SUNUCU: Evet, Adnan Oktar’la Başbaşa, Oktar Babuna ve Cihat Gündoğdu ile de hep beraber burdayız. Efendim şu anda ekranları başında bizleri izlemekte olan tüm izleyicilerimize yine sevgilerimizi saygılarımızı yollayaraktan programımızı açıyoruz. Bugün gerçekten çok önemli konularda yine Adnan Oktar’la görüşeceğiz, konuşacağız. Sizlerin sorularını da tabi ki yöneltmeye çalışacağız. İnşaAllah herşey çok yolunda gidecek. Efendim, sayın Adnan Oktar, ilk sorumuzla başlayalım o zaman. “Sayın hocam, dün akşamki röportajınızı izledim, hakimlerin ve savcıların kararlarında bağımsız olması, hiçbir etki altında kalmamaları, kişilerin adil yargılanması için gerçekten çok önemli. Nitekim Yargıtay Başkanı Osman Arslan’ın 2006-2007 Adli Yıl açılış konuşmasındaki sözleri çok dikkatimi çekti. Sizinle paylaşmak istedim. Saygılar, İzmir’den Mert Yıldırım. “Hakimler, taraflardan birine sempati veya antipati duymamalıdır, taraflardan birine sevgi veya düşmanlık besleyen hakim adalet dağıtamaz. Hakimler insaflı, ölçülü ve duygusallıktan uzak olmalıdır. Adaletle duygusallık bağdaştırılamaz. Adalet dağıtanlar adalet dağıtırken, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve etnik ayrım yapmaksızın yargılama yapmalıdır. Hakimler de insandır ve toplumun içinde yaşamaktadır. Hakimlerin bu nedenle siyasal görüş ve tercihlerinin olması doğaldır, ancak hakimler, siyasal düşüncelerinin etkisiyle karar veremezler ve siyasal düşüncelerini kararlarına yansıtamazlar.Hakimlerin siyasallaşması, siyasallaştırılmak istenmesi ve siyasete konu yapılması yanlıştır.” Engin Doğanbey, İstanbul. Bununla ilgili görüşlerinizi sormuş hocam.
ADNAN OKTAR: Evet... Önce şunu söyleyim, aşırı derecede sevimli birşeysin sen. MaşaAllah.
SUNUCU: Çok sağolun hocam.
ADNAN OKTAR: Annene babana da buradan tebriklerimi yolluyorum çünkü çok candan ve çok iyi niyetli, çok dışa dönük ve çok samimisin. Bunu, açıklamayı yapan, kim yaptı dedin?
SUNUCU: Yargıtay Başkanı Osman Arslan. Metni vereyim hocam size.
ADNAN OKTAR: Osman Arslan Bey, evet, MaşaAllah. “Hakimler, taraflardan birine sempati veya antipati duymamalıdır”, çok güzel. “Taraflardan birine sevgi veya düşmanlık besleyen hakim adalet dağıtamaz”, şahane. “Hakimler insaflı, ölçülü ve duygusallıktan uzak olmalıdır”, tabi, öfkeyle, kinle, nefretle haraket etmeyecekler. Basının etkisinde kalmayacaklar. Değil mi? Evet, herhangi bir tehditten etkilenmeyecekler. Onu demek istiyor. “Adaletle duygusallık bağdaştırılamaz”, duygusallık, özellikle duygusallık çok tehlikeli. “Adalet dağıtanlar, adalet dağıtırken siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve etnik ayrım yapmaksızın yargılama yapmalıdır”, bu da son derece önemli. “Hakimler de insandır ve toplumun içinde yaşamaktadır. Hakimlerin bu nedenle siyasal görüş ve tercihlerinin olması doğaldır; ancak hakimler, siyasal düşüncelerinin etkisiyle karar veremezler”, şahane konuşmuş. MaşaAllah. Osman Arslan Bey, Yargıtay Başkanı, 2006-2007 Adli Yıl açılış konuşması yapmış, tabi, güzel. Buna bizim bir ilave sözümüz olmaz herhalde, çok güzel.
SUNUCU: “Çok değerli hocam, sayın doktor arkadaşlar ve değerli sunucu, hepinize iyi akşamlar diliyorum. Son günlerde dünyada meydana gelen depremler hakkında size bir soru sormak istiyorum. Pasifik’te 8.3, Endonezya’da 7.6, Peru’da da 6.3 şiddetinde deprem oldu. Hocam bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz” demiş, Münir Ilnak, İstanbul.
ADNAN OKTAR: Bakın bunlar çok büyük olaylar. Hadislerde de belirtilmiştir, yani ahir zamanda Mehdi devrinde depremler sıklaşacak. Hiçbir devirde görülmemiş şekilde depremler sıklaştı ve yüksek derecelerde depremler, mesela Pasifik’te 8.3, Endonezya’da 7.6, Peru’da 6.3 şiddetinde deprem oldu ve peşpeşe. Süratle oldu bunlar. Ama geçen günler dedim, bakın dünya çapında çok büyük olaylar olacak dedim. 1 hafta önce, yaklaşık. Bize yönelik de olacak dedim, inşaAllah, dünyaya da yönelik çok büyük olaylar olacak dedim. Çünkü ahir zaman böyle, yani biri bitti derken biri başlayacak, biri bitti derken biri başlayacak. “Taa evlatlarımdan Mehdi zuhur edinceye kadar” diyor Peygamber (sav). Bunlar Hz. Mehdi’nin zuhur alametlerindendir. Aynısıyla tahakkuk ediyor, evet.
SUNUCU: “Son günlerde Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın yargıyla ilgili açıklamalarına basında geniş yer veriliyor. Siz de konuşmalarınızda yargının çok önemli olduğunu, yargı sisteminde mutlaka düzenleme yapılması gerektiğinden bahsediyorsunuz. Hocam, iddia edilen Ergenekon terör örgütü her alana sızmış, ben de sizin gibi samimi, masum insanları tenzih ediyorum, Allah devlet büyüklerimizden razı olsun, gerçekleştirilen operasyonlarla çok hayırlı bir hizmetin altına imza attılar. Acaba yargıda aynı tehlike söz konusu mudur” demiş, Erdoğan Tuncel, İzmir’den.
ADNAN OKTAR: Şimdi, yargıdaki iddia edilen Ergenekon örgütünün yapılanması en vahim yapılanma çünkü yargıya polis giremiyor. Savcı giremiyor, yani bir zırh var, zırhla korunuyorlar. Dinleme kararı alınamıyor, teknik takip yapılamıyor. Peki o zaman, iddia edilen Ergenekon örgütü, mesela bir yargıcı tehdit ettiğinde, bu nasıl tespit edilecek? Onlar da insan. Yani bu çok büyük bir tehlikedir. Veyahut iddia edilen Ergenekon örgütüne mensup bir yargıç, taraflarla anlaşır da, bir başka şahsa karşı olumsuz karar vermek üzere karar alırsa, bu nasıl tespit edilecek? Bunun için mutlaka dokunulmazlıklarının kalkması gerekiyor. Yani rahatça polis, teknik takip yapabilmesi lazım, telefon takibi yapabilmesi lazım. Ve şikayet edildiğinde de ilgili şahıs yargılanabilmesi lazım. Bu zırhın, bu hukuki zırhın çıkması gerekiyor. Yani, çok vahim. Yargı, devletin güvenliğini sağlayan, milletin huzurunu sağlayan en mühim müessese. Oranın çok güvenilir olması için, teftişe, kontrole, yargılamaya tamamen açık olması gerekir. Kapalı oldu mu, çok vahim bir durum olur. Allah esirgesin, bu sefer, hakimler devletine doğru gider. Ne gerekiyorsa yapılmalı, ivedilikle, acilen bu konu halledilmesi gerekiyor. Yani ne tür düzenleme gerekiyorsa, ne tür kanuni çalışma yapılması gerekiyorsa hemen yapılmalı, hatta birkaç ayın içerisinde neticelendirilmesi gerekir. Eğer istenirse bu rahatça yapılabilir. Onlar da rahat eder, millet de rahat eder. Çünkü onlar açısından da bir risktir, bizler açısından da bir risk. İnşaAllah öyle olur.
SUNUCU: İnşaAllah hocam. “Sayın hocam bugün gazetelerde beş yıldır Türkiye’de yaşamakta olan Çeçen bir komutanın Umre dönüşü, Türkiye’ye alınmadığı ile ilgili bir haber okudum. Komutanın Cidde havalimanında bekletildiği, kendisinin bu karar karşısında zor anlar geçirdiğini, Türkiye’ye alınmadığından Mısır ya da Azerbaycan’a sığınmayı düşündüğü bildirilmiş. Bu durumda acaba en doğru yaklaşımın ne olacağı konusunda sizin değerli görüşünüzü almak istiyorum. Sizce en akılcı çözüm ne olmalı?” Ayten Güvenir, Manisa.
ADNAN OKTAR: Şimdi bu tabi çok önemli birşey, mesela, Çin’de, Doğu Türkistan’da suç işlemiş bir Türk vatandaş düşünelim. Doğu Türkistanlı vatandaş düşünelim. Ama onların kafasına göre, onların mantığına göre suç işlemiş, yani ne olduğu belli değil. Diyorlar ki, bu adamı siz bir bize verin, biz gereğini yapacağız, yargılayacağız. Kardeşim senin bir kere polisin, millete diz çöktürüp alnına kurşun sıkıyor milletin. Yani, senin savcın, anlamsız gözlerle bakıp, akıl almaz kararlar verebiliyor, Kızıl Çin’de. Onbin kişiyi birden toplayıp götürdüler geçenlerde. Onbin Uygur Türkü’nü, ses yok. Bu durumda, “al götür” diye bir insana teklifte bulunmak, yani o insanı çok muazzam bir açmaza sokar. Yani çok büyük bir olay bu. Onun için yargılanacaksa söyleyin biz yargılayalım demeleri lazım. Yani makul olan budur. Doğu Türkistan’a göndermeye gerek yok. Göndersinler dosyasını, neyse suçu bakalım. Biz burda yargılanmasını sağlarız, denmesi lazım. Yani böyle yargı sistemi bozuk ülkelere insan iade etmek, bence doğru değil. İnşaAllah.
SUNUCU: “Hocam ben avukatlık konusunda staj yapıyorum, sizin davanız benim çok ilgimi çekiyor. Özellikle temyiz aşamasındaki davaları büyük bir dikkatle takip ediyorum. Fakat bazı davalarda, temyiz aşamasında Yargıtay’da iş yoğunluğu nedeniyle hatalı kararlar alınabildiğini de okuyorum. Özellikle Yargıtay eski başkanı Eraslan Özkaya, hiçbir hukuk devletinde yargıtayın bu kadar ağır iş yükü altında olmadığına dikkat çekerek, aşırı iş yükünün davaların sağlıklı incelenmesini tehlikeye düşürdüğünü açıkça dile getirmiştir. Yargıtay Başkanı Osman Arslan ise ‘Yargıtay da hata yapabilir” sözleriyle, “bir yılda mesai yapılan gün iki yüz kabul edilirse, demek ki günde yargıtaydan iki bin beş yüzden fazla karar çıkıyor. Bu şartlarda hiç hata yapılmaması mümkün mü?’ demiştir. Sayın hocam, sizin davanızda da incelenmesi gereken çok fazla dosyanız olduğunu biliyorum. Siz bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?” Bolu’dan Hakkı Karyiğit.
ADNAN OKTAR: Şimdi bizim davamızda Yargıtaya dosyamız geldi, yaklaşık üç yüz dosyaya yakın dosya geldi. Sağolsun Yargıtay savcısı, birkaç saat içerisinde kararı verdi. Ve yani akıl almaz bir yetenek var demek ki, öyle ikiyüz elli, üç yüz dosyayı, klasörü birden bir anda, birkaç saat içinde incelediğine göre tebrik etmek lazım onu ve cezanın tasdik edilmesi gerektiğine karar verdi. “Evet bu kişiler bu cezayı haketmişler” dedi, üçer yıl cezayı; ceza verilsin dedi. Birkaç saatin içerisinde. Ben de tebrik ediyorum, ne diyeyim yani. Yani 250 klasörü birkaç saatin içerisinde inceleyip böyle bir karar verebiliyorsa, yani böyle bir yeteneği varsa takdir etmek gerekir başka ne diyelim. İnşaAllah.
