ADNAN OKTAR: Dün Furkan Suresi ile ilgili açıklayacağım mı demiştim? 56. Ayette (şeytandan Allah’a sığınırım) “Biz seni yalnızca bir müjdeci” Müjdeci ne demek, Hz İsa’nın dünya hakimiyeti olur, Hz Mehdi’nin zuhuru olur, Hz İsa (as)’ın zuhuru olur her türlü müjde “ve uyarıcı korkutucu olarak gönderdik” Peygamberimiz (sav)’e hitap eden bir ayet ama işari manasının da tabii çok manidar olduğunu görüyoruz. “Biz seni yalnızca bir müjdeci ve uyarıcı korkutucu olarak gönderdik”. 25. Sure, 56. Ayet. 25 ile 56’yı çarp ne yapar? 1400. Neyi veriyor bu tarih?
OKTAR BABUNA: Hz Mehdi’nin zuhurat yılı.
ADNAN OKTAR: Said Nursi 1400’de çıkacak diyor mu Mehdi?
OKTAR BABUNA: Diyor evet.
ADNAN OKTAR: Miladi 1980. Hicri 1400. Peki “Biz seni yalnızca bir müjdeci ve uyarıcı korkutucu olarak gönderdik”. Bu ayetin ebcedi kaç? 1981. Bakın burada 1400 veriyor. Sure numarası ile ayet numarası çarpılınca 1400. Ayetin ebcedine baktığımızda yine 1400 veriyor. 1981 hicri 1400’e tekabül ediyor. Değil mi? Hicri 1400. 1981’de Mehdi’nin zuhuru. Hicri 1400’le aynı zatan biri miladi biri hicri. Bakın burada hicri olarak hicri 1400’ü veriyor. Orada da miladi olarak hicri 1400’ü veriyor. Mehdi’nin zuhur tarihini veriyor evet. MaşaAllah. Daha birçok sırlar var ama şimdilik bu kadar yeterli. İnşaAllah. Sen fosil bir şeyler mi anlatacaktın?
CİHAT GÜNDOĞDU: Evet bir denizyıldızı fosilimiz var elimizde. Onu göstereyim izleyicilerimize. Şimdi denizyıldızı her denizde olan bir canlı biliyorsunuz. Bu gün günümüzde de hemen her yerde kumsallarda herkesin şahit olduğu bir canlıdır, yaşayan bir canlıdır. Bu elimdeki fosil ise tam 500 milyon yıl önce yaşamış olan bir denizyıldızına ait bir fosil. 500 milyon yıl önce denizyıldızı neyse, bugünde aralarında hiçbir fark olmadığını görüyoruz. Hiçbir değişikliğe uğramamış demekki hiçbir evrime uğramamış. Evrim diye bir süreç yaşanmamış demek oluyor. Elimdeki fosil Fas’ta çıkarılmış bir fosil. Ama her yerde deniz kenarlarında rahatlıkla bulunabilinecek bir fosildir. Yüz binlerce örneği vardır denizyıldızı fosilinin, fosil olarak örneği vardır ve hiçbir şekilde değişmediklerini de kanıtlıyor her biri de.
ADNAN OKTAR: Oktarım sen ne anlatmak istiyorsun? Bir de burada balıklar var bunlar nedir?
CİHAT GÜNDOĞDU: O daha önce göstermiş olduğumuz bir fosil. Karides ve balık var.
ADNAN OKTAR: Karides. O da 95 milyon yıllık. MaşaAllah küçük minik balıklar da var yanlarında.
CİHAT GÜNDOĞDU: Toplu olarak taşlaşmışlar fosilleşmişler. Şuradaki bir karides fosili diğerleri de balık fosilleri.
ADNAN OKTAR: Değişmemişler.
CİHAT GÜNDOĞDU: Karidesi bugünküler ile karşılaştırdığımızda hiçbir değişiklik olmadığını rahatlıkla görebiliriz. Zaten şeklinden de anlaşılıyor burada görüldüğü gibi. Balıkta aynı şekilde, bütün kılçıklarına varıncaya dek, omurgasına varıncaya dek hiçbir değişikliğe uğramadığı açık ve net anlaşılıyor.
ADNAN OKTAR: Doğu Türkistan...Çok önemli bir konu. Doğu Türkistan’da Müslüman kardeşlerimiz, soydaşlarımız çok büyük bir zulüm görüyorlar. 60 küsür yıldan beri muazzam bir zulüm görüyorlar. Bakın rakam veriyorum. 35 milyon kardeşimizi şehit ettiler toplam. Bakın 35 kişi değil, 35 milyon. Bir ülke dolusu insan. Şimdi geçenlerde bir 10 bin kişiyi gece toplayıp götürdüler, haber yok. 10 bine yakın da genç kızımızı alıp götürdüler, onlardan da haber yok. O götürdüklerini genelde toplu mezarları da onlara kazdırıp, içine de onlara buyurun oturun diyorlar, yukarıdan da makinalı tüfekle tarıyorlar, üstlerini de kapıyorlar. Diğer arkadaşlarına kapattırıyorlar yani dozere filan para vermiyorlar. Birbirlerini gömdürttürüyorlar. Bütün dünyanın gözü önünde oluyor bu rezalet. Dünya ülkeleri hiç muhatap dahi olmuyor. Yani müthiş bir rezalet yaşanıyor. Cezaevleri, tam bir kepaze cezaevleri. Ben Başbakanımızdan rica ediyorum, istirham ediyorum. Bir heyet, milletvekillerimizden bir heyet oluşsun, Çin’e gitsinler, Çin’deki cezaevlerini bir ziyaret edecekler inşaAllah eğer mümkün olursa. Hatta yabancı ülkelerden de milletvekillerini alsınlar. Civar ülkelerden. Ben istirham ediyorum. Yani korkunç bir zulüm var. Yani her gün bir dövme, kemik kırma. Kemik kırmasıyla övünüyor oradaki adamlar. Cezaevlerinde mesela 6 kişilik odalarda 20 kişi kalıyorlar. Yemek de vermiyorlar, korkunç bir zulüm var. Bize oradan zor bela canını kurtaran bir kardeşimiz bunları anlattı. Zor bela inşaAllah. Bu zulme, bütün Türk milleti olarak biz dur diyelim. Yani gidelim Çin Büyükelçiliği’ne; rica edelim, diyelim biz 20 milletvekilimiz var, bütün masraflarını biz de karşılayacağız, karşılayalım, gidip bakacağız ne var ne yok ve o insanları dinleyeceğiz. Yani akıl almaz bir kepazelik var, akıl almaz bir rezillik var, bunun mutlaka durdurulması gerekiyor. Hafta sekiz gün dokuz, oradaki Uygurlu, Doğu Türkistanlı kardeşlerimizi alıp, götürüp götürüp şehit etme olayları var. Bunların bir an önce durması için bütün millet olarak böyle bir tavır göstertirsek Çin bundan çok etkilenir, Türkiye’den çok etkilenen bir ülke Çin. Yani Türkiye’nin sözünü dinler mi demesinler, muazzam dinler. Yani Türkiye bölgede çok etkili bir ülke, çok etkisi yüksek olan bir ülke. Bakın denensin, çok iyi netice alacağız. Bir kere o hapishaneler boşalsın. Yani Doğu Türkistan’daki, bıraksınlar kardeşlerimizi. O on bin kişi nereye gitti, onu bize bildirsinler. Kızlarımız nereye gitti on bin tane, bunu da bize bildirecekler. Bu konuda çok titiz ve kararlı olarak bir tavır koyalım. Yani millet olarak ben istirham ediyorum, Başbakanımızdan da Sayın Recep Tayyip Erdoğan beyefendiden de istirham ediyorum, bu çok hayati bir konu. Bunun üzerine bir gidelim. İkincisi diğer Türki devletlerimiz var ama onlar Allah’ın izniyle kurtulacaklar, onların henüz sorunu yok, yani o derece sorun yok. Bir tek Kırım biraz zorlu onların konumu, Kırım. Çünkü onları biliyorsunuz oraya buraya sürgün ettiler, çeşitli ülkelere gönderdiler. Bir kere Kırımlı kardeşlerimiz geri ülkelerine dönmesi lazım. Yani şimdi mesela biz Türkiye’deyiz, bizi alıp zorla oraya buraya gönderseler, dağıtsalar, biz vatanımıza dönmek istemez miyiz? Dönmek isteriz. Onlar da dönmek istiyorlar. Burada da bir zulüm var. Zamanında Rusya’nın yaptığı bir hata bu, yani komünist dönemde yaptığı bir hata. Bunun derhal düzeltilmesi lazım. Oradaki kardeşlerimizin derhal ülkelerine dönmesi gerekiyor. Tabi en büyük arzumuz da inşaAllah Türkiye ile birleşmeleri. Asıl o zaman rahatlayacaklardır. Aynı Anadolu gibi maşaAllah Kırım. Yani sanki Konya’nın bir ilçesini düşünün, bir ilini düşünün, yahut Kastamonu, Manisa; yani tam Osmanlıdır, buram buram Osmanlı kokar. Yani yemekleri, insanları, üslubu, konuşması; geçenlerde de bir röportaj yapmıştık Kırımlı kardeşlerimle ben Türk zannettim. Aynı Anadolu insanı gibi böyle, çok şahane insanlar. İnşaAllah onların da bir halle yola girmesi inşaAllah mümkün olacak, ama en önemlisi bu şimdilik inşaAllah. Evet, sorun var mı?
SUNUCU: Bir seyircimiz de zaten bununla ilgili bir ifadede bulunmuş. Konumuzla bağlantılı, onu sizinle paylaşmak isterim. Nazım Haksen beyefendi İstanbul’dan: “Kırım’da, Musul ve Kerkük’te, Doğu Türkistan’da Müslüman kardeşlerimiz yıllarca zulme uğratıldılar. Gemiler dolusu Kırımlı, Karadeniz’in ortasında batırılıp şehit edildi. Musul’da Türkmenler kendi vatanlarından sürülmeye çalışılıyor. Doğu Türkistan’da masum insanlar Maocu Çin’in zalimliğiyle yüz yüze. İki soru yöneltmek istiyor. Burada yaşayan Müslüman kardeşlerimiz içinde bulundukları durumda nasıl bir yol izlemeliler? Ve de biz kardeşlerimize nasıl yardımcı olabiliriz?”
ADNAN OKTAR: Kızıl Çin’de kardeşlerimizin yapacağı bir şey yok, onların yapacağı bir şey olmaz. Sadece birbirlerini çok sevsinler, birbirlerini çok iyi koruyup kollasınlar, Allah’ı çok ansınlar, Allah’a çok dua etsinler. Yapacak olan bizleriz. Yeri göğü birbirine katmamız gerekir. Özellikle şu hapishaneler olayı, yani şehit ettikleri artık onlar olmuş. Ama şu an bir işkence var Çin hapishanelerinde ama akıl almaz işkenceler. Yani rezalet tarzında. Kolu, bacağı, beli kırılan bir sürü insan var. Birçok insan var. Bir sürü demeyeyim de Allah affetsin. Bir çok kardeşimiz var. Bu zulmün bir an önce durdurulması gerekiyor. Yani akıl almaz sadist ve psikopat adamlar. Bunlarla yani eğer karşılıklı caydırıcı tavır içerisinde olmazsak bunlar bu kafada devam edecek gibi görünüyorlar. Çünkü Dünya’nın hiçbir yerinden ses çıkmıyor. Kimsenin birşey dediği yok. Onlar da eline alıp istedikleri gibi hareket ediyorlar. Yani böyle oralar yol geçen hanına dönmüş. Şiddetli reaksiyon göstertirsek mutlaka etkisi olacaktır inşaAllah. Bunu bir yapalım inşaAllah. Evet. Oktar’ım sen ne anlatmak istiyorsun?
OKTAR BABUNA: Ben de bir DNA’yla, kopyalanmasıyla ilgili bir film var. Onu göstermemiz uygun olur mu?
ADNAN OKTAR: Tamam göreyim inşaAllah. Oktar bekliyor muyuz?
OKTAR BABUNA: Geldi. Arkadaşlar zoomlayabilirlerse ekrana...
ADNAN OKTAR: Yani Oktar ne teknoloji bu maşaAllah böyle. Hadi bakalım inşaAllah başarılı olursun. E zoom yapılanları görmemiz gerekiyor. Doktor sen biraz kafanı kenara mı çekmen gerekiyor bilmiyorum? Evet.
