SUNUCU 1: Hayırlı geceler değerli izleyenler. Yine bir Gece Sohbetleri’nde daha beraberiz. Bugün sizlere HarunYahya.Tv ve Mavi Karadeniz Radyolarından sesleniyoruz. Aynı zamanda Tv Kayseri ve Samsun Aks ekranlarından da sizlere sesleniyoruz. Bugün yine sizden gelen soruları Hocamıza yönelteceğim ve yanıtlayacak inşaAllah kendisi. Hoş geldiniz Hocam.
ADNAN OKTAR: Hoş bulduk efendim.
SUNUCU 1: Değerli izleyenler bizi HarunYahya.Tv sitesinden 24 saat yayınlarımızı takip ederek ulaşabilirsiniz. Soru ve görüşlerinizi AhirZamanSohbetleri@hotmail.com adresine gönderirseniz eğer Hocamız sorularınızı yanıtlayacak inşaAllah. HarunYahya.Org ve HarunYahya.Net adreslerinden de Hocamızın tüm eserlerini ücretsiz olarak indirebilirsiniz. Bizi yarından itibaren HarunYahya.Tv internet sitemizden ve Mavi Karadeniz Radyo’dan, Aksu Tv ekranlarından da takip edebilirsiniz. Yeniden hoş geldiniz hepiniz. Programımıza başlayabiliriz inşaAllah. Buyurun.
ADNAN OKTAR: Şimdi yolda gelirken düşündüm, en önemli konulardan bir tanesi Türkiye’de sevginin daha yoğunlaşması gerektiği. Çünkü mesela bak, televizyon haberlerini izliyorum, olaylara bakıyorum, sevgisizliğin ve Darwinizmin insanları nasıl zalim hale getirdiğini görüyorum. Mesela bak adam diyor ki birisinin ifadesi; “o adamları” diyor, “Müslümanları camideyken bombalamak lazım” diyor. Yani bu kadar Müslümanlığa karşı nefretin gelişmesi uzun bir eğitimle elde edildi. Camide mazlum Müslüman orada namaz kılıyor, yaşlı dedeler var, anneanneler var, genç insanlar var, mazlum insanlar. Kimseye bir zararı yok, zoru yok. Bu kadar şiddetli nefret, senin gücün yetiyorsa, mesela farz edelim Amerika işgal ediyor Irak’ı, git orada bir delikanlılığını göster yiğitsen. Orada gösterirsin. “Arkadaş, ne işiniz var burada, Müslümanlara böyle yapıyorsun?” dersin. Orada onlara meydan okursun, ben anlarım orada senin delikanlı olduğunu ama burada ağzı yok dili yok yani mazlum Müslümanlara, milletimizin özünü temsil eden tertemiz insanlara bu kadar acımasız bir katliam arzusu içerisinde bulunmak çok büyük bir ahlaksızlıktır ve şerefsizliktir. Çok çok büyük bir ahlaksızlıktır. İşte Darwinist eğitimden etkilenen insanların üslubudur bu. Çok ibret almaları lazım bundan ve ne hale getirdiklerini, milletimizin bir kısım insanları ne hale getirdiklerini görmeleri açısından da bu çok önemli. Bu, yani dün öyle bir aklıma takıldı yani oradaki üslup, orada yaptığı, milletimize karşı yaptığı kabadayılığı düşündüm o münasebetsizin. Bir de bunlar korkak ve kalleş tipler, yiğitsen sen, hasmına git. Değil mi? Öyle gücün yetecekse orada bir görelim senin delikanlılığını. Tertemiz Müslümanlardan ne istiyorsun sen, annelerden, bacılardan, tertemiz insanlardan? Ya gidip sinagog bombalıyorlar, ya kilise bombalama eğilimi var, ya camiyi bombalama eğilimi var. Bu kin nedir, bu nefret? Bunu anlamazlıktan gelmemesi gerekiyor birçok insanın. Vahametini görmeleri gerekiyor. Demek ki yanlış bir eğitim uygulanmış, yanlış bir şeyler yapılmış, yanlış bir felsefe uygulanmış. Buna karşı gereken önlemlerin alınması lazım. Sevgi, merhamet, şefkat, dostluk, affedicilik, insancıllık esas olması gerekiyor diyorum. Hayır biz de gerici, bağnaz, yobaz sisteme karşıyız. Tamam. Ama bunun için gidip camideki dedeleri mi bombalamak gerekiyor? Böyle bir rezilliğe gerek var mı? Böyle bir acımasızlığa ve gaddarlığa gerek var mı? Hangi insanoğlu, evladı bunu düşünebilir, değil mi? Eğer onlar cahil gelirse o da senin suçun. Eğit, anlat, doğrusunu güzelce anlat, izah et. Değil mi? Bizim insanımız mazlumdur, dindar yani sürekli soruyorlar zaten televizyon programlarında olsun, başka şeylerde olsun. Sürekli hakkı, doğru olanı öğrenmek için can atıyorlar. Yani bunun çirkinliği tarif edebilecek gibi değil, açık. Fakat anlamazlıktan gelenler var, daha hala anlamazlıktan gelenler var, o çok şaşırtıcı. Bunun anlaşılmayacak bir yönü yok. Din bize merhameti, affediciliği ve akılcılığı, kindarlıktan kurtulmayı göstertir. Çünkü bakın insanlar birbirine güvenemedikleri için dünyadaki insanların yüzde 99’u nerdeyse azap içinde yaşıyor. Güven olmadığı için. Hemen hemen herkes, büyük bir bölüm, yani nadir vakaların dışında, kendi ruhunda, kendi bedeninde hücre hapsi yaşıyor. Ne bir arkadaşı var, ne bir dostu var, ne bir güveneceği bir insan var. Mesela soruyorum, geçenlerde de konuştum. “Kaç tane arkadaşın var?” diyorum mesela, “güvendiğin insan var” diyorum, “2 tane” diyor. “Gerçekten güveniyor musun?” diyorum, “tabii tam anlamıyla güvenmiyorum” diyor. Bu ne demektir? Hücre hapsi. Yarı deli gibi yaşıyorlar, zaten kısacık bir ömür verilmiş. Mesela 20 yaşında 25 yaşında zaten ancak kendini anlamaya başlıyor. 