTAR: Yani bir tarafta vücut hücreleri hidrojen peroksit imal ediyor. Ayrı bir oda var. Öbür odada da hidrokinon.
OKTAR BABUNA: Evet imal ediliyor.
ADNAN OKTAR: İmal ediliyor ve hücreler bunu biliyor ve imal ediyorlar ayrı ayrı. Ve ayrıca bir yakma odası var. Ayrı bir yerde. Evet sonra devam et.
OKTAR BABUNA: O yakma odası bir tehlike gördüğü zaman, düşmanı ile karşılaştığı zaman bu maddeleri yakma odasına alıyor. Yakma odasında da ayrı bir katalizör var.
ADNAN OKTAR: Bak aklı ile karar veriyor. Değil mi. Maddelere emir veriliyor iki maddeye iki odada bulunan yakıta ve yakıcı maddeye ve yanıcı maddeye emir veriliyor. Ve ikisi gidiyor o yakma odasına giriyorlar. Evet hayvanın aldığı karar ile. Evet.
OKTAR BABUNA: Ve orada da bir katalizör var. O katalizör devreye giriyor. Peroksidaz diye bir enzim. Böyle bir robot molekül. Birdenbire yüz derece ısı ile böyle son derece yakıcı ve tehlikeli bir silah, düşmanın üzerine püskürtüyor bunu. Fakat burada çok önemli olan bir nokta var. Kendi vücuduna hiç zarar vermiyor. Bakın bu çok önemli. Çünkü ayrı odalarda tutmasaydı. O enzimle birlikte bir yerde olmuş olsaydı, veya rahat karışsaydı birbirine öldürücü olurdu kendisi için.
SUNUCU: Evet burada birkaç başlık çıkıyor. Hem onları ayırması gerektiği, ayrı odalara ayırması gerektiği, hem kendi bünyesine zarar vereceğini bilmesi, hem de bunu bir savunma silahı olarak kullanabilmesi. Bunları düşünen bir canlı küçümsemek istemiyorum ama böcek neticede yani.
OKTAR BABUNA: Müthiş bir kimya bilgisi gerekiyor. Kim bilir hidrojen peroksit ile hidrokinon diye bir maddenin, ne olduklarını, birleştiği zaman ne yapacağını ayrıca o da yetmemiş bir de katalizör mükemmel yapılı bir protein var orada böyle. Sırf onları etkileşimleri, kimyasal etkileşimlerini hızlandırmak için yaratılmış oraya konmuş.
SUNUCU: Şimdi deneme yanılma yöntemi ile olsaydı o canlı o maddelerden herhangi birini veya ikisini birden aynı anda kendi bünyesine alsaydı, ya ne olacak dur bakalım bir deneyelim deseydi ölecekti. Dolayısıyla hani bir sonraki, kendinden sonraki, kendi ile aynı tür varlığa bu bilgiyi aktaramayacaktı. Deneme yanılma yöntemi ile olam ihtimali sıfır. Çünkü öldürücü bir durum. Hani bir daha yapmayayım, bir daha denemeyeyim bu zararlı bir şeymiş diyebilme olasılığı sıfır.
OKTAR BABUNA: Bunu kimya laboratuarlarında bile binlerce yıl süren araştırmalar ile bakın 21.yüzyıla gelirken, 21.yüzyıl içinde bulunan gerçekler bunlar. Yani binlerce yıllık geçmişi var insanlık tarihinin birikimler aktarılmış, nesillerden nesillere kitaplar yazılmış, o üniversitelerde eğitim görmüşler. Ancak 21.yüzyılda, 20.yüzyılda o da hayvanın yaptığını görerek ortaya çıkıyor. Ona bakarak artık öyle gerçekler çoğu bunların. Canlıların inşaAllah.
ADNAN OKTAR: O kimyasal maddelere başka madde karışmaması gerek değil mi saf olarak onun üretilmesi gerekiyor. Bak saf üretiyor. Öbür maddeyi de saf üretiyor. Yabancı hayvan geldiğinde karar veriyor ikisi birden salgılanıyor. Yakma odasına geliyor, havan topu gibi ateş ediyor. Değil mi. Buharla kızgın su gibi değil mi yakıcı bir sıvı karşıdaki hayvanın üstüne doğru dökülüyor. Hayvanı yakıyor ama bunu yakmıyor. MaşaAllah. Vücudunda da yanma oluşmuyor. Fakat dışarıdaki hayvanı yakıyor ve kovalıyor.