OKTAR BABUNA: Evet. Hücreyi görüyoruz, hücrenin çekirdeğini... Bu çekirdeğin üzerinde kapılar var. Kapılardan geçerek içeriye... Bu bilgisayar animasyonu, hücrenin canlandırması. Gördüğünüz gibi bambaşka bir alem var hücrenin içerisinde. DNA molekülünü görüyoruz burada. Bakın çift sarmal şeklinde döne döne merdiven gibi olduğunu varsayalım bunun, döne döne yükselen bir merdiven gibi. Şimdi bunun kopyalanması için şöyle düşünelim: 1.000.000 ansiklopedi sayfalık bir kütüphane dolusu bilgi var. Sadece bunlardan çok az bir kısmında, bir sayfasında bizim protein için gerekli olan bilgi var. Bu robot moleküller geliyor bakın... Tam olması gerektiği yeri açıyorlar o kapkaranlık ortamda. Yani bu, muazzam bir akıl var burada. Kapkaranlık ortam, robot moleküller de bildiğimiz taş gibi birşey. Yani bir taşın gelip böyle kütüphanenin içindeki bir sayfalık kopyalanacak bir bilgiyi bulması kadar mucize bu. Fermuarın açıldığını görüyorsunuz burada. Fermuar açıldıktan sonra bakın kopyalama işlemi başlıyor. Kopyalama işlemini yapan robot moleküller var. Bunlar, bu fermuarın üzerindeki harfleri kopyalamaya başlıyorlar, kopyalıyorlar ve kopyalanan zincir, bölüm bakın deliklerden tekrar çekirdeğin dışına çıkıyor. Buna mesajcı bir molekül ismi veriliyor. Mesajcı RNA molekülü deniyor. Şimdi bundan fabrikada, bakın bu gördüğünüz yer, iki parçalı olan yer de protein fabrikası. Protein fabrikasına geldi bu. Protein fabrikasında da, şimdi bu proteinin nasıl yapıldığını göreceğiz hep birlikte. Bunlar son derece kompleks işlemler. Yani basitleştirilmiş olarak anlatılıyor burada ama kopyalanan bölgeye bir takım diğer robot moleküller geliyor, amino asit denen, proteini oluşturan parçacıkları getiriyorlar. Bunların birleşmesinden de bakın kopyasına, burada bilgi var. Bu bilgiye binaen getiriliyor bunlar. Bakın her biri bir parçasını getiriyor, ekliyor proteinin. Bir parçası daha getiriliyor, ekleniyor. İşte yüzlercesi bir araya geldiği zaman bir protein molekülü meydana geliyor. Fakat burada önemli olan nokta şu: Proteinin çok özel bir dizilimi var. O kadar özel bir dizilim ki bu, hocamızın kitaplarından daha önce bahsetmiştik... Bakın 500 amino asitlik bir protein. Bu şekilde sentezlendiği zaman, kendi kendine oluşma ihtimali imkansız. Yani 10950’de 1 ihtimal. Yani imkansız kere imkansız. Bu çok özel bilgi dahilinde sentezlenen, yapımı olan protein molekülü daha sonra başka robot moleküller tarafından kendi üzerinde katlanılıyor. Bakın bu da çok önemli. Yani düz bir zincir hiçbir anlam ifade etmiyor. Başka robot moleküller bunu çok özel bir biçimde katlıyor. Bu katlanan protein molekülü de özel işlev görüyor. Ne oluyor bu? Vücudumuzda hormon olabiliyor, başka robot molekül olabiliyor veya yapısal bir protein oluyor. Mesela kaslarımızı yapıyor, hücrenin duvarında görev alıyor vs. ve tam olması gerektiği yere gönderiliyor. İşte bu çok büyük bir mucize. Burada bunu yapan ara, 70 kadar ara molekül var. Bunların her biri şuursuz moleküller. Taş gibi yani. Bir taş düşünün kapkaranlık bir ortamda. Mesela şöyle düşünelim. 1.000.000 ansiklopedi sayfalık bir kütüphane var. Karanlık ortamda bizim herhangi birimize, bütün seyirciler kendilerini bunun yerine koysun. Bize, elimize bir sayfalık bir bilgi verseler, deseler ki: Git bu bilgiyi o kütüphanede bul. Aydınlık bile olsa bunu bulmak aylarca sürerdi. Bakın bu dakikalar içerisinde saniyede her hücrede 2.000 protein sentezleniyor. Dakikalar içerisinde gerçekleştiriliyor. Burada işte Allah’ın sonsuz yaratma sanatı ve aklıyla karşılaşıyoruz. Yani bunun tesadüfen olduğuna inanması için bir insanın aklını kaçırmış olması lazım, ya da çok büyük yalancı olması lazım. Burada muazzam bir akıl var. Kebir olan, büyük olan Allah’ın yaratma sanatı bu. Bunlar daha yeni yeni keşfediliyor ve daha keşfedilmemiş, daha bilinmeyen bir çok detay var.
ADNAN OKTAR: Evet.
SUNUCU: Ve yer yüzünde olan insan sayısı kadar da kişiye özgü yapılar bunlar. Dolayısıyla gerçekten insan aklının durduğu noktalardan biri.
ADNAN OKTAR: Evet. MaşaAllah. Dawkins ne diyor bu konu için?
SUNUCU: Geçen seneki bir filmde uzaylıların gelip hayatı dizayn etti, tasarladığını iddia etmişti.
ADNAN OKTAR: Bu kromozomları onlar yaptı diyor, öyle mi?
OKTAR BABUNA: Evet.
ADNAN OKTAR: Bakın görüyor musunuz rezaletin şiddetini? Yani bakın açmaza girip akıl almaz, yani asla inanmayacağı sözleri de söylüyor bu şahıs. Yani uzaylılar kromozom yapacak, dünyaya getirecek, sonra da o kromozomlardan diğer bütün canlılar oluşmuş olacak ve bunu sanki böyle bir din gibi bize anlatıyor. Neye göre dayandırıyor bunu? İşte bak bu da bir inanç, bu da bir din. Pagan dinini geliştirmiş, yeni başka bir putperest din daha meydana getirmiş. Eski Mısır’da Nil’in çamurlarından oluştuğunu iddia ediyorlardı, bu da uzaydan gelenler yaptı diyor, artı çamurlu su. Değil mi? Yani pagan dinine uzaylılar dinini de eklemiş, iki din bir araya gelmiş. O da onun rahipliğini yapıyor. Bilim adamının söyleyeceği söz mü şu?
OKTAR BABUNA: Değil tabii ki inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Uzaylılar uzaydan geldi, kromozomları yaptılar, onlar da çamurlu sularda geliştiler, insanlar oldu. Yani... Ne söyleyelim ben bu adamlara? Allah akıl fikir versin. Allah kafalarını açsın. Bakalım Ahirette Dawkins Allah’ın huzurunda da böyle uzaylılar yaptı diyebilecek mi? Çamurlu sularda tesadüfen bu canlılar oluştu diyebilecek mi? Tesadüfler sonucu.... İnşaAllah.
OKTAR BABUNA: Allah sizi vesile etti, daha önce meydanı boş buluyorlardı ama artık o şekilde kandıramıyorlar insanları elhamdülillah.
ADNAN OKTAR: Sen soru sormak istiyormuşsun gibi geldi bana.
SUNUCU: Evet, bir sorumuz daha var. Yine aslında bağlantılı, o yüzden kesmek isterim. Mehpare Polat, Tire’den. “Geçen haftaki bir röportajınızda, ahirette Müslümanların ve kafirlerin sorgulanmasının nasıl olacağını detaylı olarak anlatmıştınız diye belirtmiş. İnsanın bu dünyada bilerek yada cahillikten yaptığı hataları ve günahları oluyor. Hatalarından dolayı pişmanlık duyan bir kişi cennete giderse, bu pişmanlıklarını hatırlar mı?”
ADNAN OKTAR: Dünyada bizi rahatsız eden bir olayı ahirette bizim hatırlamamız mümkün değil. Allah’ın Rahman ve Rahim isminin bir tecellisi olarak dünyada burukluk dahi duyduğumuz birşeyi hatırlayamayız. Mesela biz daha önce Kalu Bela’da Allah’a söz verdik iman edeceğimize dair. “Ben sizin Rab’biniz değil miyim?” dedi Allah bütün insanlığa. Bütün insanlık “Evet Rabbimizsin” dediler. Ama hiçkimse hatırlayamıyor şu an. Hatta biz değil mi? Üç yaşımızı hatırlayamıyoruz, iki yaşımızı hatırlayamıyoruz hatta değil mi? Lise yıllarında da, ortaokul yıllarında da yani ana olayları hatırlayabilir insanlar. En ince detaylarına kadar gün gün, saat saat olayları hatırlayamaz.
SUNUCU: Dikkatini verdiği konuları.
ADNAN OKTAR: Tabii. Önemli olan konuları hatırlayabilir yani. Ortaokulda, ilkokulda çok akılda kalan belirli konular vardır. Yoksa mesela işte otuz sene evvel, işte Çarşamba günü, işte pastanede ne yediğini hatırlayamaz. Aklına gelmez. Ama Allah Katında bunların hepsi belirlidir. Kaderde belirlidir. Mesela biz şu an konuşuyoruz. Bunlar zaten hazır olan, kaderde olan konuları anlatıyoruz. Yani aslında bu bir geçmiş. Yani şu an gelecek gibi görünüyor ama geçmişle gelecek ikisi de izafidir. Çünkü müminler cennette oluyorlar. Bir hayat bölümü orada oluyor, bir hayat bölümü burada olmuş oluyor. Dolayısıyla geçmişte olan olayları biz şu an yaşıyoruz. Mesela bu konuşmayı biz zaten yapmıştık. Sadece bu şehadet aleminde Allah bize gösteriyor. Ne konuştuğumuzu göstertiyor. Yani biz zamanlı ve mekanlı olduğumuz için görüyoruz. Mesela belki sen düşünüyorsun ne sorsam acaba yahut ne konuşsam acaba diye halbuki o belirli ne konuşacağın ne yapacağın hepsi belirli. Yani ne yaparsan yap hiçbir şey değişmez. Mesela heyecanlanacağın da bellidir. Yani acaba ne yapsam acaba; o da bellidir. Eğer konuşamayacak duruma geliyorsa, mesela bazı insanın dili tutulur değil mi? O da kaderinde bellidir. Çünkü nutku veren Allah’tır diyor Allah. Allah dilemedikçe, şeytandan Allah’a sığınırım, siz dileyemezsiniz diyor Allah. Her şeyi bir Kitap’ta yazdık diyor Cenab-ı Allah. Kaderde bellidir. Mesela biz konuştuk, belirli konular vardı, bunların hepsi belirli olduğu için konuştuk. Yani yine biz ilkokul günlerine döndürülsek yine aynı hayatı yaşarız, geliriz geliriz geliriz geliriz, en sonunda bu evde yine bir araya geliriz bu stüdyoda ve bu konuları yine aynı anlatırız. Hiç fark etmez. Ama daha önce ne anlatacağımız belli değil gibi oluyor. Halbuki belli. Mesela ben size şimdi Said Nursi Hazretleri’nin Şualar isimli eserinde ahir zamanla ilgili çok mühim konuları var. Onların ana mantıklarını anlatmış, onları anlatmak istiyorum inşaAllah. “Otuz sene evvel yazılan matbu Muhakemat-ı Bediiyyede bahsedilen "Sedd-i Zülkarneyn" ve Ye'cüc, Me'cüc ve sâir eşrat-ı kıyametten”, yani kıyamet alametlerinde, “20 mesele Aziz bir dostumun hatırı için tebyiz edildi” diyor. 30 sene evvel yazılan kitabı her halde 1930’lar filan oluyor. Aşağı-yukarı evet. “Bu zamanda” diyor “Akidi avamın müminini Mikahil ve şuhaybette muhafaza için yazılmış.” Yani şüpheden kuşkudan kurtarmak için yazılmış. İnsanlar vesveseye açık olurlar kuşkuya düşebilirler. Bundan kurtarmak için yazılmış. “âhir zamanda vukua gelecek hâdisâta dair hadislerin bir kısmı, müteşabihat-ı Kur'âniye gibi, derin manaları var.” Kuran’daki müteşabihat-ı Kur'âniye gibi, yani açık anlamı üzerine olmuyor. Mesela Cübbeli işte burada hataya düşüyor. Mesela Peygamber Efendimiz (sav) Mehdi diyor eline bakacak, avucuna bakacak talebelerini görecek ve dünyanın birçok yerini görebilecek. Cübbeliye göre direkt avucunun içine baktın mı orada bir görüntü oluşacak. O anlama geliyor. Yani o bunun bir cep telefonuna, ileri teknolojiye baktığını iddia etmiyor. Yani direkt zahir anlamı üzerine. Halbuki bakın Said Nursı diyor ki: “bir kısmı, müteşabihat-ı Kur'âniye gibi, derin mânâları var. Muhkemat gibi tefsir edilmesin”. Yani muhkem, açık ayeti, mesela içki haramdır diyor Allah, mesela namaz kılın diyor, bunun tevili olmaz bu hükümlerin. Bu açıktır, muhkem ayettir. Ama diyor ki: “Muhkemat gibi tefsir edilmez”. Yani açık anlamı üzerine olmaz. “ve herkes bilemez.” Yani halktan herhangi bir insan bilemez diyor. “Belki tefsir yerinde tevil ederler, sırrıyla, vukuundan sonra” meydana geldikten sonra ne demek istediği anlaşılır ve murat ne olduğu bilinir. Cenabı Allah’ın kastettiğinin ne olduğu tahakkukundan sonra bilinir diyor. İlimde rasih olanlar “Lailayalemimugaybiillallah” Gayb Cenab-ı Allah’ın Katındadır diyerek bu hakikatleri izhar ederler. Bu Beşinci Şuanın bir Mukaddimesi ve yirmi üç Meselesi vardır. Evet. Bakın “iman ve teklif”, iman ve teklif edilmesi “ihtiyar dairesinde”, yani insanın iradesi dairesinde “bir imtihan, bir tecrübe, bir müsabaka olduğuna”, mesela iyi insanlarla, kaliteli insanlarla zayıf insanların bir müsabaka yapması gerekiyor bu dünyada. Ne olduğunun anlaşılması gerekiyor. “olduğundan, perdeli ve derin ve tetkik ve tecrübeye muhtaç olan perdeli ”, bir kere perdeli olan diyor. Hadisler kapalı hafif perdeli ve derin, anlamı derin ve tetkik. Yani ilmi olayları bileceksin, sosyal olayları bileceksin, tetkik edilmesi gerekiyor olayı tam ortaya çıkarabilmek için. Ve tecrübeye, yani daha önce bu konuda bilgisi olmaya muhtaç olan nazari meseleler, nazariyata dayalı meseleler, “elbette bedihî”, yani açık olmaz, sarih olmaz, “ve herkes ister istemez tasdik edecek derecede zarurî olmaz.” Yani herkesin bakar bakmaz tasdik edeceği gibi açık olmaz diyor. “Tâ ki, Ebu Bekir'ler âlâ-yı illiyyîne çıksınlar”, Hz. Ebu Bekir gibi yüksek insanlar yüksek ahlaklarını iyice göstertsinler, “ve Ebu Cehil'ler esfel-i sâfilîne düşsünler.” Yani adi ve karaktersiz insanlar da en aşağı mertebeye düşsünler. İmtihan için. “İhtiyar kalmazsa teklif olamaz.” Yani eğer insan iradesi yani karar vermek gücü olmazsa teklifin bir anlamı olmaz diyor Bediüzzaman. “Ve bu sır ve hikmet içindir ki, mucizeler seyrek ve nâdir verilir.” Peygamberler hakikaten çok nadir mucize göstertirler. “Hem dâr-ı teklifte gözle görünecek olan alâmet-i kıyamet ve eşrât-ı saat bir kısım müteşabihat-ı Kur'âniye gibi kapalı ve tevilli oluyor.” İlerde açıkça alenen belli olacak ahir zaman alametleri mesela bu geminin patlaması, onbeş gün arayla ay ve güneş tutulması değil mi? Ona benzer işte Fırat’ın suyunun kesilmesi, başka?