35, 45, iki 10 senelik ömrü var zaten. 45 yaşında bir kadın ne hale gelir? Değil mi? Malum. İnşaAllah. İki 10 sene. Göz açıp kapanıncaya kadar gider. O hayatı yaşarken, müthiş bir mücadele içerisinde oluyor. Hem insanlardan çekiniyor, hem kavgaya hazır, hem laf sokmaya hazır, hem tersleşmeye hazır, hem korkuyu bütün şiddetiyle yaşıyor, hem tedirgin, hem şüpheci. Ayette diyor Allah; “Allah insanlara zulmetmez, insanlar kendilerine zulmediyor” diyor. Kendi kendilerine acayip zulmediyorlar. Bütün toplum, dünyanın birçok yerinde kendine zulmediyor ama bizim milletimiz genellikle kalenderdir, güzel huyludur ama bizim milletimiz içinde de insanların birçoğu acı çekiyor. Birçoğu gergin, içleri rahat değil. Bir numaralı sorun bu iken, bir numaralı sorun başka şeylermiş gibi gösterilmeye çalışılıyor. Dünyadaki bir numaralı esas sorun, sevgi eksikliğidir, sevgisizliktir. Bunun yüzünden insanların yüzde 90 küsuru diyeyim, yani 99 belki biraz yüksek olur ama en az yüzde 95’i Cehennem hayatı yaşıyorlar. Hep ızdırap içerisindeler. Mesela yoğun sigara içmelerinin kökeninde o oluyor. Yoğun alkol almanın kökeninde o oluyor. Uyuşturucu kullanmanın nedeni o oluyor. O psikosomatik hastalıklar mı diyorlar, ne diyorlar? Bütün hastalıkların kökeninde yine bunlar oluyor. Bakın dışarıya, çıkın bakın. Yani birbirine sevgiyle bakan, güvenle bakan insan sayısı kaç tanedir. Bu çok büyük bir anormallik, yani çok büyük bir eksiklik. Bu nasıl farkedilmez? Bunu dile getirmemek de çok acayip. Alenen görüyor, yaşanan bir gizli dram bu, bakın gizli bir dram. Bunun hemen kökünden sökülmesi lazım, insan, bir insanın yüzlerce arkadaşı, dostu olması lazım, güvendiği insan olması lazım, binlerce olması lazım, sırdaşları olması lazım, açık açık konuşması lazım.
SUNUCU 1: Evet. Sorun bu anlamda güvenilmemek mi? Yoksa güvenmemek mi?
ADNAN OKTAR: Her ikisi de var, yani karşılıklı. Şimdi bakın karşıdaki diyor ki; “bana güvensin” diyor. O da diyor ki; “o da bana güvensin” diyor ama diyor; “ben ona güvenemiyorum”, “ben de ona güvenemiyorum” diyor. Bir kör açmaz var. Yani bu açmazı çözecek birisine ihtiyaç olduğu anlaşılıyor. Yoksa 50’ye 50 iki taraf olması, iki taraf da birbirini sevmek istiyor, iki taraf da dost olmak istiyor. Fakat ona hakemlik edecek birisi olması gerekiyor. Mesela Peygamberimiz (s.a.v.), o devirde Müslümanlar birbirine bayağı düşmandı. O ilk zamanlar, Müslüman olmadan önce müşrik dönemde. Kanlı bıçaklı düşmandılar. Ayette diyor “Allah sizi uzlaştırdı” diyor. “Bütün dünyayı verseniz, yine” diyor şeytandan Allah’a sığınırım “uzlaşamazdınız ve kardeş olamazdınız ama Allah sizi kardeş yaptı” diyor. Mucizedir o ama Peygamberimiz (s.a.v.)’in hakemliğiyle oldu. Allah onu vesile etti, Kuran ve Kuran’ı fiilen uygulatan bir insan. Peygamber (s.a.v.)’nin varlığı. Mesela şu anda da Kuran var ama insanlar dost olamıyorlar. Yani buradan Mehdi (a.s.)’ye ihtiyacın varlığı anlaşılıyor. Ahir Zamanda Mehdi (a.s.)’nin ehemmiyeti, Hz. İsa (a.s.)’nın Mesih (a.s.)’nin inişinin ehemmiyeti anlaşılıyor. Mesela İncil’i hem bozdular Hıristiyanlar, tahrif ettiler, hem de parçalara ayırdılar bir de ayrıca birbirine düşman oldular. Protestanlar olsun, Katolikler olsun, değil mi? Bir de yüzyıllarca savaştılar. Sel gibi kan akıttılar. Allah onlara öyle bir şey demedi. “Biz” diyor, “Ruhbanlığı onlara söylemedik” diyor Allah. “Ruhbanlığı kendileri çıkarttı” diyor, şeytandan Allah’a sığınıyorum ama “ona da gereği gibi uymadılar” diyor. Kendi çıkarttıkları o, uydurma diyelim, inançlara da uymuyorlar zaten, onu da yerine getirmiyorlar. Bu yüzden önümüzdeki yüzyıl, yani dünyanın sonunun belirleneceği yüzyıl ama inşaAllah bu yüzyıl hakimiyetin, İslam’ın dünya’ya hakim olacağı zamanın yüzyılı inşaAllah. Bunu göreceğiz ama bunu görürken tabii bu ilmek ilmek, yavaş yavaş, dokunan bir kumaş gibidir. Allah emek verdirerek, dikkat verdirerek bunu geliştiriyor. Kendi kendine olmaz, birdenbire olmaz. Sebebe sarılması gerekiyor, şu anda da bunu görüyoruz, yani Allah emrimize interneti verdi, bütün Müslümanların emrine interneti verdi. Hakkı ve doğruyu, güzelliği insanlara oradan çok rahat, güzel elde edebiliyorlar. Birbirlerine arkadaş olabiliyorlar. Mesela eski devirde olsa “arabam yok, atım yok, arkadaşlarımla görüşemiyorum, bağlantı kuramıyorum” diyebilirlerdi ama şimdi internet arabaya ve ata ihtiyaç bırakmadı. Değil mi? Bastın mı düğmeye komşusunun evine