SUNUCU: İnşaAllah Hocam yargı gerçekten tarafsız bir şekilde tamamen bağımsız olarak doğru kararı verecektir. Yani Allah sizi korusun gerçekten, çok çok üzülürüm yani ben şahsen. Böyle bir insanın…
ADNAN OKTAR: Üzülmeyiz hayır görürüz. Çünkü Hz Yusuf hapse girdiğinde Hz Yusuf üzüldü mü? Sevinç duydu, iftihar etti değil mi? Cenab-ı Allah ona cennet nasip etti, peygamberlik nasip etti, Mısır’a sultan yaptı. Oraya girmeseydi ne olurdu bir düşünün, hapse girmeseydi. Güzellik çileden geçer, aşk çileden geçer. Allah aşkında gazilik vardır, şehitlik vardır, hapis vardır, sürgün vardır, hakaret vardır, baskılara uğrar Müslüman, acı çeker, aç kalır, uykusuz kalır, tehdide uğrar. Buna rağmen Allah yolunda mücadele eder, Allah bunu beğeniyor, bu şekli beğeniyor. Yoksa koltukta oturup böyle namaz vakti geldiği vakit namaz kılıp gene gidip koltuğuna oturup televizyon seyrederse yani bu yeterli olmayabilir. Çünkü Cenab-ı Allah diyor, ayet var; şeytandan Allah’a sığınırım “daha öncekilerin başına gelenler sizin başınıza gelmeden hemen cennete gireceğinizi mi zannettiniz” diyor Allah. Net, çok net. Daha öncekilerin başına gelenler Müslümanların başına gelecek, İnşaAllah. Bu aşkın, derinliğin bir gereğidir. Nereden anlaşılacak insanın aşkı? İnsan sevdiği için çile çekmiyorsa, Allah için çile çekmiyorsa, acı çekmiyorsa, bundan kaçınıyorsa buna sevgi denir mi, buna aşk denir mi? Değil mi? MaşaAllah.
SUNUCU: “Hocam röportajlarınızdan birinde Emin Şirin’in davada şikayetçi konumunda birkaç kişiyle bağlantılı hareket ettiğini dinlemiştim. Bildiğim kadarıyla Emin Şirin’in BAV’la ilgili meclise soru önergesi vermesi sonrasında size yönelik davaların başlaması ve gazetelerde çıkan Emin Şirin’in iddia edilen Ergenekon ile bağlantısı hatta Emin Şirin’in soru önergelerini iddia edilen Ergenekon’un hazırladığına dair haberler bir araya geldiğinde düşündürücü bir durum ortaya çıkıyor. Bu konuya yönelik yorumlarınızı merak ediyorum” demiş Cahid Dağlar, İstanbul’dan.
ADNAN OKTAR: Evet, Emin Şirin iddia edilen Ergenekon örgütünün lobi sorumlusu olarak bir ara gözaltına alındı, sonra bırakıldı. Fakat akıbetini bilmiyorum yani şu an ne olduğunu bilmiyorum. Fakat Ergenekon üyeleriyle birlikte çekilmiş resmi var. Birlikte bir kilise gibi bir yerde toplantı halindeler, bir konuşmacıyı dinliyorlar. İddia edilen Ergenekon örgütünün bir kısım üyelerinin bulunduğu bir yerde bir resim çekilmiş, böyle birşeye ben rastlamıştım. İfadesi de alınmıştı. Ama gerçekten onun meclise verdiği soru önergesiyle bir soruşturma başlatıldı. Bu soruşturma bir şahsın, erkek olan bir şahsın, kendini kadın olarak tanıtmış, bu da ayrı mesele, sonra bu ortaya çıktı, kendisinin bir evde olduğunu, alıkonulduğunu, kendisine işkence yapıldığını, kaçamadığını, güya müsaade etmiyorlarmış sanki dağ başı bu memleket. Bir de neyin nesiyse öyle niçin öyle bir şey yapmamız gerekiyorsa. Velhasılıkelam böyle canhıraş, içler acısı bir mektup. Yani okuyan aman Allah’ım der, böyle hemen operasyon yapılması gerekiyor gibi bir üslup. Polise gelmiş ama savcılarımız tabii yaman maşaAllah, hemen anlamış durumu onlar, şüpheli bulmuşlar, mektubu gönderdiler Adli Tıp’a, erkek bir vatandaş tarafından yazıldığı tespit edildi. Ama buna rağmen ısrarla tabii polisin, operasyon teklifi oldu ama savcılık buradaki stilin ne olduğunu açıkça gördüğü için böyle birşeye girmedi, böyle birşeye yaklaşmadı, o yönden de tebrik ediyorum. Adil ve akılcı ve makul yaklaşan bir tavır içinde oldular. Nitekim o kişilerin de ifadelerinin tutarsızlıklarına bakarak hepsiyle ilgili olarak takipsizlik verdi savcılık. Bir de ağır ceza da onu tasdikledi. Biz de beraat ettik. Ama daha önce de anlatmıştım, bir kurnazlık yapmışlar; herkese mesela A, B, C, D, E, F, G’den oluşuyorsa çete; sen A, sen B, sen C, sen D, sen E, sen F bunları söyleyeceksiniz. Her biri bir tanesini söylemiş titizlikle ama ikinciyi söylememiş. Yani bir disiplin içerisinde söylemişler. Teknik olarak bu bir savcının önüne gelince, bir hakimin önüne gelince çete görünümü oluşmuş oluyor. Şimdi sen burada bir on kişi topla, çetenin hukukta kuralları nedir, bak. Sen şunu söyleyeceksin, sen şunu söyleyeceksin, sen şunu söyleyeceksin dediğimde bu oluşmuş oluyor. Ama tabii o zaman bir çete yönünden bakılması gerekiyor, al sana malzeme işte basın için. Ve bunu ne zamandan beri yapıyorlar? 2002’den beri. 2002’de gene ortaya çıktılar, dediler ki bunlar çetedir, acayip kapsamlı döktürmüşler, yani inanılmaz iddialar böyle; yazmışlar, yazmışlar. Takipsizlik aldık, beraat ettik. Hızlarını alamadılar bir daha bir çete davası daha açtılar, bir daha. Gene böyle içler acısı izahlar, işte silahlar havalarda uçuşuyor, işkenceler, adam kaçırmalar, herşeyi anlatmışlar, ondan da beraat ettik. Gene bir daha, ondan da beraat ettik. Gene bir daha ondan da beraat ettik. Nefes aldırmıyorlar, nefes aldırmıyorlar. Mesela bu olayda da öyle, defalarca takipsizlik aldık; Ankara’da takipsizlik aldık İstanbul’a gönderdiler, İstanbul’da takipsizlik aldık gene itiraz ettiler. Yani böyle bir nefes alacağımız vakit olmuyor. Zahiren böyle konuşuyoruz falan ama devamlı uğraşmamız gerekiyor. Yani insanların işi gücü yok. İhtiyacı olan adam, mesela geliyor adam sana işte şu kadar para vereyim diyor, farz edelim 200 milyar. Bir insan için çok büyük bir para bu. 200 de işten sonra vereyim dedin mi adam ne istiyorsan yapabiliyor. Hatta Allah esirgesin adam öldüren var o kadar paraya. Değil mi? Olmadık işler yapılıyor. Bir de basın desteğini de sağladın mı bazı kanallardan, o artık dokunma gitsin gibi oluyor. Bir de işin garip yani, biz 1999’da biliyorsunuz bir polis operasyonunda gözaltına alınmıştık. O operasyonda bizim arkadaşlarımıza muazzam işkence yapıldı. Biz bunu Adli Tıp raporlarıyla arkadaşlarımız hepsini ispat ettiler. Ve şu an bu şahıslar 1000 küsur yıl ile yargılanıyorlar. Mahkemeleri de neticelenmek üzere; Adil Serdar Saçan ve diğer arkadaşları. Bu kişilerle yargılanan Adil Serdar Saçan ve ekibinden bir kişi, yargılanıyor aynı zamanda bu kişi, yani çete suçundan yargılanıyor, neydi o kişinin ismi?
OKTAR BABUNA: Serdal Akça, halen görevde.
ADNAN OKTAR: Serdal Akça halen görevde, fezleke yapma görevini ona veriyorlar. Yani ifade alma görevini, bu konularda yazı yazma görevini ona veriyorlar. O da döşenmiş; ne çeteliğimizi bırakmış, ne şunu bırakmış, zaten beni çete başı olarak göstertiyor. Çete, çete, çete, çete… Bütün fezlekede çete olarak geçiyor. Şimdi eğer biz çete konumuna girersek güya, o mahkemede kurtulmuş olacak, yani işkence mahkemesinde kurtulmuş olacak. Şimdi böyle bir konumda bir insana böyle bir görev verilir mi? Emniyette birçok insan var, birçok polis var, verin herhangi birisine yapsın. Niçin yargılanan bir kişiye, bizle karşılıklı bir tavır içerisinde olan. Değil mi? Biz şikayetçi konumundayız, o sanık konumunda. Sanık konumunda olan bir kişiye bu kişilerle ilgili yazı hazırla denir mi? Yazmış. O da şimdi savcının önüne gidince, polis ifadesi var, çok galiz ifadeler var; para karşılığı, bir kısmı tehditle ifade verdirmiş. Mesela bak çocuklarla konuştuk birkaç tane, tehdit altındayız diyorlar, tehditle söyledik diyorlar, açık. Bakın yani olaya bakın yani tehdit yetmiş ve hala da çekiniyorlar. Dilekçe vermeye bile çekiniyorlar. Doğrusunu yazmaya, anlatmaya bile çekiniyorlar, böyle bir durum var. Polis ifadesi de öyle net olunca tabii ki mahkeme de o zaman çete cihetiyle bakılsın dedi. Haydi bakalım yeniden bir mahkeme daha. Şimdi yeniden yargılanacağız, yeniden onlara cevap vereceğiz. Boş izahlar ama gene uğraşmamız lazım. Boş izah derken konuştuğumuz kişiler zaten kendileri itiraf ediyorlar. Bize diyorlar zorla bu söyletildi diyorlar. O yüzden diyorum boş diye İnşaAllah.
SUNUCU: “Saygıdeğer Adnan Hocam dün Radikal gazetesinde Güney Asya ülkeleri Ketsana kasırgasına teslim oluyor diye bir haber okudum. Filipinler’de ölü sayısı 246’ya yükselmiş, 2 milyon da evsiz varmış. Kasırga şimdi de Vietnam ve Kamboçya’yı vuruyormuş. Son iki ülkede de toplam ölü sayısı 50 olmuş. Hocam siz geçtiğimiz günlerde dünyada ve Türkiye’de çok büyük olaylar olacak demiştiniz. Bu olaylar söylediklerinize bir işaret olabilir mi” demiş Hatice Balkesen, Bursa.
ADNAN OKTAR: Hatice kardeşimiz güzel söylüyor hakikaten böyle bir şey söyledim, demin de söyledim; aynısıyla çıkmıştır. Şimdi yeni bir kurnazlık daha yapıyorlar, bizi İran’la savaştırmak istiyorlar, yeni bir kurnazlık. Şimdi İran’ın etrafında bir dolandılar baktılar, buraya gidip boş yere masraf yapacağımıza, uğraşacağımıza vakit ayıracağımıza Türkiye ile savaştıralım, iki taraf da Müslüman hem birbirini kırar geçirir, hem de masraf da olmaz, hem de iki taraf da zayıflar bizim işimiz de kolaylaşır gibi bir kurnazlık içindeler. Biz böyle bir oyuna gelmeyiz, İran bizim dostumuz kardeşimiz, biz İran’ı seviyoruz. İran Mehdi aşıklarıyla doludur. Boydan boya, her tarafı. Ve çok büyük bir bölümü Türktür. Yarısı neredeyse Türk’tür, hatta yarısından çoğu Türktür. Mesela Ayetullah Şeriat Medari Türktür. Komutanların büyük bölümü Türktür. Hep Türk askeridir İran askerleri. Biz böyle bir oyunun acemice de olsa, çok vicdansızca da olsa sergilendiğini görüyoruz. Ama buna alkış tutan olursa çok ayıp yapar. Bizim yapacağımız İran’la omuz omuza, küfre ve delalete karşı mücadele etmektir. İran’ın biz kılına dokundurtmayız Allah’ın izniyle, öyle bir şey olmaz. Onlar bizim canımız ciğerimiz. Boydan boya dev bir ülkedir, büyük bir ülkedir, tarihi, geçmişi tarihin en eski derinliklerine giden bir ülkedir, soylu bir devlettir, soylu bir millettir, tertemiz Müslümanlardan oluşur. Böyle bir oyun çok çok tehlikeli. Ama bugün gene konuştum, Ahmedinejad Beyefendiye bir selamımı ilettim, bir haber gönderttim. Allahualem göreceksiniz güzel konuşmalar yapacak inşaAllah. Yani bu oyunu tamamen bozacak samimi ve güzel konuşmalar yapacak Allah’ın izniyle. Zaten yapıyor ama daha da yapacak. Mesela İsrail’i yerle bir edeceğiz demişti ama bunu düzeltti. Çünkü İsrail’i yerle bir nasıl? Fikirle, sevgiyle, şefkatle, merhametle, dostlukla, bilgiyle… Yoksa bombayla, kanla, tüfekle değil. Bununla yerle bir edersin. Orada bizim tertemiz Musevi kardeşlerimiz var, Müslüman kardeşlerimiz var, Hıristiyan kardeşlerimiz var; niye oralar yerle bir olsun? Ve mukaddes beldeler var, Kubbet-üs Sahra var, Mescid-i Aksa, Peygamber mezarları var. Oralar tabii ki titizlikle korunması gereken yerler ve o saçları lüle lüle o sevimli Musevi çocuklar, Filistinli tertemiz o gençler, küçük, ufak böyle kıvır kıvır Filistinli genç çocuklar geziniyor. Minik keratalar. Orada böyle bir şey olamayacağını çocuk olsa bilir. Titizlikle korunacakları, titizlikle onlara sahip çıkılacağı belli. İran’ı sürekli böyle göstermek de bir oyun. İşte bombalayacak, saldıracak; öyle bir şey yok. İşte dili sürçtü, yanlış konuştu, düzeltti. Ve daha da düzeltecek ben onu rica ettim, istirham ettim inşaAllah, önümüzdeki günlerde bunu görecekler İnşaAllah. Dolayısıyla İran sevginin, şefkatin, merhametin kaynağı olan bir ülkedir. Ve hep savunmada kalmıştır İran şu ana kadar, kimseye saldırmaz İran. Irak saldırmıştır, ondan sonra kendilerini savunmuşlardır. Yani İran savaşın meraklısı olan bir ülke değildir. Kan dökmek haramdır. Onun için atom bombası kullanmak bir kere Şii fıkıhında da, Sünni, Caferi fıkıhında da atom bombası haramdır. Böyle bir şey yapmazlar. Ama nükleer enerjiden istifade ediyorsa etsin kardeşim ne var yani, nükleer enerjiden bütün ülkeler istifade ediyor. Bir nimet bu, kullansın ne var bunda? Nükleer enerji kullanmayan ülke mi var? Onlar da kullansın İnşaAllah. Atom bombası yapacaklar… Kardeşim atom bombası İsrail’in elinde var. Hindistan’da var, Pakistan’da var, Rusya’da var, var oğlu var… Amerika’da zaten zibil gibi atom bombası. Fransa’da var, İtalya’nın var atom bombası. Bütün mesele o bombaların tamamını ortadan kaldırmaktadır. Mehdi devrinde ne atom bombası kalacak, ne hidrojen bombası kalacak, hepsi kalkacak Allah’ın izniyle. Tam bir barış ve kardeşlik çağı olacak. Ancak plastik tabanca kalabilir çocukların oynaması için ki onlara bile gerek yok, çocuklara kötü bir şey hatırlatır. Mantar tabancası bile kalmayacak Allah’ın izniyle. Plastik su tabancaları vardı küçükken biz doldururduk böyle “fışt fışt” sıkardık. Evet su tabancası, onlara bile gerek yok çünkü silahı çağrıştırır; onlar bile kalkacak inşaAllah Allah’ın izniyle.
