SUNUCU: Hayırlı akşamlar sayın izleyicilerimiz. Bugün internetten bizleri izleyebilirsiniz. Hoş geldiniz sayın Hocam, nasılsınız?
ADNAN OKTAR: Hoş bulduk. Sizler de hoş geldiniz. Allah’a hamd olsun.
SUNUCU: Hoş bulduk. Siz nasılsınız?
ALTUĞ BERKER: Teşekkür ederim.
ADNAN OKTAR: Ne yapalım?
SUNUCU: Sorularımız var, onlarla mı başlayalım? Siz mi bir şeyler anlatırsınız?
ADNAN OKTAR: Tamam, bir soru sor hadi.
SUNUCU: Tamam. Hasan Kemal, İstanbul’dan sormuş size; “Hocam Allah’ın selamı ve bereketi üzerinize olsun”.
ADNAN OKTAR: Aleyküm selam.
SUNUCU: “Özellikle insan halleri hakkındaki analizleriniz çok hoş oluyor. Nurcular’ın, Hz. Mehdi (a.s.)’a bakışı hakkındaki konuşmalarınızı dinledim. Nurcular, Said Nursi’nin müjdelelediği talebelerin kendileri olduklarını düşündüklerinden ve de siz bu talebelerin Mehdi (a.s.)’ın talebeleri olacağı şeklinde daha farklı bir tablo çizmeniz, belki onları bir hayal kırıklığına uğratmış olabilir. Bir rol paylaşımı sıkıntısı varmış gibi. Aslında insanların böyle bir hizmette yarışıyor olmaları çok güzel. Sonuçta onların İslam’a yaptıkları hizmetler tartışılmaz, inşaAllah. Hiçbir sürtüşme olmadan, herkes hizmetini yapar. Zaten Allah’ın kaderi gerçekleşecektir. Sizin her şeyi hayra yormanız, olumluluğunuz bize güzel etki ediyor. Sohbetlerinizin devamını diler, inşaAllah başka televizyon kanallarında da sizleri görmek dileği ile”.
ADNAN OKTAR: Üstadımızın talebelerinde zaten çatışma olmaz, ben de Nur talebesiyim çünkü. O zaman ben de çatışmanın içine girmiş olurum. Öyle bir şey olmaz. Fakat Bediüzzaman’a çok dürüst yaklaşmak lazım. Bediüzzaman Mehdi (a.s.) çıkacak diyorsa, bekleriz onu heyecanla. Şevkle bekleriz. Bir bildiği var ki, Bediüzzaman bu şekilde söylemiş. Çünkü eğer mahsurlu olsaydı, Bediüzzaman “Mehdi (a.s.)’ı beklemeyin” derdi, değil mi? “Bu bir şahs-ı manevidir” derdi. Şahs-ı manevi, ne mahsuru var bunu demesinde? Yani alenen derdi, yani şahıs olarak demeyip, o zat olarak onu kullanmazdı. “Şah-ı manevi olarak gelecektir Mehdi (a.s.), o şahs-ı manevi zuhur ettiğinde” derdi, açık açık söylerdi. Yani şahs-ı manevi ile zat kelimesi arasındaki farkı Bediüzzaman çok iyi biliyor. Osmanlıcası en güçlü insandır Bediüzzaman. Türkçesi de çok güçlüdür. Yani kelime kullanmayı bilmeyen bir insan değil. Dolayısı ile eğer şahs-ı manevi olsaydı, açık açık, alenen şahs-ı manevi söylerdi. Fakat zat demiştir. Mehdi (a.s.)’ın zat olarak, şahıs olarak beklenilmesini istemiştir. Çünkü bu bir heyecen vesilesidir. Allah insanların ruhunda, fıtratında böyle bir duygu meydana getirmiştir. Mesela Hz. İsa (a.s.)’ı beklemek, insanda sevinç meydana getirir. Yani bir misafir bekliyor gibi, misafir bekleyen bir insan nasıl heyecanlı olur, değil mi? Hz. İsa (a.s.)’ı bekleyen de aynı şekilde o sevincin içerisinde olur. Hz. Mehdi (a.s.)’ı bekleyen de aynı sevincin içerisinde olur. Fakat o nimeti başka şekle getirdiler, sorun bu.
Sen ne diyorsun Berker Hocam?
ALTUĞ BERKER: Estağfurullah Hocam. Bediüzzaman Hazretleri Hocam benim gördüğüm kadarı ile 29 yerde “o zat” kelimesini kullanarak izah ediyor Hocam, Mehdi (a.s.) ile ilgili konuları. Her defasında o kişi, o kişi diye vurgulayarak hemen hemen her izahında kişi olarak vurguluyor Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Sen bana şuradan bir sakin sakin o konulardan biraz anlatsana. Ben arada sana müdahale edeyim.
ALTUĞ BERKER: Estağfurullah Hocam. Mesela ilk açtığım yerde, “bu hakikatten anlaşılıyor ki sonra gelecek o mübarek zat” diyor inşaAllah.
“Ümmetin beklediği, Ahir zamanda gelecek zatın üç vazifesinden en mühimi, yani en önemlisi ve en büyüğü ve en kıymetlisi olan iman-ı tahkiki-i neşr yani gerçek imanı yaymak ve ehl-i imanı delaletten, iman edenleri sapmaktan kurtarmak. Mehdi (a.s.)’ın ilk ve en önemli vazifesi, iman vazifesidir” diyor Üstad Hazretleri, üç vazifesinden. “Gerçek imanı yaymaktır” diyor ve “iman edenleri de delaletten kurtarmaktır” diyor. Allah’ın izni ile Hocam örneğin Darwinizm konusunu anlatmak ve Darwinizm’in önemini, Darwinizm’in insanlara verdiği zararları onların üzerinden kaldırmaya çalışması, gerçekten çok önemli bir iman çalışması. Çünkü hakikaten Müslüman dünyasını da etkisi altına almıştı Darwinizm. Allah’ın izni ile çok uzun yıllardır bu konudaki çalışmalarınızın çok fayda ettiğini dünyadaki istatistiklerden de görüyoruz inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Şimdi Bediüzzaman şahs-ı manevi konusunu hiç anlatmıyor değil. Bediüzzaman şahs-ı maneviden bahsediyor. Fakat “bir şahıs var” diyor, “talebeleri var ve ondan meydana gelen bir şahs-ı manevi var” diyor. Bunu anlamazlıktan geliyorlar. Bu çok önemli.
Yeni sorular mı geldi bize? Bakayım nelermiş, bir gözden geçireyim onları. “Hocam, röportaj saati ne zaman olsa biz sizi izleriz inşaAllah” diyor. Hay maşaAllah. Derya kardeşimizin Allah ömrünü uzun etsin. Allah hidayetini arttırsın. Evet. “Sayın Hocam çok değerli bir alim olan Şeyh Nazım Kıbrisi Hazretleri’nin sizi ne kadar çok sevdiğini biliyoruz. Sizin sık sık dile getirdiğiniz gibi, Kıbrısi Hazretleri, ‘bu yüzyılda Mehdi (a.s.) çıkacak’ diyor. Kendisi hadis-i şerifleri çok iyi bilen ve çok iyi yorumlayan bir insan. Ben sizin gibi değerli alimlerimizin sözlerinize inanıyorum, inşaAllah”. Ben alim değil de, öğrenciyim, yani öğrenciyiz inşaAllah. Alim inşaAllah oluruz, dua etsinler. “Hocam ayrıca internette, Şeyh Nazım Kıbrısi Hocamız’ın da katıldığı bir zikir ortamının videosunu izledim. Ben sizin bu konudaki fikrinizi merak ediyorum”. Niye, gayet canlı, sevecen, neşeli. Kıbrısi de... öyle şeyler vardı, faaliyetleri vardı. Çok hoş, insanın içi açılıyor. Bayağı güzel. Sevgi dolular. Birbirlerine karşı muhabbetliler. Ondan sonra, orada bir hareketlilik var. Yani durgunluk yok, bitaplık yok, bu çok önemli. Bir aktivite var. O yönden çok güzel. Şimdi eğer Nur talebelerinde, bu güç ellerinden alınmış olmasaydı, mesela Mehdiyet beklenseydi, Hz. İsa (a.s.) beklenseydi, onların ruhunda bir kere tarifi mümkün olmayan bir coşku olurdu. Muazzam bir heyecan olurdu. Çünkü Bediüzzaman diyor bak, “her meyusiyet vakti, bir Mehdi manasına muhtaçtır” diyor. Biz Ahir zamanın en şiddetli dönemindeyiz. En büyük fitne dönemindeyiz. Ahir zamanın en büyük fitnesi dönemde diyor zaten Said Nursi. Mehdi (a.s.)’ın gelmesi açısından, o dönemin özelliğini böyle belirtiyor. Dönem çok şiddetli, fakat karşısında Mehdiyet şahs-ı manevi olarak var gibi tarif ediyorlar, yani mübhem bir varlık. Halbuki insan fıtratında hep böyle bir müceddid bekleme, Mehdi (a.s.) bekleme ruhunu Allah yaratmıştır. Nitekim de her yüzyılda bir müceddid gelmiştir. Mesela Mevlana Halid, şahs-ı manevi olarak gelmemiştir. Şahıs olarak gelmiştir. Şimdi mesela deseler ki, Şah-ı Nakşibend mesela değil mi? Bir Mehdi’dir, bir anlamda Mehdi’dir. Geldi, fakat şahs-ı manevisi halen devam ediyor dense şu an, faaliyet yapıyor dense, mesela 200-300 milyon Nakşibendi vardır dünyada, en az. Yani o zaman biz ona rahatça Mehdi (a.s.) diyebiliriz o anlamda. Vefat etmiştir ama talebeleri dünyaya hakim olmuşlar deriz. Bütün İslam alemine, bütün değil mi, her yere hakim olmuşlar deriz. Tabii, yetiştirdiği öğrenciler. O zaman o şahs-ı manevi, Risale-i Nur’un yapısından çok daha büyük o. Kıyas olmaz yani, en az 300 milyon vardır yani. Kafkaslar’da da var, Çin’de de var, Afrika’da var, her yerde de var Nakşibendi Tarikatı. O zaman o şahs-ı manevi şu an hakim oldu deyip, anlamamazlıktan gelip, Mehdi (a.s.) da gelmiştir deyip konuyu bitirebilirdik. Ama bu böyle değil. Doğrusunu biz biliyoruz. Nitekim bakın, şahs-ı manevi tarzında bekledikleri için, Nur talebeleri birçok parçaya bölündüler. Küçük küçük gruplara bölündüler, ayrı ayrı gruplara bölündüler. Birbirlerini de pek o kadar haz etmiyorlar.
SUNUCU: Kendi içlerinde ayrımcılık olduğundan dolayı mı?