rahatça gidebiliyor, rahatça tanışabiliyor, arkadaş olabiliyor, anlatacağı her şeyi sözlü de anlatabiliyor, hatta görüntülü de anlatabiliyor isterse. Dolayısıyla bahane kalmadı ama tabii alabildiğine iyi niyetli ve samimi olunması gerekiyor. Ruhtan, nefsin ve şeytanın etkisini çıkartmak gerekiyor. Şeytanın etkisinde olanlar kendilerini uyanık zannederler, çok akıllı zannederler. Mesela kindar yaşamayı aklın bir gereği olarak görürler, yani nefretle veya şüpheci yaşamayı. Halbuki kindar ve şüpheci yaşayan kendini ezer. Bir kere yüzünde meymenet kalmıyor, yani insanlıktan çıkıyor böyle insanlar. Tabii, saçı başı dökülüyor, hastalıklar geliyor, ağzı, dili kuruyor, böyle perişan vaziyette, yani sürekli dehşeti yaşıyor, sevinci yaşayamıyor, neşeyi yaşayamıyor, dostluğu yaşayamıyor. Yaşadıkları sadece nefret, kin, öfke, şüphe, işte tuzak kurmak, sürekli teyakkuzda ve gerilimde olmak, bunlar insanı hem yıpratır, hem de çok kötü bir konuma sokar ama tevekkül, Allah’ı sevmek, güzel ahlaklı olmak, hayra yormak, samimi olmak da ruha ve bedene gıdadır. Dünyada da, Ahirette de insana mutluluk verir. Kuran’ın da bizden istediği budur. Kuran’ı insanlar iki türlü anlayabiliyor. Biri, işte Kuran’a göre hayat yaşarsan, her şeyin sınırlanır. İşte bir odaya kapanırsın, mutluluğun gider, kesme vardır, asma vardır ondan sonra hayata küsme vardır, asosyal olma vardır gibi bir inanç içindeler. Halbuki Kuran bize bir bayram havasının üstünde bir ruh hali veriyor. Hem bize hürriyet verir, hem sevinç verir, hem neşe verir, hem tevekkül verir, hem güzel ahlakın sevincini, onun huzurunu verir ve bütün toplumu dengeler, bütün insanlar birbirlerine güvenir, kuşku kalkar, karşılıklı güvensizlikler kalkar. Kuran ahlakının tam uygulanmasında bunlar oluşur. Dolayısıyla da insanlar huzurlu olurlar.
SUNUCU: Serkan İnbat yazmış bizlere. “Siz sohbetinizin bir kısmında inanmayanların Ahirette de inanmamaya devam edeceklerini ve kendilerine gösterilen bir aldatmaca olduğunu öne süreceklerini söylemiştiniz. Bildiğimize göre orada inançsızların ve zararda olanların derin bir pişmanlığı olacağı belirtiliyor. Orada inanan ve inanmayan herkes için her şey apaçık olmayacak mı?”
ADNAN OKTAR: Derin pişmanlığı yok, yani göstermelik o, Allah onu söylüyor; “eğer” diyor, “yeniden göndersem dünyaya” diyor, “yeniden gelseler, yine aynı ahlaksızlığı yaparlar” diyor ve “bunu sonsuza kadar yaparlar” diyor. Yani, “hiç değişmez” diyor Allah ama orda tabii ki mesela hangi insanı görürsen gör, göster, yani zor duruma sokarsan kurtulmak için der, “haklısın” der veyahut bir şey der, yani canını kurtarmak için yapılan bir şeydir o. O rahatsızlıktan kurtulmak için söylediği sözler onlar. Gerçekten samimi bir imanı olmuyor. Yoksa aşkla, samimiyetle Allah’a inanmış olsa zaten öyle bir konumda olmaz, yani yapısı ona müsait olmuyor zaten. Yani, yaratılıştan, ilk baştan yapısı sonsuza kadar küfür ruhunda olmuş oluyor. Onu yapmacık söylüyor, oradaki ifadesini. Yani candan bir pişmanlığı yok, öyle olsa Allah onu öyle söylemez, yani “göndersem yine aynı kaldığı yerden devam eder” demez Allah.
SUNUCU 1: İnşaAllah. İnci Canyan yazmış bizlere, “Sayın Hocam, Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin Kıyametin Hicri 1545 yılında kopabileceğini söylediğini anlattınız. Aşağıdaki ayetin, sure ve ayet numarası birleştiğinde 1539’u vermesi dikkatimi çekti. Siz konuşmalarınızda Kıyamet’in kopmasına birkaç yıl kala dünyada hiç Müslüman kalmıyor olabileceğini söylemiştiniz. Bu ayette de şeytan, “insanların tümünü kışkırtıp saptıracağını” söylüyor. Acaba işari olarak Kıyamet öncesi döneme bakan bir ayet olabilir mi Hocam?” demiş. Ayeti de şöyle eklemiş; “Dedi ki: "Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, Andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp saptıracağım." Hicr Suresi, 39. ayet.
ADNAN OKTAR: Yani, o zaman nasıl yapmış?
SUNUCU 1: Kıyamet öncesine yorumlamış, bu ayeti.
ADNAN OKTAR: Evet, herhalde demek istediği şu, “15’le 39 bir araya gelince 1539, Hicri 1539’u veriyor” diyor. Evet, güzel demin sen de anlattın zaten. “Başkaldırmayı ve dünya tutkularını süsleyip çekici göstereceğim.” Demek ki o dönemde Allah’a başkaldırma ve dünya tutkularını insanlar süsleyecekler, kendilerine çekici gösterecekler ve şeytanın etkisi yoğunlaşacak. İnci Canyan, İnci Hanım doğru söylüyor, güzel söylemiş, Allah-u alem öyle. Yani ebcedi de uygun, açıklama, Sure numarasıyla, ayet numarasının uygunluğu da dikkat çekici tabii 1539’da Allah vermesin, yani pek iç açıcı bir ortam değil.