SUNUCU: Dışarıdaki sistem onu çıkartıyorsa çünkü o çıkartma esnasında da yanmaması çok ilginç. Çok enteresan.
ADNAN OKTAR: Ve bunu kendi nesillerine genetik olarak devam ettirerek naklediyor değil mi bu hayvan? Evet
OKTAR BABUNA: Evet inşaAllah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Darwinistler de bu evrimle tesadüfen oldu diyorlar. O zaman Napolyon şapkası dükkanlarda satılırsa inşaAllah bakan insanlar ne ilginçmiş de bu tip insanlar bu neyin nesi diyebilirler o zaman. Yani tabi tam dilim de varmıyor o tip de sözler kullanmak istemiyorum ama. İnsaf diyeyim artık ne diyeyim.
CİHAT GÜNDOĞDU: Bitkilerde de çok büyük harikalar var. Bitkilerde son tespit edilen bir mekanizma, savunma mekanizması çok şaşırtıcı. Bilim adamlarını hayrete düşürmüş. Şöyle bir ağaç diyelim, bir böceklerin saldırısına uğradığı zaman çok özel bir kimyasal madde salgılamaya başlıyor. Bu kimyasal madde incelenmiş nedir diye. Bir de bakılmış ki o böceğe, o böceği yiyen başka böcekleri kendine doğru çağırıyor bu ağaç. Bu özel kimyasal maddeyi salgılayarak ve gelen yeni böcekler ağaca saldırmakta olan böcekleri yiyorlar ve tehlikeyi bu şekilde ortadan kaldırıyorlar. Bu ağaçlarda ve bitkilerde yaygın olarak kullanılan bir savunma mekanizması olduğu anlaşıldı son olarak. Bir yıl öncesine kadar böyle bir şey bilinmiyordu. Şimdi yeni öğrenildi ve bunu şu şekilde ifade ediyor bilim adamları diyorlar ki, düşmanımın düşmanı dostumdur görüşünü ağaç bu şekilde yerine getirmiş oluyor. Yani bu mantıkta hareket ediyor diyorlar. Ama bakın burada çok büyük bir yaratılış gerçeği var. O da şu. Ağaç kendisine saldıran böceğin kim olduğunu bilecek. Bakın ağacın hiçbir şekilde gözleri yok. Hiçbir şekilde okula da gitmemiş. Kimya fakültesine de gitmemiş. O böceğin ne olduğunu hiçbir şekilde bilmiyor. Ama o böceğin kimler tarafından sevildiğini, hangi başka böcek tarafından av olarak tanındığını, av olarak yenebileceğini biliyor. Böyle bir şey mümkün mü? Hadi diyelim bildi. Bunun bilgisi kendisine geldi. O böceklerin salgıladığı yani o böceklere saldıracak olan böcekleri cezbedecek kimyasal maddeyi bilmesi gerekiyor. Onun da ötesinde o kimyasal maddeyi kendi vücudunda, kendi hücrelerinde üretmeyi de bilmesi gerekiyor. Sonra salması gerekiyor. Yani bunların hiçbir noktasında, hiçbir aşamasında tesadüfe zaten yer yok. Burada her aşamasında bir akıl var. O da tabi ki bütün ağaçları, böcekleri, iki ayrı tür böceği de yaratan, ağacı da yaratan, daha doğrusu bütün kainatı yaratan yüce Allah’ın aklı.
SUNUCU: Yani bir ağacın böyle bir şeyi düşünebilmesi yani hadi diğer canlılara böyle bir varsayımda bulunuldu diyelim yani hadi. Balık düşündü, işte at düşündü, kuş düşündü ağaç da mı düşündü. Yani o da mı düşündü?
ADNAN OKTAR: Bitkiler bayağı akıllı. Çok akıllı. MaşaAllah.
OKTAR BABUNA: Fotosentez yapıyor bitkiler. Teknik olarak, bilimsel olarak hala tam nasıl olduğu bilinmiyor ve taklit edilemiyor, yapılamıyor yani fotosentez reaksiyonları. Bakıyorsunuz bitki fosillerine yüz milyonlarca yıllık. 400 milyon yıllık bitki fosilleri var. 450 milyon yıllık bitki fosilleri var; aynı. Bakteriler de 3.84 milyar yıllık bakın, burada minnacık bakteriler fotosentez yapıyor bunlar. 3.85 milyar yıllık bu bakteriler. Ve hiç değişmemiş. Günümüzde de aynı, tıpa tıp aynısı günümüzdekinin bu bakteriler. Fotosentez yapıyor bunlar. Bakteri nereden bilsin. Birdenbire ortaya çıkıyor yani fosil kayıtlarında birdenbire ortaya çıkan fosiller bunlar.