ADNAN OKTAR: Tabii, tabii. Bölündüler kendi aralarında. O kadar da haz etmiyorlar çünkü pek görüşmüyorlar birbirleri ile. Bu çok önemli. Biz görüşüyoruz ama, onlar kendi aralarında o kadar görüşmüyor. Bir kere bu, Mehdiyet’in ruhuna zıt. Mehdiyet’te birleşme var. Bediüzzaman “bütün ulema ve evliyanın desteği ile bir topluluk, birliktelik, bir vahdet oluşacak” diyor. “Bir ittihat-i İslam oluşacak” diyor. Burada ittihat-i İslam değil, parçalanma var, bölünme var. Demek ki, Mehdiyet hareketi şahs-ı manevi olarak oluşmamış, yani denilen bir hareket yok. Bediüzzaman zamanında tekken hareket parçalara ayrılmış ve birbirlerine zıt hareketler genel anlamda, bir yönüyle. Yani zıt derken, bağlantıları yok o derece, değil mi? Yani birbirlerinin sohbetlerine gelmezler, toplantılarına gelmezler. Çok nadir belki de gelirler, gelseler bile. Bakın burada bir ittihad olmamış, bölünme olmuş. Mehdiyet ne yapıyor? Bölünmeyi ortadan kaldırıyor, ittihad meydana getiriyor, değil mi? Hatta mezhepleri bile ortadan kaldırıyor, birleştiriyor. Tarikat, cemaat ayrılıkları, hiçbir şey kalmıyor hepsini birleştiriyor. Burada bir bölünme olduğuna göre, bakın bu da bir delildir yani. Allah fiili olarak gösteriyor burada bir Mehdiyet hareketi olmadığını. Bunun Mehdiyet hareketi olmadığını. Sonra mesela derslerine gittiğimizde, bakıyoruz sohbet ortamında, hiç abartmıyorum yani çok büyük bölümü uyuyorlar. Bitap şekilde uyuyorlar yani. Çünkü heyecan yok. Yani bir monotonluk ve bir durgunluk var. Yani bir, bir Mehdi (a.s.) heyecanı bambaşka bir şeydir, değil mi? Hz. İsa (a.s.)’ın inişi heyecanı bambaşka bir şeydir. Oradaki monotonluk, apayrı bir şey. Buradan da bunu anlıyoruz. Onun için yani bunu yapmakla iyilik yapmış olmadılar. Bediüzzaman’ın sözüne milimi milimine dikkat etmekle bu en güzel halde uygulanmış olur. Bediüzzaman’ın sözlerini çıkartmak, Risale-i Nur Külliyatı’ndan ifadeleri çıkartmak bunlar daha da kötüye götürür, Allah esirgesin. Dün anlattım, mesela birçok sözü çıkartmışlar. Hangi sözler söylemiştim dün ben Berker, hatırlıyor musun? Risale-i Nur Külliyatı’ndan.
ALTUĞ BERKER: Evet. “O tohumlar sümbüllenir” bölümündeki Hocam, o paragraftaki, “Mehdi (a.s.) ve şakirtleri” kelimesini çıkarttılar demiştiniz Hocam.
ADNAN OKTAR: Evet, bir. Başka aklında kalan? Bir tane daha söyledim.
Mesela “o acip şahıs” diyor, “acip şahıs”, o kelimeyi de çıkartmışlar. Yani çok fazla çıkan bölüm var. Bunların yani yekunu gittikçe de artıyor. Fakat orijinal el yazmaları var Risale-i Nur Külliyatı’nın. Oraya baktığımızda, bu kelimelerin aynısıyla durduğunu görüyoruz. Tabii, yüzlerce el yazması var, orijinali var. Onları çıkartamayacaklarına göre, bu bir nevi kandırma olmuş olmuyor mu insanları değil mi? Bediüzzaman böyle bir şey demediği halde, dedi deyip başka bir ifade koymuş oluyorsun. Dediğini de çıkartıyorsun. Çok acayip bir durum olmuş oluyor.
ALTUĞ BERKER: Risaleleri tahrif etmiş oluyorlar.
ADNAN OKTAR: Tabii, tahrif etmiş oluyorlar. Evet. Eğer olay bu şekilde bereketli olsaydı, şu ana kadar onun bir faydası görülürdü değil mi? Bir güzelliği görülürdü. Çok yanlış hareket edilmiştir. Orada Cenab-ı Peygamber (s.a.v.) diyor ki, “müjdeleyin” diyor. Demek ki o müjdeleme, insanların dimağını açacak, insanlara heyecan verecek, insanlara şevk verecek. Allah onunla bir bereket meydana getirecek. Onunla bir zafer meydana getirecek. Allah’a güvenmeyip, Peygamber (s.a.v.)’e güvenmeyip kendi aklına bir insan güvenirse, çok garip yollara girebilir. Çok hatalı yollara girebilir. Buna dikkat edecekler inşaAllah.
Berker’im sen anlat bu konuda başka bir şey. Yahut yeni bir soru bana.
ALTUĞ BERKER: ahirzamansohbetleri@hotmail.com’a sürekli soru geliyor Hocam. İlk açılan, Ahmet kardeşimiz, “selamun aleyküm Harun Hocam”.
ADNAN OKTAR: Aleyküm selam.
ALTUĞ BERKER: “Seni çok seviyorum. Sohbetlerini beğeni ile dinliyorum. Özellikle Mehdi (a.s.) ile ilgili sohbetlerini dinlemekten çok hoşlanıyorum. Allah’a emanet olun. Başarılarınızın devamını Yüce Rabbim’den diliyorum”.
ADNAN OKTAR: Biz de kardeşimizi çok seviyoruz. Müslümanlar birbirlerinin kardeşleri. Herkes inşaAllah kardeş olacak Ahir zamanda dostluk ve muhabbet gittikçe artacak inşaAllah.
ALTUĞ BERKER: Serdar kardeşimiz göndermiş, “değerli Hocam çok kısa iki sorum olacak inşaAllah. Birincisi, Fethullah Hoca’nın dünyanın her yerinde okullarının olması ve cemaatinin bu kadar geniş kitleler halinde olması, Allah-u Teala tarafından Hz. Mehdi (a.s.)’a zemin hazırlamak amacı ile gerçekleştirilmiş olabilir mi? Parantez içinde Fethullah Hoca, kendisinin Mehdi (a.s.)’a zemin hazırlayan bir nefer olduğunu söylemişti. Yani bu durum, Hz. Mehdi (a.s.)’ın çok büyük kitleler tarafından aniden kabul göreceğine bir işaret olabilir mi?”
ADNAN OKTAR: Bu kadar mı sorusu?
ALTUĞ BERKER: Bir ikinci sorusu daha var Hocam, ayrı. cinlerle ilgili bir konu.
“Geçen sene bir televizyon programınızda, cinler ile ilgili bir konuyu anlatırken, cinlere gel diyorsunuz, geliyorlar ve gönderdiğiniz yere gidip istediğinizi yapıyorlar dediniz. Ama üzerinde pek durmadınız. Hatta söylemenin uygun olmadığını düşündüğünüz için konuyu biraz da geçtiniz. Cinlerle görüşüp, görüşmediğinizi söyleyebilir misiniz?”
ADNAN OKTAR: Aman Allah.
Fethullah Hoca’nın ben, 79-80’lerde bir kasedini dinlemiştim, 1980’lerde. “Biz” diyor, “Mehdi (a.s.)’a zemin hazırlayan bir topluluğuz” diyor. “Bir kısım insanlarda tereddüt meydana geldiğinde” diyor, “onu da ortadan kaldıracak, izale edecek bir topluluk olarak görevliyiz” diyor. “Mehdi (a.s.)’a zemin hazırlıyoruz” diyor. “Hatta” diyor, bir yine, ben o zaman bütün kasetlerini dinlemiştim Fethullah Hoca’nın. Yani hepsini alıyordum. O zaman o çok yaygındı. Zaten başka tür faaliyet yoktu o dönemde. Kaset faaliyeti vardı. Hatta öyle el yazısı ile yazarlardı, işte şu günkü konuşması, şu günkü diye. Küçük, böyle ufak kasetler satılırdı. O zaman teyp kasedi şeklinde satılıyordu, var ya şu plastik kasetler, onlardan satılıyordu. Kapaklı, ondan sonra o kapağın içinde yazardı, yazıyordu böyle. Ben Mehdiyeti, Ahir zamanı ve birçok konuyu çok merak ettiğim için, Fethullah Hoca’ya da önem verdiğim için, ben çok iyi takip ediyordum. Hemen hemen kasetlerinin hepsini dinledim ve bakın önemli bir şey benim kafamdan hiç gitmez. Boş şeyleri ben hiç kafamda tutmam. Ama önemli bir şey, kafama benim çivi gibi çakılır kalır. Mesela “Hâkim'in Müstedrek'inde” diyor mesela bir yerde, o biraz doğu şivesi vardır Fethullah Hoca’da, “Hâkim'in Müstedrek'inde”. Mesela bazı alimlerin isimlerini veriyordu. “Mehdi (a.s.)’ın” diyor, “sakalından orada bahsedilir” diyor, sakalından. Bak onu özellikle belirtiyor Fethullah Hoca. Mesela Bediüzzaman’ın sakalı yok biliyorsunuz. Fethullah Hoca’nın da sakalı yok. Onu ayırt edici bir özellik olarak, onu özellikle vurguladığını anladım, düşündüm. Bak yani hadiste diyor, “Mehdi (a.s.)’ın sakalından bahsedilir” diyor, işte falanca kitapta diyor. İkinci olarak benim dikkatimi çeken, “Mehdi (a.s.)’ın talebeleri” dedi, “şu an oluşmaya başladı” dedi, 79’larda. “Yalnız” diyor, “insanlar şaşıracak” diyor Mehdi (a.s.)’ın talebelerine. “Mesela” diyor, “kimi genel müdürün oğlu olacak” diyor, “kimi” diyor “bakan çocuğu olacak” diyor, “kimi” diyor “işte müsteşarın çocuğu olacak, ama bu seçkinlikten dolayı, müthiş bir reaksiyon olacak, yani müthiş bir heyecan olacak toplumda” diyor, insanlarda. “Yani böyle ummadık kişilerin çocukları o toplumun içine katılacak” diyor. Mesela o benim çok dikkatimi çekmişti, Fethullah Hoca’nın o sözü. Biz Mehdi (a.s.)’a zemin hazırlıyoruz demesi ve tereddütler meydana geldiğinde, yani bir kısım insanda tereddüt meydana gelirse, o tereddütü izale edecek bir topluluğuz diyordu, yani bir konuşmasında bunu gördüm. Mesela o zaman Sızıntı Dergisi çıkıyordu. İlk sayıları çıkıyordu. Benim gördüğüm, Sızıntı Dergisi’nde Mehdiyet muntazam takip ediliyordu, her safhası. Mesela bakın, 79’larda diyordu ki; “şu an etrafında birkaç kişi var” diyor mesela dergide. “Şu an etrafında birkaç kişi var”. Epey bir süre sonra, bak diyor şimdi “ince ince işlediğin bu kişilerin sayısı arttı, müthiş bir güce ulaştı” diyor. “Öyle bir olaya gideceksin ki” diyor, “geriye dönüp baktığında” diyor, bakın kelimeyi de unutmadım, “aşilden fazla yol aldığını göreceksin” diyor, aşil. Yani öyle mühim hiçbir şey aklımdan gitmez benim. “Aşilden fazla yol aldığını göreceksin” diyor. “İşte şu an” diyor, “yağmur tanesi gibi kuma düşüp, kumsala düşüp, bir anda ‘cız’” diyor hatta, “cız diye buharlaşan kişiler de oluyordu”. Yani “eğitiyorsun, tebliğ yapıyorsun, anlatıyorsun ama dinlemiyor adam” diyor, “bir süre sonra gidiyor” diyor. “Karanlık koridorlarda” diyor, “yalnızsın şu an” diyor. Karanlık koridorlarda, bir yerde olduğunu söylüyor yani. “Karanlık koridorlarda şu an yalnızsın” diyor. “Sana şaşı bakanlara” diyor, “kara gözlüklerle bakanlara” diyor, bak kara gözlüklerle bakanlara yani kötü bakanlara, kara gözlük, kötü bakan, “sen” diyor, “güler yüz ile karşılık verdin”. “Teori ile” diyor, bakın “teori ile, gerçeğin arasındaki farkı onlara öğrettin, anlattın” diyor. Bakın teori. Hangi teori var? Evrim Teorisi var, bunu kastediyor. Yani “Evrim Teorisi’ne karşı bir mücadele veriyorsun şu an” diyor. Ben o yüzden yani, Fethullah Hoca’yı bu yönü ile ben çok önemli görürüm. Bence insanların şu an o gördüğü yüzü, Fethullah Hoca’nın halka dönük yüzü. Avama dönük yüzünü görüyorlar. Havasa dönük yüzünü bence göremiyorlar şu an. Şu an avama dönük yüzüdür Fethullah Hoca’nın. Havasa dönük yüzü bambaşka bence alakası yok. İnşaAllah. Mesela diyor ki, “Molla Camii’nin” diyor, “istişmam ve istihracı mı” diyor, tam hatırlamadım kelimeleri, gibi diyor. Molla Camii’ne dikkat çekiyor orada, konuşmasında. Kumsaldan bahsediyor, kumsal. Kumsal nerede olur?
