SUNUCU: Efendim Kocaeli TV ekranlarından mutlu akşamlar. Adnan Oktar’la Başbaşa programıyla karşınızdayız. Ve değerli konuklarımız Sayın Adnan Oktar, Sayın Oktar Babuna, hoşgeldiniz...
ADNAN OKTAR: Hoşbulduk efendim, sizler de sefa geldiniz, hoş geldiniz.
SUNUCU: Teşekkür ederiz, nasılsınız?
ADNAN OKTAR: Allah’a hamd olsun. Sizleri de çok canlı ve nurlu buldum. Daha da bir nurlanmış bugün. MaşaAllah.
SUNUCU: Çok teşekkür ederim, sağolunuz.
Evet yayınımız yeni başlıyor ancak Kocaeli TV’deki yayınımız yeni başlıyor. Sizlerin az önce DEM TV’deki yayınınız da yeni bitmiş oldu, değil mi?
ADNAN OKTAR: Evet doğru.
SUNUCU: Biraz da efendim, nasıl geçti program? Programa ilişkin de konuşalım...
ADNAN OKTAR: Oktar sen gayet güzel anlatabilirsin.
OKTAR BABUNA: Estağfurullah. Bugün zaten ikinci konuşmanızdı Hocam, bir de Amerika’da olmuştu. Amerika’daki, ikinci defa bağlandılar. İslami terör olabilir mi gibi, dün Amerika’da bir saldırı olmuş onu sormuşlardı Hocamıza. Hocamız da terörün arkasında yatan mantığı anlattı yani Darwinizm’den kaynaklandığını, Darwinizm’in çatışma mantığının doğal olarak buna inanan bir kimsenin komünist olduğunu, komünizmden terörizme kaydığını, Lenin’in de bunları çağrıştırdığını ve masonluğun şeytani bir tapınağın yönetimi altında, dünyaya bunu empoze edilmeye çalışıldığını halbuki bu kaldırıldığında, dinlerin birliği olduğunda, ittifak edildiğinde bunun tamamen ortadan kaldırılacağını, Hz. Mehdi ile Hz. İsa’nın gelişinde, dünyada barışın tamamen hakim olacağı, bir damla bile kan dökülmeyeceğini çok maşaAllah muhteşem mantıklarla muhteşem bir şekilde anlattı. Allah razı olsun. Tam kanaatleri geldi. Bir de haham katılmıştı, Musevi bir haham da vardı yayında.
SUNUCU: Öyle mi?
ADNAN OKTAR: Evet. Konuştuğum kişi masondu zaten, değil mi?
OKTAR BABUNA: Evet, masondu, evet. Söyledi mason olduğunu, ben de masonum dedi. Hocamız da masonların tek tek saygıdeğer kişilikler olduklarını yani değerli insanlar olduklarını ama, masonluğun düşüncesinin, asıl tehlikenin kaynağının bu olduğunu açıklayınca o da hiçbir şey demedi zaten, saygıyla karşıladı evet.
ADNAN OKTAR: Üst dereceli masonlar asıl sorundur, alt dereceli masonlara zaten bilgi vermiyorlar.
Sen imani, Kurani güzel konular biliyorsun, anlat bakalım, dinleyelim inşaAllah.
OKTAR BABUNA: Estağfurullah.
SUNUCU: Yalnız sözünüzü kesmeden hemen kısa bir hatırlatma da yapmak istiyorum. Kocaeli TV ekranlarındayız, ancak Mavi Karadeniz 106.4 radyosundan, Kastamonu FM’de Kastamonu’da, Radyo 37’den 95.2 frekansından, Aksaray’da Radyo Star’dan 94 frekansından, Mardin’de de Emek Radyo’dan 101 frekansından izleyicilerimiz dilerlerse bizi dinleyebilirlerdi. Efendim buyurunuz.
OKTAR BABUNA: Şimdi bu bir böcek türü. Çölde yaşıyor. Böyle deride kabarcıklar meydana getirebiliyor. Böceğin ismi önemli değil. Çölün içerisinde birkaç cm derinliğe yumurtalarını bırakıyor. Bakın bu yumurtalardan 6 hafta sonra yavruları çıkmaya başlıyor. Bu gördüğünüz o böceğin yavruları. Şimdi tabii aç kalmaları normalde gereken bir ortam. Çünkü hiç yiyecek yok, su da yok. Bakın ne yapıyorlar? Gidiyorlar, yakındaki bu bitkinin üzerine tırmanıyorlar. Tam bir grup çalışması meydana getirecekler bakın, Allah’ın ilhamıyla hepsi birden, hızlandırılmış çekimi görüyorsunuz burada, bu bitkinin üzerine tırmanıp bir topak oluşturuyorlar. Bakın bu son derece önemli, şundan dolayı, muazzam bir akıl var arkasında, Allah’ın sonsuz aklıyla yaratılmış. Çünkü yavruların bunu bilmesine imkân yok, bir topak meydana getiriyorlar. Şundan dolayı, bu topak, biraz sonra göreceksiniz, bir arı cinsi var orada yaşayan yine, arı buraya gelecek ve bunların salgıladığı bir madde var, bu maddeden dolayı erkek arı bunu dişi arı zannediyor. Programı sunan, başına geldi anlatıyor bakın, çok ufak bir topak meydana getirdiler burada. Burada beklemeye başlıyorlar, arıyı kendine çekecek şekilde. Arı hakikaten biraz sonra dişi arı gidip çiçeklerden polenleri alıp yavrularına götürüyor, onları besliyor yuvasının içerisinde. Erkek arı dişi aramaya çıkıyor. Bakın bu gördüğünüz gibi bir topak oluşturmuşlar, bunlar nereden biliyorlar, yani hepsi orada toplanıp beklediler şimdi güneşin altında. Tabii orada inanılmaz derecede bir sıcak var, ölmeleri işten değil. Bakın arı çıktı yuvasından, biraz sonra dolaşmaya başlayacak etrafı ve aranmaya başlıyor arı. Bu dişi arı, çiçeklerden polenleri toplayıp, bu yuvaya yavrularına götürüyor, onları beslemeye götürüyor. Şimdi bu topağı meydana getiren o bebeklerin de tabii besine ihtiyacı var. Bunun da acil bir zaman kısa bir zaman içerisinde olması gerekiyor. Şimdi bu dişi arı. Erkek arı bakın biliyormuşçasına, erkek arı çıkarak burada yavruları beslemesini görüyorsunuz, üzerindeki polenleri getirdi, yuvanın içerisinde, evet biraz sonra bakın erkek arı geldi, yaklaştı. Bakın buna geldiğinde bunu dişi arı zannediyor. Hem şeklinden dolayı bu oluşan topaktan dolayı hem de salgıladıkları kimyasal bir molekül aynen dişi arının salgıladığı kimyasal molekülle aynı, tıpatıp aynısını salgılıyorlar. Dolayısıyla bununla çiftleşmek için üzerine geldiğinde erkek arı, buradaki yavruların bir kısmı, bakın hepsi de değil, bu çok önemli çünkü bütün hepsini taşıyamaz, bir kısmı erkek arının üzerine geçtiler. Bu bir kısım geçen arıdan dolayı ilk önce bir şok yaşadı, düştü, fakat biraz sonra uçmayı becerecek çünkü üzerine gelen o yavrular tam olması gerektiği kadar, uçmasını engelleyecek kadar değil. Bakın diğerleri orada kaldılar.
ADNAN OKTAR: Yani dolmuşa biner gibi…
OKTAR BABUNA: Anlatırken öyle diyor zaten; jet değiştirdi diyor, jete bindi diyor. Onunla birlikte yuvaya gidiyorlar tabii doğal olarak o yuvasına dönüyor onları taşıyarak yuvasına geri götürüyor bakın. Görüyorsunuz arının üzerinde.
ADNAN OKTAR: Kurtulmaya çalışıyor ama pek beceremiyor.
