SUNUCU: İyi akşamlar sayın izleyicilerimiz ve dinleyicilerimiz. Her akşam canlı olarak yayınlanan Adnan Oktar’la Başbaşa programına hoşgeldiniz. Yanımda birbirinden kıymetli konuklarımız var. Beyin cerrahı Oktar Babuna ve tüm dünyada kitaplarıyla büyük bir ilgiyle takip edilen yazar Sayın Adnan Oktar. Hoş geldiniz.
ADNAN OKTAR: Efendim sizlerde hoş geldiniz, sefa getirdiniz.
SUNUCU: Nasılsınız?
ADNAN OKTAR: Allah’a hamdolsun, sizler nasılsınız?
SUNUCU: Hamdolsun sağolun.
ADNAN OKTAR: Oktar Hocam nasılsın?
OKTAR BABUNA: Estağfurullah Hocam çok iyiyim elhamdülillah.
ADNAN OKTAR: Her zamanki gibi çok şıksın maşaAllah.
OKTAR BABUNA: Estağfurullah Hocam. Siz her zamanki gibi daha da şıksınız maşaAllah. Hem çok yakışıklı, hem çok şıksınız, gittikçe de gençleşiyorsunuz Hocam maşaAllah. Allah’ın bir mucizesi olarak maşaAllah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah.
Evet, ne konuşalım Oktar Hocam?
OKTAR BABUNA:Estağfurullah Hocam siz her zaman öyle güzel şeyler anlatıyorsunuz ki, Türk İslam Birliği, Kuran’dan ayetler anlatıyorsunuz inşaAllah. Üstad Said Nursi’nin izahları.
ADNAN OKTAR: Üstadın seyyid olmasıyla ilgili geçenlerde bir gazetede bir yazı çıkmıştı. Ya kardeşim üstad seyyid de olabilir, olmayabilir de. Yani bu o kadar üstünde durulacak bir konu değil. Olabilir yani Üstad diyor, bu devirde diyor nesiller bilinmiyor diyor, ben kendimi seyyid bilemiyorum diyor. Ben kendimi Kürt biliyorum diyor. Neslen öyle biliyorum diyor. Ama mümkündür de, Güneydoğudaki insanlar çoğu zamanında Cengiz Hülagu fitnesinden kaçmış, hicret etmiş Müslümanlar. Yani seyyid olan Müslümanlar, olabilir mümkündür herhangi bir şekilde soyunda öyle bir bağ olabilir. Ama Üstad ben eğer seyyid olursam Mehdi(a.s) olmam kesindir, ama seyyid değilsem de Mehdi(a.s) değilimdir demiyor. Mehdi(a.s)’nin şartlarını belirtiyor, bir kere Mehdi(a.s) devrinde İslam dünyaya hakim oluyor bunu üstünde duruyor Said Nursi. İttihat-ı İslam var. İttihat-ı İslam; Müslümanların ittihat etmesi, birleşmesi. Ve Hıristiyanlarla ittifak ederek diyor Mehdi(a.s) İslam’ı dünyaya hakim eder. Bir kere Hıristiyanlar da o devirde Mehdi(a.s)’yle omuz omuza mücadele veriyorlar. Ve sonunda bütün Hıristiyanlar da Müslüman olacaklardır. Bu gerçekte ayrıca vurgulanmıştır Bediüzzaman tarafından ve en büyük hakimdir diyor Mehdi(a.s) için, hakimlik görevi yapacak diyor. En büyük mürşiddir diyor. Onun zamanında bütün mezhepler kalkıyor. Said Nursi Hazretleri Şafi mezhebini takdir eden mukalliddi. Bizler gibi, ben mesela hanefi mezhebinde mukallitim. Hanefi mezhebine tabiyim, Ebu Hanefi’ye tabiyim. Said Nursi de İmamı Şafi’ye tabi. Yani mukallid. Dolayısıyla mezhepleri ortadan kaldırmış değil Said Nursi Hazretleri. Mehdi(a.s) geldiğinde bütün mezhepleri ortadan kaldıracak, mukallid olmayacak. Bütün mezhepler kalkıyor onun zamanında. Dolayısıyla bütün tarikatler de kalkıyor, bütün tarikatler ona bağlanıyorlar, yani tarikat kalmıyor. Bunları Said Nursi çok detaylı anlatmıştır, üç büyük görevi olacak diyor. Diyanet, siyaset ve saltanat aleminde görevleri olacak diyor. Daha önceki müceddidler ve mehdiler diyor bunu bir cihette yapmışlardır diyor bu görevi. Mesela, diyanetle ilgili görevi bir cihedde, saltanatla ilgili görevi bir cihette, siyasetle ilgili görevi bir cihette yapmışlardır diyor. Ama Mehdi (a.s) bu üç görevi birden her alanda ve mükemmel yapacaktır diyor. Tam mükemmel yapacaktır diyor. Yani diyanette de, siyasette de, saltanat aleminde de üç görevi bütün yönleriyle tam anlamıyla yapacaktır diyor. Biz buradan Mehdi(a.s) konusunu kavrıyoruz ve tarih veriyor Said Nursi, hicri 1400 diyor net tarih vermiş. Benden 100 yıl sonra gelecek Mehdi(a.s) diyor. Net Risalei Nur Külliyatı’nda açık açık belirtiyor. Ben diyor kabrimden seyredeceğim diyor ve Allah’a şükredeceğim diyor. Ben o vakit de vefat etmiş olacağım diyor, Mehdi (a.s) geldiğinde. Hatta Seyid Salih Özcan Hocamızın değil mi, böyle alnına vuruyor şakadan, ben görmedim Keçeli diyor, ben görmeyeceğim ama sen göreceksin Mehdi (a.s)’yi diyor. Değil mi Seyyid Salih Özcan Hocamıza. Dolayısıyla yani Mehdi (a.s) olup olmamasıyla bağlantılı değildir, seyyid olup olmamasıyla bağlantılı bir konu değil. Yani seyidse Mehdi (a.s)’dir, seyid değilse Mehdi (a.s) değildir diye bir konu yok.
Bir de geçenlerde Bediüzzaman’ın Mehdiliğini kabul etmeyen bir kardeşimiz vardı ve o işte seyyid değildir, Mehdi (a.s) seyyid olacaktır diyor. Bu kardeşimiz bir sebeple tutuklandı geçenlerde. Yani oh oldu belasını buldu gibi bir üslup yakışık alacak gibi bir üslup değil. Yani olabilir Müslüman her zaman tam isabetli düşünmeyebilir, yanlış haraketler yapabilir. Ama oh oldu düşüncesi yani belasını buldu mantığı, veyahut işte Risaleyi Nur’a uymadığı böyle bir karşılık aldı mantığı yanlış olur. İnşaAllah o kaderinde onun, kaderindedir. Ben bu tip üsluplardan pek hazetmiyorum. Yanlış yani bir Müslümanın hakkında bu tip konuşulması, pek iç açıcı bir şey değil. Bir hayrı vardır, bir hikmeti vardır demek daha doğru inşaAllah. Dolayısıyla Üstad’ın bu konudaki izahlarını anlamamak imkansız. Mesela şu kitap var, “Risale-i Nur Külliyatı’nda, Hz. İsa ve Hz. Mehdi Gerçeği”. Mesela bu kitap gayet kapsamlı bu konuyu açıklıyor, Said Nursi’nin bu izahlarını çok güzel anlatıyor. Bak diyor ki burada, Mektubat’ta 56.-57. sayfalarda; “evet her vakit diyor semevattan melaykeleri gökyüzünden melekleri yere gönderen, bazı vakitte insan suretinde vaaz eden,” Hz.Cibril’i Dihye suretinde, mesela Cibril (a.s) geliyor, Cebrail (a.s) Hz. Dihye suretinde geliyor. “Ruhanileri alem-i ervahtan gönderip beşer suretinde, insan şeklinde temessül ettiren,” bazen evliyalar geliyor insan suretinde temessül ediyorlar, dünyada görünüyorlar. Her şeye muktedir olan yüce Allah Hz. İsa(a.s)’mı da, İsa (a.s) dinine ait en mühim bir hüsnü hatemesi, güzel neticesi için, çünkü biliyorsunuz teslis inancı Hıristiyanlık’ta hakim oldu, dolayısıyla çok ciddi bir bozulmaya uğradı Hıristiyanlık. “Hüsnü hateme, güzel neticesi için, semai dünyada, gökler aleminde cesediyle, insani bedeniyle bulunan ve hayatta olan Hz.İsa belki” diyor “alem-i ahiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi” diyor, “yine şöyle bir netice-i azime, büyük bir sonuç için ona yeniden ceset giydirilip dünyaya göndermek O Hakimin hikmetinden uzak değil, belki O’nun hikmeti öyle iktiza ettiği için gerektiği için vaat etmiş ve vaat ettiği için elbette gönderecek”, Hz. İsa (a.s) kesin gelecek diyor. Dolayısıyla Mehdi (a.s) Hz.İsa (a.s)’la da birlikte oluyor. Said Nursi Hz.İsa (a.s)’la beraber olmadı. Hz.İsa (a.s) Said Nursi Hazretlerinin arkasında namaz kılmadı. Birlikte ittifak edip dünyaya İslam’ı hakim etmediler. Yani bunlar olacak diyor Said Nursi Hazretleri. Geldiği vakit, ilk geldiğinde Hz. İsa (a.s) belli değil bilinmiyor. Fakat sonra Hz. İsa(a.s) bilinecek. İnşaAllah. Dolayısıyla onu seyyidlikle bağlantılı kılmak doğru değil, bir de Üstad Mehdi (a.s) olmaması onun değerini düşürmez, onu ben anlayamıyorum. Ben mesela Üstad’ı çok büyük bir insan olarak biliyorum ve çok değer veriyorum, çok seviyorum. Yani Mehdi (a.s) gelmiş olsa apayrı bir yeri olur benim için Bediüzzaman’ın ve onun eseri hicri 1543’lere kadar etkisini devam ettirecektir. 1543’lerde hem Kuran, hem diğer dini eserlerin hiçbiri kalmayacaktır, Said Nursi’nin bu izahıdır. Dolayısıyla hicri 1400’le 1500 arası bir tarih vermiştir Said Nursi Hazretleri, her şey o tarihler arasında olup bitecektir. Bunu Said Nursi söylüyor. Hicri 1506’lar 1507 gibi diyor, artık mağlubiyete dönüşmeye başlayacak diyor Müslümanların durumu yavaş yavaş. 1506’lardan sonra. Dolayısıyla bu durumu anlamazlıktan gelmek pek yakışık almıyor. Kardeşlerimizin bu konuda daha makul, daha samimi ve daha dürüst düşünmesi gerekiyor. Anlamıyorlarsa da zaten sürekli anlatacağız inşaAllah.
SUNUCU: Öncesinde bizi izleyen seyircilerimize radyo istasyonlarımızı ve internet sitelerini söylemek istiyorum. Radyolarımız Mavi Karadeniz radyo 106.4, Radyo Star 94.0 Aksaray, Güneydoğu Radyo 99.6 Şanlıurfa, Emek radyo 101 Mardin, Enerji radyo 90.0 Ordu, Keyif Fm 92.7 Nevşehir, Radyo 37 95.2 Kastamonu, Asır Fm 96.0 Adıyaman, Ilgın Fm 97.4 Konya. Internet sitelerimiz; www.haberhilal.com, www.harunyahya.tv, www.selamhaber.com. Hocam size gelen sorulardan bir tanesini sormak istiyorum. “Sevgili Hocam geçenlerde uykudan uyandığım da gördüğüm rüyanın gerçekliğinin şiddetini hissederek uyandım. O an kimse benim bu yaşadıklarımın gerçek olmadığına inandıramazdı. Hocam tıpkı bir rüyadan gerçeğe geçiş gibi, dünyadan sonsuz Ahiret’e geçişimiz de rüyadan uyanmaya mı benzeyecek? Tamer Akay, Gaziantep”.