SUNUCU: “Hocam ben Alevi’yim, sizin Sünni bir Müslüman olarak sadece Alevilik hakkında değil, farklı mezheplerden olan tüm Müslümanlar hakkında hep birleştirici, sevgiyi ve kardeşliği ön plana çıkarıcı açıklamalarınız oluyor. Bugüne kadar farklı mezheplere sahip olan Müslümanlar birbirlerinin provokasyonları sonucu hep birbirlerini karşıt görmüş ve birbirlerini suçlamışlardı. Siz bu oyunu bozdunuz ve tüm Müslümanların birbiriyle kardeş olduklarını hatırlattınız. Allah razı olsun sizden. Hocam Müslümanlar arasında kardeşliği tesis etme konusunda bizlere ne tavsiye edersiniz?” diye sormuş Murat Mert, İstanbul’dan bir Alevi vatandaşımızın sorusu.
ADNAN OKTAR: Hay MaşaAllah… Bütün Alevilere buradan selam ediyorum. Allah’ın aslanlarına. Hepsini çok seviyorum, hepsi mübarek tertemiz insanlardır. Aleviler çok yiğit olurlar, maşaAllah, bütün Türk milleti gibi, bütün milletimiz gibi yiğittirler, yani o vasıfları vardır. Baş eğmezler. Bizim milletimizin hepsi öyledir inşaAllah. Efedir inşaAllah. Kurtuluş Savaşı’nda da onu gösterdiler yani efe millettir. Alevi Sünni ayrımı yapılması tabii bize yapılan karanlık bir oyundur. Bu oyuna hiç kimse gelmeyecek. Gelmez zaten, öyle bir oyunun da kökünden bozulduğunu görüyoruz. Bozduk yani, bundan sonra gelemez. Mesela bak Cübbeli geçenlerdeki konuşmasında ne diyor? Caferileri ve Şiileri Mehdi pırasa gibi doğrayacak diyor. İşte Avrupa’nın Amerika’nın istediği de bu. Haydi diyecekler siz Sünnisiniz, aslansınız, Şiilere gidecekler ‘siz de aslansınız’. Haydi birbirinizi bir yok edin. Bakın diyecekler, Şii düşüncesine göre nasıl bir Sünni kalabilir diyecekler. Sünnilere göre nasıl bir Şii kalabilir mantığında, onlarda da öyle insanlar var iki tarafta da var. Yani onların da Cübbeli’leri var o tarz, bu tarafın da var. Ama genelinde Ahmedinejad çok efendi, şahane insandır. Ve İran yönetimi de, şu anda devlet yönetimi çok mükemmeldir bu konuda. Bir öfke anlayışı yoktur. Mesela geldi mütevazı, mazlum… Bir Osmanlı camisinde, bir Sünni imam arkasında namazını kıldı Ahmedinejad. Bitti… Yani bu kardeşliğin imzasıdır. Alevi Sünni ayrımı yok demenin en açık anlatımıdır bu, sözden daha nettir bu, çok çok nettir. Böyle oyunlar yaparak, bazı hocaları da ortaya çıkartarak Alevi Sünni gerginliği… Diyeceksiniz ki bir tane Şii bırakılmasın, hepsini pırasa gibi doğrayalım dedirtecek. Ondan sonra haydi bakalım hazırlanalım ve kavgaya sokacaklar kendi kafalarınca. Bu oyun bozuldu, böyle bir şey yok. Aleviler, Sünniler, Şiiler, Caferiler, Vehhabiler; hepsi tertemiz Müslümanlardır. Hepsi bu milletin nur gibi evlatlarıdır. Hepsi ehl-i vicdandır. Hıristiyan kardeşlerimiz de öyle. Şahane, tertemiz insanlar. Zaman zaman ben çağırıyorum, eve çağırıyoruz, yemek yiyorlar konuşuyoruz. Mesela Katolik de oluyor, Ortodoks da oluyor, Protestan da oluyor hep Allah’tan bahsediyorlar, hep Allah sevgisiyle içleri dolu. Ama tabi şu teslis inancı var, onu inşaAllah bir kaldırırlarsa, tek Allah’a inanmaya başlarlarsa… Allah’ın izniyle çok çok iyi olacak. Çünkü çok önemli; Kuran’da Cenab-ı Allah diyor; “yer gök neredeyse parçalanacak, gökler parçalanacak bu sözlerinden dolayı” diyor Cenab-ı Allah, şeytandan Allah’a sığınırım. Bunun mutlaka kalkması gerekiyor. Mesela Hıristiyan rahiplerle yapılan toplantıların dışında Musevilerle de yapıyoruz. Buraya hahamlar da geliyor, gene gelecekler inşaAllah Allah nasip ederse. Çok seviyorum, onlar da bizi çok seviyorlar, tertemiz insanlar. Hep Allah, hep Allah, hep Allah düşüncelerinde, hep Allah sevgisi var. Mesela meyve sunduk. Meyveye mesela, farz edelim üzüm. Onun özel bir duası var. Onunla yiyorlar. Allah’a şükrederek. Mesela mandalina. Onun için özel bir duaları var. Onunla yiyorlar. Hep sürekli şükrediyor Allah’a. Böyle insan sevilmez mi? Tek Allah’a inanıyor, ahirete inanıyor, cennete, cehenneme inanıyor. Ateist mi olmasını istiyorsunuz? Daha ne istiyorsunuz? Allah’a inanıyorlar. Allah onları Ehl-i Kitap yaratmış. Kaderleri onların öyle. Mesih İsa geldiğinde de Allah’ın izniyle, Allah’ın vaadi var. Ne diyor Cenab-ı Allah, şeytandan Allah’a sığınırım. Ehl-i Kitap’tan diyor, yani Hıristiyan ve Musevilerden, sana inanmadık hiçbir fert kalmayacak diyor Allah. Sen rahat ol. Demek ki Allah’ın vaadi var, Allah yapacak. Vakti de geldi. Yani 10-20 yıl içerisinde biz bu nimeti göreceğiz inşaAllah.
SUNUCU: “Hocam, kader ile ilgili açıklamalarınız hayata bakışımı değiştirdi. Artık kendime göre yolunda gitmeyen birşey olduğunda mutlaka Allah’ın benim için takdir ettiği mükemmel kaderi yaşadığımı daha çok düşünüyorum. Böylece içim her zaman rahat oluyor. Hocam hiç beklemediğiniz olağanüstü bir olay olsa ve bunun sonuçları bize zahiren zarar veriyor gibi gözükse, burada da yine kadere teslim tavrımızı nasıl koruyabiliriz” demiş, Engin Toydemir. Ben size soruyu vereyim hocam.
ADNAN OKTAR: İnşaAllah. Evet. “Allah’ın benim için takdir ettiği mükemmel kaderi yaşadığımı daha çok düşünüyorum. Böylece içim her zaman rahat oluyor.” Doğru. “Hocam hiç beklemediğimiz olağanüstü bir olay olsa ve bunun sonuçları bize zahiren zarar veriyor gibi gözükse, burada da yine kadere teslim tavrımızı nasıl koruyabiliriz?” Zaten bunun güzelliği, tadı oradadır. Bir yönüyle yani. Hepsi boydan boya güzeldir ama burada daha bir güzelleşmiş demektir. Mesela Resulullah (s.a.v)’ın zamanında, ayet var Kuran’da, iki taraftan sıkıştırıyorlar. Mesela bir bu taraftan bir o taraftan. Düşmanın arasında kalıyorlar. Bir kısmı diyorlar ki –haşa- Allah hakkında zanlarda bulunuyor bak, birincisi bir kere Allah – haşa- var mı yok mu diye, sıkıştığında. İşte imtihan budur. Görüyor musunuz Cenab-ı Allah’ın imtihanını. Daha önce iman ediyor. Ama sıkıştığında Allah hakkında zanlarda bulunuyor. Kimi de diyor Allah’ın Resulü hakkında zanlarda bulunuyor diyor. Yani, bizi aldattı mı acaba –haşa-, bize yalan mı söyledi acaba gibi zanlarda bulunuyorlar. Bir kısım müminler de ne diyorlar –şeytandan Allah’a sığınırım- Allah’ın ve Resulu’nun bize vaadettiğidir bu diyorlar ve imanları artıyor. İşte makbul olan budur. İşte elmasla kömür orada ayrılıyor. Demek ki insan ateşle imtihan olur. Altını da alırsın, ham altını, ateşin içine koyuyorsun, gümüş de öyledir. O eracif kısmı ateşte üst tarafı çıkar, o köpük ve berbat olan kısım. Onu bir atarsın. Tertemiz altın kalır altında. İşte Allah insanları böyle, ateşle imtihan eder, zorla imtihan eder. Kaliteli, aklı başında, yiğit, dürüst, samimi insanlar asla etkilenmezler, sürekli Allah’a sadakatini devam ettirir. Allah’a sürekli hüsnü zan edilir. Allah’a bir kere inanılır. Bir kere dost olunur. Bir kere aşkla, delicesine sevilir ve bir daha sonsuza kadar bırakılmaz. Her ne olursa, olsun. Kolun kopar, ayağın kopar, öbür ayağın kopar, gözünü çıkarırlar, burnunu koparırlar hala aşkla “Allah” dersin. İman budur. Allah sevgisi budur. Bunun dışındakiler iman olmaz. İnşaAllah. Seviyorsa tam bağlıdır. Mesela bunu insan hayatında da görüyoruz. Mesela diyorlar ki ölüyorum, bayılıyorum diyor evleniyorlar. İşte aşk diyorlar, bayıldım... Adam diyor ki ben iflas ettim diyor. Aman, olay tamamen tersine dönüyor. Bir anda aşkı köşke dönüşüyor. Haydi bana müsaade diyor. Bir başkasının gösterttiği mesela köşk, möşk varsa o tarafa doğru gidiyor. Bakın işte bu bir vicdansızlıktır. İnsan sevdiğini ölümüne bırakmaz, ölümüne. Asla. Mesela benim sevdiğim birisi olacak da, ben onu bırakacağım? Asla. En şiddetli zor olsa bile bırakılmaz, en şiddetli. Yeri göğü inletirsin Allah diye yine bırakmazsın. İnşaAllah. Aksi kalleşliktir, vefasızlıktır. Değil onu, mesela kadıncağız, kızcağızı makyajsız görüyor bitiyor adam için. Yani o kadar basit ya. Mesela grip, nezle oluyor onun bitap, bitkin halini görüyor o da bitiyor, yetiyor. Mesela doğum yapıyor, doğum onu çökertiyor, değişiyor doğumdan dolayı. Doğumdan sonra boşanmalar çok fazladır dikkat ederseniz.
