SUNUCU: İyi akşamlar değerli izleyicilerimiz. Kral Karadeniz ve Adıyaman Asu TV’den ortak olarak yayınladığımız “Adnan Oktar ile Başbaşa” programına başlıyoruz. Hepiniz ekranlarınızın başına hoş geldiniz. Bu güzel son bayram akşamında sizlerle birlikte olduğumuz için çok mutluyuz. Hepinizin bayramını tekrar kutluyoruz efendim. Bugünkü programımızı canlı olarak takip edebileceğiniz radyo kanallarını size tekrar etmek istiyorum: Ilgın FM Konya 97.4, Yıldız FM Tekirdağ 87.7, Genç FM Karaman 93.3, Mavi Karadeniz Radyo 106.4, Radyo 37 Kastamonu 95.2, Radyo Star Aksaray 94.0, Emek Radyo Mardin 101.0, Radyo Enerji Ordu 90.0, Keyif FM Nevşehir 92.7. Aynı zamanda sorularınızı bizimle paylaşabileceğiniz e-posta adresimizi de size tekrarlamak istiyorum. Soru ve görüşlerinizi de bekliyoruz efendim. ahirzamansohbetleri@hotmail.com adresinden her zamanki gibi bize gönderebiliyorsunuz sorularınızı. Elimizde de şu anda gelmiş olan maillerimiz mevcut. Stüdyomuzda bizlerle birlikte Sayın Hocamız Adnan Oktar buradalar. Hoş geldiniz efendim.
ADNAN OKTAR: Hoş bulduk efendim, sizler de hoş geldiniz, lutfettiniz.
SUNUCU: Sağolun, çok teşekkürler. Milli Değerleri Koruma Vakfı Başkanı Sayın
Tarkan Yavaş da bizlerle birlikteler. Sizler de hoş geldiniz efendim.
TARKAN YAVAŞ: Hoş bulduk, teşekkür ederim.
SUNUCU: Nasılsınız?
TARKAN YAVAŞ: Çok iyiyim, siz nasılsınız?
SUNUCU: Çok sağ olun, teşekkürler. Hocam siz nasılsınız?
ADNAN OKTAR: Allah’a hamd olsun. Sizleri gördük daha da içimiz açıldı. Nurunuzu gördük, maşaAllah.
SUNUCU: Çok sağolun, maşaAllah bizler de öyle. Çok keyifli iki saat geçireceğiz inşaAllah. Nasıl başlamak istersiniz Hocam? Sorularımız burada mevcutlar, arzu ederseniz bir soruyla başlayalım.
ADNAN OKTAR: Bir tane soru alalım, evet inşaAllah.
SUNUCU: “Hocam Kuran’da birçok yerde istek ve tutkularını ilah edinenlerle ilgili ayetler geçiyor. Bu konuyu ben çok düşünüyorum. İnsanlar çok basit şeyleri ısrarla istiyor. Bunlar için olmadık şeyler yapıyorlar. Ben bunu çok yadırgıyorum. Her insan bir şeyler istiyor. Bazı şeylerin olmasını çok arzu ediyor. Ama Hocam buradaki düşünce nasıl olmalı? Yani o istenilen şeyin Allah’tan, dinden, Kuran’dan daha önde tutulmaması, gerektiğinde hemen vazgeçilebilecek gibi olması gerekir, değil mi Hocam?” Nihal Kaçmaz, İstanbul’dan sormuş Hocam.
ADNAN OKTAR: İnsanın öncelikleri vardır. Bir kere biz baktığımızda Allah’ın beynimizin içinde bir dünya yarattığını görüyoruz. Işıklı, güzel seslerden oluşan üç boyutlu bir muhteşem bir dünya yaratıyor. Şimdi biz böyle bir durumda doğrudan Allah ile bağlantı konumunda oluruz. Yani biz bu görüntüye televizyon ekranı gibi böyle gidip yapışıp bu görüntünün eğlencesine giremeyiz. Yani zaten dünyada da öyle ahım şahım eğlencelik bir durum da yok. Velev olsa bile yani bu kadar önemli bir olay varken, bunu yaratan güç varken, Allah’ın varlığı varken sanki hiçbir şey yokmuş gibi haşa böyle bir olay, böyle olay demeyeyim de -Allah affetsin- yani böyle bir durum yokmuş gibi bundan bihaber bu ekrana yapışıp gafilane hareketler yapmak çok çok akılsız insanların işi olabilir, yani aklı çok zayıf olması lazım bir insanın. O yüzden en makul ve en akılcı hareketi yapıyoruz. Yani biz bir kere bu ekrana şaşırıyoruz. Bak Said Nursi ne diyor; sinemaya gitmiş, dünyada böyledir diyor, aynı sinema gibi diyor, bu gördüğümüz film gibidir diyor. Ertuğrul Özkök bir haber...
TARKAN YAVAŞ: Evet dünkü köşe yazısında Ertuğrul Özkök bunu köşesine taşımış. Said Nursi Hazretleri’nin burada bir cümlesi var. Okuyayım mı Hocam izin verirseniz?
ADNAN OKTAR: Evet oku.
TARKAN YAVAŞ: “İşte dünya da aynen sinema perdesine benzeyen bir yerdir.”
ADNAN OKTAR: Bitti, çok şahane bir izah. Bakın şu an önümüzde bir perde var. Biz de perdenin üstüne yapışığız adeta ve bunu seyrediyoruz. Böyle harika bir yapı varken işte adam çeki ödemedi diye ona küfrediyor, hakaret ediyor. Yahut bir arkadaşıyla rekabet etmeye kalkıyor ama şu görüntüden oluşan dünyanın içerisinde. Televizyon ekranının üzerinde yaşayan bir insanı düşünün, yani televizyon ekranının üstünü böyle kaplamış bir varlık düşünün ve bütün dünyası oradaki görüntülerle boğuşmak olduğunu düşünün; bu çok anormal bir hareket olur. Onun için biz bütün dikkatimizle, vicdanen, Allah ile bağlantıda olmak durumundayız. Yani Allah’ı çok sevmek, çok saygı göstermek, Allah’ı her şeyden önemli görmek, her şeyi O’nun tecellisi olarak görmek ve O’na bağlantılı yaşamak durumundayız. Makul olan, doğru olan budur yani vicdana uygun olan budur. Aksi, çılgınca bir hareket olur ve delice bir hareket olur yani dengesiz bir hareket olur. Biz şu an normal olanı yapıyoruz aslında. Yani çünkü bir varlık düşünün böyle olağanüstü yaratılmış, Allah ile bağlantısı olmuyor. Peki bu normal bir şey mi? Onun için “heva ve hevesinin tanrı edineni gördün mü?” diyor Allah, şeytandan Allah’a sığınırım, ayet var. Yani sadece çıkarlarını tanrı edinmiş, ufak çıkarlarını. Ondan da bir şey çıkmaz ayrıca dünya çıkarlarını. Ne olur yani? İki tabak yemek yiyorlar, o zaman ya kolesterolü çıkıyor, ya tansiyonu çıkıyor, rahatsızlanıyor ya şekeri çıkıyor, bir şeyler oluyor, değil mi? Onun eziyeti daha da fazla oluyor onun için. Veyahut iş yerini daha genişletmek istiyor. Daha büyük bir iş yeri, daha da sinirlerini bozuyor o onun, daha da stres içinde yaşamasına sebep oluyor. Say say bitmez. Mesela siyasete giriyor müthiş bir gerilim içerisine düşüyor. Başka olaylara giriyor gene gerilim içine düşüyor. Allah, şeytandan Allah’a sığınırım, bu konuyu şöyle açıklıyor Cenab-ı Allah; “insan zayıf yaratıldı” diyor Allah. Yani sırf insana mahsus olarak zayıf yaratılmıştır. Hamam böcekleri bile çok kuvvetlidir, bünye olarak çok güçlüdür. Tabii akrep falan, atom bombasından bile etkilenmiyor akrep, değil mi? Ama insan çok çok zayıftır. Bak mesela bir grip salgını oluyor, herkes telaşta hemen hemen, yani büyük bir bölümü insanların telaşta çünkü bir virüs rahatça insanı öldürebiliyor ve hiçbir şekilde de kurtuluş yok. Nereden geldiği de belli olmaz virüsün ve mesela en güçlü dediğimiz bünye bile bazen dayanamıyor; küt diye aşağı gidiyor Allah vermesin. Evet, onun için bu kısacık hayatta ki 10 seneler bir yıl gibi geçiyor, her on sene. Yıllar zaten ay gibi geçiyor görüyorsunuz. Bir yaz oluyor, bir kış oluyor; bir yaz oluyor, bir kış oluyor. Şimdi bakın kış diyoruz. Bir süre sonra, çok kısa bir süre sonra bir bakıyorum ağaçlarda hemen tomurcuklar belirmeye başlıyor. Bir bakıyoruz sıcaklar arttı ne yapsak acaba; vantilatör açsak falan diyoruz, klima çalışsın. Çok kısa süre sonra da aman diyoruz sobayı açın veyahut işte neyse ısıtıcıları açın, ev ısınsın demeye başlıyoruz ve bu nefes kesecek bir süratle devam ediyor. Akıllı insan, Allah’ın varlığının derinliğini görür ve dünyada hırs yapacak bir şey yok. Bir de ne kadar güzel, Allah’ımız diyor ki: “Benim rızamı arayın, Beni sevin, Beni anlayın, sanatımı görün” -ki görünmeyecek gibi değil, yani en kafası çalışmayanın bile göreceği gibi- “Ben de size sonsuz hayatınızda” -ki sonsuz hayat vereceğim size diyor- “ve çok hoşunuza gidecek bir hayat yaşatacağım” diyor. Bir de diyor ki Cenab-ı Allah: “bakın” diyor, “daha önce yaptıklarıma bakın.” Televizyonlar yaratıyor, buzdolapları yaratıyor, arabalar, evler yaratıyor, yiyecek yaratıyor, göz, kulak, burun hepsini yaratıyor. “Ben bunları yaptım mı” diyor Cenab-ı Allah. “Ben bunu bir daha yapmaya muktedir miyim, değil miyim?” diyor. Yani bir kere yapan, bir daha yapabilir mi yapamaz mı diyor Allah. “Bir düşünün” diyor ama çok da fazla delil vermez artık Allah. O zaman imtihan olmaz. “Bakın alametlerime” diyor, “Beni anlayın ve Bana kul olun” diyor. Kul olmazsa kişi, yani zaten onun kaderinde oluyor, “sonsuza kadar azap çekersiniz” diyor Allah ama “kul olursanız da sonsuza kadar mutlu olursunuz” diyor. Harikalık o kadar açık ki yani insanların bayağı bir bölüm sarhoş gibiler. Bu nasıl anlaşılmaz? Yani mesela bugün dışarı çıktım, çarşıya çıktım. İnsanların epey bir bölümü sarhoş gibiler. Hatta o bugün oradaki satıcı kız, kızcağız, tezgahtarlık yapan kızcağıza sordum. Çok donuktu yüzü, çok neşesiz böyle bitap. Sayısı da azalmış, her yerde şey çıkartmışlar, satıcıları çıkartmışlar, o dikkatimi çekti. Yani yarı yarıya azaltmışlar ve bunların üzerine düşen görev de kat kat fazla olmuş. Herkes ayrı bir şeyden giriyor yani kimi gergin oluyor, kimi pahalı buluyor, kimi bir şey görüyor. Yani ne sevgi gösteren var, ne şefkat gösteren var, ne ilgi alaka gösteren var. Halbuki onlar bir insan yani, makine değil. Sabah erkenden geliyorlar akşama kadar ayakta, değil mi sürekli oradan oraya koşuşturuyorlar. Bir de herkes de tabii samimi ilgi, alaka bekliyor onlardan yani üstlerine düşmesini bekliyor. Çocuk hangi birine yetsin, nasıl yapsın? Baktım neşesiz, “yoruluyor musun sen?” dedim, “çok mu yoruluyorsun?” dedim. “Evet çok yoruluyoruz” dedi. Bitaptı böyle şeyi. Ben de acıdım. Artık fazla, aslında bayağı bir şey de alınacaktı bir şeyler de vardı. Sadece birkaç bir şey aldım fazla yorulmaması için. Artık bitap olmuş yani çocuk. Herkesin şefkate ihtiyacı vardır, herkesin sevgiye ihtiyacı vardır.
TARKAN YAVAŞ: Hocam siz anlatmıştınız, bu özellikle bu süpermarketlerdeki o kasiyerlerin durumunu, yaşadıklarını. Geçen gün bir köşe yazarı, Haşmet Babaoğlu köşesinde sizin söylediklerinizi aynen köşesine taşımış.
ADNAN OKTAR: Evet, ben bu anlattıklarımı sık sık anlatırım hakikaten, aylardan beri anlatıyorum. Bir tek satıcılarda değil tabii her yerde insanlarımıza karşı şefkat gerekiyor, sevgi gerekiyor. Tabii onları mahcup etmeden.
SUNUCU: Kasiyerlere kanlı, canlı bir insan olarak bakıp davranan müşteri o kadar az ki sizin gibi.