ADNAN OKTAR: Çok güzel söymiş tabii kalkıyorlar rüyada veya komada olduklarını da düşünüyor olabilirler. Yani komadan bir hastalık halinden kalkmış olduklarını düşünüyorlar. Çünkü bir türlü toparlayamıyorlar ilk kalktıklarında. Kaç gün kaldıklarını kendi aralarında soruyorlar. Kimi on gün kaldık diyor, kimi bir gün kaldık diyor, kimi bir günün bir vakti kadar kaldık diyorlar. Çağırıcıya uyuyorlar yani uzaktan birisi onları çağırıyor. Bir Melek çağırıyor, o tarafa doğru hızla koşmaya başlıyorlar. Ondan sonra orada anlıyorlar öldüklerini. Eyvah diyorlar, bu din günü diyorlar ayette. Kastedilen doğruymuş diyorlar. Yani biz öldük diyorlar yani o zaman öldüklerini anlıyorlar. O vakte kadar anlamıyorlar yine anlamıyorlar. Yani düz arazi olduğu için bir şey oldu zannediyorlar, böyle baygın. Durumu kavramaya çalışıyorlar nedir burası, niçin geldik, nasıl oldu gibisinden ondan sonra olaylar, safhalar gelişmeye başlıyor. Allah diz üstü çöktüreceğim hepsini diyor. Ehl-i küfür, Allah inanmayanlar diz üstü çöktürülüyorlar. Bir kısmını yüz üstünde süründürteceğim diyor Allah. Yani aşağılamak için, çünkü enaniyetli, kibirli ve azametli adamlar orada tam zavallı hale geliyorlar. Yani bu alçak dağları ben yarattım kafasında tipler oluyor ya, onlar tam zavallı oluyorlar tam acze düşüyorlar. Allah bunu belirtiyor Kuran’da. Fakat bu dünyayı insanlar o kadar iyi kavrayamıyor, bir kısım insanlar. Onun için kendilerini çok dünyaya kaptırıyorlar. İşte bir Müslüman mesela düşünüyorum, hemen ilk düşündüğü kızını zengin bir kocaya vermek. Yani birkaç defa Cuma namazını bile kılmış olsa yetiyor onlara, hatta Bayram namazını bile kılsa. En mütedeyyin ailelerde bile ben bunu görüyorum. Yani hatta dinle, imanla alakası olmasa bile sen onu yetiştirirsin diyor. Zengin olması çok önemli oluyor. Yani zamanla sen onu yetiştirirsin diyor, önemli değil diyor. Yani eli yüzü düzgün olsun, zengin olsun, mal olsun tamam. Ondan sonra İslam’a, dine kendini adamış genç kızlar bir bakıyorsun, hemen ev hanımı olmuş. Bütün faaliyetlerinden vazgeçiyor, bütün arkadaşları ile bağlarını koparıyor, bütün aktiviteleri duruyor. Sorduğunda da işte çoluk-çucuğa karıştık diyor, artık evlendik diyor. Dolayısı ile kendini haklı görüyor yani İslam’a, Kuran’a hizmet etmeme konusunda bir makul zemin meydana getirmiş oluyor. Halbuki, Kuran’da bu belirtiliyor. “Mallarınız, oğullarınız, eşleriniz, yarım kalmasından korktuğunuz ticaret, içinde oturduğunuz evler, aşiretiniz Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda mücadeleden daha hayırlı geliyorsa” size diyor Allah, yani daha hoşunuza gidiyorsa o yönden Allah yolunda mücadeleden, “Bekleyedurun” diyor Allah yani belanızı vereceğim diyor Allah. Nitekim de hayatın çok kısa olduğunu bir süre sonra görüyorlar. İki on sene sonra, 20 yaşında bir gerç kız, iki on senenin içerisinde 40 yaşında bir teyze oluyor. Eli yüzü buruşuyor bütün mesela menapoza giriyor bütün gücü kırılıyor. Değil mi? Artık hastalıklar başlıyor kanserler, ülserler birçok hastalıklar başlıyor ve hayatın kısa olduğunu anlamış oluyor. Ama yine anlamazdan geliyor. Çünkü topluma bakıyor, yani kalabalığa bakıyor. Halbuki diyor ki Allah “ Eğer kalabalığa uyarsanız doğru yoldan şaşarsınız.” diyor. Kuran’da değil mi? Topluluğa uymak yok, Kuran’a uymak var. “Eğer çoğunluğa uyarsanız” diyor değil mi? Bunu kabul etmiyor Cenab-ı Allah, Kuran’da açıkça ayet var. İşte mesela evlenirken karşıdaki kişide de kendi çocuklarında da, ne amacın diyor ? İşte kariyer sahibi olmak diyor, kariyer-buziyer bilmem ne bunlarla alakası yok. Tabii. Burada yapılacak şey, Allah’a tam teslim olup dünyanın harikalığını çok iyi kavramak. Çünkü onları olağanüstü bir ortamdayız. Biz buraya eğlenmeye sadece üremeye, mal-mülk sahibi olmaya gelmedik. Mal-mülk sahibi bile olmuş olsa, on seneler böyle bir sene gibi geçiyor. Kısa sürede netice oluyor. Mesela kırk yaşındaki genç kadınlar şu an seyreden kişilere sorsanız, kırk yaşındaki kişilere daha dün gençleri. Yani anında artık gelmişlerdir 40 yaşına. Mesela 60 yaşında olanlar içinde daha dün gibidir. Yani akıl almaz bir süratle gelmiş olur o yaşa. Ama genç olanlar zannediyorlar ki çok uzun süre yaşayacaklar zannediyorlar. Halbuki hiç öyle olmuyor onlar onu görecekler. Kısa sürede bu iş bitiyor. Hemen arkasından kanserler, ülserler, kalp hastalıkları devreye giriyor. Hastanelerde onlarla boğuşuyorlar. Zaten kırk yaş-elli yaş arası, kenserin, ülserin, kalp hastalıklarının en yoğun olduğu dönemlerdir. Artık ondan sonra ölüm devri başlıyor insanlar için. Artık ölüme karşı direniyorlar, ölmemek için uğraşıyorlar. İlaçlarla, tedavilerle, gayretlerle zoraki kendini yaşatmak çalışıyorlar. Yani normal haline bıraksalar ölecekler, fakat direniyolar ölüme. Böyle yaşamaya çalışıyorlar. Halbuki, Allah’ın burada vurgalamak istediği, Allah’ın üzerinde durduğu, Allah’ın vurgulamaya ihtiyacı yok da anlamanız için söylüyorum, insanların anlaması için söylüyorum. Bir fevkaledelik var. Ben sadece imtihan için ve bana kul olmanız için gönderdim diyor Allah buraya. Bunu ısrarla anlamazlıktan geliyorlar.Yani dünyada ne var, değil mi? Binbir zahmetle yiyecek elde ediyorlar. Binbir zahmetle o yiyeceğin sıkıntısını yaşıyorlar arkasından. Her gün banyo yapmaları gerekiyor, değil mi? Her gün kendilerine bakmaları gerikiyor. Mesela bir kadın kendine bakmazsa perişan oluyor. Bir insan da kendisine bakmayınca, bir erkek de mesela kendine bakmayınca o da perişan oluyor. Günün sekiz saati uykuyla geçiyor nedereyse yarısı, yani değil mi? Sekiz saati uykuyla geçiyor, sekiz saati de çalışmayla geçiyor.
OKTAR BABUNA: Bakıma da saatler ayrılıyor.
ADNAN OKTAR: Evet, ondan gerisini de yemeğe, şuna-buna ayırıyorlar, işte banyo yapmaya şuna buna vakit ayırıyorlar. Gün yetmiyor, yani ucu ucuna olmasına rağmen. Hatta birçok yemeği ayakta yiyorlar. Mesela sandviç alıp yiyor vakti yetişmediği için. Bu kovalamaca içerisinde yine dünyaya çok meraklı oluyor birçok insan. Yani sanki dünyadan çok acayip bir şey kazanacaklarmış gibi. Dünyada bir şey yok. Dünyanın en güzel yönü Allah’ı sevmektir, Allah aşkıdır, tutkuyla Allah’a bağlanmaktır, Allah’ın hükümlerini, Kuran’ın hükümlerini çok sevmektir. Allah’ın hükümlerini yapmak çok lezzetlidir yerine getirmek. Dinden taviz vermemek mesela çok zevklidir. Kuran’dan asla taviz vermemek çok zevkli bir olaydır. Kuran’a sıkı sıkıya sarılmak çok zevklidir. Ayrı bir derinliği vardır, ayrı bir özel zevki vardır, Müslümanların bildiği özel bir zevktir. Allah’ı aşk ile tutkuyla sevmek zaten muazzam bir nimettir ve aşkla tutkuyla Allah sevildiğinde insanları da o zaman biz aşkla tutkuyla, Allah rızası için severiz. Allah’ın tecellisi olarak severiz. O zaman da o bizde derin ve şiddetli etki meydana getirir. Yoksa insanda bir şey yok ki. Yani protein, kemik, bağırsak, karaciğer, dalaktan falan oluşmuş bir et yığını, yani bir şey yok insanda. Allah’ın tecellisi olduğu için bu kadar şiddetli seviyoruz. Yani bu tutkunun nedeni Allah’ın tecellisi olmasıdır. Allah çünkü bize insan şeklinde tecelli ediyor beynimizde, bu şekilde görüyoruz. Allah’ı sevdiğimiz için insanı seviyoruz biz. Yoksa öbür türlü insan bizim için hiçbir şey ifade etmez, dünya da hiçbir şey ifade etmezdi. Denizler bizi korkuturdu, dağlar korkuturdu hatta insan da korkuturdu. İnsanı gördüğünde insan kaçacak yer arardı. Yani hiçbir şey ifade etmeyecekti. Allah’ı sevdiğimiz için içimizdeki bu aşk ve tutku duygusu şiddetli olarak ruhumuzda var. Çünkü Allah sonsuz güzel, bize de sonsuz aşk ruhu vermiştir bize . O devreye girdiğinde mümin olduğunda şahıs, işte Cennet’i aşkla seviyor. Cennet’in ağaçlarını aşkla seviyor, Cennet’in bitkilerini, insanlarını oradaki vildanları, hurileri hepsini aşkla seviyor Allah aşkıyla seviyor. Ondan dolayı çok zevk alıyor. Yoksa bir dinsizi götürsen Cennet’e koysan sıkılır adam bunalır. Cennet köşkleri onun için hiçbir şey ifade etmez. Cennet’teki insanlardan da rahatsız olur. Yani ancak imanla bu zevkli oluyor.
Oktar var mı senin anlatmak istediğin?
OKTAR BABUNA: Estağfurullah Hocam. Siz daha önce bahsetmiştiniz. Arıların ısı yükselterek düşmanlarını savunma tekniğini. Bunun filmi vardı gösterelim mi?
ADNAN OKTAR: Gösterelim.
OKTAR BABUNA: Kovana bir yaban arası giriyor eşşekarısı, davetsiz misafir olarak. Bu normal arılar Japonya’daki bir arı çeşidiymiş bu, Japon arıları. Bu gelen yabancıyı etkisiz hala getirmeye çalışacaklar. Bunu yaparken de bir ısı meydana getirerek etkisiz hale getiriyorlarmış.
ADNAN OKTAR: Japon arısı mı?
OKTAR BABUNA: Evet Japonya’daki bir çeşit.
ADNAN OKTAR: Onlar nasıl bir yöntem kullanıyorlar?
OKTAR BABUNA: Özel bir yöntem kullanıyorlarmış Hocam, bir dereceleri var, Allah’ın bir iman hakikati olarak. Şimdi üzerine çullandılar, burada iğneleriyle sokarak etkisiz hale getirmiyorlarmış. Sadece kaslarını ve vücutlarını titreştirerek büyük bir ısı meydana getiriyorlar. Fakat meydana getirdikleri ısı derecesi çok kritik, onu gösteriyor film zaten iman hakikati inşaAllah. Biraz sonra gösterecek, termal kamera ile çekmişler bunu. Kaç dereceye getirdiğini ortaya koymuşlar. Şimdi sağdaki yazan derece bu 45 derece, meydana getirdikleri ısı. 45 derece tam öldürmek için yeterli bir ısı eşek arısını, fakat diğer arılara zarar vermiyor çünkü 48 dereceye kadar dayanıklıymış Hocam inşaAllah. Bu 3 derecelik farktan dolayı onu öldürüp kendileri devam ediyorlar hayatlarına.
OKTAR BABUNA: MaşaAllah, bunu ayarlamaları tabii bir mucize, çünkü termometreleri yok, birçok arı hepsi birden bu ısı meydana getiriyor ve 45 dereceyi geçirmiyorlar.
ADNAN OKTAR: Şu an haşlanmış durumda, maşaAllah.