SUNUCU: Ya da kaza geçiriyor hocam, Allah esirgesin, araba çarpıyor kadına.
ADNAN OKTAR: Yetiyor tabi, mesela bakın boşanmalara dikkat edin hep doğum sonrasıdır veya kaza sonrası. Mesela yüzüne birşey oluyor. Kardeşim nasıl vicdan bu, insan bırakır mı? Sen onun parçan. Allah sana onu emanet vermiş. Değil mi? Sonsuza kadar bırakılmaz. Zaten cennette en güzel şekliyle senin yanına gelecek. Zaten bir insan kaç yıl güzel kalabilir, bir kadın. Zaten yaşlanacak o. Yaşlılığın güzelliği gelecek yani o anlamda kadınsı vasfı gidecek, değil mi o insani güzelliği gelecek. Ve o haliyle onu seveceksin. Aksi zulümdür. O da Allah’ın bir kulu. Yani sana 24 saat böyle çivi gibi dümdüz nasıl dursun o çocuk. İnsan o yani. Affetmiyorlar öyle birşeyi. İşte bu vefasızlıktır. Allah aşkıyla seven onu her halükarda sever. Çünkü derin bir sevgidir Allah aşkı. Yani bitmek tükenmek bilmeyen bir sevgi vardır. Her ne olursa olsun. Mesela eli yüzü yanar daha da şefkatle seversin. Kolu kopar daha şefkatle seversin. Dikkat edin mesela yaralanmalarda sakatlanmalarda falan mutlaka boşuyorlar. Bu nasıl vicdandır, insan nasıl kıyar buna? Mesela bir yolda insan rastlasa, 20 yılını vermişsin, 10 yılını vermişsin, insanın içi parçalanır. Olacak iş mi? Tahayyül dahi edemiyorum yani. Çok korkunç birşey. İşte bu ancak Allah sevgisi, Allah korkusu ve derin imanla oluşabilecek birşeydir. Derin iman olmadan; ben bazı mankenlerde falan görüyorum demeç veriyor. İşte tutkuyla severim ben aşkı severim ben. Hiçbir şey de bildiğin yok. Parayı kim verirse ona gidiyorsun. Belli yani, kim zenginse o tarafa dönüyor. Tutkuda aşkta böyle şey olmaz. Deli aşık bunları düşünmez. Şunu bunu, bunu hesabını yapmaz. Sadece Allah’ın tecellisi olarak aşkla sever ve asla da bırakmaz, asla. Ölümüne bırakılmaz. Anlatıyorlar mesela bakıyorum, keşke bilseler aşkı. Keşke tutkuyu bilse. Ama üslubundan anlıyorum bilmediğini. Yani yazının içeriğinden anlaşılıyor. Çünkü Allah’dan hiç bahsetmiyor. Allah’tan bahsetmeden nasıl aşkı yaşıyorsun sen, tutkuyu yaşıyorsun. İşte mesela görüyor, adam altında Jaguar araba var. Aşağı iniyor böyle Clark Gable gibi aşağı iniyorlar böyle bıyık mıyık falan. O cebi dolar dolu falan. Diyor işte gönlünde fırtınalar koptuğunu, perişan olduğunu, bir anda işte şehir akımına kapılmış gibi çarpıldığını falan söylüyor. Sonra adam bir trafik kazası yapıyor, araba bir gidiyor, eli yüzü bir yaralanıyor adamın. Aşkı adamın, köşkü anında yerle bir, uçuyor. Yani çünkü sahte aşk o. Allah aşkında, Allah tutkusunda bu daha da coşar. Mesela insanın eşinin sakatlandığını düşün yani kolu kopsa... İnsan kat kat, onu deli gibi sever yani. Çünkü acıma da devreye girmiş oluyor. Şefkat hakim olmuş oluyor. Şefkat çok lezzetli birşeydir. Çok zevklidir şefkat. Değil mi? Apayrı bir zevktir. Mesela küçük bir çocuğa biz şefkat duyuyoruz kendini koruyamıyor. Acıyoruz. Acıdığımız için de şiddetli zevk alıyoruz. Mesela ona sarılmak apayrı bir zevktir. Şiddetli bir zevktir yani bir insana duyulan sevgiyle bu kıyaslandığında apayrı birşey oluyor onun şiddeti çok yüksek oluyor. Mesela bir tavşan bile kendini koruyamadığı için, küçük yavru bir tavşan, insan onu canlı canlı yiyesi geliyor böyle artık. O kadar çok seviyor. Şefkatin insanın ruhunu adeta parçalaması bu işte; yani tazyik meydana geliyor insan ruhunda. Sevgisini ifade edemiyor. İfade edemeyince ne yapsın, seviyorsun, sevsen fazla sevsen Allah esirgesin sakatlayacaksın. Çaresiz kalıyorsun sadece bakıyorsun başka yapacak birşey yok.
SUNUCU: “Davanızın DGM’den Ağır Ceza’ya geçmesine rağmen yapılan işlemlerin yenilenmediğini belirtmiştiniz. Bir hukukçu olarak Yargıtay Ceza Kurulu’nun bu konuda bir çok içtihadı olduğunu çok iyi biliyorum. Örneğin şu içtihadı size okumak istiyorum. 5271 sayılı Cumhuriyet Mahkemesi Üst Kurulu’nun 7. maddesinde yenilenmesi mümkün olmayanlar dışında görevli olmayan hakim ve mahkemece yapılan işlemlerin hükümsüz olduğu belirtilir. Bu hükme göre görevsiz mahkemede yapılan işlemlerin yenilenmesi gerekir. Bu içtihadden de anlaşıldığı gibi DGM’de işlem yapılıp Ağır Ceza Mahkemesinde bu işlemlerin aynen kabul edilmesi yani yenilenmemesi bozma nedenidir. Takip ettiğim kadarıyla bu içtihad sizin davanız için de geçerli. Tüm konuşmacılara saygılarımı sunarım” demişler.
ADNAN OKTAR: Evet inşaAllah. Ama tabi takdir mahkemenindir, yüce yargınındır, saygı duyarız. Ama teknik yönden böyle, yani hukuk tekniği olarak bu doğru. Hakikaten işlemler yenilenmedi, biz DGM’den geldikten sonra, Ağır Ceza’ya geldikten sonra. Oranın işlemi aynısıyla devreye kondu ve yeni bir işlem yapılmadı. Yani yeni bir sorgulama, evrakların yeniden elde edilmesi gibi bir çalışma yapılmadı. Dolayısıyla tabi bu bozma nedenidir. Ama biz başından beri her zaman saygı duyuyoruz. Ne tür karar verirlerse versinler, aleyhimize de olsa saygı duyarız. Lehte de karar verseler saygı duyarız. Ama hukuk tekniği açısından denilen doğru yani çünkü artık içtihad var yani yargıda içtihadı var. Muadil davalar var. Çok fazla muadil dava var. Muadil mahkeme kararları var çok fazla ve genel kurul kararı var artık yani çok net. Ceza genel kurulunun kararı var. Evet.
SUNUCU: “Hocam Habertürk’ün ekonomi ekinde Gazi Erçel’in yazısına rastladım. Gazi Erçel krizin 7 yıl süreceğini ve Türkiye’nin 2013-2014 yıllarında krizi atlatacağını yazıyordu. Hocam artık herkesin de bildiği gibi siz ayetlerin işari anlamına dayanarak da daha önceden krizin 7 yıl süreceğini ve 2014 yılında biteceğini açıklamıştınız. Hocam merak ediyorum acaba ekonomistler ya da ekonomi yazarları teknik olarak neye göre bu tarihleri veriyorlar” demiş Aysel Günebakan, Erzurum’dan.
ADNAN OKTAR: Bunun bir tane kaynağı var. Açıkça söylüyorum; sadece ben. IMF’in yetkili kurulları toplandı, onlar dediler 2014 dediler, başka bizim ünlü sanayicilerimizden bazı hanımlar da çıktılar 2014 dediler. Bakın, başka dünyada hiçbir kaynağı yoktur benim dışımda. Beni konuşturan da Allah. Allah beni vesile etti. Allah’ın naciz, herhangi bir kuluyum ben. Dediğimin net doğru olduğuna adları gibi eminler, ama bir noktaya daha dikkat çekiyorum, egoistlikleri bencillikleri devam ederse, genel olarak dünyanın, genel anlamda; İslam ahlakına, Kuran ahlakına dönmezlerse katlanarak devam eder, ama Allah’ın vaadi var Mehdi’nin, Mehdiyetin gölgesi, nuru dünyayı kat kat kat kat sarmaya devam ediyor. 2014’lerde bambaşka bir Türkiye göreceğiz artık biz, dünya da bambaşka olacak. Yoksa onlar egoistliklerine devam edecekler bir kısmı, bencilliklerine devam edecek bir kısım şahıslar fakat bir bereket ve bolluk gelecek durduk yere. Bunu beklemesinler. Kuran’ın nuruyla, bereketinden feyzinden dolayı açılacak o tıkanma. Mehdiyetin zir ve gölgesinden dolayı inşaAllah. Yoksa durduk yere değil. İnşaAllah.
SUNUCU: “Hocam Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü uzmanı Diyanet dergisindeki yazısında sürekli devam eden ekonomik zorlukların Türk halkını strese soktuğunu, buna rağmen halkın büyük çoğunluğunun bu stresle başa çıkabildiğini anlatmış. Bunun sebebinin de büyük çoğunluğunun Allah’a olan inancından kaynaklandığını belirterek Yaratıcıya inanç, kadere inanç, Türk insanı için önemlidir diye belirtmiş. Hocam siz bu yazıyı nasıl değerlendiriyorsunuz” demiş Ayşe Cebeci, Ankara’dan.
ADNAN OKTAR: Bizim milletimiz koç yiğittir. Yani dünyanın en muhterem, en şahane insanları buradadır. İslam en güzel Türkiye’de yaşanır. Herkes biliyor bunu. Dolayısıyla tevekkülleri de çok mükemmeldir. Arjantin’de kan gövdeyi götürmüştü daha önceki ekonomik krizde. Buradaki bizim yiğitlerimiz, aslanlarımız şu kadar ekmekle şu kadar peynirle günlerini geçirdiler. Efendiliklerini, asaletlerini, nezaketlerini asla bozmadılar, asla bozmaz bizim milletimiz, çok soylu bir millettir. Asla tenezzül etmez. Öleceğini bilse öyle kendini aşağılatmaz. İnşaAllah.
SUNUCU: “Hocam Bilim Araştırma Vakfı’nın gazetelerde yer alan ilanlarını okudukça ve sizi dinledikçe size yapılan komploları daha iyi anlıyorum. Hocam Aydın Doğan ve Fatih Altaylı’nın avukatı olan Rezzan Aydınoğlu’nun Yargıtay’da bulunan bir dosya ve kimsenin bilmediği bir konu hakkında açıklamada bulunması beni çok şaşırttı. Davanın ne zaman sonuçlanacağı bilgisi bu kişiye nasıl ulaşmış olabilir? Bu konuda yorumunuz nedir?” İhsan Atalay, İsparta.
ADNAN OKTAR: Biz de bilmiyoruz yani şaşırtıcı. Yani neye dayanarak? Mesele Ekim ayında diyor Rezzan Aydınoğlu dava sonuçlanacak ve aleyhlerine sonuçlanacak. Normalde bizim; daha önce de söylemiştim; dosyamızın sırası 1 yıl sonra geliyor, 5 yıl da zamanaşımı süremiz var yani zamanaşımı sorunumuz da yok. Ayrıca tetkik hakimine verilecek en az 1 yıl, 1.5 yıl da tetkik hakiminin incelemesi gerekiyor. Çünkü daha önce de öyle incelemişti, ki şu an 3 misline çıktı. En hızlı incelediğini düşünsek bile en az 1.5 yıl incelemesi gerekir. Ama hanımefendi, daha önce de öyle bir şeyi vardı, yani girişimleri vardı, düşünceleri vardı; ama bu seferki çok net. Elle tutulur birşey oldu. Diyor Ekim ayında cezayı alacak. Bu nasıl birşey yani? Hem sıradan çıkarıldı anlamına geliyor yani normal sırasından çıkarıldı dosya, yani nizami sırasından çıkarıldı, başka bir mecrada devam ediyor olay. Yani makul akışının dışına çıktı. İkincisi ise hemen hemen dosya hiç incelenmeden karar verilecek. Çünkü o süre içerisinde hiçbir şey okunamayacağı belli, araştırılamayacağı belli ve ceza çıkacak diyor. Şaşırtıcı yani çok şaşırtıcı. Daha önce de asıl demek istediğim bu, deminki sözümle kastettiğim bu, yani bunda o kadının alakasını bilmiyoruz ama Aydın Doğan’ın alakasını biliyoruz, Hürriyet gazetesinin alakasını biliyoruz daha doğrusu, Aydın Doğan’ı da sahibi olduğu için. Dolayısıyla bağlantı kuruyoruz. Ne dedi Hürriyet sürmanşetten? “Adnan hoca yandı”... Kardeşim ben bir kere neden yanayım? Bana şereftir; hapse girsem isterse 30 yıl yatayım benim için bir şereftir. Benim üstadım da otuz yıl yattı yani benim için şereftir. Şimdi ‘Adnan hoca yandı’nın anlamı ne biliyor musunuz? Birincisi, dava dosyası bozulacak; anlamı bu, bir. Mahkemeye gelecek ceza alacak, cezayı da Yargıtay onayacak ve o da hapse girecek. Bunun içindedir yanma dediğin. Bütün bu aşamaları siz nereden biliyorsunuz yani? Çok uzun bir aşamadır bu. Bunu nereden biliyorsun ki Adnan hoca yandı diye hüküm veriyorsun? Çünkü ben yargılanıp beraat edersem, yanma oluyor mu? Yanma olmamış oluyor onların dediğine göre. Başka birşey olmuş oluyor. Mesela hakim ceza verse bile Yargıtay bozsa, yanma oluyor mu? Olmuyor. Bütün bu safhalardan nasıl eminsiniz siz? Nasıl oluyor bu? Ve sürmanşetten veriyorsunuz? İki gün öncesinden. Bizim haberimiz yoktu sonradan öğrendik. Hatta Yargıtay kalemine gittik. Kaleme sorduk. Böyle birşey yok dedi, karar çıkmadı dedi. Internete baktık, Internette de birşey yok. Ama Hürriyet biliyordu. Yani bunlara hükümetin el koyması gerekir. Bu bir suçtur. Bugün bana bir gün bir başkasına bir gün bir başkasına olur bu. Bu çok acayip birşey. Alenen bir suçtur bu. Bunun mutlaka araştırılması soruşturulması gerekir. Neye göre bu haberler yapılıyor?