ADNAN OKTAR: Fotosentez teknik olarak yapılabiliyor mu şu an?
OKTAR BABUNA: Yapılamıyor.
ADNAN OKTAR: Kaç milyar yıldan beri dedin?
OKTAR BABUNA: 3.85 milyar yıllık.
ADNAN OKTAR: Evet bakın, teknoloji şu ulaştığı noktada bile fotosentezi elde edemiyor, yapamıyorlar. Herhangi bir ot, herhangi bir çiçek yapıyor. Tabi. Ondan sonra onun tesadüfen olduğunu söylüyorlar. Kardeşim bu kadar bilim adamıyla, elindeki imkanlar ile hadi kendin yap. Daha hala yapamıyor. Var gücüyle uğraştığı halde. Herhangi bir otun, herhangi bir yosunun yaptığını yapamıyorlar. Yani yosun kadar aklı yok insanların şu an. Yani gücü yetmiyor onu yapmaya yani yosunun aklını bulamıyor şu an bilim adamları.
OKTAR BABUNA: MaşaAllah
CİHAT GÜNDOĞDU: MaşaAllah.
SUNUCU: Yosunun da tabi kendi bilinciyle yapabileceği mükemmellikte bir şey olmayacağına göre veyahut bakterinin tabi evet.
ADNAN OKTAR: Tabi ki, tabi ki.
OKTAR BABUNA: Bir de bunlar o kadar kompleks sistemler ki en ufak bir parçasının bile eksik olmaması gerekiyor. Yani bu haliyle yaratılmış olması gerekiyor. Çok açık bu gerçek. Yani tesadüfen hiçbir şekilde olamaz da, tam o şartlar var olduğu zaman işleyebiliyor. Ve birden bire ortaya çıkıyor tabi ki. Ve tabi yaratılmış olduğunun çok açık ve net delili. İnşaAllah. Ve her nereye baksak doğada, bize Allah’ı kusursuz yaratma sanatını gösteriyor, ispatlıyor.
ADNAN OKTAR: Bakteri yosunun ne yaptığını nereden bilsin. Ona bütün detayları ile bu ilmi veren Cenab-ı Allah. Mesela arı da öyle. Hayvan nereden bilsin. Bombardıman böceği de öyle. Şu kadar falan beyni hayvanın. Yani muazzam bir akla sahip. Üremeyi biliyor, yemek yemeyi biliyor, zararlı bir yiyecek oluyor gidiyor yemiyor, yavrularına yumurtalarına bakmayı biliyor, onların çoğalma sistemleri de karmakarışık. Hepsinde bir titizlik göstertiyorlar.
SUNUCU: Üzerinde konuştuğumuz bir karıncalar vardı. İsmini.
OKTAR BABUNA: Termit
SUNUCU: Termit, ismini unutuyorum sürekli. Termitlerin mesela o mimarisi, yaşam şekilleri muhteşemdi, muhteşemdi yani. Bir canlının, ki o kadar ufak bir canlının bu kadar organize bir şekilde yaşaması, bir klan halinde yaşaması ve muhteşem işte sizin de bahsettiğiniz havalandırma kanalları falan muhteşem yani.
OKTAR BABUNA: Yani öyle bir mimari bilgi ki insanların bile bilmediği şeyleri biliyor. Dediğiniz gibi ısı o binaların içerisinde; bunlar böyle metrelerce yüksek. Öyle 6 metre çapında, 12 metre yüksekliğinde dev yapılar. Ve onun içindeki ısının hep sabit tutulması gerekiyor. Tabi mesela çölde de yapıyorlar bunu. Çok yüksek ısılar olabileceği yerde olmuyor. Çünkü neden; altına su kanalları kazıyorlarmış. Çölde mesela Sahra çölünde 40 metre dibe indiriyorlar. Oradan suyu getiriyorlar. Zemin kata.
SUNUCU: Ve o nemi de ayarlıyorlar aynı zamanda.
