SUNUCU: İyi akşamlar sayın seyirciler. Tempo ve Kral Karadeniz’de ortaklaşa yayınlanan “Adnan Oktar’la Başbaşa” programında karşınızdayız. Değerli konuklarım başta Sayın Adnan Oktar, Sayın Doktor Oktar Babuna ve Sayın Doktor Cihat Gündoğdu, efendim hoşgeldiniz.
ADNAN OKTAR: Hoşbulduk efendim. Sizler de sefa geldiniz, hoşgeldiniz, maşaAllah.
SUNUCU: Teşekkür ederiz.
ADNAN OKTAR: İnşaAllah.
SUNUCU: Nasılsınız efendim?
ADNAN OKTAR: Allah’a hamdolsun, şükürler olsun verdiği nimetlere, afiyete. Herkes Cenab-ı Allah’ın nimetleriyle memnun ve mesrur. Allah’a hamd ediyoruz, maşaAllah.
SUNUCU: Elhamdülillah, maşaAllah. Evet programımıza sorularımızla mı başlamak istersiniz veyahut da sohbet ederek mi başlayalım? Bu arada hemen hatırlatmak istiyorum 106.4 Mavi Karadeniz Radyosu’ndan da izleyicilerimiz dilerlerse bizi canlı olarak dinleyebilirler efendim.
ADNAN OKTAR: Evet maşaAllah. Efendim güncel meselelerden mi başlayalım, konuşalım? İsrail’den Haham tanıdıklarımız var, Beni İsrail kökenli. Onlar internetten yazı göndermişler “hocam” diyorlar “ziyaretinize gelmek istiyoruz, bize yardımcı olur musunuz? Türkiye ile aramızın açılması gibi bir görünüm var. Bundan mutazarrırız, rahatsızız” diyorlar. Bir kere gönülleri çok rahat olsun. Türkiye ile araları açılmaz. Türkiye son derece iyi niyetli, aklı başında bir devlettir. Değil mi? Oturmuş, olgun bir devlettir. Dolayısıyla yani ufak tefek olaylarla veyahut büyük de olsa herhangi bir olayla genel bakış açısı değişmez. İsrail bizim her zaman dostumuzdur, kardeşimizdir. Her zaman ona sahip çıkarız. Hz. İbrahim neslini biz tabii ki kimseye ezdirmeyiz. Peygamber evlatlarını tabii ki ezdirmeyiz. Bizi bunu ispat ettik. İspanya’dan aldık gemilerle İstanbul’a getirdik. En güzel şekilde yaşattık. Her dönemde her zaman biz bunu ispat ettik. Yine aynı şekilde. Yanlış anlaşmaların olmaması lazım. Filmde bir çocuğu herhalde İsrail askerleri vuruyor. Şimdi bu İsrail hep çocukları katleder, hep şehit eder anlamına gelmez, bu anlamda değil. Bu sembolik bir açıklama. Yani İsrail daha dikkatli olsun bu tip operasyonlarda, çocuklara, kadınlara, yaşlılara özen göstersin, değil mi, bu tip şeylerden kaçınsın. Nefsi savunma tam gereği kadar olur, yani abartıdan kaçınılması gerekir. Bu herkes için bir uyarı. Bu Türkiye için de bir uyarıdır, Amerika için de bir uyarıdır, Fransa için de bir uyarıdır, herkes için uyarıdır yani herkesin dikkatli olması gerekir. Bir operasyon yapıldığında sivillere zarar gelmemesi, çoluk çocuğa, kadınlara, kızlara zarar gelmemesi, bunların iyi korunması sadece saldırgan bir kişi varsa, o da mümkünse canlı olarak yakalanması. Ama Allah vermesin çar naçar kalır artık çaresiz kalırsa o ayrı mesele. Ama bunun dışında özen göstertilmesini talep eden bir filmdir bu. Oturup tedirgin olmalarına gerek yok. İsrail eşittir çocukları katleden bir millet anlamına gelmez. Hepsi dindar, büyük bir bölümü dindar. Onlar bizim canımız ciğerimiz kardeşlerimiz. Ve Tevrat hep sevgiyi, barışı ve kardeşliği ister, anlatır. O yönüyle bir kere rahat olsunlar bir. Akşam yine benim bir radyo konuşmam var saat 1:00’de, orada da anlatacağım bu konuyu biraz. Çünkü çok tedirgin olmuşlar. İçleri rahatsız. Buraya gelmek istediler, heyet olarak gelelim dediler. “Bizi”, dediler “Tayyip beyle görüştürebilir misiniz? Abdullah Gül’le görüştürebilir misiniz?” dediler. Yani benim öyle bir misyonum yok ama çok sevimliler, beni öyle kabul ediyorlar, öyle düşünüyorlar. Ben de ama basın toplantısı yapabiliriz tabii, basına açıklama yapabilirler. Ben tabii Tayyip beyin programını bilmem, Başbakan, meşgul insan, bu da tabii önemli bir konu ama yine imkansızdır demiyorum ama olabilir de olmayabilir de. Ama gönülleri çok rahat olsun. Hükümet de çok vicdanlıdır, AKP hükümeti, çok merhametli, şefkatli.
SUNUCU: Bu son tatbikat olayında biraz da ipler gerildi, üstüne de film denk gelince sanıyorum orada bir problem yaşandı.
ADNAN OKTAR: Tatbikatta mahcup oldular tabii son anda davet ediyorsun mesela öyle anlaşılıyor. Yemeğe davet edersin, son gün “sen gelme, öbürleri gelsin” gibi oldu. Ama bu yemeğe benzemiyor ki bu, tatbikat bu, tatbikatta şimdi diğer ülkeler savunma amaçlı ama İsrail’in hepsini tenzih ederim de içlerinde ateist-siyonistler var ve zalim olan insanlar var. Bunlar çocukları, yaşlıları katledebiliyorlar veya bu tip emirler verebiliyorlar. Bunu hangi İsrailli ister bunu, hangi dindar ister? “Çocukların katledilmesini ben istiyorum” diyen biri varsın bir gelsin, beri gelsin. Bir de biz bunu derken şimdi ateist-siyonist deyince, ateist-siyonistleri de böyle bir ağır bir sonuç bekliyormuş gibi düşünüyorlar. Bunu da onlara anlatmak istiyorum. Ateist-siyonistin etkisinin kalkması, zarar vermesinin kalkması. Yoksa adam yaşasın, Allah ömrünü uzun etsin yani bize ne. Öyle bir konumuz yok. Fikirlerinde de özgür, anlatabilir ama zulüm yok yani zulme müsaade etmeyiz. Yani asker eğer burada bombalamayı öğreniyor da, gidip orada da çoluğun çocuğun üstüne bomba atarsa, burada o zaman Türkiye sorumlu olur bundan. Yani ha birisinin eline silahı verip “git şunu vur” demişsin, ha burada eğitip, değil mi, aynı şeye geliyor. Türkiye’nin tavrı burada normal. Ama biz İsrail ordusunu tenzih ederiz, askerlerini tenzih ederiz yani dindar, çok efendi insanlar ama zulmedenleri tabii telin ediyoruz. Bunu kim yaparsa yapsın, kim yaparsa yapsın telin ederiz. Nitekim mesela bizim polisimiz de bazen bir operasyon yapıyor, bazen yaralananlar oluyor veya vurulanlar oluyor, herkes ayağa kalkıyor, “ne yaptınız siz?” falan deniliyor, değil mi? Ne var bunda? Bunda gücenecek bir şey yok. Yani tedirgin olacak da bir şey yok. Bu herkese bir uyarıdır yani toplumun her kesimine uyarıdır. Dolayısıyla İsrail ordusunun tamamını kapsayan bir uyarı değil bu, bu şeyin iptali. Ama belki daha erken engellenebilirdi, daha erken bildirilebilirdi. Onlar da pek mahcup olmazlardı. Ama mahcup olmalarını giderecek de bir üslup tabii geliştirilebilirdi işin doğrusu. Tabii büyüklerimiz daha iyi bilirler ama yani gönülleri alacak, kısaca onları kamuoyunda rahatlatacak bir açıklama iyi olurdu gibi geliyor bana. Çünkü bu onları mahcup etmek için yapılmış bir şey değil, bu güzellik adına iyilik adına yapılmış bir şey. Sonunda İsrail’e de zulüm yapılsın istemiyoruz. Filistin’e de zulüm yapılsın istemiyoruz, kimseye zulüm yapılsın istemiyoruz. Biz İsrail’deki mesela intihar bombacılığını da kabul etmiyoruz. Mesela düğün evine giriyor, orada bomba patlatıyor adam, çoluk çocuk feryat figan orada, bu müthiş bir zulüm, ben bunu istemem. Ama Filistinli çocukların şehit edilmesini de istemem. Yani buna karşı tavır koymak acayip bir şey değil. Çok telaşlanmışlar, biraz tedirginler. Ben de onları yatıştıracak şekilde haber gönderdim yani “tedirgin olmanıza gerek yok” dedim. Herhalde yarın veya öbürsü gün o Haham Abrahamson muydu, sakallı bir adam vardı, o gelecek inşaAllah. “Hahamlarla da gelmek istiyorum” diyor. “Gel” dedim. “Buyurun gelin misafirimiz olursunuz” dedim. İnşaAllah iyi olur. Gereksiz bir, Tevrat’ta da geçer, Ben-i İsrail biraz çabuk şüphelenir yani çok ürkektirler, yazar Tevrat onların o şeyini, “her şeyden kuşkulanırsınız” diyor, “her şeyden tedirgin olursunuz” diyor. Öyle bir fıtri tedirginlikleri var. Ama hiçbir şey yok, niçin öyle bir şey olsun? Bir kere Peygamber neslidir. 3000 yıllık bir Hz.Musa’ya sadakat var, Hz.İbrahim’in evlatları. Yani koruyup kollayacağımız açık, çocuk olsa bilir bunu. Ama zulüm onlar açısından da çok kötü. Mesela bir çocuğun şehit edilmesine sebep olduğunda, o ömür boyu cehennemde kalır öyle bir insan. Yani ağır bir vebal altına giriyor. Biz onları günahtan kurtarıyoruz. Yoksa İsrail kıyamete kadar yaşasın. Bereket bolluk içinde olsunlar, huzur içinde olsunlar, güvenlik içinde olsunlar. Biz bizzat kendi canımızı tehlikeye atar onları korur kollarız. Öyle bir konu olmaz. Onun için bu konuyu önemli gördüm vicdanen tabii bir sorumluluk hissediyorum, onu söylemek istedim.
SUNUCU: Bakın Mardin’den bir izleyicimiz İran’da çok acı bir olaya ilişkin bir soru yöneltmişler. Demişler ki: “Bildiğiniz gibi İran’da bombalı bir terör saldırısı meydana geldi. Hem devrim muhafızlarından hem de İranlı vatandaşlardan 20 kişi şehit oldu, 40 kadar kişi de yaralandı. Daha önce de 25 kişinin ölmesine 119 kişinin yaralanmasına sebep olan camii bombalanması eylemini gerçekleştiren Cundullah örgütünden şüpheleniliyor. Sizin görüşünüz nedir? Bu bombalama olaylarının ve İran’daki karışıklıkların sebebi kimler olabilir?” demişler.