SUNUCU: Şikayette bulundunuz mu hocam o gazeteye?
ADNAN OKTAR: Ben adet olarak şikayette bulunmuyorum. Ama bu sosyal bir konu olduğu için, bütün Türkiye’yi ilgilendiren bir konu olduğu için, buna hükümetin araştırma gözüyle bakması, olaya bir nevi, bir anlamda el koyması gerekir. Çok acayip bir durum bu çünkü. Ama inşaAllah hayır olur güzel olur. Bu çok şaşırtıcıdır. Mesela biz 3 yıl ceza aldık, şimdi bunu az gördüler. Şimdi 3 yıl yatacak hoca, 3 yıl yatar çıkar bu. Bir tane daha açalım, bir de 6 yıl alsın, 9 yıl yani daha uzun yatarsa belki iş daha sağlamda olur gibisinden. Kardeşim istersen, Allah ömür versin 99 yıl da yatarım. Benim davam durmaz. Durmaz; böyle birşey yok. Kuran davası, Kuran’a ve Peygamberin sünnetine dayalı bir mücadele var. Ne alaka yerin altında durursun yerin üstünde durursun. Ben evin içinde duruyorum, duruyor mu davam? Ne farkeder? Cezaevinde olsun; orası da bir ev, orası da bir oda. Ben dışarıda olup da yani neyi farkettirecek yani? Benim arkadaşlarım gürül gürül İslam’ı Kuran’ı anlatmıyorlar mı? Anlatmıyor musunuz?
OKTAR BABUNA: EvvelAllah İnşaAllah.
ADNAN OKTAR: Herkes anlatmıyor mu? Internet siteleriyle konferanslarla. Ben mi gidiyorum konferanslara? Arkadaşlarım gidiyor. Demek ki benim davam zaten yayılmış. Durdurulması mümkün değil ki. Amerika’ya ben mi gidip konferans verdim? İngiltere’ye gidip ben mi konferans veriyorum? Arap ülkelerine gidip ben mi konferans veriyorum? İnternetteki çalışmalarımız olduktan sonra, kitaplarımız olduktan sonra. Sen bizi istersen bizi yerin 900 metre altına koy yani ne fark eder? İsterse 10 bin metre göğe çıkar, aya götür istersen beni, değil mi orada bir şeyin içerisine koy, yine benim davam devam eder.
OKTAR BABUNA: EvvelAllah, inşaAllah.
CİHAT GÜNDOĞDU: İnşaAllah.
ADNAN OKTAR: EvvelAllah, Allah’ın izniyle.
SUNUCU: Hocam hani Kuran’da diyor ya, öyle bir zaman gelecek ki bütün dünyanın yani ekvatorun çapı mıydı o? Hani bir anda dolaşacak. 2 saniye mi 1 saniye mi, interneti kastediyor değil mi orada?
ADNAN OKTAR: O kadar çok hadis var ki. Evet. “Mehdi’nin talebeleri” mesela “bakar” diyor “dünyanın her yerini görür” diyor. “Bir anda” diyor “eline bakar” diyor. Şimdi cep telefonuyla bu televizyonu birleştirerek yeni bir teknoloji oluştu, bunu anlatıyor. Mesela diyor “halk” diyor “Mehdi diyor “yatsı vakti ortaya çıkar, yatsı vakti ortaya çıkar” diyor. “Halk” diyor “oturduğu yerden Mehdi’yi görür” diyor. Net televizyonu işaret ediyor. “Oturduğu yerden seyrederler” diyor. “Mehdi’yi görür” diyor. “Bakarlar görürler” diyor. “Oturduğu yerden, herkes sedirinde oturur seyreder” diyor. “Bütün dünyada bütün Müslümanlar seyreder” diyor. “Mehdi’nin talebelerinin istediği bir anda dünyanın bir başka ucuna ulaşabilir” diyor. Bir anda diyor, interneti işaret ediyor. “Anında ulaşırlar” diyor. “Dünyanın bir başka ucuna” diyor. Bununla ilgili o kadar çok ki hadis. Mesela “kişi kamçısının ucuyla konuşur” diyor. “Kamçısıyla konuşur” diyor. Telefonun kablosuna işaret ediyor. Kablosu kamçı gibi ya. İnşaAllah. İnsanların anlaması için Resulullah (sav) o kadar öyle söylüyor. Ama bak bir detay daha vermiş Resulullah (sav) diyor ki, “Kişi” diyor “ayakkabısının topuğuyla konuşur” diyor. İki ay önce bu imal edildi. Ayakkabı topuğunda telefon imal edildi. Kolaylık olsun, telefonunu kaybedenlere kolaylık olsun diye yapılmış. Aynısı gazetede çıktı. Yani Resulullah (sav) ne dediyse çıkıyor, aynısıyla çıkıyor, inşaAllah.
SUNUCU: Evet şimdi bir reklam aramız olacak. Ondan sonra programımız kaldığı yerden devam edecek.
Çay TV’de canlı yayınımız tüm hızıyla devam ediyor. Sorularımızla devam edelim. Evet. “Son günlerde televizyonlarda gençlerin uyuşturucuya eğilimiyle ilgili haberler izliyoruz. Çok da sıklaşmış şekilde. Acaba ailelerin bu konuda çocuklarına yönelik ne gibi tedbirler almaları gerekir?” diye sormuş Macide Şafak Bursa’dan.
ADNAN OKTAR: İşte “okul kapılarına sakın uyuşturucu satıcılarını yaklaştırmayın” gibisinden bir tedbir var. Böyle tedbir olur mu? Yani adam kapıdan kovarsın bacadan girer, bacadan kovarsın kapıdan girer. Uyuşturucu isteyen gençliğin oluşmaması önemli. Gençlerin uyuşturucuyu istememesi önemli. İstedikten sonra bulur o zaten. İlla okul kapısında satılması şart değil ki. Çıktı mı gider ilgili semte ilgili yere gider bulur. Bu da “aman çocuklar uyuşturucu zararlıdır, yanaşmayın” ile, yani bunu kimse dinlemez. Yani böyle izah olmaz. “Aman içki içmeyin size dokunur, işte karaciğerinize zarar verir” yani dinler mi adam onu? Asıl çözüm Allah korkusu, Allah sevgisi, derin iman, cennet sevinci, Allah’a iman sevinci, Allah’ın rızasının sevincidir. Aşk içinde yaşayan bir insan uyuşturucuya, muyuşturucuya falan ihtiyaç duymaz. Allah aşkı olmadı mı, Allah’a karşı muhabbet olmadı mı, ruh boşluk içinde kalır. Ve yanmaya başlar. Yandı mı, adam novalgine alacak durumda olmuyor işte. Gidiyor uyuşturucu alıyor. Ruhu cayır cayır yanar. Yani bütün sinirleri falan yanar, hücreleri isyan eder. Vücudu isyan eder. Dayanamaz bir insan. İmansızlık çok zordur. Sevgisizlik çok zordur. Tutkuyu yaşamamak vücudun kaldırabileceği bir şey değildir. Vücut hep aşkı arar. Vücut hücreleri hep sevgiyi arar. Bulamadı mı kendini yakmaya başlar, cayır cayır yakar. O zaman adam işte eroin, esrar, kokain, hap şu bu falan, bunlara giriyorlar. Olmazsa da tiner, bilmem ne başka şeyler buluyor, yani bulur. Bunun çözümü Allah aşkının insanların kalbine nakşedilmesidir. Allah muhabbetinin nakşedilmesidir kalplere. Allah aşkıyla coşan bir adam niye uyuşturucu içsin? Haram olduğunu da bilir, hem de ihtiyaç da duymaz ayrıca. Ama adama haramlığı anlatılmazsa, Allah aşkı, Allah coşkusu anlatılmazsa, hücreleri yanıyor adamın artık yani Allah azap ediyor, canı yanıyor. Onu o şekilde kurtulacağını düşünüyor o zaman. Tabii. Onun için eğitim derken Darwinist eğitimin durdurulması, materyalist eğitimin durdurulması, materyalizmin ve Darwinizm’in yanlışlıklarının gençlere anlatılması, doğruların onlara bildirilmesi çok önemli. Geçen günler, İngiltere ile yine bir radyo büyük bir kanalla konuşma yaptık, daha geçen anlatmıştım ya. Aman Allah’ım, adamlar hep Darwinist. Bir tane diyor bizde Darwinist olmayan var diyor. Ve ulema bunlar, evliya gibi yani, alim, din alimi. Din alimi. Su gibi ezberden, tecvidle Kuran okuyor, anlatıyor fakat Darwin’i savunuyor. Oktar’ı konuşturmadılar. Anlatıyor, işte hayvanların dünyada, bitkilerin özellikle evrim ile yaratıldığını fakat “insanı Allah yarattı ama onlar evrimle yaratıldı” diyor. “Canım ciğerim kardeşim” dedim, “cennetteki hurileri, vildanları, gılmanları evrimle mi yarattı Allah?” dedim. Cennet ağaçlarını, cennet çiçeklerini, cennet bitkilerini, cennet meyvelerini, cennetteki meyve ağaçlarını Allah evrimle mi yarattı? Cinleri, şeytanları, melekleri Allah evrimle mi yarattı? Bunu baktım konuşturmuyorlar, bir daha söyledim müthiş panik oldular. “Stop, stop” diye bağırıyor, değil mi? Nerenin stopu? Bağırta çağırta anlattık ve karizmaları dümdüz oldu. Bir daha da kimse, onlar bilseler beni canlı yayına çıkarır mı böyle olacağını bilseler. Aklının ucundan geçmezdi. Orada dinleyicilere böyle hava atacaklardı, karizma yapacaklardı. Yerle bir oldular, ani yakaladım böyle. Kurtulamadı da yani. “250 milyon adet fosil var” dedim, “siz neden bahsediyorsunuz?” dedi ki “ara fosiller var dedi, buna rağmen siz nasıl dedi evrimi savunmuyorsunuz? dedi. “Canım kardeşim dedim, al getir onu, sana 10 trilyon vereceğim, bir tane getir” dedim. “Ben de gelebilirim” dedim, “ben de geleyim” dedim.
OKTAR BABUNA: Sessizlik oldu.
ADNAN OKTAR: “Bavulla geleyim” dedim. Gık yok.
SUNUCU: Hocam ara fosil dedikleri dinazor mu?
ADNAN OKTAR: O bizim tombiş hocaya kalırsa, ona göre dinazor. Havalandı diyorlar. 70- 80 ton, 100- 150 ton falan hayvanlar, nereye uçuyor bunlar? Jumbo jet gibi yani yapmayın, etmeyin.
OKTAR BABUNA: Artık bir daha ağzına almadı zaten siz söyledikten sonra.
ADNAN OKTAR: Evet.
OKTAR BABUNA: Ondan vazgeçti.
ADNAN OKTAR: Fellik fellik kaçıyor. Geçenlerde, ART mi herhalde ART’ydi, bir röportaj yapalım demiş, Hulki Cevizoğlu. Evet, o bizi aradı, hocamla dedi, karşılaştıralım dedi. Ama tombiş hoca kayıp. Ara ara bulamıyorlar, araziye geçti. Yani biliyor ne olacağını.
OKTAR BABUNA: Mümkün değil çıkamazlar Allah’ın izniyle.
ADNAN OKTAR: Anında yani anında havalanmasıyla sırt üstü düşmesi bir olur, anında.