Şeytan’dan Allah’a sınırım, Bakara Suresi 214; “yoksa sizden önce gelip geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” Sizden önce gelip geçenler, yani Hz.Yusuf’ların, Hz. İbrahim’lerin, İshak’ların, Yakup’ların başından geçenler. “Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldalar ki”, öyle büyük olaylarla karşılaştılar ki, “sonunda elçi beraberindeki müminlere Allah’ın yardımı ne zaman diyordu”, yani o kadar zorlanmışlar. “Dikkat edin şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır.” “Andolsun” diyor Cenab-ı Allah yine Bakara Suresi, 155; “Biz sizi biraz korku, açlık, bir parça mallardan canlardan, ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele”, 155. “Ey iman edenler, sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti haber vereyim mi?” Bakın bunu yapmazsanız diyor Allah, acı bir azapla karşılaşacaksınız. Size bir ticaret söylüyorum, acı azaptan kurtaracak diyor Allah. “Allah’a ve O’nun Resulü’ne iman ederseniz. Mallarınızla ve canlarınızla”, bak mal ve canınızla, Allah yolunda mücadele ederseniz, cihad ederseniz, cehd edersiniz diyor. Eve domuşup dalmazsınız diyor, değil mi ayette? “Bu sizin için daha hayırlıdır, eğer bilirseniz”, Saf Suresi, 10-11. “Nice peygamberle birlikte bir çok Rabbani bilginler mücadele ettiler”, gayret ettiler. “Ve Allah yolunda kendilerine isabet eden güçlük ve mihnetten dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler”; ne iftara, hakaret, baskı hiçbir şeyden yılmıyorlar. “Allah sabredenleri sever”, Al-i İmran Suresi 146. “Yoksa siz, Allah içinizden cehd edenleri, cihad edenleri, çaba harcayanları belirtip ayırdetmeden ve sabredenleri de belirtip ayırdetmeden, Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?” Cennet’e gideceğini zanneden çok fazla insan var öyle. Bak Allah diyor ki; “içinizden cehd edenleri, cihad edenleri , gayret edenleri belirtip ayırdetmeden ve sabredenleri de belirtip ayırdetmeden Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?” diyor. Öbür ayet de bu konuyu açıklıyor. “Daha önceden gelip geçenlerin hali başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?” diyor. Cennet öyle kolay değil . Var öyle kardeşlerimiz işte başörtüsünü örteriz diyorlar, bir de bir adam buluyor evleniyor. Kız, mesela çocuğu var. Onu bir önce okutuyor. İşte kariyer, buziyer bilmem falan öyle bir yollardan da geçiyorlar. Ondan sonra diyorlar; “sen şey gibi bir adamsın, seni şimdi evlendirme vakti, üreme vakti geldi” diyorlar artık yani “doğdun , büyüdün ve geliştin üreme devrindesin, üredikten sonra da öleceksin” diyor. Sanki görevi buymuş gibi ve onu hemen başgöz ediyorlar anında. Ne cihat, yani cihat derken kafa göz doğrama anlamında değil, cehdetmek, gayret etmek. Ne Allah yolunda bir zorluk, bunlara girmiyor mesela Allah yolunda bir zorluğa girmiyor. Müslümanlardan fellik fellik kaçıyorlar. Ama bir de sorsan diyor ki, biz mutaasıp aileyiz, çok mütedeyyin aileyiz. Mesela bilmem ne eşraflarından bilmem ne beyefendi diyorlar. Kısa üç numara traş, ense dört kat olmuş böyle bol yağlı pilav yiyerek. Ondan sonra diyor; “aslan gibi de kızı yetiştirdik. Artık şunu da bir başgöz edersek” diyor, “oh tam mütedeyyin olmuş olacağız” diyor. “Ve Allah yolunda da çok mücadele ediyoruz biz, daha geçen sene Umre’ye gittik” diyor. Umre’yi de artık böyle bir bayram seyehati gibi, hani bayramlarda falan var ya böyle millet eğlenmeye gidiyor oraya buraya. En lüks otellerde, oranın en lüks otellerine gidiyorlar. Orada yemeli, içmeli artık pilavlar, hoşaflar. Orada ticaret, ondan sonra biraz da dedikodu da yapıyorlar. Ondan sonra buraya uçakla geliyorlar geri, uçakla gidiyorlar. Umre yapmış, sakal da göbeğine kadar o da tamam, onu da yapmış. Ticaret de yapıyor, ticaret sünnet zaten, pilav yemek de sünnet, kavun yemek de sünnet, onları da yerine getirmiş. Cihadı da işte adamlar yapsın, var böyle değişik tipler var. Onların böyle eleştireceği, değil mi böyle uzaktan haberlerini inceleyecekleri kişiler oluyor. Onlar da cihat edecekler. “Hepsini birden yapamayız ki biz” diyor, “hepsini nasıl yapalım” diyor. “Umreyi yaptım” diyor, “pilav sünnetini de yaptım, kavun sünnetini de yaptım, sakal sünnetini de yaptık, tebliği de artık sizler yapacaksınız” diyor. “Ama riskli adamsın sen, biz çekiniriz senden. Tehlikeli işler bunlar” diyor. “Şimdi benim çoluğum, çocuğum, ailem var” diyor “ben bu işlere girmeyeyim. Ben sağlam zaten mütedeyyinim” diyor. Ondan sonra “mutaasıp aileyiz biz” diyor, “biz zaten öyle bir şeylere giremeyiz” diyor. “Milletin içinde nasıl gidip tebliğ yapalım” diyor. Bu kafa Suriye’de de daha önce olmuş, mesela gelmişler Müslüman gençler, demişler ki bir fabrika sahibine, “memleket elden gidiyor, memleket komünist olacak, bak komünist darbe söylentileri var, gelin bize yardım edin” demişler, adama demiş, fabrika sahibine. Adam da çıkartmış, bir dolar vermiş. Çocukların avucuna koymuş. Bir hafta sonra komünist darbe oldu diyor, o bir dolar veren yurtdışına kaçmış, fabrikalarını, her şeyini bırakıp. Bütün malına mülküne her şeyine el kondu diyor, tamamı gitmiş elinden. O zaman Stalinist’ti rejim Suriye’de. Yani böyle bir mantık içerisinde, yani bela ta kapıya gelinceye kadar bekleyen insan mantığı. Bir de sorsan, yani böyle fitneden kaçınan, mütedeyyin, aklı başında adam havalarında. “Biz evde toplanıp kitap okuyoruz” diyor, ev mücahidi yani böyle. 6-7 tane arkadaşı oluyor, güzel çaylar geliyor, börekler de geliyor. Hanım börek de yapmış oluyor. Kitaptan zaten okurken uyumaya başlıyorlar o anda böyle uykulu. Kimi yan yatıyor, kimi düşüyor. Hatta direkt gözlük burnundan düşüp böyle kendisini kaybedip uyuyanlar mı dersin, değil mi? Takma dişi ağzından düşüyor artık böyle olayın şiddetinden. Ve bunlar ev mücahidi ve çok muazzam netice almış oluyorlar. Yani sorsan hepsi tamam işte, “ne istiyorsa yapıyoruz” diyorlar. Ama biz diyorlar tehlikeli tiplerden uzak dururuz. Yani nemize lazım mesela tebliğ yapmak, gidip okullarda kitap dağıtmak, aman aman diyor, aman kardeşim öyle işler sakat işler. Burada mücahit nedir biliyor musun? Bütün hayatını Allah’a vakfeden, Allah için gayret eden, cehd eden, İslam’ı yaymak için var gücüyle gayret eden, maddi, manevi bütün imkanlarını kullanan adama mücahit denir. Hz. İbrahim (a.s) bir mücahitti. Peygamber Efendimiz (sav) bir mücahitti. Ne yaptı? Bütün malını, mülkünü, hayatını tam anlamıyla adadı. Sabah erkenden kalkıyordu, Müslümanları hazırlıyordu, değil mi? Sabahtan akşama kadar cihad ve tebliğ ile uğraşıyordu. Oturmuyordu evde. Hz. İbrahim (a.s) de mesela; putlara herkes orada saygı gösteriyordu kimse sesini çıkarmıyordu. O daha çocukken gitti, bütün putları kırdı. Çok da zekiydi, büyük putu bıraktı ama. Bak, o büyük putu bırakması; ledün ilmidir işte. İlm-i ledün, batıl ilmidir bu. Boynuna baltayı astı, çok da zeki. Sordular; “Ey İbrahim sen mi yaptın?’’ dediler. “Yok’’ dedi “ben yapmadım. Bu büyük put yaptı’’dedi. Alay ediyor onlarla, aşağılıyor. Demek ki; küfürle mücadelede, nezaketiyle aşağılamak da çok önemlidir. Oradaki akılsızlığı, akıl eksikliğini, muhakeme ve yargı bozukluğunu nezaketiyle vurgulamak önemlidir. Nitekim o, içlerinden geçiriyor adamlar, diyorlar. Kuran ayetinde var. Şeytandan Allah’a sığınırım “Sen de biliyorsun” diyorlar, “biz de biliyoruz böyle bir şey olmayacağını’’ haklı olduğunu söylüyorlar. Ama bir süre sonra birden delileniyorlar, Hz. İbrahim(a.s)’e diyorlar; “seni yakacağız.’. Yakarak şehit etmeye niyet ediyorlar. Cenab-ı Allah biliyorsunuz Hz. İbrahim(a.s)’i kurtardı. “Ey ateş ona karşı soğuk ve selamet ol’’dedi Allah “serin ve selamet ol’’ dedi. Bir mucize meydana geldi, yakamadılar Hz. İbrahim(a.s)’i, Allah onu kurtardı. İşte mücahitlik böyle olur. Hz. İbrahim (a.s) de biliyordu. Alırdı çocuklarını, kızlarını mütedeyyin yetiştirirdi değil mi? Yer içerdi, otururdu, putları da kırmazdı, putlarla bir mücadelesi de olmazdı. Dolayısıyla ateşe atılması diye bir olay olmazdı. Rahatça yaşardı yani, kendi kafası neyi gerektiriyorsa o an onu yapabilirdi. Fakat yapmadı, orada muazzam bir cesaret gösterdi. Onun için, ben mütedeyyinim, biz aklı başında aileyiz, işte çocuğuma kariyer, buziyer bilmem ne, şunu yaptırıyorum, bunu yaptırıyorum. Ahiret’te bunun hesabını verecek insanlar. Bunu bilecekler, bunu anlamadım yok. Bak, açıkça belirtiyor Allah. Kariye yapılır ayrı bir mesele ama onu Allah rızası için yapmak lazım. Yani İslam’a hizmet kastıyla. İslam’a, Müslümanlara fayda getirsin diye yapmak lazım. Onu kendi çıkarı, kendi nefsi için yapıp da İslam’a, Kuran’a hizmet için yapıyorum diye kendini kandırırsa, Allah bunun karşılığını alır. Allah intikam sahibidir. Hem kendi çıkarı için yapacak, hem de Kuran’a mal edecek. Mesela canı gezmek istiyor, sıkılıyorlar ailece. Hadi bakalım bir hacca gidelim diyorlar. Değil mi? Bir değişiklik olsun, ailece cümbür cemaat doluşup gidiyorlar. Böyle olmaz. Sıkıldığı için değil, Allah rızası için yapılır. Yoksa mesela; Suudi Arabistan’da olsun, Kuveyt olsun bunlar akıl almaz zengin ülkeler. İsteseler bütün Avrupa’yı kitaplarla donatabilirler. Muazzam bir kitap faaliyeti yapabilirler, ücretsiz kitap dağıtabilirler. Darwinizm’i, materyalizmi ortadan kaldıracak muazzam çalışmalar yapabilirler. Bilimsel okullar kurabilirler, devlet kütüphaneleri kendi emrinde. Muazzam sayıda kitap bastırıp, ücretsiz, tırlar ile bütün Avrupa’ya, her yere, Müslüman ülkelere dağıtabilirler. Yapmıyorlar, futbol kulüplerine üye oluyorlar, onları satın alıyorlar, Avrupa’da büyük malikaneler satın alıyorlar, büyük kulüplere ortak oluyorlar veyahut tamamen satın alıyorlar. Yani boş işlerle vakit kaybediyorlar. Ama sorsan; tam takva oldukları kanaatindeler, kusursuz şekilde takvayı yerine getirdiği kanaatindeler. Bu samimiyetsizlikten dolayı böyle bir azap içinde Müslümanlar… Bak, “Eğer yakın bir yarar, orta bir sefer olsaydı onlar mutlaka seni izlerlerdi’’diyor Cenab-ı Allah Peygamber Efendimize (sav) Tevbe Suresi, 42’de. ”Yakın bir yarar’’ çıkar sağlayacaklarını bilseler peşinden gelirler diyor Allah ve ”orta bir sefer olsaydı’’ fazla vakit kaybetmeyecekleri kadar olsaydı, mutlaka seni izlerlerdi. ”Ama zorluk onlara uzak geldi”. “Eğer güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte çıkardık.’’ diye Allah adına sana yemin edecekler. Bir de takva gösteriyorlar kendilerini. Bir de ne diyor? ”Eğer güç yetirseydik, muhakkak seninle birlikte çıkardık’’. Niye güç yetiremeyesin? Gayet de güzel güç yetirirsin. Ama bir çıkarı olmadığı için güç yetiremediğini iddia ediyor. ”Kendi nefislerini helake sürüklüyorlar, Allah onların gerçekten yalan söyledikleri biliyor’’ diyor Allah. Bak, ”kendi nefislerini helake sürüklüyorlar’’ helak olacaklar diyor Allah. ”Allah onların gerçekten yalan söylediklerini biliyor’’ diyor. Allah onlardan nefretle bahsediyor. Allah yanlarına bırakmayacağım diyor, Tevbe Suresi, 42. “Yol, ancak o kimseler aleyhinedir ki, zengin oldukları halde (savaşa çıkmamak için) senden izin isterler’’ diyor. “Fabrika var’’ diyor “evliyiz, işimiz, gücümüz var, çoluk çocuk”. Bize müsaade’’ diyor, “biz bu işlere girmeyelim’’diyor. “Ve bunlar geride kalanlarla birlikte olmayı seçerler’’. Yani evde oturuyor, ev Müslüman’ı. “ Geride kalanlarla birlikte olmayı seçerler’’ bak Allah o nefreti ifade eden bir üslupla anlatıyor. “Allah, onların kalplerini mühürlemiştir’’. Ne demektir kalbi mühürlenmiş? Cehennemlik demektir. “Bundan dolayı onlar, bilmezler.’’ diyor Cenab-ı Allah. “Gerçekten Allah, içinizden alıkoyanları ve kardeşlerine: "Bize gelin" diyenleri bilir’’. Aman aman diyorlar, oraya gitme sakın, tebliğ tehlikeli ortam diyor. Sana ne, otur evinde, kitabını oku, Kuran’ı oku, sen işine bak, başka bir şeye karışma diyor. “Ve bize gelin diyenleri bilir” diyor, kardeşlerine sakın, sen evdeki ailenin içine otur, işine gücüne bak diyor. “Bunlar, pek azı dışında zorlu-savaşlara gelmezler.’’ Bak, “pek azı dışında zorlu mücadelelere gelmezler”. Zoru gördü mü bana müsaade diyorlar yani, Ahzab Süresi, 18. “Oysa andolsun, daha önce 'arkalarını dönüp kaçmayacaklarına' dair Allah'a söz vermişlerdi. “diyor, sorsan en mücahidi… Şöyle yaparız, böyle yaparız, Allah yolunda mücadele yaparız diyor ama zorlu bir durum olduğunda hemen ortadan kayboluyorlar. Bak ayet diyor ki; “arkalarına dönüp kaçmayacaklarına dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah'a verilen söz (ahid) ise, (ağır bir) sorumluluktur’’ diyor Allah. Tehdit ediyor Allah. “ Hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram'ı onarmayı, Allah'a ve ahiret gününe iman eden ve Allah yolunda cihad edenin (yaptıkları) gibi mi saydınız?’’ Mesela, ben su dağıtıyorum diyor, benim görevim bu diyor, siz de cihad edin diyor. Allah bir değildir diyor, oyun oynuyor ama kendince Allah ben bunu kabul etmiyorum diyor. “(Bunlar) Allah Katında bir olmazlar. Allah zulmeden bir topluluğa hidayet vermez.’’ diyor, Allah zulüm olarak görüyor, Tevbe Suresi, 19.