OKTAR BABUNA: Evet… Bu son derece önemli çünkü yuvada besin var ve bu yavruların da beslenmesi gerekiyor. Bakın, kaç aşamalı bir plan var, yani muazzam bir Yaratılış var burada. Allah’ın yaratma sanatı, hakikaten hiçbir izahı yok başka. Yuvaya dönüş gerçekleşiyor. Yuvaya döndüğünde onunla birlikte yuvaya giriyorlar bu yavrular. Orada, bakın neler olacak yuvanın içerisinde. Yuvanın içerisine giriş anında… Onun üzerinden çıkıp, dişinin bulunduğu ortam, bakın biliyorsunuz polenleri getirmişti o, bunlar hep yiyecek, kendi yavruları için hazırladığı yiyecekler. Çiçek polenleri. Bunları yemeğe başlıyorlar. Hatta bunlar yetmediği zaman arının yavrularını da yiyorlar, yani öyle o şekilde maşaAllah tam bir Allah’ın yaratılış mucizesi. Bakın, bir molekül salgılıyorlar tıpkı dişi olanın aynısı, erkek geldiğinde kendini o zannettiriyor. Oluşturdukları topak var, çıkar çıkmaz bakın daha çıktıkları anda yukarı tırmanıp topak meydana getiriyorlar. Tam onun şekline benzerlik. Koku molekülleri salgılıyor, onun üzerine biniyor, onunla birlikte yuvaya gidiyor, orada onunla çıkıyor, besinlerle beslenip büyüyorlar.
SUNUCU: MaşaAllah hakikaten maşaAllah.
ADNAN OKTAR: Çok şahane bir olay. Muazzam bu uyanıklıkları da…
SUNUCU: Hiçbir çaba harcamadan. MaşaAllah. Tabii bu filmleriniz de çok etkili. Bu filmleri izleyicilerimiz www.harunyahya.net ve www.harunyahya.org adreslerinden de izleyebilirler detaylı olarak değil mi?
OKTAR BABUNA: Hocamızın 200’ün üzerinde dokümanter filmi var, 300’ün üzerinde kitap var inşaAllah. Her iki şekilde de ücretsiz olarak indirerek en iyi bilgilere ulaşabilirler. Yani muazzam iman hakikatleri, Allah’ın yaratılış mucizesi. Zaten nereye dönseniz çok ihtişamlı ve detaylı bir Yaratılış var.
ADNAN OKTAR: Anlat.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah. Bu da sevimli bir fok burada… Fokların çok önemli bir özelliği var bakın, bu bıyıkları. Bıyıklarının çok önemli bir özelliği var. Şöyle ki; suyun içerisinden bir balık geçtiği zaman girdap meydana getiriyor yani suyun hareketleri oluyor doğal olarak. Fokun bıyıkları o kadar hassas ki balık geçtikten sonra oluşan bu minik girdapları çok daha sonra algılayarak, çünkü karanlık bir ortamda, balığı görmeden dahi sırf bıyıklarıyla takip ederek bulup avını yakalayabiliyor. Hatta o kadar ki; 200 metre ötedeki avını takip edebiliyor. Suyun normal hareketinden tamamen farklı olan bu girdapları hissedip o izi takip edebiliyor ve avını yakalayabiliyor bıyıkları sayesinde. O kadar hassas alıcılar bıyıkları ve bu şekilde avlanabiliyor. Bu da Allah’ın yaratma sanatının bir delili. inşaAllah Büyük olan Allah’ın, Yüce olan, Alim olan Allah’ın yaratma sanatı. Devam edelim inşaAllah eğer Hocamız da uygun görürse.
ADNAN OKTAR: Tamam dinliyoruz.
OKTAR BABUNA: Estağfurullah, İnşaAllah. Şimdi, Mantis Böceği diye bir böcek var. Bakın burada görüyorsunuz. Bunun şöyle bir özelliği var. Yarasanın biliyorsunuz avlanırken ultrasonik ses dalgaları var. Bu bir yarasa, ultrasonik ses dalgaları kullanıyor. O kadar hassas bir sistemi var ki, mükemmel bir sistem. Gözleri görmediği için kapkaranlık bir ortamda ultrasonik ses dalgalarıyla havada uçan bir sineği dahi yakalayabiliyor. Mantis böceği de böyle uçan bir böcek. Böyle bir özelliği var fakat Mantis’in çok önemli bir özelliği var. Bakın bu da bir Yaratılış mucizesi; bu gelen yarasanın yaklaştığını hissediyor. Onun ses dalgalarını algılayabiliyor. Yarasa çok yakınına gelene kadar ama o kadar yakınına ki böyle saniyenin üçte biri kadar bir mesafe kalıp da erişeceği zaman duyma siniri otomatik olarak yarasadan gelen bu ses dalgalarının iletilmesini kesiyor, durduruyor. İşte o durdurduğu anda ona tam bir sinyal oluyor bu, alarm sinyali, kırmızı alarm o anda Mantis Böceği yere doğru bir dalışa geçiyor ve yarasadan kurtulabiliyor. Bakın saniyenin üçte biri kadar mesafe içerisinde yakalayabilecek duruma kadar bekliyor, o anda, kulak sinirine gelen ileti durdurduğu anda dümdüz aşağı dalarak yarasadan kurtulabiliyor. Dolayısıyla yarasa yakalayamıyor bunu.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Oktar Hocam bugün meydan senin, istediğin gibi anlatabilirsin.
OKTAR BABUNA: Estağfurullah Hocam, sizi dinlemeye doyamıyoruz ama inşaAllah…
SUNUCU: Çok enteresan, çok enteresan yani biz kendimiz için yaşamın zor olduğunu söylüyoruz, canlılara bakıyoruz muazzam bir savunma sistemleri var ve inanılmazlar yani.
OKTAR BABUNA: Bu sadece bilinenleri tabii. Bilimin bildikleri bilinmeyenlerin çok az bir kısmını oluşturuyor. Çünkü milyonlarca tür canlı var ve sadece o milyonlarca tür canlıdan şu anda yaşayan milyonlarca tür. Tarih boyunca yüzde doksanı yaşamış, yüzde biri kadar hayatta. Milyonlarca tür canlıdan da bugün günümüzde birkaç yüz bin tanesi ancak tanınmış, bilinebiliyor. Bu bir örümcek; bahçe örümceği. Bahçe örümceği çok geniş ağ örebiliyor. Bakın iki dalın arasına yaptığı ağ görüyoruz burada ve bu şekilde avlanıyor. Bu gördüğünüz ağ yöntemi ile fakat tabii bu kurduğu dalların arasına ağ kurmasını baştan itibaren görüyorsunuz. Bakın ağını yapıyor mükemmel bir şekilde yapıyor bunu.
SUNUCU : Evet. Muntazam bir sistem.
OKTAR BABUNA : Mükemmel bir avlanma sistemi oluşturuyor. Fakat bu ağ büyük bir ağ olduğu için zamanla gevşeme gösteriyor. Şimdi gevşediği için tabii esnekliğini kaybettiği için, gevşediği için avlanma becerisini kaybettirecek zamanla. Buna karşı bir önlem alıyor. Bakın ne yapıyor biliyor musunuz? Tam ortasından bir ip sallandırıyor aşağıya. Buna ucuna taş bağlıyor bu ipin. Ondan sonra taş yerdeyken burada havada ki halini görüyorsunuz da. Yerdeyken geri dönüyor o taşla birlikte ipini çekiyor ve bu taşı yukarı aldığı için asılı olan taş onun sürekli gergin kalmasını sağlıyor. Ve bu şekilde avlanmasını devam ettiriyor.
SUNUCU : Yani bir örümcek bunu nereden bilebilecek de uygulayacak değil mi? MaşaAllah.
ADNAN OKTAR : Evet işte Allah bunları tek tek soracak insanlara. Yani şunu anlamadım bunu anlamadım. Şunu da anlayamadım. Bunu da anlayamadım. Böyle yüzbinlerce konuyu ben anlayamadım demeye başlayacak. Anlayacak ki ben diyecek Yarabbi çok zalimmişim diyecek. Hepsini anlamıştım. Anlamazlıktan geldim diyecek. İnşaAllah.
OKTAR BABUNA : İnşallah. Tabi örümceğin ipeği çok ayrı bir mucize. Şu an ki teknolojik olarak, bakın dünyada teknolojik çok gelişmiş laboratuarlar var. 21. yüzyıl teknolojisi ile örümceğin ipeği alınıyor. Örümcek ellerinde. İnceliyorlar hangi maddeden yapıldığını, aynısı yapılamıyor. Hala yapılamıyor. Tam olarak çözülebilmiş değil. O kadar mükemmel içerisinde kanallar var ki kanallarda o maddeyi geçiriyor protein moleküllerini. Suyunu emiyor asitle birleştiriyor. Çıkarken vanalar var. O vanalarla basıncını ayarlıyor. Esnekliğini yani. Bu kadar esnek bu kadar sağlam bir madde mümkün değil. Kauçuk çok esnek biliyorsunuz bu kadar sağlam değil. Çelik çok sağlam bunun kadar sağlam değil ve hiç esnek değil buna göre. İnanılmaz derecede hafif, esnek, en bakın teknolojinin üretebildiği Kevler denen maddeden kat kat daha sağlam ve esnek örümceğin ürettiği. Hala aynısı yapılamıyor ki bunu milyonlarca yıldır yapıyor. İlk örümcekten beri Allah’ın ol emriyle inşaAllah.