OKTAR BABUNA: Onlar böyle koridorlardan yukarı gidiyor aynı zamanda duvarlar gözenekli dışarıdan hava emiliyor. İçerisi hep ısı sabit kalıyor ve bunlar kör. Ve kör karınca bunlar yani. Karıncalardan farkı kör olmaları bir de aynı zamanda.
SUNUCU: Değil mi bir da onları yuvalarına giriş çıkışlardan bahsetmiştiniz. O da çok dikkatimi çekmişti. Yabancı bir karıncanın girebilmesi için onları kandırıp başka bir onlarla aynı sıvıyı, aynı kokuyu salgılamaları ve o şekilde içeri girişleri mesela.
OKTAR BABUNA: Tabi daha enterasan bir şey, bu Allah’ın aklının olduğunu gösteriyor ve hepsinde tecelli ediyor. Bu termitler binayı yapmaya başladıklarında, çalışmaya başladıklarında hemen başında ayırmışlar bunları ikiye. Daha işe başlar başlamaz bakın, bir grup termitin hemen ikiye ayırmışlar. Birbirinden bağımsız olarak ayırmışlar. Ne fark ediyorlar biliyor musunuz. İkisinin de yaptığı bina sonunda birbirinin tam yarısı oluyor. Tam tamamlıyor. Koridorlar koridorlara denk geliyor, yapılar yapılara denk geliyor. Yani işte bu Allah’ın aklının hepsinde tecelli ettiğini gösteriyor. Mesela çekirge sürüleri uçarken bir çekirgeyi alıyorlar deney olarak, bir tane kutunun içersine koyuyorlar ayırıp sürüden, o çekirge yönünü kaybediyor sağa sola uçmaya başlıyor. Onu kutudan alıp tekrar çekirge sürüsünün içine getiriyorlar. Bütün çekirge sürüsü ile birlikte aynı yere doğru hareket etmeye başlıyor. Şimdi çok metafizik bir durum. Yani hiçbir şekilde açıklanacak bir şey değil bu inşaAllah. Allah’ın hepsinde toplamında tecelli ettiğini, onun emri ile hareket ettiklerini gösteriyor.
SUNUCU: Kesinlikle, kesinlikle evet.
ADNAN OKTAR: Doktorum ilim deryası maşaAllah.
OKTAR BABUNA: Estağfirullah. Sizin vesileniz ile. MaşaAllah. Allah razı olsun inşaAllah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Allah onda öyle tecelli ediyor. Allah vesile etti. Cenab-ı Allah inşaAllah daha büyük güzel hizmetlerde onu istihdam edecek inşaAllah. Çok güzel faydalı bir şeyler oluyor inşaAllah. Sorular bakayım neler var.
SUNUCU: Sorular evet, uzatayım isterseniz siz de okuyun. Gündeme ilişkin sorular biraz ağırlıkta. Sel ile ilgili sorular ağırlıkta.
ADNAN OKTAR: Kaderde o, evet onu dün de sormuşlardı.
SUNUCU: Bugün bir de deprem de oldu. Konya da evet. 4.5 şiddetinde. Yanlış hatırlamıyorsam rakamını. 4.5 şiddetinde. Önünden artçısı da olmuş. Deprem nedeniyle bir yaralanma değil ama panik nedeniyle bir yaralanma yaşanmış.
ADNAN OKTAR: Depremlerin sıklaşacağı, sellerin ve bu tip semavi olayların artacağı Mehdi devrinde, hadiste belirtilmiş Sallallahü aleyhi vesselem. Bir de o çok manidar bakın o arkadaşın sorusu çok şeydi. Dün de onu sormuşlardı.
SUNUCU: Evet 9 eylül’de İstanbul’da meydana gelen sel gibi yıllar öncesinde de aynı tarihte yani 9 eylül 1979’da .
ADNAN OKTAR: Bakın o da 9’lu tarih 1979 ve 9 eylül. İkisi de 9 eylül. Aynı tarihte sel oluyor. Hakikaten birisi Mehdi’nin çıkış tarihidir. 2009 da Mehdiyet için çok hayati bir yıldır. Çok önemlidir. Tabi kaderi göstertmek için Cenab-ı Allah bunları meydana getiriyor. Evet
OKTAR BABUNA: Depremlerle ilgili bir hadis gördüm bugün. Depremlerin durdurulacağı inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Evet, Resullullah (s.a.v) tabi Cenab-ı Allah’ın, oku sen oku bakayım.