OKTAR BABUNA: Hocam zaten sizin hayatınız çok güzel bir örnek. Siz bir defa daha anlattınız ama ilk defa İstanbul’da faaliyetlerinize başladığınız zaman gencecik bir yaştasınız. Direkt komünistlerin arasına giriyorsunuz. Ölümle tehdit ediyorlar sizi, zaten hemen akabinde 6 sene sonra hücre hapsi, akıl hastanesi başlıyor Hocam ondan sonra inşaAllah. Ondan sonra 30 sene bu şekilde devam ediyor hiç durmaksızın, ara vermeksizin maşaAllah. Siz demiştiniz “orada ben, dur önce mimar olayım, dur önce evleneyim, önce bir ailem olsun, para kazanayım, kariyer yapayım. Ondan sonra yaparım. Bunun ne kadar samimiyetsiz olduğunu düşündüm’’ demiştiniz Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Kardeşim bir kere komünistlerin olduğu bir okul. İnsan ne der? Bir kere burası çok sakat bir yer, ben hiç gitmeyeyim der. Yahut gitse bile, o kafayla düşünen için diyorum, samimiyetsizler için kastedilen, ben Müslümanlığımı tamamen gizleyeyim, kafir gibi davranayım der. Ne tebliğ yapayım, ne Kuran’dan bahsedeyim, ne İslam’dan bahsedeyim, çıtımı çıkartmayayım, okuldan mezun oluncaya kadar kendimi hissettirmeyeyim diyebilir, ki zaten genelde birçok kişinin yaptığı bu idi o zamanlar, o şekildeydi. Ben böyle bir şeyin çok kötü olduğunu düşündüm. Çok yanlış olduğunu düşündüm. Öldüreceklerse şehit olurum dedim yani. Evde saklanmanın çok çok kötü, aşağılayıcı bir hareket olduğunu düşündüm. Baktım evlensem, yüzde 70-80 vaktim oraya gidecek. Bu da olmaz dedim. Yüzde 70-80 vaktimi veremem çünkü ben bayağı iyi tebliğ yapan bir insanım. Niye vaktimi ayırayım dedim. Mesela o zamanlar fazla da paramız yoktu işte kredi alıyorduk Yurtlar Kurumu’ndan. Evden aldığım, ailemden aldığım paralar vardı. Kıyafet için para veriyordu annem, götürüp kitaba yatırıyordum, dağıtıyordum. Ücretsiz dağıtıyordum kitapları. Hatta pantolonumun paçaları delindi benim. İçini uhu ile içeriden yapıştırdım, yama yaptım yine gidip kıyafet almadım. Çünkü düşünüyorum bir türlü içime sinmiyor. Şimdi kıyafete versem, dünyanın kitabını kaybetmiş olacağız. Acil de, faaliyet de acil. Okul hep komünistlerin kontrolünde. Bir an önce Darwinistlerin, materyalistlerin yenilmesi lazım. Ateist düşüncenin yok edilmesi gerekiyor. Şimdi okula derse giriyorum, vakit geçiyor yani mesela 7-8 saatimi alır. Ben akşama kadar tebliğ ile vakit geçiriyordum. Sonra da maket dersi oluyordu bizim. Maket dersine giriyordum, hocalar acayip şaşırıyorlardı. Arkadaşların akşama kadar yaptıkları maketi, ben en fazla bir saatin içinde bitiriyordum. Onlar saat sekiz buçukta başlıyorlardı, akşam beşe-beş buçuğa kadar ancak bitiriyorlardı. Ben tam 1 saatin içinde bitiriyordum, 1 saat falan. Yani onu iyi ayarlıyordum vakti, hep tebliğ ile vakit geçiriyordum, anlatıyordum. Hatta hocalar acayip şaşırıyorlardı, yani birçoğu yaşıyor hocaların, bilirler, tanıyorlar yani birçoğu. Yani isim isim, tek tek saymayayım da, bilirler hepsi. Doğrudan Allah’a teksif olmuş bir tavır içindeydim, yani paramı, imkanımı, mesela benim halamdan bana ev hissesi kalmıştı, bir hayli büyük, yani epey değerli idi o zamanlar. Yani şu anın yaklaşık 140 milyarı, yani bu devrin 140 milyarı. Olduğu gibi kitaplara, ücretsiz kitap dağıtmaya harcadım o devirde. Yani sırf faaliyetlere harcadım, paramın hepsi bitti yani, tamamen harcamıştım. Arkadaşlarım da bilir, herkes bilir yani. El elde baş başta böyle kaldık yani, iftiharla yani. Yani şimdi ben oturup onunla ev alsam, yani bunda nasıl bir mantık olabilir değil mi? Yani geleceğimi düşüneceğim diyeceğim, yani Allah her an benim canımı alabilir. Yani o evde değil mi, nasıl gönül huzuru içerisinde oturayım, ortalık cayır cayır yanarken. Dinsizlik bu kadar yaygınken, ateizm yaygınken. Okulda rezalet bir ortam vardı, çok zordu, inşaAllah. Yani o fikir açısından tabii diyorum. Allah bu gayretlerimizi sonunda neticelendirdi. Ama ben, mesela beni akıl hastanesine de soktular, hapis de edildim, defalarca göz altına alındım. Polis nefes aldırmıyordu bana o zamanlar. Hafta sekiz, gün dokuz eve polis gelir falan. Ben asla, ne yılgınlık duydum, mesela annem çok çekiniyordu polislerin gelmesinden falan, hiç kesinlikle annemin üzülmesi de beni etkilemiyordu. Yani ondan dolayı vazgeçmem ben, annem üzülüyor diye. Ben böyle hani tatlı su balığı değilim ben, inşaAllah. Yani öyle şey olmaz. Falanca üzülüyor, o da beni ilgilendirmez. Yok kariyerim, o da beni ilgilendirmez. Benim buradaki amacım sadece Allah’ın rızasıydı. O zamanlar akıl almaz laflar ediyorlardı böyle, işte “ne gerek böyle tehlikeli işlere giriyorsun, sana mı kaldı, işte devletin Diyanet İşleri Kurumu var o ilgilenir, sana ne. Sen eğitim almamış adamsın, dini eğitim de almadın, senin üzerine ne vazife değil mi? Cami hocaları yapar bu tebliği, senin yapacın iş mi?”, yani akla hayale gelmedik sözler. Akıl hastanesine girdik, bu sefer de akıl hastası olmadığımı ispat ile uğraştım. Rapor gösteriyoruz insanlara, diyoruz ben deli değilim falan, alın raporum var diye. Yani o evinde böyle keyifle oturan tiplere; bazı kişileri kastediyorum, sakalı göbeğinde adamlara, bunları anlatmakla uğraşıyorduk. Mesela ben kokain kullanmadım diye senelerce uğraştım onlara anlatıncaya kadar. Adam diyor ki, “yahu olabilir sıkılmış içmişsindir” diyor, bak inanmış adam yani. Değil mi, bu iftiradır demiyor adam. Sıkılmış içmiş olabilirsin diyor. Onlara da mesela, o Adli Tıp raporlarını gösterdik, mahkeme kararlarını gösterdik, mahkemede nasıl beraat ettiğimi gösterdim ve uzun uzun uğraşarak onu anlatabildik. Mesela Ebru Şimşek olayında da. Adam çünkü risk içinde yaşamadığı için, yani riske de girmediği için, zaten o tip olaylarla zaten karşılaşmıyor. Karşılaşanın da konumunu hayretle karşılayıp, bir de onun dedikodusunu yapıyor. Yani adam, bir yandan hem geğirerek pilavını yiyiyor, hoşafını falan yiyiyor, bir yandan televizyon, “görüyor musun hanım” diyor, “yahu neler yapmış adam” diyor. Şimdi bir de onlarla da uğraşmamız gerekiyor. Mesela Ebru Şimşek olayını anlatıncaya kadar anlımızın derisi çatladı. Kardeşim dedik, bizim bulunduğumuz evde kolon yok aşağıya doğru değil mi? Kiriş yok, evet kirişler yok. Asmolen tavan dedik biz, dümdüz tavan ve ben ikisini mahkemede insanlara gösterdim dedim. Anlattım yani, hakimlere gösterdik. Ve orada ayrıca bakın, mahkeme kendisi o sistemi kurması gerekirken, biz götürdük sistemi kurduk. Yani bak, beladan kurtulmak için bizim uğraştığımız olaylara bak yani değil mi? Götürdük iki tane televizyon sistemi kurduk. Bilir kişiyi biz getirdik. Evin video filmi alındı, yani noter huzurunda. O bayanın evinin filmi de geldi, ikisini karşılaştırdık. Dedik, bakın benim bulunduğum evde tavan dümdüz, asmolen tavan ve kirişler aşağıya sarkmıyor, böyle bir şey yok. Bu evde kirişler aşağıya sarkıyor. Bilir kişi dedi ki, “bu ev tamamen yıkılmadıktan sonra ve yeniden yapılmadıktan sonra böyle bir şey olmaz. Bu ev ile bu ev farklı” dedi. Ayrıca tapudan da evin planını götürdük, o evin planı ile karşılaştırdılar. Uzaktan yakından alakası yok. Yapı planını gösterdik.
OKTAR BABUNA: Apartman dairesi küçücük, öbürü dört katlı bina.