ADNAN OKTAR: Ama bu işte Allah korkusuyla, Allah sevgisiyle olur. Yani insan sarhoş gibi olursa kasiyer, şu bu falan dinlemez tabii, tezgahtar insan da dinlemez. O sadece kendi işinin hallolmasını ister hatta tam istediği gibi de yapmayınca öfkeleniyor. Sanki sabahtan itibaren onu bekliyormuş gibi bir havaları oluyor o gidenlerin ve sanki onun görevi, o ona mecbur. Halbuki zaten çok az bir maaşla onlar orada çalışıyorlar. Onun ondan hiçbir çıkarı yok orada satıştan tabii. İşin sahibi de değil. Sahibi bile olsa o şekilde davranması doğru olmaz tabii.
SUNUCU: Doğru söylüyorsunuz Hocam.
Uygun görürseniz bir soru daha alalım.“Sevgili Hocam. Daha önceki röportajlarınızdan birinde evrenin tek bir atom çekirdeğine sığabileceğini, Allah’ın dünya üzerindeki tüm atomların sayısı kadar evren yaratabileceğini ve bunların her birine ait insanlık tarihi yaratabileceğini anlatmıştınız. Hocam o güne kadar Allah’ın büyüklüğünü bu şekilde düşünüp kavrayamamıştım. İnsanların ufkunun daha da açılması için Yüce Rabbimizin büyüklüğünü bize biraz daha anlatabilir misiniz?” Nergis Tolu, Giresun’dan göndermiş Hocam.
ADNAN OKTAR: Nergis kardeşimize Cenab-ı Allah şöyle bir ayetle hitap etmiş oluyor, hepimize tabii. “Allah’ın” diyor Cenab-ı Allah, şeytandan Allah’a sığınırım, “Allah’ın şanını, kadrini hakkıyla takdir edemediler” diyor Allah. Yani bir dereceye kadar insanlar Allah’ın şanını ve kadrini takdir edebiliyorlar. Mesela gökyüzü, şu an her yer oksijenle dolu değil mi, aynı zamanda karbondioksitle dolu, azotla dolu. Her azot molekülü yahut her azot atomu, oksijen atomu, karbondioksit molekülü, oradaki değil mi karbon ve oksijen, bunların hepsinde ayrı ayrı evrenler olduğunu düşünün. Bizim nefes almamızla, nefes vermemizle o evrenlerle bağlantı içinde olmuş oluyoruz. Yani atom küçük deniliyor ama mesela oksijen atomunun içindeki elektronun içine giren bir insan, oradaki bir galakside yaşadığını düşünün veyahut evrenimizin öyle bir yapının içerisinde olduğunu düşünün. Hatta biz diyoruz ki, elektron mesela çok küçük bir parçacık diyoruz ama içine girdiğimizde evreni buluyoruz; ama o evreni de çok büyük zannediyoruz ama evrenin içerisindeki atomların içinde de gene evrenler olabiliyor, oluyor. Onun için Allah’ın ufku, genişliği ve büyüklüğü insanların tahmin, tahayyülünün çok çok üstünde. İnsanlar hep Allah’a haşa, bir kısım insanlar bir sınır çizmek isterler. Öyle değil yani sonsuzdur, her konuda sonsuzdur Allah. Sınırı yoktur Allah’ın. Mesela evrenler içinde evren, evrenler içinde evren yani ömür boyunca bunu söylesen yine bitmeyecek güçtedir Allah. İnsan tabii onun içinde çok aciz ve çok küçük bir varlıktır. Ama mesela sokağa çıktığında bir kısım insanları görüyoruz; müthiş bir azamet, enaniyet, gurur ve kibir içinde oluyor. Halbuki beyninin içerisinde şu kadarcık yerde yaşayan zavallı bir varlıkken, o görüntünün içerisinde muazzam azamet yapıyor. Böyle yerlere yatıyor neredeyse değil mi? Gurur, kibir, sinirli, öfkeli. O beyninin içindeki görüntüye bağırtıyor, çağırıyor, kızıyor, morarıyor. Paraları görüyor gözleri parlıyor; beynin içerisinde Allah ona para gösteriyor, kendini kaybediyor.
SUNUCU: Allah şaşırtmasın.
Evet Hocam, müsaade ederseniz bir soruyla daha devam edelim. Arzu eder misiniz?
ADNAN OKTAR: Sen çok güzel huylusun. Ederim evet.
SUNUCU: “Hocam gün geçmiyor ünlü olarak bilinen kişilerin şatafatlı düğün törenleriyle karşılaşmayalım. Ancak aradan çok kısa bir süre geçince aynı kişiler birbirlerine ağza alınmayacak hakaretler ve suçlamalar yaparak boşanıyorlar. Hocam bu örnekler, sizin Allah sevgisi için insanlara sevgi yöneltmek gerektiği ile ilgili açıklamalarınızın bir teyidi. Neler söyleyeceksiniz?” Ayşegül Serdinç göndermiş.
ADNAN OKTAR: Böyle ilk başlangıçta, evlenmeden önce, hayvani bir cinsel içgüdüyle karşısındakini değerlendiriyor ama bir anlık, onunla beraber olduktan sonra da bir bakıyor ki o da normal bir insan. Yani ona harcadığı paralara bakıyor, araba alıyor, ev alıyor falan ama bir şey yok, ortada bir şey yok; onu çok sinirlendiriyor bu sefer. Yani “ben bunun için mi bu kadar uğraştım” gibisinden. Ondan sonra saldırganlaşıyor ona karşı. Onu Allah’ın bir kulu olarak görmüyor, onu evrim geçirmiş maymun gibi bir şey olarak görüyor. Yani ilkel bir varlığın gelişmiş şekli olarak görüyor. Ona verdiği emek ve harcama, ona o kadar ilgi, alaka göstertmesi ve tabii o da, insanın kusurları oluyor, hataları oluyor, onları da görüyor. O, onu tepetaklak ters çeviriyor. Onun için onların biliyorsunuz balayı, reçel ayı, bilmem ne falan böyle iddiaları olur yani kısa bir dönem açısından. O geçtikten sonra, ki o yalan, aslında bir ay da değil bir geceliktir o.
SUNUCU: Cicim ayları da değil yani?
ADNAN OKTAR: Yok öyle de değil yani bir ay bile sürmez, bir gecenin belirli bir saatinin belirli dakikaları yani o kadar; ondan sonra hemen nefrete dönüşüyor, anında. Çünkü Allah’ın tecellisi olarak görmüyor, şefkatle bakmıyor, onu korunacak bir varlık olarak görmüyor. Allah’ın tecellisi olarak görse zaten Allah’tan korkar; çok dikkatli ve çok saygılı davranır çünkü o da ölecek sen de öleceksin. Allah’ın sana bir emanet olarak gösterttiği bir tecelli o, şefkatle yaklaşacaksın. O şefkat ayrı bir zevktir. Saygı ayrı bir zevktir. Değer vermek ayrı bir zevktir yani acımayla karışık sevgi ayrı bir zevktir; ama onu et kemik yığını olarak görürse sonucu böyle oluyor tabii ki.
SUNUCU: Sonuçlar bu noktaya varıyor. Bir sorumuzla daha devam edelim isterseniz. “Sayın Hocam, iyi günler. Diyarbakır AKP Parti İlçe Başkanlığı’na molotof kokteylli bir saldırı yapıldı. 7-8 kişi tarafından düzenlenen bu eylemin ardından Diyarbakır Valisi Mutlu, bunun provakatif bir eylem olduğunu ve hem Türk hem de Diyarbakır halkı arasındaki barış ve huzurun bozulmasının amaçlandığını ifade etti. Türkiye’de birlik ve beraberlik ruhunun güçlendirilmeye çalışıldığı böyle bir dönemde yapılan bu eylem hakkında sizin görüşünüzü öğrenebilir miyim?” Ahmet Ergezer, İstanbul’dan göndermiş Hocam.
ADNAN OKTAR: Ben diyorum ki inananlarla inanmayanların dünya tarihinin başlangıcından beri bir mücadelesi vardır, inananlarla inanmayanların mücadelesi. Şimdi Güneydoğu’daki olay, PKK denen o anormal yapılanma Marksist, Leninist, Stalinist bir örgütlenmedir. Dolayısıyla bu kişilere “evinize gidin, işte ananız size sıcak çorba hazırlasın için, işte sizi evlendirelim, iş güç sahibi yapalım, bırakın bu işleri” demek çok, çok, çok çocukça ve yanlış olur, çok büyük hata olur. Yani onların kadına, kıza ihtiyacı oldukları için, yani kadın kız bulamadıkları için, evlenemedikleri için dağa çıkıyor değiller. Yani bu çok anormal bir iddia olur, çok anormal bir tavır olur. Yahut çorba bulamadıkları için de dağa çıkıyor değil, yani sıcak bir eve ihtiyaçları olduğu için, hani “gelin sıcak evinize dönün, işinize gücünüze bakın, sizi evlendirelim” yani, birçok kişide ben bunu duyuyorum: “bu çocukların işi gücü yok, biz bunlara iş bulursak bu konu biter.” Böyle bir konu olmaz. O iş yerini gider yakar adam yani öyle bir şey olmaz. Çorbaya da ihtiyacı yok, çorbayı alır serper onlar, öyle bir dertleri yok. Çünkü çorbayı da buluyor, neye ihtiyacı varsa örgüt karşılar onlara. Dolayısıyla asıl olan, onlarla fikri mücadeledir yani düşünce mücadelesidir. Yani dünyanın neresinde görülmüş Marksizm çorbayla yeniliyor yahut evlendiriliyor komünistlerin faaliyetleri durduruluyor, Stalinistler durduruluyor. Yani Marksist, Leninist hareket, Stalinist hareketin dünyada yaptığı uygulamaları herkes gördü; 350 milyon insanın ölümüne sebep oldular. Dolayısıyla böyle 3. Dünya ülkelerinde veyahut birçok yerde gene Marksist hareketler devam ediyor ama Türkiyemiz gibi Avrupai bir ülkede yani ileri bir ülkede de Marksist hareketler güçlü bir zemin bulabiliyor. Dolayısıyla bunlara karşı yapılacak en etkili mücadele, sadece fikri mücadeledir. Yani çorbayla, evlendirmeyle Marksist, Stalinist bu hareket durdurulmaz. “Gelin kardeş olalım” demeden anlamazlar. Yani böyle bunları daha da kızdırır o çok acayip bir şey. Yani “biz kardeşiz, gelin hep birlikte mutlu yaşayalım, girin siyasete rahat edin. Ne istiyorsunuz, olur mu molotof kokteyli niye tutsun çocuklar, ayıp yapıyorsunuz”; yani şu mantık mı bunlar? “Niye kurşun sıkıyorsunuz? Kurşuna ne gerek var? Gelin kitap okuyalım”; yani bunu dinlemez adamlar. Yani olay bunun çığırından çıkmış, bir Marksist yapılanma oluşmuş. Burada halkımıza karşı televizyondan, radyodan, basın yoluyla; anti Marksist, anti Komünist, anti Darwinist çok güçlü bir eğitim programı uygulanması gerekiyor. Başka da hiçbir çözümü yoktur ve çekingen de değil, yani tutuk bir tavır da olmayacak. Son derece kararlı olarak bunu devletin yapması gerekiyor. Yani iyi niyetle “gelin size işte seçme seçilme hakkı da verdik, işte işyeri de hazırlıyoruz, özgürlük de tanıyoruz”. Özgürlük tanınırsa daha iyi komünizmi anlatır adam. Yani ben özgürlük tanınmasın da demiyorum ayrıca; özgürlük tanınsın ama bu hiçbir işe yaramaz. Yani özgürlük nedir?
SUNUCU: Çözüm bu değil, yeterli değil.
ADNAN OKTAR: Tabii. Yani su bendinin önündeki şeyi açarsın su basar, her yeri basar ve sel meydana gelir. O suyu uygun kanalize etmek yani akılcı tam ilgili yerlere götürmek çok önemlidir. Bunun için de akıl, kültür ve bilgi gerekir. Güzel örnek olunması gerekiyor. Dolayısıyla yani bu tip olaylar daha da gelişir, daha da artar. Yani en sonunda benim dediğime gelecekler ama çok gecikmiş olarak gelmelerinden çekiniyorum. Yani inşaAllah öyle olmaz. Yani “keşke dediklerini yapsaydık”a gidecek gibi görünüyor olay, Allah esirgesin. Yani buna gerek kalmasın, yani hastalık belli ilaç belli. Yani adam verem olmuş ona aspirin veriyorlar. Olmaz yani, ona antibiyotik verilecek değil mi? Mesela neyse ona göre ilaç verilmesi gerekir. Yani ters ilaç veriliyor ve vakit kaybediliyor. Hasta daha da ağırlaşıyor, daha da komaya giriyor.
SUNUCU: Sonunda da dönülmez noktalara geliyor.
ADNAN OKTAR: Tabii çok çok zor hale gelebilir ki aslında tabii ki bir kurtuluşu olacak. Cenabı Allah bunları bir hikmetle, hayırla yaratıyor ve hepsinde bir hayır var ama bir an önce bunun uygulanması gerekiyor yani bu sözümün yabana atılması çok büyük hata olur. Yani geriye bırakılması çok büyük hata olur.
TARKAN YAVAŞ: Dediğiniz gibi Hocam, birçok yerde de Yüksekova’da, Mersin’de de bu tip olaylar başlamış, bayağı da yol alıyor.