OKTAR BABUNA: Dawkins, Dawkins de fellik fellik kaçıyor.
ADNAN OKTAR: Bak yine teklif etmişler ona geçen günler. Vatan gazetesinin internet sayfasında vardı. Onlar da öyle bir coşmuşlar. Onun kendilerini kurtaracağını zannediyorlar. Öyle ona güvenmeleri, o elma yanağa güvenmeleri, öyle komiğime gidiyor ki. Böyle alır ensesinden tutar hafif havalandırır hafifçe sırt üstü bırakırız. Anında biter, yani on dakikası, on dakikası kalmaz. Adam kaçıyor daha ne desin? Kaçmak ne demektir, bir insanın kaçması ne demektir? “Ben” diyor, “onunla tartışmam”. “O” diyor, “biyoloji eğitimi almadı” diyor.
SUNUCU: Hocam bu papazlarla nasıl tartışıyor o zaman, papaz ne anladı ki?
ADNAN OKTAR: Hem kaç tane? Önüne gelen rahiple tartışıyor. Önüne gelen, hahamlarla tartışıyor. İlkokul, ortaokul çocuklarıyla tartışıyor. Liseli çocuklarıyla tartışıyor. Yani bir vatandaşız, kardeşiz, gel bir on dakika çay, kahve içelim, bir konuşalım, ne var? Yani kanı iliği çekiliyor adamın. Telefonla konuşalım, tanışalım, bir şey yok, hal hatır soracağız. Anında böyle, anında, kayseri pestili gibi olur, derhal. Hepsi kaçıyor. Kardeşim fikrinize güvenmiyorsanız niye ortaya çıktınız? Niye millete böyle yanlış bilgiler veriyorsunuz? 250 milyon fosilden milletimizin haberi yoktu. Biz söyleyince haberi oldu. Dünyanın haberi yoktu. Türkiye’nin değil dünyanın haberi yoktu. Biz ortaya koyduk bunu Allah’ın izniyle. Tek bir tane ara fosil olmadığını kimse bilmiyordur, zannetmiyorum. Zibil gibi ara fosil var zannediyorlar, o tombik de çıktı. Coştu o gün, kısa pantolon falan, hopluyor, zıplıyor. Var mı ara fosil? ‘’Zibil gibi’’ diyor “istemediğin kadar’’ o kadar bol diyor. Mübarek, muhterem; madem o kadar bol varsa, her getirdiğin fosile 10 trilyon vereceğim. Her bir tanesine. Yok! Ne yalan söylüyorsun? Doğru konuşsana. Yok! İnşaAllah. Bunu da biz dünyaya öğrettik. Dünya şok oldu! Bilmiyordu bunu dünya. Amerika, İngiltere bütün halklar şok oldular. Yani Yaratılış Atlası’ndan sonra da, 10 binlerce gazete haberi çıktı. Bir tane, iki tane, on tane değil. Hala da devam ediyor şokları. Geçen günler; New Humanist’te ana konu belli, kapağa koymuşlar zaten ana konuyu. İşte yok akıl hastanesinde yatmış da, bilmem şuymuş da, buymuş da. Kardeşim benim iftihar ettiğim konular ama Darwinizm’le ne alakası var akıl hastanesinin? Sen gel karşıma çık. Kaç defa bozulacak yani değil mi? Anla işte sen oradan kaç defa. Allah esirgesin bir de askeri hastanede bozulmasaydı bu yaptıkları oyun, Adli Tıp’ta bozulmasaydı kim bilir ne olacaktı? Onu da yazamamış.
SUNUCU: Bir özür yazısının içinde onu düzeltmeleri gerekiyordu, normalde.
ADNAN OKTAR: Tabi. Canım bana deli desinler ben iftihar ederim. Ben Allah’ın delisiyim zaten. Allah aşkının delisiyim ben. Zaten bu benim için iftihar edilecek bir şey. Onunla bir alıp veremediğim yok. Ama şu an mağlubiyetin acısından olayı bambaşka bir mecraya getirdiler. Artık konuyu bunun dışına çıkartmaya çalışıyorlar, yani kaçak güreşiyor. Minderin dışına kaçtılar. Var ya böyle tipler, minderin dışına kaçar sürekli, ayağından tutar böyle sürükleyerek, çekerek getirirsin, yine kaçar sürükleyerek yine getirirsin, yine kaçar. 52 kiloda Ali Rıza Alan adında bir güreşçi vardı eskiden, hatırlıyorum; dünya şampiyonuydu Ali Rıza Alan biliyorsunuz. Tokat’lıdır, hemşerimdir. Nasıl olduysa o çok iyi atak yaptı karşı taraf, öyle çok tanınan bir güreşçi değildi. Onun da nevri döndü, yani anlatmayayım. Perişan etti böyle adeta. Şimdi onlar da bizim onları perişan edeceğimizi biliyorlar. Sürekli minder dışına, gücü olmayan, zayıf olan güreşçiler hep kaçarlar minder dışına. Yuvarlak çizgi vardır, onun dışına kaçarlar ki yakası kurtulsun. Yani hakem onu kurtarsın. Bunlar minder dışına da kaçmıyorlar, hiç mindere gelmiyorlar, direkt kaçıyorlar inşaAllah. Levent Şev vardı herhalde dünya şampiyonu boksör, yine öyle Medved vardı ünlü güreşçi, Alexander Karalin vardı, kahredici bir güce sahip MaşaAllah, aldığını çarpıyordu, aldığını çarpıyordu. Eğer yanlış hatırlamıyorsam ondaydı; bekliyordu rakibi çıkmadı. Durduk yere adam kemiklerini niye kırdırsın. Şimdi bunlar da durduk yere kendilerini perişan ettirmek istemiyorlar kendi kafalarına göre herhalde onların düşüncesine göre. Ama bu tuştan daha ağır bir yenilgidir. ‘’Tuş’’ da; uğraşmış, didinmiş, onan rağmen başarısız olmuş oluyor, onda direkt kaçmış oluyorlar. Şu anda onlar minderden kaçıyorlar. Afedersin böyle yemek yedikleri yere kadar kaçsınlar. Biz de onları buluruz. İnternet var, televizyon var. Saklandıkları yer neresi ise oraya. Orada mutlaka televizyon vardır yani evvel Allah, Allah’ın izniyle, biz de onları buluruz.İnşaAllah.
SUNUCU: “Adnan Bey’e ve yanındaki doktor kardeşlerime en derin saygı ve hürmetlerimi sunuyorum. Bu kadar temiz, bu kadar güvenilir, bu kadar samimi insanların sürekli iftiraya uğramaları doğru olmayan iddialar üzerinden davalarla uğraşmaları beni çok rahatsız ediyor. En son hakkınızda açılan davada; şikayetçi konumundaki kişilerin ifadesini alan polis memurunun BAV üyelerine 99 yılındaki göz altı sürecinde işkence yapan ve bu iddia ile de hala yargılanan Serdal Akça isimli bir polis memuru olduğunu öğrendiğimde şaşkınlığıma mani olamadım. BAV camiasıyla arasında geçen hukuki süreçte, bir kişinin tarafsızlığının şüpheli olacağı açık. Söz konusu polis memurunun son davanızın iddianamesinde aleyhinize delil gösterilen iddiaların altında imzasının olması herkesin vicdanını rahatsız eden bir konu. Bunun hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyiz” demiş Fatih Seymen Tekirdağ’dan.
ADNAN OKTAR: Vallahi benim yapabileceğim pek bir şey yok. Tayyip Bey’in artık burada olaya el koyması gerekiyor. Yani hukuki düzenlemelerde titizlik göstertilmesi için her türlü imkanı var. Zannediyorum öyle bir girişimi de var. Tertemiz bir insandır, kendisini daha önceden de belediye başkanı olduğu dönemde de takdir ettiğim bir insan. Ama eksikleri olabilir. Yanlışları olabilir. Ama genel anlamda vatanın tertemiz bir evladı. Ama bu kadar olayları görmemesi mümkün değil. Gazete ilanları var, televizyonlar, dilekçeler gidiyor. Her şey var. Yani kulağına gitmemesi mümkün değil. Umuyoruz, hukukun tam uygulanması için; bakın biz kayrılmak istemiyoruz, o da bir zulümdür. Sakın ha! Biz hakkımızı helal etmeyiz eğer bizi kayırırsa, hiç kimse bizi kayırmasın! Biz hakkımızın yenmesini istemiyoruz. Bize adaletsizlik yapılmasını, bize oyun yapılmasını, bize tuzak kurulmasını istemiyoruz. Tek istediğimiz bu. Kim yaparsa yapsın, tam adil, doğru ne ise, hak ne ise bu yerine gelsin istiyoruz. Önüne gelen çoluk çocuk, iki satır yazı yazıp da, bizi istedikleri gibi hakim karşısına çıkarıyorlarsa ve aylarca bizi töhmet altında kaldıktan sonra bundan kurtulabiliyorsak; bunu biraz düşünmek lazım.
SUNUCU: Yapılan, çoğu zaten size iddialarda, suçlamalarda polis kayıtlarıyla bunlar özel incelenerek, mesela bu mankenlerin davasında da o evin sizin eviniz olmadığı son derece açık bir şekilde belirlendi. Yani bunu yapan insanların neden yaptığı, fikir mücadelenizi nasıl bölmek istedikleri çok açık ortada ama bir çamur attıktan sonra birçok kişinin zihnini bulandırmış oluyor. Mesela Fatih Altaylı’nın da; ’’ bu kişiden şikâyetçi olun’’ ortada bir suç olmadan ortada suç teşkil etmeye çalışıyor. Bu çok büyük bir zulüm bence.