OKTAR BABUNA: Afganistan’ın işgali.
ADNAN OKTAR: Afganistan’ın işgali. Başka?
CİHAT GÜNDOĞDU: İran, Irak savaşı.
ADNAN OKTAR: Başka?
CİHAT GÜNDOĞDU: Irak’da bir ordunun kaybolması.
OKTAR BABUNA: Kuyruklu yıldızların çıkması.
ADNAN OKTAR: Kuyruklu yıldızların çıkması
OKTAR BABUNA: Ekonomik kriz, kuraklık.
ADNAN OKTAR: Ekonomik kriz, kuraklık değil mi?
OKTAR BABUNA: Binaların inşaası.
ADNAN OKTAR: Evet. Bakın “bir kısım müteşabihat-ı Kur'âniye gibi kapalı ve tevilli oluyor.” Bir kere hem kapalı hem de tevil edilmesi, açıklanması gerekiyor, şerh edilmesi gerekiyor. Mesela biz tevil ettiğimizde, yani başka bir kişi tevil ettiğinde anlaşılıyor. “Yalnız, güneşin mağripten çıkması bedahet derecesinde herkesi tasdike mecbur ettiğinden, tevbe kapısı kapanır,” diyor ya Cübbeli güneş batıdan doğduktan sonra insanlar daha 120 yıl yaşayacak diyor. Bakın Bediüzzaman ne diyor, tevbe kapısı kapanır. Tevbe kapısı kapanınca insanların yaşaması için bir sebep yok ki artık. “ve daha tevbe ve İmân makbul olmaz. Çünkü, Ebu Bekir'ler Ebu Cehil'ler ile tasdikte beraber olurlar.” Yani hepsi iman etmeye mecbur olurlar diyor. “Hattâ Hazret-i İsa Aleyhisselâmın nüzûlü dahi ve kendisi İsa Aleyhisselâm olduğu, nur-u imanın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez.” Zuhur ettiğinde Hz. İsa (a.s.) bak Nur-u imanın, imanın nuru yani, aklı derin olan Allah’tan derin korkan insanların dikkati ile fark edilebilir diyor. Herkes bilemez. “Hattâ deccal ve süfyan gibi eşhâs-ı müthişe, kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar.” Mesela deccal diyor kendini bilmez diyor. “Teşbihler ve temsiller suretinde rivayet edilen bir kısım hadisler, mürûr-u zamanla avâmın nazarında hakikat telâkki edildiğinden, vâkıa mutabık çıkmıyor.” Bakın tam Cübbeli’yi tarif ediyor Bediüzzaman. Bak Teşbihler ve temsiller suretinde teşbihle anlatılıyor, temsille anlatıyor Peygamber Efendimiz (sav), suretiyle rivayet edilen bir kısım hadisler mürûr-u zamanla, yani zamanın ilerlemesiyle, avamın nazarında, halkın nazarında hakikat telâkki edildiğinden, direkt doğrular o şekilde olduğu zannedildiğinden, vâkıa mutabık çıkmıyor, yani olay vuku etmiyor, vuku bulması mümkün olmuyor. Yani öyle bir şey mutabık çıkmıyor, yanlış çıkıyor. Aynı hakikat olduğu halde, doğru olduğu halde, vâkıa mutabakatı görünmüyor. Hiç alakasız görünüyor. Diyor ya mesela işte İtalya’da halk denizin çekildiğini fark etmeyecek. Adriyatik denizi kuruyacak diyor. Halbuki tabi Adriyatik Denizi kuruyan Adriyatik Denizi değil. Yani Boğaz Köprüsünden Mehdi’nin geçmesi anlatılıyor. O kadar. Yani o onu bambaşka bir şekle getirdi. Kuru bir yoldan geçeceği söyleniyor Mehdi’nin o kadar. Kuru yol, ya denizin altından açılan yeni yola işaret ediyor veyahut köprüden geçmesidir. Her ikisi de. İnşaAllah. “Bir kısım hadisler İslâmların ekseriyeti noktasında veya hükûmet-i İslâmiyenin veya merkez-i hilâfetin nokta-i nazarında vürud ettiği halde,” bakın merkez-i hilafetin nokta-i nazarında, merkez-i hilafet neredeydi son olarak?
OKTAR BABUNA: İstanbul’da.
ADNAN OKTAR: İstanbul’da. “Vürud ettiği halde”, yani orada gerçekleştiği halde “umum ehl-i dünyaya şamil zannedilmiş” İşte bu Cübbeli’nin hatası da burada oluyor. “ve bir cihette hususî bulunduğu halde” sadece o bölgeye has olduğu halde, “küllî ve âmm telâkki edilmiş.” Yani her yerde zannedilmiş. “Meselâ rivayette vardır ki, "Bir zaman gelecek, Allah Allah diyen kalmayacak." Yani mesela zikirhaneler kapanacak. Mesela Rusya’da efendim değil mi? Arnavutluk’da zamanında bütün zikirhaneler, camiler her yer kapandı. Neyse şimdilik bu kadarın bu kısmını anlatmış olalım. Devam ederiz. İnşaAllah. Ama ahir zaman olaylarına nasıl bakılması gerektiğini Said Nursi Hazretleri çok detaylı, güzel anlatmıştır Risale-i Nur Külliyatında. Herkese tavsiye ederim. Risale-i Nur Külliyatı ve Bediüzzaman birbirinden kopmaz iki güzelliktir. Said Nursi Hazretleri’nin kıymeti ve değeri önümüzdeki yıllarda çok daha iyi anlaşılacak. Çok büyük bir velidir, derin bir âlimdir. Benim gördüğüm, samimi kanaatim gelmiş geçmiş en büyük müceddid ve müçtehittir. Bütün dedikleri tek tek çıkmıştır, koyduğu teşhisler çok mükemmeldir. Türkiye’nin birliği beraberliği için, milletimizin mutluluğu için çok gayret etmiştir. Fitne cereyanlarına daima karşı olmuştur, kargaşaya daima karşı olmuştur, teröre, anarşiye karşı daima tavır almıştır. Her zaman makul, akılcı, tutarlı bir çizgisi olmuştur. Ben o yüzden Said Nursi Hazretleri’ni çok severim. Ve meselelere en hayati noktalarından yaklaşmıştır. Mehdi’yi çok kapsamlı ve güzel tarif etmiştir. Mehdi hakkında çok güzel tespitleri vardır, açıklamaları var. Mehdi’nin İstanbul’da çıkacağını söylüyor, Hicri 1400’de çıkacağını söylüyor. Darwinizme ve materyalizme karşı mücadele vereceğini söylüyor. Mücadelenin 2021 yılına kadar devam edeceğini söylüyor. Hatta 2023’ler 2021’ler. Fakat 1506’dan sonra da bir bozulmanın başlayacağını söylüyor. 1545 gibi; Hicri 1545 gibi de inşaAllah Allah’ın izniyle kıyamet kopacak diyor. Said Nursi, benim gördüğüm, bütün dünyanın ihtiyacı olan bir insan. Bütün dünyanın ona ihtiyacı var. Bir kere demagojiden şiddetle kaçınan, son derece samimi, emin olmadığı bir konuda açıklama yapmayan bir insan. Mesela emin olmadığında da söylüyor. Mesela diyor k, bu Dabbet-ül Arz konusunda; “diğer konular gibi katî bir kanaatle bilmemekle beraber…” diyor, ondan sonra açıklıyor. Ama diğer konuları katî bir kanaatle söylüyorum diyor. Mehdi, Yecüc Mecüc, deccal ve diğer konular inşaAllah. Doktorum buyurun.
CİHAT GÜNDOĞDU: Ben izin verirseniz şeyden bahsetmek istiyorum; insanın içinde bir saat var, buna biyolojik saat deniyor ve vücudumuzdaki bütün organlar, bütün hücreler, metabolizmamız da buna dâhil olmak üzere hep bu biyolojik saate göre çalışıyor. Bir ritim var vücudumuzda. İncelendiğinde tamamen robot moleküller sayesinde işleyen bir mekanizmaya sahip olduğunu görüyoruz, o da şöyle. Bir defa belli iki tane molekül var; biri PER biri de CRY denilen iki tane molekül. Gün ışığı bunların üretimine sebep oluyor. Gün ışığı şiddeti arttıkça bunlar üretildikçe üretiliveriyorlar gün boyunca. Nerede üretiliyorlar? Bir defa gözlere çok yakın bir yer; hipotolamus denen biz bez var beynimizde. Gözün hemen arkasında yaklaşık 3 cm geride bulunan bir bez bu. ve bundan iki tane var, iki tane çekirdekçik bunlar. Milimetre büyüklüğünde birer çekirdekçikten bahsediyorum yani birer sinir düğümünden bahsediyorum. İşte burada üretiliyorlar, buradaki hücrelerde. Ve bu PER ve CRY adlı moleküllerin gün boyu üretilmesi sonucu bir uyanıklık sağlanmış oluyor. Daha sonra gece karanlığıyla beraber bunları üretimi yavaşlıyor ve insanın uykusu geliyor ve yatıp uyuyor. Gece boyunca bu üretilmiş olan moleküllerin miktarı gittikçe azalıveriyor ta ki sabahın ilk ışıklarına varıncaya dek bu böyle sürmüş oluyor. Sabahın ilk ışıklarıyla beraber göz kapağından da süzülen ışık tabii ki bu beyindeki biyolojik saatimize; o hücre düğümlerine, sinir düğümlere etki ediyor ve tekrar bu moleküllerin üretilmesini sağlıyor. Ve bu şekilde vücudun bir ritmi sağlanmış oluyor. Buna “biyolojik saat” deniyor. Ve bakın, bundan iki tane var, yani iki tane saat var vücudumuzda, iki tane sağda ve solda olmak üzere. Ve bunlar hep kusursuz bir şekilde çalışıyorlar ve uyanıklığı ve uyumayı sağlıyorlar. Biri geri diğeri ileri kalmıyor, tamamen koordineli olarak çalışıyorlar, şaşmıyor vakitleri. Bakın bir ayet-i kerimede Cenab-ı Allah geceyi dinlenme yaptığını gündüzü ise aydınlatıcı yaptığını şöyle bize bildirmiş Yunus Suresi 67. ayette: “O, dinlenmeniz için geceyi, gündüzü de aydınlatıcı (mubsir) olarak sizin için yaratmıştır. Şüphesiz işitebilen bir topluluk için bunda gerçekten ayetler vardır.” Demek ki ayette de bize bildirildiği gibi uyanıklığı, gündüzün uyanıklığı moleküller sayesinde, molekülleri Allah sebep olarak kılmış. Biyolojik saatin işleyişiyle sebepler kılınmış ve uyanık kalıyoruz. Gece de yine bu moleküllerin azalması sayesinde bu sefer dinlenmemiz için mecburen uyku uyumamız gerekiyor. Tamamen kontrolümüz dışında Allah’ın emriyle, Allah’ın bu molekülleri yönetmesiyle tabii ki gerçekleşmiş oluyor, ayetle de bize bildirilmiş 1400 yıl önceden.