ALTUĞ BERKER: Açtım Hocam şiiri. “Cız deyip” diyor.
ADNAN OKTAR: Cız diyor, değil mi? Bakın bir kere okudum, 79’larda, 80’lerde okudum aklımda oradan kaldı tabii. Fethullah Hoca tabii, mesela Amerika’da olması da aslında yine Allah tarafından Mehdiyet’in, Mehdiyet’te tereddüt olmaması için meydana getirilmiş kaderin bir yansıması olabilir. Çünkü Mehdi (a.s.) İstanbul’da çıkacak. İstanbul’da olacaktır Mehdi (a.s.). yeri budur. Mehdi (a.s.) İstanbul’dan ayrılmayacaktır. Başarı oluşuncaya kadar İstanbul’dan ayrılmayacaktır. Sürekli İstanbul’dadır. Fethullah Hoca’nın İstanbul’da olmaması Mehdi (a.s.) konusunda tereddüt olmaması için Allah tarafından meydana getirilmiş özel bir olaydır. Kaderin bir yansımasıdır. Mesela bak konuşmasında, mesela Bediüzzaman Mehdi (a.s.)’ın sakallı olacağından bahsetmez. Sadece Darwinizme, materyalizme karşı mücadele edeceğinden bahsediyor. Yani “Darwinizmi, materyalizmi tamamen ortadan kaldıracak” diyor. İstanbul’da çıkacağını bahsediyor detay olarak. “Vakti çok dardır” diyor. Ümmi olacağını hissettiriyor üslubundan. “Bizzat araştırmaya onun vakti ve hali müsaade etmez” diyor. Hadiste de mesela pek Arapça bilmez diyor Peygamberimiz (s.a.v.), Mehdi (a.s.) için. “Vakti dardır” diyor. Mehdi (a.s.) ile ilgili tarihini net veriyor Bediüzzaman. “Hicri 1400’de çıkacak” diyor. “Benden bir asır sonra çıkacak” diyor. Yine 1400 olmuş oluyor net. 81, 91, 2001 yıllarına dikkat çekiyor. Yine orada da çok net açıklamaları var. Ama Fethullah Hoca mesela ilaveten sakalından bahsetti. O benim çok dikkatimi çekti. Sakalından bahsetmesi, yani normalde hiç demez. Hatta bazı Nur talebeleri Bediüzzaman’a uydurmak için “matruştur Mehdi (a.s.), yani sakalı yoktur” gibi bir hadis uydurmaya kalkmışlardı. Uydurma demeyeyim de yani yanlış yorumladılar diyelim. Çünkü öyle bir hadis yok. Bilakis metin net sakal olarak geçiyor Arapça kelimenin net karşılığı. Sakalından net bahsediyor. Yani “sakalı yoktur” diye geçmiyor. Fakat Mehdi (a.s.)’ı anlatan başka bir hadiste Şuayb olarak, yani küçük şubecik anlamında geçen bir hadiste “sakal kenarları incedir” diyor. Şu kenarları incedir diyor. Yani “yüzünde geniş bir hakimiyeti yoktur” diyor “sakalının”. “Şakak inişi incedir” diyor. “Alt tarafta daha dolgundur sakalları” diyor hadiste. “Ve ince sakallıdır” diyor Mehdi (a.s.). Ve bununla ilgili Arapça kelimelerin tam karşılıklarıyla anlatılmış. Uzun uzun izah ediliyor. Böyle bir hadis var. Ama sakalsızdır diye söylemek yani gereksiz. Öyle diyeyim yani biraz ayıp olur yani yaparlarsa, bunu söylerlerse. Yani çok samimiyetsiz olur. Yani o kadar açık ki Mehdi (a.s.)’ın sakallı olduğu, o kadar sarih hadisler var ki. Yani say say say say bitmez. Böyle bir şeye hiç girmesinler. Ve böyle bir hadiste hiç yok ayrıca. Bakın Fethullah Hoca da özellikle bunu vurgulamak için sakalından bahsediyor diyor hadiste. İnşaAllah. Fakat Fethullah Hoca tabii kendi üzerine fazla gelmesinler diye benim anladığım, Mehdiyeti böyle şahs-ı manevi ile şahıs arası gibi anlatıyor. Üslubunda bunu gördüm. Şahs-ı manevi ile şahıs arası gibi. Yani uzun bir anlatım yapmış. Dikkatlice incelenirse, uzun uzun incelenirse ortalı gibi bir izah bırakmış. Yani bu durumda zaten Fethullah Hoca’ya gelip, hani “Mehdi (a.s.) nerede çıkacak?”, “çıktı mı?”, “kimdir?” diye sormak mümkün değil. Yani o sorunun şekline göre, öyle bir şeye cevap vermesi de gerekecek gibi değil. Çünkü verdiği cevap ortalı. Öyle bir yol bulmuş olabilir. Böyle bir yöntemle konuyu kapatmak istemiş olabilir. Ki bence de makul. Yani olabilir. Çünkü Bediüzzaman’ın zaten çok açık ifadeleri var. Hadisler zaten çok açık. Üstüne gelmesinler diye öyle demiş olabilir. Ama orada sakaldan bahsettiğine göre, şahs-ı manevinin sakalı olmaz. Değil mi? Çok net. “Mehdi (a.s.) talebelerini” diyor, bizim arkadaşlarımızdan birisi gitmişti onun camide bir vaazı vardı. Çok heyecanlı bir vaazdı. Çok çok heyecanlı. Mehdi (a.s.)’dan bahsediyor. Mehdi (a.s.)’ın her an çıkabileceğinden bahsediyor. Ama mesela bak Mehdiyet heyecanının insanları ne hale getirdiğini orada görmek mümkün. Yani camide ben bandı eğer varsa gösteririm ben size. Şu an biraz zor ama yine de bulunabilir. Canhıraş bir heyecan var. Çok canhıraş böyle. Yani adeta kendilerini kaybetmişler. O kadar heyecanlılar. Bakın görüyor musunuz şahıs heyecanını? Şahs-ı manevide o heyecan olmuyor işte. Şahıs heyecan veriyor. Çünkü, görerek, duyarak bir mucize görmüş oluyor şahıs. Ama şahs-ı manevi dedin mi, yani bir kapatma üslubu gibi görünüyor. Yani “imani olarak benim gücüm yetmiyor buna, şahs-ı manevi diyeyim de, bari imanımın gücünün yetmemesini kırayım, yani bu direnci kırayım imanım bari şunu kabul etsin” gibi oluyor. Yani şahsı kabul edemeyen bir imana çözümmüş gibi görünüyor o. Yani aklı bir şeyi adam almadığında, vardır insanlarda, onu daha yumuşatır, daha değiştirir, şeklini şemalini bir hale getirir ve inanacağı hale getirir. Tamam müteşabih hadisler vardır. Ama müteşabih hali var mı bunun? Bediüzzaman zaten “şahıstır” diyor net. Ve hiçbir müceddid şahsı manevi olarak gelmemiş ayrıca. Yani hangi alim, hangi Mehdi (a.s.), hangi mürşid şahs-ı manevi olarak gelmiş? Abdülkadir Geylani şahs-ı manevi olarak mı geldi? Geldi vazifesini yaptı gitti. Ama Kadiri tarikatı hala faaliyet halinde. Şimdi diyebilir miyiz biz şahs-ı manevisi şu an hakim olmuştur. Abdülkadir Geylani gelmiştir, ama şahs-ı manevisi daha yeni hakim oluyor. Ne yaptıysa kendi zamanındaki yön esastır Abdülkadir Geylani’de. Şah-ı Nakşibendi de. O dönemdeki faaliyeti esastır. Sonraki dönemdeki şahs-ı manevinin hakimiyeti, onu kastetmez. Yani rivayette anlatılmış olsaydı, işte Abdülkadir Geylani’den bahsedilmiş olsaydı, Şah-ı Nakşibendi’den bahsedilmiş olsaydı. O devirdeki faaliyeti kastedilir, o anlatılır, o kadar. Ondan sonraki dönemi anlatılmaz. Onun içine dahil olmaz. Oradaki konuşmasında, “aranızda” diyor, “aranızda Mehdi (a.s.)’ın talebelerini görüyor gibiyim” diyor. “Görüyor gibiyim”. Yani “birkaç kişiyi fark ettim” diyor. “Burada” diyor, “bu konuşma ortamında” diyor. “Camide”. Orada canhıraş bir heyecan meydana geliyor. Ama çok şiddetli canhıraş meydana geliyor. Bakın şahıs olmanın heyecanını görüyor musunuz? Mesela demek ki “genç talebelerinden birkaç kişiyi gördüm” diyor, “aralarında” diyor. Bu çok önemli bir şey. Bakın “biz Mehdi (a.s.) öncüsüyüz” demek bile nasıl motive ediyor Fethullah Hoca’nın talebelerini görüyorsunuz. 