SUNUCU 1: Buket Sağlamer, Antep’den yazmış. “Değerli Hocam, Demokratik Sol Parti Genel Başkanı Masum Türker’in hem solcu, hem de Müslüman olduğunu söyledikten sonra parti içinde kendisinin istifa etmesi için baskı yapıldığı yönünde haberler yapıldı. Türker’in şöyle de bir konuşması var; “Müslümanım dediğim için parti içinde bana karşı tavır aldılar, istifaya çağırıyorlar. Ben doğduğum günden beri Müslümanım, solcuyum. Benden istifa etmemi isteyenlere Genel Kurul’da soracağım. Müslüman olduğum için oy vermek istemiyorsanız vermeyin ama kimse beni dinimden uzaklaştıramayacak.” Hocam, sizin bu konudaki görüşlerinizi merak ettim” demiş.
ADNAN OKTAR: Demokratik Sol Parti, nedir o partinin son durumu şu an? Ben bilmiyorum, yani pek takip etmedim. Herhalde Genel Başkanı da değişti, değil mi? Kim Genel Başkan?
SUNUCU 1: Masum Türker şu an.
ADNAN OKTAR: Genel başkanı Masum Türker mi?
SUNUCU: Öyle yazmış izleyicimiz.
ADNAN OKTAR: Öyle mi ver bakayım. Masum Türker ismi duyulmamış bir insan, pek tanımıyorum. Genel Başkanmış öyle mi?
ADNAN OKTAR: Genel Başkanın ayrılması için söylüyorlar.
SUNUCU: İstifaya çağırmışlar.
ADNAN OKTAR: Genel Başkan’ın öyle şeyleri tınmaması lazım. Genel Başkan’a her şey söylenir. Genel Başkan, ehl-i kudret olacak, kararlı olacak, azimli olacak. Ne güzel eğer böyle bir şey dediyse Masum Bey çok itibar olur ona, çok severler. Yani çünkü bizim milletimizin mayası Türklük, Müslümanlıktır. Türk İslam Birliği’ni savunan, Müslüman ahlakını savunan, Türk kültürünü savunan herkese karşı bir sevgi olur. Dolayısıyla güzel, orada şaşılacak da bir şey yok. Buket kardeş rahat olsun, bir şey çıkmaz. Her parti içerisinde o tip düşüncede insanlar olabilir. Birkaç tane tiz sesin diyelim, yükselmesi önemli bir şey değil.
SUNUCU 1: İnşaAllah. Ali Naim Ceren yazmış bizlere. “Değerli Hocam, lisedeyken küçük Türk İslamcı bir grubumuz vardı. Hedefimiz Türkiye’nin 100. yılı olan 2023’de ülkemizi dünyanın en güçlüsü yapmaktı. Allah o tarihte bize inşaAllah bunu gösterecek. Hesapladığınız ebced şevkimi arttırdı” demiş.
ADNAN OKTAR: 2023’de evet, Türk İslam Birliği kurulmuş olacak. Ben buradayım. 2023’de yine karşılaşacağız. “Hocam demiştiniz” diyecekler herkes inşaAllah.
SUNUCU: İnşaAllah. Hakan Bey yazmış. “Selamun Aleyküm” demiş. Aleyküm selam.
ADNAN OKTAR: Aleyküm selam.
SUNUCU: “Münafıklar Allah-u alem Allah yolunda Müslümanların mücadelesini güçlendirmek için yaratılmış olabilirler mi?”
ADNAN OKTAR: Evet, bunu zaman zaman vurguluyoruz. Yine kardeşimiz de onu vurgulamış. Doğru, yani münafıklar, kafirler, dinsizler olmazsa Müslümanlar da meskenet olur. Mesela ben küfrün, dinsizlerin, Darwinistlerin çirkin davranışlarını görmesem şu anlatımı elde etmem biraz zor olabilir. Çünkü sadece Kuran’dan anlatırım ama yani ben şu an aynı zamanda yaşayıp, gördüklerimi de anlatıyorum, yani insanın yaşayıp gördüğünü anlatması da çok önemli. Dolayısıyla ben her münafığı gördüğümde veyahut duyduğumda şevkim artıyor. Mücadele azmim müthiş artar, öbür türlü insan daha tali konulara dağılmaya başlar, yani dikkati daha gereksiz konulara doğru gider. O zaman gerekli konulara doğru insan yönlenir, aciliyet sıralaması değişir. Mesela küfrün veyahut Darwinistlerin veyahut Materyalistlerin herhangi bir hareketinde dikkat ederseniz etki gücümüz daha da artıyor ama onlar hiçbir şey yapmadığında daha sakin bir ortam oluyor. Dolayısıyla da bu istenen bir şey değildir. Hareketli, canlı, hırslı ve kararlı ortam çok önemlidir. Küfrün, Darwinistlerin, Materyalistlerin ve münafıkların bizlere sunduğu şey bizim daha heyecanlı, daha kararlı olmamızdır ve daha çok sevap almamızdır, daha inananlara sarılmamızdır, daha onlarla sorunlarımızı kolay çözmemizdir, öbür türlü Müslümanlar kendileriyle de uğraşmaya kalkabilirler ama küfür ve münafıklar olduğunda Müslümanlar kendi işleriyle uğraşmaya da gerek duymuyorlar o zaman. Yani onun gereksizliğini daha iyi anlarlar. Gerçi Kuran’a göre bu haramdır ama her halükarda şeytan kışkırtabilir yani olumsuz yönde kendi kardeşlerine karşı kışkırtabilir. Bu ortadan kalkmış oluyor. Mesela özellikle münafık çok daha teyakkuz hali getirir. Mesela kafirin gücü daha düşüktür, yani Müslümanı teyakkuzda tutma konusunda. Münafığınki çok daha şiddetlidir, yani münafık daha insanın zihnini açar, daha mücadele azmini artırır, heyecanını artırır, gayretini artırır. Mesela benim konuşmalarımda mutlaka münafıkların beni şevklendirmesi vardır, mutlaka bir münafığı ya duymuşumdur, yani programa gelmeden önce, ya görmüşümdür, ya bir şey olmuştur. Yani mutlaka bir münafık yüzüyle karşılaşmışımdır bir şekilde ve bu benim müthiş şevkimi ve gayretimi artırır, heyecanımı artırır. Dolayısıyla Müminler için nimettir. Kafirler de bir nimettir, münafıklarda bir nimettir. Onları gördükçe insan güzel ahlakın kıymetini daha iyi bilir. Sevginin kıymetini daha iyi bilir, dostluğun kıymetini daha iyi bilir ve zihni açılır. Adrenalin etkisi yapar. O yönden dünyada Müslümanların heyecan kamçısıdır yani sevgi kamçısıdır münafıklar ve kafirler. Evet.