SUNUCU: Gerçekten harika çok teşekkür ederiz bunları paylaştığınız için.
ADNAN OKTAR: Oktar Bey, sakin sakin dinliyorsun. Sen bir deryasın, anlat inşaAllah.
OKTAR BABUNA: Estağfirullah. Bir dünkü sineğin filmi var Hocam başka bir kanalda anlatmıştık. Bu yeni ekranda göstermemiz mi uygun olur yoksa başka bir konu var onu mu anlatayım?
ADNAN OKTAR: Nasıl istersen?
OKTAR BABUNA: Estağfirullah. Göstereyim mi Hocam sineği?
ADNAN OKTAR: Rica ederim.
OKTAR BABUNA: Estağfirullah. Arkadaşlar bunu bir zoomlar mısınız?
ADNAN OKTAR: Herhalde rica etmemiz gerekecek yoksa zoomlamıyorlar.
OKTAR BABUNA: Evet, sineğin uçuşu muazzam bir yaratılış harikası. Bakın, sinek burada gördüğünüz gibi kanatlarını zannettiğimiz gibi menteşe gibi aşağı-yukarı değil ileri ve geri hareket ettiriyor. Fakat o kadar hassas bir hareket yapıyor ki. Milimetrenin binde biri kadar bir değişiklik olsa bu harekette uçması mümkün değil. Bilim adamları bunu araştırıyorlar, neden böyle bir hareket yaptı diye. Şimdi birazdan bir canlandırma göreceksiniz; burada bir laboratuarda sineğe benzer bir kanatla yağın içinde aynı hareketleri yaptırmışlar, ağır çekimde çekerek. Bakın şimdi bu görüntü geliyor birazdan…Geldi. Şimdi bu gördüğünüz yapay kanatlar yağın içinde aynı hareketi yapıyor bakın ileri-geri bir hareket gördüğünüz gibi ve kabarcıklar içerisinde girdaplar oluşuyor. Bu son derece önemli, kanatın altında bir girdap oluşuyor burada gördüğünüz. Bu girdapların çok hafif kaldırıcı etkisi var. Sineğin kanatlarının ön kenarında ise farklı bir girdap oluşuyor. İşte asıl uçmayı sağlayan bu girdapmış. Kanadın ön kenarında oluşan bu girdap sineği kaldırıcı etki meydana getiriyor, girdapları görüyorsunuz burada kabarcıklardan oluşan, ön kenarındaki kaldırıcı girdap da sineğin uçmasını sağlıyor fakat o kadar hassas bir hareket ki bu milimetrenin binde biri kadar bir değişiklik olduğunda sineğin uçması mümkün değil. Çünkü bu gördüğünüz girdapları takip eden bilim adamları, araştıran bilim adamları yeni bakın “aerodinamik kanunlar” bugüne kadar hiç bilinmeyen “aerodinamik kanunlar” keşfediyorlar. Sinek bunu milyonlarca yıldır biliyor Allah’ın dilemesiyle. İlk var olduğu andan itibaren 50 milyon, 100 milyon yıl önce sinek aynen bu şekilde, bakın görüyorsunuz gerçek sineği, ileri geri hareketini yapıyor ve girdabı görüyorsunuz kaldırıcı. Ve o kadar hassas yapıyor ki bunu. Sinek biliyorsunuz çok ani hareketler yapabilir. Bunu da işte uçuştaki, bakın kanatlarını saniyede 1000 kere çırpabiliyor. Bu hareketi, gördüğünüz bu hareketi saniyede 1000 kere yapan sinek çok ani bir değişiklikle birden bire sağa sola uçabiliyor ya da mesela tavana konabiliyor çok hassas bir şekilde. Hiçbir yere çarpmıyor ve çok ani hareketler yapabiliyor milimetrik değişikliklerle. İşte bu herşeye muktedir olan, “muktedir” Allah’ın sıfatlarından bir tanesi, bütün herşeyi kontrolü altında, gücü altında tutan Allah’ın yaratma sanatı. Bilim adamları daha bunu yeni araştırıp keşfedebiliyorlar ama sinek ilk var olduğu andan itibaren bu şekilde yaratılmış. Tabii bu muazzam bir yaratılış harikası ve bu Darwinizm’in tesadüf saçmalığını da tamamen ortadan aldıran bir gerçek. Allah bir ayette de şöyle buyuruyor; (şeytandan Allah’a sığınırım) “Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için bir araya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de.” (Hac Suresi, 73) Hocamızın www.harunyahya.org sitesine giren vatandaşlarımız inşaAllah, orada “sivrisinek mucizesi” isimli bir kitap var okumalarını kesinlikle tavsiye ederim. Bir tek sinekte bile muazzam yaratılış harikaları var böyle. Onu okurlarsa çok faydalı olur diğer eserlerle birlikte.
ADNAN OKTAR: Evet, ben bir hadis söyleyeyim.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah.
ADNAN OKTAR: Ne diyorsun doktorum?
CİHAT GÜNDOĞDU: Çok iyi olur inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Muhyiddin İbnü’l-Arabi –kuddise sırruh- Hazretleri, Hakim et-Tirmizi –kuddise sırruh- Hazretleri’nin “Hatmü’l-evliya”da sorduğu soruları cevaplandırmak için yazdığı “el-Cevabü’l-Müstakim” isimli eserinde şöyle buyurmuştur: “Buna hak kazanan, ceddine (yani Muhammed Aleyhisselam’a) çok benzeyen bir kimsedir. O (HZ. MEHDİ (A.S.))ARAPÇA’YI PEK İYİ KONUŞAMAZ, FAKAT AHLAKI HUSUSUNDA ONDAN FARKLI DA OLMAZ. O (HZ. MEHDİ (A.S.)), ORTA BOYLU ERLERDENDİR. MÜLKÜN DÖNEMİ ONUNLA BİTER VE VELAYET ONUNLA HATME ERER. Onun (HZ. MEHDİ (A.S.)’NİN), ismi ‘Diri’ olan bir yardımcısı vardır. Aslı ruhani, görünüşü insanidir.” El-Cevabü’l-Müstakim amma Seele anhü et-Türmizi el-Hakim, Bayezid, no: 3750, 242b yaprağında var bu hadis. Merak edenler bakabilirler. Evet efendim. Star gazetesi yazarı Şamil Tayyar, Yeni Şafak gazetesinden Mehmet Gündem’le yaptığı röportajda şunları söyledi diyor: “İddia edilen ergenekon örgütünü deşifre eden yazılarınızdan dolayı açık veya örtülü tehdit gördünüz mü diyor. Evet diyor. Sürekli ölüm tehditleri aldım hala da alıyorum diyor. Çok ağır hesap vereceksin, zindanlarda çürüyeceksin diyenler oldu. Hatta 1 milyon dolar rüşvet teklifi ile bile karşılaştım diyor. Kim yaptı bu teklifi diyor. İddia edilen ergenekon terör örgütü ile bağlantılı olduğunu düşündüğüm bir gazeteci yaptı diyor.” Başka açıklamalar yapıyor. Fakat en önemli burada açıklaması, iddia edilen ergenekon örgütünün yargıya olan hakimiyetinden bahsediyor. Yargıda diyor Başbakanı bile öteki pozisyonuna düşürebilen bir gücün adını koyabiliyor musun? Yani kendilerince öyle görüyor olabilir kendilerini iddia edilen Ergenekon örgütü. İddia edilen Ergenekon örgütüyle bağlantılı olanlar var. Soruna ideolojik yaklaşanlar var. Kişisel hesap peşinde koşanlar var diyor ve devam ediyor. Ama mühim olan, iddia edilen Ergenekon örgütü hakikaten, bizim de kendi tespitimiz var, bu yazarların tespiti de var. Muazzam bir yapılanma içindeler, müthiş bir yapılanma içindeler. Ve yüz elli yıldan beri yapılanmaları devam ediyor. Buna karşı çok köklü tedbir alınması gerekiyor. Yargıda mutlaka bir yenileme yapılması, gerekli tedbirlerin alınması şart. Hükümetin bu konuda cesur adımlar atması ve çok süratli hareket etmesi gerekiyor inşaAllah. Ve tabii milletimiz de hükümete bu yönde destekçi olmasında fayda var. Özellikle savcılarımıza, iddia edilen Ergenekon örgütüyle ilgili her türlü bilginin aktarılması çok önemli. Bu kadarcık bilgiyle ne olur dememek lazım. Çünkü 15-20 bilgi bir araya geldiğinde çok önemli bir konu ortaya çıkmış oluyor. Benim bildiğimden ne olur dememek lazım. Bilgisi olanların mutlaka aktarması gerekiyor. Ama iddia edilen Ergenekon örgütü her halükarda çökecektir. Bu Said Nursi Hazretlerinin Risale-i Nur külliyatında bizlere belirttiği bir müjdedir. Çok dikkatli haber vermiştir böyle bir yapılanma olacağını, iddia edilen Ergenekon örgütü olacağını ve bunların çöküp dağılacağını çok dikkatli anlatmıştır ve vakti de gelmiştir inşaAllah.
SUNUCU: Devam edelim sorularımızla.
ADNAN OKTAR: Vallahi Doktor Cihat hocam birşeyler anlatmak ister gibi bir hali var. Anlat Cihat hocam.
CİHAT GÜNDOĞDU: Şimdi çok ince bir detaydan bahsedeceğim insan vücudundaki. Kimsenin dikkat etmediği bir şeydir. Ama bakın ne kadar önemli bir ayrıntı. Allah’ın yaratma sanatının bir detayından bahsedeceğim. O da şu; hepimizin kirpikleri biraz dikkat ettiğimizde görürüz ki yukarıya doğru kıvrıktır. Üst göz kapağımızdan çıkan kirpikler yukarı doğru kıvrıktır, aşağıdakiler de aşağı doğru kıvrıktır. Bu nasıl sağlanmış? İncelendiğinde şunu görüyoruz. Kirpiklerin hemen çıktıkları yerin olduğu bölgede çok küçük yağ bezeleri var. Zays yağ bezeleri deniyor buna. Bu yağ bezelerinden üretilen özel bir yağ var. Kirpilerimiz bu yağla özel olarak yağlanıyorlar. Ne için yağlanıyorlar? Kıvrık olsunlar diye. Yukarıdakilerde birbirlerinin içlerine girip karmaşa oluşmasın, düzgün bir şekilde, yağlı bir şekilde, kıvrıklığı sağlansın diye. Bu sayede ne olmuş oluyor? Çok açık net bir görüş sağlamış oluyoruz. Kirpiklerimiz görüntümüzün önüne gelmemiş oluyor. Çok ince bir detay değil mi? Ve başka bir detayla bunu devam ettireyim izin verirseniz. Bu yağ bezelerinin ürettikleri yağ yalnızca bunun için kullanılmıyor. Aynı zamanda gözyaşında da kullanılıyor. Şimdi gözyaşını herkes zannediyor ki, göz yaşı bezimiz var, bu üretilen bir sıvıdır, su kıvamında bir şeydir zanneder herkes ve bu sayede gözlerimizi rahatlıkla oynatırız, göz kapaklarımızı takılmadan açar kaparız. Hayır böyle değil. Göz yaşımız 3 aytı tabakadan oluşan özel bir tasarıma sahip, özel bir yaratılışa sahip. O da şöyle; en alt tabakada mukus tabakası var, hemen üstünde göz yaşı bezleri tarafından üretilen sulu bir tabaka var, en üst tabakada da yine bu zays bezleri tarafından üretilen yağlı bir tabaka var. Bu sayede göz kapakları hiçbir sürtünmeyle karşılaşmadan rahatlıkla açılıp kapanabiliyor gözkapaklarımız. Bakın ne kadar detaylar var kimsenin haberi yok. Bunların tesadüf eseri olduğunu kim öne sürebilir? Hiç kimse. Yararı ve eksikliği durumunda oluşacak problemler açık ortada zaten. Ve Allah’ın rahmeti ile nasıl Allah bize açık bir görüş vermiş oluyor. Görme veriyor, güzel bir görme veriyor. Niçin? Şükredelim diye. Eğer anlarsak incelersek, Allah’ın ayetlerini araştırırsak detayları görüp Allah’ın gücünü takdir edersek, gerçekten şükredenlerden bu şekilde olmuş oluruz.