ADNAN OKTAR : Daha sentetik olarak yapamadılar değil mi ?
OKTAR BABUNA : Yapamadılar. Evet İnşaAllah. Zaten yapsalar bütün köprülerde her yerde bu kullanılacak. Asma köprülerde. Kurşun geçirmez yeleklerde. Bu kadar sağlam ve esnek, hafif bir madde yok inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Mesela bu böyle söylenip geçiyor ama bu çok büyük bir olay. Bunun da hesabını verecek insanlar. Bakın çelikten daha güçlü fakat teknolojik olarak hayvanın yaptığını insanlar yapamıyor. Fakat Darwinistler diyor ki tesadüfen oldu bunlar. Tesadüflerle oldu diyorlar değil mi? İşte bunları açıklayacaklar. Tek tek, birer birer. Oktar Hocam buyur, devam edebilirsiniz.
OKTAR BABUNA: Hocamızın Örümcek Mucizesi kitabından daha detaylı bilgiye ulaşabilirler İnşaAllah sitede. İnternet sitesinde.
Bir de amber fosili müsaade ederseniz göstermek istiyorum. Bakın amberler şöyle getireyim. Bunlar reçineden oluşuyor gördüğünüz gibi, çamlardan akan bildiğiniz reçine.Bu reçine böceklerin üzerine geldiği zaman onu bir korumaya alıyor. Ne mikrop üreyebiliyor, ne en ufak bir bozulma oluyor. Milyonlarca yıl hiç bozulmadan kalabiliyor. Dolayısıyla bu fosiller mükemmel bütün detayları gösteriyor. En ufak tüycüklerine kadar. Bakın üzerine baktığınız zaman burada görüyoruz. Uzun bacaklı sinek ve kambur sineğin aynısıyla, tıpkısının aynısıyla iç organlarına kadar en ufak detayıyla 20 milyon yıllık bu. Şu gördüğünüz fosil tam 20 milyon yıllık. 20 milyon yıl boyunca hiç değişmemiş, bozulmamış. Görüyoruz hiç değişmediğini artık tüycükleri de aynı, antenleri bile aynı. Hiç değişikliğe uğramamış. Bir tane daha var. Onu da göstereyim.
SUNUCU: Dolayısıyla bu da bir sürü cevabınıza, programda verdiğiniz bir sürü cevabınıza bir cevap daha ekliyor. Bir sürü fosil var . Bu canlıların geçmişten günümüze değişmeden aynı mükemmellikte yaşadığına dair değil mi?
OKTAR BABUNA : Tabii. Bakın yani şimdi amberin içindeki artık bu iskelet de değil. Bütününü görüyoruz hayvanın. Bu günümüzdeki hali. Bakın antenleri, ayakları aynısı. Bakın antenleri . Baş kısmını görüyorsunuz. Aşağı kısmını görüyorsunuz. Bacakları ile yani milimetresi milimetresine aynı. Ne kadar yıl? 20 milyon yıl boyunca hiç değişmemiş aynısı ile içerisinde duruyor.
ADNAN OKTAR: Yani orijinal aslı bu. Elindeki.
OKTAR BABUNA: Evet. Bu fotoğraftaki fosil bu. Burada da aynı şekilde; bir tane kırkayak görüyoruz o da burada. Bir tane kırkayak görüyoruz bakın o da burada, mükemmel olarak aynısı hiç değişmemiş, tabii evrimin hiç olmadığını gösteriyor. Allah’ın “ol” demesi ile fosiller birden bire eksiksiz ve mükemmel şekilleriyle ortaya çıkıyorlar ve hiç değişmiyorlar. 250 milyon tane delil var dolayısı ile evrimi çürüten inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Burada iç organların da değişmediğini görmek mümkün oluyor yani bu amberlerin özelliği o. Allah ateistlere, Darwinistlere böyle bir tuzak hazırlamış. Amber mesela hiç hesap etmedikleri bir şey. Yani camın içinde donmuş olarak kalıyor düşünün, cam. Ve hiçbir değişiklik yok, iç organlarında da değişiklik olmadığı görülüyor ve üç boyutlu yani hayvanın sağını solunu, önünü arkasını her yerini görebiliyorsun. Her taraftan görme imkanı var, amberin öyle bir özelliği var. Ama taş fosilde tabii tek yüzey oluyor genelinde mecburen üç boyutlu da oluyor bazen ama yani kafatasları ya da başka kemiklerde fakat amber inceleme açısından daha mükemmel ve daha kolay.
SUNUCU: Evet, maşaAllah. Son dönemde çok şey açıklamalara denk gelmiyorum ama basında da.
ADNAN OKTAR: Darwinist?
SUNUCU: Evet. Sizin açıklamalarınız, sizin programlarınız bunda çok da etkili oldu. Verecek bir cevapları mı kalmadı? Ne dersiniz acaba?
ADNAN OKTAR: İşte, böyle kurban bayramında koyunu keserler önce biliyorsunuz önce bir hayvan debelenir falan sonra ayaklarını hafif hafif oynatmaya başlar sonra hiç kıpırdayamayacak hale gelir. Bunlar şimdi hafif hafif ayaklarını debelendiriyorlar belli belirsiz. Bir süre sonra o da gidecek. Darwinizm yerle bir olmuştur. Basındaki sessizliğin sebebi odur. Geçenlerde birkaç yalan söylemeye kalktılar. Hemen başlarına tas gibi geçirdim yalanlarını. Dünya çapında pardon özür dileriz yanlışlık oldu diye gene laflarını geri aldılar. Her sözlerini geri aldırıyorum. Yalan artık söyleyemedikleri için artık bunaldılar, yalan da söyleyemiyorlar. MaşaAllah.
SUNUCU: Evet, en son bir uzay yalanı çıkmıştı değil mi?
ADNAN OKTAR: Evet şimdi bunaldığından Dawkins, uzaylılar insanı yaptı demeye başladı. İyi sıhhatte olsun artık demek lazım herhalde.
SUNUCU: Maymun fotoğraflarından şey yaptılar herhalde. Baktılar ki ispat ediliyor, bari uzaylılar diyelim diye bir kaçış yolu herhalde.
ADNAN OKTAR: Ama artık bu noktaya geldilerse inanmaları an meselesi demektir. Çünkü uzaylılar onların dediklerine göre insandan daha mükemmel varlıklar. Onları kim yarattı dendiğinde Allah yarattı diyecekler mecburen.
OKTAR BABUNA: Bu bir timsah böceği. Bakın timsaha benzeyen bir böcek görüyorsunuz burada. Hakikaten çok değişik özellikleri var bunun. Bu kertenkeleleri, sincapları bir korkutma yöntemleri var. Üç tane ayrı yöntemi var. Bir tanesinde kanatlarını açarak böyle bakın, göz gibi yani göze benziyor. İri göz gibi...
ADNAN OKTAR: Ama mükemmel de süslü maşaAllah.
OKTAR BABUNA: Evet o şekilde korkutabiliyor. Eğer bu para etmezse bu sefer bulunduğu ağacın üzerinde kafasını vurmaya başlıyor ve sersemletici bir ses çıkartıyor. O ses düşmanını korkutuyor. Eğer bu da yeterli olmazsa, bir koku molekülü salgılıyor. Böyle sarımsağa benzer şiddetli bir koku salgılıyor ve onunla düşmanlarını kaçırıyor. Bu şekilde yaklaşamıyorlar.
SUNUCU: Çok enteresan.
ADNAN OKTAR: Daha doğrusu çekip vuracak anladığım kadarıyla. Bayağı riskli bundan uzak durmak gerekiyor.
OKTAR BABUNA: Çok şiddetli bir sesmiş sersemletici bir ses olarak çıkartıyor.
SUNUCU: Başını ağaca vurarak kendini koruyan canlı ilk defa duymuştum. MaşaAllah, çok enteresanmış. Ama tabii yani onu da biliyor olması yani o sesin düşmanlarını korkutacağını da biliyor olması çok acayip bir şey. İşte o kokunun işte kötü bir koku olduğunu veya işte düşmanlarını kaçırabilecek bir koku olduğunu biliyor olması çok değişik.
ADNAN OKTAR: En az insan aklı gibi bir aklı olması lazım. En az tabii.
SUNUCU: Evet, tabii öyle bir şeyi de olmayacağı için.