ADNAN OKTAR: Yani bu olaylar yani zaten başlamış derken zaten yapıyorlardı bunu. Yani Marksist, Stalinist, terörist hareket; zaten yani Leninizm’in klasik uygulaması bu. Adamlar Leninist eğitim almış ve bunu mutlaka yapmak durumunda yani o ideolojisine göre, kendi düşüncesine göre. Yani bununla normal hayat yaşanıyor onlara göre. Yani hem Marksist, Leninist olacak hem de terör yapmayacak, bu olacak iş değil. Yani Marksist, Leninist, Darwinist bir yapıda terör kaçınılmaz bir olaydır; çünkü onların düşüncesinde ikinci bir ihtimal yok zaten ve bunu da fırsat buldukça, imkan buldukça yapıyorlar. Küçük eylemler, çok büyük netice getirebiliyor onlarda. Mesela orada bir il binasının veya ilçe binasının yakılması, oraya molotof kokteyli atılması onlara çok daha fazla taraftar kazandırır ve demokrasiyi savunanların da sayısının azalmasına sebep olur; çünkü insanlar genellikle güçten yana tavır koyarlar ve kalabalıklardan yana tavır koyarlar. Özellikle cahil kitlelerde bu çok daha şiddetli olabilir. Bizim vatandaşımız, Güneydoğu’daki kardeşlerimiz çok arif, derin düşünen, kaliteli insanlardır ama can azizdir. Yani adamın mahallesinde 100 kişi varsa, 10 kişisi PKK’lıysa o yüz kişi onlara itaat etmek durumunda kalıyor. Yani 10 tane silahlı psikopat az değildir. Tabii, can kaygısıyla onlar, onlardanmış gibi kendilerini göstertiyorlar. Ve mesela çocuklara da “hadi molotof kokteyli atın” dediğinde, o çocuklar gidip atıyorlar yani mütedeyyin ailelerin çocukları da gidip atıyorlar. Dindar, milliyetçi ailelerin çocukları da gelip atıyorlar; çünkü atmazsa onların evine molotof kokteyli atarlar o zaman. O zaman çözüm; devletin televizyonu var, radyosu var değil mi? Her türlü imkanı var. Bunu bilenlerin eline vermeleri lazım. Yani karşı propaganda tamamen ezici etki yapar. Yani, anti komünist, anti Darwinist, anti Materyalist çalışma yapılmış olsa; 1 ay - 2 ay içerisinde Marksist, Leninist hareketin bütün enerjisi gider, gücü gider. Yani en güzel etki, bir insanın yanlış olan inancını yıkmaktır; çünkü o yanlış inancı ona o enerjiyi veriyor. Yanlış inancını yıktığında o enerjisini kaybeder ve lehe ve faydalı bir insana dönüşür inşaAllah.
SUNUCU: Devam ediyorum. “Hocam Yemen’in güneyinde Şii Müslümanlar öldürülüyor. Yemen Hükümeti Suudi Arabistan’la işbirliği yaparken, buradaki Şiilerle çatışarak onları zorunlu göçe zorluyor. Hatta bu çatışmalarda fosfor bombası kullanıldığı iddiaları da var. Hocam, Müslümanlar arasındaki mezhep farklılıklarından kaynaklanan bu sorun nasıl çözülebilir?” Esra göndermiş Urfa’dan Hocam.
ADNAN OKTAR: Ancak, bakın görüyorsunuz nereye baksak Mehdiyetin tek çözüm olduğu, Mehdi’nin tek çözüm olduğu ortaya çıkıyor. Mehdi’nin zamanında mezhepler kalkıyor. Dolayısıyla mezhep kavgaları kalkıyor. “Resulullah zamanı gibi olacak” diyor Peygamber Efendimiz (sav). “Hakiki, gerçek dinden başka hiçbir şey kalmayacak” diyor. Ve “bütün mezhepler kalkacak” diyor. Bütün sahih hadis kitaplarında da var. Ehl-i sünnet eserlerinin tamamında vardır, yani bütün ehl-i sünnet uleması da bunun böyle olduğunu bilir. Bu ayrımları, Masonluk tabii körüklüyor ama Mehdi’nin zuhuru öncesinde bu tip olaylar olacağını da biliyoruz, yani hadislerde var. Yani Müslümanların birbirine düşmesi, kan akması, kargaşa var ama Mehdi’nin döneminde inşaAllah, bütün mezhepler kalkacağı için aynı Asr-ı Saadet’e dönüleceği için bu tarz kavgalar da olmayacaktır inşaAllah.
SUNUCU: İnşaAllah Hocam. “Çok saygı değerli Adnan Oktar Hocam. Tarkan Bey ve sayın sunucu hayırlı günler dilerim.” Size de hayırlı günler olsun. “Bugün birçok dünya ülkesinde Müslümanlar eziyet ve baskı altındayken; katliamlar, terör ve şiddet olayları tüm dünyayı sarmışken, dünya gençliğinin büyük bir çoğunluğu bundan habersiz yaşamakta. Gençler günlerinin büyük bir kısmını bilgisayar oyunlarıyla, internette boş konularda chatleşerek, futbol vs. muhabbetleri yaparak geçiriyorlar. Gençlerimizin bu önemli konularda bilinçlenmesi için neler yapabiliriz? Hocam nurlu ellerinizden öperim” demiş Saime Karşıyaka, Tokat’tan göndermiş.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Hemşehrimmiş maşaAllah. Annemler Tokatlılar biliyorsunuz. Yine çözüm, yani her yerde çözüm dönüp dolaşıp oraya gelir. Hz. Mesih’in gelişi ve Mehdi’nin çıkışıdır. Yani o zaman bütün çocuklar sevgi dolu olacaklar, hepsi hayırlı ve güzel işlerle uğraşacaklar. Bütün boş olan, anormal olan fikirlerden, düşüncelerden vazgeçecekler. İnsanlar aklını en doğruya, en iyiye ve en güzele teksif edecekler. Bize çok dar bir vakit verilmiş, değil mi? Mesela deseler ki bir insana: “1 saatin var, en iyi şekilde değerlendir” dense insan onu hemen bulur değil mi? En iyisini bulur. Dünya da öyledir yani çok kısa bir süre vardır. Biz onu en iyi şekilde değerlendireceğiz inşaAllah.
SUNUCU: İnşaAllah Hocam inşaAllah. ”Adnan Hocam, ben kendimi çocukluğumdan beri metanetli olarak bilirdim. Allah inancım hep vardı ancak sizi ve eserlerinizi tanıdıktan Allah’a olan sevgim, saygım, inancım ve Allah korkum kat kat arttı. Hocam Allah yolunda başınıza gelen tüm zorluklara karşı gösterdiğiniz sabır, benim de hayatıma yön vermemde yol gösterici oldu. Özellikle akıl hastanesinde yaşadıklarınızla ilgili anlattıklarınız, bence tüm Müslümanlar tarafından iyi düşünülmeli. Hocam, o yıllarla ilgili daha detaylı bilgi verebilir misiniz? Hayırlı yayınlar” diliyor Musa Kutlu, Konya’dan göndermiş.
ADNAN OKTAR: Yani pek de iç açıcı şeyler değil, onun için pek anlatmıyorum ama onunla ilgili kitaplar var piyasada satılan, yani benim bulunduğum bölüme gelen doktorlar, baygınlık geçiriyorlardı olayın şiddetinden.
TARKAN YAVAŞ: Hocam, müsaade ederseniz onunla ilgili de bir film var, onu gösterebiliriz, uygun görürseniz?
ADNAN OKTAR: Tamam bakalım. Akşama kadar böyle akıl hastalarının çığlıkları oluyordu orada. Burada elektroşok uygulanıyordu; sık sık benim gözümün önünde yapıyorlardı hastalara elektroşok uygulamasını.
Evet bizim konforlu bahçemiz burası. Yani gezinti yaptığımız yer de burasıydı. 10 ay kaldım bunların içerisinde ben böyle bu şekilde. Bu bahçede de gezinti yapıyordum.
SUNUCU: Çok geçmiş olsun Hocam. Büyük badire atlatmışsınız.
ADNAN OKTAR: Bunlar da arkadaşlarım oradaki.
TARKAN YAVAŞ: Hocam o dönemdekiler saldırgandı, en tehlikeli olanlar sizin yanınızdaydı. Evet biz Hocam maşaAllah. İnsan böyle seyrederken o görüntülere bile bayağı bir ürkütücü geliyor. Siz o dönemde, 10 ay gece gündüz orada en tehlikeli hastalarla kaldınız.
ADNAN OKTAR: Evet, yine bunlar tedavi görmüşler. Benim bulunduğum yer akut servisti. Daha da saldırgandılar yani hatta. Daha tedavi edilmemişlerin içindeydi. Bunlar en iyi halleriydi. O titreme de haldol’ün etkisiyle oluyor, verdikleri ilacın etkisiyle. Hepsinde oluyordu hastaların tamamında bir titreme oluyordu. İki tarafa öyle sallanmalar, o tip hareketler. Hemen hemen hepsinde vardı. Rahmetli Yıldırım Aktuna da “git akıl hastalarıyla konuş” diyordu. Ben bunlarla, bu insanlarla ne konuşayım? Nasıl anlaşayım yani?
SUNUCU: Öğüt olarak mı diyorsunuz?
ADNAN OKTAR: Tabii tabii. “Doktorlarla görüşmeyeceksin” dedi, “hemşirelerle de görüşmeyeceksin” dedi. “Onları etkiliyorsun sen konuştuğunda” dedi. Ondan sonra, “oradaki hiç kimse ile konuşma”. “Kimlerle konuşayım efendim?” dedim. “Git” dedi, “hastalarla görüş” dedi, “onlarla sohbet et” dedi. “Hiçbir şey anlamıyorlar, onların şuuru kapalı” dedim. “O zaman git” dedi böyle, banyodan bozma 2. Dünya Harbinden kalma çok berbat bir oda, yani böyle ittin mi kapısı açılıyor zaten. Kapının üstü de açık, altı da açık. Hani kovboy filmlerinde oluyor böyle o tarz kapısı olan bir yer. Şöyle yani bir köşeyi bana tashih etmişlerdi. Benim ofisim gibiydi artık böyle düşünün. Yani isteyen istediği gibi giriyor. “Oraya git o zaman” dedi. “Orada düşün” dedi yani “’ben buraya niye geldim’ diye bir düşün o zaman” dedi yani. “Bu akıl hastanesine gelme sebebim ne olabilir acaba diye?” dedi. “Onları düşün istersen” dedi. Ben zaten biliyorum niye geldiğimi, düşünmeme gerek yoktu.
TARKAN YAVAŞ: Hocam o dönemde 7 kişi ölmüştü galiba.
ADNAN OKTAR: Evet 7 kişi öldürdüler.
TARKAN YAVAŞ: Evet çok tehlikeli bir ortamdı. 7 kişi öldürülen bir hastane. Hastalar cezai ehliyeti olmayan insanlar ve her an her şeyi yapabilen insanlar. O dönemde Hocamızın orada kaldığı dönemde 7 kişi öldürüldü.
ADNAN OKTAR: 300 kişilik koğuşta kalıyorduk. O koğuşun kenarında da benim ufak bir yerim vardı böyle köşede. Ölen hastalar oluyordu akıl hastalarından, bilinmiyordu. Yani orada bozulduğunda, ceset bozulduğunda anlaşılıyordu; battaniyelerin altında kalıyorlardı. Rezalet paçadan akıyor yani öyle tarif edilecek gibi değil. Ben insanların midesi bulanmasın diye söylemiyorum. Yani düşünün, hiçbir kontrolü olmayan bir insan, aklı tamamen kapalı bir insanın temizliği nasıl olabilir? Yani ne derece kendine dikkat edebilir, değil mi?
SUNUCU: Çok fena. Allah size güç kuvvet vermiş orada maşaAllah.
TARKAN YAVAŞ: Hocam bir kitap var yine Bakırköy ile ilgili. ‘Bakırköy Akıl Hastanesinin Gizli Tarihi’ diye. Orada yer alan hastabakıcılar, doktorların ifadeleri var içinde. Böyle gerçekten çok ibretlik ifadeler. İzin verirseniz birkaç tanesini okuyacağım inşaAllah. Diyor ki gene bir hemşirenin ifadesi, Ayşe Altınyurt: “Getirilen hastalar genelde çok bozuk olurdu. Bazen 7 kişi hastayı zapt edemezdi. 1-2 personelin gözünü çıkarmıştı hastalar. Birbirlerinin burnunu, kulağını ısıranlar oluyordu. Bitler duvarlarda yürüyordu. Bir battaniyeyi birkaç hasta paylaşıyordu. Ölen bir hastanın fark edilmesi bazen birkaç günü buluyordu. O zamanlar 14-B’ye bir şekilde yolu düşen hastalar bir daha çıkamıyordu.”
ADNAN OKTAR: 14-B benim mekan. O söylediği benim kaldığım koğuş. Ünlü 14B evet.
TARKAN YAVAŞ: Bir başka hemşire: ”Ağır bir koku vardı. Etraf pis ve dağınıktı. Sıcak sular akmadığından hastalar yıkanmıyor, bitleniyorlardı. Hastalar çırılçıplak yerlerde yatıyordu. Hepsinin kafası tıraşlıydı, hepsi birbirine benziyordu. Servisin içine girmek çok ürkütücüydü. Yemeklerini elleriyle yiyorlardı. Tedavi de suyun içine ampuller kırılıyor, hastaların hepsine standart birer bardak içiriliyordu. Bir sabah 14-A kahvaltı kontrolüne gittiğimde, kahvaltı olarak güğüm gibi kabın içindeki çaya ekmek doğranıp lapa yapılmış kepçe kepçe hastalara veriliyordu.”