ADNAN OKTAR: İblisin ordusu, şeytanın ordusu. Yani masonluğun organize ettiği bir eylem. Eğer Cundullah diye bir örgüt varsa, onun da görüşleri bu yöndeyse; yani Şiilerin katledilmesini veyahut pırasa gibi doğranmasını istiyorlarsa, bu Müslümanlığa, Kuran’a uygun bir şey değil. Çok vahim. Yani kim o örgüte üyeyse oradan hemen gitsin. Öyle örgüt olmaz, zaten örgüt olmaz bir kere örgüte ne gerek var? İnşaAllah. Bir hayır örgütü olsa tamam; mesela barıştırıcı, uzlaştırıcı bir örgüt değil de bir vakıf, dernek gibi bir şey olsa, legal bir örgüt olsa tamam. Ama illegal böyle bir yapılanma varsa Müslümanların çok şiddetle uzak durmaları lazım, şiddetle; bir. İkincisi Şii-Sünni kavgasını başlatmak istiyorlar gördüğüm kadarıyla. Bıraksınlar bir kere bu münasebetsizliği, bu terbiyesizliği bıraksınlar. Yani bir avuç akılsızın koskoca İslam alemini kandıracağını, oyuna getireceğini, onlara tuzak kuracağını zannediyorlar, böyle bir olay olmaz. Böyle pırasa gibi doğrama edebiyatı yapılırsa bu tip olaylar da olur. Bunlara bir nevi teşvik olmuş oluyor. Tabii yani o anlama gelir. Yani Şiileri, Alevileri, Bektaşileri, Vehhabi gibi her türlü, İslam mezheplerine mensup kardeşlerimizi ki canlarımız onlar bizim, katletmeyi ibadet olarak gören bir kafa varsa; pırasa gibi doğramayı makbul gören bir kafa varsa bu tip olaylar olur. Bu haram, Kuran ayetlerinde sabittir ve sonsuz cehennemdir karşılığı ve cinayettir. Mesela orada birçok Müslümanı katletmişler, şehit etmişler. Yazık günah değil mi? Ne kadar büyük bir zulüm. Ne yaptılar sana? Tanımazsın, bilmezsin, Allah’ın kulu. Namazında, niyazında, beş vakit namazını kılıyor bu insanlar, orucunu tutuyor, zekatını veriyor Allah’tan kork. Velev ki dinsiz dahi olsa sana ne? Yani Allah diyor; “siz onları zorla imana getirecek değilsiniz” diyor Allah. Çeşitli dinlere de mensup olabilirler, Musevi de olabilirler, Hıristiyan da olabilirler oradan da onu ilgilendiren bir yönü olmaz. “Allah isteseydim…” diyor, şeytandan Allah’a sığınırım “…hepinizi tek bir ümmet yapardım”. Yapmadım diyor Cenab-ı Allah, ben böyle takdir ettim diyor Cenab-ı Allah. Onun için bu tür oyunlarla Müslüman alemini kargaşaya sürüklemek için şeytani bir girişim var gördüğüm kadarıyla. İsrail’le aramızı açıp o Peygamber nesline karşı böyle bir yok etme siyaseti güden bir avuç aklı zayıf tip var. Biz böyle bir oyuna gelmeyiz bir kere bunu bıraksınlar, bu sıfır ihtimal. Şii, Vehhabi kardeşlerimizle Sünnileri çatıştırmak isteyen bir kafa var, bunlar da boşa uğraşıyorlar böyle bir şey yapamazlar. Bomba atmakla, şununla bununla bunlarla olmaz, çok büyük ahlaksızlık yaptılar. Çok büyük bir zulümdür bu. Bilakis bu Sünnilerin, Şiilerin, Alevilerin birbirini daha çok sevmesine sebep olur. Muhabbetimizi arttırır, dostluğumuzu arttırır, kardeşliğimizi arttırır. Tehlikenin büyüklüğünü gösteriyor çok dikkatli olmak lazım. Bir de eylem küçüktür de sanki büyük bir kitlenin talebiymiş gibi düşünülür. Mesela o adam oraya bombayı attı ya mesela zanneder ki insanlar, milyonlarca Sünni böyle bir şey istiyor. En fazla 20-25 tane psikopat bunu istiyordur. En fazla… Yani mason, şeytanın dinine tabi olan böyle ayak takımından tipler. Küçük eylemlerin büyük kitlelere mal edilmesi çok büyük hatadır. Mesela internette bir yazı çıkıyor, adam diyor tam muhalifmişler yahu diyor. Ya üç kişi söylüyor bunu üç… 30 milyon, 70 milyonsun sen. Çok etkileniyorlar, halbuki ne kadarlık kitlenin bu görüşte olduğu önemlidir bu tip şeylerde. Alevilerle biz yüzyıllardan beri iç içe yaşıyoruz, kardeşiz biz onlarla. Tertemiz, nur gibi insanlar ve hepsi de yiğit delikanlıdır. Çok efendi insanlardır. Dürüst, izzet-i nefsine düşkün, haysiyetli. Bütün bizim milletimiz gibi, bütün Türk milleti gibi, bütün İslam âlemi gibi çok nezih insanlardır. Vehhabiler, Şiiler çok takva insanlar, Sünnileri zaten söylememe gerek yok, malum. Onun için bu tarz olaylarda çok dikkatli olmak, çok teenniyle hareket etmek gerekir.
SUNUCU: Ülkemizde de var mesela böyle vahim açıklamalarda bulunan insanlar. Mesela Cübbeli Ahmet Hoca’nın bu yönde açıklamaları vardı; pırasa gibi katledilmesi. Demek ki her toplumda bu tarz fitneye sebep olacak açıklamalarda bulunan insanlar var ki toplumlar arasında böyle şeyler hala yaşanıyor gibi bir mantık çıkıyor ortaya.
ADNAN OKTAR: Cübbeli çok çok ayıp ediyor. Çünkü mesela onun Şeyhi Mahmut Efendi Hazretleri çok efendi bir insandır, çok halim selim, makul, tutarlı bir insandır yani o böyle bir şeyden çok rahatsız olur. Nerde duyulmuş? En az 20 milyon Alevi var Türkiye’de. Bütün Ortadoğu, Pakistan’a kadar hep Şii’dir, Irak falan oralar Şii bölgesidir. Yani Kürt kardeşlerimizin de büyük bir bölümü Şii’dir aşağı kısımlar özellikle. Beş vakit namazında insanlar, gayet titiz, Allah’a ağlayarak dua eden tertemiz müminler. Daha ne istiyorsun? Pırasa gibi doğrayacak diye… Yani böyle bir şevklendirme gibi, sanki böyle azmettirme gibi bir ruhla yetiştirilirse gençlik, insanlar ne olur bu durumda? Onu bir ideal olarak görürse ne olur?
SUNUCU: Bir de bunu kendi görüşü dışında Hz. Mehdi’nin yapacağını söylemesi çok çok daha vahim. Dolayısıyla insanları daha bir o yöne şevk edici bir açıklama. Yani Mehdi’nin böyle bir şiddete başvurması gibi bir durum söz konusu değil. Siz de zaman zaman programlarımızda söylüyorsunuz değil mi?
ADNAN OKTAR: Bu kafayla işte Amerika’yı da böyle yönlendirdiler, Mehdi çıkacak hepinizi pırasa gibi doğrayacak dediler, adamlar da gitti Irak’ı işgal ettiler, Afganistan’ı işgal ettiler, kırmızı alarma geçtiler, büyük bir teyakkuza geçtiler baktılar ki aslı astarı yok, böyle bir şey yok. Mehdi bilakis silahları ortadan kaldıracak, kan akıtmayacak, damla kan akıtmayacak, uyuyan kişiyi uyandırmayacak. Gökteki kuşlar, denizdeki balıklar bile memnun olacak deniyor. Şefkat insanıdır Mehdi, merhamet insanıdır, nereden çıkardınız bu pırasa gibi doğramayı? Pırasa gibi doğramak deyince, bu pırasa üst üste yığılır da bir darbeyle hepsi kesilir ya, böyle üst üste koyup doğrayacak anlamında söylüyor. Allah’tan kork. Niye iftira atıyorsun Resulullah (sav)’a? Peygamber Efendimiz (sav)’in zamanında Şiiler, Vehhabiler, Aleviler var mıydı? Sünnilik var mıydı? Sonra çıktı mezhepler. Niye Peygamber (sav) böyle bir şey desin? Nereden çıkarıyorsun göster, bir tane ifade göster. Bilakis damla kan akıtmayacak diyor bakın “damla”. Bir kişinin burnu dahi kanamaz diyor, “burnu”. Yani çok keskin ifadeler bunlar. Damla ne demektir? Şu kadarcık bile kan akmayacak diyor. Bunu kim diyor? Resulullah (sav) diyor. Uyuyan kişiyi bile uyandırmaz diyor. Ellemeyin uyusun diyor, sakin, sessiz… Denizdeki balıklar bile memnun olurlar diyor. Hepsi mutlu olacak. Havadaki kuşlar diyor. Herkes korunup kollanacak. Sen şefkat, merhamet, sevgi çağını zulüm ve dehşet çağına çeviriyorsun, sen ne yapıyorsun? Karşısındakiler de koro halinde “pırasa gibi doğrayacaaak” diye, hani ilkokullarda olur ya “demek ki ne yapacakmışııız?”, “doğrayacakmışııııız!” Bir de bakın arkasından katliamın çapını zavallı kuşla da açıklıyor. Kuş diyor cesetlerin üzerinde uçmaya başlayacak diyor, hayvan konacak yer bulamayacakmış cesetlerden; böyle üst üste yığılmış cesetlerden uça uça uça uça, mesela bir kuş 2 bin kilometre gittiyse sonunda artık hayvan takat getiremeyecek, ölecek diyor. Ama bitmeyecek diyor hala ceset. Ya bu ceset merakın nereden çıkıyor, bu kan merakın nereden çıkıyor senin? Niye ihtiyacın var bu kadar cesede, kana? Niye bunu bir ideal haline getiriyorsun? Değil mi? Niye sevgiyi, barışı, kardeşliği istemiyorsun. Muhabbeti iste, güzelliği iste. De ki gürül gürül bu çağda, bu yüzyılda İslam hâkim olacak de. Barış gelecek, kardeşlik gelecek de, birbirimizi sevelim, koruyup kollayalım. Alevisi, Sünnisi hep kardeşiz. Değil mi? Allah hepimize ayrı bir özellik veriyor demesi lazım. Kimin Cennete gideceği kimin Cehenneme gideceği belli değil ki. Cübbeli’nin Cennete gideceği kesin mi? Cehenneme de gidebilir nereden biliyor? Ya o kesmeyi teşvik ettiği adamlar Cennete gider de kendisi Cehenneme giderse ne olacak? Değil mi? Hepsini kesti Allah vermesin, hepsi Cennete gider ama kendisi Cehenneme gidebilir. Haksız yere cana kıymak ebedi Cehennemdir.
SUNUCU: Teşvik etmek üstelik insanları teşvik etmek.
ADNAN OKTAR: Teşvik etmek; bu fitnedir. Fitne katilden beter diyor Cenab-ı Allah ayette. Fitne katilden beterdir diyor. İslam alemini birbirine düşürecek çok korkunç bir şey bu. Zaten bir avuç Müslüman var, onları birbirine bu şekilde kırdıracak bir politika izlemek ve teşvik etmek nereye götürür bizi? Mesela bir avuç Musevi var İsrail’de, Allah’ın bize emaneti. 3000 yıl içinde eriyip yok olmamaları bir mucize. Allah’ın bir harikası. Ehli Kitap’a yaşayacaklarını da söylüyor Cenab-ı Allah. Bu çağımıza kadar gelmişler. Onların da tedirginliği son derece yersiz. Son derece rahat olsunlar. Ne Alevilerin kılına dokundurttururuz, ne Şiilerin, ne Vehhabilerin ne de Musevilerin ne Hristiyanların. EvelAllah. inşaAllah.
SUNUCU: Ermenistan ile biliyorsunuz, siz de daha öncesinde de defaatle bahsetmiştiniz. Çok güzel şeylerin yaşanacağına dair. Hakikaten son günlerde Ermenistanla çok güzel gelişmeler yaşandı. Ancak bir de bu gelişmenin başka bir tarafı oldu ki; o da Azerbaycan ile yaşanan gelişmeler. Malesef bugün haberlerde seyrettim, Bakü’de şehitliğimizden bayrak çıkarılmış. Bize ait olan şehitlikteki bayrağımız çıkarılmış. Daha sonra bu kriz halledilmiş iki taraf arasında ancak Azerbaycan ile bir gerilim söz konusu. Bu nasıl giderilmeli?
ADNAN OKTAR: Köylerde bir adet vardır, böyle düğünlerde bazen kavga ederler öyle usulen. Sandalcı kavgası derler ona. Öyle bir şey olmaz. Yani onlar mutluluktan coşmuş vaziyetteler. O coşkunluğun bir ifadesi olarak onu yapıyorlar. Öyle mümkün değil, onlar biliyor, bilmez olur mu, yani bütün gelişmeleri biliyorlar. Azerbaycan İstihbaratı, Türk İstihbaratı, Ermeni İstihbaratı birbirlerine sürekli bilgi aktarıyorlar. Dışişleri Bakanlığı uzmanları birbirlerine bilgi aktarıyorlar. Neyin ne olacağını, hepsini biliyorlar. Yani öyle başı bozuk bir gelişme yok. Yani neyin neye varacağı biliniyor. Ermenistan ile bizim birleşeceğimiz, Azerbaycan ile, Kazakistan ile birleşeceğimiz belli. Yani bu sistem şu an hareket halinde zaten. Arnavutlukla da biliyorsunuz şimdi bir güzellik oluştu. Vize kalktı Arnavutluk’la. Ne dedim? Vizeler kalkacak dedim, bir. Pasaportlar kalkacak dedim, sınır kapıları açılacak. EvelAllah. Bakın adım adım adım adım gelişiyor. Ne dediysem, bakın Suriye, Irak sırada. Fakat tabii her güzelliğin karşısına dikilen şeytan olur. Azerbaycan’ın içinde de öyle iblis kılıklı tipler var. İddia edilen ergenekon örgütü üyesi tipler. Bakın maşaAllah Katar da vizeyi kaldırdı diyor. İşte bu kadar. İşte bu kadar. Harun Yahya Richard Dawkins’i tartışmaya çağırdı, doğru. Hangi gazetede yayınladık? Times’da, evet. Şunu gösterebilirseniz, şu üstteki. Zoom yapıyorsun değil mi? İngilizce, evet. MaşaAllah. İngilizce gel dedik, eğer kendine güveniyorsan, gel tartışalım.