100 dolara, 150 dolara gidip ta Afrika’da faaliyet yapıyorlar. Ama şahs-ı manevi dendiğinde, yani benim buna iman etme gücüm yetmiyor, bana öyle bir şey anlat ki, ben buna iman edeyim; yani o kadar bana uygun hale getir ki benim aklımın alacağı gibi olsun; yani iman etmede benim gücümün yeteceği kadar olsun mantığında gibi görünüyor bu. O zaman da insanlar tabii buna için için bilinçaltında bir mana veriyor tabii. Yani aslında bunun bir aslı yok ama yani bu böyle artık bir çevirilir, uygun bir şekle getirilir; zaten Mehdiyet de yoktur, Mehdi (a.s.) diye biri de yoktur. Şahs-ı manevi gibi, yani müphem böyle zor anlaşılır bir şeyle yani konu geçiştirilmiştir gibi bilinçaltında mecburen bir gelişme oluyor, bir kısım insanlarda. Bu da onlarda meskenet, güçsüzlük ve heyecan kaybına sebep oluyor. Çünkü insan biliyor orada onun ne anlama geldiğini. Bakın ama deseler ki “Mehdi (a.s.) vardır, talebeleri vardır ve Mehdi ve talebelerinden oluşan şahs-ı manevi vardır” dense bu zaten tamam bu şimdi ben buradayım, sen de buradasın, ve sen desen ki ben sizin lideriniz olsam, mesela 3 kişiyiz. Şimdi ben varım, siz de talebelerim olduğunuzu düşünün, bir de bizim şahs-ı manevimiz var şu an, insanlara aktarıyoruz. Ama ben varım bir gerçeğim, siz de varsınız bir gerçeksiniz değil mi? Bir de bizim anlattığımız konu var ve onların etkisi var. Ama ben yokum, siz de yoksunuz ama bir şahs-ı manevi var. Yani bu biraz geçiştirme gibi insanlara gelir. Arkası da çünkü bak arkası da geliyor. “İsa (a.s.) nerede” diyoruz yani “Mehdi (a.s.) tamam, şahs-ı manevi, onu hallettiniz” diyoruz. “O da şahs-ı manevi” diyor. Kuran’da açıkça inecek diyor. “Ayette var” diyoruz, “hadiste var”. “O zaman gel sana özel bir şey söyleyeyim” diyor. “Ağabeyler gördü” diyor, “2-3 ağabey gitmiş gömmüşler” diyor, Hz. İsa (a.s.)’ı. İnmiş meşhur bir yerde belki Isparta’da bir yere geldi. Teşhis etmişler görmüşler Hz. İsa (a.s.)’ı gidip gömmüşler. O da hemen gelir gelmez de ölmüş. Kardeşim bu imanın sıkışması durumda çok açmazda olan ve perişan bir tevil bu. Çok perişan bir tevil. Yani bu duruma gelmeye gerek yok ki. Yani dersin mesela Allah vermesin “Allah benim imanımı arttırsın. Ben buna iman edemiyorum, yani çok zor buna iman etmek” diyebilir. “Bana dua edin, yardımcı olun. Ben Allah’a inanıyorum ama bu konuya inanamıyorum” dersin. Allah sana bir yol gösterir. Ama buna ne gerek? Bu üsluba ne gerek? Yani şu perişanlığa ne gerek? Nereden biliyorsun Mehdi (a.s.)’ın çıkmayacağını? Nereden biliyorsun Hz. İsa (a.s.)’ın inmeyeceğini? Daha yüzyıl varken adı gibi emin oluyorlar. Daha mesela 70 yıl varken yahut 30-40 yıl varken, adı gibi emin oluyor gelmeyeceğinden. Yani çok garip bir şey bu. Bakın alametleri var, Mehdi (a.s.)’ın alametleri. Şahsın gelmesinden daha büyük alamettir bunlar. Yani en az Mehdi (a.s.)’ın gelişi gibi önemlidir. Fakat ondan daha büyük Mehdi (a.s.)’dan daha büyük alamettir bu alametler. Çünkü zaten Mehdi (a.s.) Mehdilik iddia etmeyecek ki, alamet oluşsun. Yani Mehdi (a.s.) geldiğinde “ben Mehdi’yim” demeyecek. Kimse de ona “Mehdi’sin” diyemez. Yani müsaade etmez Mehdi (a.s.) ona. Bakın ay ve güneş tutulmalarını söylüyor Peygamber (s.a.v.) belirgin elle tutulur şekilde 1400 yıl öncesinden söylediği hiç kimsenin bilmediği bir olay, 1400 yıl öncesinde ne zaman ay ve güneş tutulacağını kim bilebilir? Ramazan Ayı’nda 15 gün arayla Hicri yılbaşında bakın Hicri yılbaşında, peş peşe ay ve güneş tutulmaları olacak dense bilinecek bir şey değil ki bu devirde bu, mümkün değil yani. Ne zaman olacağını söylüyor Peygamber (s.a.v.). Bu bir mucize bu. Kardeşim bak inanamıyordun bak olmuş işte. Aklına sığdıramadığın konu olmuş. Mesela “Kabe’de baskın olacak” diyor Peygamber (s.a.v.), “Hicri yılbaşında” diyor Mehdi (a.s.)’ın çıkacağı yıl. “Baskın oldu kan akıtılacak” diyor, o da oldu. Aynen dedikleri gibi oluyor. Adamlar “Peygamber (s.a.v.) dedi, biz kan akıtalım da Peygamber (s.a.v.)’in hadisini doğru çıksın” diye yapmıyor ki bunu. Bir adam gidip kendisini doğratır mı yani bunlar adamların hepsini doğradılar orada. Suudi Hükümeti. Kollarını bacaklarını doğradılar adamların. Perişan ettiler, hepsini astılar sonra da adamların. Yani böyle bir şeyi göze almaz bir insan. Yani yapmaz. Çünkü değil mi haram olur, öyle bir şey yapamaz. Çünkü Peygamber (s.a.v.); “gidin kolunuzu doğratın” demez onlara. Demiyor yani, “benim hadisimi doğru çıkartın” demez Peygamber (s.a.v.). Zaten olacak o. Lulin Kuyruklu Yıldızı’nın çıkacağını kimse bilmiyor. Bilim adamları da bilmiyordu. Sürpriz çıktı Lulin Kuyruklu Yıldızı. Adamlar şaşırdı Lulin Kuyruklu Yıldızı’na, bak bilim adamları. 2007 yılında modern bilim şaşırdı, Lulin Kuyruklu Yıldızı’nı görünce. Bilmiyorlardı adamlar çıkışını. Yani “1000 küsur sene önce çıkmış olabilir” diyorlar, en az. Ama “çok daha da bu eski olabilir bu yıldızın gelişi” diyorlar. Bir daha gelişinin de ne zaman olacağını bilemiyorlar. Ama “en az 1000 yıl” diyorlar en az 1000 yıl, bilinmiyor. Peygamber (s.a.v.) diyor ki; “ben biliyorum” diyor. 1400 sene öncesinden ve vaktini tam söylüyor diyor ki “o dönemde de yağmurlar da kesilecek” diyor Peygamber (s.a.v.). “Yağmurlar kesilecek birkaç yıl yağmur da yağmayacak” diyor. “Arkasından kuyruklu yıldızdan sonra, müthiş yağmur yağacak. İnsanlar da bu sefer yağmurdan şikayetçi olacak” diyor. Şimdi bu Mehdi (a.s.)’ın çıkışından daha büyük alamet değil mi bu? Dediğinin aynısının çıkması kelimesi kelimesine. Çünkü burada red de yok yani Mehdilik, “ben Mehdi değilim” diye reddeder ama orada öyle bir konu yok, net yani olay var yani. Elle tutulur olay var. Bunun gibi 150 tane olay, alamet oluştu Mehdi (a.s.)’ın çıkışıyla ilgili.
ALTUĞ BERKER: İran-Irak savaşı. Afganistan işgali. Fırat’ın suyunun kesilmesi.
ADNAN OKTAR: Yani mesela Afganistan’ı Afgan halkı özel olarak Peygamberimiz (s.a.v.)’in hadisleri doğru çıksın diye kendileri mi işgal ettirdiler? Amerika’ya “gel burayı işgal et” mi dediler? Iraklılar rica mı etti, Peygamber (s.a.v.) hadisi doğru çıksın gelin burayı işgal edin mi dediler? Kaderde bunlar. Değil mi? Ve bütün bu olaylar bak hiç olmayacak zannettikleri olaylar bunlar oldu. Şimdi ne yapıyorlar biliyor musunuz? Daha önce olan olaylar gibi bir kısım insanlar yani cahilliğinden bilgisizliğinden reddenleri tenzih ederim. Nasıl daha önce Peygamberimiz (s.a.v.) geldiğinde mucizelerini inkar ettiler, kabul etmediler. Bakın yine Peygamberimiz (s.a.v.)’in mucizelerini yine inkar ediyorlar. Yani o devirde inkar edenlere şaşıyorlar. Anlatıyor adam böyle diyor, “alelen olmuş” diyor, “inkar etmişler” diyor. Sen şu an inkar ediyorsun. Buna ne diyorsun? Elle tutulur bir şekilde inkar ediyorsun. Yani 1400 sene önceki inkarla bu 1400 sene sonraki inkarın arasındaki farkı bana bir söylesinler.
SUNUCU: Bunlar yaşanmış şeyler zaten. Kanıtlanmış şeyler yani.