ADNAN OKTAR: Sabah kahvaltısı genellikle o tarz oluyordu, evet doğru, evet.
TARKAN YAVAŞ: “Korku filmlerini andıran hayatın gerçekleriyle karşılaşmaya hazır mısın diye sorulduğum teneffüshanede; diye anlatmış. Hayret, şaşkınlık, dehşet içinde bakmıştım.” Yine bir başka doktorun: “Kimi elleriyle yemeye çalışır, bir itişme ve kakışma yaşanırdı. Elektroşok düşünülen hastalar yataklarına yatırılır ve arka arkaya sırayla elektroşok uygulanırdı.”
ADNAN OKTAR: Evet benim gözümün önünde yapıyorlardı zaten elektroşoku.
SUNUCU: Bu uygulama hala devam eden bir uygulama mı? Ben sanki hani 50’lilerde, 60’larda uygulanıp şimdi artık yapılmıyormuş gibi.
ADNAN OKTAR: Yok değil.. Yani hastayı tutuyorlar, birkaç kişi tutuyor. Elektroşok verildiğinde hopluyor havaya böyle yani zıplıyorlardı. Bazılarının dişleri kırılıyordu şeyin şiddetinden elektroşokun şiddetinden. Ağzına bez sokuyorlardı, dilini ısırmasın diye. Buna rağmen dişi kırılanlar oluyordu. Çok yüksek elektrik veriliyordu.
TARKAN YAVAŞ: “Oradaki bir çalışan için, bir dal parçasına sarılmış tentürdiyotla, pamukla hastaların kalçasını siliyor; mubassır da ne kadar ilaç olduğunu bilmediğim 20’lik bir şırınganın içindeki ilacı, iğne değiştirmeden hastalara vuruyor, kafasına göre enjekte ediyordu. Yemek iki çeşit de olsa, aynı kaba konur, hastalar elleriyle yemek yerdi. Büyük hayal kırıklığı yaşıyordum.”
ADNAN OKTAR: Benim somya da şu tarz bir somyaydı, bir tane öyle 2. Dünya Harbinden kalma.
TARKAN YAVAŞ: “Hastaların hemen hemen tamamı suç işlemiş, kimileri de işledikleri suçlar nedeniyle gazete manşetlerine kadar çıkmışlardı. Aslında ben de onun kadar korkuyordum” diyor orada kalan bir avukat.
ADNAN OKTAR: Neyse bu kadar yeterli.
SUNUCU: Evet. Çok çok moral bozucu. Gerçekten çok geçmiş olsun, büyük geçmiş olsun.
TARKAN YAVAŞ: Hocam o dönemle ilgili, sizin yaşadığınız dönemle ilgili bir kupür bulmuştum.
ADNAN OKTAR: Evet. O zaman gazetede çıkmıştı benim Akıl Hastanesi’nin penceresinden resmimi çekmişlerdi.
TARKAN YAVAŞ: “Adnan Hoca’ya Manevi İşkence” diye.
ADNAN OKTAR: Evet. O zamanlar gazete bayağı. Azılı hastalar Adnan Oktar’ı…
TARKAN YAVAŞ: “Oktar hastanenin azılı hastalar bölümüne atıldı. Hastane Başhekim Yardımcısı arkadaşlarımıza çelişkili açıklamalar yaptı. Hakkında hafif hasta raporu bulunan Adnan Hoca’nın Bakırköy H-2 bölümünde yatması gerekirken K-13 ve 14-A gibi azılı hastaların bulunduğu bölümlerde tutulması ancak bir kasıtla irtibatlandırılabiliyor” diye haber yapmışlar Hocam o dönemde.
ADNAN OKTAR: Evet. Sonra da “maşaAllah turp gibisin, bayağı akıllısın” dediler, “hiçbir şeyin yok sağlıklısın”.
SUNUCU: Niye beni 10 ay burada tuttunuz?
ADNAN OKTAR: Yani değişiklik olsun diye tutmuş olabilirler.
TARKAN YAVAŞ: Bir de Hocam o kadar suç işlemiş hasta varken sizi orada zincirlemişler, siz anlatmıştınız.
ADNAN OKTAR: Evet, yatağa ayağımdan zincirlediler, böyle kalın baklalı zincirle. O da hiç görülmemiş bir şey. Onu hiç anlayamadık. Adli Tıp’tayken 45 gün ayağımdan zincirli olarak tuttular.
Evet, bu da akıl hastanesinin penceresinden bir hatıra fotoğrafımız. Arkadaşlarım yanımda orada.
SUNUCU: Sizin bu konunuzla ilgili en sık görülebilecek olan resim, evet.
ADNAN OKTAR: Evet, evet. O zamanlar tabii Allah’ın bir imtihanı o. Ben bayağı neşeliydim orada da. İbadetlerimi muntazam yapıyordum, namaz kılıyordum, bu kitabımın tashihlerini yapmıştım. İkinci baskısının kitap tashihlerini orada hazırlamıştım.
SUNUCU: MaşaAllah orada bile çalıştınız.
ADNAN OKTAR: Annem yiyecek getiriyordu. Meyve falan getiriyordu, akıl hastaları daha kapıda kapışıyorlardı yani elinden alıyorlardı.
SUNUCU: Evet. Size ulaşmıyordu muhtemelen?
ADNAN OKTAR: Afiyet olsun. Helal olsun gariban onlar. Yani Allah onlara nimet olarak getirttiriyor. Mühim olan o, ama annem acayip korkuyordu onları gördüğünde. Biraz tabii... Yiğit, delikanlı ama niyeyse tabii. Gerçekten akıl hastalarından insanlar genellikle çekiniyorlar. Ne olur ne olmaz gibisinden olabilir inşaAllah. Tabii moral bozucu değil aslında.
SUNUCU: Diğer insanlar için, anneniz için öyle olmuştur muhtemelen ama…
ADNAN OKTAR: Değil değil. Metanetli olursa hiçbir şey olmaz. Yani o Allah’ın bir imtihanıdır. Onları yaratan da Allah. Allah en zorları göstertir ki biz inşaAllah cennetin kıymetini bilelim. Dünyanın kıymetini bilelim, değil mi? Allah bizim azmimizi, kararlılığımızı görüyor orada. Yani onu ne kadar seviyoruz? Ona ne kadar bağlıyız, değil mi? Cesaretimiz ne kadar? Metanetimiz, sabrımız nasıl? Cenab-ı Allah bunu bize gösteriyor.
SUNUCU: Siz bunu bir fırsat olarak değerlendirdiniz.
ADNAN OKTAR: Tabii bu çok açık, net. Mucizedir zaten benim oraya gitmem. Mesela bir süre sonra da “ruhen ve bedenen tam sağlıklıdır” diye rapor verdiler.
TARKAN YAVAŞ: O rapor da burada var Hocam. Genel Kurmay Başkanlığından GATA’dan; Gülhane Askeri Tıp Akademisi, Haydarpaşa Eğitim Hastanesi Komutanlığı, Haydarpaşa/İstanbul, Sağlam raporu. Adnan Oktar burada da “sağlam” şeklinde verilmiş. Rapor 18.08.2000 tarihinde.
ADNAN OKTAR: Evet orada askerden. Adli Tıp’ta da öyle. Üst İhtisas Kurulu’nda da yine “ruhen ve bedenen sağlamdır” diye rapor verdiler. Allah razı olsun. Vardır bir hayır.
SUNUCU: Müsaadenizle bir soru daha, devam ediyorum. “Hocam iddia edilen Ergenekon terör örgütünün yüz yıldan fazla geçmişi olduğunu, birçok devlet büyüğüne yapılanları, asit kuyularından çıkan insan kemiklerini, ortaya dökülen cephanelikleri tüm halkımız görüyor. Böyle şiddetli iddia edilen bir örgüte karşı yılmadan 30 yılı aşkındır verdiğiniz fikri mücadelede tüm Müslümanlara örnek oluyorsunuz. Kimi insanlar kendilerine söylenen tek bir eleştiriden bile davalarından vazgeçebiliyorlar. Ancak sizin Allah inancını yayma konusundaki azminiz ve bu güçlü fikri mücadelenizin tüm dünya tarafından dikkatini çekilmesinin sebeplerinden biri de bu olsa gerek. Kıymetli Hocam kendime sizi örnek alıyorum. Saygılar.” Murat Bozüyük, Bilecik’ten göndermiş.
ADNAN OKTAR: Allah hidayetini arttırsın kardeşimizin inşaAllah. Bu kısacık ömrümüzde güzel bir imtihandan geçiyoruz. Bu imtihanı güzelce geçenler sonsuza kadar mutlu olacaktır. Ama bu dünyada ufacık dünyevi çıkarlar yüzünden, dünyevi korkular, dünyevi hırslar yüzünden Allah’a karşı saygıda ve sevgide kusur edenler nankörlük etmiş olur, egoistlik yapmış olurlar; çünkü Allah bize her türlü nimeti veriyor, her türlü imkanı veriyor. Bir de Allah “size dayanamayacağınız bir yük yüklemez” diyor Allah. Şeytandan Allah’a sığınırım. Mesela ben onu gördüm bizzat yani mesela cezaevinde de son derece ruhum rahattı. Akıl hastanesinde de çok rahattım ben. Yani vicdanen de ruhen de çok rahattım. Görüyordu hatta benim avukatım geliyordu. Rengi benzi soluyordu. Ben ona telkin ediyordum, teselli ediyordum.
TARKAN YAVAŞ: Arkadaşlarımıza da o dönemde güzel öğütler verip böyle tevekkülü hatırlatıyordunuz Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Evet, evet. Yani normalde avukat insanı yatıştırır diye bilinir. Ben avukatımı yatıştırıyordum. MaşaAllah.
SUNUCU: Ne güzel. O enerjiniz hakikaten o zaman bile insanlara teselli vermiş. “Değerli Hocam, öncelikle derin saygılarımı sunarım. Hocam siz anlatımlarınızda samimiyetin önemi üzerinde çok duruyorsunuz. Benim sizden naçizane ricam; acaba bu konuya örnekler verebilir misiniz? Daha evvel bir örnek vermiştiniz ve o örnek bana çok yol gösterici olmuştu.” Mete Taşçı, Afyon’dan sormuş Hocam.
ADNAN OKTAR: Bakayım Mete’nin mektubuna. Hoşuna gitmiş Mete’nin maşaAllah, dikkatini çekmiş demek ki maşaAllah. Samimiyetten örnek; mesela akıl hastanesinden alalım örnek, konuşuyoruz. Samimi ise bir Müslüman, onun Allah tarafından özel yaratılmış bir mizansen olduğunu bilir çünkü orada Allah bir sanat meydana getiriyor. Mesela akıl hastaları gösteriyor. Bağırıp çağıran insanlar gösteriyor. Eski somyalar gösteriyor. Allah istese çok mükemmel bir görüntü de göstertebilir ama o da ayrı bir sanattır. O ayrı bir detaydır çünkü orada akıl hastasının sesine karşı sabırlı olacaksın. Anormal hareketlerine karşı sabırlı olacaksın. Orada ki tatsız, kirli ortama karşı sabırlı olacaksın. Yani bir nevi cehennem özelliği gibi özellik gösteriyor. Hepsine karşı sabırlı olmanın anlamı nedir? “Ya Rabbi” diyorsun “ben seni çok seviyorum”. “Her ne olursa olsun sana olan aşkımı, sevgimi, muhabbetimi asla bırakmam.” Daha şiddetli olsa gene bırakmam. Daha da şiddetli olsa gene bırakmam, değil mi? Canımı alsalar değil mi? Malımı alsalar, vücudumu parçalasalar gene bırakmam diyorsun.” Bu nedir? Deli aşık demektir. İşte Allah bunu istiyor. Aşk olmadıktan sonra ne dünyanın anlamı vardır ne cennetin anlamı olur. Hiçbir yerin anlamı kalmaz Allah esirgesin. Aşığın gittiği her yer ona zevkli ve güzeldir. Yoksa cennete gider adam cennet köşküdür, sıkıntıdan değil mi perişan olabilir Allah göstermesin. Bu dünyadaki insanı götürüp koysa cennete, eğer bu kafa ile bu mantıkla gitse bizim bildiğimiz klasik o hırsla, orada da anormallik yapacaktır, orada da zulüm yapmaya kalkacaktır. Orada da insanları tersleyecektir, acı verecektir. Cennet bir nevi cehenneme dönüşür o zaman haşa, değil mi? İnsanlara azap verir. Allah aşkı ile cennet çok güzel. Tabii Allah’a karşı tutkuyla çok güzel. Cenneti güzelleştiren odur. Yoksa yani evle ,bina ile, etle, kemikle insan mutlu olmaz. Allah aşkı ile mutlu olur insan. O yüzden insanlar bir türlü mutlu olamıyor. Mesela en güzel kadınlarla evleniyorlar. Yabancı artistleri falan görüyorsunuz. Birbirlerinin kafasını gözünü patlatıyorlar. Mesela Rihanna mıydı o?
ADNAN OKTAR: Güzelce bir kız var. Mesela o çocuğun ağzını burnunu patlatmış adam. Yani orada bir sevgisizlik ve materyalist bakış kendini gösteriyor. Kim bilir belki de o Darwinizme inanan bu kişi, onu Darwinist bir kafa ile değerlendirdi. Onu ilkel bir varlık olarak gördü ve öfkelendi. Yani bir kadına, genç kıza öyle bir şey yapılır mı? İnsan ona nasıl kıyar, değil mi?