OKTAR BABUNA: Burada da insan beynini görüyoruz. Bakın bu aydınlanan kısım insanın görmesi ile ilgili olan kısım. Bu hareketlerini hissetme ile ilgili olan kısım. Bu da hareketle ilgili olan kısım. 100 milyar tane yaklaşık ortalama sinir hücresi var beynin üzerinde. Ve bu 100 milyar sinir hücresi bakın çok büyük rakamlar bunlar. 100 trilyon bağlantı yapıyor yaklaşık. Bakın yani bu yeterli değil tabii bu fotoğraf bunu göstermeye. O kadar kompleks bir yapısı var ki, böyle karmaşık yapısı var ki ama muazzam bir düzen var.
ADNAN OKTAR: 100 trilyon zaten çok yüksek bir rakam, evet.
OKTAR BABUNA: Evet maşaAllah. Şu kadar bir hacimde 100 trilyon bağlantı ve en ufak bir yanlışlık yok. Yani en ufak bir yanlış bağlama olduğunda insanın hayatta kalması mümkün olmazdı biliyorsunuz. Olması gereken bir hücre başka bir bağlantı yapsa bu da şöyle oluşuyor bakın bağlantılar; hamilelik sırasında bu 100 milyar sinir hücresi oluşurken aynı zamanda bunların kabloları çıkıyor. Bu 100 trilyon bağlantı kablo olarak düşünelim bunu. Bunlar yol üzerinde kapkaranlık bir ortamda yolculuk yapmaya başlıyorlar. Mesela göz sinirini şöyle bir yapısı vardır ellerimin, kollarımda olduğu gibi..
SUNUCU: Çapraz.
OKTAR BABUNA: X şeklindedir bakın. İki gözden çıkar gözlerin burada olduğunu varsayalım iki tane gözden çıkan sinirler farklı karşı taraftaki görme merkezine giderler. Şimdi dolayısıyla gözden çıkan bir sinirin üç tane alternatifi vardır. Ya bu şekilde gider ya karşı tarafa gider yada dönüp diğer göze geri dönebilir. Asla yollarını şaşırmadan mutlaka doğru yere giderler ve en ufak bir yanlışlık olmaz. Şundan dolayı bakmışlar bilim adamları incelemişler bunu. Bu kablolar yolların üzerinde giderlerken polisler oluyor nokta böyle bazı moleküller yolu gösteriyorlar yolu tarif ediyorlar hangi yoldan gideceğini ve o doğrultuda ilerliyor. Bakın yüz trilyon bağlantıdan bahsediyoruz ve dokuz ay hamileliğin sonuna kadar tamamlanır bunlar. Yüz trilyon bağlantı en ufak bir yanlışlık olmayacak şekilde yalnız şöyle bir şeyde varmış bir tane kablo giderken sırtına diğerlerini de alıp birlikte götürüyormuş aynı yere gitmesi gereken yere daha doğrusu doğru adrese. Adreste en ufak bir yanlışlık yok.
SUNUCU: Adresi nereden biliyor? O bağlantıların oraya gideceğini nereden biliyor? Hani hiçbir iletişim yok ve onların o yöne gideceğini bilip ulaştırıyor da karanlık bir ortamda yapıyor üstelik bunu maşaAllah.
ADNAN OKTAR: Yoldaki moleküllerinde yol göstermesi ayrı bir konu. Sen nereden biliyorsun arabanın nereden nereye gittiğini, yolun doğru olduğunu nereden biliyorsun? Trafik polisi gibi onlarda yol gösteriyorlar demek ki.
OKTAR BABUNA: Yani gözü görmeyen bir kişiye harita yok pusula yok, bir yere adres bulmaya gitse, adresi de bilmiyor daha doğrusu bilmediği bir adresin yani böyle mantıken de mümkün değil hiçbir şekilde bir açıklaması yok. Allah’ın yaratmasının dışında. Allah’ın “ol” emriyle gerçekleşiyor.
SUNUCU: MaşaAllah evet yani tesadüfle hiçbir şekilde açıklanamayacak bir durum.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah.
SUNUCU: MaşaAllah.
OKTAR BABUNA: Kafatasımızın içinde korunmaya alınmış 1400 – 1500 gram ağırlığında bir beynimiz var fakat o kadar hassas bir doku ki, ben şimdi ameliyat yaptığım için biliyorum parmağınız batsa ameliyat yaparken içine giriyorsunuz jöle kıvamında neredeyse biraz daha belki jölenin daha fazlası. Yani hata yapsanız parmağınız eliniz titrese beynin içine giresiniz o kadar hassas bir doku. Dolayısıyla onun için kafatasının içerisinde korumaya alınmış kalın bir kemik tabaka var dışında.
SUNUCU: Bir de sıvının içinde değil mi?
OKTAR BABUNA: Evet o çok önemli işte son derece önemli. Çünkü beyni kendi ağırlığına bıraksanız, hayati merkezler ezileceği için 1400 gramlık ağırlık altında hayat hiç olmazdı. Halbuki suyun içinde yüzüyor beyin ve otuzda biri ağırlığına iniyor. 50 gram ağırlığındadır beyin suyun içerisinde. Bakın 1400 gramlık beyin zaten başka türlü hayat olmazdı, 50 grama düşüyor bu sıvı beynin içindeki boşluklarda üretiliyor sonra beynin üzerideki vanalardan emiliyor kan dolaşımından geliyor. Vücutta sadece orada bulunan kan damarı yapıları vardır, seruma geçirgen olan onun içerisinden sıvı üretilir belli bir basınçta ve emilir vanalardan. Bakın burada müthiş bir mühendislik harikası var Allah’ın yaratma sanatı. Bu üretme basıncıyla, emme basıncı arasında bir fark vardır. O kadar hassas bir farktır ki bu. Bakın bu fark biraz fazla olsa beyne fazla basınç yapacağı için beyni eziyor. Böyle bir hastalık var birazdan anlatacağım şimdi. Az olsa muazzam baş ağrıları ve hayat kabil olmuyor, hayat sona eriyor. Fazla olduğunda hidrosefali diye bir hastalık oluşuyor bu Latince ismi önemli değil. Şu demek bu beynin içerisindeki bu boşluklar sıvıyla doluyor doluyor, beyni ezmeye başlıyor, inanılmaz derecede genişliyor. Bazen görmüşsünüzdür belki bebeklerde böyle bir rahatsızlık oluyor başları büyüyebiliyor biraz. Onun için bir ameliyatla içeriye boru yerleştirilip o karnındaki boşluğa dökülmesi sağlanıyor ama vücudumuzda bu beynimizde her an mükemmel bir hassasiyette gerçekleşiyor. Hiç farkında bile değiliz. Çünkü o kadar güzel bir sistem ki bu hem sıvıyı taşıyor içinde bir de başımızı salladığımız zaman yada bir yere çarptığımız zaman beyin böyle hani suyun içinde giden bir şey yavaşça gider ve geri döner ya o şekilde çok hafif salınımlarla darbeden etkilenmiyor. Aksi takdirde anında beyin kanamasından ölürdük.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah.
OKTAR BABUNA: Allah’ın yaratması sanatı.
ADNAN OKTAR: Oktar Hocam bugün dedim meydan senin inşaAllah. Hadi bakalım.
OKTAR BABUNA: Estağfurullah. Kandaki belirli mesela şeker tuz kalsiyum gibi bir çok elektrolit çok hassas sınırlarda tutuluyor hayat boyunca. Bu hassas sınırların dışına çıktığı zaman hayatla bağdaşmıyor, ölüm gerçekleşiyor. Mesela şeker o kadar hassas algılanıyor ki artık biliyoruz insülin diye bir hormon var. Biliyorsunuz bunun eksikliğinde şeker hastalığı oluşuyor. Bunun fazlalığında da hipoglisemi diye bir durum oluşuyor şekerin çok düşmesi bu da bayılmaya sebep olur, önce halsizlik terleme yapar sonra da bayılma meydana getirir. İnsülin tek başına görevli değil aynı zamanda şekerin miktarını yükselten başka bir hormon daha var glukogom diye bir hormon var bu ikisinin arasındaki dengeden dolayı şeker işte 80 ile 110 arası gibi çok dar sınırlarda tutuluyor hayatımız boyunca. Bunlar da hücreler için en verimli miktarlar çünkü bütün hücrelerin vücutta şekere ihtiyacı var. Özellikle ama beynin hepsinden fazla çünkü beyin başka hiç yakıt kullanamaz ve deposu da yoktur mesela vücudumuzda diğer organları besleyen, karaciğerde kaslarda bir miktar depo vardır. Yağları ve proteinleri de kullanabilirler gerektiğinde kaslarımız onları yakabilir. Beyin bunu yapamıyor sadece şekere ihtiyacı var. Onun için de kan dolaşımının büyük miktarı, oksijeni ve şekeri sağlaması için beyne gider. Beyne çıkan damarlar da kalpten çıkan ana atardamarlardan doğrudan çıkarlar. Bakın bu son derece önemlidir şah damarları doğrudan bir çıkış gösterirler ki beynin kanla sulanmasında en ufak bir aksaklık olmasın. Olduğunda zaten felç denen durum oluşuyor. Yani o kadar hassas dengeler var ki aklın alacağı gibi değil.