ADNAN OKTAR: Tabii. Mesela Peygamber Efendimiz (s.a.v.) zamanında. Mesela Peygamber (s.a.v.) diyor ki o devirde, “biraz sonra falanca kişi gelecek” diyor. “Allah Allah” diyorlar. “MaşaAllah nasıl bildi?” diyorlar. Mesela bir mucize oluyor bu. Bu hadis kitaplarında geçiyor, biz de şaşırıyoruz. “Elhamdülillah nasıl oldu? Allah’ın mucizesi bu” diyoruz. Peygamber (s.a.v.) diyor ki “1400 sene sonra şu gelecek” diyor. Söylüyor ve dediği tarih de yani anı anına oluyor. Mesela İstanbul’da büyük bir ateş çıkacağını duman çıkacağını söylüyor ve “hemen o tarihte de Mehdi (a.s.) gelmiş olacak” diyor. Aynısıyla oluyor. Adam muhatap dahi olmuyor. Değil ilgilenmek, bak Peygamber (s.a.v.) mucize gösteriyor, muhatap dahi olmuyor. Kardeşim 1400 sene önceki en ufak bir mucizeyi bile, en ufak gördüğün bir mucizeyi bile, ki ufak değil bize göre hepsi önemlidir, ufak değil önemli Allah affetsin öyle demeyelim. Çok önemliyken, burada alenen oluşan mucizeyi neden görmezden geliyorsun? Bunun altında grup taassubu var, 1- Cemaat taassubu var, 2- Alışılmış yerleşik sistemi düzeni devam ettirme düşüncesi var, 3- Atalarından gördüğüne tabi olma düşüncesi var, 4- Zaten eskiden yani bak cehaletinden dolayı anlayamadığından dolayı, samimiyetinden dolayı, samimi olduğu halde anlayamayanları ben tenzih ediyorum bu konu için. Ama ben anladığı halde anlamazlıktan gelenler için bunu söylüyorum. Mesela o zaman da diyorlar, “atalarımızdan biz bunu işitmedik” diyorlar Peygamber (s.a.v.) bir şey söylediğinde değil mi? Yahut Peygamberimiz (s.a.v.) mucize gösteriyor, bütün mucizeleri o zaman reddettiler teker teker ve hiçbirini kabul etmediler mucizelerin. Kim kabul etti, sahabeler kabul ettiler, mucizelerini. Yani büyük bir şevkle heyecanla coşkuyla kabul ettiler. Onu sevenler kabul ettiler. Ashab-ı Bedir kaç kişiydi? 313 kişiydi, Peygamberimiz (s.a.v.)’in herhangi bir mucizesini reddettiler mi onlar? Mehdi (a.s.)’ın talebeleri de işte Peygamberimiz (s.a.v.)’in bütün mucizelerini kabul edecekler, bu devirde oluşan. Bu devirde oluşan bakın 1400 yıl sonra oluşan bütün mucizelerini kabul edecekler. Kabul etmeyenler kimler olacak ya farkına varamayanlar ya cahil olanlar, ya muannit olanlar, ya kalbi hasut olanlar, ya inanmak istemeyenler, ya imanı zayıf olanlar veya sırf imansız olanlar.
SUNUCU: Hocam hemen ben size bir soru ile başlamak istiyorum. Pelin Duman İzmir’den sormuş. “Hocam sizin olumlu konuşmayla ilgili söylediklerinizin kendimde çok büyük faydasını gördüm. Düşüncelerimi olumlu cümleler kurarak dile getirmeye çalışıyorum, inşaAllah. Eğer insan olumsuz bir konuşma yapıyorsa ya kendini ya çevresini huzursuz ediyor. Sizin Kuran’dan bir öğüt bir hatırlatma olarak söylediğiniz her söz çok hikmetli. Hocam benim size sorum; insan karakterlerini nasıl bu kadar iyi analiz yapabiliyorsunuz?”
ADNAN OKTAR: İşin doğrusu yani gerçi övünmek gibi olacak ama çocukluğumdan beri insanları böyle mimiklerini, bir şeyi niçin yaptığını mesela anormal olsun veya normal olsun, iyi bir tavrı olsun, çok iyi analiz ederdim. Bizim arkadaş sohbetlerimizde de öyle eskiden beri çocukluğumdan beri bilinir. Detayı çok iyi görürüm gerçekten. Yani etrafımın da yorumu bu anladığım kadarıyla. Ama tabii Allah hissettiriyor yani insanın böyle müstakil bir gücü olmaz. Allah hissettirir, insanların yaşayıp da söyleyemediği konuları ben anlatıyorum bazen. Mesela insanların yapmacık kanunları oluyor kendi aralarında herkes uyuyor, birçok kişi uyuyor ama dile getirilemiyor bu, ben onu “Adamlık Dini” diye bir kitabım var, onda dile getirdim, anlattım. Okuyanlar hayret ediyorlardı.
SUNUCU: İnternette de bahsediliyor zaten o kitabınızdan. Okumuştum ben yorumları.
ADNAN OKTAR: Okudun? Aferin maşaAllah. Tabii yapmacık çok kötü, samimi çok güzeldir. Allah bizi samimiyete göre yaratmıştır. Ruhumuz aklımız samimiyette doğal ortamına kavuşur. Orada huzur buluruz. Samimi olmayan bir insanın konuşması insanı sıkar, tavırları da sıkar. Oturup kalkması her şey insana rahatsız gelir. Ama samimi bir insan insana çok zevk verir, insana huşu verir. İçini açar, dinlemekten zevk alırsın. Hareketlerinden zevk alırsın. Ben geçen gün de söyledim. Mesela din alimi olarak Hoca çıkartıyorlar, bazı kişileri çıkartıyorlar. Konuşma üslubu olağanüstü yapmacık oluyor. Yani mimikleri çok yapmacık oluyor, tavırları çok yapmacık oluyor. Bir de romantiklik duygusallık da onun içine giriyor, ayrıca onu da ekliyorlar. Yani çok kötü bir görünüm oluyor Allah vermesin, dini konuları tenzih ederim çok itici oluyor. Şimdi o gözle insanları dikkatlice incelesinler, benim analiz yapmama gerek kalmaz zaten kendileri de görecektir. Akıl almaz yapmacıklıklar var. Aslında imkan olsa da hiç yorum yapmadan ben bazı Hocaların konuşmalarını yayınlasam yani ikişer dakika birer dakika hiç yorum yapmadan. Nasıl yapmacık, nasıl komik, nasıl böyle çocukça, nasıl duygusal romantik böyle tabii olmayan konuşmalar yaptıklarını görünce daha iyi dediğimi anlayabilirler. Ama tabii bizim için asıl olan sürekli insanları samimiyete çekmek en önemli konudur, samimiyettir. Berker’im anlatacağın neler var?
ALTUĞ BERKER: Estağfurullah Hocam, sorular geliyor arzu ederseniz sürekli. Hz. İsa (a.s.)’la ilgili bir soru sormuş Zülfikar Aksu kardeşimiz. “Selamün aleyküm Hocam. Size bir sorum olacak müsaadeniz olursa. Hocam Hz. İsa (a.s.) sizce nereden çıkacaktır? Yani örneğin Mehdi (a.s.)’ın mekanı İstanbul’dur. Hz. İsa (a.s.)’ın mekanı neresidir? Siz onun kim olduğunu biliyor musunuz? Sizin onunla bir bağlantınız var mıdır? Biz de tanıyabilir miyiz? Şu anda dünya medyasında aktif birisi midir? Yoksa hala gizli midir? Geçen programda sorularınız kısa olsun demiştiniz, kısa tutmaya çalıştım. Allah razı olsun”. Zülfikar Aksu, Avusturya.
SUNUCU: Bütün sorularını sormuş ama kısa kısa.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, şimdi Mehdi (a.s.) bir kere halk arasında olacak tabii yani insanların arasında olacak. Ama Hz. İsa (a.s.)’ın halk arasında olacağına dair bir hadis yok. Yani sonradan var, bütün dünyayı gezecektir. Ama başlangıç aşamasında yok. Ama Bediüzzaman’ın açıklamalarından hadis-i şeriflerden bunu açıkça görüyoruz. Mesela diyor ki; “Mehdi (a.s.) Hz. Yusuf (a.s.) gibidir. Halk onu tanımaz ama o halkı tanır. Aralarında gezer” diyor. Buradan Mehdi (a.s.)’ın aşikare halk arasında olacağını anlıyoruz. Ama halkın onu fark edemeyeceği veyahut fark etmezden geleceğini anlıyoruz. Anlamazdan geleceği anlaşılıyor. Fakat Hz. İsa (a.s.)’ın özellikle saklanmaya ihtiyacı var. Çünkü Peygamberlik iddiası yani her devlette ağır cezaya mucip bir şeydir. Yani adamı alır hastaneye koyarlar en başta. Hiç şeyi olmaz. Veyahut sahte Peygamberler için bunu söylüyorum. Veyahut ciddi bir hareket olarak görürlerse de birçok devletin bir refleksi vardır. Devleti koruma refleksi vardır. Atağa geçerler ve Allah vermesin her şeyi yapabilirler. Şimdi tamam mucize olarak Hz. İsa (a.s.) korunacaktır ama bir de adetullah vardır. Adetullaha uyar Hz. İsa (a.s.). Dolayısıyla gizlenecektir. Hz. İsa (a.s.) şu an siyaset aleminde faaliyet yapıyor. “İmani faaliyeti” diyor, “Mehdi (a.s.)’ye bırakır” diyor Bediüzzaman. “Kendisi siyaset alemini dünya siyasetini yönlendirir” diyor. Dolayısıyla şu an medyaya yansımış bir yüzü yok Hz. İsa (a.s.)’ın. Yani yüzünü fotoğrafını gören bir insan yok şu an. Nerede olduğu konusu “o eşhası Ahir zaman” diyor Bediüzzaman yani zuhur yeri İstanbul’u söylüyor. Fakat Hz. İsa benim kanaatim İstanbul’da da zuhur edecek olmakla birlikte, İstanbul’a gelecek olmakla beraber Hz. İsa (a.s.)’la Mehdi (a.s.) biliyorsunuz birlikte namaz kılacaklar. Avrupa’da Amerika’da da faaliyet yaptığını da düşünüyorum. Hatta İsrail’de de faaliyet yaptığını düşünüyorum inşaAllah. 1400 kişilik bir talebe grubu var. Hatta bu talebelerinin bir kısmının Musevi, bir kısmının Hıristiyan olduğunu da düşünüyorum. Yani Katolikler’den, Ortodokslar’dan, Museviler’den çeşitli dinlere mensup kişilerden talebeleri olduğunu düşünüyorum. Hızır (a.s.)’la görüşmeleri oluyor tabii. Hz. Mehdi (a.s.) gibi değildir. Mehdi (a.s.) bilmez, Hızır (a.s.)’la görüşse bile, Hızır (a.s.) tanıtmadıktan sonra bilmez. Ama Hz. İsa (a.s.) vahiy aldığı için Hızır (a.s.)’ı bilir. Yani net bilir. Şu an dünya bir yere doğru yönlendiriliyor eğer dikkat edilirse. Mesela Türkiye’de iddia edilen Ergenekon Örgütü’nün tasfiyesi süreci var. İddia edilen Ergenekon Örgütü normalde tepmez devrilmez bir örgüttür. Yani öyle yıkılacak bir örgüt değil. Yani yapısını da insanlar tam bilmediği için yani ne olacak hani kolayca olur gibi düşünülüyor olabilir, öyle değil. Bir kere sivil yapılanması çok muazzamdır iddia edilen Ergenekon Örgütü’nün. Yurt dışında da var, Türki devletlerde de var, çok muazzam yapılanması var. İddia edilen Ergenekon Örgütü’nün yıkılma kararını veren Hz. Hızır (a.s.)’dır. Hz. İsa (a.s.)’ın da bu olayın içinde olduğunu söyleyebilirim. Ve bakın gözünüzün önünde eze eze koskoca dünya çapında bir örgüt yok ediliyor, değil mi? Yok ediliyor. Akla hayale gelmedik bilgiler ele geçiyor. Bilgiyi veren kişi hakkında şu ana kadar kimse bir şey açıklayamıyor. Yani hep meçhul bilgiyi veren kişi. Falancadır diyemiyorlar biliyorsunuz. Bir oradan çıkıyor dikkat ederseniz bir buradan çıkıyor. Ve neredeyse iddia edilen Ergenekon Örgütü mensuplarını delirtecek. Adamları cam kavanozun içine koydu adeta Hz. Hızır (a.s.), cam kavanozun içinde. Adamlar yani hopluyor kavanozun içerisinde saydam hale geldiler. Hiçbir şeyleri gizli değil, her konuşmaları her tavırları her eylemleri anında en hayati noktadan yakalanıyor. Hızır (a.s.) karar verir böyle şeylere. Bitirin dedi mi örgütü bitirirler. O kadar. Hz. Hızır (a.s.)’ın bu örgüte bir süre göz yumması da o da bir hikmete binaendir. Bakın o müsaade ettiği için devam etti iddia edilen Ergenekon Örgütü. Yani bir şey demediği için devam etti. Ama durdurun dediğinde duruyor, görüyorsunuz. Kurtarmak için bakın kaç kişi çırpınıyor. Bilmiyorum basını takip ediyor musunuz? Kendini yerlere atıyor insanların bir çoğu kurtarmak için. Ama mümkünü yok.