SUNUCU: Sizce kabul edecek mi bu sefer?
ADNAN OKTAR: Artık bahanesi kalmadı, bakın İngiltere’de bile, kendi memleketinde gazetede, ki yani 13 Ekim 2009 tarihli baskısında, Times İngiltere’nin en büyük gazetelerinden bir tanesi. Tabii, artık bahanesi yok. Vatan TC, internet sitesi, haber olarak vermiş. Vatan.tc, evet maşaAllah bunlar da bizleri seven insanlar maşaAllah. Biz de onları çok seviyoruz. inşaAllah. Başka, efendim bayağı bir şeyler var da, şimdilik daha sonra bunları konuşalım inşaAllah.
SUNUCU: İnşaAllah. Evet, güzel bir gelişme var yine, gündeme dair. Sizin de fikrinizi öğrenmek istiyorum. Yaklaşık 35 kişiden oluşan bir PKK’lı grup teslim oldu, görevlilere, Türk Adli makamlarına teslim oldular. Bugün akşam saatlerinde yaşanan bir gelişme. Yaklaşık 26’sı Kuzey Irak’tan, Habur sınır kapısından giriş yaptı. 8 tanesi de yanlış hatırlamıyorsam Gabar Dağı’ndan indi. Ve teslim oldular. Buna ilişkin neler söyleyeceksiniz? Şimdi çeşitli partilerin buna ilişkin açıklamalarını dinledim. Hakikaten dostluk, barış adına olduğunu söyleyip destekleyenler de var, bu söylemin arkasında “evet, biz böyle yapıyoruz, karşılığında şunları şunları bekliyoruz” gibi istekler sıralayanlar da var. Çok ince bir çizgi, neler söyleyeceksiniz?
ADNAN OKTAR: Bir kere, herhangi bir talepte bulunmalarına gerek yok. Bizim milletimiz zaten şefkatli, merhametlidir, sevecendir. Ne diyor, biz işte hürriyet istiyoruz diyor, yani hürriyet zaten herkes ister hürriyeti. Yani niye sırf Güneydoğu’ya? Her yere hürriyet, yani her yerde olsun. Hükümet de elinden geleni yapıyor. Son zamanlardaki faaliyetleri bayağı iyi. Mükemmel midir, diyemeyiz tabii yani eksik yönleri var ama iyiye doğru gidiyor, görünüş o. Yani en azından iyi olmasını istiyorlar gibi görünüyor. Özellikle hukuk alanında hükümetin atak yapabilmesi için, hükümete bir toplum desteği gerekir. Yani bu çok hayati. Yani hukuktan, yargıdaki bozukluktan mutazarrır olan, rahatsız olan çok büyük bir kitle var. Yargıdaki bozukluklardan...Bizzat yargının kendi rahatsız. Yargıtay üyelerinden rahatsız olanlar var, hakimler rahatsız, savcılar rahatsız. Her yer, herkes rahatsız. Yani tabi yargının bu zor şartlarda bile bir şeyler yapmaya çalıştığı, gayret ettiği görülüyor. Ama eksik olan, bozuk olan, düzenlenmesi gereken yönlerin süratle düzenlenmesi için herkesin teşvik etmesi gerekir. Ve herkesin hükümete yardımcı olması gerekiyor. Anayasa değişikliği için; bir kere hemen bir anayasa değişikliğine ihtiyaç var. Hükümete tam destek gerekir bu konuda. İkincisi hukuktaki, yargıdaki düzenlenme için. Yani bütün millet bu konuda bence ittifakla hükümeti destekler. Çünkü herkesin yargıya ihtiyacı var. Hakimlerin de yargıya ihtiyacı var, halkın da ihtiyacı var. Yargı bozuldu mu, herşey bozulur Allah esirgesin. Onun için aksaklıkların bir an önce düzenlenmesi gerekiyor. Bu konuda ben hükümetin daha cesur ve rahat davranmasını istiyorum. Allah yardımcıları olur, yani öyle hiçbir sorun da çıkmaz. Çünkü hak bir şey, hayırlı bir şey, doğru bir şey. Yani acaba denecek bir şey yok. Buna karşı çıkan samimiyetsizdir, ehl-i vicdan değildir, çünkü kendisine haksızlık yapılmasını istemediğine göre, başkasına bir haksızlık yapıldığında da, istememesi gerekir. Tamam yani hükümetin her konusunu adam desteklemeyebilir. Çeşitli partilere mensup olabilir insanlar ama, hak olan, doğru yolda olan bir şey olduğunda da, partili, partisiz herkesin desteklemesi gerekir.
SUNUCU: Peki, bir şey daha sormak istiyorum. Bu kişilerin yargılanmaları, daha doğrusu şu an savcılar sorgulama halindeler. Sorgulanmalarının ardından serbest bırakılmaları diğer insanlara kötü örnek olur mu?
ADNAN OKTAR: Yani hiçbir suç işlemediyse, eğer bu yönde de bir kanun çıktıysa yani neden olmasın, bırakırlar tabi. Yani bilmiyorum öyle bir açıklaması vardı hükümetin daha önce, Genel Kurmay Başkanı da değil mi? Suç işlemeyenler, hatta dediler karakoldan bile dönersiniz dediler, savcılıktan dönersiniz dediler. Yani kısa bir ifade verip rahat özgür olursun dediler daha önce. Ben hatırlıyorum yani Genel Kurmay Başkanımız açıklama yapmıştı. Bakanlığın da açıklaması vardı değil mi dönem dönem? Tabi suç işlemediyse, yani tevbe ettiyse yani niçin özgür olmasın. Tabii ki özgür olur, bir şey yok onda, garip bir şey değil. Ama cinayet işlediyse yani şehitlerimizin kanına eli bulaştıysa onun cezasını çekecek tabii ki. Yani onun affı olmaz. Onun açıklaması yok, o çok büyük bir zulümdür. Dehşetli bir zulümdür. Hepsi şehittir, Doğuda, teröristlerle çatışırken hayatını veren bütün aslanlarımızın tamamı şehittir. Çünkü ateist, stalinist bir örgütle Allah’ın adını anarak çarpışıyorlar. Hiçbir açıklaması yok, net şehitliktir yani, inşaAllah. Bir kere bizim Kürt kardeşlerimizi, o canlarımızı, bizim parçamız olan o değerli insanları stalinistlerin sahiplenmesi çok kızdırıcı, bayağı rahatsız edici. Yani böyle cellatın böyle kuzuya “gel seni bir doğrayayım” demesi gibi böyle. Herhangi bir insana bir celladın “gel seni doğrayayım” diyen bir adamın “seni kurtaracağım” demesi gibi. Kardeşim sen stalinist adamsın ve şiddeti savunuyorsun, ateist düşüncedesin. Güneydoğu insanı dindar, mukaddesatçı, çok efendiler, acayip terbiyeliler. Daha dün İstinye’deydim. Orada bir Kürt kardeşimiz orada esnaf. Son derece efendi bayağı terbiyeli. Her zaman tarif ediyorum ya efendiliği üstünde, nezaketi, hürmeti, saygısı, nezihliği. Çok şahane insanlar. Bir stalinistle onların beraber yaşaması onlar için çok ızdırap verici, çok rahatsız edici. Onlar güzel böyle Urfa tarzı evlerde oturacaklar böyle değil mi? Sıla gecesi yapacaklar. Yemek yiyecekler, toplu namaz kılacaklar, sohbet edecekler. Allah’tan bahsedecekler. Onlardan açılır benim güzel insanlarım. Sen boynuna bir şey bağlamışsın. Stalin şöyle dedi, Lenin böyle dedi. Kanı iliği çekilir onların yani niye rahatsız ediyorsunuz adamcağızları? Bırakın yakalarından düşün. En büyük hediyeniz oradan çekip gitmenizdir adamlara. Tertemiz insanlar. Ama tabii Allah hidayet versin, onlar da kurtulsunlar. Biz PKK’ya bir kere bulaştıysa adam olmaz demiyoruz, demeyiz. Olabilir. Allah hidayet versin. Onlara da dua ediyorum, inşaAllah düzelirler, düzgün bir inanca sahip olurlar. Zulüm sisteminin korkunçluğunu görürler. Çünkü stalinist düşünce çok korkunç bir şey, dehşet verici. Polis öldür diyor, asker öldür diyor. Yani şehit edin diyor. Onlara göre öldür ama bize göre şehit etmek. Binaları bombalayın, bankaları soyun diyor. Lenin söylüyor bunu. Stalin de onun uygulayıcısı. Leninizmin uygulayıcısı Stalin. Tabii gönlümüz istiyor, hepsi kurtulsun yani tevbe etsinler. Hepsi mümin muttaki temiz insanlar olsunlar. Akıllarını başlarına alsınlar. Ben kindar değilim tabii. Ben sadece yaptığı olaydan dolayı buğz ederim. İnsan olarak ben kimseye buğz etmem. Yani Allah’ın yarattığı bir varlık olarak şefkat duyarım ama bir suç işlediyse onun cezasını çekecek. Bir zulüm yaptıysa onun cezasını çekecek. Ama hiçbir suç işlemediyse tamam işte gelsin güzel, kendini ıslah etsin, düzelsin. Aklı başında olsun. Ve bölge insanının ruhunu rencide edecek şeylerden kaçınsın. Onların güzel ahlakına uysun. Onların sevecenliğine, insancıllığına, merhametine, o Güneydoğudaki kardeşlerimizin ruhunun içerisinde onların erimeleri gerekir. Yok bir şey olmaz, istedikleri gibi yaşasınlar. Yani ne diyeceğiz inşaAllah.
SUNUCU: Evet yargıya ilişkin az önce söylediklerinizin biraz üzerinde de durmak istiyorum. Acıbadem’den bir izleyicimiz de konuya ilişkin bir soru yöneltmişler. “Değerli hocam geçenlerde TRT’de dinlediğim bir programda yargının siyasi olduğu anlatılıyordu. Yargıtay üyelerinin Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu tarafından seçildiği, Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinin de Yargıtay tarafından seçildiği yani bir kast sisteminin oluştuğu eleştirel bir dilde konuşuluyordu. Hocam yargı üyelerinin birbirlerini seçmesi ve yargıya siyasetin karışmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?”
ADNAN OKTAR: İşte bu ancak yargı reformuyla olur. Hükümetin ona bulduğu bir çözüm var. Daha kapsamlı bir çözüm de olabilir. Bu hakikaten çok acayip bir durum. Yani küçük bir grup, herşeyi kendi aralarında hallediyor konumu olmuş oluyor. Böyle bir şey akıl sır alacak gibi değil. Böyle bir şey olmaz. Avrupa’da böyle bir şey yok. Amerika’da da böyle bir şey yok. Bu sistemin mutlaka değiştirilmesi gerekir. Avrupa normlarına uygun, dünya normlarına uygun, modern ülkelerin normlarına uygun, onların bulduğu çözümleri uygulayabiliriz. O konuda hiç tereddüt etmemek lazım. En iyi uygulanan model hangisi ise o modelin kanununu, kanuni değişiklik yaparak Türkiye’ye getirmek en akılcısı olur gibi görünüyor. Bu sistemden kendileri de rahatsızdır gibi geliyor bana. Yargı mensuplarını tenzih ederim tabi büyük bir bölümü iyi insanlar ama içinde iddia edilen ergenekon örgütü mensubu olanlar var. Bu biliniyor basına da yansıyor. Herkes biliyor. Kimin ne olduğu biliniyor. Ama şu an hükümet bir müdahelede bulunamıyor. Çok zor. Mesela bir Yargıtay üyesi yargılanamıyor. Takip edilemiyor. Bir kere telefonunu teknik takibe almak mümkün değil. Nasıl alacaksın? Çünkü hakim kararı alacak. Yargıtay üyesi onun daha üstü olmuş oluyor. Acayip bir durum var. Hakim Yargıtay üyesini dinleme kararı alamıyor. Teknik takip kararı alınamıyor. Ev araması kararı alınamıyor. Peki nasıl yapılacak o zaman? O zaman duruyor olay işte. O zaman da elini kolunu sallayarak devam ediyor olay. Ve dolayısıyla zaman zaman yoğunlaşan bir kast sistemi varmış gibi görünüyor. Bu da herkesi rahatsız eder.