ADNAN OKTAR: Doktorum benim Rusça Yaratılış Atlasım basıldı biliyorsunuz. Ve Rusça olan bu Atlas şu an Rusya’da çok fazla satılıyor. Müthiş bir talep var. Onu bir gösterelim. Henüz ben ekranda göremedim. Evet. MaşaAllah. Rusya’da hemen hemen her yerde şu an bu kitaptan var inşaAllah devam da ediyor. Bir de Azerice Kuran Mucizeleri kitabım. Bu da çıktı. Evet. MaşaAllah. Böyle zaman zaman çıkan kitaplarımı tanıtacağım. Ama her gün kitap çıkıyor. Ara ara bu şekilde göstereceğim inşaAllah. Var mı anlatacağın? Tamam anlat.
OKTAR BABUNA: Şimdi anne sütünün oluşması çok büyük bir mucize. Bunu kontrol eden, çok aşamalı bir Allah’ın yaratma sanatını gösteren bir plan var. Bakın şöyle, beynimizin iki tane bölgesi var, hipotalamus ve hipofiz. İsimlerini tutmamıza gerek yok çok önemli değil. Hipotalamus denen bölgeden hipofizden salgılanan hormonu engelleyen bir başka hormon salgılanıyor. Hamilelik boyunca bunun yapılması çok önemli. Çünkü hamilelik boyunca süte ihtiyaç yok ve süt üretilmiyor. Bunun gerçekleşmesinde etkili olan faktör, annenin hamilelik boyunca östrojen isimli hormonunun yüksek oranda üretilmesi. Çünkü östrojen gidiyor hipotalamusta engelleyici hormonun salgılanmasını sağlıyor. Bu da tıpkı arabada frene basılması gibi. Biliyorsunuz yokuş aşağı duran bir arabada frene basıldığı zaman durur, ayağınızı yavaş yavaş çekerseniz hareket etmeye başlar. Hamileliğe yakın, östrojen hormonu azaldığında bu engelleyici hormonun yapımı azalmaya başlıyor kademeli olarak. Bu sefer hipofizden süt oluşturan hormon salgılanıyor bunun ismi prolaktin. Prolaktin memedeki süt bezlerinde sütün salgılanmasını sağlıyor. Peki bebek doğduğunda bu süt nasıl bebeğe ulaşacak. Bakın onun içinde bakın Allah nasıl yaratmış. Bunun içinde bebek süt emmek için annenin göğüs uçlarına dokunduğu zaman, göğüs uçlarındaki sinirler gidiyor, hipotalamustan bu sefer oksitosin isimli farklı bir hormon salgılatıyor. İşte o hormonda taa o göğüs uçlarına gidiyor ve onların etrafındaki kasları kasarak süt bebeğe ulaşıyor. Bu muazzam bir yaratılış harikası. Sırf şu hiçbir tesadüfe yer olmadığını, Allah’ın sonsuz aklını ve üstün yaratma sanatını yani sani sıfatını gösteren bir delil olmuş oluyor. Ve çok oranlı yani ne fazla ne eksik. Tam olması gerektiği zamanda. Mesela bebek doğduğunda bütün sistem faaliyete geçiyor bakın kaç aşamadan oluşarak anlattığım gibi. MaşaAllah.
SUNUCU: Çok teşekkür ederiz paylaştığınız için Oktar Bey.
OKTAR BABUNA: İnsan mucizesi kitabında hocamızın www.harunyahya.org’dan daha detaylı bilgiye ulaşabilirler. Hormon mucizesinde aynı şekilde okurlarsa bu şekilde. Ve okuduklarında etraflarına anlatsınlar mutlaka çok büyük sevap olur. Hem Allah’a imanı artıran, herkesin imanına vesile olacak iman hakikatleri. İnşaAllah.
SUNUCU: Ufak bir aramız var.
Aranın ardından tekrar sizlerleyiz. Yayınımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Evet.
ADNAN OKTAR: Sevimli seni. Tamam şöyle yapalım, Oktar sen, Hz. Mesih İsa aleyhisselamın dış görünümünü anlat. Yavaş yavaş güzelce oku ki, Mesih zuhur ettiğinde kardeşlerimiz aynısıymış, tarif edildiği gibiymiş desinler inşaAllah. O güzeller güzeli hakkında hadislerden derlenmiş bu açıklamaları yap.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah. Hz. İsa aleyhisselam inşAllah gri gözlüdür. Keskin bakışlıdır, Ahmed Bin Hanbel’in kaynaklarından rivayet edilen bir hadis inşaAllah. Yüzü hafif çillidir. Altın rengine bakan kestane rengi saçlıdır, sakalı da aynı renktedir. Saçları, saçını taramış ve sanki saçından su damlıyor gibi, Taberani’nin Kebir’inde; ıslak görünümlüdür, bakımlı, hafif dalgalıdır. Ne dümdüz, ne de aşırı kıvırcık. Kulak memesini kapatmakla beraber, yanlardan omuzlara inmeyen, fakat enseden iki kürek kemiği arasına değer vaziyette aşağıya sarkık şekildedir. Saçlarının kulaklarına kadar olan bölümü düz, aşağı kısmı dalgalıdır. Uzuna yakın, orta boyludur. Müslim’den bu, rivayet edilmiş.
ADNAN OKTAR: Sahih Müslim, hadis kitabı, evet.
OKTAR BABUNA: Geniş omuzlu, ince bellidir. Yüzü dupduru ve pırıl pırıldır. Sanki hamamdan yeni çıkmışcasına al çehrelidir. Yüzü hem ağırbaşlı hem canlıdır. Ağzı, burnu kusursuz güzelliktedir. Alnı düzgün ve temizdir. Sık sakallıdır, küçük ve güzel burunludur. Gözleri ateş gibi parlaktır. Yüzü kırmızıya çalar beyaz renktedir. Ayakları ve elleri temiz ve parlaktır. Görünüşü kibar ve hoşnuttur. Atletik yapılıdır. Kibar ve uzun parmaklı, mükemmel şekilli elleri vardır. Çevik ve güçlüdür. Ona bakanlar doyamazdı, dikkatlerini de ondan çevirmek istemezlerdi.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, maşaAllah. En fazla bir 10-15 yılı kaldı inşaAllah. 2000 yıl önce zamanın dışına çıktı, zamanın ve mekanın dışına çıktı. 2000 yıl sonra zamanın ve mekanın içine geri gelecek. Ona belki bir saniye gibi gelecek. Göz açıp kapama kadar. “Rabbin Katı’nda” diyor Cenab-ı Allah, şeytandan Allah’a sığınırım; “sizin saydığınız 1000 yıl, Allah Katı’nda bir gün gibidir” inşaAllah.
OKTAR BABUNA: Dün de hocam Amerikan radyosunda Iowa’da yayın yapan radyoda söylemiştiniz, hem Haham katılmıştı, hem Hıristiyan spiker, bunları tarif etmiştiniz Hz.İsa’nın gelişini, özelliklerini inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Amerika’ya, İngiltere’ye yönelik radyo programlarımız devam ediyor. Evet, bayağı da bir talep var.
OKTAR BABUNA: Ahir zamanı sordular size, ne düşünüyorsunuz diye inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Bakış açıları da çok olumlu, mesela Hıristiyan oldukları halde Hz. Mesih zamanında İslam dünyaya hakim olacak dedim çok sevindiler. Bayağı hoşlarına gitti. Hahamın da hoşuna gitti. MaşaAllah. Sevimli sen bir soru soracaktın.
SUNUCU: Bir dilek vardı, bir seyircimizin buna bağlantılı olarak, dilerim bulurum.
ADNAN OKTAR: Defterinde mi vardı yoksa? Herhangi bir soru da sorabilirsin.
SUNUCU: Trabzon’dan Hacer Sarı Hanımefendi. Bir dileğini paylaşmış bizlerle. “Geçen röportajınızda dünyanın birçok ülkesi ile radyo röportajları yaptığınızı anlatmıştınız ve Avustralya’yı da eklemiştiniz. Haberlere bakarken dikkatimi çekti. Dün Avustralya’nın üç eyaletinde başlayan yangınlarda iki yüz kişinin öldüğü ve ölü sayısının artmasından korkulduğu yazıyordu. Ölen Müslüman kardeşlerimizin mekanını cennet kılsın. Saygı ve sevgilerimle.”
ADNAN OKTAR: Evet. Bu kaderi göstertiyor. Ben Avustralya ile ilk defa hayatımda Avustralya çapında radyo konuşması daha önce hiç yapmamıştık değil mi? İlk defa yaptık. O günün ertesi günü çok büyük bir yangın oluştu Avustralya’da. Yüzyılın en büyük yangını. Değil mi? Yangında ölenlerin hepsi şehittir. Hadis var İnşaAllah. Bu bize kaderi göstertiyor. Cenab-ı Allah’ın kaderini göstertiyor. Bakın hayatımda ilk defa Avustralya ile dünya çapında bir yayın yapıyorum. Değil mi? Ve ilk defa bu yüzyılın en büyük yangını oluyor. Yani tam bir kaderin tecellisi. İnşaAllah. Tabii her zaman donarak ölenler, yangında ölenler şehittirler. Depremde ölenler inşaAllah. Onlar şehittirler. Onun için ölü demiyoruz. İnşaAllah. Şehit diyoruz. İnşaAllah.
ADNAN OKTAR: Doktor Cihat’ım sen konuşmak için, böyle bir an önce atak yapmak istiyorsun gibi göründü bana.
CİHAT GÜNDOĞDU: İşaretinizi bekliyorum inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Estağfirullah. Ne haddimize. Biz ancak istirham ederiz. Siz lütuf kerem buyurursunuz.
CİHAT GÜNDOĞDU: Estağfirullah. Bukalemunların güneşlenmeyi istemeleri var. Bu onların isteğine bağlı olarak; nasıl oluyor da işte karar veriyorlar, ayarlıyorlar, ne kadar süreyle kalacaklarını. Bu bilim adamlarının dikkatlerini çekmiş. Ve hakikaten incelediklerinde hayrete düşmüşler. Çünkü soğukkanlı canlılar bukalemunlar. Diğer soğuk kanlı canlılar gibi tabi güneşe çıkıp bedenlerini ısıtıyorlar. Bu bilinen bir şey. Ama bir deney yapmışlar ve şunu görmüşler. D vitamini ile beslenen, özelikle D vitamini fazla verilerek beslenenler bukalemunlar, güneşte az kalıyorlar. D vitamini az verilenler ise güneşte daha fazla kalıyorlar. D vitamini biliyorsunuz kalsiyumun kemiklerde sertleşmesini sağlayan bir vitamin. Özelikle gıdalarda bulunuyor. Aynı zamanda güneşte kalınca üretilen bir vitamin.
SUNUCU: Sentezleniyor.
CİHAT GÜNDOĞDU: Evet sentezleniyor. Güneş ışığı çok önemli o yüzden. D vitaminin olması kemiklerin sertleşmesi hatta kasların çalışması için gerekli vitamin. İki guruba ayrılmış bukalemunlar. Fazla D vitamini verilenler, D vitamini tozu serpilmiş gıda ile beslenen bukalemunlar güneşte az kalmışlar. Diğerleri ise daha çok kalmışlar. İhtiyaçları olduğu için tabii ki. Ama bukalemun nasıl bu ihtiyacını biliyor olabilir? Bu tabii ki söz konusu olamaz. Çünkü bilinçsiz şuursuz bir varlık olduğu ortada. Tabii ki bu ancak Allah’ın ilhamıyla Allah’ın emriyle onların bu hareketi açıklayabiliriz. Bu da mucizevi bir hareket olarak karşımıza çıkıyor. Canlılardaki bilinçli bir hareket. Tabii ki bir bilinç var burada. Yaptıkları harekette bir bilinç var ama o bilinç tabi ki onlara ait değil. Allah’ın yaratmasını, Allah’ın ilmi ile bir yaratılma gözümüzün önün de cereyan ediyor. Burada taktir etmemiz gereken, burada D vitaminin faydasını ve bu hareketi, tabii ki Allah’ın emri ile olduğu düşünmemiz bu şekilde anlamamız gerekiyor inşaAllah.
SUNUCU: Çok teşekkür ederiz.
ADNAN OKTAR: Evet. Ben sen konuşurken Kitabı açtım bir ayet ile karşılaştım. Muhammed Suresi 18. Şeytandan Allah’a sığınırım. “Kıyamet saatinin kendilerine apansızın gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar. İşte onun işaretleri gelmiştir.” Demek ki alametler olacak. Kıyamet alametleri olacak, ki onun işaretleri olacak ki ayet ona işaret etmiş. İnşaAllah. Bu Cübbeli’ye cevap kitabı çok şahane bir şey, Emre Bukağılı’nın. Daha önce de tavsiye etmiştim ama bunu bir daha göstereyim. Burada hem Cübbeli Ahmet Hoca’nın yanlışlıkları, hataları, eksik yönleri çok detaylı anlatılıyor. Fakat aynı zamanda Mehdi hakkında çok kapsamlı, geniş, doyurucu açıklamalar var. O yüzden çok güzel eser olduğu için tavsiye ederim. Bunu internetten indirebilirler, değil mi?