SUNUCU: Daha çok batıyorlar.
ADNAN OKTAR: Batacak yani. Tavuk gibi öyle çırpına çırpına gidecek o çaresi yok onun. Bu arada bir kamyon olayı oldu. Ama tabii ben bu arada tutuklu yargılananları, bunları tenzih ediyorum. Ben asıl örgütün ana yapılanmasını kastediyorum iddia edilen Ergenekon Örgütü’nün. Bir kamyonla ne bir şey mi el bombası mı ne buldular? Değil mi öyle bir şey var.
ALTUĞ BERKER: 900 tane el bombası olan bir kamyon var. İhbar edilmiş.
ADNAN OKTAR: Bu normal ama ordunun el bombasıymış değil mi?
ALTUĞ BERKER: Evet Hocam Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sivil kamyon kiralayarak nakil yapması olduğu söylendi.
ADNAN OKTAR: Emniyete haber verilmemiş herhalde.
ALTUĞ BERKER: Verilmemiş Hocam.
ADNAN OKTAR: Emniyet de şüphelenmiş.
ALTUĞ BERKER: Doğal olarak.
ADNAN OKTAR: Canım şimdi 900 tane el bombasını polis görürse ne desin adam? Haber de verilmemiş polise. Haber verilse bilgisi dahilinde olur. Mesela falanca plakalı kamyonda el bombası gidiyor. Hatta polis koruma da yapar, eskort da verirler. Yardımcı da olur. Eskort gerekir zaten öyle bir şeyde. El bombası. Yani inşaat kumu taşımıyorsun ki sen el bombası taşıyorsun. MazAllah herhangi bir şekilde o kamyon kaza yapsa bir şey olsa onların infilak ettiğini bir düşün. Bilmiyorum o bölge haritadan silinir. Allah vermesin çok tehlikeli. Onun için Emniyet’e haber verilmemesi olayı çok çok büyük bir olay yani çok büyük bir gedik ve çok büyük bir hata. Çünkü orada önde polis arabası olması lazım, arkasında polis arabası olması lazım değil mi? Gerekirse trafiğe de kapatılır yol. O kamyon geçinceye kadar tedbir alınır.
ALTUĞ BERKER: Bir de o gün 12 tane öyle kamyon gittiği açıklandı Hocam.
ADNAN OKTAR: 12 tane.
ALTUĞ BERKER: Evet yani habersiz şehrin içinde.
ADNAN OKTAR: Bir tanesi mi yakalanmış. Aman Allah’ım burası Türkiye diyorsun, böyle vakalar olur. İşte tecrübe olsun aman dikkatli olalım inşaAllah. Yalnız böyle şeyleri büyütmemek lazım bunlar olur bu tip şeyler, niye oldu, olabilir. Burada bir kere Emniyet’e haber vermeme olayı var. Burada bir hata yapılmış. Emniyet de herhalde orduya sormamış, “bu kamyon neyin nesi” diye. Orada da bir hata yapılmış. Ama olur böyle şeyler. Bunu bu kadar çok irdeleyip hani böyle felaket, milli felaket haline getirmenin alemi yok. Tedbir almak lazım yani. Bir hata yapıldığında sürekli onu irdelemek değil de tekerrürünü ortadan kaldıracak şekilde tedbir alınması önemlidir. Yani vah vah demenin bir anlamı yok. Ama tabii bu kamyona niye böyle refleks gösterildi denirse bu olmaz. Çünkü şu ana kadar o kamyondaki bombaların bin misli yakalandı, bin misli. Makineli tüfek mermileri, bombalar, bazukalar, dinamit lokumları işte c4 patlayıcılar, her türü bulundu plastik patlayıcılar. Dolayısıyla polisin bir refleksi olması bu konuda normal. Yani ne desin? Bir kamyon dolusu bomba var, gidiyor, merak edecek tabii. Emniyet’e haber verilmemiş, yani rutin dışına çıkılmış. Şaşırır tabii ki polis. Milleti, vatandaşını koruyacak tabii ki. Şaşırabilir, oradaki reflekse o kadar şaşırmak doğru değil. Çünkü daha önceki olaylarla bağlantı kuruyorlar. Yüz binlerce insanı öldürdü iddia edilen Ergenekon Örgütü, yüz binlerce. Ve ton hesabıyla da silah ve mühimmat ele geçti. Yani değil mi? Toz şeker gitmiyor ki adamlar orada ilgilenmesin. Tabii ki ilgilenecek. Onda bir şey yok. Ama şu ordu yıpranıyor lafı en kıl olduğum laflardan bir tanesi. Gerçi vazgeçtiler ondan ben uyardıktan sonra. İşte “ordu gitti, mahvoldu, yok oldu ordumuz, işte artık gücünü de kaybetti, manevi şeyi de kalmadı” falan. Çok garip ifadeler böyle. Sonra çıktım ne dedim? “Bırakın bunları” dedim. Bizim ordumuz balistik çelikten yapılmış Ağrı Dağı gibidir. Üstüne çık sen, istersen gezin, istersen kafanı vur, istersen koş üstünde, balyozla vur, hiçbir şey olmaz Türk Ordusu’na. Her zaman kendi içerisindeki uygun olmayan unsurları ordu tasfiye etmiştir. Ne var bunda yani bu kadar şaşıracak, bu kadar acayip karşılayacak? Ve riskli gördüğü bir kişi varsa veyahut hukuki deliller de oluştuysa, bir kişiden şüphelendiyse orada götürüp zaten kendi eliyle teslim ediyor ilgili yere ve hakkında dava açılıyor. Davalarda sonuçlanmadan biz hiçbir şahıs hakkında hüküm vermiyoruz zaten. Şu, şu şöyledir bu böyledir demeyiz hiçbir kimseye. Bir suçlamada bulunmuyoruz. Ama bu arada Adil Serdar Saçan Beyefendi bayağı bir faaliyet halinde. Sayın Başbakanımız’ın, Adalet Bakanımız’ın bu konuda bilgisinin olması için önümüzdeki günlerde dilekçe sunacağız. Yani belgeleri tamamlıyoruz. Akılalmaz bir olay var. Çok şaşıracakları bir olay var. Ama şimdi belgelerini, delillerini tamamlamadan ortaya çıkarsak olmaz. Belgelerini, delillerini tamamlıyoruz. Ama hazret bayağı cesur. Bayağı rahat yani. Öyle tahminimizin üzerinde rahat. Elini, kolunu sallayarak yine bazı bir şeyler yapmaya başlamış. Önümüzdeki günlerde anlatacağız inşaAllah. Yani milletimiz de duyacak yaptığı ilginçlikleri.
ALTUĞ BERKER: İddia edilen Ergenekon Örgütü’nün bir kir pas gibi demiştiniz. Temizlenmiş oluyor, bünye daha güçlenmiş oluyor. Ama henüz girilememiş alanlarının tehlike arz ettiğini ifade etmiştiniz Hocam.