ADNAN OKTAR: Evet, 60 metrekarelik birşey, bin küsur metrekarelik villa öbürü. Arada yani muazzam fark var. Pencereler tavandan tabana kadar, bizim bulunduğumuz evde. Orada küçük pimapen pencere evde. Bunu mahkemenin huzurunda ispat ettik ve beraat ettik. Bu basına yansımadı, bize bu sefer tek tek, ev ev millete anlatmak durumunda kaldık insanlara. Müslüman kardeşlerimize de, olmayanlara da, inananlara da, inanmayanlara da, hepsine anlattık. Yani cihat eden insanın bir de bu konuları ispat etmesi, yani komploların bir oyun olduğunu anlatmakla mükellef oluyor ayrıca. Sırf tebliğ ile vakit geçirmiyorsun, bir de senin dedikodunu yapmamaları için ve yeni yeni oyunlar olmaması için yoğun tedbir almakla da vakit geçiriyoruz. Şimdi mesela yine bize bir komplo daha hazırladılar yeniden. Yeniden bir oyun daha var şu an. Şimdi bir onunla da uğraşıyoruz. Toplamışlar 3-5 kişiyi, işte her birine bir şey söyletmişler. Eskiden bizimle yaşayan arkadaş bir tanesi, 20 yıl beraber yaşadığımız adam, gitmiş bunlar çete diyor. O zaman çete isek o zaman 20 yıl bizim aramızda niye yaşadın sen, değil mi? Yani Müslümanların yiyeceğini niye yedin, evinde niye oturdun? 20 yıl gözün kör müydü değil mi? 20 yaşından 40 yaşına kadar. Ama baktı ki 40 yaşına geldi, ne evi var, ne arabası var, ne parası, hiçbir şey çıkmadı. Cemaatten bir şey kazanmadı. Cemaat demeyeyim de, arkadaş grubumuzdan. Bu sefer biz ne olduk, hemen çete olmuş olduk, yani onun inancına göre. Gitmiş, gizli tanık olarak ifade vermiş. Ama bakıyoruz, tam o yani, klasik onun üslubu. Nitekim sonradan öğrendik ki o yani, zaten kendi etrafına da söylüyor. Mesela bak gidip bunu ispat etmemiz gerekiyor bu sefer. Bu adamın yaptığı iftirayla uğraşıyoruz. Ayrıca böyle bir münafıkla da ayrıca uğraşmak gerekiyor. Yani münafık tiynetlilerle de ayrıca uğraşmak gerekiyor. Tabii, ona da ayrı bir şey vermek gerekiyor. Mesela topluyorlar genç kızları, çocukları, akıl almaz sözler ettirmişler. Sonra o çocuklar pişman oldular dediler ki, bizi oyuna getirdiler dediler. Yani açıkça, polis dediler bizi tehdit etti, korkuttular bizi dediler, biz de bunu söylemek durumunda kaldık dediler. Ama böyle bir şey yok aslında dediler. Ama bu sefer onu da ispat etmememiz gerekiyor tek tek. Hem tebliğ yapıyoruz, hem böyle iftiralarla uğraşıyoruz, hem bunların değil mi, karşı ataklarıyla uğraşmaya çalışıyoruz, yani yoğun bir faaliyet var. İşte bu makbul bir faaliyettir. Yani Müslümanın böyle olması gerekiyor. Buna “cihat” denir. Ki bu az bile yani. Allah yolunda feda olsun değil mi? Ama biz de istesek evimizde otururduk, biz de pilav sünnet, kavun sünnet derdik değil mi? Biz de göbeğimize kadar sakal bırakırdık, evlenirdik, kariyer sahibi, işte buziyer sahibi bilmem ne falan, o kafa ile devam ederdik, aynı mantıkla. Ama bak bu müjdelerin sonucunda, söke söke Darwinizmi Türkiye’de ezdik. Yüzde 99 oranında şu an milletimiz Darwinizme inanmıyor, ve Türk İslam Birliği’nin gelişmesi için var gücümüzle gayret ettik. Muazzam bir yansımasını gördünüz. Bakın ana temelleri oluştu şu an Türk İslam Birliği’nin. Yani bina kuruldu, mobilyalar taşınmaya başlandı, ev sahibini bekliyor, Mehdi (a.s)’yi bekliyor. Tabii, binayı kurdular, inşaAllah, yani her şeyi hazır. Şimdi bak, Hamaney de diyor değil mi, Türk İslam Birliği için yine bir açıklama yapmış. Bir de İslam ülkeleri de birleşsin diyor. Bir İslam Nato’su oluşsun diyorlar. Şimdi onun için de bir girişim var. Said Nursi’nin dediği işte bu. “Milyonlar kişiden oluşan diyor, Müslüman kişilerden oluşan bir ordu da oluşacaktır” diyor Mehdi (a.s) döneminde. Milyonlarca değil mi, elemanı bulunan diyor, bir ordudan bahsediyor Said Nursi. Buna doğru da gidiyoruz.
Evet, bir ara mı vereceğiz nedir, inşaAllah.
SUNUCU: Evet Hocam kısa bir aramız var izninizle, tekrardan sizlerle birlikte olacağız.
Kısa bir ara sonrası tekrar sizlerle birlikteyiz sayın izleyicilerimiz. Hocam, soru yöneltmemi ister misiniz size, ya da nasıl devam edelim?
OKTAR BABUNA: Hocam, bu söylediğiniz haber, burada İslam Kalkınma Örgütü Başkanı Ekmeleddin İhsanoğlu, İslam Barış Gücü hazırlığı var diye sizin biraz önce bahsettiğiniz Hocam, büyük İslam Ordusu’nun oluşması yönünde inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Evet, İhsanoğlu Hocamız, bu değerli bir insan, inşaAllah. Bak İslam Barış Gücü hazırlığı, bak ilk defa oluyor bu. Niye acaba Mehdiyet devrine rast geldi bunlar, bilin bakalım değil mi? Mehdiyetin hızlı tırmanışı işte bu. Tek tek hep anlattığım olaylar bir bir gerçekleşiyor görüyorsun, inşaAllah, maşaAllah.
OKTAR BABUNA: Vizeler kalkacak dediğinizden beri, sürekli bu yönde müjdeler var. Yeni bir müjde daha var Hocam inşaAllah. Birleşik Arap Emirlikleri, 7 ülkeden oluşan Birleşik Arap Emirlikleri ile de vizeler kalkıyor diye Bülent Arınç’ın açıklamaları var inşaAllah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, maşaAllah. Yani Mehdi (a.s)’nin evi hazır, mobilyaları da hazırlanlandı değil mi? Son rötuşlar yapılıyor inşaAllah.
OKTAR BABUNA: Bir de siz söylemiştiniz Hocam, Avrupa’yı da Türkiye’nin liderliğinde İslam ülkeleri kurtaracak diye. Yine Avrupa’nın beklediği kurtarıcı Türkiye diye Wall Street Journal, ünlü Amerikan Gazetesi Wall Street Journal’da bir yazı çıkmış Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Bu da bizim şehidimizin resmi değil mi? MaşaAllah, Allah Ahiret’te karşılaşmayı nasip etsin. Yiğit kardeşimiz, o da Türk İslam Birliği için var gücü ile gayret eden mübarek bir insandı değil mi? Muhsin Yazıcıoğlu kardeşimiz pek muhterem, pek mübarek, çok değerli bir insan. Sevmeyenleri var ama, onu sevmeyenler kendilerini de sevmiyorlar zaten, inşaAllah. Kendini seven, onu sever, inşaAllah değil mi? Evet, neler anlatalım, bu nedir, yarınki Vakit Gazetesi mi? Vakit Gazetesi aslandır, her zaman söylüyorum maşaAllah. Nedir?
OKTAR BABUNA: Bu Cevat Babuna, Semin Babuna’nın daha önceki samimi olan itirafları var Hocam inşaAllah. Bunlar samimi düşünceleri. Sizin hakkınızda, Bilim Araştırma Vakfı camiası hakında. Sonradan değişti. Yani çok, sizi öve öve bitiremiyorlar. Mesela babamın Objektif Programı’nda konuşmalarından bölümler var. Bu kitapları sizden başkasının kesinlikle yazamayacağını, her birinin çok üstün eserler olduğunu, ben diyor, birlikte seyahat ettim diyor. Sizin için de diyor ki; “ancak kendi hayatını vakfetmiş bir insan, öyle anlaşılıyor, devamlı okuyan bir insan, hiç dışarı çıkmıyor, başka kim yazacak” diyor kitaplarınız için. “Adnan Oktar’ın yanında bir atom profesörü bilmem ne yok ki”. BAV Camiası hakkında da, “bu çocukların hepsinin fevkalade iyi ailelerden geldiğini, fevkalade iyi yetiştiklerini, yani temenni edilecek vasıflara sahip insanlar. Bunları ben, milli, manevi değerlere bağlı, memleketini seven, fevkalade dürüst ahlaklı kimseler olarak aylarca beraber kalmak sureti ile tanıdım. Aylarca, bir gün, iki gün değil”. Yani ben diyor, birlikte kalarak diyor, ne kadar üstün ahlaklı kişiler olduklarını gördüm diyor Hocam inşaAllah. Annem de aynı şekilde, mesela Adli Yargı Komisyonu Başkanlığı’na yazdığı, 2002 tarihli dilekçesinde diyor ki; “en baştan belirtmeliyim ki, ben bu insanları eşimin, Bilim Araştırma Vakfı’nın bilimsel çalışmalarına katılımından dolayı yıllardır tanıyorum. Bu nedenle de yapılan suçlamaların hiçbirisinin doğru olmadığını biliyorum. Ayrıca ortaya atılan iddiaların gerçek olmadığını bilmemin bir diğer sebebi, bu davanın ne kadar anlamsız gerekçelerle yürutüldüğünü ve örgüt suçlamasının da nasıl kanuna aykırı temellere dayandırıldığını şahsi tecrübelerimle görmüş olmam. Ayrıca eşim ve ben Sayın Adnan Oktar’ı da tanır, sever ve kendisine büyük hürmet duyarız. Adnan Bey gibi kültürlü ve saygın bir insanı sadece Türkiye’de değil, dünyanın herhangi bir ülkesinde de bulmak son derece güçtür. Kendisiyle tanışmak bizim için büyük bir şeref oldu”, diyor ondan sonra gidip mahkemede aksini söylüyor bunun yani bu samimi düşüncelerinin.
ADNAN OKTAR: Şimdi de bu kişilerin açtığı yeni bir mahkeme daha var değil mi? Bir de bunlarla uğraşacağız.
OKTAR BABUNA: Evet yeni bir dava daha var.
OKTAR BABUNA: Bu ilanda da, devamında da mesela polis iletişim tespit tutanağı var. İddia edilen Ergenekon tutanaklarından. Adil Serdar Saçan’ın konuşmaları var burada bir savcıyla. Bu ağır ceza hakimi, Kadıköy’deki Ağır Ceza Hakimi Zinnur Topçu’yla ilgili. Zinnur Topçu da, siz daha iyi bilirsiniz Hocam inşaAllah, açılan davanın takipsizlik verildi defaatle bu konu hakkında, bu kişilerin açtığı dava sonucunda, Zinnur Topçu isimli hakim bozdu. Polis İletişim Tutanağı’nda da bu olay olmadan bir kaç gün evvel Adil Serdar Saçan’ın bir savcıyla yaptığı konuşmada onu tanıdığı ortaya çıkıyor. Tanıyor zaten kendisini. Ona gitmek istediğini söylüyor, gittikten sonra işte bir kaç gün içerisinde de bozuluyor bizim. Tabi böyle bir tevafuk var.
ADNAN OKTAR: Ne diyor konuşmada?
OKTAR BABUNA: Konuşmada Hocam şunu söylüyor; “birşey söyleyeceğim” diyor savcıya, konuştuğu savcıya. “Kadıköy’de savcı var mı? Basın savcısı tanıdık mı?” O da cevap veriyor; “basın savcısı değil de, orada senin tanıdığın bizim oradayken Zinnur Topçu var, Birinci Ağır Ceza Reisi şu anda orada”. Adil Serdar Saçan diyor ki; “Zinnur hangisi ya?” Savcı da; “ya biz gittik ya, Hicabi Bey falan ayrıldık, ondan sonra o kaldı ki kısa boylu”. “Hangi şu ağır ceza reisi mi”, “He”. “Bir Ağır Ceza Reisi mi?”, “evet” diyor, “bir Ağır Ceza’nın Başkanı ya. Zinnur orada git yanına, git” diyor Adil Serdar Saçan’a, Adil Serdar Saçan da; “gideyim de yardımcı olur mu, tanır mı?” Murat Yiğit, “tanımaz olur mu lan seni” diyor. “Tamam peki ben bir gideyim bakayım ya” diyor. “Tamam mı? Ben yine bir araştırayım”. Bu telefon konuşması tutanağında konuştuktan sonra, bir kaç gün sonra bozuluyor Üsküdar’ın verdiği takipsizlik. Sizin aleyhinize çete suçlamasıyla, ki bu defaatle her sene olan mükerrer eden birşeydir.
ADNAN OKTAR: Kardeşim biz 2002’den beri, 2001’den beri sürekli bize bir çete davası açarlar. Sürekli beraat ediyoruz, sürekli açıyorlar yine beraat ediyoruz. Yani insanların bundan haberi yok. Gece gündüz çete. 10 kişiyi bir araya getiriyorlar, 3-5 kişi gençleri bir araya getiriyorlar. Mesela çete iddiası için çeşitli kriterler gerekiyor. Biri işte mali sömürü bilmem ne, biri işte tehdit mehdit bir şeyler olması gerekiyor. Herkese bir tane bir maddeyi söyletiyorlar. Mesela diyor ki, biri diyor ki “mali sömürü var” diyor. Öbürü diyor ki “beni tehdit etti” diyor. Öbürü diyor ki, “şunu yaptı” diyor. Öbürü “bunu yaptı” diyor. Çetenin bütün maddelerini oluşturmuş oluyorlar, kanuni maddelerini. Anlaşıldı mı, bunlar müracaat ettiğinde, bir dilekçe verip müracaat ettiğinde çete davası hemen açılıyor. Ondan sonra git ifade ver. Anlat, avukat tutacaksın, savunacaksın, mahkemeye çıkacaksın, beraat ediyoruz, yine bir tane daha açıyorlar. Şimdi mesela bak, şimdi anneleri senin annen değil mi bu, yeni bak, ayrı bir çete davası da bunlar açmışlar.