CİHAT GÜNDOĞDU: Baktım evet.
ADNAN OKTAR: Çok kapsamlı orada film, videolar da var değil mi?
CİHAT GÜNDOĞDU: Çok detaylı.
OKTAR BABUNA: Evet.
ADNAN OKTAR: Evet orada çok iyi. Sen bir sayfa aç bana ver oradan. Bakın, evet. Bakın diyor ki Said Nursi, Mehdi’nin üçüncü vazifesi için: “O ZATIN üçüncü vazifesi,” üşüyor musun kapatayım mı kapıyı?
SUNUCU: Yok güzel, teşekkürler.
ADNAN OKTAR: “...İslam liderliğini İttihad-i İslam’a bina ederek, İslam birliğinin üzerine kurarak, isevi ruhanileriyle” yani dindar Hıristiyan alimleriyle, işte evanjelik, ortodoks kim olursa olsun, “Hıristiyan alimleriyle ittifak edip” demek ki Hıristiyanlarla da içiçe olacak Mehdi, onlarla tam bir bağlantı halinde. “işbirliği ve dayanışma içerisine girerek Din-i İslama (İslam dinine) hizmet etmektir. Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar fedakarlarla tatbik edilebilir (yerine getirilebilir)” diyor. Ahir zamanda Mehdi’nin yapacağı görevin üçüncü aşamasını bu şekilde belirtiyor Said Nursi. İsevilerle demek ki bir işbirliği olacak, Hıristiyanlarla. Onları da demek ki Türk-İslam Birliği içerisine katmak için gayret edecek, inşaAllah. “Hz. Mehdi, bütün haramların helal sayıldığı büyük bir fitneden sonra çıkacaktır.” Mesela zamanımızda rüşvet teşvik ediliyor, zulüm teşvik ediliyor, zina teşvik ediliyor. Bir çok şey helal sayılıyor. “Büyük bir fitneden sonra çıkacaktır. Müslümanların manevi liderliği, ona evindeyken gelecektir.” Yani evinde otururken gelecek. “...ve devrinde yeryüzünün en hayırlısı kendisi olacaktır.” El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar isimli eser. “Sen Hz. Mehdi (a.s.)'sin dediklerinde o kabul etmeyecek..." (El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, Beklenen Mehdi'nin Alametleri) Sen Mehdi’sin diyorlar, o kabul etmeyecek diyor. “Kendisine ‘senin ismin budur, babanın ismi şudur, alametler sende mevcuttur’ diyecekler, ancak o yine kabul etmeyecek...” (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, Beklenen Hz. Mehdi'nin Alametleri, s. 40) Bu Hadis-i şerifler bu kadar açıkken diyor, Cübbeli hala Hz. Mehdi’nin kendisinin Mehdi olduğunu ispatı için “madem sen hakikaten Hz. Mehdi’sin göster bir keramet” diyen küstah, saygısız ve züppe bir kısım insanlarla uğraşacağını belirtiyor. Cübbeli Hadis-i Şerifleri incelerse boş bir beklenti içinde olduğunu anlayacaktır. Yani bir kısım kişilerin Mehdi’ye çıkıp böyle “madem sen hakikaten Hz. Mehdi’sin göster bir keramet” diyecekler diyor. Böyle züppeliği hiç kimse yapamaz. Mehdi’nin böyle bir iddiası da yok ve kimseye de ihtiyacı olmaz. Yani Mehdi ihtiyacı olan kimse değildir. İhtiyaç olunan insandır. Tabii. Talep eden değil, talep edilen bir insandır yani o liderlik ona, değil mi, adeta zorla verilecektir. inşaAllah. Sevimli sen bir aç bakayım, bir sayfa ver.
SUNUCU: Teşekkür ederim, açalım.
ADNAN OKTAR: Yani kitabın nasıl doyurucu bilgilerle dolu olduğunu görüyoruz. Gülten Aktuğ, Belçika Brüksel’den göndermiş. “Dünyadaki deccaliyetin kökeni darwinizm ve materyalizmdir. Bu herkesçe bilinen bir gerçektir. Darwinizm ve materyalizme karşı en etkili vuruşu yapan kişi ise Sayın ADNAN OKTAR, eserleri ve web siteleridir. Darwinizm ve materyalizimin bugünkü perişanlığının sebebinin Sayın Harun Yahya ve arkadaşları olduğu bütün dünyaca bilinmektedir. Kimse bu durumu reddedemez. Cübbeli, darwinizm ve materyalizme karşı mücadele edecek ne bilgi birikimine, ne imkana, ne de bilgi düzeyine sahiptir, bugüne kadar da bu konularla ilgili hiç bir çalışma yapmamıştır. Cübbeli'nin darwinizm ve materyalizme öldürücü darbeyi vuran ve Allah'ın izniyle büyük zafer kazanan Harun Yahya'nın bu hayırlı faaliyetlerinin bir an önce durdurulması için gayret etmesi akıl ve mantıkla açıklanabilecek gibi değil.” Hakikaten öyle bizim arkadaşlarımızın dağılmasını, benim faaliyetlerimin durmasını istiyor ve bunun için de yoğun bir gayret içerisinde. Kendi de bir şey yapmıyor. İslam Birliği, dünyaya İslam hakim olsun, bütün bu Çin’deki zulüm dursun, değil mi? Azerbaycan’daki sıkıntılar kalksın. Türklük alemindeki, bütün İslam alemindeki azap dursun demiyor. İslam bu yüzyılda hakim olacak sözü hiç bir şekilde ağzından çıkmıyor. Tek söylediği Mehdi gelmeyecek. Ama daha önce de diyor ki; “Mehdi her an çıkabilir” diyor. “Şu anda dahi çıkabilir” diyor. Ne zamandan sonra? Belirli bir zamandan sonra da Mehdi gelemeyecek demeye başladı. İşte bana, kafama ne taktılar diyor? Stent taktılar diyor, değil mi? “Kalbime stent taktılar, damarlarım tıkandı, damarlarım dondu. Yerimden kalkamıyorum, benden Mehdi olmaz” diyor. Bir kısmı ona Mehdi’sin demişler. Onlara cevap veriyor. Böyle cevap olur mu? Yani sağlığım yerinde olsaydı Mehdi olurdum ama sağlığım yerinde değil onun için Mehdi olamam. Ama bu yüzyılda da İslam hakim olmayacak temasını işliyor. Bu yüzyılda İslam hakim olacak. Darwinizm, materyalizm ortadan kalkacak. Türk-İslam Birliği kurulacak. Doğu Türkistan’ı da inşaAllah kurtaracağız. Başka nereler kurtulacak?
OKTAR BABUNA: Bütün İslam alemi, bütün dünya inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Say biraz ülkelerden.
OKTAR BABUNA: Çin, Amerika, Avrupa, inşaAllah Afrika, Ortadoğu.
ADNAN OKTAR: Ama özellikle zulüm gören yerlerden başla.
OKTAR BABUNA: Irak, Afganistan, Doğu Türkistan.
ADNAN OKTAR: Irak, Afganistan, değil mi? Her gün aşağı yukarı insan şehit ediliyor. Kerkük, Musul, değil mi? Başka zorda olan yerler nereler?
CİHAT GÜNDOĞDU: Balkanlar.
ADNAN OKTAR: Balkanlar değil mi? İnşaAllah.
CİHAT GÜNDOĞDU: Kırım.
ADNAN OKTAR: Kırım tabii mesela kardeşlerimiz her biri bir yere dağıtıldı. Kendi vatanlarına dönecekler, inşaAllah. Şimdi bu iyi bir metod. Sen bir sayfa daha aç bana ver.
SUNUCU: Bu sefer baştan alalım.
ADNAN OKTAR: Evet, evet bakalım nereyi açmışsın. Ama sen şey, kitabın açıklama kısmını açmıssın sen. Evet, şimdi evet. Osman Servet, Karabük’ten gönderiyor. “Elçilerin yanında meleklerin görünür durumda bulunması gerektiğini düşünen insanları Allah ayetlerinde şu şekilde bildiriyor. Bakın, Allah’ın Peygamberlerini elçilerin yanında melek istiyorlar Ehl-i küfür zamanında. “Dediler ki: "Bu elçiye ne oluyor ki, yemek yemekte ve pazarlarda dolaşmaktadır? Ona, kendisiyle birlikte uyarıcı olacak bir melek indirilmesi gerekmez miydi?" (Furkan Suresi, 7) yanında bir melek olsun diyorlar, böyle olmaz diyor. “Şimdi onların: "Ona bir hazine indirilmeli veya onunla birlikte bir melek gelmeli değil miydi?" demeleri dolayısıyla göğsün daralıp sana vahyolunanlardan bir kısmını terk mi edeceksin?” Peygamberimiz (sav) sıkılıyor, göğsü daralıyor. Bu adamlar, müşrikler ona diyorlar ki; "Ona bir hazine indirilmeli veya onunla” Peygamberimizl e, söylüyorlar, “onunla birlikte bir melek gelmeli değil miydi?" Yanında niye melek yok diyorlar Peygamberimize. Bunları demeleri dolayısıyla diyor “göğsün daralıp sana vahyolunanlardan bir kısmını terk mi edeceksin? Sen yalnızca bir uyarıcısın. Allah her şeye vekildir.” (Hud Suresi, 12) “Eğer doğruyu söylüyor isen, bizlere melekleri getirmeli değil miydin?" diyorlar o devrin müşrikleri. Hak olmaksızın biz melekleri indirmeyiz. O zaman da onlara göz açtırılmaz.” Diyor Allah. Belanızı bulursunuz. Değil mi? Hicr Suresi 7,8. Allah’ın tarih boyunca gönderdiği bütün elçiler gibi Hz.Mehdi de, dünyadaki sebeplere bağlı yaşayacak ve imtihanda aklın ihtiyarı kalkmayacak bir faaliyet olacaktır. Cübbeli’nin anlattığı şekilde Hz.Mehdi’nin yanında görünür durumda melek bulunması mümkün değil. Her yerde melekler, şeytanlar, cinler vardır fakat biz onları görmeyiz ama onlar bizleri görebilirler. Dolayısıyla Kur’an’ın bu ayetlerine göre, değil mi, eskiden müşriklerden istiyorlardı bunu. Cübbeli de diyorki; Mehdi’nin yanında melekler olacak. Dünyanın gökyüzü 7 milyar melekle dolacak ve hepsi Mehdi budur diyecekler diyor. Fakat Mehdi de diyecek ki; ‘Onlar yalan söyledi diyecek diyor. Yani şeylerin meleklerin yalan söylediğini söyleyecek 7 milyar meleğin. Ben Mehdi değilim diyecek diyor. Böyle bir şey yok diyecek diyor. Bu çok çok yanlış. Ayrıca yanında bir melek olmasının mümkün olmadığını Kur’an’ın üslubundan anlıyoruz. Melek olacak fakat görünmez şekilde. Her insanın yanında melek var mesela iki yanında hafıza melekleri vardır Müslümanların, görünmez. Cinler, şeytanlar vardır görünmez. Peygamberimiz (sav)’e vahiy geliyordu Cebrail iniyordu kimse görmüyordu. Değil mi? Mesela Müslümanlara 3000 melekle yardım etti Cenab-ı Allah onlara kimse görmedi. Görünmez melekler. İnşaAllah. Görünürse aklın ihtiyarı kalkar. İnşaAllah. Ahir zamanda da, Cebrail, Mikail, İsrafil (as) Mehdi’nin yardımcısıdır. Fakat görünmeyeceklerdir. Görünmeyeceğini nasıl anlıyoruz hadiste Peygamberimiz diyor. Onun diyor bir yardımcı meleği vardır. Ama görünmez diyor. Bak o görülmeyecektir diyor. Yani detay veriyor Peygamberimiz (sav). Evet. Bakın diyor ki yine. Cihat Aşar Mardin’den. Bu iş ondan ayrılanlar olmalarına rağmen muzaffer olarak devam edecektir. Bak bu iş; yani İslam’ın dünyaya hakim olması olayı, Mehdi’den ayrılanlar olmalarına rağmen. Demek ki bir kısım münafıklar Mehdi’nin yanından ayrılacaklar. Muzaffer olarak devam edecektir. Zaferle devam edecektir. Muhaliflerin ve ayrılanların ona bir zararı olmaz. Yani Mehdi’yle uğraşanların basınla, yazıyla, gazeteyle, televizyonla, radyoyla veya dedikodu şeklinde Mehdi’yle uğraşanların ve ayrılanların. Yani kendi içinde bulunup da ayrılıp münafıklık yapanların ona bir zararı olmaz. Kim diyor Hz. Cabir (r.a.) Ramuzul El Hadis 487. sayfada açıklanıyor. Yani hiçbir etkisi olmaz. Yukarıdaki hadiste münafıkların Hz.Mehdi’nin faaliyetlerine zarar verememesi, Hz.Mehdi (as) belirleyici ve dikkat çeken bir durum olarak bildirilmiştir. Yani Mehdi’nin bir alametidir. Münafıklar çıkacaktır Mehdi cemaatinden. Hz.Mehdi (as) eğer Cübbeli’nin anlattığı gibi, dünya şartlarında rastlanmayacak olağandışı güçlere sahip olsaydı, mesela bir tekbir getirirdi bütün evler binalar herşey yıkılır diyor. Ona diyor atom bombası işlemez diyor değil mi? Tank top işlemez diyor. Olağanüstü güçlere sahip olsaydı diyor münafıklar zaten Hz.Mehdi (as)’a baskı yapmaya cesaret edemezlerdi. Bir tekbirle binaları yıkan bir insana insan cesaret edebilir mi öyle bir şeyde. Değil mi? Denizin kenarına geldiğinde denizin suyu kuruyorsa, gökten bütün melekler bu Mehdi’dir diye yüksek sesle herkese kendi dilinde bağırıyorsa, onun yanından kim ayrılabilir?