SUNUCU: Evet hepsi hayati önem taşıyor.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Oktar Hocam bugün sana şey yok yani engel yok. İnşaAllah.
OKTAR BABUNA: Estağfurullah. Bakın vücudumuzda 100 trilyon hücre var. 100 trilyon hücreye ne kadar kan gideceği, ne kadar oksijen gideceğinin belirlenmesi gerekiyor. Hipotolamus denen bir beynin küçücük bir yeri var böyle fındık kadar büyüklüğünde bir organ, yapı. Buradaki yapılan hesaplarla hayatımız boyunca bizim vücut ısımız 36,5-37 derece arasında tutuluyor bu işlevlerinden sadece bir tanesi. Bakın bunu nasıl ayarlıyor mesela vücudun ısısının sabit tutulmasını... Herkes bilir tabii kendinden, soğuk bir ortama girdiğimiz zaman üşüme titreme gelir değil mi? Titremeye başlarız. Şundan dolayı; kaslar kasılıp gevşeyerek bu titremeyi meydana getirme hareketinde enerji üretiyorlar. İşte bu fazla enerji vücuda ısı enerjisi olur ve ısınmasını sağlar. Aynı zamanda morarırız bilirsiniz çok üşüdüğünüz zaman ellerimiz ayaklarımız morarır. Neden? Kan ciltten alınır iç organlara götürülür, iç organların daha çok ihtiyacı vardır. Ve bu ciltte bir hafif morluk önce bir beyazlık sonra bir morluk meydana getirir. Tüylerimiz diken diken olur çünkü tüylerin dibinde minnacık kaslar vardır. Onlar bu tüycükleri kaldırarak onlar da enerji üretirler ve vücuda ekstra enerji sağlarlar. Bu şekilde dışarıdaki ısı ne olursa olsun vücut ısısı bizim için hayati olan 36,5-37 dereceye getirilir. Yani inanılmaz hassas bir termometresi var vücudun ve an an yapılıyor bu ve ne kadar olduğunu biliyor. O kası mesela titreterek, bütün vücudumuzu titreterek, ne kadar enerji açığa çıktığını ve 37 dereceye gelince de durduruyor bunu.
SUNUCU: İhtiyacı biliyor ve o ihtiyacı karşılayacak derecede üretip, orada sabitleyebiliyor.
OKTAR BABUNA: Evet.
SUNUCU: Ve tüm bunlardan bizim hiç haberimiz olmuyor. Biz üşüdük veya terledik gibi söylemlerde bulunuyoruz ama orada bir düzen devam ediyor. MaşaAllah.
OKTAR BABUNA: Allah’ın sonsuz yaratma sanatı. Peki ısı fazla olduğunda ne olur? Mesela dışarısı çok sıcak bu seferde terleme sistemi vardır. Allah özel olarak yaratmış. Ter bezleri vardır cildimizde bunlar bu sıvıyı derimize çıkartarak, sıvı biliyorsunuz ısı da buharlaşır. Dolayısıyla vücudumuz enerji kaybeder bu sıvının buharlaşmasından dolayı. Su kaybederken tabi asıl önemli olan onun buharlaşmasına giden enerjidir.Bu enerji vücudumuzdan fazlası çıkarak vücut ısısı bu sefer gene 37 dereceye geri döndürülür. Çünkü eğer 37 derecenin üstüne çıktığı zaman biliyorsunuz 40 derece ateş olduğu zaman artık şuur bulanmaya başlıyor daha da üzerine çıkarsa ölüm gerçekleşiyor. Hep o sınırlarda tutulur. Peki bu hipotolamus denen organ vücudumuz için ideal ısnın 37 derece olduğunu nereden biliyor? Bunu ayarlamak için bu sistemleri nasıl kontrol edebiliyor? Çünkü tam olması gerektiği kadar yapıyor, ondan sonra durduruyor. Fazlası olursa terleme oluyor, azı olursa titreme, üşüme, işte tüylerimiz diken diken oluyor. İnanılmaz hassas hesaplar var. Bunlar hayatımız boyunca her an gerçekleşiyor. Biz uyurken de gerçekleşiyor, koşarken de, otururken de, bir şey yiyip içerken de gerçekleşiyor. Allah’ın yaratma sanatı. Aynı zamanda kan basıncını ayarlıyor. Çünkü organlara, biliyorsunuz, kalbin bir atım hızı vardır ve şiddeti vardır. Kanı pompalar. Muazzam bir yapısı vardır böyle. Hayatımız boyunca milyonlarca kez çalışarak böyle yeryüzünde eşi benzeri olmayan bir makina, siz hiçbir makinayı, hiç durmadan, üstelik bu kadar zor bir işlem yapan hiçbir makinayı, 60-70 yıl çalıştıramazsınız, bakım yapmadan. Mutlaka bozulur yani, yıl bile çalışmaz. Yıl hesabıyla bile çalışmaz. Herkes bilir bunu. Çamaşır makinasını mesela ne kadar çalıştırabilirsiniz? Değil mi? Bir ütü veya ne kadar çalışabilir? Bilgisayar ne kadar çalışabilir? Hemen ısınıyor, bakım gerektiriyor, bozulur zaten, birkaç günde bozulur. 60-70-80 yıl hiç bozulmadan çalışabilen bir makinamız var. Kanı pompalıyor. Bu kan 100 bin kilometre damar ağında bütün organlara gidiyor. Damarların bir özelliği var. Damarlar hiçbir şekilde milimetrenin 1/20’inden daha uzak olamıyorlar organlara, şey hücrelere. Bakın 100 trilyon hücreye en uzak damar milimetrenin 1/20’i kadar uzaklıkta. Çünkü daha fazla olursa, oksijenini veremiyor o hücrenin. 100 bin kilometre damar ağı, bu mükemmel bir planlamayla, 100 bin kilometre, bizim doğduğumuz andan, hücrelerin oluşma anına kadar oluşuyor. En ufak bir aksaklık olmuyor. 100 trilyon hücreyi, 100 bin kilometre damar ağı, hiçbir şekilde milimetrenin 1/20’inden uzak olmamak kaydıyla vücudumuzda meydana getiriliyor. İşte kan da, bunun içerisine kalp de, kanı pompalıyor. Fakat pompalamanın, kanın içindeki dolaşımın belli bir basıncı olması lazım. İşte biz buna, biliyorsunuz, tansiyonunu sorarlar. O tansiyon, kan basıncını gösterir. Normalde olması gereken kan basıncı da herkes bilir işte, 10 ile, halk arasındaki deyimiyle, 13 arasında değişir. 13’ün üzerinde artık yüksek kabul ediliyor. İşte, onun altına düştüğünde de… Evet, bunu ayarlayan nedir? İşte hipotalamus denilen organ bunu da ayarlar, vücut ısısının dışında. Bütün vücudun içerisindeki dolaşan kanın basıncını ayarlar. Nasıl ayarlanıyor bu? Çok kompleks mekanizmalarla kanın miktarı ayarlanıyor. Bakın böbreklerden süzülen sıvının miktarı son derece önemli. Çünkü fazla süzülürse bu sefer kan basıncı, kan azalır ve kan basıncı düşer. Ölüm gerçekleşir. Fazla olursa şişeriz yine kalp atamayacak duruma gelir. Ölüm gerçekleşir. Tam olması gerektiği kadar. Kanın içerisindeki tuz miktarı, bu elektrolitlerin miktarı tam olması gerektiği yere getirilir. Bunlar da son derece kompleks mekanizmalar. Ve damarların çapı ayarlanır hipotalamus tarafından. Bunlar da işte kan basıncını meydana getirip, kanın bütün organlara eşit miktarda, olması gerektiği kadar gitmesini sağlarlar. Ve oksijenin. Bitmedi. Açlık tokluktan da sorumlu. Bizim mesela ne kadar yiyeceğe ihtiyacımız olduğu, mesela kan şekerimiz düştüğü zamanlar, vücudumuzda bir enerjiye ihtiyaç olduğu zamanlar, şekere ihtiyaç olduğu zaman açlık duygusu meydana geliyor. İşte bunu meydana getiren organ, bundan sorumlu olan organ yine hipotalamus. Fazla yediğimiz zaman çünkü tokluk olmasa; o da büyük nimet. Yemeğe alabildiğine devam ederdik. Yani zehirlenip ölür tabii insan. Oda kaldırabileceği bir şey değil. Onu da durduruyor tam olması gerektiği yerde. Açlık, tokluk. Bundan da ötesi uykuyu ve uyanıklığı da orası düzenliyormuş. Ne zaman uyuyacağız, ne kadar dinlendik, kalkmamız gerekiyor mu? Bütün bunlardan sorumlu olan da yine hipotalamus denen bu fındık büyüklüğünde ki organ.