SUNUCU 1: Hüseyin Akyürek Beyefendi yazmışlar. “Selamun aleyküm ey Kafkas Kartalı” demişler. Ben de aleyküm selam diyebilirim o zaman.
ADNAN OKTAR: Aleyküm selam.
SUNUCU 1: “Allah’ın rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Hocam, her akşam düşünce ufkumuzun daha da gelişmesine vesile oluyorsunuz. Böylesine şevkli konuşmalarınız olmasaydı, ben hala kartal kanatlı, aslan başlı, at vücutlu, eşek sesi çıkaran, 500 metre genişliğinde, 10.000 metre boyunda, uçabilen acayip bir mahluk olarak Dabbeyi bekliyor olacaktım. Verdiğiniz düşünce kıvılcımıyla aslında Dabbet-ül Arzın bilgisayar olduğunu anlamak hiç akıl ve mantığa ters değil. Her şey önce topraktan yaratılmıştır, bunun en büyük kanıtı budur. Hayırlı geceler” demiş.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Benim hayret ettiğim de internet üniversite gibi oldu. Mesela bu, ciddi bir araştırma gerektiren bilgilerdir kardeşimizin anlattıkları, bayağı güzel. Bana böyle havadan sudan soru soran çok nadir oluyor. Hep olgunlaştılar, çok güzel, mesela inşaAllah’daki A’ya kadar, onu da büyük yazıyorlar, üslupları, yetenekleri, tavırları, kendi aralarındaki bağlantıları çok çok şuurlu hale geldi. Eskiden daha değişikti. “Hiç Konya’ya gittiniz mi? Konya’nın yollarını niye temiz tutmuyorlar? Müslüman temiz olması gerekir Hocam. Bu konuda bir şey deseniz”, yani buna benzer böyle ama şu an doğrudan hayati konulara yani öz konulara giriyorlar. Mesela bak 2023’de Türk İslam Birliği’nin oluşması için ta lise yıllarında bir ideal edinmiş anladığım kadarıyla. Zannediyorum ya ülkücüdürler maşaAllah, tahmin ediyorum. Veyahut yine ülkücüdür, Büyük Birlik Parti’li ülkücü olabilir, MHP’li ülkücü olabilir kardeşlerimiz. Her halükarda Türk İslam Birliği’ni savunan koçyiğitler anladığım kadarıyla. Tabii ben şimdi MHP deyince mesela o da aklıma gelir. Başbuğ’a akıl almaz iftiralar atmışlardı, ben biliyorum yani bizim gençliğimiz döneminde. Yine genciz de o zaman da daha bir gençtik yani. Muhsin Yazıcıoğlu mesela kuzu gibidir, tertemiz bir insan, değil mi, mübarek şehidimiz. Ona da böyle çok çirkin iftiralar atmaya kalktılar. Tabii her iftira, yani ben her zaman söylüyorum, o havada bir yukarı doğru kalkar, gelir, iftira atanın suratına yapışır, ağzına, burnuna da dolar. Böyle insanlara hiçbir şey olmaz. Fakat bakın her mücadele adamının ne kadar zor dönemlerden geçtiğini görüyoruz. Mesela Alparslan Türkeş’e de o zamanlar tabutluklarda işkence yaptılar. Akıl almaz ızdırap yaşattılar. Tırnaklarını söktüler. Sadece hakkı ve güzelliği savunduğu için. Mesela Muhsin Yazıcıoğlu beyefendi de öyle, çok uzun süre hapiste kaldı. Çok ızdırap çekti, çok acı çekti. Emniyette de çok canını yaktılar, işkence gördü, çok ızdırap gördü ama Allah yolunda hep güler yüzlü ve neşeliydi. Hep canlıydı, hep dava insanı ruhunu muhafaza etti. Onun için Kuran’ı, İslam’ı, Türk İslam Birliği’ni savunan insanlar hep bir çile döneminden geçmişlerdir. Acı dönemden geçmişlerdir. Bu bizim de karşılaştığımız bir olay ama yani tarihi çok eskidir bunun. Hakkı, güzelliği savunan her insan mutlaka çileden geçer, bunu kabul edecekler.
SUNUCU 1: İsmini vermeyen bir izleyicimiz sormuş. “Selamun aleyküm Hocam.” Aleyküm selam. “Nazar ve büyü hakkında bilgi verir misiniz?”