SUNUCU: Erzincan’dan bir izleyicimiz demişler ki; “Değerli hocam, sizin Türk İslam Birliği çatısı altında tüm ülkelerin kardeşçe yaşamasını istediğinizi biliyoruz. Ben de aynı temennideyim. Fakat bazı ülkelerde oluşan iç karışıklıklar beni düşündürüyor. Örneğin Osmanlı çatısı altında 400 yıl huzur içinde hiçbir savaş olmadan yaşayan Irak’ta Arap-Kürt gerginliği adı altında meydana gelen karmaşa hakkında sorum olacaktı. Özellikle Musul’da ve Kerkük’te birçok Müslüman kardeşimizin şehit olmasına sebep olan bombalı saldırılar meydana geldi. Ben Müslüman’ın bir başka Müslüman’a bunları yapabileceğini zannetmiyorum. Zaten halkta birlikte rahatça yaşadıklarını söylüyor. Hocam petrol ya da başka nedenlerle o bölgede çıkar elde etmek isteyen bazı çevreler, Arap ve Kürt kardeşlerimizin arasında suni bir karışıklık yaratıyor olabilir mi?” Bakın hep konuştuğumuz aynı konuya geliyoruz. Son dönemde hakikaten baktığımızda bu fitne durumları hakikaten arttı da. İnsanları bir şekilde birbirlerine düşürmek, bağlanmak istedikçe birbirlerinden koparmak gibi eylemleri var. Neler söyleyeceksiniz?
ADNAN OKTAR: Aklı başında bir millettir bizim milletimiz. Bir kere Türkiye’den teröristlere bir şey çıkmaz. Uğraşmasınlar. İran da aklı başındadır, devlet olarak da millet olarak da. Oradan da bir şey çıkmaz. İran’la Türkiye’yi birbirine düşüremedikten sonra yapacakları hiçbir şey yok. İki süper devlet ortada durduktan sonra evelAllah konu bitmiştir. Boşuna uğraşıyorlar. Arap-Kürt gerginliği suni bir şey. Kürtler bizim canımız ruhumuz kardeşlerimiz. Selahaddin Eyyubi’lerin, Bediüzzaman’ların değil mi evlatları. Ve yüzyıllarca iç içe yaşadığımız öz be öz kardeşlerimiz. Arap, Peygamber Efendimiz (sav)’in soyu. Yani olacak iş değil. Onun için üç beş tane böyle zibidinin bu tip olaylar çıkarması, İslam alemini genel olarak töhmet altında bırakacak bir durum değildir. Lokal olaylardır. Eylemleri küçük oluyor ama sanki herkese aitmiş gibi görünüyor. Hiç önemi yok. Derhal bastırılacak, derhal kapanacak konular inşaAllah.
SUNUCU: Arada sorulardan da size yöneltiyorum ama yargı konusuna değinmişken, sizin davanıza ilişkin de ilginç gelişmeler vardı. Bunlara ilişkin de izleyicilerimizi bilgilendirebilir miyiz acaba?
ADNAN OKTAR: Şimdi ben de onu okuyordum. Yargıtay Ceza Dairesi Başkanlığı’na sunmak üzere 2. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı’na temyiz eden İstanbul Cumhuriyet Savcısı’nın açıklaması. Temyiz ediyor mahkemenin kararını. “Oluşa göre” diyor, temyiz sebebi “oluşa göre”. (1) “Sanıkların poliste alınıp mahkemede kabul etmedikleri ve CMK’nın 148-4 maddesi gereğince hükmü esas kabul edilemeyecek ifadelerinden başka yargılama sırasında sanıklar aleyhine delil bulunmadığı”, bakın polisten alınıp mahkemede kabul etmedikleri ve CMK’nın 148-4 maddesi gereğince hükmü esas kabul edilemeyecek” yani hiçbir geçerliliği olmayan ifadelerden başka “yargılama sırasında sanıklar aleyhine delil bulunmadığı” hiç bir delil yok başka diyor. “Bu haliyle bütün sanıklar hakında beraat kararı verilmesi gerekirken mahkumiyetlerine karar verilmesi” savcı itiraz ediyor. (2) İstanbul 2. Ağır ceza mahkemesinin 2004 / 37 esas sayılı davasının tefrik edilen ve aynı delillerin bulunduğu, aynı delillerin. 2006 / 26 esas sayılı davada aynı heyetçe, aynı suçun sabit olmadığından bahisle 5 sanık hakkında beraat kararı verildiği”, yani herşeylen aynı mahke diyor, suçlamalar aynı hepsi aynı “5 sanık hakkında beraat verildiği” diyor. 5 sanığa beraat verdiğini söylüyor. “Hiç bir delil değişikliği olmadığı halde” diyor savcı. Bu sanıklara mahkumiyet kararı verilmesi, yani hepsinin o zaman eğer onlara beraat verdiyseniz ona da beraat kararı verilmesi lazım diyor.
SUNUCU: Tabii. Burda zaten delil diye söz edilen durum poliste alınan ifadeler yani geçerliliği olmayan ifadeler değil mi?
ADNAN OKTAR: Evet.
SUNUCU: Onun haricinde başka bir delil de yok zaten.
ADNAN OKTAR: Ayrıca da şunu da söylüyor. Ceza artımına da diyor , neye göre yaptığınızı açıklamamışsınız diyor. Yani niçin diyor. Mesela her şahıs için ayrı ayrı neden ceza arttırımı yaptığınızı açıklamanız gerekiyordu diyor. Bir gerekçe göstermemişsiniz diyor ceza arttırımı için diyor. Bu yönden de bozulması gerekir diyor. Ayrıca TCK 220/2 maddesi muadili 765 sayılı TCK’nın 313. maddesidir. 2005 tarihinde yürürlükten kaldırılan 4422 sayılı kanunun 1. maddesi muadili ise TCK’nın 220/2 maddesinin CMK’nın 250, B1 maddesinin şartlarının işlenmiş halidir. Sanıklara müsnet suçun CMK maddesinde tarif edilen, işte açıklıyor, suçun subutu halinde 313. maddesinin lehe olduğunu nazara alınmaması . Normalde 313. maddeden yargılanması gerekiyordu diyor. Çünkü 220 daha ağır bir madde. Eğer 4422 den çıkarttıysanız diyor. 4422 maddeden çıkarttıysanız ağır olan maddeye göre değil diyor hafif olan maddeye göre yapmanız lazım diyor. Kanun da öyle zaten. Yani ağır olan şartlarla değil de hafif olan şartlar sanık lehine değerlendiriyor. Fakat siz diyor ağır olan şartlara göre. 220. maddeyi şeçtiniz diyor. Burda yanlışlık oldu diyor. 313’e göre olması gerekir diyor.
SUNUCU: Peki bir şey daha soracağım. Bu maddeler daha sonradan ayrılıyor yargı aşamasında ilk baştaki madde başka sonrasında başka bir maddeye karar veriliyor. Peki herkes, sanıkların hepsi aynı maddeden mi yargılanıyor yoksa yarısı bir maddeden diğer yarısı öbür maddeden mi yargılanıyor?
ADNAN OKTAR: Bizde yarısı bir maddeden beraat etti. Yarısı da başka bir maddeden ceza aldı.
SUNUCU: Şimdi bu da ilginç bir durum. Yani hani neye göre ayrıldı sanıklar ikiye. Bunu biliyor musunuz?
ADNAN OKTAR: Bu da bilinmiyor. Bunda, bu da şimdi bir bozma nedeni. Bu konuda da itiraz ettik. Tabii takdir yüce mahkemenin. Biz mahkemenin, 2. Ağır Ceza’nın da kararına saygılıyız. Ama ben anlayamadığım için şaşkınlık içindeyim. Tabi şaşırıyorum. Yarısına başka bir kanun maddesi. Aynı insanlarız biz. Yarısına başka bir kanun maddesi. Üstelik de biz hangi kanun maddesinden yargılandığımızı sonuna kadar anlayamadık mahkemede. Son celsesine kadar anlayamadık. Son celsede hakim açıkladı. O zaman dedik efendim ek savunma istiyoruz dedik. Ek savunmayı da kabul etmedi. Allah razı olsun. Ellerine sağlık. Cezayı verdiler. Avukatlarımız da yoktu. Yeni bir avukat tayini de yapmadılar. Buna rağmen cezayı verdiler. Ne diyelim. Teşekkür ediyoruz. Sağolsunlar, varolsunlar. Ama bunların hepsi bir bozma nedenidir. Yani kanunlara göre. Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarına göre bozma nedeni. Bu da bir bozma nedeni savcımızın bu açıkladığı. Kolay maddeye yani daha hafif olan maddeye 313 çevrilmesi gerekirken diyor. 4422’ye 220 gibi ağır bir maddeye çevirdiniz diyor. Halbuki 313 den yargılanmaları gerekiyor diyor.
SUNUCU: Peki bu çevirmeye gerekçe var mı? Hani bu maddeden hayır bu maddeden yargılanacaklara gerekçe var mı?
ADNAN OKTAR: Şimdi tabii mahkemeye öyle bir şey sorulamıyor. Biz bilmiyoruz. Ancak Yargıtay’a bunu iletebileceğiz biz. Yani mahkeme ben böyle karar verdim diyor biz de sadece teşekkür ediyoruz. Allah razı olsun diyoruz. Elinize sağlık diyoruz. Başka bir şey diyemeyiz. Biz ısrarla da sorduk zaten mahkemeye biz. Yani hangi maddeden yargılanıyoruz efendim dedik. Mahkeme cevap vermedi. Bir daha sordu avukatlar yine cevap vermedi. Yani ara celsede cevap vermedi. Son celsede 220 olduğunu açıkladı. Savcımızın herhalde mahkeme savcısının bir müdahelesi oldu. O zaman açıklamak durumunda kaldı mahkeme. Şu maddeden yargılanıyor diye söyledi. Ama zaten mahkemede bitti ondan sonra. Biz ek savunma istedik. Ek savunma verilmedi. Çünkü yeni bir madde yeni bir kanun maddesi. Ona göre biz yeniden açıklamamız lazım.
SUNUCU: Tabii olsun. Onun açıklanmış olması ki ona göre bir savunma hazırlanabilsin. Hani neyle suçlandığınızı bilmeden neye göre savunma hazırlayacaksınız?
ADNAN OKTAR: Çünkü biz daha önce öbür maddeye göre hazırlık yaptık. Ona göre savunduk. Yani biz yeni maddeye göre savunma yapamamış olduk. Avukatlarımız da bu durumu kabul etmediler yani bu şekilde. Ek savunma verilmeyince istifa etti avukatlarda. Ek savunma hakkı verilmeyince. O zaman dediler biz yargılamadan, bu şekilde yapmayız dediler. İstifa ettiler. O zaman yeniden avukat tayin etmeleri gerekiyordu. Onu da yapmadı mahkeme. Bir de birer yıl da fazladan verdiler. Allah razı olsun onlardan bol bol. Hepimiz böyle nasiplendik. Tabii bunların hepsi bozma nedeni olan maddeler. Burada zaten savcı açıklıyor. Kanuna ve usüle aykırı bulunduğundan dosya ekte sunulmuştur diyor. Dosyanın tetkiki ile ceza mahkeme kararının uygulama şekli hakkında kanun maddesi gereğince meshur kararın tetkiki ile CMUK maddeleri gereğince sanık lehine bozulmasına karar verilmesine kamu adına talep olunur diyor. 29 Temmuz 2008. İstanbul Cumhuriyet Savcısı. İmzasını atmış. Yani tabii biz her halükarda mahkemelere saygılı olmakla mükellefiz. Çünkü adaletin kestiği parmak acımaz derler yani. Kararı ancak Yargıtay’da biz eleştirebiliyoruz. Yani dilekçe vererek. Yani eleştiri derken itiraz ediyoruz evet. Eleştiri demiyelim de itiraz ediyoruz. Çünkü Yargıtay Ceza Kurulu kararı var aynısı. Yani ondan bozma oluşmuş. Bizim konumuzda aynısı tıpkısı. Yani milimi milimine aynı. Haklı olarak bozma talebinde bulunuyoruz. Ama Yargıtay derse yok biz sizin görüşünüze katılmıyoruz diyorlarsa onlara da elinize sağlık, Allah razı olsun, teşekkür ederiz diyeceğiz. Diyecek başka bir şey yok.