OKTAR BABUNA: Tam söylüyor, ben diyor hiç bir suçu olmadığına inanıyorum diyor, tamamen iftira olduğuna ondan sonra gidip hayır diyor öyle değil diyor. Mesela siz anlatmıştınız Hocam, daha iyi bilirsiniz inşaAllah, çok ilginç noktalar var mesela Serdar Akça isimli şu anda aktif görevde olan, Adil Serdar Saçan döneminden kalma bir başkomiser var Organizede. Size işkence yapmak suçundan, Bilim Araştırma Vakfı camiasına işkence yapmak suçundan 200 küsür yılla yargılanıyor. Bu davada fezlekeyi hazırlayan bu başkomiser. Yani bundan eğer görünüş olarak, hukuki olarak, siz daha iyi bilirsiniz inşaAllah, eğer çete suçlamasıyla size bir dava açılırsa ve bundan bir hüküm çıkarsa o kurtarıyor öbür davadan, işkence suçundan. Olmadığı takdirde işkenceden hüküm giyiyor ve ikinci suçu olduğu için daha önceden de işkenceden cezası var polislikten atılıyor. Ona hazırlatıyorlar fezlekeyi de. Yani böyle bir durumda. Tam annemler Emin Şirin’le birlikte, o da iddia edilen Ergenekon Örgütü’nün lobi sorumlusu olarak tutuksuz olarak yargılanıyor. Onunla birlikte Bilim Araştırma Vakfı camiasına açılan davaya geliyorlar, ki beraat verildi daha sonra oradan. Aynı gün, akabinde o davaya geldikleri gün, aynı ekip, gidip poliste bu şikayeti veriyorlar ve bunun üzerine dava açılıyor. Oraya gönderilen bir tane de ihbar mektubu var güya birisi bir evde alıkonulmuş işte ona kapatılmış, baskı yapılmış gibi bir bayanın ağzından bir ihbar mektubu gönderiliyor. Savcı buna itibar etmeyip adli kontrol yaptırıyor, Adli Tıp’ta adli takip yaptırıyor ve bunun bir bayana ait olmadığı ve bir erkeğe ait olduğu anlaşılıyor. Tabii onun üzerine takipsizlik verdi ki defaten takipsizlik verdi.
ADNAN OKTAR: Dört defa takipsizlik aldı. Yani özetle yarınki Vakit Gazetesini alan kardeşlerim bu konuda detaylı bilgi alabilirler. Vakit Gazetesi, yine söylüyoruz aslandır gazete. Yani yöneticileri de sahipleri de çok değerli insanlar. Açıkça samimi olarak söylüyorum yakından tanıdığım insanlar çok güvenilir iyi insanlar maşaAllah. Allah yardımcıları olsun. Tamam başka ne var Oktar Hocam anlatacağın?
OKTAR BABUNA: Estağfurullah Hocam eğer uygun görürseniz örümceğin avlanma taktiği ile bir kısa filmimiz var, gösterelim mi Hocam onu.
ADNAN OKTAR: Evet bakayım.
OKTAR BABUNA: Bir örümcek ağının üzerine gelen bir böcek. Bakın büyük bir yaylanma yapıyor örümcek ağı. Bunun şimdi sebebini gösterecek. Bu yaylanmadan dolayı zaten kopmaması sağlanıyor ve yapışıyor ona. Bunun sebebi örümcek iplikçiklerinin üzerinde olan yapışkan maddeler. Fakat burada görüldüğü gibi bu yapışkan maddenin içinde aynı zamanda ipek birkaç tur atmış böyle bollanma şeklinde. Bunun yüzey geriliminden dolayı bir arada tutuyor. Bir böcek geldiği zaman bir cisim bu yüzey gerilimine mukame karşı olarak uzamasından dolayı, bakın o iplikçik içinde açılıyor kopmadan açılıyor. Birçok iplikçik olduğu için bunun içersinde o esnemeyi meydana getiriyor. Fakat yapışkan bir madde olduğu içinde böcek yapışıyor, oradan ayrılamıyor.
ADNAN OKTAR: O gıcık oluyordur Allahu alem.
OKTAR BABUNA: Ondan sonra da gelip bunu paketleyecek. Son derece milimetrik hassas. Bu örümcek böceğin nerede olduğunu da bakın bu eklemlerin üzerinde aralıklarda çok hassas duyargalar var. Bunlar mikroskobik görüntüleri. İplikçiklerin oynaması o eklemlerdeki bu duyargaları harekete geçiriyor, örümcek de o avın nerede olduğunu kestiriyor. Yani ağın neresinde olduğunu, hangi yönden geldiğini, o yöne giderek bulacak, avını. O hassas titreşimlerin eklemlerindeki o minnacık o aralıklarda bulunan duyargalarla hissediyor, maşaAllah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Ne yapıyor çeke çeke?
OKTAR BABUNA: Dolandı tabii kurtaramıyor kendini.
ADNAN OKTAR: Belalısı gelmiş.
OKTAR BABUNA: Böylece ağında esneme de olmuyor, gevşeme de olmuyor bu darbelerden dolayı ve kopma da olmuyor. O yapışkan maddenin yüzey geriliminden ve iplikçiği birkaç kat içinde tutmasından dolayı. Şimdi burada özel bir iplikçik daha çıkarıyor, bu daha yassı bir şey. Paketlemede kullanıyor bunu yani ağ yapmada değil bakın tabaka halinde.
ADNAN OKTAR: Jelatin gibi.
OKTAR BABUNA: Jelatin gibi dediğiniz gibi. Onunla paketliyor avını, tam tesirsiz hale getiriyor yani yiyebileceği bir şekle sokuyor.
ADNAN OKTAR: Konserve gibi muhafaza ediyor. Sonra…
OKTAR BABUNA: O da ikinci ipekçiği.
ADNAN OKTAR: Yani benim anlatmak istediğim; samimi Müslümanlar Allah yolunda mücadeleden kaçınmayacaklar. Eğer candan bir mücadele içerisinde olurlarsa Allah İslam’ı dünyaya hakim edecek. Bunu görecekler. Ama yapmazlarsa da yine Allah hakim edecek ama Ahiret’te sorumlulukları çok ağır olur. Bakın Allah’ın açıkça da tehdidi var. Bunu anlamazlıktan gelmek olmaz. Kendi kafasına göre de bir din anlayışı olmaz. “İki topluluğun karşı karşıya geldiği gün” şeytandan Allah’a sığınırım. Bakın Müslümanlar ne kadar zorlu bir ortama giriyorlar. “Size isabet eden ancak Allah’ın izniyle idi” yani karşılaştığınız büyük hadise Allah’ın izniyle oldu. “(Bu, Allah'ın) mü'minleri ayırt etmesi;” bak müminler ayırt ediliyor bu konumda, zorluk ve dehşet ortamında müminler ayırt ediliyor. “Münafıklık yapanları da belirtmesi içindi”. Aksine Allah münafık bunlar diyor, aksini yapan münafık olur diyor Allah. “Onlara "Gelin, Allah'ın yolunda mücadele edin ya da savunma yapın" denildiğinde, "biz mücadele etmeyi bilseydik elbette sizi izlerdik" dediler”. Biz bilmiyoruz diyorlar mücadele etmeyi, ben ailemle, çoluk çocuk birlikte değil mi kavun yiyoruz, ondan sonra bal da sünnet, o sünnetini de yerine getiriyoruz. Ondan sonra işte ne bileyim tirit yemeği, o da sünnet onu da yapıyoruz. “Sarık da var kafamda zaten” diyor, “senin sarık var mı kafanda?” diyor, “ama bak bende var sarık kafamda” diyor. “Ben sarık sünnetini de yerine getirdim” diyor. “Ondan sonra benden sakıt oldu” diyor, “artık sen onu yap” diyor “ben de bunu yapayım” diyor. “Mücadele edin ya da savunma yapın denildiğinde,” İslam’ı Kuran’ı savunun, anlatın, tebliğ yapın, Darwinizm’e materyalizme karşı mücadele edin denildiğinde, "biz mücadele etmeyi bilseydik elbette sizi izlerdik" dediler”. Yani biz bilmiyoruz zaten bilen sensin biz ne alakası var, diyor. “O gün onlar, imandan çok küfre daha yakındılar”, diyor Allah. “Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah, onların gizli tuttuklarını daha iyi bilir”. İçleri çok daha berbat diyor Allah Al-i İmran Suresi 166-167.
“Kendilerine; ‘Elinizi (savaştan) çekin, namazı kılın, zekatı verin’ denenleri görmedin mi? Oysa savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, insanlardan Allah'tan korkar gibi” şu anda da öyle Allah’tan korkar gibi insanlardan korkuyorlar. “Hatta” diyor Cenab-ı Allah “daha da şiddetli bir korkuyla- korkuya kapılıyorlar”, Allah’tan daha fazla korkuyorlar insanlardan diyor, şu anda da bunu birçok kişide görüyoruz. " ‘Rabbimiz, ne diye cihadı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?’ dediler” diyor yani biz bunu keşke yapmasak diyorlar böyle bir şeye girmeyelim biz Yarabbi diyorlar, bizi erteleseydin keşke diyorlar Allah’a haşa. “De ki: ‘Dünyanın metaı azdır,” az bir şey vardır dünyada maddi olarak kazanacağın az bir şey var ama “ahiret, ise muttakiler için daha hayırlıdır” çünkü sonsuz Ahiret ve çok mükemmel “ve siz 'bir hurma çekirdeğindeki ip-ince bir iplik kadar' bile haksızlığa uğratılmayacaksınız” diyor Cenab-ı Allah (Nisa Suresi, 77).
“Onlardan bir grup da hani şöyle demişti: Ey Yesrib (Medine) halkı, artık sizin için (burada) kalacak yer yok, şu halde dönün.”. Artık dermakeşan oldunuz bakın üstünüze geliyor herkes, herkes size saldırıyor, iftira var, hakaret var, mahkemelere veriliyorsunuz, hapsediliyorsunuz artık vazgeçin, bırakın bu mücadeleyi diyorlar. “Şu halde dönün. Onlardan bir topluluk da ‘Gerçekten evlerimiz açıktır’ diye Peygamberden izin istiyordu”. Ben anneme döneyim, babam evdekiler var diyor. Evliyim veyahut diyor çoluk çocuk var onlarla ilgileneyim bana müsaade et diyor, ben bu cihada girmeyeyim diyor, ben böyle bir gayret içerisine girmeyeyim diyor. “Oysa onlar(ın evleri) açık değildi. Onlar yalnızca kaçmak istiyorlardı.” diyor Allah. Bak aşağılıyor Cenab-ı Allah. Bu ne demektir biliyor musun Allah nefret dolu bir üslupla bunu Allah’ın belirtmesi karşısında Cehennem olduğudur. Bunu kast ediyor Allah. Ahzab Suresi, 13.
“Bedevilerden geride bırakılanlar, sana diyecekler ki: "Bizi mallarımız ve ailelerimiz meşgul etti”. Kız çocuğu yetiştiriyoruz biz diyor, evlendireceğim ben onu diyor. Ticaret yapıyoruz diyor mallar var şimdi diyor, senetler geldi çekler geldi biz bunlarla uğraşıyoruz diyor, şimdi faal haldeyiz diyor, biz çocuk yetiştiriyoruz, kariyerleri de var çocukların onlarla da uğraşıyoruz, diyor. Bak "Bizi mallarımız ve ailelerimiz meşgul etti. Bundan dolayı bizim için mağfiret dile”. Allah’tan bizim için tevbe et diyor bize, Allah bizi bağışlasın diyor, vaktimiz yok diyor. Yani illa bir şey olması gerekiyor onun için bizim için Allah’a tevbe edersin, Allah bizi affetsin yani küçük bir şey olarak görüyor, önemsiz görüyor. "Onlar, kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylüyorlar” diyor Allah. “De ki: ‘Şimdi Allah, size bir zarar isteyecek ya da bir yarar dileyecek olsa, sizin için Allah'a karşı kim herhangi bir şeyle güç yetirebilir?’ mesela kanser olabilirsiniz, trafik kazasında ölebilirsiniz, mide kanamasında ölebilirsiniz, beyin kanamasından ölebilir, ani bir kalp enfaktisünde hiçbir şey yapamaz. “Allah'a karşı kim herhangi birşeyle güç yetirebilir?” diyor Allah böyle bir konumda. “Hayır, Allah yaptıklarınızı haber alandır" diyor Allah. Fetih Suresi, 11.