SUNUCU: Ne kadar ilginç.
ADNAN OKTAR: Oktar Hocam bugün sana bak, müsaade etmemiz muazzam netice verdi.
OKTAR BABUNA: Estağfurullah Hocam. Sizin vesilenizle Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Deryasın maşaAllah.
OKTAR BABUNA: Hocamızın vesilesiyle inşaAllah. Harunyahya.org ve Harunyahya.net ten çok detaylı. İnsan mucizesi kitabı var Hocamızın. İnsanın Yaratılış Mucizesi. Ve bütün kalp, beyin hepsinin anlatıldığı, bu hipotalamusun fonksiyonlarının anlatıldığı. Hormon mucizesi, genlerde ki mucizelerle ilgili kitaplar, Darwinizmi çürüten kitaplar. Mutlaka bunlara baksınlar insanlarımız. Muazzam güzel, en anlaşılır şekilde. Yani bir ortaokul öğrencisi okuduğu zaman aynı şeyi anlıyor, Nobel ödüllü profesör de okuduğu zaman aynı şeyi anlıyor. Çünkü yurtdışında da bunlar üniversiteler de okunuyor. Hocalar okuyor, biz gittiğimiz zaman konferanslara hakikaten muazzam bir saygı duyuyorlar. Dünyanın her tarafında, ben binin üzerinde konferans verdim Hocamızın adına. Zaten muazzam bir saygı ve sevgi var. Çok güzel eserler çünkü. çürütülemez ve eşi benzeri de yok, maşaAllah. Onun için mutlaka okusunlar zaten en güzel şekilde hazırlanmış, Allah en güzel şekliyle yaratmış.
SUNUCU: Çocuklar için de bir eseriniz vardı, bir programımızda geçenlerde bir programımız da gösterdik çok güzeldi mesela cıvıl cıvıl renkli ve çizimleriyle çok maşaAllah hakikaten çok güzeldi.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Çocuklarımız içinde bölümlerimiz var, internet sitemizde.
OKTAR BABUNA: Allah razı olsun, 500’ün üzerinde site var inşaAllah, 80 milyon bakın son 1 yılın içerisinde indirilen eserlerin miktarı 80 milyonu aştı artık, dünyanın her tarafında 167 ülkesinde 60’dan fazla dile çevrildi ve dünyanın 200 ayrı televizyon, dünya çapında televizyon kanallarında 20’den fazla eser sürekli olarak gösteriliyor, gösterimde, inşaAllah. Tabii en güzel şekliyle yararlansınlar inşaAllah. Detaylı bilgi edinebilirler, biz de devam edelim. Mesela midede bakın mükemmel bir sistem vardır biliyoruz. Bir takım rahatsızlıklar ortaya çıkıyor, rahatsızlıklar bu sistemde en ufak bir aksaklık olduğu zaman bir rahatsızlık meydana getiriyor. Şimdi biraz da buna yönelik anlatıyorum ki vatandaşlarımız hastalığın da ne olduğunu... o da hayırlı olarak yaratılıyor, Allah tarafından onunla da bağdaştırabilirler kendilerinde ne olduğunu fark edebilirler. Mesela midemizde ağrı sızı olur bazen böyle yanma olur, özellikle yağlı yenildiğinde, kızartmalar yenildiğinde, aç kalındığında....
SUNUCU: Tabii bir takım asitler salgılandığında doğru evet.
OKTAR BABUNA: Şundan dolayı oluyor, midemizde asit salgılanıyor, bu asidin tabii çok önemli bir görevi var, besinlerin hazmedilmesi fakat o kadar kuvvetli ki bu yani jileti bile koysanız içersine, onu tahrip edip eritebiliyor, o kadar kuvvetli bir asit. Peki nasıl oluyor da midesi kendi etten, böyle cildimiz gibi etten kastan yapılı bir organ, nasıl oluyor asit kendisine zarar vermiyor? İşte muazzam bir şekilde Allah yaratma sanatıyla koruyucu bir madde mukus denen bir madde ile kaplı içerisi. Bu asidin etkilerinden koruyan bir madde özelliği var. Fakat aynı zamanda protein mesela et yediğimiz zaman etleri sindiren çok özel robot moleküller var, bakın bunlar da son derece güçlü çünkü midenin kendisi etten olduğu için protein olduğu için, onu anında sindirebilir. Fakat şöyle Allah’ın özel yaratmasıyla. Bu robot moleküller aktif olmayan bir halde bulunuyorlar midenin içerisinde normalde, salgılandıktan sonra, ancak besinler gelip de asit salgılandığı zaman, asit de normalde salgılanmıyor. Besinler geldiği zaman yüksek oranda salgılanmaya başlıyor. Bu asit, salgılanan bu asit bu robot molekülleri aktif hale geçiriyor ve proteinlerin hazmi gerçekleşiyor ve dolayısıyla mideye zarar verilmiyor. Bakın kaç aşamalı mekanizma var. Hem hazmetmek için gerekli olan asit ve proteinleri parçalayıcı bu enzimler yaratılmış. Artı buna karşı koruyucu kaç aşamalı sistem yaratılmış. Özel bir madde ile kaplı ki asit zarar veremesin diye, asit zarar veremiyor. O maddede en ufak bir bozukluk olduğu zaman zaten ülser denen hastalık oluşuyor. Ülser odur. O asit midenin kendisine zarar verir hatta delik açar bazı durumlarda. Bazı insanlarımızda vardır bu. Onu korumak için de ilaçlar vardır, asidin salgılanmasını engelleyen. İşte bundan dolayıdır. Bu enzim de, proteinleri eriten bu enzimin de normalde aktif halde bulunmuyor. Asit salgılanınca ancak içine besin geldiği zaman, et yediğimiz zaman onu devreye sokabiliyor. Muazam bir denge ve biz de bu şekilde sağlık içinde yaşayabiliyoruz.
SUNUCU: Tabii o midemize giden besinin de bir güzergah kısmı var yani soluk borusuna kaçmıyor. Direkt yemek borusundan midemize geliyor. Orada da mucizevi bir durum var değil mi, maşaAllah?
OKTAR BABUNA: Müthiş bir mucize var. Muazzam bir mucize, Allah’ın yaratması. Şundan dolayı; biz bir şeyi yutarken solunum borumuzun üzerinde bir kapak vardır o otomatik olarak kapanır. Dolayısıyla bu besinlerin solunum borusuna kaçmaması sağlanır. Çünkü kaçarsa tam bir facia olur. Akciğere giden bir besin orada solunum yapmamızı engeller, iltihap meydana getirir, mikroplar ürer ve sonu çok...
SUNUCU: Hatta zaman zaman şiddetli öksürük olur bir içecek veya yiyecek kaçtığı zaman değil mi?
OKTAR BABUNA: O öksürük koruma mekanizmasıdır, Allah’ın yarattığı bir koruma mekanizması. Orada işte o solunum borusuna herhangi bir yiyecek kaçtığı zaman onun duvarında bir uyarı meydana getirir. O sinirler bizim beynimize gider ve beynimizde özel sinirler vardır bizim akciğerlerimize, göğüs kaslarımıza ve diyaframımıza giden. Onların üzerinde bir kasılma meydana getirilir. Diyaframımız kasılır, göğüs kasları kasılır ve öksürme refleksi oluşur. Bu insanı tabii korumak içindir. Komada olan hastalar vardır. Öksürük refleksi kaybolduğu için bu bazı şeyleri akciğerine kaçabilir. Onun için çok yoğun bir bakım gerekir hastane içerisinde. Bundan dolayı öksürük çok büyük nimettir. İnsanı korur. Şimdi bebeklerde peki nasıl bu? Bebeklerde de çok büyük mucizevi bir sistem yaratılıyor. Bebek doğduğu andan itibaren biliyorsunuz annesinden süt emer. Fakat annesinden süt emerken aynı anda nefes de alabilir. Şimdi bu olmasaydı eğer solunum borusunun yapısı bu yemek borusuyla olan sistemi yetişkindeki gibi olsaydı hem süt emip hem soluk alamazdı aynı anda. Ya bu olurdu ya süt ememezdi. Bırakıp bırakıp ara vermesi lazım bu da mümkün değil, bu şekilde beslenme olmazdı. Ne zamana kadar bu böyledir? Yaklaşık 2-3 yaşa kadar bu böyledir. Neden? 2-3 yaşında bebek süt emmeyi keser. Kuran’da 2 yıl süt emzirilmesi tavsiye ediliyor. Hakikaten Dünya Sağlık Teşkilatı da, bu Kuran mucizesidir, Kuran’ın mucizesi. 1400 yıl önce bu gerçekler bilinmiyorken Allah 2 yıl emzirmenin daha iyi olduğunu tavsiye etmiş Kuran’da. Bugün hakikaten Dünya Sağlık Teşkilatı da 2 yıl süt emzirmeyi tavsiye ediyor. Şundan dolayı araştırma yapmışlar; süt emzirilen çocuklar daha zeki oluyor, daha sağlıklı oluyor, daha fazla gelişiyorlar.