SUNUCU: Hakikaten ilginç gelişmeler. Son birkaç gündür konuştuğumuz bir gelişme var ki o ayrıca değerlendirilmesi gereken bir gelişme.
ADNAN OKTAR: Ucu sonu yok çok fazla. Hayırlısı inşaAllah.
SUNUCU: Yani hiçbir temyiz talebi olmadan temyize gidilmesi, kararın bozulması gibi bir durum söz konusu. Ona ilişkin de bir şeyler aktarırsanız.
ADNAN OKTAR: Hepsinde hayır var. Hepsinde hayır var. Tabii o gelen şahıslar mesela kendilerine yönelik olan bir dava vardı. Yani işte birisi mektup yazmış Fatih Altaylı’ya. Biz ondan zaten beraat etmiştik onu söyledik. Bunu temyiz etti o. Yani o da kendisi ile ilgili konuyu temyiz etti. Bu kameralarla ispat ettik ya o evde benimle alakası olmadığını ispat ettim ve beraat ettim. Ona itiraz etti. Ama onu da mahkeme beraat ettirdi. Başka da itiraz eden yok. Ama bizim bilmediğimiz başka bir şey varsa bilmiyorum ben yani.
SUNUCU: Ama zaten zaman aşımına uğramiş bir dava değil mi her halükarda? Çünkü bu gelişmeler bu sonuçlar ‘99 yılında alınmamış mıydı?
ADNAN OKTAR: Şimdi işin doğrusu zaten zaman aşımı vardı. Zaman aşımı bozdu getirttirdiler. Savcımız da diyor zaten 313 olması gerekiyor diyor. Çünkü 313 olduğunda yine zaman aşımına girmiş oluyor. Her halde zaman aşımına girmemesi için mi, o artık başka kanun maddelerine onu uygun olduğu için mi bilemiyorum. Mahkeme böyle takdir etti. 220’ye soktu. Tabi takdir yine yüce mahkemenin biz bilemiyoruz ama bu bir bozma nedeni ki Cumhuriyet Savcısı kendisi söylüyor. Bunu ben söylemiyorum. Bu bir bozma nedenidir diyor. Tabi yani ağır olan madde uygulanmaz diyor. Kanunda da öyle hakikaten. Sanık lehine olan kısım uygulanıyor. Mesela bir şey olduğunda mutlaka yargılananın lehine olan. Mesela kanun maddesi, mahkeme sonra dedi ki; sadece mahkeme, sordu yani bu 2. Ağır Ceza. 4422 değil ama hangisinden olacağına siz karar verin dedi. Biz normalde tabi 313 olması gerekiyor kanunen. Mahkeme de bunu bize söylemedi son ana kadar. Sonra son anda 220 olduğunu söyledi. 220’ye soktuğunu söyledi. 220’de zaten zaman aşımı olmamış oluyor. Tamam Allah razı olsun. Daha iyi bizim zaman aşımı olmaması bizim için, çünkü yargılanıp aklanalım.
SUNUCU: Ama bir grup kişi 313’ten beraat etmiş oldu. Değil mi?
ADNAN OKTAR: Yarısı beraat etti tabii. Yani arkadaşlarımızın yarısı öyle beraat etti. 313’ten beraat ettiler.
SUNUCU: Şimdi o zaman geri kalan diğer yarı neye göre 220’ye kaldılar?
ADNAN OKTAR: Onu bilemiyoruz artık. Onu anlamak, yani insan tabii düşünse de bulamıyor. Onu ancak herhalde Yargıtay’da bakacaklar artık. Biz bilemiyoruz. Yani şu an soracak birini de bulamadık. Yani bu niye böyledir bilmiyoruz. Yani mahkemeye de saygılıyız. Bir şey de diyemeyiz. Yani hükmü böyleyse tamamdır diyoruz. Ama muadili de yok yani. Baktığımızda, böyle birşey olduğunda, Yargıtay kararlarına göre bu bozulma nedeni. Ama bir tane, iki tane, on tane de değil. Böyle bu çok fazla karşılaştığımız olaylar var. Ama inşaAllah hayır vardır. İnşaAllah. Mesela aynı eylem için yargılananların bir kısmına beraat, bir kısmına mahkumiyet kararı verilmesi, Yargıtay Genel Ceza Kurulu’nun 2006 4326 karar numarasıyla bozma nedeni bu. “Aynı eylem nedeniyle yargılanan sanıklar hakkında farklı hükümlerin doğmasına yol açmış, sanıklar hakkında beraat kararı verilmesine karşın sanık diye sanıkların mahkumiyetine karar verilmiştir” diyor. Bu Yargıtay Genel Ceza Kurul kararı bu okuduğum. “Bu nedenle dosyanın getirilerek bu dosyalarda yer alan kanıtların incelenip değerlendirilmesi gerekmektedir. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirerek de sanığın hukuki durumunu takdir ve tayini gerekirken mahkumiyetine karar verilmesi isabetsiz olup, hükmün bozulmasına karar verilmelidir.” Ve bozulmasına diyor. Yani mahkemenin kararını şey yapıyor. Aynı bizim konumumuzdaki bir dava bu. Aynısı. Mesela “sanık” diyor, “kolluktaki ikrarının zora dayalı olduğunu belirtmiş.” Yani biz diyor, zorla ifademiz alındı diyor. Bakın Yargıtay Genel Ceza Kurul kararı. 19991213 karar numarası 2000/219. Savunması Adli Tabiplik raporuyla doğrulanmıştır. Mesela bizim arkadaşlarımız Adli Tabip’den rapor aldılar. Dokuz kişinin işkence gördüğüne dair raporu var.
SUNUCU: İfadeler alınırken yanlarında avukatları da yok dolayısıyla, değil mi?
ADNAN OKTAR: Avukat da yok ayrıca. O da net. Yani avukat olmayınca kabul olmuyor zaten. Rapora göre “baskıya maruz kaldığının doğrulanması, duruşma sırasında sanığın ikrarının bulunmaması...”. Yani ben diyor bu ifademi kabul etmiyorum diyor sanık, yargılanan. Biz de kabul etmedik. Savcılıkta da, hakimin yanınında da kabul etmedik. “Kesin ve inandırıcı nitelikte yan delillerle desteklenip doğrulanmayan...”. Bizim savcımız da başka delil yok diyor zaten. Yani sadece polis ifadesi var diyor. Bakın burada da ne diyor? “Yan delillerle desteklenip doğrulanmayan, baskıya dayalı olduğu bildirilerek geri alınan kolluktaki ikrara dayanılarak...” diyor. “Mahkumiyet kararı verilmesi yasaya aykırı olup, bozulmasına...” yani hükmün bozulmasına 3819 karar numarasıyla karar veriyor. Mesela “sanık ikrarını içeren video kasetin tamamı hukuken geçersiz kabul edilerek...”, mesela bizim de ifadelerimizi almışlardı emniyette. Adam dedi ki bana: “Senin ayağınla yer arasında ne kadar mesafe varsa, hayatınla ölümün arasında o kadar yer var.” dedi ifademi alırken. Biz gecenin üçünde, dördünde, defalarca ne söyleyeceğimi tekrar ettirdiler. Sonra da getirip kameranın karşısına oturtturdular, şimdi anlat dediler. Ne anlatayım? Tabii ki aynısını anlatacağım. “Niye kameranın karşısında bunu anlattın?” diyorlar. Allah Allah. Ne yapayım yani? Adam öldürecek, açık açık söylüyor. Diyor: “Ayağınla yer arasında ne kadar mesafe varsa, hayatınla ölümün arasında o kadar mesafe var” diyor. Elektrikle işkence yaptılar. Parmaklarıma elektrik verdiler. Birçok arkadaşıma elektrik verdiler. Ve adli tıpta biz bunu ispat ettik. Hepsini ispat ettik. Sakatladılar çocukları. Bak: “Sanık ikrarı içeren video kasedin tamamı hukuken geçersiz kabul edilerek...”. O kasedi yayınladılar biliyorsunuz. Adil Serdar Saçan zamanında değil mi?
OKTAR BABUNA: Evet. Kanal D ve Star Gazetesi’nde.
ADNAN OKTAR: Evet. Kanal D’de yayınlanmıştı. Şimdi yayınlayan şahıs içeride. İddia edilen ergenekon örgütü üyesi olmaktan. Adil Serdar Saçan da içeride. Adil Serdar Saçan’ın bu kasetleri, bu bilgileri Kanal D’den, işte ilgili şahsa aktardığına dair iddianamede ifade var, açıklama var. “Gerekçede yazılı olduğu şekilde yasak yöntemlerle elde edildiğinden...” Mesela gizlice gizli kamera ile alınamıyor sanığın ifadesi, kasede alınamıyor. Gizlice aldılar.
SUNUCU: Tabii, tabii. Mümkün değil. Avukatının yanında olması gerekiyor ve gizlice alınamaz tabii ki.
ADNAN OKTAR: Tabii. Gizlice aldılar. Bunu “yazılı olduğu şekilde yasak yöntemlerle elde edilen, şüphe bulunmayan, delile dayanarak, hüküm kurma suretiyle CMYK’nın sayılı kanun ve değişik şu maddelerine muhalefet edilmesi usule aykırı olduğu için bozulmasına...” Yani video kasetteki şey de geçersizdir diyor. Çünkü gizli kamerayla alınmış ifade. Zora dayalı olunca işkenceyle alınıyor. Sen, bana yazı da yazdırdılar yani ona kalırsa. El yazısıyla yazdım ben. “Çeteyim, örgütüm...” hepsini yazdım yani. Şimdi bu, bu iş mi yani? Bir insanın kafasına silah dayarsan, değil mi? Canına kastedersen, adam canını kurtarmak için yapar, işkenceden kurtulmak için. Ben zaten düşündüm yani: “Burada ifadeyi verelim, çıkayım ben savcıya bunun geçersiz olduğunu söyleyeyim.”. Avukat gerçeği bize içeride açıkladı: “Senin bildiğin gibi değil bu” dedi. “Anlattıklarının hepsinin olmadıklarını ispat edeceksin” dedi.
SUNUCU: Tabi yazdıktan sonra, orada yazan her maddeyi tek tek olmadığını ispat gerekiyor, değil mi?
ADNAN OKTAR: Tek tek yani. Bakın üç yüz klasöre vardı, daha hala ispat etmekle uğraşıyoruz. Anlat anlatabildiğin kadar. Yani her yerden bilir kişi raporları, deliller, şahitler, ispatlar. Yani başka türlü olmuyor.
SUNUCU: Aslında bu da yargıda bir boşluk, değil mi? Herhangi birisi birşey yazdığı zaman onu ispat etmek için ayrıca ondan daha fazla mücadele etmeniz gerekiyor.
ADNAN OKTAR: Yani şöyle olması lazım. Kolluk toplar delilleri, nettir, açıktır nettir yani, ispat edilmiştir. Sen ifade versen de, vermesen de olay bitmiştir zaten.
SUNUCU: Delillere göre değerlendirilmeli diyorsunuz.
ADNAN OKTAR: Ama önce şahsı götürüp, arkasından da Fatih Altaylı o zaman Hürriyet Gazetesi’nde şikayetçi olmak isteyenler şimdi müracat etsinler diye gazete ilanı vermişti. Yani şikayetçi arandı biz tutuklandıktan sonra, gözaltındayken.
SUNUCU: Evet. Sözünüzü bölmek istemiyorum ancak kısa bir ara vermemiz gerekiyor, arkadaşlarımız işaret ettiler. Efendim kısa bir aranın ardından bizler burada olacağız, sakın bir yere ayrılmayınız.
Kısa bir aranın ardından programımız devam ediyor. Evet. Yargı sürecine ilişkin sohbet ediyorduk. Reklam arasıyla sohbetimiz bölündü.
ADNAN OKTAR: Evet. O anlattığım konu da çok önemli. Yani bir insanı işkenceyle, günlerce bir konuda ne konuşacağı dikte ettiriliyor ve gizli kameranın karşısına geçiriliyor ve bir daha bu tekrar ettiriliyor ve bu bir delil haline geliyor. Bu olmaz. Yani kanunlarımıza göre bu mümkün değil. Çünkü orada zaten can kaygısı var bir. Bir de zaten avukat da yok, değil mi? Ve şöyle söyleyeceksin, bunu yapacaksın dedi mi, bir insanın oradan çıkmak için başka bir yolu kalmaz. Yani kendimizi sakatlatmamız daha akılsızca diye insan düşünür.