ADNAN OKTAR: Bizim istediğimiz hukukta tarafsızlığın tam oluşması. Mesela Yargıtay’da bir hanım var. Çok temiz insanlardır, hepsini takdir ederim. Ona da sevgim, saygım var. Bizim 200 klasörlük dava dosyamız geliyor. Daha birkaç gün olmuş. Diyor ki; ‘’3 yıl ceza almışlar’’diyor. Bunu dediği kişi de bir Profesör. Bunu yanlız söyleyen Profesör, sağlam ifade. ‘’Bu az’’ diyor. 2 yıl ceza almışız zaten, üstüne de 1 yıl hâkim cezayı vermiş, arttırmış. “Bu az”, ne kadar olması gerekiyor? “en son limitten verilmesi gerekiyor’’ diyor. Çünkü diyor, bakın; “200 klasörlük dosya var, boşuna böyle değildir’’ diyor. 200 klasörün 1 klasörü suçlama, 199 klasör savunmaya ait. Savunma delilleri. Bakın, ön yargıya bakın yani. 199 klasörün savunma olduğunu bilmeden, 1 klasörde var sadece suçlama; “bu dosyaya göre tam 6 yıl verilmesi gerekiyor’’ diyor. Yani “daha ağır ceza verilmesi lazım” diyor. Biz ne diyelim bu durumda? Yani insaf. İşte biz bunların düzeltilmesini istiyoruz. Bu iş mi bu? Daha Bismillah, bir bak dosyaya, dosyada ne olduğundan haberin yok. 199 klasör savunma var ve tapu gibi deliller yani. Delil var. Bir incele, ama inceledikten sonra aklın yatmazsa, vicdani kanaatin gelmezse elini öperim ben senin, tamam; yani kanaatin oysa vicdani kanaatin, tarafsız olmasan dahi ben gene saygı duyarım ona ama bir incele. Daha dün bir bugün iki daha yeni gelmiş masana haberin yok. 200 klasör aleyhlerinde delil var denir mi? 199 klasör lehte delil var, savunma delili var. Böyle bir ortamdayız. Biz buna karşılık ne yapabiliriz, ancak işte Başbakan’a, Adalet Bakanı’na bu konuda dilekçeler yazdık. Dikkat çekiyoruz, açıklıyoruz. Ve eğer bizi kayıran bir şey de yaparsa herhangi bir kişi hakkımızı helal etmiyoruz. Biz kayırılmak istemiyoruz. Adalet neyse, doğrusu neyse o olsun. Ama biz bir dava adamıyız bizim davamızı durdurmak için, bizim vaktimizi almak için bizi böyle şeylerle muazzam bir yorma ve bütün imkanlarımızı maddi manevi, zamanımızı bunlara ayırma gibi bir durumla karşılaşıyoruz. Biz kitap yazacağız, CD hazırlayacağız, konferans vereceğiz; biz niye bunlarla uğraşalım? Altı-yedi tane, sekiz tane çocuk çıkarıyorlar, ki anlattım daha önce de mesela isimlerini de veremiyoruz, söyleyemiyorum, hepsini biliyoruz. Gizli tanık olan kişilerin tamamını biliyoruz, bir kısmıyla da görüştük, diyor çocuk ben korkuyorum, çekiniyorum diyor. Bize zorla bunu böyle yazdırttılar, söylettiler diyor. Yani acıyorum da, zaten başından beri acıyorum bir zarar gelsin istemiyorum Allah esirgesin onlara bir laf, söz gelsin istemiyorum. Her birine ayrı birşeyler söyletmişler çocukların. Şimdi hani derler ya ayıkla pirincin taşını, şimdi ben nasıl uğraşayım o kadar şeyle? Ucu bucağı yok. Birini temizliyorum biri daha çıkıyor. Birini temizliyoruz biri daha çıkıyor. 2002’de çıktılar, sayfalarca klasör hesabıyla hazırlamışlar; çete bunlar diye. Allah Allah… Götürdük savcı daha bakar bakmaz anladı, inceledi, aylarca baktı, tetkik etti, takipsizlik verdi. İtiraz ettiler Ağır Ceza’ya gitti, Ağır Ceza da takipsizliği onadı. Kurtulduk. Bitmedi, bir daha, bir daha, bir daha… E kardeşim insaf. Yani bu nedir böyle? Yani kağıt ucuz kalem de ucuz. Tükenmez kalem var. Mesela çetenin şu suçunu şu işledi diyor, bir; al koy dosyaya gönder. Bir kişi daha yazıyor bir tane daha gönder, mecburen biz de savunmayı yapıyoruz. O klasör böyle kalın. Ondan sonra başlıyor olaylar, basın da destekliyor; bir kısım basın da. Baron’un zaten ana mesleği bu, başka konuyla ilgilenmiyor adeta. Adamın bir sürü paralı adamı var, besliyor adam özel besliyor. Kendinden ayrılmış gibi yapıyor ama kendi adamı. O da onun bir numarası, yeni çıkarttı bu numarayı da. Kendine muhalifler çıkartmış böyle suni muhalifler. Derler ya böyle “sandalcı kavgası”. Bakıyorsun birbirlerine düşman gibiler hakikaten, karşılık gibi yapıyor. Halbuki gene adamı. Çünkü diyor ki adam, ben yapmadımki diyor o yaptı diyor. Diyorsun o da senin adamın. Olur mu biz birbirimize düşmanız diyor. Benimle uğraşıyor görmüyor musun diyor. Dolayısıyla apayrı bir adam yapmış gibi göstertiyorlar. Bu şimdi bütün herkesin gözü önünde oluyor yani bütün devletin gözünün önünde oluyor. Bizim de istediğimiz hükümetin, ilgili devlet kurumlarının da bu olaya bir el koyması. Bu konuda bir nefes alalım bir dursun. Yani makul olsun. Benim arkadaşlarımın çeteyle ne alakamız var bizim? Niye böyle bir şeye ihtiyacımız olsun. Yani nasıl inanılır buna? Bir kızı alıyormuşuz da baraka gibi bir yere sokmuşuz, silahlarla, kız orada tirtir titriyormuş, aylardan beri aç susuz orada bekletiyormuşuz, ondan sonra ailesini de silah tehdidiyle korkutuyormuşuz, kaçamıyormuş barakadan dışarıya bu genç kız. Bu sefer de erkek olduğu ortaya çıktı bunu yazanın. Kardeşim bununla başa çıkılır mı? Şimdi her kağıdı alan kalemi alan karşımıza çıkarsa biz bununla nasıl baş edelim? Bırakın biz kitap yazalım, yazı yazalım, işimize bakalım yani faaliyetlerimizi yapalım. Ama biz buna rağmen buna da razıyız, bununla da uğraşırız ama bu doğru olmuyor, bu yakışık almayan yanlış bir hareket. Biz bununla gene sevap kazanıyoruz Allah’a çok şükür, bu da bir şereftir. Ama bütün Türkiye’nin gözleri önünde buna nasıl müsaade ediyorlar ben bunu anlamıyorum. Değil mi? Yani önü arkası kesilmiyor. Adam aylar öncesinden ne olacağını bildiriyor. Bizim haberimiz olmuyor. Nasıl oluyor yani, iki gün öncesinden Yargıtay’ın kararını biliyor adam.
OKTAR BABUNA: Kaç aşamalı? Dört aşamalı kararı söylüyor.
ADNAN OKTAR: Tabii. Biz kaleme gidiyoruz, kalem biz bilmiyoruz diyor. Öyle bir şey yok diyor adam mesela kalemden biz geri döndük. Yok öyle bir şey dediler. İnternete, ona da yok öyle bir şey dediler. Aynen dediği çıktı gazetenin. Yani kimsenin de bu dikkatini çekmiyor ne oluyor buralarda ne bitiyor denmesi lazım.
SUNUCU: Çok büyük bir suç hocam yani bu eğer yurtdışında bir yerde olsa mesela Amerika’da o bütün çalışanlar komple olarak bir daha geri dönmemek üzere görevden alınırlar yani bu yargının bağımsız olmadığını gösteriyor. Yani bu çok korkutucu bir şey aslında. Bugün size ama yarın birçok kişinin bu anlamda başı yanabilir. Çok ciddi bir şey.
ADNAN OKTAR: Benim kanaatim hükümetin bu konuda çok cesur davranması gerekir. Bütün millet yanlarında, arkasında. Bunu hukukçular da ister, polis de ister, asker de ister, halk da ister, herkes ister bunu. Yani adil ve bağımsız bir yargıyı kim istemez. Biz taraflı yargı istemiyoruz ki. Tarafsız yargı istiyoruz. Yani adamların haber alamaması lazım. biz de haber alamayalım onlar da haber alamasın. Bizim haber alamadığımızı onlar haber alıyorsa bu adalet olur mu bu? Tabii… Ama inşaAllah bunlar da düzelecektir, bir güzel şekle-şemale girecektir Allah’ın izniyle. Bunlar tabii bizim şerefimizdir, heyecanlı günlerimizdir, güzel günlerimizdir. Üstad Bediüzzaman’ın vakti de böyleydi, yani o mübarek de böyle; hücre hapisleri, çileleri zehirlenmeler, tuzaklar, acılar… O Risale-i Nur Külliyatını Allah’ın ona nasip etmesinin sebebi ne? O çektiği çile. Hep hapishanelerde yazmıştır. O derinliği alıyor işte o aşkı alıyor. Allah ona velayet makamı verdi inşaAllah, velayet derinliği verdi. Allah onu kerametlerle, harikalarla donattı. O çileyi, o acıyı çekmese kim bilir ne olurdu. Cenab-ı Allah’a şükrediyorum diyor sonsuz dua ediyorum diyor bana bu zorlukları verdiği için diyor. Bana bu sevapları, bu imkanları kazandırdığı için ve bana bütün zulmedenlerin hepsine hakkımı helal ediyorum diyor. 30 yıl beni hapishanelerde gezdirenlere diyor, sürgünlerde gezdirenlere, zehirlemeye çalışanlara, hepsine hakkımı helal ediyorum diyor. Tam veli ahlakı işte. Mübarek yani maşaAllah. Biz mesela Türkeş’i neden seviyoruz, çektiği çileden seviyoruz. O tabutluklarda ona yapılan işkenceyi biliyorsun. Hapishanelerde çektiği acıları biliyorsun. Bütün o ızdırap onun yüzüne sinmişti o acı. Yani o acının çizgileri vardı yüzünde. Tam bir Müslüman evladıydı. Mesela bazı insanlar onları; şimdi bazı kişiler çıkıyor “O Kürt düşmanıdır, bilmem ne”. Hepsini kendi evladı gibi bilirdi. Acayip aşkla severdi ben konuşmuştum. Onun öyle bir yönü yoktu. Türk’üm diyen herkes Türk’tür derdi. Laz’ını da Çerkez’ini de hepsini severdi. Kürt bir sürü ülkücü genç vardır, Laz bir sürü, Çerkez… Yani en çok etrafında onlardan var böyle, çok fazladır. Nereden çıkardılar bunu? Irkçılık düşüncesi asla yani kafatasçılık anlamında bir ırkçılığa şiddetle karşıydı Başbuğ. Şiddetle. Hars milliyetçisiydi o. Türk’üm diyen herkes Türk’tür derdi. Ve kucaklayıcıydı. Bütün Türk-İslam alemini kucaklayan, Türk-İslam Birliği’ni savunan bir düşüncesi vardı. Onun için bana maval okumasınlar. Ben bilirim yani bizzat kendim görüştüm. Tok sesli yiğit bir vatan evladıydı. Kasten böyle bir şey çıkartılıyor. Yani kafatasçılık anlamında, asla öyle birşeyi kabul etmeyen bir insandır. Asla. Bu ayrıca bir fitnedir yani buna inanan da kendini aldatmış olur. Görüştün mü sen? Görüşmedin. Konuştun mu? Konuşmadın. Ne zaman hayatında öyle bir şey gördün sen? Anadolu’nun koç yiğitleridir ülkücüler. Tertemizlerdir. Mesela eskiden Seyranbağlarında orada gezerlerdi böyle aşağı yukarı, mehter bıyığı gibi bıyıklar kulak altına kadardı o zamanlar. MaşaAllah. Çok efendi insanlardı, çok mazlumdular. Ama hiçbir insan kusursuz olamaz yani Peygamberler kusursuzdur. Osmanlı’da şu kusur vardı, ülkücülerde bu kusur vardı, Nurcularda bu kusur vardı… Bana kusursuz bir insan gösterin o zaman. Olur mu öyle şey? Peygamberler kusursuz olurlar. İnsanlarda mutlaka hata, kusur olur. Ama genel hali esastır, genel samimiyeti esastır. Genel hali güzeldi, bitti, o kadar inşaAllah.
SUNUCU: “Hocam canlı yayın programlarınızı sürekli izliyorum bazen yayına geldiğinizde yabancı ülkelerle de röportaj yaptığınızdan, telefonla bağlanıp Mehdiyet konusunu anlattığınızdan bahsediyorsunuz. Benim bu konuda iki sorum olacak; birincisi, hiçbir ücret almadan yazdığınız kitaplarınız, internet siteniz, yurtdışı faaliyetleriniz gibi çok ciddi çalışmalarınız. Bu güzel çalışmalarınızda nasıl bu kadar şevkli oluyorsunuz? İkincisi de; sizi takip eden yabancı dinleyicilerinize Mehdiyet konusunu anlattığınızda Mehdi’nin gelmiş olması nasıl karşılanıyor demiş Duygu Özdemir, Bandırma’dan.
ADNAN OKTAR: Ben vatandaşlarıma anlatıyorum Mehdiyet’i de, insanlar tabi şu safhada pek gözlerine inanamıyorlar. Halbuki ben Mehdi’nin çıkış alametlerini anlattım. Eğer şöyle dikkatlerini toplarlarsa bir, şöyle dinlenmiş bir kafayla; bu alametlerin hepsinin oluşmuş olması ne demek biliyor musun? İnsanı titretir bu, çok büyük olay bu. Ve çok büyük bir mucize bu. Resulullah (sav)’ın aleni mucizesi. Bir tane, iki tane değil, seri mucize göstertti Resulullah (sav) peşpeşe. Bir daha bir daha bir daha bir daha mucizeler göstertti. Türkiye’deki durumu görmüyorlar mı? Darwinizm’in nasıl yıkıldığını, mukaddesatın nasıl yükseldiğini, dindarlığın nasıl geliştiğini? İşte Mehdiyet bu. Bütün İslam aleminde İslamiyet çığ gibi gelişmiyor mu? Amerika’da İngiltere’de her yerde tek din olma yolunda gitmiyor mu İslamiyet? İşte Mehdiyet bu. Bunun başına bir lider geçecek. İslam aleminin, bu topluluğun; her topluluğun bir başı oluyor. İslam aleminin de illaki bir manevi lideri olacaktır. Ama bu bir despot lider değil. Siyasi bir lider değil. Bu, aşkı muhabbeti kardeşliği savunan herkesin sevdiği, herkesin gönül bağı ile bağlı olduğu ehl-i kalp, ehl-i vicdan olan, ehl-i velayet olan bir insan olacak. Onun ricalarını kırmayacaklar. Onun sevgiye yönelik, dostluğa, kardeşliği yönelik sözlerini kimse kırmayacak. Olay budur. Yani lider deyince; kan akıtmayı durduracak, zulmü durduracak, silahlanmayı durduracak. Bunu da fikirleriyle yapacak, düşüncesiyle, sözleriyle yapacak. Yoksa mesela Cübbeli Ahmet’in tarif ettiği gibi elinde kılıçla, palayla akşama kadar Müslüman doğramakla uğraşmayacak. Şii doğramakla. Mehdi dediği gibi, Cübbeli’nin dediği gibi olsa, 24 saat insan doğramış olsa, bitmeyecek onun demesine göre yani. Bu nasıl birşeydir, kılıçla yani insanın aklı hafızası almıyor. Mehdi şeytanı doğrayacak. Pırasa gibi doğrayacak doğru ama şeytanı doğrayacak. Nerede görürse doğrayacak. Müslümana nur saçacak. Işık saçacak, sevgi, muhabbet saçacak. Şiisi de, Caferisi de, Sünni hepsi kardeştir. Aleviler Bektaşiler. Memleketin koç yiğitleridir. Ama inşaAllah bu Sünni-Şii ayrımına zaten biz gerekli engellemeyi yaptık, artık bundan sonra öyle birşey yapamazlar. Yani bunu deşifre ettik bu oyunu. İran’la Türkiye’yi de savaştırmak istiyorlardı, bu oyunu da deşifre ettik. Bıraksınlar bunları. İran’dan korkma olayını da artık kaldırsınlar. İran’ın öyle kimseye saldırmaya niyeti yok, barışçıl bir ülkedir İran. Sevecendir, mazlumdur İranlılar. Ve bir Türk ülkesidir, boydan boya Türk’tür İran. Onlar da Türkleşmiş artık. Aynen bizim gibidir aynı. Türk eşittir Müslüman benim için Müslüman eşittir Türk yani benim için budur. Ama Türkler fıtrat ve seci olarak hakikaten doğru olarak görüyoruz, İslam’ı mükemmel yaşıyorlar. Fiili durum var. Aksi varsa getirsinler göstertsinler. Takva yarışı bu. Allah takvada yarışın diyor şeytandan Allah’a sığınırım. Güzel ahlaklı insanlar, vefalı, sadık, cesur, yiğit, delikanlı millet değil mi? Güzel bu. Yani biz kafatası ırkçısı mıyız dedik, kan üstünlüğü mü var dedik? Ahlak üstünlüğü olur. Herkes üstün olsun. Yarışsınlar. Ama Allah liderliği Türkiye’ye verdi, Türk milletinindir liderlik, fıtratı öyle. Osmanlı döneminde niye Allah verdi liderliği niçin verdi? Niye Oğuz Türklerinin kontrolünde oldu? Osmanlı köken olarak öyledir. Demek ki o millette bir güzellik var, ahlak güzelliği var, takva oldukları için Allah verdi. Allah’tan korktukları için, Allah’ı sevdikleri için, delikanlı oldukları için, yiğit oldukları için, efe oldukları için verdi. Ama hakkı gözeten efe, yani Allah aşkının cesuru onlar. Değil mi? O ana kuzuları Çanakkale’de sel gibi kanlarını akıttılar Allah için oluk oluk. Yani geçenlerde... Büyük bölümü Kürt’tür, Kürt kökenlidir. Gitsinler baksınlar. Memleket orası Mardin, Siirt, Diyarbakır, Batman hep oralardan maşaAllah. Hepsi vatanın koç yiğit evlatlarıdır. Ayrım yok. İnşaAllah.