Allah’ın elçisine muhalif olarak (savaştan) geri kalanlar oturup-kalmalarına sevindiler” mesela kadınla beraber evin içinde oturuyor adam, bağdaş kuruyor. Birlikte artık orada elini sokarak pilavdan yiyor sünnet diye, arada sırada bir ağzını da misvaklıyor. Oturup kalmalarına seviniyor. Yani biz çok doğru yoldayız, mütedeyyin aileyiz biz diyor. İnşaAllah. Yani muhafazakâr aileyiz. “Ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd etmeyi çirkin görerek” mesela kitap dağıtmak, para harcamak mesela televizyon programları yapmak, bunun için malını mülkünü, her şeyini harcamak. “Ve canlarıyla” yani ölüm tehlikesini göze alarak, geceli gündüzlü uykusuz kalarak, yorgun olarak cihat etmeyi, cehd etmeyi çirkin görerek. “Ya” diyor “bunlara ne gerek kardeşim” diyor “sen işine gücüne bak”. Değil mi? “Evlen çoluğuna çocuğuna bak” diyor, “sen hayatını kazan namazını da kıl” diyor “orucunu da tut ama ne alakas var böyle”. “Çirkin görerek, ‘Bu sıcakta (savaşa) çıkmayın’ dediler” diyor. “Hava sıcak, muazzam sıcaklık var” diyor, “git otur serin evde değil mi buzlu şerbet iç o da sünnet” diyor “bu sıcakta dışarı çıkılır mı?” diyor. “De ki: ‘Cehennem ateşinin sıcaklığı daha şiddetlidir.’”diyor Allah. Bu ne demektir biliyor musunuz? Sizi Cehennem’e koyacağım diyor Allah, “bir kavrayıp-anlasalardı.” diyor Allah Tevbe Suresi 81’de.
“Şüphesiz içinizden ağır davrananlar vardır”. Hele dur bakalım yaparız diyor acelesi ne yani yavaş yavaş anlatırız diyor. Bak “ağır davrananlar vardır”. Allah bunu bir suç olarak belirtiyor. “Şayet size bir musibet isabet edecek olsa” mesela tımarhaneye konulsan yahut akıl hastanesine konulmak değil de mesela hapishaneye konulsan veyahut tutuklansan yahut dövülüp, sövülsen, hakarete uğrasan veyahut basın üzerine gelse, “doğrusu Allah bana nimet verdi der” diyor size böyle bir şey olduğunda. “Çünkü onlarla birlikte olmadım”. Allah korudu bizi diyor onlarla birlikte olsaydık bizde hapse atılacaktık diyor bizim de üstümüze hakaretler yağacaktı, bizi de toplum baskı altına alacaktı bir kısım toplumdan bazı kesimler. “Eğer size Allah’tan bir fazl zafer isabet ederse” mesela İslam’ın dünya hakimiyeti. Değil mi? Böyle muazzam bir şey. “O zaman da sanki onunla aranızda hiçbir yakınlık yokmuş gibi” sanki hiçbir olay olmamış gibi, sanki onlara o söylememiş gibi, “kuşkusuz şöyle der: Keşke onlarla birlikte olsaydım, böylece ben de büyük 'kurtuluş ve mutluluğa’ erseydim." Nisa Suresi, 72-73.
“İşte kalplerinde hastalık olanları: "Zamanın, felaketleriyle aleyhimize dönüp bize çarpmasından korkuyoruz". Bakın zamanın, şimdi ahir zamandayız ya ahir zamanın felaketleriyle; işte, tutuklanmak, dövülmek, sövülmek, şehit edilmek. Değil mi? Malını mülkünün elinden alınması, her şey olabilir. Yani çünkü mesela adam tutuklanıyor mecburen bütün malını mülkünü satmak durumunda kalıyor, kazancı kalmıyor. Onları harcamak durumunda kalıyor. “Felaketleriyle aleyhimize dönüp bize çarpmasından korkuyoruz". Ya başımız böyle belalara girerse diyor, ya çoluk çocuk okuyamazsa. Değil mi? Ya aileme bir şey olursa, ya kariyerlerini tamamlayamazlarsa. Ya pilav yemede bir eksiklik olursa. Değil mi? Böyle sakalları mesela sıvazlayacak mesela malzemeyi bulamazsa. Bak diyor ki; "zamanın, felaketleriyle aleyhimize dönüp bize çarpmasından korkuyoruz". Şeytandan Allah’a sığınırım, “diyerek aralarında çabalar yürüttüklerini görürsün”. Aralarında çaba da yürütüyorlar böyle gayret de ediyorlar “Umulur ki Allah, bir fetih veya Katından bir emir getirecek”. Yani İslam’ın hakimiyeti, Mehdiyetin zuhuru, “de onlar, nefislerinde gizli tuttuklarından dolayı pişman olacaklardır”. İşte bu ahir zamanda Mehdi (a.s) devrinde ortaya çıkacaktır bu olay. Yani, böyle ağır davrananlar, İslam’ın hakimiyetini, Türk-İslam Birliği’ni geciktirmeye kalkanlar; 300-500 yıl sonrasına atmaya kalkanlar veyahut Mehdi (a.s) geldi geçti diyenler. Hadi dese bile, İslam’ın dünyaya hakimiyeti için tek kelime konuşmaya dahi gerek duymayanların çok büyük pişmanlık yaşayacaklarını Kuran ayetlerinden görüyoruz. Bunu Allah’a açıklayamayacaklar. Yani neden İslam’ın dünyaya hakimiyetini istemediniz derse Cenab-ı Allah, bunu açıklayamayacaklar. Çünkü bu bir söz, onu dahi söyleyemiyor birçok insan. Kardeşim ne kaybedersin? De ki, İslam dünyaya en kısa sürede hakim olsun istiyorum de, en kısa sürede. Bu ay, bu hafta, bu yıl hakim olsun de. Dilin mi kopar? Diyemiyor. Yani söyleyemiyor adam. İllaki ya geçmiş diyecek, yahut yüzyıllar sonra diyecek.
Bak diyor ki Said Nursi; “fakat diyor çiçekler baharda gelir” diyor Mehdi (a.s) ve talebeleri. “Öyleyse o kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lazım gelir”. Ben onlara zemin hazırlıyorum diyor. “Ve anladık ki biz, bu hizmetimizle o nurani zatlara” yani Mehdi (a.s) ve talebelerine zemin irsale ediyoruz, hazırlıyoruz diyor. “Ahir zamanın en büyük fesadı zamanında”, en büyük ahir zamanın fesadı içindeyiz şu an. Afganistan’da sel gibi kan akıyor, Irak’ta öyle her yerde. Değil mi? Muazzam bir fesat var. “Elbette en büyük bir müçtehit ve en büyük bir müceddid”. Yani mezheplerin üstünde, bütün mezhep imamlarının üstünde en büyük alim. “Hem hakim,” yani bütün İslam ülkelerinin hakimi, yargıda da en üstte olan. “Hem Mehdi, hem mürşid” yani bütün tarikatların üstünde. Bütün tarikatlar lağ oluyor, sadece Mehdi (a.s)’ye tabiiyet kalıyor. “Hem mürşid, Kutbu azam” o devrin kutbu, ama onun üstüne daha kişi yok “Kutbu azam olarak bir zatı nuraniyi”, şahsı manevi demiyor bak, bir zatı nuraniyi. Nurani bir zat, kişi. Bak bir, zat. Şahsı manevi diye olayı örtbas etmek isteyenler veyahut işte Üstad seyit olursa zaten Mehdiliği kesinleşecekti diyenler, hataya düşüyorlar. Burada Üstad bunu çok açık anlatıyor. “Bir zat-ı nuraniyi gönderecek o zat da, ehl-i beyt-i Nebevi’den olacaktır. Kadiri Zulcelal her şeye muktedir olan Yüce Allah, Mehdi’yle de alem-i İslamın zulumatını dağıtabilir ve vaad etmiştir. Vaad ettiğini de elbette yapacaktır”. Mehdi (a.s)’nin şeyinde de Müslümanların üstünde bir zulümat kalmıyor. Afganistan kurtuluyor, Filistin kurtuluyor, Irak kurtuluyor, Fas, Tunus, Cezayir kurtuluyor. Her yer kurtuluyor. Bu Üstad zamanında oldu mu? Olmadı. Ne zaman olacak? Mehdi (a.s) zamanında olacak. Ne diyor? “O çiçekler baharda gelecek” diyor değil mi? “Fakat çiçekler baharda gelir, öyleyse o kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lazım gelir” diyor Said Nursi. Bunda anlaşılmayacak bir şey var mı? Birisi çıkıp da yanlış söylüyorsun dese, bir göreceğim. Kimsenin çıtı çıkmıyor. Hayır diyemez, çünkü tapu gibi. Çok açık delil. Yani birçok kişiyi şu ana kadar kandırmış olabilirler de, yani beni kandırmaları, Allahu alem mümkün değil. İnşaAllah.
OKTAR BABUNA: Sizin vesilenizle herkes de anladı Hocam. Çok açık yani inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Bak “Kadiri Zulcelal diyor her şeye muktedir olan Allah, Mehdi ile” diyor Mehdi (a.s) ile, şahs-ı manevi ile demiyor. “Mehdi ile de; alemi İslamın bütün İslam aleminin zulumatını dağıtabilir, vaat etmiştir. Vaadini elbette yapacaktır”diyor. Din bütün dünyaya hakim oluyor Mehdi (a.s) devrinde. “Böyle bir cemaati azime, Peygamber Efendimiz’in soyundan gelen büyük seyidler cemaati içindeki mukaddes kuvveti tehyic edecek”. Bütün seyidler bir araya gelecek diyor Mehdi (a.s) devrinde. Mehdi (a.s)’ye yardım ediyorlar. “Harekete geçirecek ve uyandıracak hadisat-ı azime,” büyük olaylar “vücuda geliyor”. Meydana geliyor. “Elbette o kuvveti azimede ki” büyük kuvvetteki “bir hamiyeti aliye, yüce bir gayret feveran edecek”. Bütün Müslümanlar feveran edecekler. Yani böyle bir buhar kazanının patlaması gibi, muazzam bir heyecan olacak, feveran edecek. “Ve Hz. Mehdi (a.s) başına geçip,” şahs-ı manevi demiyor. “Hz. Mehdi (a.s)” diyor, “başına geçip tariki hak ve hakikat yola sevk edecek”. Bütün Müslümanların başına geçecek diyor. Said Nursi böyle bir şey yapmadı. Tarih de veriyor Said Nursi, benden yüz yıl sonra gelecek Mehdi (a.s) gelecek diyor. Değil mi? Bak “ümmetin beklediği ahir zamanda gelecek zatın,” şahs-ı manevinin değil zatın, “üç vazifesinden”. Demek ki üç tane vazifesi var. Bak Said Nursi diyor ki; “ben bir vazifeyi yaptım, diyanet yönünde vazifemi yaptım. Kimi saltanat yönünde yapmıştır” diyor Mehdi Abbasi gibi diyor. “Kimi siyaset yönüyle” Mehdi Abbasi’yi orada örnek veriyor. Fakat Mehdi (a.s)’nin vasfı açısından diyor ki; “en mühimi ve en büyüğü ve en kıymetleri olan, imani takikiyi neşir ve dağıtma yoluyla yazma, ve ehli imanı dalaletten kurtarmak Mehdi’nin birinci vazifesidir” diyor. Bunu yapacak diyor. Üç vazifesinden bir tanesi bu. “Bu hakikatten anlaşılıyor ki” diyor, sonra gelecek o mübarek zat. Bak “sonra gelecek,” benden sonra gelecek diyor, Türkçe, normal konuşuyor bak: “o mübarek zat”. Burada şahsı-ı manevi var mı? “Risale-i Nur’u bir program olarak neşir ve tatbik edecek”. Risale-i Nur Külliyatı’ndan istifade edecek diyor bu kişi. “Ve gerçek sahibidir diyor Mehdi ve talebeleri”. Nur talebeleri sahibidir demiyor. Ben sahibiyim demiyor. Mehdi ve talebeleri gerçek sahibidir diyor Risale-i Nur Külliyatı’nın.” Bak; “o zatın ikinci vazifesi,” bak o zatın vazifesi bitmiyor demek ki. “Şeriatı Kuran’ın esaslarına ve Peygamberimizin sünnetini icra ve tatbik etmektir”. Yani şeriattan kasıt, Kuran ahlakını uygulamak. İcra, icra ne demek icra? Uygulama ve tatbik etmektir. Fiilen uygulamaktır diyor. Bu Said Nursi zamanında olmadı, Mehdi (a.s) devrinde olacak. Tasdik-i Gaybi sayfa 9’da. Bakın diyor, “birinci vazife maddi kuvvet değil belki kuvvetli itikat,” demek ki Mehdi (a.s)’nin imanı çok güçlü olacak. Bak; “kuvvetli itikat ve ihlas,” Mehdi (a.s)’nin ikinci vasfını belirtiyor Said Nursi. Samimiyet, çok samimi olacak. “Ve sadakat, çok sadık olacak Mehdi (a.s) davasına, insanlara, kardeşlerine, Allah’a, Kitab’a. Her şeyin üstünde Allah’a, Kitab’a. “Kalpten bağlılıkla olduğu halde diyor, ikinci vazife gayet büyük bir maddi bir kuvvet ve hakimiyet lazım ki, o ikinci vazife tatbik edilebilsin”. Bu Mehdi (a.s) devrinde olacak işte buna hazırlanıyor şu an. Bu duyduğunuz haberler o. İşte İslam’ın Müslümanların bir askeri birlik içerisinde toplanması, İslam’ın ortak pazarının kurulması, efendim, vizelerin kalkması. Değil mi? Hak Metin İslamoğlu Hocamızın anlattıkları bunlar. Mehdi (a.s)’nin evi hazırlanıyor işte. İnşaAllah. “O zatın üçüncü vazifesi,” bak zatın vazifeleri bitmiyor. Hepsini o zat yapıyor. Hep o zattan bahsediyor. “Hilafeti İslamiyeyi,” İslam halifeliğini “ittihakı İslama bina ederek,” İslam birliğini oluşturarak yani Türk-İslam Birliği’ni oluşturarak, “İsevi ruhanileriyle,” dindar Hıristiyanlarla, “Hıristiyan alimleriyle ittifak edip,” Said Nursi bunu da yapmadı ilk defa oluyor bu. Bu da olmadı, olacak inşaAllah. “Hıristiyanlarla ittifak edip dini İslama hizmet etmektir.” Yani ateizme, Darwinizm’e, materyalizme karşı mücadele verecek diyor. “Bu vazife pek büyük bir saltanat ve kuvvet, milyonlar fedakarlarla, milyonların fedakerane katılımlarıyla tatbik edilebilir”. Bu da olmamıştı Said Nursi zamanında, bu da oluyor şu an. Bunun hazırlığı var şu an inşaAllah.