SUNUCU: Kemikleri, kemik yapısı daha sağlam...
OKTAR BABUNA: Evet bağışıklık sistemleri daha güçlü oluyor. 2 yıl ideal süre olarak belirlendi. Hakikaten Kuran’daki gibi.
SUNUCU: Bir de tabii süt, süte baktığınız zaman da sütün yapısı da değil mi, programlarımızda ara ara bahsediyoruz da, sütün yapısı da çok mucizevi bir yapısı var yani. Bebek için çok hayati bir yapısı var ve aynı süt diye siz algılıyorsunuz fakat sabah ki işlevi başka değil mi, onun biraz ayrıntısını siz verirseniz tabii daha şey olur. Akşam işlevi başka değil mi, öyle bir durum da var. O da yeni bulunmuş diye duymuştuk. Sizden duydum sanırım onu da.
OKTAR BABUNA: Biliyorsunuz dünyada mama sanayi var. Milyarlarca dolar harcanarak, çok büyük mama sanayi. Dünyanın her tarafında var mama fabrikaları. Araştırmalar yapıyorlar. Bir insan için gerekli olan besinleri mamanın içerisine yerleştirmek değil mi, yapıyorlar zaten yapılan bir şey bu. Vitaminlerin en ideal miktarda olması, proteinin. Hala daha anne sütü kadar ideal mama üretilemedi. Hiçbir mama anne sütüyle eş değer değil. Anne sütünün öyle özellikleri var ki; bunlar bilinen kısmı bilinmeyenler de var zaten, aynısı yapılamıyor dolayısıyla. Mesela bebek ilk doğduğu anda ilk 24 saat içerisinde şeker ihtiyacı bebeğin daha yüksektir diğer günlere göre, şeker ihtiyacı. Bakıyorsunuz anne sütünün içindeki şeker miktarı yüksek. Tam ihtiyacı olduğu oranda yüksek ama. İkinci gün şeker ihtiyacı düşer bebeğin. Bakıyorsunuz anne sütünde 2. gün hemen onun ihtiyacı olduğu seviyeye düşüyor, düşürülür. Bebeğin gelişmesi boyunca bütün ihtiyaçlarına cevap verecek oranda anne sütünün içerisinde değişiklikler meydana gelir. Bunu sağlayan hormonlar vardır. Çok önemli iki tane hormon vardır. Biri süt bezlerinin kasılmasını sağlar. Bunlarda beyinden salgılanıyor. Beynin hipotalamus denilen bölgesinden salgılanıyor, hipofiz denilen bölgesinden. İki tane hormon. Hipotalamus kontrol ediyor, hipofizi kontrol ediyor ve 2 tane hormon salgılanıyor. Biri süt bezlerinin kasılmasını sağlar, biri süt oluşumunu sağlar. Bunlardan birine prolaktin deniliyor, süt oluşumu sağlayana. Diğerine oksitosin diye bir ismi var, latince isimler, önemli değil bunlar. Bebek annesinin göğsünün ucunu emmeye başladığı andan itibaren sinir uyarıları gider, annenin beynine ve buradanoksitosin denilen hormon salgılanır, süt bezlerinin kasılmasını sağlar ve prolaktin de yavaş yavaş kontrollü olarak bırakılır. O da süt üretir. Günün sonunda prolaktin salgılandığı oranlarla yarınki güne de hazırlar aynı zamanda. O kadar kontrollü bir mekanizmadır ki tam bebeğin ihtiyacı olduğu oranda süt üretimi vardır ve 2 sene boyunca, emzirdiği 2 sene boyunca bütün ihtiyaçlarına göre sütün içeriği de değişir. Çok büyük bir mucize bu tabii. Yani kim nereden biliyor neye ihtiyacı var? Çünkü sütün içinde öyle şeyler var ki mesela bebeğin ilk doğduğu andan itibaren bağışıklık sistemi çok zayıftır. Yani kendi mikroplarla savaşacak gücü yoktur açıkçası. Anneden alır silahları, antikor denen silahları, mikroplara karşı savaşmak için anneden alır ve bunlar anne sütünün içinde vardır. Anne sütünden onları da alır aynı zamanda. Tam ihtiyacı olduğu kadar protein, tam ihtiyacı olduğu kadar şeker, tam ihtiyacı olduğu kadar yağ, en ideal miktarda ama ve bebeğin ihtiyaçları aynı değil ki. Bir haftalık bebekle, 3 aylık, 6 aylık, 1 yaşındaki bebeğin ihtiyaçları aynı mıdır ki? Hiç değildir. Kaç katına çıkıyor ağırlığı, hücrelerin yapısı. Sütün içeriği de ona göre ayarlanır zaten.
SUNUCU: Değil mi? Evet maşaAllah. Tabii dünyaya gelişi de apayrı mucize. Yani o kafatasının yumuşaklığı değil mi? Bir programımızda yine siz biraz bahsetmiştiniz. Hakikatten inanılmaz. Yani hem bebeğin hayata sağlıklı, sağlam bir şekilde gelebilmesi , hem canlı olarak gelebilmesi, hem anne için çok acayip bir sistem, maşaAllah, acayip demeyeyim maşaAllah çok güzel bir sistem. Biraz ondan da bahsederseniz.
OKTAR BABUNA: Evet, doğum apayrı bir mucize zaten. Şimdi tam 9 ay 10 gündür ideal süre. O kadar kalır bebek de. Erken doğum oluyor ama tabii bu istisnai durumlar. 9 ay 10 günlük süreyi ayarlayan sistemler annenin hormonel sistemleridir. Tam 9 ay 10 günlük bir süre geldiğinde ki bir saat olması gerekiyor, zaman ölçer olması gerekiyor. Tam o anda özel hormonlar salgılanır. Ve ağrılar başlar. Annenin rahmi kasılmaya başlar. O hormonlar, aynı zamanda rahmi kasan hormonlar, aynı zamanda süt de salgılatırlar. Çünkü bebeğin süte ihtiyacı olacak, değil mi? Doğar doğmaz süte ihtiyacı olacak. Aynı hormon süt de salgılatır. Hem doğum yaptırtır, hem anneden de süt salgılatır. Bebeğin başı bizim başımız gibi değildir, kafa kemikleri. Kafa kemiklerinin arasında boşluk vardır. Ve birbirinin üstüne geçebilirler. Neden? Çünkü doğum kanalından geçecek. Annenin leğen kemiklerinin arasından çok daracık bir yerden geçiyor. Oradan da düz olarak geçemez. Çok özel bir manevra yaparak, dönerek böyle, önce başı, alnı çıkar, ondan sonra yüzü çıkar, çok özel bir mekanizmayla. Kafa kemikleri de üst üste gelir ama bebeğin beyni buna müsaittir, zarar görmez bundan. O doğumdan zarar görmeden çıkar. İlk doğduğu anda bebeğin akciğerleri sıvıyla doludur. Annenin rahminde bir sıvının içerisinde yüzüyor 9 aylık hamilelik boyunca. O sıvıyı aniden, ani bir refleksle atar ve ilk solunumu yapmaya başlar. Bu da çok büyük bir mucize. Doğduğu anda eğer o soluğu alamazsa çünkü hayatını kaybedecektir. Doğduğu anda, çok önemli gerçeklerden bir tanesi de biliyorsunuz kanda oksijeni hemoglobin diye bir molekül taşır. Vücudumuzdaki bütün hücrelere, kanda kırmızı alyuvarlar içerisinde taşınan hemoglobin molekülü oksijen götürür, ihtiyacı olan. Bebekteki hemoglobin, bizim sahip olduğumuz hemoglobinden farklıdır. Çok önemli bir sebebi vardır. Çünkü bebek, oksijeni annenin rahminde annesinden alır. Annesinin kan dolaşımından alır, bebeğin kan dolaşımı. Arada son denilen halk arasında son denilen bir organ vardır. Plasenta deniyor buna. Onun üzerinden alır. Dolayısıyla bebeğin hemoglobini, bu da annenin hemoglobini, annenin hemoglobinindeki oksijeni koparıp almak zorundadır. Nasıl yapar bunu? Daha fazla ilgisi vardır oksijene, daha güçlü çeker kendine doğru ve kopartır alır. Bunu kullanır. Peki, doğduğunda bu ona avantaj mı olurdu? Dezavantaj mı olurdu? Çok büyük bir dezavantaj olurdu. Çünkü bu kadar oksijeni kendisine güçlü olarak çeken bir molekül, bebeğin kaslarına bunu bırakmayacaktır. Halbuki kasların acil oksijene ihtiyacı var.Ne olur burada biliyor musunuz? Allah’ın yaratma sanatı, aniden, bebek doğduğu anda, yetişkin hemoglobini üretilmeye başlar, otomatik olarak. Bakın genlerde iki tane mükemmel molekül üretiliyor. İkisinin de çok özel bir tasarımı var, Allah’ın yaratma sanatı. Biri oksijeni çok güçlü çekiyor. Çünkü öyle olmak zorunda, anneden koparıp alacak, tam olması gerektiği kadar. Doğduğu anda, tam tersi dezavantaj olacağı için, hemen yetişkin molekül, bu durdurulur, bu devreye girer ve bebek hayatına devam eder, insan hayatına devam edebilir bu vesileyle.