SUNUCU: Hocam benim de düşüncem; siz anlattınız o bağlamda söyleyeyim. Asil ırk diyoruz ya tabi her ırk yaratılırken asildir ama Türk halkı sanki böyle daha asil gibi. Biz böyle çok ayrı insanlarız... Çünkü ben çoğu zaman tabi Elhamdülillah Müslümanız deriz ama Elhamdülillah Müslümanız Türküz derim. Türk olmak bana göre çok üstün bir vasıf. Her gün şükrettiğim birşey benim Türk olmak benim bir kişi olarak. O bağlamda üstünlük derken bence tabi Müslümanlığın da yaşandığı, Allah’a inancın da en fazla olduğu millet Türk milletidir diye düşünüyorum mesela.
ADNAN OKTAR: Bakın İslam teklif edildi Türklere hemen kabul ettiler. Kendileri istediler Müslüman olmayı. Niye? Takva oldukları için. Niye? Allah’tan korktukları için, Allah aşığı oldukları için. Bak birçok ülke böyle olmadı. Değil mi? Türkler kendileri istedi aşkla. Güzel ahlakla takva üstünlüğü var asaletleri İslam ahlakından geliyor, soylu millet. Allah fıtraten güzel ahlaklı yaratmış. Peygamberler nasıl yüksek ahlaklı oluyor. Mesela seyyidler Peygamber Efendimizin neslinden nasıl oluyor? Aynı bu şekilde işte. Türk milleti de böyledir. Ve bunu Allah göstertmiş insanlara yani olay var, vaka var. Değil mi? Yüzlerce yıl dünyaya hakim olmuşlar, üç kıtaya. Kimseyi asimile etmemişler, eziyet etmemişler, diline karışmamış, dinine karışmamış, özgürlük vermiş. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde aman dediler bir an önce gel idare senin olsun dediler. Seve seve İstanbul’u teslim ettiler. Değil mi? MaşaAllah.
SUNUCU: “Son zamanlarda televizyon kanallarında eşler arasında, güvensizlik, aldatmalar gibi konular çok fazlalaştı. Acaba bunun neden kaynaklandığını düşünüyorsunuz? Bu güven eksikliği korku ve endişeler nasıl yok edilebilir” diye sormuş Gülseren Kaleli Armutlu’dan.
ADNAN OKTAR: Şimdi aşkı paraya, tipe, makama, mesleğe verirse bir insan o zaman orada boğulur. Çünkü tipi için evlenen, daha eli yüzü düzgün birini gördü mü ona meylediyor. Zengin için olan, daha zengin gördüm mü ona meylediyor. Mesleği için olan, daha iyi bir mesleği gördüm mü ona meylediyor. Ama Allah rızası için sevende Allah bu aradıklarının hepsini ona verir. Hepsini verir ama. Bakın bu bir sırdır, Allah’ın sırrıdır. Bu Allah’a güvenmeyle olur. Allah ona mal da verir, para da verir, güzellik de verir, aşkla Allah rızası için severse. Ve zaten tutku olmadıktan sonra güzel olsa ne olur kadın ayrıca? Yani ruhta o güç olmadıktan sonra, Allah ona o heyecanı vermedikten sonra... Mesela erkek de düzgün olabilir, kadına sığır gibi geliyor enine boyuna var mesela bilmem kaç metre boyunda kaç metre eninde, mandanın da eni boyu geniş. Yani kadına o manda gibi gelir, camış gibi gelir. Ruh olmadıktan sonra neyine yarar onun? Kadın da öyle erkeği etkilemez. Yani helali olduğunda etkilenmesi için onda Allah’ın tecellisini görmesi lazım. Allah’ın verdiği o güzel ahlakın onda bir tecelli olarak temaşe etmesi lazım, görmesi gerekiyor. Bunu görmediğinde Allah onun içine o tutkunun elektriğini vermez, tutku mucize olarak yaratılır. Tutku ayrı birşeydir. Durdur yere sevgi oluşmaz. Hadi birbirimizi sevelim diyerek sevemezsin. Kendini yerlere at, istediğin kadar çikolata hediye et, araba hediye et, havalarda takla atsın, şaklabanlık yapsın, ne yaparsa yapsın o oluşmaz. Tutku mucize olarak ayrıca Allah tarafından verilir. Apayrı bütün bünyeyi etkileyen özel bir güçtür. Yani sevgi gücü apayrı birşeydir. O şahısta özel bir elektrik olarak oluşur o. Kadında da özel bir elektrik olarak oluşur. Ondan sonra Allah karşılıklı onları birbirine akıtır. Yani ondan ona sevgi akar, ondan ona sevgi akar. Bir taraf kapandı mı öbür taraf da kapanır. Allah onun hassas bir dengesini kurmuştur. Bunu bilmeyenler hadi birbirimizi sevelim diyor. Hadi uğraş bakalım akşama kadar.
SUNUCU: Mantık evliliği yapıyorlar ya hocam.
ADNAN OKTAR: Yok mantı evliliği yok mantık evliliği. Onlardan birşey çıkmaz yani. İnşaAllah.
SUNUCU: “Öncelikle hepinize iyi akşamlar diliyorum. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, Birleşmiş Milletlerin Güvenlik Konseyi toplantısında, kıyametten önce geleceğine ve dünyada İslam ahlakının yayılmasını sağlayacağına inanılan Mehdi’nin gelmesi için dua etti. Hocam bu konu hakkında sizin görüşlerinizi alabilir miyiz? Şimdiden teşekkürler” demiş Hasan Çalık, Çankırı’dan.
ADNAN OKTAR: Ahmedinejad benim çok sevdiğim bir insan. Çok mübarek. Ben diyor köleyim diyor, iktidara gelmeden önce öyle söyledi, ben kölenizim dedi. Kaç dakikamız var?
SUNUCU: Beş dakikamız varmış.
ADNAN OKTAR: Tamam. Ve Mehdi aşığıdır. Burada Türkiye’ye geldiğinde uçaktan inerken ona bir kız çocuğu ona Mehdi ile ilgili şiir söylemiş. Hüngür hüngür ağlamış. Mehdi dedin mi gözleri doluyor. Mehdi aşığı, yani bütün Şiiler öyledir, Caferiler, Sünniler de öyle. Bütün İslam alimi, o Ehl-i Beyt’ten gelecek olan mübarek varlığı beklerler yüzyıllardan beri. Nuh devrinden beri bekleniyor. İbrahim, İsmail, İshak, Yakub hepsi biliyordu Mehdi’yi. Hz Musa Allah’a üç defa dua etti Mehdi olmak için. Yarabbi diyor, Mehdi’yi diyor sen çok övmüşsün diyor, beni Mehdi yap diyor. Mehdi olayım ben diyor. Üç defa... Allah üçünde de kabul etmiyor, o ayrı diyor. Yani Mehdi gelecek diyor ahir zamanda. Tabi. Ki buluşmuşlardır burada. Mehdi ile Hz Musa. Zaman kalkmıştır yani zamanın dışına çıkıp, buluşmuşlardır Hızır kıssası döneminde. Hızır’la yaptığı seyahat zaten zamanın dışına çıkılarak yapılan bir seyahattir. Zaman içinde yapılan bir seyahat değildir o. Yani metafizik bir olaydır o. Beykoz’a kadar gelmiştir Hz Musa. Yuşa tepesine çıkmıştır. Doğru orası, o geldiği yer doğru. Ve orada Hz Musa ile Hz Mehdi buluşmuştur. Mehdi’yi o zaman görmüştür o. Peygamber Efendimiz (sav) de görmüş Mehdi’yi. Boydan boya tarif ediyor. Gördüğünü tarif ediyor. Alnındaki yara izine varıncaya kadar. Mesela alnının ortasında bir çatma çizgisi var diyor Peygamber (sav), yanağında ben var diyor. Çok kapsamlı incelemiş. Dikkatlice, nübüvvet gözüyle. 1400 yıl sonra aynen dediği gibi kendi evladı olan Mehdi zuhur edecek inşaAllah, evlatlarından. Mehdiyete karşı şu an bütün dünya çırpınıyor durdurmak için. Asla durduramazlar asla, kader hükmünü yerine getirecek. Çünkü Mehdi zaten geldi. Yani kader durdurulamayan bir güçtür. Asla durduramazsın kaderi. Çünkü olup bittiği için durduramazsın. Şimdi bir kasette, mesela film seyrediyoruz değil mi biz, filmin kahramanı atla gidiyor diyelim, sen durdurabilir misin filmde onu? Film devam ettiği müddetçe durduramazsın, o gider, çünkü kaderinde inşaAllah. Salise hesabıyla söylerseniz, kaç dakikamız var?
SUNUCU: Hocam çok önemli birşey soracağım.
ADNAN OKTAR: Sor inşaAllah.
SUNUCU: Şimdi her cümlede ‘İnşaAllah, MaşaAllah’ kelimeleri kullanılıyor. Bunun özellikle anlamını, yani herkesin kullandığı MaşaAllah anlamından farklı bir anlamı var sanıyorum bunun. İnşaAllah ve MaşaAllah kelimesinin anlamını...
ADNAN OKTAR: Bakın Kehf Suresi’nde...İnşaAllah ve MaşaAllah Kehf Suresi’nde geçer. Kehf Suresi Mehdiyeti anlatır. Başından sonuna kadar Mehdiyeti anlatır. Azınlık bir gençler çıkar, az sayıda, Hızır’la karşılaşılır, Zulkarneyn kıssası, dünya hakimiyeti vardır. Bu anlatılır. Zaten 18. Suredir. 110 ayettir. 18 çarpı 110, 1980 tarihini verir, Mehdi’nin çıkış tarihini verir. İnşaAllah, MaşaAllah’ı kullananlar dünyaya hakim olacaklar. Bunun sırrı budur. Biz de Mehdi talebesiyiz, Mehdi öncüsüyüz. O yüzden İnşaAllah, MaşaAllah’ı, Allah dediği için kullanıyoruz. Ve sürekli dilimizdedir inşaAllah, MaşaAllah.
SUNUCU: İnşaAllah Allah’ın izniyle demek.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, Allah ne güzel yarattı, ne güzel yaratmış. Bunu diyenler dünyaya hakim olacaklar. Bu iki sırlı kelime işte. Bunlar söylene söylene dünyaya hakim olunacak. İnşaAllah.
SUNUCU: Evet. Bugün itibariyle programımızın sonuna geldik. Gerçekten de hem sizin sorularınızı yöneltmeye çalıştık yetiştiği kadarıyla ve tabi ki hocamız ve değerli doktorlarımızla yine çok güzel bir söyleşi olduğunu düşünüyorum. Umarım sizlere görüntümüz ve sesimiz ulaşmıştır diyoruz. Efendim kendinize çok iyi bakın. Allah’a emanet olun. Hoşçakalın.