ADNAN OKTAR: İddia edilen Ergenekon Örgütü devletin birçok yapısına sızmaya çalışmıştır. Orada bir kir pas meydana getirmiştir onu kastediyorsun. Evet. Kir, pas. Fincanda da olur kir, pas. Ne yaparız? Şöyle elimizle temizleriz, gider. Ordu da ne yapıyor eliyle bir fiske vuruyor gidiyor, o kadar. Yalnız ben Allah rızası için milletimizden rica ediyorum, istirham ediyorum. İddia edilen Ergenekon Örgütü tamamen dağıtılıncaya kadar askere, polise, savcılara, mahkemelere tam anlamıyla yardımcı olsunlar. Tam anlamıyla destek olsunlar. Ellerine geçen en ufak bir delili hemen savcılığa. Adını, soyadını yazmaya da gerek yok, çekiniyorsa. Zaten gidip kendisini hedef etsin demiyoruz, bir şey demiyoruz. Biz hedef oluruz evvelAllah. Gelsinler bize, sekizer, onar, yüzer, yüzer, bize vız gelir, tırıs gider. Ama halktan, kardeşlerimden çekinenler olabilir. Ne yapacak? Bir A4 kağıt alacak yahut ufak bir defter sayfası da olur. Yazsın: “böyle bir durum var efendim” diye. Takdir sizin, takdir sizin yani ben samimi kanaatim olarak ben böyle bir bilgiye sahibim, takdir sizin deyip gönderecek, o kadar. Başka bir şey yok. Savcılıklara. İddia edilen Ergenekon Örgütü savcılıklarına. İçi de rahat etmiyorsa Cumhurbaşkanı’na da göndersin. Başbakan’a da göndersin. İçişleri Bakanlığı’na da göndersin aynı anda. Tek bir makama göndermekle içi rahat etmiyorsa, 3-5 makama da birden aynı anda gönderebilir. Ama dikkat ederseniz polis hep bilgiyle çalışabiliyor. Mahkemeler de bilgiyle çalışıyor. Ben tabii kendi vatandaşlarımız ezilsinler, kafaları, mahvolsun, sürünsünler, müebbet yesin, ben bunun derdinde değilim. Ben iddia edilen Ergenekon Örgütü’nün dağıtılmasının peşindeyim. Dağılsın, nasıl dağılırsa dağılsın. Yani hukuki yöntemle tabii. Kardeşim yani öldürmedik aydın, öldürmedik öğrenci bırakmadılar. Önüne geleni öldürüyorlardı bizim 79’larda, 77’lerde. Lise arkadaşım vardı çekti vurdular. Öğretmenleri vuruyorlar, herkesi vuruyorlar. Mesela bizim coğrafya Hocası vardı. Adam pencereyi açamıyordu. Kornaya basıyorlar dışarıdan böyle uzun uzun kornaya basıyorlar. Bizim öğrencilerden birisi de koştu, çocuklardan birisi pencereyi açacak, Hocanın arabasına ne yapıyorlar gibisinden. Hoca bütün gücüyle bağırdı, “ne yapıyorsun?” dedi. “Sakın açma falan” dedi. Zaten Hoca, ama bir de Hocanın bulunduğu yerin penceresini açıyor. Safatorik. Zaten orada kornaya basmasının sebebi pencereyi Hocanın açacağını biliyorlar dışarıdan. Açtı mı vuracaklar. Yani iki aşamalı plan hazırlamışlar. Onu akledemiyor çocuk, akledemiyordu. Hoca uyarmıştı. Açtırmadı. Adamı okulun içinde vurmaya kalktılar. O ruhsatlı silahı vardı, kendini savundu falan bir şeyler oldu. Yani çok olaylar oluyordu. Mesela ülkücü gençleri gözümün önünde kaç defa dövdüler. Yani net öldürme amaçlı dövüyorlardı. Hep iddia edilen Ergenekon Örgütü’nün kışkırtmaları ve teşvikiyle oluyordu. İddia edilen Ergenekon Örgütü bak bir çekildi, operasyonlar başladı. Hani faili meçhuller? Zınk durdu. Habire profesör nerede aydın var, nerede gazeteci var, değil mi? Önüne geleni öldürüyorlardı. Gittiler Yargıtay’da o tertemiz insanları şehit ettiler. Gaffar Okkan mesela tertemiz aslan gibi ağabeyimizi gittiler vurdular, şehit ettiler. Uğur Mumcu kendi halinde halim selim bir insandı Uğur Mumcu. Milliyetçi, Atatürkçü, vatanperver. Kimseyle bir zoru yoktu yani herkese karşı saygılıydı. Üslubu falan çok nezaketli bir insandı. Ne istiyorsunuz? Demokrat bir insan. Mesela onun vurulmasına sebep olarak da iddia edilen Ergenekon Örgütü’yle ilgili bir açıklama yapacağına dair bir duyum aldıkları ve o yüzden ona böyle bir suikast düzenledikleri şeklinde bir basında yazı da vardı. Mümkün, olabilir, böyle bir şey de olabilir. Ama kim bilir hangi menfaatlerle çatıştı? O arada hep Müslümanların üzerine yıkmaya çalışıyordu iddia edilen Ergenekon Örgütü. Yani öyle kahpe bir örgüt ki. Mesela gidiyor, bir solcu aydını vuruyor diyor ki: “şeriatçı bilmem ne örgütü öldürdü” diyor. Zaten Türkiye’deki Müslümanlar son derece gariban, mazlum adamlar. Nur talebeleri dersen, yüzüne baksan kıpkırmızı oluyor adamlar. Nakşiler dersen, mazlum insanlar. Zaten onlar devlete de karşı son derece saygılı, vatandaşlara karşı saygılı. Değil mi? Halim selim insanlar yani bizim vatandaşlarımız mazlumdur öyle bir şeyi bilmez onlar yani. Mesela Kadiriler falan da öyle yani el pençe divan böyle duran, başı yerde olan insanlar. Garibanlar yani. Nerede gidip de adam vursun, Yargıtay’ın içine girsin bilmem ne yapsın. Bak sonra bir çıktı bu olaylar, hepsi organize, iddia edilen Ergenekon Örgütü’nün marifeti. Bir çoğu. En güzel yönlerinden birisi, artık yavaş yavaş bir huzur gelmeye başladı memlekete. Yani terör açısından. İddia edilen Ergenekon Örgütü’nün yaptığı o faili meçhuller açısından bir huzur gelmeye başladı. Ama örgüt tamamen temizlenmeden o konu da bir rahatlık olması mümkün değil. Çünkü, bunlar böyle ahtapot gibi. Kolunu kesiyorsun, öbür tarafta bir kolu daha çıkıyor. O kolunu kesiyorsun, oradan bir kolu daha çıkıyor. Yani burada çok cesur, kararlı ve azimli devam edilmesi gerekiyor. Ve bakın dedim ki 2 yıl, önce en tehlikeli yönü dedim 2 yıl önce. “En tehlikeli yönü iddia edilen Ergenekon Örgütü’nün, yargı içerisindeki yapılanması” dedim. Bakın, hakimlerin, savcıların içerisindeki yapılanması. “Ve yüksek yargıdaki yapılanması” dedim. “En tehlikelisi bu” dedim. Bak 2 yıl sonra dediğime geldiler. “Ve bir an önce” dedim, “tedbir alınsın” dedim o zamanlar. “Yargı reformu yapılsın” dedim. “Avrupa ayarında bir yargı reformu yapılsın, düzenleme yapılsın. Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nda da bir düzenleme yapılsın” dedim. Değil mi? Genel yapısında da bir düzenleme yapılsın. “Bu gidişat, Allah esirgesin” dedim, “hakimler devletine götürebilir Türkiye’yi” dedim. “Çok tehlikeli” dedim. Yani adamların sızmadığı bir yer yok. Ama bizim hakimlerimizin genel çoğunluğu çok efendi, dürüst insanlardır. Savcılar dersen, çok seçkin ve efendi, çok güvenilir insanlardır maşaAllah. Ama içlerine, mikrop sızabiliyor. Yani, iddia edilen Ergenekon Örgütü gibileri sızabiliyor.
ALTUĞ BERKER: Veya baskı altına alıyorlar, siz daha iyi bilirsiniz Hocam. Özür dilerim. Yani mesela şeyde çıkmıştı, yargıçların ismini yazmışlar yüksek yargıçların. Yanına aile fertleriyle ilgili bilgileri yazmışlar. Yani böyle, tehdit baskı altına alıyorlar bir çoğunluğunu belki.
ADNAN OKTAR: Birçoğunu demeyelim de, en az % 90’ı, en az % 90’ı. İddia edilen Ergenekon Örgütü’nün gelişmesi zaten, sırf tehdit ve kan ile gelişen bir örgüt. Yani, hangi aklı başında bir adam böyle bir melanet örgüte gider üye olur? Sen mesela yüksek yargı mensubu bir adamsın. Mesela Yargıtay’a seçilmişsin. Böyle gözü dönmüş, eli kanlı, psikopat bir mafya örgütüne gider üye olur musun? Çoluğun çocuğun var, deli olsa yapmaz bunu. Değil mi? Niçin yapıyor? Tehdit ediliyor. Adama geliyorlar, “selamun aleyküm”, “aleyküm selam” falan diyor adam kimliğini gösteriyor. “Biz” diyor, “vatanseveriz” diyor. Nasıl vatansever? Bayrağını çıkartıyor, bayrakta İsrail’in bayrağının amblemi var. 6 köşeli yıldız ortada. “Biz” diyor “İsrail’le de bağlantı halindeyiz” diyor. Şimdi, olabilir bağlantı. Peki bu ne diyorsun? “Bu da kurt” diyor. Bu ne diyorsun? “Biz milliyetçiyiz” diyor. “Haa” diyorsun. “Bu ne diyorsun? “Pergel ve iletki. Masonlukla da bağlantımız var” diyor. Demek ki adamlar fırıldak gibi. Yani, her yere dönüyorlar. Anlaşılan bu. Yani “biz de her yolda insan vardır, her düşüncede insan vardır, her kafa da insan vardır” imajı vermeye çalışıyorlar. Halbuki değil. Stalinist, Marksist bir örgüt, komünist bir örgüttür iddia edilen Ergenekon Örgütü. Net komünisttir ve Darwinist örgüttür. Yani Darwinizmi ana ideoloji olarak benimserler, başka bir düşünceyi de kabul etmezler. Bu insanların, ben bu konuyu çok geniş anlattım. Daha önce de çok anlattım. Tehditle girmelerini. Değil mi? Çok detaylandırdım. Yani, nasıl tehdit ettiklerini de çok anlattım. 