TARKAN YAVAŞ: Evet, inşaAllah. Bugün böyle bir haber daha vardı Hocam. Bu dünyanın en çok kazanan golfçusunu koymuşlar; onun eşi de ona saldırmış, vurmuş. Onu haber olarak vermişlerdi inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Golf sopasıyla.
TARKAN YAVAŞ: Evet, bu sefer erkeğe bir saldırı olmuş.
ADNAN OKTAR: Zulüm ve şiddetin kökeninde ateist düşünce yatar genelde.
SUNUCU: Evet, Hocam kısa bir aramız olacak, inşaAllah tekrar birlikte olmak dileğiyle.
Tekrar iyi akşamlar diliyoruz değerli izleyiciler. “Adnan Oktar ile Başbaşa” programına devam ediyoruz. Hocam nasıl devam etmek istersiniz?
ADNAN OKTAR: Ben şu terörün kökenine ait biraz bilgi vereyim. Çünkü çorba eksikliğinden yahut evlenememekten değil PKK terörünün neden kaynaklandığını şimdi kaynaklarından açıklıyorum. Komünizmin kurucusu Marks; “eğer çelişme ve çatışma olmasaydı var olan her şey nasılsa öyle kalırdı” diyor. Yani tez, anti tez mesela Marksist düşüncede, “bir fikir yani tez toplumda rağbet bulduğunda zaman içinde bunun karşıtı olan karşıt fikir yani anti tez gelişecektir. Tez ve antitezin karşılıklı etkileşiminden yeni bir fikir yani sentez doğacaktır ve bu süreç bu şekilde tez-antitez-sentez sırasıyla devam edecektir.” Hiç kesilmeden çatışma devam edecek diyorlar. Komünist lider Lenin; “gelişme zıtların mücadelesidir” diyor. Lenin; “bazı kimseler zalimliğimiz sebebiyle ayıpladıkları zaman bu kişilerin en basit Marksist prensiplerini dahi nasıl unutabildiklerine hayret etmekteyiz.” Bu, Marksist bir prensiptir zaten diyor zalimlik diyor. Pravda gazetesinde 29 Ekim 1918’de bunu söylüyor. Lenin; “terörü prensip olarak hiç reddetmedik ve hiçbir zaman da reddetmeyiz.” Mesela gene Lenin’in bir sözü; “bazıları diyor, öldürme işini veya bir polis karakolunu basma görevini üstlenmeli, bir kısmı ise banka soymalı” diyor Lenin. Yine Lenin, Vladimir Lenin, Teorik ve Pratik Terör Hakkında isimli kitabında, 2005 baskısında; “polisleri, askeri, devlet memurlarını öldürmek, devlet kurumlarında yangınlar çıkarmak”, mesela bu yaptıkları o. “Devletin hazinelerinden paraları almak, devrimci komünist güçler yenilmez, silahlı bir güç olarak ortaya çıkmalı” yani PKK gibi aynı Stalinist o da çünkü aynı komünist örgüt, “insanları öldürerek, bombalayarak, binaları havaya uçurarak korku yaymak ve bu şekilde toplumun üzerinde komünist diktatörlüğünü teşkil etmek, iktidara ulaşmamızın önemli unsurlarındandır.” Yani başka türlü zaten iktidara gelemeyiz diyor. Yani Doğuda PKK’nın gelişmesinin sebebi, bu yöntemlerdir demin anlattığım. Lenin diyor ki; “biz politik öldürmelere kesinlikle karşı değiliz. Sadece geniş halk kitleleriyle doğrudan bağlantılı olan bireysel terörist hareketler değer taşırlar. Eğer kitleler kendiliğinden ayağa kalkmazsa diyor Lenin hiçbir şeyi başaramayız. Terör uygulamadığımız hemen oracıkta kafalarına bir kurşun sıkmadığımız sürece hiçbir yere varamayız” diyor Victoria Ivan Lenin, kitabının cilt 35, sayfa 311. “Proletarya egemenliğindeki devlet, burjuvaziyi ezmek için kullanılan bir makinedir.” Burjuvazi dediği işte zenginler, işte sermaye oluyor. “Diktatörlük doğrudan şiddete dayanan ve hiçbir yasayla kısıtlanmamış iktidardır.” Yani hiçbir yasa tanımayız diyor biz şiddet uygularken diyor. “Proletarya’nın devrimci diktatörlüğü, proletaryanın burjuva sınıfına uyguladığı şiddet sayesinde” yani mesela onlar AKP’yi de burjuva sınıfı olarak görüyorlar, diğer partileri de öyle görüyorlar, oradaki halkı da öyle görüyorlar. “Ayakta duran bir iktidardır, hiçbir yasa ile kısıtlanamaz” diyor bakın “proletaryanın burjuva sınıfına uyguladığı şiddet sayesinde ayakta duran bir iktidardır.” Başka türlü ayakta duramayız diyor, yani şiddetle biz ayakta durabiliriz diyor. “Hiçbir yasayla kısıtlanamaz” diyor, biz kanun-nizam tanımayız diyor Lenin, Proletarya Devrimi, sayfa 53. Mesela ırkçı Alman tarihçi Hitler’in Hocası, Hitler’i Hitler yapan adam: “uluslar ancak Darwin’in yaşam kavgasına benzer şiddetli bir rekabetle gelişebilirler” diyor. Her yerde görüyorsunuz yani Darwinizm’in etkisini. Mesela diyor ki; “devrim” diyor Mao, “bir isyan ve ayaklanma, bir sınıfın diğerini devirdiği bir şiddet hareketidir” (Kızıl Kitap ikinci bölüm). Gene Troçki mesela komünist lider; “şiddetin her biçimine başvurarak çözülecektir” diyor, istediği amaca o şekilde ulaşacağını söylüyor. “Kızıl terör ölmeye mahkum ve buna katlanamayan bir sınıfa karşı kullanılan bir silahtır.” Bak kızıl-terör ölmeye mahkum; bir kere halkı ölmeye mahkum etmiş bunlar, hüküm vermişler ve buna katlanamayan, ölmeye katlanamayan, diyor bir sınıfa karşı kullanılan bir silahtır. Yani o madem bundan çekiniyor diyor biz bunu yapacağız diyor, bu öldürme işlemini yapacağız diyor. Dolayısıyla bunlarla fikri mücadele yapılmadan bakın bunlar fikri mücadele yapıyorlar; bunu anlatıyorlar, bunlarla ilgili kitaplar okutuyorlar, izahlar yapıyorlar. Tek yanlı bu anlatılır da karşıt verilmezse ne olur? Tabii mutlaka karşı cevapların bu diyalektik düşüncenin yanlışlıkları, Darwinist düşüncenin yanlışlıkları ki bütün Marksist ve faşist sistemin kökeni Darwinizm’e dayanır. Darwinizm tamamen yıkıldığında ne faşist ne komünist sistem kalmaz; dolayısıyla Güneydoğudaki asıl sorun, Darwinizm’in yıkılması sorunudur. Yani fikren Darwinizm tamamen yıkılırsa komünizm de ona bağlı yıkılır yani o zaman komünizm ile uğraşmaya dahi gerek yok. Komünizm kendinden çöker ama Darwinizm ayakta durduğu müddetçe komünizm de faşizm de sürekli ayakta kalır. Çözüm, fikri mücadeledir inşaAllah.
SUNUCU: İnşaAllah Hocam. Uygun görürseniz bir soru ile devam edeyim.“Selamünaleyküm iyi yayınlar.”
ADNAN OKTAR: Aleykümselam.
SUNUCU: “Hocam bu zamanda gurbette yaşayan gençlerimizin durumları çok kötü; farklı kültürlerle yetişirken benliğimizi kaybediyoruz. Hocam biz anne-babalara lütfen yardım edin. Bizlere tavsiyeniz ne olur, gençlerimize nasıl davranmalıyız? Almanya’dan sevgi ve saygılarımla.” Şecaattin Akbaş göndermiş.
ADNAN OKTAR: Şecaattin kardeş Kuran’a sıkı sıkı sarılacağız. Benim kitaplarımı bol bol okuyun, okutun, tavsiye edin, teşvik edin. Harun Yahya eserleri biliyorsunuz ücretsiz indiriliyor.
SUNUCU: Biliyorsunuz, www.harunyahya.net ve www.harunyahya.org’dan ücretsiz olarak bütün eserleri indirebilirsiniz.
ADNAN OKTAR: Benim kitaplarımı okuyan bir insanın komünist olması mümkün değildir, faşist olması mümkün değildir, Darwinist olması mümkün değildir ama tam akılcı, mantıklı ve tutarlı olarak değildir. Tam anlamıyla çökertir, Darwinizm diye bir şey kalmadığını görüyoruz ama nerelerde görüyoruz? Benim kitaplarımı okuyanlarda görüyoruz. Yani bu eserleri okumayan, incelemeyen, araştırmayan insanların gerçeği görememesi durumunda ne hallere düştüğünü görüyorsunuz.
SUNUCU: O etkinin altında kalmamaları evet mümkün değil.
ADNAN OKTAR: Evet, yani birçoğunda bunu görüyoruz, yani bir kısmı da belki başka nedenlerle dengesini koruyabiliyor ama çoğu insan çöküyor. Tek çözüm Kuran’a sıkı sarılmak, Kuran ahlakına tabi olmak anti-Darwinist, anti-materyalist benim eserlerimi çok detaylı okumak. Yaratılış Atlası’nı mesela rahatça internetten indirip okuyabilirler ve başkalarına da okutsunlar. Fikri mücadeleyi kazanan, bu mücadeleyi de kazanır. Yani dünyada bir fikri mücadele var, fikir üzerinedir. Yani mesela PKK da fikri bir mücadele yapıyor yani fikir, propaganda yapıyor, düşüncelerini aktarıyor, kitap okutturuyorlar, dergi okutturuyorlar, değil mi, radyodan yayınlar yapıyor, televizyonlardan yayınlar yapıyorlar, kahve toplantıları, ev toplantıları yapıyorlar dolayısıyla fikri bir mücadele veriyorlar. Fikri mücadele ancak fikri mücadele ile yenilir. Fikri mücadeleye karşı suskun kalındığında Allah esirgesin mağlubiyet gelebilir. Ama Allah’ın izniyle hakkın galip geldiğini kısa süre içerisinde inşaAllah insanlar görecekler.
SUNUCU: İnşaAllah Hocam, inşaAllah. “Adnan Hocam değerli sohbetinizden ve eserlerinizden çok faydalanıyoruz, Allah sizden razı olsun. Size sorum şu, insan Peygamberlerin güzel ahlakı gibi bir ahlaka ulaşabilir mi? Allah’tan Peygamberler gibi olmayı dilemek olur mu?” Celal Batur, Adana’dan sormuş.
ADNAN OKTAR: İmtihan ortamı kapanmaz yani insanların yükselmesini Allah yasaklamaz, durdurmaz. Tabii ki insanlar alabildiğine gelişebilecek bir güce sahiptir. Var gücüyle gayret edecek, veli tiniyetli olur, çok yüksek ahlaklı olur, Allah’ın sınır koymadığını bileceğiz. Yani bir insan iyi ahlaklı olmak isteyip de Allah o insanı durdurmaz, yani istediği kadar insan gelişebilir, canı istediği ne kadar istiyorsa, ruhu ona ne kadar müsaade ediyorsa o kadar gelişir inşaAllah. Ama tabii ki peygamberler çok yüce varlıklardır, çok muhteşem varlıklardır ama Allah da sınır koymamıştır inşaAllah.
SUNUCU: İnşaAllah. “Hocam kanaatimce sizin teşviklerinizle TRT ŞEŞ’te bir takım gelişmeler olmuştu. En son Zazaca mevlit yayını yapıldı. Ancak bu girişimleri yeterli buluyor musunuz, merak ediyorum? Daha kapsamlı yayınlar yapılmalı değil mi Hocam?” Zeliha Bıçak, Samsun’dan sormuş.
ADNAN OKTAR: Devletin çok kararlı olayın üzerine gitmesi lazım. Tabii ki mevlit güzel bir şey ama yani bir PKK hareketine karşı mevlit ile karşılık veremeyiz. Yani onlar etkilenmez ondan, onların etkileneceği anti-Darwinist çalışmadır yani ve kökenden olayı bitiriyor. Bakın anti-komünist faaliyete de gerek kalmıyor, anti-fasişt harekete de gerek kalmıyor, anti-terörist harekete de gerek kalmıyor. Sadece Darwinizm’i çökertmek yeterlidir; çünkü ayağını, belini, beynini parçalamış oluyorsun küfrün yani ateizmin hepsini parçalamış oluyorsun. Zaten o, onun elbisesidir komünizm, yani sen bedenini yok etmiş oluyorsun. Zaten elbisesi kalmaz o zaman onun, elbisesi de bir işe yaramaz onun. Bedenini yok etmek çok önemlidir komünizmin. Bu da Darwinizm’dir. Yani kendileri söylüyor, Mao da söylüyor: “Çin komünizminin kökeni Darwin’e ve evrim teorisine dayanıyor” diyor. Troçki de aynı şeyi söylüyor, Marks da yani “ben bütün teorimi, bütün düşüncelerimi Darwin’in evrim teorisi üstüne kurdum” diyor. Ana dayanak, ana dayandıkları şey ellerinden alınırsa öyle bir teori ayakta kalabilir mi? Marksist düşünceyi yıkacak olan odur; onun için bize karşı bu kadar direniyorlar yani benim anti-Darwinist olmam, en çok insanların canını yakan şey budur. Yani bize karşı yapılan mücadelelerin, yapılan iftiraların, iddia edilen Ergenekon örgütünün bu kadar üstümüze gelmesinin, bize karşı yapılan her türlü komployu kamuoyu yakından takip ediyor…
SUNUCU: Temeldeki sebebi bu.