SUNUCU: MaşaAllah, zamanlama hakikatten de hayati.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah . O nurlu, tertemiz ellerinle aç bir sayfa, ver bakalım, Kuran’dan, inşaAllah.
SUNUCU: Bismilahirrahmanirrahim, buyrunuz.
ADNAN OKTAR: İnşaAllah, şeytandan Allah’a sığınırım, “İşte Biz onu, Kuran’ı apaçık ayetler olarak indirdik.” Bayağı sarih, açıktır diyor Cenab-ı Allah, net anlarsınız diyor. “Şüphesiz Allah, dilediğini hidayete yöneltir.” Yani Hadi ismiyle tecelli ettirir. Yani, nedir aynı zamanda? Hidayete yönelen Mehdi’dir, tabii, inşaAllah. Hidayete yöneltir, Allah’ın özel hidayet verdiğine, vermesine aynı zamanda Mehdi de denir. “Gerçekten iman edenler, Yahudiler, yıldıza tapanlar, sabiler, Hristiyanlar, ateşe tapanlar –mecusiler yani- ve şirk koşanlar, şüphesiz Allah kıyamet günü aralarını ayıracaktır. Doğrusu Allah her şeyin üzerinde şahit olandır.” Yani hükümlerini Ben vereceğim diyor Cenab-ı Allah. “Görmedin mi gerçekten göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu Allah’a secde etmektedirler.” Hepsi Allah’a secde ederler diyor Allah, insanlardan birçoğu diyor, hepsi değil. “Birçoğu üzerine azap hak olmuştur” birçoğu cehenneme gidecek diyor Allah. “Allah kimi aşağılık kılarsa artık onun için bir yüceltici yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar” Yani kaderinde öyle ise, o o şekilde olur diyor Allah. “İşte bunlar çekişen iki gruptur, Rableri konusunda çekiştiler.” Allah hakkında çekiştiler diyor, Cenab-ı Allah. “İşte o inkar edenler, onlar için ateşten elbiseler biçilmiştir; başları üstünden de kaynar su dökülür.” İki grup işte Müslümanlar var, bir de Allah’a inananlar ve inanmayanlar var. “ Rableri konusunda çekiştiler. İşte o inkar edenler, onlar için ateşten elbiseler biçilmiştir” Veyahut ayetteki ifadesi ile bunlar direkt küfrün anlamında olabilir ifade, iki grup ikisi de Allah hakkında olumsuz yönde çekişiyorlar anlamı çıkıyor, o anlamında da görülüyor, “Rableri konusunda çekiştiler” Çünkü çekişme olduğuna göre ikisinde de normal durum yok anlamı oluyor. “İşte o inkar edenler, zaten o inkar edenler çoğunluk ifadesi ile “inkar edenler, onlar için ateşten elbiseler biçilmiştir” Yani elbisesi var, sırf ateşten oluşuyor, yani tulum gibi bir şey sırf ateşten, üzerine onu giyiyor, ateşten bir elbise giyecekler diyor Allah. “Başları üstünden de kaynar su dökülür.” Tabii bizim bildiğimiz kaynar su anlamında değil o, ahirette onu göreceğiz, inşaAllah. Şimdi bu elbise de öyle. Bu rahatsızlık veren, acı veren ateşten bir elbise ama normal bir ateşten elbise içinde insan konuşamaz ama bunlar konuşuyorlar. Onun için bizim bilmediğimiz bir şey olduğu anlaşılıyor. “Bununla karınları içinde olanlar ve derileri eritilmiş olur.” İç organları da eriyecek diyor Allah, bunun etkisiyle ve derileri de o yanan elbiseden dolayı eritilmiş olur. “Onlar için demirden kamçılar vardır.” Bunu da ahirette göreceğiz bizim bildiğimiz normal demir değil bu, bu ahiretin demiri bunlar. “Ne zaman oradan, sarsıcı-üzüntüden çıkmak isterlerse, oraya geri çevrilirler ve (onlara:) "Yakıcı azabı tadın" (denir).” Yani zaman zaman çıkmak istiyorlar fakat geri çevrilecekler diyor Allah. “Hiç şüphesiz Allah, iman edenleri ve salih amellerde bulunanları altından ırmaklar akan cennetlere sokar” Onların bulunduğu yerlerde yüksek köşkler var altında da ırmaklar akıyor. “Orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler;” Tabii cennet altını bizim bildiğimiz altın gibi değil, cennet incisi de bizim bildiğimiz inci gibi değil, “oradaki elbiseleri ipek(ten)tir.” Parlak ve güzel elbiseler ama onu da bilmiyoruz, onu da ahirette göreceğiz. “Onlar, sözün en güzeline iletilmişlerdir ve övülen doğru yola iletilmişlerdir.” En güzeline iletmiştir yani Kuran’ın hakikatlerini anlatmışlardır, övülen doğru yola iletilmişlerdir yani Kuran’ın ahlakına iletilmiştir onlar diyor Allah.
Kaç dakikamız var?
SUNUCU: 1 dakikamız kalmış.
ADNAN OKTAR: O zaman bir şeyler var herhalde anlatacağın onları söyle.
SUNUCU: Kısa bir hatırlatma yapmak istiyorum izleyicilerimize, yarın akşam da Kral Karadeniz ve Tempo Tv de 21 ve 23 saatleri arasında programımızı izleyebilirsiniz efendim ayrıca da Mavi Karadeniz 106.4’ten ve 101 Emek Radyodan da bizleri izleyebilirler. Bu diğer iki radyoda var mı arkadaşlar onları da hatırlatmamıza gerek var mıdır? Evet diğer iki radyomuzda varmış, Kastamonu’da 95.2 frekansındaki Radyo 37 ve Aksaray’daki Radyo Star 94 frekansında yarın akşam bu radyolardan da bizi dinleyebilirsiniz efendim.
OKTAR BABUNA: Ben bir hata yapmışım onu düzeltebilir miyim? Allah en güzel şekilde haşa yaratılmış diye yanlışlıkla çıkmış, yaratmış inşaAllah, Allah en güzel şekilde yaratmış inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Evet dil sürçmesi olabilir insanlık hali.
SUNUCU: Efendim çok teşekkür ederim.
ADNAN OKTAR: Ben de teşekkür ediyorum.
SUNUCU: Ağzınıza sağlık.
ADNAN OKTAR: Allah hepimize sağlık sıhhat versin, bütün milletimize, bereket, bolluk, neşe, sevinç versin, hepimize Allah cennet nasip etsin, hep beraber milletçe cennette buluşuruz inşaAllah.
SUNUCU: İnşaAllah. Evet ne yazık ki bir programımızın daha sonuna geldik, yayında ve yapımda emeği geçen arkadaşlarım adına iyi akşamlar, mutlu yarınlar diliyorum efendim, hoşçakalınız.