OKTAR BABUNA: Allah’ın Mehdi’ye olan sevgisi vesilesiyle depremler duracaktır. Hadis Peygamberimizden (s.a.v)’dan “Onun Hz. Mehdi Aleyhisselam’ın hatırına ve depremleri durduruyorum” (Şeyh Muhammed b. İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani)
ADNAN OKTAR: Mehdi’nin olduğu yerlerde deprem olmayacak diyor. Peygamber efendimiz (s.a.v) inşaAllah. Hakikaten de İstanbul’da deprem olduğunda adalara kadar geldi. İstanbul’dan geçti. Çok çok ileride Avcılar’dan çıktı. Ve bilim adamları bunu açıklayamadılar. Yani, profesörler bu konuyu şaşkınlıkla dile getirdiler. Bir açıklaması yok. İnşaAllah İstanbul korunan bir ildir, o yönüyle korunan bir ildir. Mehdi bulunduğu sebebiyle diyor Peygamber efendimiz (s.a.v). Orada deprem olmaz diyor. Olmayacak diyor. İnşaAllah. MaşaAllah, Elhamdülillah.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah.
SUNUCU: Evet, Adana’dan bir izleyicimiz demişler ki. Çok değerli Adnan hocam, siz bir röportajınızda hasta insanlardan para almanın büyük bir ayıp olacağını anlatmıştınız. Parası olmayan insanlar ücretsiz tedavi edilmeli demiştiniz. Geçenlerde bir gazetede sosyal güvenliği olmadığı için borcunu ödeyemeyen vatandaşların hastane borçlarına af getirileceği açıklandı. MaşaAllah Adnan Hocam, Allah söylediklerini dua olarak kabul ediyor olabilir. Devletin bu uygulamasına çok sevindim demiş.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, elhamdülillah. Ne demişti ne oldu diye bir bölüm var. Çocuklar hazırlamışlar. Hakikaten 300’ün üzerinde ne dediysem hepsi çıkmış. Yani ama hayret edecek bir şey. Röportajdan parça almışlar, sonra gazete haberi, röportajdan parça veyahut televizyon haberi aynısı ile çıkmış. Değil mi 300’ün üzerinde hatta hatırladığım kadarıyla.
OKTAR BABUNA: Tarihleri ile böyle. Hangi tarihte söylenmiş, sonra nasıl olmuş. MaşaAllah.
SUNUCU: Evet, Samandıra’dan bir izleyicimiz de demişler ki, Sayın Hocam, size sormak istediğim bir kısım medyanın neden tarafsız olamadığıdır. Her gazetenin doğru haber yapmasını istiyorum. Örneğin siz ve arkadaşlarınız ile ilgili bir iftira ortaya atıldı ve siz delilleri ile bunun iftira olduğunu kanıtladınız. Mahkemelerin bu iftiralar ile ilgili verdiği takipsizlik kararlarını resmi belgeler ile basın toplantınız ile anlattınız. Ama buna rağmen bu konudaki takipsizlik kararları neden yalan haber yapan gazetelerde yayınlanmıyor, anlamıyorum demiş.
ADNAN OKTAR: Paşa gönülleri bilir, yayınlamazlarsa biz milletimize yine ulaşıyoruz. İnternet ile ulaşıyoruz, televizyon kanalı ile ulaşıyoruz, radyo kanalları ile ulaşıyoruz. Yani halkımız bir şekilde gerçeği öğrenmiş oluyor.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah.
ADNAN OKTAR: Artık onların da ileride herhalde utanç duyacağı olaylar bunlar. Öyle diyelim. İnşaAllah.
SUNUCU: Son 5 dakikanın içine girmişiz. Ama o arada ben birkaç soru daha şey yapayım. Evet, Ankara’dan bir izleyicimiz de Selamün Aleyküm diyerek,
ADNAN OKTAR: Aleyküm selam.
SUNUCU: Başlamış sorusuna, aleyküm selam. Hocam yaptığınız programları her gün izliyorum. Öncelikle Habertürk’de çıkan programda kısaca insanoğlu teknik hatadan çıktığını söylediler ama ben elektrik teknikeriyim. Şimdiye kadar mesleğimde teknik hatadan dolayı güzel bir sonuçla karşılaşmadım. Allah onlara acısın demiş. Sizden istirhamım olacak, lütfen Mehdiyet konusuna biraz daha zaman ayırır mısınız? Allah sohbetlerinizin devamını nasip etsin demiş.