ADNAN OKTAR: Nazar ve büyü hakkında. Nazar diye bir konu yok. İşte açık gözlüler nazar değdirir. Açık gözlüler bir kere çok güzel oluyorlar, yani açık gözlüleri belki kıskananlar bunu söylemiş olabilirler. Ne kadar güzel, değil mi, mavi göz, yeşil göz, menekşe göz. Çok şahane gözler. Onlardan güzellik, ruhaniyet gelir öyle düşünmeyecekler ama hasut hasut bakabilir belki bazen, değil mi, sinirlendiğinde ama öyle bir gücü insanın yoktur. Öyle bir şeye kesinlikle inanmasınlar. Hatta komiktir bu, yani ne alaka. Uzay filmlerinde falan olur, adam bakar gözünden ışıklar saçılır falan böyle. O ne yapar yani? Ama şöyle olabilir. Sevgisiz bakan biriyle göz göze gelmek hakikaten gözü yorar. Yani öyle bir göze bakmamak lazım. Ben bakmam şahsen, yani sevgi görmediğim bir göze bakmam. Çünkü insanın elektriğini olumsuz etkileyebilir öyle bir varlık. Yani şeytani bir bakış.
SUNUCU 1: Enerjisini düşürür.
ADNAN OKTAR: Tabii, çok kötüdür yani sevgi dolu bir göze ben ancak bakarım. Çünkü sevgi dolu gözden sevgi akar ve karşılıklı sevgi akar. Her iki taraf için de bu bir güçtür ve güzelliktir. Mesela Peygamber Efendimiz (s.a.v.) baktığında sevgi akıyordu gözlerinden, muhabbet akıyordu. Bir kere göz göze gelen ihya oluyordu. Beyni açılıyordu, ruhu açılıyordu, bir kendine geliyordu. Bir kere nazarı yani 3 saniye 2 saniye yetiyordu. O anlamda pis bakışlardan kaçınmak lazım. Yani lanet tipler olur böyle hasut hasut bakar. Yahut korku dolu bakar. Sürekli şüphe doludur bakışları, kuşkuyla bakar, böyle vahşi bir köpek gibi, yani sanki üstüne biri saldıracak bir şey olacakmış gibi korku içindedir. Mesela bu iticidir. Veyahut öfkelidir, nefret doludur. Onun nefret dolu bakışlarıyla niye muhatap olasın. O göz kirletir, insanın gözünü kirletir. O göz kirlenmemek için, çamur nasıl sıçramaması için biz kenara çekiliyorsak gözü de kenara çekmek lazım öyle şeyde, pis bakışla muhatap olmamak lazım. Veyahut tecessüs, araştıran bir göz, kuşkulu fakat araştıran, mesela bu da çok rahatsız edicidir. Bu da bünyeyi yorar. Bu da rahatsız eder insanı. Ama mesela güvenen bir göz, sevgi dolu bir göz, dost bir göz, gıdadır. Nazar denilen kasıt odur, insanı rahatsız ettiği için onu nazar zannediyorlar. Pis göz zaten insanı rahatsız eder, yani tedirgin eder. Keyfine zarar verebilir, o yüzden de bakılmaz. Ben mesela pis, kirli bir şey olduğunda bakmam, gözümü çekerim. Israrla içine içine girip bakılmaz pis bir şeyin, değil mi, pis bir göze de ısrarla bakılmaz yani geri çekecek. Nazarın aslı esası budur, yoksa onun dışında, bak işte çatlattı, nazar boncuğu takmış da boncuk şak diye ortadan ayrılmış falan, bunlar abuk subuk mantıklar. Boncuğu ateşte, biliyorsunuz, camı kızdırarak elde ediyorlar. Camı eriterek elde ediyorlar. Ateşten çıkarttıklarında da o gerilimli olarak çıkıyor zaten. Onu özel sıcak, sıcağa dayanıklı bardaklardaki gibi özel bir işlemden geçirmiyorlar. Ufacık bir darbede veyahut bir ısı değişiminde bir soğukta o çatlayabilir o. Hah çatladı diyorlar, bak görüyor musun işte üzerimden nazar kalktı. Bunlar çok komik ve çok ilkel düşünceler. Veyahut tepesinden kurşun dökmeler, haşırt diye, çok tehlikeli de gel bir kurşun dökeyim. Bayağı meraklılar ben biliyorum kimse inkar etmesin şimdi. Tavayla, Allah vermesin mesela bir sekme falan olsa feci şekilde yakar çok tehlikeli. Ben görmüştüm çocukluğumda kurşun dökenleri. Haşırt diye döküyorlar, şekilden şekle, tabii kurşun doğal olarak şekilden şekle giriyor normal o. Artık bülbül gibi şakıyor adam. İşte “4 kişi gelmiş de, 2 tanesinin nazarı gelmiş şu an”, “oh işte su fışkırdı iyi oldu”, “üstüne döküldüyse nazarın gitti üzerinden”. Bunlar insanı küçük düşüren komik şeyler bu. Çok acayip şeyler, hiçbir şekilde aslı astarı yok. Yani çok komik. Hiç aslı astarı yoktur. Büyü de yani, büyü Mümine yapıldı mı bayağı yarar. Mesela bana sürekli büyü yapıyor millet, ben daha da dinçleşiyorum daha da güçleniyorum daha da kuvvetim artıyor, daha da sıhhatli oluyorum.
SUNUCU 2: Hocam, “Kuran’da var” diyor. Tamam, nazar yok ama büyüye ben de inanmıyorum ama diyorlar ki; “büyüye inanmıyorsan Kuran-ı Kerim’e inanmıyor musun?” Diyorum, “ne alaka?” “Var, yazıyor” diyorlar. Kuran’da büyünün yazdığını söylüyorlar.
ADNAN OKTAR: Evet, Harut, Marut kıssasında var ama bakın onlar diyorlar ki; “bunun etkisini ancak Allah meydana getirir.” Dolayısıyla Allah’a sığınana büyü etki etmez ve “bunu da başkasına öğretmeyin” diye öğretiyorlar öğretirken ama mühim olan etkiyi Allah meydana getirir ama adam diyor ki; “Allah’ın dışında büyünün bir etkisi vardır,” diyor. “Allah’ın gücü büyüye yetmez” diyor. “Adam büyü yaptı artık Allah beni kurtaramaz” diyor. İşte bu anda Allah büyünün etkisini meydana getirir ve perişan eder Allah. Yani mahvolur, delirinceye kadar artık o ezilir ama Allah’a güveniyorsa hiçbir şey olmaz. Bana adamlar milyonlarca lira para harcayıp, böyle gidip ipsiz sapsız büyüler yaptırıyorlar. İnanın daha da güçleniyorum, daha kudretim artıyor, daha neşem, canlılığım artıyor. Hiçbir şey de olmadı şu ana kadar. Devam da edebilirler -etmesinler tabii istemem de ama- hiç rahatsız olduğum yok. İnşaAllah, inşaAllah.