OKTAR BABUNA: Kimse inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Değil mi? Baskı yapmaya cesaret edebilirler mi? Baskı yapmaya cesaret edemezlerdi. Ayrılmak isteyen de olmazdı diyor. Cübbeli’nin müteşabih hadisleri yorumlarken düz anlatımlara göre değerlendirmemesi daha iyi olur diyor. İnşaAllah. Evet doğru söylüyor. Mesela diyor ki; sen oku Oktar biraz da bakalım Nur Hascan Belçika’dan oku bakalım şuradan.
OKTAR BABUNA: Ben Aks Tv’de birkaç ay evvel Harun Yahya Hocanın söyleşisini izlemiştim. Bu sene geçen Lulin kuyruklu yıldızının çıkışının ahir zaman alameti olduğunu anlatmıştı. İmam-ı Rabbani Mektubat’ında bu yıldızdan bahsediyor. Ve Hz.Mehdi (as)’ın zuhuru zamanında bu olayın vukuu bulacağını anlatıyor. Hatta bu yıldıza has detaylı özelliklerinden de, diğer kuyruklu yıldızların aksine batıdan doğuya doğru hareket etmesi, boynuzu andıran iki ucunun olması, 6 yıldız kadar parlak olması bahsediyor. Ben Cübbeli Ahmet Hoca’nın da pek çok vaazını dinledim. Fakat bu yıldızdan ahir zaman alameti olarak bahsettiğini hiç duymadım. Cübbeli Ahmet Hoca’nın ahir zaman alametlerini anlatırken, sanki bu olaylar çok uzun zaman sonra olacakmış gibi anlatması dikkatimi çekti. Halbuki; Fıratın suyunun kesilmesi, İran Irak Savaşının gerçekleşmesi, Halley kuyruklu yıldızının geçmesi, Afganistan’ın işgal edilmesi, Bağdat’ın alevlerle yok edilmesi gibi onlarca ahir zaman alametinin gerçekleştiğini Cübbeli Ahmet Hoca hiç anlatmıyor. Bu alametleri yaşadık ve Hz.Mehdi (as)’ın çıkışını bekliyoruz inşaAllah. MaşaAllah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Sevimli var mı başka bir sorun bak bakalım?
SUNUCU: Sorumuz var, olmaz mı? 6 ay önce bir internet sitesinde verdiğiniz röportajınızda, Melisa Haktan Yeşilköy’den. Şu cümlelere çok şaşırdığını ifade etmiş. Türk İslam Birliğinin vakti gelmiştir. Bunun görevlisi de Türkiye’dir. Önce Ermenistan, sonra Suriye ve Irak’tan başlamak üzere bir bir sınır kapıları açılacak demiştiniz.
ADNAN OKTAR: Evet.
SUNUCU: Bu öngörünün kaynağının ne olduğunu soruyor seyircimiz.
ADNAN OKTAR: Hadisi şerifler, hadisler, tabi, ama aynen dediğim gibi de çıktı görüyorsunuz. İnşaAllah. Yani sıradan söyledim şöyle şöyle olacak dedim. Aşağı yukarı da bu aralar hergün neredeyse bir vize kalkıyor. Değil mi? İnşaAllah. Azerbaycan’la olan durumda geçici bir durumdur. Yani Azerbaycan’la biz zaten çoktan birleştik. Yani Türkiye Azerbaycan’la birleşti. Sadece hükmen olay netleşmedi daha. Yoksa manen birleştik. Manen birleşme çok önemlidir. Mesela Güneydoğu’daki sorun, eğer Allah vermesin halkın çoğunluğu PKK’dan yana bir tavır koyarsa, bu çok vahim olur. Yani çok çok vahim olur. Çünkü; kalben manen kaybetmişsin demektir. Yani istediğin kadar tedbir al ne yaparsan yap kaybettin demektir. Ama oradaki kardeşlerimizi, canlarımızı, bizim parçamız olan bu değerli insanları, biz kendi bünyemiz içerisinde aşkla muhabbetle bağrımıza basar da. Tamamen bizden yana bir sevgi anlayışı içerisine onları getirirsek; PKK elinden geleni yapsın ne yaparsa yapsın hiçbir şey değişmez. Manen kazanmak çok önemlidir. Mesela Azerbaycan’la biz daha birleşmemişiz. Birleşmeyelim; yani manen birleştikten sonra ne farkeder? Değil mi? Şimdi mesela biz Allah vermesin farzedelim Konya’yı bizden ayırsalar. Biz zaten birleşmişiz. Sadece hükmen adı ayrılma olmuş olur. Yani hiçbir zaman böyle bir birleşmenin aksi davranışlar etkili olmaz. İstediğini yap. Ama Allah esirgesin kalben koptun mu istediğin tedbiri al. Bayrak diksen de, asker göndersen de, polis göndersen de olmaz. Yani o zaman bir hükmi birleşme olmuş olur. Onun için manen fetih çok önemlidir. Kalben fethetmek çok önemlidir. Mesela biz şimdi Arnavutluk’u manen fethediyoruz. Arnavutluk bizimle, tam bir sevgi ve muhabbet bağı içinde olduktan sonra, bayrağının şekli şunu bunu hiçbir şey değiştirtmez. Onlar sembolik kalmış olur. Manen birleşme çok önemlidir. Bir de ülküsü ve ideali olmayan bir millet, bakın açık söylüyorum mutlaka batar. Bakın ülküsü ve ideali olmayan bir millet mutlaka batar. Onun için bizim milletimizin büyük bir ülküsü ve ideali vardır. Türk İslam Birliği, inşaAllah. Biz, biz bununla yatıp bununla kalkıyoruz. Allah rızası için. Eğer böyle bir idealimiz olmasaydı, Allah esirgesin dağılır giderdik. Mahvolurduk Allah vermesin. Batıl inançlarda bile idealler insanları ayakta tutar. Mesela PKK’yı bile ayakta tutan şey bir idealinin olmasıdır. Bir düşüncesi olmasıdır. Böyle sapkın yanlış ve ideallere karşı, büyük ve hak ideallerle, yüksek ülkülerle karşılık verilmesi gerekir. Bu da nedir? Türk İslam Birliği’dir. Türk İslam Birliği’nin içerisinde PKK, yani bir aslanın sırtında bir pirenin gezinmesi gibi olur. Yani bir pire o kadar. Değil mi? Aslan bir suya giriyor pire boğulup gidiyor değil mi? Yok olup gidiyor. Yani onun gibidir. Mesela haber7.com da bir haber. Dış Türkler Başkanlığı kuruluyor diyor. MaşaAllah gecikti bile. Tabi çoktan olması lazım. Tüm Türkler Dış Türkler Başkanlığı değil Bakanlığı kurulması lazım. Başkanlık olmaz. Bunun için ayrı özel bakanlık gerekir. Dış Türkler Bakanlığı, çok hayati bir konu bu. Başkanlıkla olmaz.
SUNUCU: Okuyalım mı?
ADNAN OKTAR: Biraz uzun bir konu ama, aşağı yukarı o tarzda. Ben yine Sayın Başbakanımızdan bunu rica ediyorum. Bakanlar Kurulu üyelerinden de rica ediyorum. Meclisimizden de rica ediyorum. Dış Türkler Bakanlığı kurulsun. Hemen, hemen çünkü az bir şey kaldı. Çok az bir şey kaldı. Böyle hayati bir konu da, bütçesi de geniş, kapsamı büyük olan bir çalışma gerektiren bir konu bu. Geniş bir bütçeyle böyle, bir bakanlığın kurulması acil bir ihtiyaçtır. Çok çok acil ihtiyaçtır. Hemen kurulması gerekir inşaAllah. Sevimli hadi bakayım, soruna devam et bakayım.
SUNUCU: Devam edelim, peki.
ADNAN OKTAR: İnşaAllah.
SUNUCU: Şimdi Mert Sayın Çorlu’dan: “Birleşmiş Milletler İnsan Hakları komitesi, Gazze’de yaşananlardan dolayı İsrail’i ilk kez savaş suçlusu olarak ilan etti. Bu kararın çıkmasında İsrail’e koşulsuz destek veren İngiltere ve Fransa’nın bu kez oylamaya hiç katılmaması etkili olmuş. Özellikle Avrupa’da dine ve vicdana yönelişin bir sonucu olarak algılanabilir mi?”
ADNAN OKTAR: Şimdi bakın, İsrail bu gibi şeylere çok tedirgin oluyor. Panik oluyorlar. Yani oradaki Musevi kardeşlerimiz de tedirgin oluyorlar. Zulümle ilgili bir konu da zulüm durdurulsun deniyorsa, bu İsrail’in lehinedir. İsrail Devletinin de lehinedir. İsrail halkının da lehinedir. Ve özellikle dindarların çok çok lehinedir. Yani mesela bir bebeğin kurşunlanmasının telin edilmesi. Yani bu çok güzel bir şey bu. Eğer orada biz onu telin etmezsek yarın bir gün Allah esirgesin İsraillilerin çocuğuna da bu yapıldığında bunu da telin etmiş oluyoruz. Bir Alman çocuğa bu yapıldığında bunu da telin etmiş oluyoruz. Yani dünyanın neresinde olursa olsun bir zulüm varsa; kadınlara, çocuklara yönelik bir zulüm. Bunun telin edilmesi lazım. Ne fark eder, yani Türkiye’de olunca biz seyir mi edeceğiz yani? Türkiye’de de telin ederiz. Başka yerde de olsa telin ederiz. Onun için onu şahsileştirip kendi üstlerine almaları doğru değil. Yani evrensel, dünya çapında bir olay olarak, yani gayri insani zulüm eylemi olarak görüp ona göre değerlendirmek lazım. Çünkü Tevrat’ın hükmü açık. Tevrat’ta zulüm yok. Merhamet var, şefkat var, sevgi var. Tevrat’ta affedicilik var değil mi? Komşuya, yakınlara güzel davranmak var. O zaman oradaki olay ne? Tevrat’a zıt bir tavır bu. Ve bir zulüm bu. Onun için bu tarz şeylerde tedirgin olmalarına gerek yok. Bu İsrail’e olan sevgimizi, Musevilere olan sevgimizi ortadan kaldıran bir şey değil. Onların daha iyi olmasını sağlayan, daha güzel huylu olmalarını sağlayan bir tedbirdir bu. Ki yoksa pervasızca yine bu tip olaylar olursa ne olacak? Bu demek ki akıllarını başlarına alacaklar, kim yapıyorsa. Çünkü dindar Musevilerle bizim bir alıp veremediğimiz yok. Onları biz çok seviyoruz. Onlar bizim canımız. Ama ateist siyonistler var ve bunlar zalim. Zulüm yapıyor. Bunları da tabii, hani Cübbeli’nin dediği gibi pırasa gibi doğrayalım demiyoruz. Ama bu fikirlerden vazgeçsinler. Telin edelim, protesto edelim, eleştirelim, uyaralım ki akıllarını başlarına alsınlar. Bunlara bir şey demeyin susun. Denir mi böyle bir şey yani? Susun denilse bile susulmaz yani, haram olur. Tabii ki konuşulacak, anlatılacak. Yani uyarıdan tedirgin olmak; mesela Türkiye’de bir katili bir yabancı ülke eleştirse, ben doğru söylüyorsunuz Allah razı olsun derim. Bir o kadar da ben eleştiririm. Adamı ben savunmaya kalkmam. Biz de İsrail’deki bir katili eleştirdiğimizde, İsrail’in destek olması lazım. Yani senin katilin iyidir, feşmekancanın katili iyidir diye bir konu yok yani. Şuranın katili eleştirilir, buranın katili eleştirilmez diye de bir şey yok. Zalim her yerde eleştirilir. Hepsini eleştireceğiz tabii ki. Doğru mu?
SUNUCU: Elbette.
ADNAN OKTAR: Evet doktorum anlat.