ADNAN OKTAR: Gece gündüz duyuyorsunuz, görüyorsunuz. Yapılan mücadelenin kökeninde sadece Darwinizme karşı yaptığımız mücadele vardır çünkü dinlerini yıkıyoruz yani asıl dinidir Darwinizm. Yani ateizmin, şeytanlığın dinidir. O din gitti mi zaten başka hiçbir şey kalmıyor.
TARKAN YAVAŞ: Hocam dediğiniz gibi bu sözde, pardon, iddia Edilen Ergenekon Örgütü’nün üyesi olarak tutuklu olan Ümit Sayın’ın da bilgisayarlarında Evrim Teorisi’ne karşı mücadelesi, size ve sizin eserlerinize karşı mücadelesi yer alıyor ve bunu da diğer oradaki adamları, arkadaşlarına hep gündeme getirmiş Hocam.
ADNAN OKTAR: PKK’nın yayın organlarında, komünist yayın organlarında, bizle ilgili karşı anlatımlarda sadece bizim Darwinist yönümüz üzerinde duruyorlar. Yani “niye Darwinistiz, niye Darwinizm ile ilgili propaganda yapıyoruz, niye kitap dağıtıyoruz, bunlar durdurulması gerekir, işte kitapları okumayın, kitapları yakın, onu dinlemeyin” bu tarz.
SUNUCU: Çok rahatsız oluyorlar.
ADNAN OKTAR: Ama hep Darwinizm ile ilgili konular. Yani niye anti-komünist kimse demiyor. Çünkü Darwinizm yıkılırsa zaten komünizmin kalmayacağını biliyorlar. Mesela farz edelim bir sol gazete bakın bizle ilgili önce iftiralar atar, izahlar yapar ama en son satırını Darwinizm ile bitirir. Her haberde bakın mutlaka Darwinizm’e bir atıfta bulunurlar. Mesela o, değil mi, yurt dışında çıkan dergilerde de öyle.
TARKAN YAVAŞ: Evet, New Humanist’te en son vardı.
ADNAN OKTAR: Tabii mesela New Humanist’te de öyle. Diyor, “kısa süre sonra” diyor “onu hapse atacaklar” diyor, “ceza alacak” diyor. Ama olayın sonu Darwinizm ile bitiyor çünkü “o Darwinist” diyor özetle, yani olay buraya geliyor. Yani konuyu oradan buradan toplayıp getirip Darwinizm’e getirmeleri asıl dertlerinin, asıl çekindikleri konunun Darwinizm olduğunu gösteriyor. Oradan yıkılırlarsa her yerden yıkılırlar.
SUNUCU: Evet Hocam. “Hocam Kuran’da geçen şu ayeti açıklayabilir misiniz? ‘Bedeviler dedi ki: İman ettik. De ki: Siz iman etmediniz. Ancak İslam, Müslüman veyahut teslim olduk deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah’a ve Resulüne itaat ederseniz, o sizin amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. (Hucurat Suresi,14)’” diye sormuş izleyicimiz Hocam.
ADNAN OKTAR: Evet bakayım. MaşaAllah kardeşimize. “Bedeviler” diyor burada evet. “İman ettik. De ki:” Şeytandan Allah’a sığınırım, “siz iman etmediniz, ancak teslim olduk deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir.” Bu birçok insanda olur. Yani İslam’a genel olarak bir sempati duyar, sevgi duyar ama daha iman kalbine yerleşmemiştir. Kendini iman etmiş zanneder.
SUNUCU: Yani iman etmiş saymak için ne yapması gerekiyor?
ADNAN OKTAR: Evet, orada Allah’a tam teslim olacak, dua edecek ve sabırlı olacak. Yani zaten Allah ben bunu kabul etmem demiyor. Yani, “Bedeviler dedi ki: İman ettik. De ki: Siz iman etmediniz ancak İslam olduk deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah ve Resulüne itaat ederseniz, o sizin amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” Burada Allah bunu da kabul ettiğini göstertiyor ama sabırlı olacak Müslüman. Ne yapacak? Allah ve Resulüne itaat edecek, yani Kuran’a tam tabi olacak, Resulullah’ın sözlerine itaat edecek. “O sizin amellerinizden hiçbir şey eksiltmez”, yani yaptıklarınızı zaten ben eksiltmeyeceğim diyor Cenab-ı Allah. Yaptıklarınızı değerlendireceğim ona göre güzel karşılık vereceğim diyor. “Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” Zaten ben sizi bağışlıyorum diyor Allah ve esirgiyorum da, zaten koruyup kolluyorum diyor. Ama iman için, gerçek imanın oturması için tabii çok candan, çok samimi olmak gerekiyor. Art niyetli olmamak, olaylara sevecen ve candan yaklaşmak gerekiyor, kafasına insanın baskı yapmaması gerekiyor, böyle ucuz çıkarcı bir ruh içersinde olmaması gerekiyor. Allah’a bedenini de, ruhunu da, hayatını da her şeyini tam olarak vermesi gerekir şahsın. Öyle olduğunda gerçek iman ruhu da gelişir ama tabii iman hakikatlerini okuması, iman hakikatlerini incelemesi ki benim kitaplarımı okurlarsa çok faydalı olur, Harun Yahya eserleri. Allah’ın yarattıklarından o derinlikleri güzellikleri görmeleri imanlarını çok güçlendirir.
SUNUCU: Evet soru ve görüşlerinizi bize iletebileceğiniz, biliyorsunuz, e-mail adresimizi tekrar hatırlatmak istiyorum: ahirzamansohbetleri@hotmail.com ve bahsettiğimiz bütün bu görüşleri ve eserleri indirebileceğiniz siteleri de tekrar hatırlatalım: www.harunyahya.net ve www.harunyahya.org. Hocam müsaadenizle bir soruyla mı devam etmek istersiniz yoksa bir?
ADNAN OKTAR: Var mı gösterteceğin bir şey senin?
TARKAN YAVAŞ: Var Hocam izin verirseniz. Amazonlarda yaşayan bir karınca türü var. Bunlar evet ateş karıncaları. Amazonlarda bulundukları bölüm zaman zaman böyle sel felaketi oluyor oralarda. Yuvaları bozuluyor, onlar da böyle çok güzel bir maşaAllah metot geliştirmişler Allah’ın ilhamıyla. Önce suyun üzerinde birbirlerine kenetleniyorlar böyle bir sal vazifesi görüyor bedenleri. Böyle o salın üzerine de yavruları, o larvaları ve daha sonra da kraliçe karıncayı taşıyorlar tam ortasına. Bir sal haline geliyorlar, onunla yolculuk ediyorlar.
ADNAN OKTAR: Sülalece oraya oturmuşlar, evet.
TARKAN YAVAŞ: Allah ilham ediyor, böyle bir metot bulmaları, bunu da organize bir şekilde yapmaları Allah’ın ilhamı dışında mümkün değil, karıncaların aklı olmadığı için. Bir de fedakarlık var burada çok ciddi anlamda. Hem kraliçeyi, kraliçe karıncayı hem de yavruları tam ortaya taşıyorlar. Yani onların boğulmasını engelleyecek gibi tedbir alıyorlar. Bir de bu sal ilerlerken altta kalanlar da boğulma tehlikesi geçiriyorlar haliyle, onlar da üsttekilerle ara ara yer değiştiriyorlar onu da engellemek için. Böyle yolda balık saldırıları oluyor kenardakilere, bu tarz şeyler oluyor ama hiçbir zaman dağılıp bozmuyorlar o salı. Yani şuursuz, aklı olmayan karıncaların böyle bir şeyi akletmesi, böyle bir de organizasyon yapmaları, bir de fedakarane, yani ölümü göze alarak yapıyorlar. Hani Darwinizmin söylediği, hani kendi çıkarları için bencil bir gelişim, öyle bir şeyi asla yok. Bir fedakarlık üzerine. Karaya geldiklerinde de böyle önce yine yavruları ve kraliçe karıncayı çıkartarak karaya böyle yavaş yavaş karada yeni bir yuva yapmak için yöneliyorlar. Bu kraliçe, onu götürüyorlar maşaAllah.
ADNAN OKTAR: Enerji artık 1500 maşaAllah.
SUNUCU: Hocam. “Sayın Adnan Hocam, Allah’ın selamı üzerinize olsun.”
ADNAN OKTAR: Aleykümselam.
SUNUCU: “Geçen gün bir gazetede Murat Göğebakan’ın ‘yaşadığım hastalık imtihan’ diye bir sözüne rastladım. Haberde Murat Göğebakan, bu hastalık vesilesiyle sabrı öğrendiğini, aldığı nefesin Cenab-ı Hakk’ın istemesiyle olduğunu, her şeyin hayırla yaratıldığını ifade ediyordu. Hocam sizin vesilenizle her şeye hayır gözüyle bakmayı öğrendik. Bu konu ile ilgili düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?” Özge Atakoğlu, İskenderun’dan göndermiş.
ADNAN OKTAR: Zaten yani bir insan imtihan oluyorsa ve eğitiliyorsa bunun dışında ne olabilir? Yani bir insan rahatlıkla ve keyifle nasıl imtihan olsun ve karakteri nasıl gelişsin? Yani, nerede sabır gösterecek? Nerede şefkat gösterecek? Koruma, kollamayı nerede yapacak? Nasıl cömert olacak değil mi? Nerede aklını kullanacak, iradesini kullanacak? Metanet nerede, cesaret nerede? Bakın bu saydıklarım hep insanı insan yapan en mükemmel özellikler. Bunların olması için mutlaka zorluğa ihtiyaç var. Öbür türlü dümdüz oluruz duvar gibi. Yani geriye bir özelliğimiz, çok çok az özelliğimiz kalır. Allah onun için insanı çok değerli buluyor. Meleklerden daha değerlidir insan, daha önemlidir çünkü imtihan oluyor ve bu melekelerini geliştirebiliyor. Mesela melekler Allah’ın dilediği şekilde sadece o belirli özellikleri göstertebilirler. Yani çetinlikle, zorlukla karşılaşan insandır çünkü sürekli aklını kullanıyor Allah’ın dilemesiyle. Mesela irade kullanıyor, sabır kullanıyor, cesaret kullanıyor, vefa kullanıyor, vefalı oluyor değil mi? Şefkat göstertiyor, derin düşünmek durumunda kalıyor. Özellikle cesaret mesela zor bir şeydir, korkuyu yenmek zor bir şeydir. Mücadele zor bir şeydir. Mesela tembelliğe karşı iradesini kullanıyor. Bunların hepsinin toplamında mükemmel bir kişilik çıkmış oluyor ve biz insanı bu yönlerinden çok severiz. Yoksa öbür türlü ölü olur insan adeta. Yani ceset bir şey ifade ediyor mu bizim için? Etmez yani. İnsan ceset gibi olur. Bizim insanları sevme nedenimiz zaten cesareti oluyor, sabrı, metaneti, değil mi, şefkati, cömertliği. Mesela cömert bir insan seviliyor. Affeden bir insan seviliyor. Affetmemiz için zor bir şey olması lazım ki affedeceğiz. Sabır, neye sabır göstereceğiz zorluk yoksa? Değil mi yani? Sabrından dolayı bir insanı seviyoruz. Mesela insan sevdiği ile bağlantısını devam ettirebilmesi için sabra ihtiyacı var. Cesarete ihtiyacı var ki onu koruyabilsin, değil mi? Mesela acıya tahammül gücü vardır insanlarda, mesela acıya karşı tahammül değil de acıya karşı da sabreder insan. Mesela zamana karşı sabreder. Mesela farz edelim sevdiği bir insan oluyor, insan onu 1 yıl da bekliyor, 2 yıl da bekliyor, 3 yıl da bekliyor değil mi? Öbür türlü vefasızlık olur. Adamlar 1 gün-2 gün bile bekleyemiyor, yani değil yıllarca beklemek. Halbuki Allah sabırlı olan insanları seviyor. Biz de sabırlı olan insanları seviyoruz. Mesela cömert insanı seviyoruz biz. Allah’ın da bize karşı cömert olmasını istiyoruz değil mi? Ya Rabbi bize bol bol mal ver diyoruz, imkan ver. Peki sen Allah’ın cömert olmasını istiyorsun sen niye cömert olmuyorsun? Allah’ın affetmesini istiyor insanlar, sen niye affetmiyorsun, değil mi? Allah’ın vefalı olmasını istiyor, sen niye vefalı olmuyorsun? Allah vefalıdır. İnsanın da vefalı olması lazım. Mesela Allah hiçbir şeyden korkmaz. Ama insanların da korkmaması lazım, cesur olması lazım Allah için, Allah’a tevekkül ederek. Mesela Peygamberler korksalardı hiçbir hizmet yapamazlardı. Çünkü karşılarındaki insanlar hep bunları tehdit ediyorlardı ve öldürmeye kalkıyorlardı, yaralamaya kalkıyorlardı, tuzak kuruyorlardı, iftira ediyorlar, hakaret ediyorlar. Mesela Mehdi, Mehdi zuhur ettiğinde onu hapsedecekler, baskı yapacaklar, hakaret görecek, iftira görecek. Eğer cesur olmazsa, sabırlı olmazsa, iradeli olmazsa nasıl Mehdilik görevini yapsın. Onun Mehdilik görevi sonucunda da bütün insanlar mutlu oluyorlar, herkes sevince, huzura ve neşeye kavuşuyor. Ama bakın bir insanın cesareti, vefası, sabrı bütün insanların kurtuluşuna vesile oluyor. Değil mi? Tek bir insanın. Eğer o vefalı olmasa, sabırlı olmasa, cesur olmasa bütün insanlık batar Allah esirgesin. Allah onu vesile ediyor. Mesih de öyle. Bir kere sabırlı, mesela 12 kişi sadece Hz. Mesih’e o zamanlar iman etti. Hiçbir zaman için iradesini kaybetmedi. Onca mucize göstertmesine rağmen, onca güzel ahlakına rağmen 12 kişi. Ama Allah şimdiki geldiğinde de bütün dünyaya iman ettiriyor. Bütün gücün Allah’ın elinde olduğunu gösterten açık bir delildir bu inşaAllah.