SUNUCU 1: Devam edelim sorularımıza?
ADNAN OKTAR: Edelim evet.
SUNUCU 1: Mehmet Bey yazmış bize İstanbul’dan. “Sayın Hocam, Darwinistlerin başındakilerin de aslında kendilerinin de böyle bir şey olmadığını çok iyi biliyorlar. Bunları sadece başka bir amaç için etrafındaki topladıkları insanlarla savunuyor gibi görünüyorlar ama Allah’ın emriyle bunların düzenine siz değerli Hocalarımızın vesilesiyle yıkacağız ve yıkıyoruz da inşaAllah. Bunlar da masonlara hizmet ediyorlar diyebilir miyiz? Sayın Hocam, kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım Allah-u Teala Kelam-ı Kadimi’nde şöyle buyuruyor; “iyi bilin ki Allah’ın dostlarına korku yoktur. Onlar üzülmezler de, onlara dünya hayatında da, Ahirette de bir müjde vardır. Allah’ın bu sözleri asla değişmez. İşte büyük kurtuluş budur. “ Yunus Suresi, 62 ve 64. ayetleri”.
ADNAN OKTAR: Eğer Müslümanlar şuurlu, akıllı ve tutarlı olursa, birbirlerini çok severlerse şeytan çok gariban bir mahluka dönüşür ve bütün mason teşkilatı da alelade bir topluluğa dönüşür. Hiçbir önemi de olmaz, hiçbir etkileri de olmaz. Asıl masonluk Müslümanların birbirine olan düşmanlığı ve kinidir, en tehlikeli masonluk türü budur. En şeytani çalışmalardan bir tanesi budur. Müslümanların birbirine kuşkuyla bakması, keyfine düşkün olması, ailesini, çocuğunu, babasını, kardeşini, okulunu, ticaretini, İslam’dan, Kuran’dan ve Allah yolunda mücadeleden daha önemli görmeleridir. Yani bu masonluktan çok çok daha tehlikelidir. Mason ne yapsın böyle adamları. Böyle bir adam varsa mason zaten üflemesiyle bunlar zaten istediği gibi hareket yaparlar. Zaten masonluğa uymuş adam orada. Masonluk madem dine karşı, adam zaten dine karşı gizlice münafıkane bir cephe almış. Biz masonlarda, ateist masonlarda neden şikayetçiyiz? Münafıkça, Müslüman görünerek, Müslümanlığa karşı mücadele etmelerinden dolayı, değil mi? Peki bunun Müslüman, birçok Müslüman alenen ve aşikar göz göre göre yapıyor mu, yapmıyor mu? Demek ki her Müslümanın evinde şeytan bir mason locası kuruyor. O locaya tabi olmamak gerekiyor. Her Müslüman evinde bir şeytan bir mason locası kurar. O locada kendini gidip tekris ettirip adam mason olup onu uyuyorsa, orada gidip İngiltere’deki mason locasının ona bir etkisi olmaz zaten ona gerek yok. Zaten uymuş o, locaya bağlanmış. İngiltere’deki locanın Türkiye’deki kolu olmuş oluyor. Yepyeni bir kol, mesela soyadı ne ise, o soyadıyla bir loca kurmuş olur orada. “Aman evladım Müslümanların yanına yanaşma” diyor adam. “Sen okulunu, mektebini bitir, namazını kıl ama sakın tebliğe girme, İslam’ı yaymaya kalkma, Müslümanlardan da uzak dur, işte cemaatlerden, Müslüman cemaatlerden uzak dur” diyorsa, “zaten sen hizmet ediyorsun sen.” “Hem Darwinistim hem namazımı da kılarım, hem de Darwinistim” diyor ama diyor “vaktin darsa, okula gidiyorsan namazını terk edebilirsin” diyor. “ Değil mi? Yahut “tebliğ yapacaksın, İslam’ı yayacaksın ama baban seni bekliyorsa yahut kardeşin seni bekliyorsa önceliği ona ayır, İslam’ı tebliği bırak. Dini yaymayı bırak, asıl ana konu ile ilgilen. Senin kardeşin, evin daha önemli” diyorsa zaten masonluğa uymuş oluyor adam burada. Dolayısıyla şeytanın kurduğu gizli mabet, mason mabedi çok önemlidir. Masonlar zaten asıl o mabetle bağlantıdadır. Yoksa onların binası, toplantısı önemli değil ki. O binada onlar şeytanı çağırıyorlar, Ateist masonlar ve her Müslümanın evinde bulunan gizli locaya emir veriyorlar ama bir Müslüman eğer takvaysa o locanın emrini dinlemiyor. Kimin emrini dinliyor? Allah’ın emrini dinliyor. Mehdiyet’in emrini dinliyor. Mehdiyet’e tabi oluyor. Dolayısıyla o loca, şeytan locası elinde patlamış olur, darmakeşan oluyor ama ucuz yolu seçenler, tabii kolay yolu seçenler, masonluğun aleyhinde konuşur, atar, tutar ama bakarsın uygulaması tam masonların istediği gibi. Yani Müslümandan korkar, onlardan şüphelenir, onlardan uzak durmak için gayret eder. Bütün dikkatini geleceğine, okuluna, mektebine, yemesine, içmesine verir. Bütün dikkatini ailesine verir. Halbuki bizim ailemiz İslam’dır, bütün İslam alemidir. Ben önce kendi İslam alemindeki, Türklük alemindeki ailemi düşünürüm. Kendi ailesini ön plana alıyorsa bir insan, kendi ailesi için bütün Türklük, İslamlık ailesini gözden çıkarıyorsa o zaten masonluğa uymuş olur. Yani onun ikinci bir açıklaması yok. Dolayısıyla “ben yapmıyorum, ben etmiyorum” diyenlere