SUNUCU: Ki buna rağmen işkence gördünüz değil mi?
ADNAN OKTAR: Tabii. Ki tabii çok büyük akılsızlık olur orada yani kendini sakatlatmak, Allah esirgesin yani mesela kendini binadan attı da diyebilirlerdi. Yani böyle birşey de var orada yani. Emniyette oluyor. Olmayan birşey değil. Yani intihar etti, kendini attı diyor. Çünkü adam dedi bana Adil Serdar Saçan: “Ayağınla yer arasında ne kadar mesafe varsa, ölümünle hayatın arasında da o kadar mesafe var.” dedi. Şimdi bu açıkça bir tehdit. Biz bunu göre göre ne diyeceğiz? Tabii ki orada bir an önce kurtulmak için ne diyorlarsa insan kabul ediyor. İkrar ediyor. Bunu gizli kameraya alıp da bunu delil olarak koyarsan, bunu Yargıtay Genel Ceza Kurulu kabul etmiyor. Çünkü bir kere gizli kamera ile alınmış, bir; tehdit ile alınmış, iki; avukat yok, üç. Mecbursun, ben onunla daha da kapsamlı elimle yazdım çeteyim, örgütüm, işte şunu da yaptım, bunu da yaptım. Hepsini anlatıyorum. Şimdi bu nasıl delil olsun böyle bir şey? Tabii mahkemenin kararına ben saygılıyım ama Yargıtay Genel Ceza Kurulu kararına göre delil olmuyor. Ama mahkeme biz delil kabul ediyoruz derse tamam ben ona saygılıyım, ona birşey demem.
SUNUCU: Şimdi mesela ilginç bir konu daha var. O da işkence davasına ilişkin.
ADNAN OKTAR: Evet.
SUNUCU: Şimdi size işkence yapan kişi veya kişilere ilişkin sizin karşı davanızda iki bin yıl gibi bir süre isteniyor, değil mi efendim?
ADNAN OKTAR: Evet evet, bize, bana ve arkadaşlarıma işkence yapanlarla ilgili açılan davalarda Adil Serdar Saçan ve arkadaşlarına 2000 yıl toplam hapis cezası isteniyor ki; çok fazla Adli Tıp raporu var, 9 tane Adli Tıp raporu var yani devletin üniversitelerinin verdiği rapor, işkence gördüğüne dair heyet raporu var. Ve davamız da devam ediyor fakat bu davanın içerisindeki bir polis memuruna da bizimle ilgili fezleke hazırlattılar.
SUNUCU: Şimdi bu ne derece yasal, şimdi aynı zamanda bir devam eden işkence davası var ve o davadaki sanık durumundaki kişiye, siz bir dava açmışsınız, dolayısıyla bir husumet oluşmuş ve o kişiye yargılanmakta olan o kişinin sizin hakkınızda yine fezleke hazırlaması adil bir durum mu veya yasal mı? Öyle söyleyeyim tabi hukukçular daha iyi bilirler, bu konuda daha net bir şey söyleyebilirler ama.
ADNAN OKTAR: Yani tabi ki kanunda belki bunun yeri belirtilmemiş olabilir ama bu yani vicdanen olmaması gereken bir şey. Yani çünkü orada hakikaten hukuki bir husumet oluşmuş. Hukuki yönde bir husumet oluşmuş ve karşılıklı davalar var. Şimdi bizim mahkumiyet almamız konumunda o kişinin davası yani o kişiye açtığımız davada lehine bir durum oluşmuş olur. Böyle dava açtığımız bir kişinin tarafsız olmasını beklemek çok zor. Çok zor. Nitekim de hazırladığı fezleke de çete ile başlıyor; çete aşağı çete yukarı, çete aşağı çete yukarı nereden biliyorsunuz bizim çete olduğumuzu yani alınmış, Yargıtay’ın da tasdik ettiği bir mahkeme kararı olması lazım böyle bir şey demen için, tescillenmiş olması lazım. Neye dayandırarak söylüyorsun, delil de yok. Defalarca operasyon teklif etmişler savcıya, operasyon yapalım diye. Operasyon da şöyle bir kişi mektup yazmış işte ben falanca evde tutuluyorum, nerede olduğumu da bilmiyorum, kurtarın beni, perişan durumdayım, işte beni bırakmıyorlar dışarı, ne yapacağımı şaşırdım işte bana işkence yapıyorlar ve feryat ama tam böyle filmlerdeki gibi oyunun en kötüsünden bir şey hazırlamış yani oyun hazırlamışlar. Bunu göndermişler, bunun için hadi operasyon yapalım demişler. Tabii savcı da araştırmış onu göndermiş Adli Tıp’a bakmış. Kızım diyor işte mektubunda mağdur durumdayım işte beni kurtarın. Adli Tıp’a gönderdiler erkeğin yazdığı anlaşıldı. Bir erkek yazmış.
SUNUCU: Peki bunda belli ki o zaman bir şey bu durumda bu olayda bir kasıt olmuş oluyor dolayısıyla, bu kasıtın sebebi ne sizce?
ADNAN OKTAR: Yani ben sebebini biliyorum herkes de biliyor, karmaşık olan bir şey yok. Adil Serdar Saçan beyefendiye sormak lazım yani sebebinin ne olduğunu, ama şimdi iddia edilen ergenekon örgütü üyesi olmaktan yargılandığı için gidip tabi bizim cezaevinde onunla konuşma imkanımız yok ama onun çevresindeki kişilere değil mi? Kimler var başka onunla öyle tutuklanan o ekipten?
OKTAR BABUNA: Ümit Sayın var, Tuncay Özkan, Ataman Yıldırım.
ADNAN OKTAR: Daha da var bir tane daha var. Bir de internet sitesi yapan birisi daha vardı.
OKTAR BABUNA: Ataman Yıldırım.
ADNAN OKTAR: Bir bayan da vardı.
OKTAR BABUNA: Evet Vatan Gazetesi Aylin, yanlış hatırlamıyorsam.
ADNAN OKTAR: Evet bayağı bir adam var, hepsi içeride şu an. Onlara sormak lazım yani ne olup bitiyor gibi, belki onlar biliyor da olabilirler yani çünkü olayların içinde oldukları için en iyisini iddia edilen ergenekon örgütüne sormak lazım yani niçin bu insanla uğraşılıyor, sizin kulağınız deliktir, haber alıyorsunuzdur, siz bilirsiniz gibisinden sormak lazım. Yarınki Yeni Şafak Gazetesi’nde ve yarınki Vakit Gazetesi’nde de ilan vermişler arkadaşlarımız. Mesela bu bozma nedeni de benim yeni duyduğum bir bozma nedeni daha. Bundan haberim yoktu yani. O kadar çok ki artık ben ezberimde tutamıyorum. 60 tane falan bozma nedeni var. İki bozma nedeni BAV Davası’nda. Görünüyor mu? Yarınki Şafak, Yeni Şafak.
SUNUCU: Yeni Şafak ve Vakit Gazeteleri...
ADNAN OKTAR: Vakit Gazetesi evet. Bakın ne diyor burada? Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nin bir kararı, içtihat. Sanığın diyor 4422 sayılı yasanın yürürlüğe girdiği, tarihinden sonra örgüt içindeki eylemlerini sürdürdüğüne ilişkin kanıtlar karar yerinde gösterilip tartışılmadan hakkında 313 maddesi yerine 4422 sayılı yasa uyarınca hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir diyor. Şimdi şöyle bir şey var. 1999 yılından çok önceki tarihlere ait iddiaları da 4422 sayılı yasaya göre göstertildi. Yani daha 4422 sayılı yasa yok 1999’dan önce olan, daha kanun çıkmadan önce olan olayları yani güya olan olayları, tabi bize göre böyle bir olay yok. Ama mahkeme var derse biz onu kabul ederiz tabi. Yani hükmünü kabul ederiz. 4422 sayılı yani daha kanun yokken olduğu iddia edilen olayları 4422’nin içine soktular. Mesela bu da bir bozma nedeni. Bunu açıklıyor Yargıtay içtihadı. Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nin içtihadı. Bu da bir bozma nedeni. Yani şimdi düşünün.
SUNUCU: Bir de böyle bir kanun yokken ona uyarlayarak bu kanuna uygundur deyip, tabi hukukçularımız daha iyi değerlendirirler ama...
ADNAN OKTAR: Daha kanun yok. O kanundan sonra. Yani o kanundan evvel daha evvelki kanunun uygulanması gerekir diye bilinir. Onun için zaten onu da bu şekilde açıklıyor zaten burada Yargıtay. Yani o dönemki kanun ne ise ona göre yapılması gerekir diyor. Sonradan çıkan kanun geriye doğru gitmez diyor. Yani geriye doğru gidemiyor, kanun geriye doğru gidemiyor. “Suç ve ceza geçmişe yürütülemez hükmü gereğince”, yani böyle bir, Anayasamızın 15. Maddesi bu. Suç ve ceza geçmişe yürütülemiyor. Ama burada böyle bir konum var. İtiraz edilmiş, daha 4422 sayılı kanun yok, fakat buna rağmen 4422’den aylarca önce yapılmış olaylar dahil edilmiş.
SUNUCU: Peki normalinde, normal seyrinde dahil edilseydi 313’ün içine mi alınması gerekiyordu?
ADNAN OKTAR: Normalde tabii, yani çünkü hafif olan madde tercih ediliyor. 4422 kalkınca 220 daha ağır, 313 daha hafif, mahkemeye bu sunulduğunda mahkeme hafif olan maddeyi seçmekle mükellef. Neye göre? Yargıtay içtihadlarına göre, Yargıtay içtihadlarına göre. O yüzden Yargıtay içtihadlarına göre bu konuda bir bozma nedeni oluşmuş oluyor. Ama yine söylüyorum, mahkemenin kararına biz saygılıyız. Bu bekletici mesele yapılmaması ilgili yine bu gazetede bu konu açıklanmış. Demin bunu anlatmıştık, bekletici mesele yapılmaması. Çünkü bekletici mesela yapıldığında zaman aşımına girmiyor dava. Hiç bir şey olmuyor, tabii. Ama mesela işkence yapıldı da kesinleştiğinde dava düşmüş oluyor. Ama öbür türlü adam cezayı alıyor, giriyor hapise, yatıyor, çıkıyor. Mahkemede beraat ediyor, işkence yapıldığı anlaşılıyor. Geçmiş olsun diyorlar o zaman. Yani yattığın yanına kar kalmış oluyor. Ama öbür türlü bekletici mesele yapıldığında hiç bir mahsuru yok. Zaman aşımı olmadığı için mahkeme kararı belli oluyor, eğer işkence yoksa tamam zaten, hüküm tamam. Ama işkence varsa beraat ediyor adam. O yüzden bu da bir bozma nedeni. Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin kararına göre bozma nedeni. Ama yine diyoruz, karar yine mahkemenindir, mahkemeye saygılıyız. Oktar iman hakikatleri anlat bakalım.