Bakın Üstad ne diyor? Tasdik-i Gaybi sayfa 138. “Taa ahir zamanda” kendisinden sonra taa ahir zamanda. “taa ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde,” yani dünya çapında “Risale-i Nur Külliyatı’nın asıl sahipleri,” asıl sahipleri bakın Risale-i Nur Külliyatı’nın asıl sahipleri, “yani” diyor anlamayanlar için, “Mehdi” Hz. Mehdi (a.s) bakın yani “Mehdi ve şakirtleri,” talebeleri “Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir”. “Gelecekler” diyor, Mehdi (a.s) ve talebeleri gelecekler. “O daireyi genişletir”. Yani mevcut Müslüman grubunun gücünü, sayısını çığ gibi genişletir. “O tohumlar sümbüllenir.” Tohum halinde şu an diyor, o zaman açacak, sümbüllenecek diyor. “Bizler de”, neredeymiş Üstad? “Kabrimizde” diyor. “Ben o anda vefat etmiş olacağım” diyor. “Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz” diyor. Allah’a şükrederiz, ben göreceğim diyor. Bak mezardan ben göreceğim diyor. O zaman Üstad aramızda. Bunu gösteriyor. Demek ki ruhani olarak insanların arasında. Bizim anladığımız anlamda bir ölüm yok demek ki onun için. Yani öldü, fakat ruhani varlıklar olarak birçok evliya insanların arasında gezer. Ben de diyor aranızda olacağım diyor Üstad ve Allah’a şükredeceğim diyor. Hz. Dıhye (a.s) nasıl insan suretinde geliyor? Anlatıyor daha önce. Nasıl diyor evliyalar insan suretinde temessül eder gezerler insanların arasında diyor. Aynı zamanda bunun içinde kendisi de var tabii. “Hem bu üç vezayif (üç vazife) birden bir şahısta yahut cemaatte bu zamanda” yani benim kendi zamanımda diyor Said Nursi, “bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi (birbirine engel olmaması) pek uzak, adeta kabil görülmüyor”. Mümkün değil diyor Said Nursi. Yani benim zamanımda Mehdi (a.s)’nin zuhuru imkansız diyor. “Taa ahir zamanda, Al-i beyt-i nebevi'nin cemaat-i nuraniyesini temsil eden” yani seyyidler cemaatini temsil eden, Mehdi (a.s)’de seyyid biliyorsunuz. Kim de diyor bakın, “Hz. Mehdi'de” şahs-ı manevide demiyor, Hz. Mehdi (a.s)’de, arkasından devam ediyor, “ve cemaatindeki” bak Mehdi (a.s) var, cemaati var, “cemaatindeki şahs-ı manevide ancak içtima edebilir”. Demek ki Mehdi (a.s) çıkacak, talebeleri olacak ve onlardan oluşan bir şahs-ı manevi bir fikir sistemi olacak, ancak onlarda içtima edebilir diyor. Benim zamanımda olamaz diyor. Neden olamaz? İnternet yok, televizyonlar yok, basın-yayın sınırlı, hürriyetler sınırlı, ahir zamanda diyor hürriyetler artacak ve teknolojinin böyle gelişeceğine de işaret etmiş oluyor Said Nursi. Ancak o zaman diyor Mehdi (a.s) zuhur edecektir diyor, inşaAllah. Onun için Üstad’ın konusunu böyle örtbas etmeye çalışmak, falanca seyyid değil Said Nursi dedi. Said Nursi’nin Mehdi (a.s) olmadığını oradan ispat etmeye çalıştı gibi bir mantık yanlış. Çünkü Said Nursi Mehdi (a.s) olmadığını yüz sayfanın üzerinde açıklıyor ve yüz sayfa gelecek Mehdi (a.s)’nin özelliklerini anlatıyor. Onun için bunu anlamazlıktan gelmenin anlamı yok. Mümkün değil, anlatıyorum deminden beri. Anlaşılmayacak bir yönü var mı bunun?
OKTAR BABUNA: Yok Hocam, vefat ettikten sonra diyor çok açık bir biçimde.
ADNAN OKTAR: Yani bilmiyorum buna rağmen anlamıyorlarsa olabilir tabii. Mucize olarak oluyordur.
OKTAR BABUNA: Sizin anlatmanıza vesile oluyor o da aslında inşaAllah. O da hayır oluyor.
ADNAN OKTAR: Oktar Hocam sen bir şeyler anlat.
OKTAR BABUNA: Estağfurullah Hocam. Bu kutup ayılarıyla ilgili, çok sevimliler. Kış uykusundan kalkıyorlar, onu gösterelim mi Hocam?
ADNAN OKTAR: Bakayım, bakayım.
OKTAR BABUNA: 5 ay kışı geçirdikten sonra şimdi ilk defa çıkıyor yuvasından. Bu anne ayı.
ADNAN OKTAR: Ooo karın altında yuva yapmış öyle mi? Oh, oh şöyle kiri pası bir temizlenir, iyi olmuş.
OKTAR BABUNA: Evet temizliyor Hocam, o şekilde dediğiniz gibi.
ADNAN OKTAR: Hem de şöyle bir kayak.
OKTAR BABUNA: Şimdi aynı yerden yavruları da çıkıyor bunlar iki aylık. Onlar da ilk defa...
ADNAN OKTAR: Bunların kulağını bir ısırmak lazım bir, patileri ısırmak lazım iki. Özellikle şu arka patileri var ya tam ısırmaya müsait onlar.
OKTAR BABUNA: Dik bir yokuş. İlk defa yeryüzüne çıktıkları için, güneş ışığına, şimdi biraz tabii zorlanıyorlar, ilk çıkışları olduğu için.
ADNAN OKTAR: Herhalde annesinin yanına gidecekler onlar kayarak.
OKTAR BABUNA: Dediğiniz gibi Hocam annesinin yanına gidecekler. Annesi bekliyor onları.
ADNAN OKTAR: Bak yampiri yampiri nasıl gidiyor. MaşaAllah. Ortalık da tertemiz. MaşaAllah çok iyi gelir bunlara.
OKTAR BABUNA: Tabii birlikte besin bulmaları lazım. İlk şey bu. Beş aylık bir süreyi geçirdiği için anne ayı, 35 kilo kaybetmiş Hocam, bu kış uykusunda. Kalan son kısmını da sütünü yavrularına verecek. Çok dik bir yer. Tabii zorlanıyorlar yavrular orada. Şimdi emzirecek onları Hocam inşaAllah kalan son kırıntılarıyla böyle sütünün. Bu da tabii fedakarlığını gösteriyor annenin. Tamamen aç iken, ilk şeyini onlara veriyor.
ADNAN OKTAR: Zaten bu kadar vahşi bir hayvanın bunlara bu kadar şefkat göstermesi en zor şartlarda... Ama onlar da süper şeker bir şey, acayip, annesi de kamyon gibi yani.
OKTAR BABUNA: Annesi daha yorgun düştü, onlar biraz daha canlandılar tabii besin alınca.
ADNAN OKTAR: Kulaklarını da merdiven gibi kullanıyorlar maşaAllah.
OKTAR BABUNA: Aşağı düzlüğe inip besin bulacaklar şimdi. Böyle bir yolculukları olacak.
ADNAN OKTAR: Acayip dik ortam. Çekimden kaynaklanıyor ama değil mi bu?
OKTAR BABUNA: Dik Hocam, yokuş hakikaten.
ADNAN OKTAR: Allah, Allah vay kerata vay nasıl tırmanıyor? MaşaAllah. Ciyak ciyak da bağırıyordur.
OKTAR BABUNA: Bağırıyor Hocam, aslında sesi de o şekilde, dediğiniz gibi ciyak ciyak bağırıyor.
ADNAN OKTAR: Tamam, ne besini buluyor bunlar?
OKTAR BABUNA: Avlanacaklar Hocam inşaAllah. Annesi yardımcı olacak onlara.
ADNAN OKTAR: Başka bir şey göstersene, bu uzar herhalde.
OKTAR BABUNA: Tamam inşaAllah. Güzel canlılar var Hocam inşaAllah. Allah’ın yaratma sanatını gösteren.
ADNAN OKTAR: Ah yerim ben onu o kulaklarını falan. Bunlar ne?
OKTAR BABUNA: Vaşak Allahu alem.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Bu acayip şekermiş bu. Çok tatlı maşaAllah. Başka bir şeyler göster. Bu papağan mı? Hayret, sulu boyayla boyanmış gibi. Acayip güzel, bu köftenin zoru ne? MaşaAllah.
OKTAR BABUNA: Bu da bir örümcek çeşidi.
ADNAN OKTAR: Süratle geç.
ADNAN OKTAR: Bu da güzel maşaAllah. Bu Mantis değil mi? MaşaAllah. Bu amutta ne yapıyor böyle?
OKTAR BABUNA: O şekilde durmuş.
ADNAN OKTAR: Ama bayağı güzelmiş maşaAllah.
OKTAR BABUNA: Tırtıl.
ADNAN OKTAR: Süratli devam et. MaşaAllah. Bu tosun nedir?
OKTAR BABUNA: O sinek yakalamaya çalışıyor herhalde. Bu da temizlik yapıyor.
ADNAN OKTAR: Çok güzelmiş. Yavruyken tavşanlar çok şeker oluyorlar. MaşaAllah.
Oktar Hocam bir Kuran ayeti okuyalım.
OKTAR BABUNA: Estağfurullah, inşaAllah Hocam çok iyi olur.
ADNAN OKTAR: Ya Allah, Bismillah. Ebru sen oku bakayım, Bismillah. Şu üstten oku bir ayet, evet. Şeytandan Allah’a sığınıyoruz, inşaAllah.
SUNUCU: “Bizi ayet (mucize)ler göndermekten, öncekilerin onu yalanlamasından başka bir şey alıkoymadı. Semud'a dişi deveyi görünür (bir mucize) olarak gönderdik, fakat onlar bununla (onu boğazlamakla) zulmetmiş oldular. Oysa Biz ayetleri ancak korkutmak için göndeririz. Hani Biz sana: "Muhakkak Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır" demiştik. Sana gösterdiğimiz o rüyayı insanları denemek için yaptık, Kur'an'da lanetlenmiş ağacı da. Biz onları korkutuyoruz. Fakat (bu) onlarda büyük bir azgınlıktan başka bir şey arttırmıyor.”
ADNAN OKTAR: Tamam şimdi bunu açıklayalım. Efendim, bir kere deve, Allah hayvanlara zulmedilmesini bile bir intikam sebebi olarak görüyor. Yani sırf insanlara değil, hayvanlara zulmedilmesi de çok büyük bir suçtur. Hayvan sevgisine de Kuran burada işaret etmiş oluyor. Bak, “Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır”. Biz ne diyoruz? Cenab-ı Allah her yerdedir. Ayette ne diyor Cenab-ı Allah? “Çepeçevre kuşatmıştır” diyor. Her yerde Allah, sağımızda, solumuzda, her tarafımızda. Evet bak, şeytandan Allah’a sığınırım. “Sizin Rabbiniz, fazlından aramanız için denizde gemileri sizin için yürütür”. Gemileri demek ki motor götürmüyor. Allah götürüyor. Ben götürüyorum diyor Cenab-ı Allah. “Gerçekten O, size karşı merhametlidir.” Allah merhametli ve şefkatlidir. Fakat Allah bize kulluk etmemiz şartıyla, bizim Allah’a kulluk etmemiz gerekiyor. Tam kulluğun hakkını vermemiz gerekiyor ve çok samimi olmamız lazım.
Evet bugün de program bitmiş anladığım kadarıyla.
SUNUCU: Bu akşam da bir Adnan Oktar ile Baş Başa programımızın sonuna geldik. Yarın bizi 21: 00 ile 23: 00 saatleri arasında Tempo Tv ekranlarından izleyebilirsiniz. İyi akşamlar.