SUNUCU: İnşaAllah Hocam. Müsaadenizle bir soru daha alıyorum. “Çevremdeki bazı Müslümanlar, bazı amellerini eksik tutan kişilere hemen ‘kafir’, ‘sen Müslüman değilsin’ gibi sözler söyleyip onlarla ciddi tartışmalara giriyorlar.” “Oysa sizden daha farklı affedici, hep insanları kazanmaya yönelik bir yaklaşım görüyorum. Bizim amellerini eksik tutan, dini uygulama konusunda gevşeklik gösteren kişilere karşı tutumumuz nasıl olmalı?” diye sormuş dinleyicimiz.
ADNAN OKTAR: Bakın, Cenab-ı Allah, ben, ayet, Kuran önümde açık da ben, tam ilgili ayet var burada. Şeytandan Allah’a sığınırım, Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla. “De ki: Ey kafirler,” hakikaten adam kafir yani kabul ediyor kafir olduğunu, bak onlara bile nasıl davranılıyor: “Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma siz tapacak değilsiniz. Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptıklarıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana.” O kadar. Yani bak burada ne bir şiddet var, ne bir baskı var. Sadece diyor: “siz kendi dininizi yaşıyorsunuz, ben de kendi dinimi yaşıyorum” o kadar. “Benim dinim bana, sizin dininiz de size.” Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla. “Allah’ın yardımı fetih geldiği zaman” ne zaman? Ahir zamanda olacak inşaAllah. Aynı zamanda Peygamber Efendimiz’in zamanına bakmakla beraber ahir zamana da bakıyor. “İnsanların Allah’ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde hemen Rabbini hamd ile tespih et”. Bunun, bu ayetin ebcedi 2016 tarihini veriyor. 2016‘ya da çok az vakit var. Bakın “İnsanların Allah’ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde hemen Rabbini hamd ile tespih et. Ve ondan mağfiret dile çünkü o tevbeleri çok kabul edendir.” Yani Allah’tan tevbe edin, bağışlanma dileyin diyor Allah.
SUNUCU: İnşaAllah Hocam. “Hocam, her insanın İslam fıtratı üzerine yaratılması ne demektir? Her insanın İslam fıtratı üzerine yaratılması” diye sormuş.
ADNAN OKTAR: Her insan doğuştan mazlum, efendi, güzel huyludur. Fakat zamanla eğitim ile kişilikleri bozuluyor. Eğer Marksist, ateist, Darwinist yetiştirilirsen sapıtıyor, anormal oluyor, garip oluyor. Ama tabii kendi aklını ve iradesini kullanmaz da şeytana uyarsa bozuluyor ve canavara da dönüşebilir, terörist olur, anarşist olur, insanların canını yakabilir. Ama Kuran ahlakıyla yetiştirilirse o masum ve temiz yönü gelişiyor, insanlara sevgi duyan, şefkatli, merhametli, affedici, sabırlı, cesur, temiz, derin düşünen, aşka doymayan, Allah sevgisiyle böyle gönlü coşmuş güzel ve derin varlıklar oluşuyor.
SUNUCU: “Değerli Hocam, kişinin kendi nefsine zulmetmesi ne anlama geliyor?”
ADNAN OKTAR: Şimdi Cenab-ı Allah, şeytandan Allah’a sığınırım, ayette söylüyor: “Allah insanlara zulmetmez, insanlar kendilerine zulmederler.” diyor. Ne yapar, ya diyor mesela “imtihana gireceğim ne olacak diyor, ya imtihanı kaybedersem?” Ondan sonra daha da karamsar, “beni diyor evden işte insanlarla çatışmaya girerim şöyle olur böyle olur” düşünüyor, kendine azap ediyor. Yahut durduk yerde diyor ki: “ya ben hasta olursam diyor, ya kanser olursam ne yapacağım” diyor, soğuk soğuk terlemeye başlıyor. Tevekkül etmiyor, evet. Ve mesela az kazancı var “ben ne yapacağım” diyor. “Herkes böyle çok para kazanıyor, herkes eğleniyor ben niye bu durumdayım?” diyor. Halbuki onda bir hayır görmesi lazım. Ona sabretmesi lazım. Onu da kendine azaba çeviriyor. Veya çok para kazanıyor. “Ya bu parayı benim elimden alırlarsa, ya devlet çok fazla vergi isterse” endişeleniyor. Yahut “niye ben daha fazla bu fabrikayı genişletemedim?” Mesela “bir fabrikam var” diyor “en az üç, dört fabrikam olması gerekiyor” diyor. “Daha büyük bir holdinge niye dönüşemedim?” diyor. O da kendi canını yakmaya başlıyor. Yahut daha da olmasa “saçım dökülüyor” diyor. “Ne yapacağım?” diyor. “Niye kaşım böyle, niye gözüm böyle?” diyor. Gidip ameliyat yaptırıyor; “olmadı” diyor “ameliyat” diyor, canı yanıyor. Böyle tipler var biliyorsunuz yani sürekli. Sürekli kendine bir acı bulur. Daha da olmasa “niye durgunsun bugün?” diyor. Ben “bir şey mi oldu?” diyor, “bir şey mi söyledim?” diyor. Mesela bak kendi kendine acı veriyor. “Acaba diyor şu, şu sözü niye söyledi?” diyor. “Kasten mi söyledi acaba?” diyor, kuşku duyuyor. Halbuki hüsnü zanla baksa, güzel zanla baksa rahat edecek. Böyle yüzlerce, binlerce kendine azap olacak fikirleri kendi kendine geliştiriyorlar. Kendi kendilerine zulüm etmiş oluyorlar.
SUNUCU: İnşaAllah bunları yapmasınlar diye de ümit ediyoruz. “İyi akşamlar Hocam, secde yalnız Allah’a yapılacağına göre meleklerin Hz. Adem’e secdesini nasıl değerlendirmeli?” diye sormuş izleyicimiz.
ADNAN OKTAR: Meleklerin Hz. Adem’e secdesini bir saygı olarak, Allah’a itaat olarak yapmalarını istiyor Cenab-ı Allah. Yani Allah’ın demesine göre biz secdenin konumunu anlarız. Hz. Yusuf’un annesi ve babası da secde etmişlerdir Hz. Yusuf’a. Yani yere kapanıp secde etmişlerdir. O bir saygı alametiydi o zamanlar. Yani Allah’ın hükmüyle bu değişir. Sonra “selam” şekline dönüşmüştür. Sadece “selam” verme yeterli olmuştur. Dolayısıyla bir şeyin helal veya haram olması, yanlış veya doğru olması Allah’ın demesiyle olur. Allah o zaman onlara secde edin dediğinde o güzeldir o dönemde. Sonra Cenab-ı Allah “sadece Allah’a secde edilir” dediğinde de Cenab-ı Allah, doğrusu da odur. Yani Allah ne diyorsa biz ona göre şekil alırız.
SUNUCU: “Her insanın koruyucu bir meleği vardır. Peki daima kötülük yapan veya Allah’a inanmayan insanların da koruma meleği var mıdır?”
ADNAN OKTAR: Tabii hepsinin koruyucu meleği vardır. Ama yani koruyucu melek müminler, muttakiler içindir. Yani öbür türlü zaten melekler onların başına bela olarak sunuluyor. Yani mesela canlarını alırken de Azrail (as) ve diğer melekler müthiş bir azap verirler can alırken. Ama müminlerin canını alırken onların çok mutlu olmasına, sevinç içinde olmasına vesile olurlar. Dolayısıyla o koruyucu melekler onların başının belası olurlar inşaAllah. Küfür için öyledir. Müslümanlar için lehtedir inşaAllah, hayırdır.
SUNUCU: İnşaAllah Hocam. ‘’Adnan Hocam röportajlarınızı heyecanla ve şevkle dinliyorum. Benim sorum, sizin kitaplarınızdan birinde ‘şeytani merhamet’ şeklinde bir tanım vardı. Cahiliyede görülen bir ahlak olarak tarif ediyordunuz bunu. Acaba rahmani merhamet ile şeytani merhameti nasıl birbirinden ayırt edebilirim?’’
ADNAN OKTAR: Bazı insanlar oluyor mesela sokak köpeklerine Avrupa’dan mama getirttiriyor. Onlarla onları besliyor ama açlıktan ölen fakir insanlar onu ilgilendirmiyor ama bir köpek için ağlıyor, kavga ediyor, olaylar çıkartıyor. Tamam köpeğe acınır, şefkat duyulur ama insan çok daha acil ve önemlidir. Yani imkânın varsa, paran varsa değil mi? Allah ona, köpeğe mutlaka rızkını verir zaten. Ama asıl insana şefkat göstertmesi çok önemlidir. Mesela köpeği götürüp temizliyor, bakımını yapıyor, ona sıcak bir ortam sağlıyor. Peki, sokakta titreyerek, değil mi, can çekişen insanlar oluyor, aç biilaç perişan insanlar oluyor. Onlardan tiksiniyor, muhatap dahi olmak istemiyor. Mesela bu şeytani bir merhamettir, köpeğe acıyıp da insana acımamak, şefkat duymamak… Veyahut parası oluyor, o parasıyla işte ‘’gençlerin iyi eğlenebilmeleri için, ben onlara acıyorum’’diyor, ‘’tesis yaptıracağım’’diyor. Şimdi eğlenmeleri mi önemli, değil mi? Açlıktan perişan olanların kurtuluşu mu önemli? Kurtardığında o insanların eğitimi mi önemli? Eğlencesi mi önemli? Önce eğitimleri önemli. Yani eğlendirmek olmaz ki, eğlendiriyorsun birbirini kırıp geçiyor adamlar, öldürebiliyor, yaralayabiliyorlar. Eğitim daha önemli. Şeytani merhamet budur, yani hak olan, doğru olan merhameti uygulayacağı yerde, onu yanlış yerde uygulamaktır. En doğrusunu yapmak, Allah rızasına en uygun hareketi yapmak gerekir.