CİHAT GÜNDOĞDU: Hocam biliyorsunuz daha önceki konuşmalarımızda da siz bahsetmiştiniz. Aslında biz iki boyutlu görüyoruz. İki tane iki boyutlu görüntümüz var. Biris MaşaAllah. Biri sağ gözümüzde oluşuyor. Bir diğeri de sol gözümüzün retinasın da oluşan iki ayrı, iki boyutlu bir görüntüden bahsedebiliyoruz. Bilimsel olarak. Buna stereoskopik görüntü deniliyor. Yani stereo, çift görüntü. Ve bunun nasıl olup da üç boyutlu oluştuğu, bir algı olarak beynimizde oluştuğu hala bilim adamlarını şaşırtıyor. Çünkü bir gözümüzü kapatıp baktığımızda bir görüntü var iki boyutlu. Tamamen iki boyutlu bir görüntüdür retinanın üzerine düşen görüntü. Öbür gözümüzle baktığımızda yine aynı şekilde iki boyutlu olur. Ama iki gözümüz 5 cm aralıkla yerleştirildiği için, birazcık fark olur görüntüler arasında. Yani bu iki gözden gelen iki farklı görüntüyü kağıtta üst üste koysak, aralarında çok hafif bir fark görürüz. İşte beynimiz bu farklı iki görüntüyü birleştiriyor. Yani beyinde ki bu birleştirme olmasaydı biz tabii ki iki boyutlu dünyada yaşıyoruz, daha farklı bir şey görmeyecektik. Zaten budur. Ama beyinde bu üç boyutlu görüntü, bir algı olarak bu iki farklı görüntünün birleştirilmesi sonucu oluşur. Buna paralaks görme sistemi de veriliyor ad olarak. Eğer tek gözümüzle, gözümüzü sağa ve sola kaydırırsak o zaman hangi cisim daha önde, hangisi daha arkada diye anlarız. Diğer türlü zaten anlamamız bile mümkün değil. İki boyutludur tamamen. Hatta tek gözüyle gören insanlar daha çok trafik kazası yaparlar. Çünkü mesafe ayrımı yapamazlar. Bu şekilde bilim adamlarını hayrete düşüren bir şey bu. Nasıl olup da üç boyutlu gördüğümüz. Hayret verici bir şey. Tamamen bir algıdan ibaret. Gördüğümüz şey, iki boyutlu bir dünya da yaşıyoruz aslına bakarsanız.
ADNAN OKTAR: Ama bu iki görüntünün beyinde birleştirilmesi, yani çok çok büyük bir mucize. Yani teknik olarak olabilecek bir şey değil, çok çok acayip bir şey. Simsiyah bir beyin değil mi içi karanlık, oraya bir elektrik akımı geliyor çok zayıf bir elektrik akımı onu böyle pırıl pırıl 3 boyutlu ve bakanın aldanacağı şekilde kesin net bir varlık şeklinde gösteren bir sistem var ve bunu bir gören var yani birisi görüyor. Mesela ben şimdi size bakıyorum adım gibi eminim uzaktasınız gibi görüyorum yani halbuki sizin ceketiniz benim ceketim aynı yerde beynimin içerisinde yani net yemin edebilirim yani siz de yemin edebilirsiniz net bu şekilde beynin içinde görüyor tek yerde görüyor. Yani sizin bardağınızla benim bardağım da aynı yerde oluşuyor beynimin içinde, tek yerde oluşuyor ama siz gerçekten uzaktaymışsınız gibi görünüyor. Yani zaten konuşmalarımız ona göre oluyor dikkat ederseniz yani ben beynimin içinde bir görüntü ile konuşuyor gibi konuşmuyorum yani doğrusu o, normalde beynin içerindeki bir görüntü ile konuşuyormuş gibi konuşmam lazım, içiçeyiz şu an fakat öyle bir bakış açısıyla değil de gerçekten uzakta olduğunuzu düşünerek konuşuyorum. Bu bir aldanıştır yani gerçekçi davranmıyorum şu an, yani uzakta olmadığınız halde sizinle uzakta olduğunuzu düşünerek konuşuyorum ve kendimi kandırıyorum şu an. Mesela sesiniz bana uzaktan geliyor halbuki sizin sesinizle benim sesim beynimde aynı yerde oluşuyor ama sizin sesinizin uzaktan geldiği şeklinde kendimi kandırıyorum. Yani kendimi aldatıyorum şu an, öyle bütün insanlar kendini aldatıyorlar.
SUNUCU: Evet, renklerin görmemizle de ilgili yani renkler aslında doğamızda yansıttığı renk yansıyarak gözümüze o şekilde geliyorsa biz onu algılıyoruz yani aslında kırmızıyı yansıttığı için bu örtü kırmızı gibi, aslında...
ADNAN OKTAR: Dışarıda renk yok zaten, dalga boyları var yani burada bu örtüden bir dalga boyu geliyor, dalgalar geliyor, beynimiz bunu bu şekilde yorumluyor yani kırmızı olarak yorumluyor, dışarıda kırmızı yok, dışarıda ışık yok yani bir kere bu çok önemli, kırmızıdan vazgeçtim, kırmızıdan yeşilden vazgeçtim, ışık yok dışarıda. Güneş zifiri karanlık simsiyahtır. Güneş sadece dalga gönderiyor o kadar, beyin onu ışık olarak yorumluyor. Mesela dışarıda ses, çıt yoktur mesela diskoda falan yer yerinden oynuyor, halbuki hani var ya böyle televizyonun o sessize alıyoruz düğmeye basıyoruz, bir anda ortalık inliyor gibiyken bir anda müthiş bir sessizlik oluyor, aynen öyledir yani dışarıda normalde çıt yok beynin içindedir o ses, beyin onu o şekilde algılıyor, ruh onu öyle algılıyor. Mesela uzaktan geldiği, mesela aya bakan adam böyle ne kadar uzakta diyor, uzaktan mesela uzaktan bir atlı geliyor diyor, uzaktan bir atlının geldiği yok beyninin içerisinde atlı gelir bir insanın. Dışarıdaki atlı saydam ve simsiyah karanlıktır yani atomun yapısından dolayı madde saydam, bütün evren saydamdır, atomun yapısından kaynaklanıyor yani nötronların, elektronların, protonların değil mi? Çekirdekle uzaklıkları böyle bir olayı meydana getiriyor yani iki tarafın birbirine uzaklıkları, bunun sonucunda saydam bir evren var ve simsiyah karanlık bir evren var, renksiz biz bunu tam renkli, canlı 3 boyutlu olarak algılıyoruz yani inanmayan beri gelsin mesela şimdi biraz sonra program bitiyor, arabaya bindiğimizi görüyoruz beynimizin içinde araba bize arabanın içindeymişiz gibi görünüyor ama araba bizim içimizde oluyor. Doğrusu, doğru olan arabanın bizim içimizde olmasıdır ama bizim arabanın içinde olduğumuzu düşünmemiz pratikte bu şekilde oluyor ama bu bir aldanıştır. Yani insanın kendini aldatmasıdır. Beynin verdiği görüntü ve sesin kalitesinden dolayı herkes bu aldanışla yaşar ve böyle bir ön kabulle yani inançla yaşarız deriz, vardır aslında yok ama vardır diye inanıyoruz. Yani öyle bir olay yok dışarıda. Mesela şimdi bardağı tuttuğumda bunu götürüyorum, içiyorum tamamı beynimin içinde oluşuyor ama dışarıda bardak var olarak kabul ediyorum. Dışarıdaki bardak hem simsiyah, hem saydam ve tadı da yok, tadı ve kokusu da yok, tadı da kokuyu da rengi de ışığı da hepsini beynimdeki ruhum algılıyor. Yani içme olayı tamamen ruhun içinde olan bir olay yani dışarıda öyle bir olay o anlamda yok. Ama bunu insanlık şu an o kadar bilmiyor mesela Einstein bunu uzun uzun anlattı, insanlar o devirde bunu hiç anlamadılar, Max Planck anlattı yine anlamadılar çünkü Allah o kadar mükemmel yaratmış ki uyarı çok güçlü olduğu için insanlar otomatik olarak dışarıda var zannediyorlar. Mesela arabalar geçiyor caddede falan yani arabanın rüzgarlarını hissediyor, rüyada da aynı şekildedir, rüyada da aynı sistem vardır. Rüyada da arabalar geçer değil mi? Araba çiğnemesin diye kenara çekilirsin, mesela telaşlanıyor, insanlar ağlıyor rüyasında, koşuşturuyorlar işe geç kalıyor, geç kalmamak için araba sırasına giriyor rüyasında ama hepsi hayal fakat farkına varmıyorlar. Dış alemde böyledir yani saydam siyah ve karanlık bir alem vardır. Bizim beynimiz bu şekilde algılar. Doktorum vaktimiz geliyor herhalde bir şeyler söyle, inşaAllah.
CİHAT GÜNDOĞDU: Bir iman hakikati daha anlatabilirim.
ADNAN OKTAR: Evet anlat.
CİHAT GÜNDOĞDU: Deniz okyanuslarda yaşayan bir kılıç balığı vardır hepimizin belgesellerde genellikle gördüğü, kafası yassı bir şekildedir ve gözleri uzaktadır bedeninden uzakta iki ayrı noktadadır. Bu canlı genelde 600 metre kadar derinliklerde yaşar ve deniz suyu sıcaklığının 5 dereceye kadar düştüğü sıcaklıklarda yaşar. Şimdi bu kadar derinlikte ve bu kadar soğuk ortamda tabiî ki vücudu soğuyor köpek balığının da çekiç başlı köpek balığının da vücudu soğuyor ama tepkilerinin hızlı olması lazım yani avlayacağı canlıları yakalaması için gözünün hareketli olması lazım, çok tepki verecek şekilde çok hızlı hareketlere sahip olması lazım. İşte burada bütün vücudu soğuk olmasına rağmen gözleri de tabiî ki hareketlerinin de yavaşlaması gerekirken yavaş olmadığını görüyoruz, bakıyoruz ki incelendiğinde şu görülmüş. Bu köpek balığının gözleri özellikle özel bir damar ağı ile ısıtılıyor. Burada ki kaslar böylece etraftaki hareketlere duyarlı hale geliyor, çok hızlı hareket edebiliyor gözleri, şimdi burada bir yaratılış üstün bir yaratılış olduğu kesin, burada köpek balığının bir kendi karar ve yetkisi de söz konusu olamaz. Ben buralara damar döşeyeyim de işte bu kadar derinlikte ve soğukta gözlerimi hareket ettireyim demesi de mümkün değil. Bunu da kabul edemeyiz bu tabii ki çok üstün bir yaratılışla yaratıldığını Allah’ın bu köpek balığını yarattığının kanıtı olmuş oluyor bize.
ADNAN OKTAR: Dakika saniye salise olarak bana verirseniz, tamam. Enfal Suresi 46, “Allah’a ve Resulüne itaat edin”, şeytandan Allah’a sığınırım, bakın Allah’a ve Resulüne itaat edin, “çekişip birbirinize düşmeyin”, Müslümanlar birbirine düşmeyecek çekişmeyecekler ve birbirinize düşmeyin yani Şii, Alevi, Sünni gibi mezheplere ayrılarak başka tarikat ayrılıklarından kaynaklanan veyahut grup ayrılıklarından kaynaklanan bir husumet veya mücadele içinde olmayın diyor Allah. Bakın “Allah ve Resülune itaat edin” Allah’a, Kuran’a, sünnete uyun ve “çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız” çözülürsünüz, bozguna uğrarsınız diyor Allah ve yılgınlaşırsınız yani gücünü kaybeder, yılgınlık gelir üstünüze diyor Allah. Gücünüz gider, ayet. “Sabredin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir” diyor Allah. “O zaman şeytan onlara amellerini çekici göstermiş ve bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım demişti. Ne zaman ki iki topluluk birbirini görür oldu, o iki topuğu üstüne geri döndü ve şeytan şüphesiz ben sizden uzağım çünkü ben sizin göremediğinizi görüyorum ben Allah’tan da korkuyorum dedi. Allah ceza ile sonuçlandırması pek şiddetli olandır.” Böyle şeytanın da deli ve kahpe bir yönü de vardır. Önce belanın içine insanları sokar sonra da diyor ki bakın; “şüphesiz ben sizden uzağım” halbuki daha önce başlarını belaya sokmuş. “Çünkü ben sizin göremediğinizi görüyorum ve ben Allah’tan da korkuyorum.” İşte en sonunda şeytanın insanlara yapacağı budur. Sonra ne diyor ben Allah’tan korkuyorum diyor ama bu onun durumunu değiştirmez tabi. Yani cehennemden çıkamaz bu durumda. Ehli küfürle, dinsizlerle beraber cehennemde birlikte yaşayacaklar, inşaAllah. Evet.
SUNUCU: Düşünceleriniz ve paylaşımlarınız için ayrıca çok teşekkür etmek istiyorum. Yayınımızın sonuna gelmiş bulunuyoruz, gelecek programda görüşmek dileğiyle.