ADNAN OKTAR: Ne sevimli onlar öyle maşaAllah. Tamam öyle yapalım. Bir dahakine böyle bölüm bölüm Mehdiyeti işleyelim o zaman. Çünkü Mehdiyet ile ilgili benim anlatmadığım binlerce konu var. Çok kapsamlı; onların soru sormasına gerek kalmadan, ben anlatayım. O şekilde yapalım inşaAllah. Bundan sonra böyle yapalım.
SUNUCU: Evet, bir diğer izleyicimizin sorusuna geçeyim. İyi yayınlar, hayırlı ramazanlar dilemiş. Teşekkür ediyoruz izleyicimize. Öncelikle her akşam canlı sohbetler yaptığınız için hocama ve sizlere çok teşekkür ediyorum. Allah sizlerden razı olsun. Sizleri hep canlı yayından takip edebilmek bizleri çok mutlu ediyor. Çünkü sizleri ancak televizyondan takip edebiliyoruz ve tabi ki sayın Adnan Oktar Bey’in kitaplarından. Evrimciler ile mücadele etmek çok büyük bir iş. Allah sizlerden razı olsun. Ben de sayın Adnan Oktar Bey’in kitaplarından öğrendiklerimle elimden gelen mücadeleyi vermeye çalışıyorum. Saygılarımla demiş, Ela Şan hanımefendi.
ADNAN OKTAR: Hay maşaAllah. O yiğit bacımıza selam ediyorum. Allah muvaffak etsin, Allah gönlünü açsın, şevkini artırsın. Çok güzel yıllardayız her zaman söylüyorum. Bizler Mehdi öncüsüyüz o da Mehdi öncüsü. Çok güzel faaliyetlerimiz olacak inşaAllah.
OKTAR BABUNA: MaşaAllah.
SUNUCU: İnşaAllah. Evet bir izleyicimiz de demişler ki. Hocam alimler ne zaman Hz.Mehdi’yi aramaya gidecekler, diye bir soru yöneltmiş.
ADNAN OKTAR: Aramaya gerek olmayacak. Mehdi yavaş yavaş gelişmelerle, olaylarla kendiliğinden milletimiz ve bütün İslam alemi tarafından hissedilip anlaşılacak. Yani birilerinin bu Mehdi’dir demesine gerek kalmayacak. Fakat Mehdi mütevazi bir insandır. Asla kabul etmeyecektir. Hatta zorla ona liderlik kabul ettirilecektir. Onu da söyleyeyim. Asla kabul etmez. Çünkü manevi sorumluluğu olduğu için asla kabul etmeyecektir. Hadiste Peygamberimiz (sav) diyor; zorla kabul ettirilir diyor. Yani üç ayrı hadis var zorla kabul ettirileceğine dair. Asla kabul etmez. O şekilde kendisine hitap edilmesini de kabul etmez. Yani Mehdi diye de hitap ettirmez kendisine. Ama bir lider olarak, bir ağabey olarak kabul edecektir. Ama zorla oluşacaktır Mehdi’de böyle bir özellik vardır. Yani şartlar onu liderliğe mecbur edecektir. Yani dünyada o kadar harika olaylar olacak ki artık alenen anlayacaklar, inkar edemeyecekleri bir hale gelecek. Yani dış olaylar, tabiat olayları, gördükleri manzara, hayatın mecburiyeti, onun liderliğini kabule insanları zorlayacak. Yani onun o kastedilen kişi olduğunu alenen anlayacaklar zamanla. Bakın dikkat ederseniz her harika olay Mehdiyeti işaret ediyor. Mesela bakın bir sel oluyor, o da Mehdiyet ile bağlantılı. Hadiste tam tarif edilmiş, tam vaktinde, tam ilgili tarihlerde, tam simetrik, akılla, açılışla bu olaylar oluşuyor. Ve hiç şaşmıyor. Aynı şekilde devam edecektir. Ama tabi şehitlerimiz oluyor, zorluklar oluyor, Allah onları ecrini verecektir inşaAllah. Şehitlerimiz de cennetle ödüllendirileceklerdir inşaAllah.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah.
SUNUCU: Peki efendim süremizin maalesef sonuna geldik. Arkadaşlarımız öyle diyorlar. Bu akşamlık sohbetimizin de sonuna gelmiş olduk. Çok teşekkür ediyorum değerli yorumlarınız için. Evet ne yazık ki Adnan Oktar ile baş başa programının sonuna geldik. Tekrar görüşünceye dek hoşça kalın efendim.