SUNUCU: İnşaAllah, rahmani merhametten şaşırtmasın Allah. ‘’Hocam merhaba... Dünkü röportajınızda Azerbaycan’daki komünist yapılanmadan konuştunuz. Benim de çok dikkatimi çeken konuydu hep. Hocam, bu komünist yapılanma nerede gizlenmiştir? Hangi alandadır? Onlara karşı güçlü ve derin bir mücadelenin yöntemi nelerdir? Nasıl yapsak kısa zamanda silip süpürebiliriz? O bahsini ettiğiniz kadın, nereden ve nasıl yöntemlerle Azerilerin fikirlerine etki ediyor? Onun etkisini kırmanın yöntemleri nelerdir? Azerbaycan’dan selamlar’’
ADNAN OKTAR: Ya o kadının o kadar bir önemi yok, sığır gibi, iri yarı bir kadın var onu göndermişlerdi geçenlerde. İddia edilen Ergenekon mensubudur o kadın… Geldi buraya bağırdı, çağırdı, gitti. Fakat o sadece küçük bir militan elemandır. Asıl, iddia edilen Ergenekon örgütünün orada bir yapılanması vardır. İddia edilen Ergenekon örgütü de orada şöyle bir fikir geliştiriyor, diyor ki; ‘’sadece Türkler insandır, sadece Türkler önemlidir’’ ama kan ve ırk olarak. “Ondan geri bütün insanlar bizi ilgilendirmez.” Hâlbuki Müslümanlıkta üstünlük takva iledir. Yani kana dayalı bir ırkçılık yoktur. Bunlar kana dayalı ırkçılar. Bu çok büyük bir tehlikedir. Onun için mesela bir Çerkez, bir Kürt, bir efendim Boşnak veyahut başka etnik köken açısından onlarca farklı görülen insan Türk değildir. Dolayısıyla onlarla hiçbir şekilde bağlantı olmaz. Müslüman zaten hiç kabul etmiyorlar. Bu işte, Türlüğü ve Türkçülüğü yok etmek için sinsi bir oyundur, çok sinsi bir oyundur. Böylece Türklük Âlemi’ni tamamen parçalamayı düşünüyorlar böyle. Yani bu kafayla hiçbir şekilde Türklük Âlemi’nin birleşemeyeceği belli. Kimse de buna müsaade etmez. Zaten şu ana kadar da hiçbir şekilde bu kafa başarılı olmadı. İslam Âlemi’nden zaten nefret diyorlar ve dinsiz ve ateistler. Kardeşim sen komünistsen Türk Âlemi’ni nasıl birleştireceksin? Ve Türklük Âlemi’nde de her kavimden insan var; Çerkez de var değil mi, Zaza da var, Kürt de var, Laz da var her türlü insan var. Bizim Türkiye’miz çeşitli ırklardan gelmiş insanların bir araya gelip kaynaşmasıyla hars milliyetçisi olmuş insanlardır. Biz Atatürk Milliyetçisiyiz. Yani Türk’üm diyen, Türk vatanını seven herkes bizim için Türk’tür. Dolayısıyla bizim böyle bir ırk düşüncemiz yok. Ayrıca biz Müslüman’ız bu çok önemli. Yani her şeyden önemli. Bütün Müslüman coğrafya hepsi bizim kardeşimiz. Biz onlarla iç içe beraberiz. Ve Müslümanlığın gereği olarak da tabii ki biz; İsrail’i de, Ermenileri de hepsini de şefkatle koruyup kollamak durumundayız. Hepsini Allah’ın bir emaneti olarak görmek durumundayız. E kardeşim Ermeniden nefret ediyorsun, İsrailden nefret ediyorsun. Ortodokslardan, Katoliklerden nefret ediyorsun. Kürt’ten nefret ediyorsun, Laz’dan nefret ediyorsun, Çerkez’den nefret ediyorsun. Delirdin mi sen? Sen kimsin o zaman? Sen nesin yani? Oradaki insanlardan, kendi vatandaşından da nefret ediyor, bağıra, çağıra konuşuyor. Sen ne demek istiyorsun? “Türklük Âlemi’ni ben parçalayacağım. Türklüğün birleşmesine engel olacağım. Türk İslam Birliği’ne de engel olacağım ama ben bunu Türlük adına yapacağım” diyor. Böyle bir oyuna biz gelmeyiz. Kimseyi getirttirmeyiz, gönderdikleri o sığır gibi kadından da böyle bir başarı elde edemezler. Böyle bir oyuna hiç kimse gelmez. Rusya, zamanında muazzam kan akıttı. Türk devletlerin hepsini esir hale getirdi. Milli benliklerini unutturmaya çalıştı. Dinlerini, İslamiyet’i yok etmeye çalıştı. Asimile etmeye çalıştı. Ama şu an bundan vazgeçti, biz de Rusları affettik. Şefkat duyuyoruz, Allah kıyamete kadar, değil mi, baki etsin diyoruz inşaAllah. Ve dolayısıyla biz Türk İslam Birliği’nin içerisine Rusya’yı da almak istiyoruz. Azeri kardeşlerimiz Rusya ile çok rahat siyasi bağ kurduklarına göre, her yönde iş birliği yaptıklarına göre ve bu kadar olaya rağmen Ermenilerle ne için bağ kurulamıyor? Onları niçin sevemiyoruz? Küçük millet oldukları için mi? Az sayıda oldukları için mi? Rusya’nın büyük bir kuvveti var, askeri gücü var diye onlarla dost oluyorsun ama onların askeri gücü küçük, ülkeleri küçük diye onları ezmeye kalkıyorsun. Bu olmaz. Eğer geçmiş tarihi araştıracak olursak, Rusya’nın meydana getirdiği tahribat ve katliamlar 250 milyonun üzerindedir. Çok muazzamdır. Yani 100 milyon üzerinde Türk’ün katledilmesine sebep olmuştur Rusya, Rus komünizmi. Biz şu anki hükümeti, oradaki Rus kardeşlerimizi bundan sorumlu tutar mıyız biz? Tutacak mıyız? Bunun mantığı olur mu? Geçmişte olmuş bir olay. Onları nasıl affediyorsa Azeri kardeşlerimiz ve Rusya ile nasıl iç içeyseler, her yönde iş birliği ve ittifak içindeyseler değil mi? İç içe her türlü çalışmayı yapıyorlarsa, Ermeniler de aynı konumdadırlar. Onlara da gene şefkat gözüyle, affederek değil mi, dostluk gözüyle yaklaşmaları lazım. İsrail de aynı şekildedir, her kimse aynı şekildedir. Türkiye’yi yalnızlığa itmek, Türklük Âlemi’ni yalnızlığa itmek, kendi içinde parçalamayı düşünen bir düşüncedir bu, iddia edilen Ergenekon’un düşüncesi. Yunanistan’la düşman olmamızı istiyor, Suriye ile düşman olmamızı istiyorlar, Irak’la düşman olmamızı istiyorlar, İran’la düşman olmamızı istiyorlar, yani bütün çevre ülkelerle düşman olmamızı istiyorlar. E ne istiyorsun sen? “Sizinle de düşman olacağız diyorlar.” Hatta… Tek başına kalmak… Kendi içinde de parçalanmak istiyorlar. Bu, şeytani bir oyun. Böyle şeytanın adamlarına karşı biz gereken tedbirleri alırız ve alıyoruz ve hiçbir şekilde başarılı olamayacaklar. Türk İslam Âlemi birleşecek. Suriye, Irak, Libya, Fas, Tunus, Cezayir, Türkistan, Tacikistan hepsini Ermenistan, hepsini Türk-İslam Birliği içerisine alacağız. Rusya’yı da içine dâhil edeceğiz; koskoca dev bir dünya devleti meydana gelmiş olacak. Ama devletlerden oluşmuş bir dünya devleti ama bu sevgi ve şefkate dayalı bir devlet olacak. Yani burada devletler milli bağımsızlıklarını koruyacaklar. Milli üniter yapılarını koruyacaklar. Devlet derken yani Avrupa Birliği gibi bir yapı. Yani o şekilde anlayın.
TARKAN YAVAŞ: Hocam dediğiniz gibi de maşaAllah çok güzel gelişmeler oluyor Türk İslam Birliği’nin gelmesi yönünde. Gene Newsweek’te bir haber vardı, “Türklerin Zaferi” diye yer almış Hocam inşaAllah. Bu son Irak Savaşı’ndan sonraki gelişmelerin hep Türkiye’nin önünü açtığını ve Türkiye’nin bölgede rakibi olmadığını yazmışlar Hocam inşaAllah. Burada da bir başka haberde yine “Türkiye Ortadoğu’ya önderlik yapıyor. Diğer milletler de onu övüyor” şeklinde. Bir başka yine buradaki yerel basına da, Zaman Gazetesinde de çıkmış “Newsweek’in ilginç Analizi” diye; “Türkiye, Irak Savaşı’nın gerçek galibi”. Hocam Sırplar da inşaAllah, baya bir ilişkiler gelişti. Geçen oraya da bir heyet gitmişti şimdi böyle kapılarını açmışlar inşaAllah, böyle çok yakın dostluk ilişkileri Sırplarla da gelişmeye başladı.
ADNAN OKTAR: İşte bu kadar. Türk-İslam Birliği, bak mesela Sırplar birçok Müslüman’ı katletmiştir. Düşman mı olacağız biz onlarla? Onlarla da dost olacağız çünkü geçmiş geçmişte kalıyor. Onları da bağrımıza basacağız, onlar da bizim kardeşimizdir. Bulgaristan da; çok büyük katliamlar olmuştu Bulgaristan’da Türkler’e yönelik. Biz ömür boyu onlarla düşman mı olacağız? Tabii ki, affedeceğiz, tabii ki onlarla da bir arada olacağız inşaAllah. Yani o kafayla olursa, yani hiç kimse kimseyle dost olamaz, birleşemez. İslam’da affedicilik vardır, şefkat vardır, merhamet vardır, akıl vardır. Ve ayrıca bunu yapan insanlar ölmüş gitmiş. Yani muhatabı yok şu an, değil mi? Yani muhatabı kimse, ondan bu sorulur. Yani beş tane psikopatın yaptığı için, beş milyon insan cezalandırılmaz. Kimse suçlu, odur cezalandırılması gereken.
TARKAN YAVAŞ: Kendileri de tam sizin söylediğiniz gibi yorumluyorlar Hocam, o faşist bir avuç Sırp’ın yaptığı o dönemdeki katliamlardan kendilerinin sorumlu olmadığını; zaten tarihte de hep böyle yakın durduklarını belirtiyorlar.
ADNAN OKTAR: Mesela Ermeniler de diyorlar ki işte “Türkler katliam yaptı, soykırım yaptı” diyorlar. Bakın onların faşistlerinin kafası da bu. Yani onlar da Türklerle Ermeniler’in birleşmesini engellemek için böyle bir oyun oynuyorlar. Yani bak onlar da diyorlar ki, onlar da katliam yaptı, onlar da katliam yaptı diyor. Böylece iki tarafın birleşmesi engellenecek ve birbirlerini kırıp geçirecekler; onların düşüncesi bu. Mesela Azerbaycan ile Ermenistan’ı çatıştırdılar; çok fazla insanın şehit olmasına sebep oldular. Halbuki dostlukla, sevgiyle yaklaşmış olsalar, çoktan Türk-İslam Birliği içine girmiş olacaktı Ermenistan. Ticaret yapacaktı, mutlu olacaklardı, kardeş olacaktık. Ama bunu engelleyecek şu an, Allah’ın izniyle hiçbir güç yok. Cenab-ı Allah’ın bu bir vaadi. Türk-İslam Birliği’nin oluşması artık an meselesi. Bakın gazete haberlerini görüyorsunuz inşaAllah.
TARKAN YAVAŞ: Hocam bu arada ondan fazla da eseriniz, belgesel ve kitabınız Sırpçaya çevrilmişti.
SUNUCU: MaşaAllah. Ne kadar güzel. “Hocam, kardeşlik, barış, dostluk, tüm dünya insanlarının lehine iken; hala niçin bazı insanlar düşmanlığı, savaşı, kavgayı körüklüyorlar?” Bekir Musaoğlu sormuş.
ADNAN OKTAR: İşte böyle üç-beş tane kanı bozuk, kan akıtmaktan hoşlanan, insanların canını yakmak isteyen, kan derken böyle genetik kan değil benim kastettiğim karaktersizlik, zalimlik, azgınlık ve bunları da birkaç kişi böyle teşvik ediyor. Mesela o sığır gibi dediğim o kadın normalde iddia edilen Ergenekon Örgütü’nün yönlendirmesiyle bunu yapıyor. Onun da aslında öyle bir kafası yoktur. O da zavallının tekidir. Onu ya korkutmuşlardır, ya çıkarla o yola sokmuşlardır. Yani arkasından bu olayı körükleyenler oluyor. En sonuna gittiğimizde mason localarıyla karşılaşıyoruz. Yani masonluğun kullandığı maşalardır bunlar ve zavallı maşalardır. Yani Ermenistan’a önce gittiler bir loca açtılar. Gittiler Azerbaycan’da mason locaları açtılar. Arkasından bu rezaletler başladı ve bunların tek amacı da Türk-İslam Birliği’ni engellemek. İşte falanca falancaya şu tarihte şunu yaptı, o da ona şunu yaptı. Bakın onlara Türklerin soykırım yaptığını söyletiyorlar Ermenilere; Azerbaycanlılara da diyorlar ki; “onlar da size soykırım yaptı” diyorlar. Yani sürekli karşılıklı bir soykırım iddiası oluyor. Çözüm ne? “Savaşalım” diyorlar. “Kırıp geçirelim birbirimizi.” İşte bu bir şeytanın oyunu. Böyle bir şeye müsaade etmeyiz. Tertemiz insanlar kandırılmışlardır. Bir avuç faşistin, komünistin suçunu milyonlarca Ermeni’ye, milyonlarca Türk’e mal etmeye kalkmak çok büyük hata olur ki Türkiye o dönemde çok acılar çekmiştir, çok fazla şehit vermiştir. Fakat hiçbir şekilde bir soykırım iddiasında değiliz biz, affediyoruz, şefkatle yaklaşıyoruz. Bir an önce bu kısacık dünyada, değil mi, imtihan dünyasında birlikte beraberce mutlu, güzel bir hayat yaşayıp, Allah’a kul olmanın peşindeyiz inşaAllah.
SUNUCU: İnşaAllah Hocam. Hocam son sözleriniz varsa alalım. Programımızı bitirmeden evvel söylemek istediğiniz?
ADNAN OKTAR: Evet, son sözüm; Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla, şeytandan Allah’a sığınırım, “Ebu Leheb” diyor, “iki elin kurusun, kurudu ya. Malı ve kazandıkları kendisine bir yarar sağlamadı”. Küfrün iki kolu da kurudu. Komünizm de faşizm de kurudu Kuran’ın bir işareti olarak. “Malı ve kazandıkları kendisine bir yarar sağlamadı”, değil mi, ne faşistlerin ne komünistlerin hepsi çöktü, bombalandı, yerle bir oldu. “Alevli olan bir ateşe girecektir, eşi de odun hamalı. Ve boynunda bükülmüş bir ip olarak”. Mesela Hitler’i de yaktılar, ateşin içine girdi, değil mi, eşini de yaktılar. Ve iple astılar bunları, Kuran bunların bu kötü sonlarına da işaret ediyor. Yani bu tip insanların kötü sonlarına da işaret etmiş oluyor bir yönüyle.
SUNUCU: Evet Hocam, ağzınıza sağlık. Çok teşekkür ediyoruz güzel yorumlarınız için. Bu akşamki programımızın sonuna geldik. Yarın programımızı tekrar izleyebilirsiniz. İzleyebileceğiniz kanalımız Kocaeli TV ve Mavi Karadeniz TV’den, yarın saat 22:00 ile 24:00 arası tekrar görüşmek dileğiyle inşaAllah. Hayırlı akşamlar diliyoruz.