OKTAR BABUNA: Estağfirullah, inşaAllah hocam. Bebekler de bir hemoglobin yapıyor. Hemoglobin biliyorsunuz oksijen moleküllerini taşımaya yarar. Şimdi bebek , annesinin karnında plasenta denilen bir organ var böyle, son denilir halk arasında da, oradan annenin kanındaki oksijeni alır. Akciğerleri çalışmadığı için, su dolu bir kesenin içerisinde bulunuyor rahim içerisinde, bebeğin 9 aylık süre içerisinde. Dolayısıyla annedeki oksijeni alır. Annenin oksijenini de hemoglobin molekülü getirip, taşıyor bebeğe. Şimdi bebeğin öyle bir hemoglobin molekülü olması lazım ki annenin hemoglobinine bağlı olan oksijeni koparıp alsın. Dolayısıyla oksijeni daha çok çekmesi gereken bir hemoglobin molekülü gerekiyor. Tam da böyle bir hemoglobin molekülü var. Hamilelik süresince bebeğin hemoglobin molekülünün oksijene ilgisi anneninkinden fazladır, onun için koparıp alabilir. Fakat bu o kadar oranlı olması gerekiyor ki, bebeğin kaslarına verecek bunu, değil mi? Bütün hücrelerine verecek. Orada ayrı bir molekül var, miyoglobin denilen bir molekül var, kasların içerisinde bulunan. Hemoglobinin bir farklı şekli. Ona da verebilecek şeyde olması lazım, ilgide olması lazım. Yani o da ondan koparıp alacak. Çok fazla olursa o da ondan alamaz. Şimdi bu çok önemli. Peki doğduğunda ne oluyor? Eğer doğduğunda bu kadar güçlü oksijeni çeken bir molekülle, hemoglobin molekülüyle doğsaydı ne olurdu? Hayatını hemen kaybederdi. Ne oluyor biliyor musunuz? Doğduğu anda yetişkin hemoglobinine geçiyor, doğar doğmaz. Bu çok büyük bir mucize. Yani kim ayarlıyor bu zamanlamayı, kim biliyor bu moleküllerin oksijeni ne kadar çekmesi gerektiğini? Kaslara vermek için ne kadar? Tam olması gerektiği kadar bakın ve bu DNA’da, genlerimizde şifrelenmiş, kodlanmış olarak mevcut. Biraz geç kalsa ölür, biraz erken yapsa bunu yine ölür, rahim içerisinde. Mükemmel bir zamanlama ile Allah tarafından yaratılmış. Her şeyi kuşatan Allah’ımız, Rabbimiz. Tam zamanını, tam olması gerektiği anda değişiklik olur ve yaşamına devam eder ve Hz. Adem’den beri bu şekildedir. Bakın sadece bu olmasa insan vücudunda, sadece bu eksik olsa hayat olmuyor.
SUNUCU: Evet. Zaten daha doğum esnasında hani cereyan eden bir durum. Hatta daha cenindeyken cereyan eden bir durum olduğu için dolayısıyla da hakikaten insanın hayatı olmazdı o zaman.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, maşaAllah. Doktorum siz buyurun.
CİHAT GÜNDOĞDU: Estağfirullah. Ben korneadan bahsedeceğim. Gözümüzün o, ön kısmında herkesin gördüğü şeffaf kısmından. Şimdi bütün hücrelerin kana ihtiyacı var. Kılcal damarlarla kan ulaştırılıyor bütün hücrelere ve ne götürülüyor? Şeker götürülüyor bir, bir de oksijen götürülüyor iki. Bu iki şey mutlaka olmak zorunda bütün hücrelerin yaşayabilmesi için. Peki korneaya bakıyoruz orada hiç damar yok. Nasıl oluyor da damar yok? Çünkü orada zaten damar olmaması gerekiyor, hatta biliyorsunuz önceki programda söz etmiştim, hücrelerin çekirdeklerini bile kaybediyorlar özellikle hiç bir bulanıklık olmasın diye. Kristal berraklığında bir şeffaklık olsun ve ışık tamamen engelsiz olarak ulaşabilsin retinaya diye. Bakın oradaki damarlar bile hiç bir şekilde yerleştirilmemiş. Peki nasıl oluyor da bu hücreler şekeri ve oksijeni elde edebiliyorlar? Bakın bu problem şöyle çözülmüş. Bir defa şekeri gözyaşında hazır olarak buluyor kornea hücrelerimiz. Oksijeni ise havadan çözünmüş olarak direkt olarak alıyorlar. Tabii bu yalnızca gün boyunca olan şeyler, gözümüz açık olduğu süre içinde olan, bu şekilde ihtiyaçları karşılanıyor. Gece gözümüzü kapattığımızda ise ne olacak bu defa? Tamamen kapanacaklar, hava ile teması kesilecek.İşte o sırada göz kapağımızın altını açarsak görecektir herkes, orada çok zengin bir damar ağı vardır. Göz kapaklarımızın hemen altında. Göz kapandığı zaman gece boyunca işte bu zengin kılcal damar ağından bu sefer besleniyor korneadaki hücrelerimiz. Oksijeni ve glikozu bu şekilde buradan temin etmiş oluyorlar. Bu bile unutulmamış, bu bile hazırlanmış.
SUNUCU: Evet, gözümüz açıkken oksijeni dışarıdan temin ediyoruz direkt.
CİHAT GÜNDOĞDU: Çözünmüş olarak alıyoruz, evet.
SUNUCU: Dolayısıyla gözümüz için zararlı olan maddeler de gözümüzle temas etmiş oluyor, değil mi? Ama bunu koruması gereken bir sistem de gelişmiş durumda, değil mi?
CİHAT GÜNDOĞDU: Evet, şimdi gelişmiş demek yanlış olabilir, şöyle ki zaten hazır olarak buluyoruz biz bunu. Yani bir gelişme safhaları yok bunda. Zaten hazır olarak, bütün bu sistemler hazır olarak karşımıza çıkıyor. Allah’ın yaratması ile eksiksiz olarak bu sistemleri zaten buluyoruz. Şimdi bu damar ağının olmaması ile beraber oksijenin ve şekerin karşılanmış olması, gece boyunca da damar ağının hazır olarak bu ihtiyaçlarını karşılaması zaten bir mucize. Bu üstün bir akıl, üstün bir yaratma ile yaratıldığımızın kanıtı olmuş oluyor. Bahsettiğiniz toz ve mikroplarla karşılaşma durumunda ise orada göz yaşında özel koruyucu bir enzim var, lizozim denilen bir enzim. Bu enzim de bakın çok etkili bir dezenfektan madde. Bütün mikropları öldürüyor, yalnızca korneadaki hücreleri öldürmüyor. Bakın her şeyi öldürebiliyor, böyle bir etkisi var ama bizim hücrelerimize asla zarar vermiyor.
SUNUCU: Şimdi neye göre ayırıyor, değil mi bu durumda?
CİHAT GÜNDOĞDU: Evet, bu da özellikle ayarlanmış, hesaplanmış üstün bir yaratılışla yaratıldığımızın başka bir kanıtı olarak karşımıza çıkıyor.
SUNUCU: MaşaAllah.
CİHAT GÜNDOĞDU: MaşaAllah.
ADNAN OKTAR: Şimdi yeni bir yazı getirdiler. Bir internet sitesinde gündem “Mehdi’nin Adı Adnan Olacaktır.” Çok sevimliler aman Allah’ım, artık bunlardan. “Uzun zamandır Mehdi’nin alametleri konusunda açıklamalar yapan, Mehdi’nin alametlerini taşıyorum ama ben Mehdi değilim diyen Adnan Oktar, Mehdi’nin adının Adnan olacağını söyledi” diyor. Artık herhalde hiç kurtarırı olmaz bunun. “Hadislerden alıntılar yaparak Mehdi’nin adının Peygamberimiz (sav)’le aynı olacağını söyleyen Adnan Oktar, Peygamberimiz (sav)’in soyadının Adnan olduğunu belirterek…” doğru söylüyorum, yalan mı? “…Mehdi’nin isminin de Adnan olacağını söyledi.” Hayır değil. Mehdi’nin isminin ne olduğunu biz bilmiyoruz. Ama Peygamber Efendimiz (sav)’in soyadı Adnan’dır. Yani şimdi mesela zamanımızda olmuş olsa Peygamberimiz (sav), “Muhterem Adnan” diye hitap ederler. Mesela biz Tayyip Erdoğan’a nasıl Sayın Erdoğan, Sayın Süleyman Demirel demiyoruz, değil mi? Sayın Demirel diyorsak. Sayın Adnan diyeceklerdi Peygamber Efendimiz (sav)’e. Yahut Muhterem Adnan diyeceklerdi. Ben bunu söylüyorum. Yani o hitap açısından ismi Adnan’dır. Ayrıca Hz. Ali de Adnan diyor isim olarak Peygamber Efendimiz (sav)’e. Değil mi?
SUNUCU: Ama orada başka bir durum da var. İsimlerimden biri değil. İsmi ismime uygun düşen dediği herhalde sanıyorum onlar da oradaki duruma dikkat etmişler ona ilişkin.
ADNAN OKTAR: Evet, evet. Çok sevimliler. Bunlarla baş edilmez zaten. Şimdi şöyle Peygamber Efendimiz (sav), “ismi ismimle” yani mesela derdi, adı Muhammed derdi, babasının adı da Abdullah derdi, konu biterdi. Öyle demiyor. “Adı adıma uygun düşer “diyor. Bakın bu ayrı bir şeydir. Adı adlarıma uygun düşer de demiyor. Çünkü bak; Ahmet, Mahmut, Muhammed, Mustafa. Dört tane ismi var Peygamberimiz (sav)’in. Bir de Adnan. Soyadı da Adnan. Şimdi bu durumda isminin ne olduğunu biz bilmiyoruz. Yani Mehdi’nin isminin ne olduğu burada açık anlaşılmış olmuyor. Uygun düşer. Ne zaman anlarız biz? Mehdi zuhur ettiğinde anlayacağız. Belki Ahmet, belki Mahmut, belki Mustafa da olabilir. Belki Adnan. Herhangi, bu isimlerden herhangi bir tanesidir. Ama bakın, “adı adıma uygun düşer” diyor. Bu çok önemlidir yani tek bir isimden bahsediyor. Tek bir isim. “Adı adıma uygun düşer” diyor, bu. Yoksa adı Adnan, o zaman derdim, adı Adnan dedi Peygamberimiz (sav), o da biterdi. Öyle dememiş. Kapalı bir üslupla söylemiş. “İsmi ismime uygun düşer.” Bunu ne zaman anlarız? Tahakkuk ettiğinde anlarız. Dolayısıyla bu internet sitesinde söylediği “Mehdi’nin adı Adnan olacak.” Bu doğru değil. Yani ilmi olarak doğru değil. Bu isimlerden herhangi birisidir ki tahakkuk ettiğinde anlayacağız inşaAllah. Bir de, yani eğer daha önce de söyledim. Bir insan kendisini illa sonradan Mehdi yapmaya niyet ettiyse, yani böyle bir şey olmaz zaten. Yani böyle talep etmekle, gayret etmekle olmaz. Kaderinde Mehdi olması lazım. Nasıl Peygamber, mesela diyor ki Kuran’da Cenab-ı Allah, Hz. Mesih, Hz. İsa, “Adı Ahmet olan bir Peygamberin müjdecisiyim.” Şimdi birisi çıksa dese ki benim adım Ahmet. Hz. İsa’nın kastettiği şahıs benim. Şimdi oldu mu bu? Olmaz. Cenab-ı Allah’ın kastettiği Ahmet olması lazım. Cenab-ı Allah’ın kastettiği Ahmet çıktı. Ahmedi Mahmud Muhammed Mustafa (sav), dini yerleştirdi. Anladık ki kastedilen Ahmet oymuş, değil mi? Mehdiyetlik de böyledir. Peygamberimiz (sav) ne diyor? “Adı adıma uygun düşer.” Bakacağız. Ya Ahmet olur, ya Mahmut olur, ya Mustafa, ya Adnan. Bu isimlerden bir tanesidir. Çünkü soyad da bir isimdir ki yani asıl pratikte zaten kullanılan şu an, değil mi, isim o olmuş oluyor. Ama herhangi bir isim olduğu anlaşılıyor. Bu beş isimden herhangi bir tanesi.
SUNUCU: Ama Peygamberimiz (sav) isimlerimden bir tanesi demiyor ki. Orada bir ifade şey. Uygun düşer diyor. Uygun düşer deyince de bu sefer hani tek bir isim ön plana çıkıyor. O da sizin isminiz. Muhtemelen insanlar o yönde de biraz şey yaptılar.
ADNAN OKTAR: Evet soyad hakikaten bir tane oluyor. Yani isim, dört tane ismi var Peygamberimiz (sav)’in ama soyadı bir tane var. O yönüyle düşünülebilir. Yani o şekilde. Ama bu bir tevil olur. Ama doğru bir tevil olur. Ama tahakkuk etmeden de biz illa ki bu şekildedir diyemeyiz. Bilmiyoruz. Allahualem. Yani mümkün, böyle de olabilir. Hakikaten mümkün. Ama baktığımızda, yani hadisin üslubundan tek bir isimden bahsettiğine göre, tek bir isimden bahsettiğine göre olabilir de. Ama farz edelim Adnan olsa en az 10 milyon Adnan vardır dünyada, en az bir 10 milyon Adnan vardır. Onun için bu konuda boş yere böyle zorlayıcı bir üsluba kimse girmesin. İnşaAllah.
SUNUCU: İnşaAllah. Bu durumu Hz. Mesih zuhur ettiğinde mi anlayacağız? Mehdi’nin de kim olduğunu bu şekilde mi anlayacağız?