2 yıldan beri anlatıyorum. Bir kere iki kere on kere anlatmadım. Geliyorlar adamın yanına, “ben” diyor mesela “yüksek görevli bir insanım” diyor. “Bu da arkadaşım da yüksek görevli bir insan” diyor. “Bizim faaliyetlerimizi biliyorsunuz siz, değil mi?” diyor. “Biz devletin kendisiyiz” diyor. “Bizden olmayan, bize hainlik yapanları biz neler yaptığımızı sen biliyorsun değil mi?” diyorlar. “Bilmiyorum” diyor. “Bilmiyorsan öğren” diyorlar, adamın önüne dosyayı koyuyorlar. Uğur Mumcu’lar, Bahriye Üçok’lar teker teker. “Hepsinin” diyor “faili biziz” diyor. “Biz yaptık arkadaş” diyor. Açık açık söylüyor. “İstersen git şikayet et” diyor. “Yani ne yaparsan yap” diyor. Silahı da masanın üzerine koyuyorlar. “Şimdi” diyorlar, “biz bu kutsal yapılanmaya seni almaya geldik. Sen şerefleneceksin şimdi bununla” diyorlar. Adam ne desin şimdi bunlara? Hiçbir şey diyemiyor garibim yani. Otomatik üye olmuş oluyor. “Hadi hayırlı uğurlu olsun” diyorlar, “sen üye oldun” diyorlar. Bitti bu kadar basit. “Ara ara biz sana bilgi vereceğiz sen de görevini yapacaksın” diyorlar. “Çocuğun maşaAllah” diyorlar mesela ismini veriyor “falanca okul da okuyormuş çocuk” diyor, “maşaAllah” diyor. “Kızınız da şurada okuyormuş” diyor. “Falanca kişiyle de ilişkisi var diyor”. “Biliyoruz arkadaşı” diyor. “Erkek arkadaşı ondan da haberimiz var” diyor. Zaten, adam mesela Yargıtay üyesinin kızının ilişkisini banda almışlar. Onu saklıyorlar, kaset olarak. Ve not düşmüşler, “adam sağlamda” diyor. “Elimizde bant var kızıyla ilgili” diyor. İddia edilen Ergenekon Örgütü’nün tutanaklarında bunlar. “Sağlam adam” diyor. Mesela, geçenlerde öyle bir şey vardı. Neyse onu anlatmayayım başka bir konu vardı. Mesela, yine yüksek yargıdan birisi kızını evlendiriyor. At hırsızı gibi senin efendim vatandaş, iddia edilen Ergenekon Örgütü’nün ünlü elemanlarından bir tanesi. PKK ile iç içe, Abdullah Öcalan’ın alnından öpmüş adam. Gitmiş adamcağızın düğününe. “Selamun aleyküm ben geldim” diyor. “Aleyküm selam ağabey” diyor, “hoş geldin” diyor adam. Biliyor adamın mikrop olduğunu, bela olduğunu da biliyor. Ama felaket korkuyorlar. Çünkü, çık git dese haftasına öldürürler diye düşünüyor adam. Ya çocuğuna, ya kendine bir şey olacak. Diyemiyor. Adamın adı ondan sonra adı da iddia edilen Ergenekon Örgütü üyesine çıkıyor. Yani tabii bunların da göz önünde bulundurulması lazım. Korkuyla buraya dahil olanlarla, sırf ahlaksızlığından, itliğinden dahil olanları ayırt etmek lazım. Yani tehditle gelenlerin ayrı bir şeyi olması lazım. Değil mi? Yani, korkutulmuş adam feci şekilde korkutulmuş. O kadar fazla ki böyle insan. Adam niye girsin kardeşim olacak iş mi? Mesela bakın düşünün, örgütün tehlikesini düşünün. Genel Kurmay Başkanı o zamanlar, yani eski Genel Kurmay Başkanı isim vermiyorum. Evinden yemek getirttiriyor. Evinden yemek getirttiriyor, yani bakın tehlikenin büyüklüğüne bakın yani. Değil mi? Mesela savcı evinden yemek getirttiriyor. Bu ne demektir bu? Yani tehlike kol geziyor demektir. Böyle bir durumda devleti seyretmek, hiçbir Türk gencinin, hiçbir Türk evladının vicdanının kabul edebileceği bir şey değil. Seyretmeyeceğiz. Devlete alabildiğine destek olunması lazım. Yani bu yangın tamamen sönünceye kadar devlete tam destek. Mesela kapıcısın, bilgin vardır, mesela görürsün bir şey konuşursun. Yahut pastanede çalışan bir gençsin. Türk gencisin, bu vatanın bir evladısın. Değil mi? Bu vatandaşlık görevindir senin. Allah rızası için ne yapacaksın? “Arkadaş” diyeceksin, “bu adamlar geldi, böyle abuk subuk konuşmalar oldu. Böyle bir şeyler duydum, haberiniz olsun” bu kadar. “Teşekkür ederim. Adımı da vermiyorum çekindiğim için vermiyorum”. Yani savcı zaten çok titiz davranır, oturup yani “Bunu kim yazdı? Kim etti?” demezler. Hayır vatandaş mağdur da olmaz. Sahte ihbara karşı da onlar bilgililer. Bilir onlar yani sahte ihbarı. Öyle bir konu olmaz. Yani böyle dedin diye adamı karga tulumba alıp götürmezler. Ama mesela 10 tane bilgi varsa, 11. bilgi bunu teyit etmiş oluyor. 12. bilgi bunu teyit etmiş oluyor. Karine olmuş oluyor, delil olmuş oluyor. Ve rahat hareket etmelerini sağlıyorlar. Yoksa, benim gördüğüm titizler. Yani öyle hani kimseyi de mağdur etme yanlısı değiller. Öyle bir şeyleri yok. Yani göremiyoruz. Ayan beyan bir delil olmadıktan sonra, pek ortaya çıkmıyorlar. Pek öyle bir şey yapmıyorlar yani inşaAllah. Ama bu yargı içerisindeki, yargı reformuyla ilgili çalışmalar ve iddia edilen Ergenekon Örgütü’nün yargıdaki yapılanmasının bozulması Türkiye’nin en hayati konusudur şu an. Bakın bir numaralı konusudur bu. Ve yargı reformu. Yani Hükümete bu konuda, tam destek sağlamak lazım. Yargı reformu konusunda. Ekonomide hükümeti beğenmiyor, tamam. Bir şey demiyorum ben. İstiyorsa gider başka partiye oy versin. Saygı duyarım ben yani, gelip partiyi desteklesin demiyorum ben. Ama, bu konuda hükümet sonuna kadar haklı. İddia edilen Ergenekon Örgütü konusunda. Devlet sonuna kadar haklı. Bütün gücümüzle destek olmamız lazım. Ben zaten her partiyi destekliyorum yani. Bana kalırsa. Yani milliyetçi olduktan sonra, bu vatana hizmet ettikten sonra her partiye karşı benim sevgim var. Allah’ı seven, Allah’a inanan, milliyetçi olan her parti benim partimdir. Tabii. Bir tek CHP’de, Darwinist çoktur CHP’de. Onun için CHP’ye karşı o kadar içimde şey yok. Ama Deniz Baykal’ı şahıs olarak çok takdir ediyorum. Bana niye destekliyorsun diye sürekli mailler geliyor. Yani kardeşim bilmediğiniz şeyleri biliyor olabilirim, Allah Allah. Bir kere hakikaten samimi olarak söylüyorum efendi bir insan. Elinden yüzünden efendilik akıyor. Yani nezaketli bir insan. Olgun ve kişilikli bir insan. Yani böyle insanlar güç yetişir, zor yetişirler. Yani alelade, hemen diyor ki mesela “CHP’ye bir lider bulalım”. Kardeşim yani sen, bir kursa herhangi bir öğretmen alıyor değilsin ki sen. Lider yani lider yetişmez ki, lider olunur. Hadi bakalım gel seni lider yapmak istiyorum. Öyle olmaz öyle şey. O yüzden Deniz Baykal mühim bir şahıstır yani önemli bir insandır. Yani güç yetişen insanlardan bir tanesidir. Onun sözünü dinlemiş olsalardı CHP en büyük partiydi şu an. Deniz Baykal’ın sözünü dinlemiş olsalardı. Bir sürü böyle, akıldane var. Böyle kokoşlardan da çıkıyor, böyle dedelerden de çıkıyor akıl veren akıldaneler. Onların kafasıyla, kavruk küçük bir yapı meydana geliyor. Bırakın değil mi bu insanı, hizmet etsin sözünü dinleyin çok da güzel netice alacaksınız. Dinlemiyorlar. Kaç defa söyledim. Bak 2 yıl önce söyledim ben, “Deniz Baykal’ı kendi haline bırakmış olsalar Türkiye’nin en büyük partisi olur” dedim. Çünkü bir kere, demokrasi yanlısı bir tavrı var. Müslümanları kucaklayan bir tavrı var, İslam’a karşı için için derin bir sevgisi olan bir insan. İşte torunlarını alıyor Cuma namazlarına götürüyor, bayram namazlarına götürüyor. “Öğrensinler” diyor, bizden sonra bak kendi torunlarını da düşünüyor. Onların dindar olmasını düşünüyor ve sünnete uygun kendisi namaz kılıyor. Çocuk abdest alıyor, namaz kılıyor ve torunlarının da bunu uygulamasını istiyor. Bu tam Türk evladı işte bu. Ve milliyetçi, Atatürkçülüğün değil mi ruhunu benimsemiş has Atatürkçü. Ve halis Türk milliyetçisi. Ve mükemmel de bir dindar, yani aydın dindar. Şimdi o modelin Türkiye’ye uyarladığını düşünün. Yani o tarzda bir bakış açısının bütün partiye hakim olduğunu düşünün, CHP’ye. CHP ezer geçer % 70 oy alır yani. En az % 70 oy alır yani inşaAllah. Ama bırakmıyorlar kendi haline. Mesela, çarşaflı bir bayana rozet taktı diye olay çıkarttılar. Kardeşim senin tecrüben nerede, vicdanın nerede, aklın nerede, kültürün görgün nerede; o insanın vicdanı, kültürü, görgüsü nerede? Sen lider olarak seçtiğine göre bir hikmeti hayrı vardır değil mi? Bir söz dinle. Yani lider dedi mi bir insan, liderde bir hikmet, bir hayır vardır. Yani tamam demokrasi var ama, lider herhangi bir olay değildir ki. Herhangi bir vaka değildir. Partiyi parti yapan liderdir yani. Mesela, Deniz Baykal olmasa CHP’de, kim bilir kaç oy alacaktı CHP? Yani şu anki oyunu bile Deniz Baykal’ın sayesinde alıyor. Bir oranda. Tabii. Yani inşaAllah böyle aklı başında, daha çok aklı başında insanlar çıkar da; Deniz Baykal’a karşı daha bir böyle saygılı daha yol açan daha sözünü dinleyen bir çizgiye gelirlerse şahane bir yapı meydana gelebilir. Ama inşaAllah öyle olur. Çünkü dindar insanların kucaklanması çok hayati bir konudur. Hürriyeti savunmak çok hayati bir konudur. Halkla iç içe olmak çok önemli bir konudur. Halkın değerlerine önem vermek çok önemlidir. Halkı kim kucaklarsa o iktidar olur söyleyeyim. Halkın değerlerini kim severse halkı kim bağrına basarsa o iktidar olur. Halka rağmen iktidar olunmaz söyleyeyim. Yani öyle bir kafa olmaz. Millete rağmen iktidar, öyle bir konu olmaz. Yani 30 kere de denemenin alemi yok. Yani sonunda da insanlar mutsuz da oluyorlar, bunun sonucunda. Ama tekrar söylüyorum bu yargı reformu konusunda gerekirse referanduma gidilsin. Ama mutlaka bu sorun süratle çözülsün. Yani tam Avrupa ayarında bir yargı reformu yapılması şart. Avrupa ayarında. Böyle bağımsız yargı, güçlü, sıhhatli. Değil mi? Böyle tekelleşmemiş, tekelleşmemiş. Özellikle tekeli kırılmış, değil mi? Her düşünceye açık, samimi, sevecen, milleti kucaklayan bir yargı sistemi acil olarak oluşturulması gerekiyor. Avrupa ayarında inşaAllah.
Evet. Bu 21:00 ile 24:00 arasında bir programımız var değil mi? Ne, ne diyorsunuz bunun ismine?
ALTUĞ BERKER: “Adnan Oktar ile Gece Sohbetleri”.
ADNAN OKTAR: Gece sohbet ediyoruz. 24:00’ten sonrasına ne diyoruz? O da Adnan Oktar’la Gece Sohbetleri. Tamam. O zaman gece yarısı sohbeti diyelim ona bari. Bu gece sohbeti olsun, o da gece yarısı sohbeti olsun. Tamam, peki. Bugünlük bu kadar yeter. Yani bu vakte uygun olarak. Belki bir ihtimal 24:00’ten sonra biraz daha konuşabiliriz. İnşaAllah.
ALTUĞ BERKER: İnşaAllah. O zaman kısa bir ara verelim.
Basında Harun Yahya
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...Bunları Biliyor Musunuz?
Devamı ...Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...Güncel Yorumlar
Devamı ...
Kuran Tefsiri
Devamı ...