ADNAN OKTAR: Yani o kadar aleni olur ki Mehdi. Yani 2014’lerde göreceksiniz. Teville de pek açıklanacak gibi olmaz, alenen belli olur. Yani icraatlarından, uygulamasından bütün dünya çapında alenen hissedilir. Ama hiç bir zaman için o şekilde bir hitap olmaz. Öyle bir hale gelecek ki insanlık, mutlaka o kişinin liderliği ihtiyaç haline gelecek, mutlaka. Yani adaletin tesisi, kargaşanın durması, insanların arasındaki dengenin tanzim edilmesi, sevginin, barışın, muhabbetin, aşkın kalplere nakşolması için onun liderliğinin mecburi olduğunu insanlar hissedecekler. Manevi bir liderlik. Yani bir sevgi, dostluk, kardeşlik bağını tanzim eden, bunu yönlendiren tertemiz bir insan. Yani bu Mehdi’nin bir çıkarı olmaz. Yani dünyadan geçmiş bir insandır Mehdi. Hadislerde var, malı olmayacak diyor. Evli de olmayacak. Yani öyle olsa çoluğuna, çocuğuna, evladına, yarine mi bir mal mı bırakacak acaba diye insanlar düşünür. Ama hiç kimsesi olmayacak Mehdi’nin. Ki kardeşi bile azdır diyor rivayette. Yani az, en az düşünülür böyle bir şeyde değil mi? En az düşünülür tabii, evet. Ki yetim olacağı da belirtiliyor Mehdi’nin. Değil mi? Babasını çocukluğunda kaybetmiş. Rivayetlerden bu şekilde anlaşılıyor. Yetimdir Mehdi. Dünyadan ne isteği olur Mehdi’nin o zaman yani, ne olacak? Ki Cenab-ı Allah tabii istediğine lütfeder, ihsan eder. Ve belirli bir süre dünyaya da İslam’ın hakimiyeti o insana Allah vesile edecektir. İnsanlar istemese de. Hatta diyorlar ki ayette var: “iki şehrin büyüğünden birisine verilmesi gerekmez miydi?” diyorlar. Peygamber Efendimiz için Sallallahualeyhivessellem. Ona Peygamberlik gelince, beğenmiyor oradaki müşrikler. Diyorlar ki: “iki büyük şehirden birinin bir zenginine verilse daha uygun olmaz mıydı?" diyorlar peygamberlik. “Niye” diyorlar “o yetime görev verdiler?” diyorlar. Peygamber Efendimiz (sav)’e haşa, haşa ve haşa beğenmiyorlar kendi kafalarınca. Fakir buluyorlar, tabii. Bir kısmı da diyor; “bahçeleri olması gerekmez miydi?” Bir kısmı da diyor ki: “başının üstünde bir Melek olup” diyor, “ona söylemesi gerekmez miydi?” diyorlar. Cübbeli diyor ya: “Melek başında bulunacak Mehdi’dir işte diyecek” diye. O zaman da diyorlar. “Bir Melek olup” diyorlar, “bu Peygamberdir demesi gerekmez miydi?” diyorlar.
SUNUCU: Ama o zaman ne zorluğu olurdu, değil mi? O zaman zaten herkes iman ederdi. Düşünsenize, karşınızda bir Peygamber var. Başının üstünde Melek var ve siz ona inanmıyorsunuz. Böyle bir durum zaten hani söz konusu bile değil ve o zaman hakikaten insanların iman etmesi de çok kolay olurdu. Belki de Peygamberlerimiz, bundan önceki Peygamberlerimiz de, geçmişteki Peygamberlerimiz bu kadar zorlukları yaşamazlardı o zaman. Değil mi?
ADNAN OKTAR: Tabii ki, Peygamberler çile çekiyor. Hz İsa, Musa niye saklansın yıllarca, dokuz yıl değil mi? Saklandı. Cinayet güya suçundan arandı. Ve çok zor durumlarda kaldı ve hep kırk yıl çölde gezdi. Yani çok zor hayatı, çok çok zordu. Kavmine söz geçiremiyor. “O devrin, devletinin ceberut ve azgınlığından dolayı” diyor. “Bir avuç gençten başka” diyor, “çok az sayıda gençten başka ona iman eden olmadı” diyor. Hz. Musa’ya ayet. Korkularından bir avuç genç ailesinin yanından kaçıp, korkup onlardan uzak durarak Hz. Musa’nın yanına geliyorlar. “Onun dışında” diyor “hiç kimse iman etmedi” diyor Cenab-ı Allah ayette. “O devrin” diyor, “devletin azgınlığından, zulmünden korktukları için” diyor. “Kimse iman edemedi” diyor. (Yunus Suresi, 83) Yanaşamadılar yanına diyor, Hz Musa’nın. Mehdi de çile çekecek, zorluklardan geçecek. Çok zorludur yani, Mehdi hatta hayret edecek bir şekilde çile çekecektir. Yani bir insan diyecek ki, bir insan bunu kaldırmaz yani bu kadar yani, insaf diyecek insanlar yani. Bu kadar çile, bu kadar acı olmaz herhalde diyecekler. Mehdi öyle zorluklardan geçecek bir insandır. Ama buradaki bu sevimli kardeşlerimizin dediği bir konu da ayrı burada. Tabii, hani benim adım Adnan o zaman Mehdi benim gibi. Öyle değil. Yani ben doğrusunu söylüyorum. Ben bunu gizlemem. Peygamber Efendimiz (sav)’in adı yani soyadı sorulduğunda Adnan’dır. Eğer asrımızda olsaydı, Muhterem Adnan, Sayın Adnan diye hitap edilecekti. Bu doğru. “Mehdi’nin de adı adıma uygun düşer” diyor Peygamber Efendimiz (sav). Adlarıma uygun düşer demiyor. Bir tane addan bahsediyor. Ben de bunu söylüyorum yani. Ben bunu söylememiş olsam vebal altında kalırım, gizlemiş olurum. Niye gizleyeyim? Nasıl sırtındaki mühürler gizlenirse bir mantığı olmaz, değil mi? Burnu diyor küçüktür, kalkıktır, alnı geniştir diyor. Şimdi millet bunu bana benzetiyor, ben bunu söylemeyeyim diyebilir miyim ben? Benzetirse benzetsin bana ne. Benzetmesi beni rahatsız etmez. Yani beni ilgilendiren bir konu değil. Çünkü mühim olan benim böyle bir iddiada bulunup bulunmamamdır. Ben bulunmuyorum. Ya ben bunları anlatmayacağım, gizli tutacağım ölünceye kadar, ya anlatacağım. Tabii ki anlatacağım. Niye gizleyeyim? Anlatınca benziyor diyorlar. Benziyorsa benziyor ne yapayım yani? Ben rahatsız olmuyorum bundan. Rahatsız olan da varsa rahatsız olsun. Ama ben Müslümanım, Allah’tan korkarım. Nasıl iddiada bulunayım ben Mehdi’yim diye? Der miyim öyle bir şey? Cennete gideceğim belli değil, Cehenneme gideceğim belli değil. Nasıl diyeyim ben öyle bir şey? Yani olacak iş mi bu? Bunun için Kuran’da açık hüküm olması lazım, yani alenen. Yani falanca şahıs Peygamberdir yahut Mehdi’dir diye açıklama olması lazım. Ama olmayınca diyemez hiç kimse. Diyenler de çok büyük günaha giriyor. Var mesela bazı insanlar var ben görüyorum. Televizyona çıkıyor alenen ben Mehdi’yim diyor. Yani çok büyük harama giriyor. Tabi çok acayiptir. Hatta daha da vahimi bir kısım hükümlerin üstünden kalktığını, vahiy aldığını ve bir kısım Kuran hükümlerinin kendisinden sakıt olduğunu söylüyor. Yani o çok çok daha da vahim. Yani Kuran hükmünü değiştirmiş oluyor. Yani akıl alacak gibi değil. Ama bu yani öyle rastlanmayan bir şey değil. Eskiden beri diyor Said Nursi, “eskide beri” diyor Said Nursi, öyle güzel bir üslubu var. “Böyle olur diyor,” yani “insanlar” diyor, “bazı saf dil kişiler çıkıp” diyor, veyahut “meczup kişiler ben Mehdi’yim diye iddia ederler” diyor. “Bir kısmı da” diyor “tarikat ehlidir” diyor. “Mehdilik makamından geçerken, süluklarını tamamlarken o makamın etkisinde kalarak kendisini Mehdi bilir diyor.” Yani “o sekir halinde, o manevi sarhoşluk halinde bunu söylerler” diyor. Fakat “ondan kendileri sorumlu olmaz” diyor. Ama etrafındaki insanlar sorumludurlar. Çünkü o anda o sarhoş gibi yani sekir halinde oluyor. O, belki söyleyebilir onu. Ama falanca kişi Mehdi’ymiş, ben de onu Mehdi kabul ettim diyorsa, bu olmaz. Yani o şekilde olmaz yani. Bu iddia edilen, her kim iddia ediyorsa, hepsi harama giriyor ve hepsi yanlış yapıyorlar. Yani bir hayli var öyle çıkan. İstemeyle olmaz her zaman söylüyorum. Yani gayret etmeyle olacak bir şey değildir. Cenab-ı Allah’ın kaderde yaratmasıdır. Ben diyorum bunun sağlaması ortada. On yıla kadar görecekler kim olduğunu. On beş yirmi yıl içerisinde de Hz Mesih’i görecek insanlar. Çok net, inşaAllah.
SUNUCU: Evet son dakikalarımızın içine girmişiz. Yaklaşık bir beş dakikamız kalmış.
ADNAN OKTAR: Son beş dakikamız var. Peki bana bir sayfa aç ver Kuran’dan inşaAllah.
SUNUCU: Bismillahirrahmanirrahim. Buyurun.
ADNAN OKTAR: Ya Allah, Bismillah. Şeytandan Allah’a sığınırım. Furkan Suresi 56. “Biz seni yalnızca bir müjdeci ve uyarıp-korkutucu olarak gönderdik.” Bunun ebcedi de çok ilginç. Şimdi söylersem ortalık yine gerilir, onun için bir şey söylemeyeyim bu ayetin. 56. ayet. “Biz seni yalnızca bir müjdeci” yani müjde veren. Mehdi’nin çıkışını, Hz Mesih’in inişini, değil mi? İslam’ın hakimiyetini, barışı, kardeşliği, muhabbeti, hepsini müjde vermiştir Peygamberimiz (sav). Peygamberimiz (sav)’i işaret ediyor ama, işari manası da var tabi bu ayetin. İşari manası var. “...ve uyarıcı, korkutucu olarak gönderdik. De ki: ‘ben buna karşılık...’” şeytandan Allah’a sığınırım. “Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen olmanız dışında sizden bir ücret istemiyorum.” Benim hiçbir çıkarım yok, diyor. Bana ne mal verin, ne para verin, hiç bir şey istemiyorum. Bakın ne istiyorum ben buna karşılık diyor. “Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen insanlar olmanız dışında.” Doğru yola girin diyor sadece bu kadar. Kuran’a uyun, benim istediğim sadece bu. Hiçbir şey istemiyorum sizden diyor. “Sen asla ölmeyen ve daima diri olan (Allah’a) tevekkül et ve O’nu hamd ile tesbih et.” Elhamdulillah. “Kullarının günahlarından O'nun haberdar olması yeter“ diyor Allah.”O, gökleri ve yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan ve sonra arşa istiva edendir. Rahmandır. Bundan haberi olana sor.” diyor Cenab-ı Allah. Tamam mı vaktimiz?
SUNUCU: Nedir arkadaşlar vaktimiz? Evet vaktimiz bitmiş. Ama bu ayetin ebced mealini de çok da merak ettim. İnşaAllah.
ADNAN OKTAR: İnşaAllah.
SUNUCU: Başka bir programımızda bizi aydınlatırsınız.
ADNAN OKTAR: İnşaAllah.
SUNUCU: Bilgiler verirsiniz.
ADNAN OKTAR: İnşaAllah.
SUNUCU: Çok teşekkür ediyorum efendim.
ADNAN OKTAR: Ben de teşekkür ederim.
SUNUCU: Ağzınıza sağlık. Doktorlarımıza da çok teşekkür ediyoruz. Anlattıkları, bizimle paylaştıkları iman hakikatleri için. Evet.
ADNAN OKTAR: Allah razı olsun.
OKTAR BABUNA: Sizden de.
SUNUCU: Bir programımızın daha maalesef sonuna geldik. Yayında ve yapımda emeği geçen arkadaşlarım adına iyi akşamlar, mutlu yarınlar diliyorum efendim. Hoşçakalınız.