bakıyoruz, zaten boğazına kadar onun içine girmiş. Kendi üstüne kondurmayanlarda asıl sorun olmuş oluyor. Mesela gitsen bir ateist masona sen, “masonluk nedir?” desen, “ne yapıyorsun, anlat bakalım?” desen, yani “sen neyin nesisin?” desen, “ben, hayır peşinde koşuyorum, çok iyilik yapıyorum, kardeşlik yapıyorum, güzel ahlakı savunuyorum” der, değil mi? Mason ruhuna, şeytani locaya mensup bir Müslümana sorduğunda, “ne yapıyorsun?” diyorsun. Önce bir “istikbal” diyor, “okulumu bitirmeye çalışıyorum. Sonra bir altın bilezik, mesleğimi de elde edeyim” diyor. İşte “ağabeyim, kardeşim, annem, babam, onlar çok önemli, ben onların peşindeyim, onları kurtarmanın peşindeyim” diyor. “Peki vatan, millet, Türk, İslam alemi nedir?” diyorsun. “O kadar da çapımız olmaz tabii” diyor. “Biz naçizane evde namazımızı kılıyoruz” diyor. “Orada, burada, otobüslerde de kavga, mavga gerektiğinde onlarla da tartışıyoruz, konuşuyoruz” diyor. Okulda, mokulda bilmişlik yapması gerektiğinde, “bunu da yapıyorum” diyor. Böyle olmaz. İnsanın nefsinde bir celal ruhu vardır, tartışma ruhu vardır. Bunu İslam’a kullanarak birçok insan kullanabilir. Enaniyetlidir, kendinde büyüklük hissi vardır. Sırf enaniyetini tatmin için İslam’ı kullanabilir. Amacı İslam’ı yaymak değildir, galip olmaktır. Mesela başörtüsü ile hiç alakası yoktur. Başörtüsünün ruhuyla alakası yoktur ama başörtüsü kavgası verir. O onun için büyük bir heyecandır. O çatışmadan zevk alır. O bağırtı, çağırtı, o cedel. Liselerde falan da olur, münazara yaparlar, acayip zevk alırlar bir kısmı. Ondan sonra, tabii hakkı savunanlar ayrı, doğruyu savunanları tenzih ederim ama celal ruhu insanın ruhunda vardır. Onu da yapınca, işte celali yapınca güzel hizmet yaptığını zannediyor. Halbuki biz insanları kızdırıp, kendimizden uzaklaştırarak, enaniyetimizi tatmin ederek İslam’a hizmet edemeyiz. Çünkü mesela her konuştuğun nefret ettiriyor. Halbuki sevecenlikle, samimiyetle yaklaşsa, cedel ruhuyla yaklaşmasa, değil mi, mazlum bir üslupla, samimi anlatımla anlatsa kazanacak. Ama azgın, saldırgan, enaniyetli, tepeden bakan ve küstah bir üslupla konuşunca müthiş bir nefret ve tiksinti meydana getiriyor. Onlar da kaçınca etrafından, insanlar da, onu da zafer gibi görüyor. “Çok güzel netice aldım. Darmadağın oldular, acayip eridiler, darmakeşan ettim” diyor. Halbuki İslam’dan soğutuyor onları. Yıkıcı etki yapıyor. Hem enaniyetini tatmin ediyor, hem de yıkıcı etki yapıyor. Böyle tipleri bir zora sokmaya kalksan, kendi menfaatleriyle çatışmaya sokmaya kalksan, hemen menfaatini tercih eder. Yani mühim olan zor anda İslam’ı, Kuran’ı savunan insan olmaktır. Kaliteli insan zor anda belli olur, iyi anda herkes kendini ortaya çıkartır. Mesela sen gidersin lokantaya garsonlar gayet hizmet ederler, zengin falansan, değil mi? Ama adam orada hesabı ödemezse yani tenzih ederim ama yaşanan örnekler olduğu için söylüyorum, biraz da komik olduğu için söylüyorum, alır adamı bulaşıkçı yapıyorlar, orada bulaşık yıkıyor. Karikatürlerde falan oluyor öyle hesabı ödemeyenler. Veyahut başka tür olaylar oluyor. Zor anda insanın güzel ahlakı belli olur. Hiçbir zaman için sevecen ortamda, karşı bir menfaat ortamında bir insanın güzel ahlakını anlamak mümkün değildir. Zora girmeden bir insanın ahlakı anlaşılmaz. Mesela münafıklar da hep zora girince ortaya çıkıyorlar. Kuran’da bunu görüyoruz. Bir saldırı anında, bir baskı anında ortaya çıkar münafıklar. Bunun dışında ortay çıkmaz. Mesela Peygamberimiz (s.a.v.)’nin yanında tam takvalar, el pençe divan duruyorlar, Peygamberimiz (s.a.v.)’nin yanında. Namaz kılıyorlar, sarık, cübbe her şey tamam ama bir mücadele, bir kararlılık gerektirdiğinde “evimiz açıkta” diyorlar bizim. “Ağabeyim, çocuklarım, kardeşlerim beni bekliyor evde” diyor. “Tamam, orada Müslümanları kurtaracağız ama benim de orada kardeşlerim, çocuklarım, onları kim kurtaracak” diyor. Halbuki onun ailesinden Müslüman aile daha önemlidir. Yüz binler, milyonlar daha önemlidir. O küçücük kendi ailesini, halbuki zaten bir şehvettir aileyi korumak, nefse verilmiştir. Kuran’da açıklanan bir konudur bu. “Mallar, oğullar, kantar kantar altın” diyor, “salınmış atlara karşı nefis çekici kılınmıştır.” Onun için insanlar zaten burada dengeleri bozuluyor. Hatta Kuran Ayetinde, şeytandan Allah’a sığınırım, “babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, yarım kalmasından korktuğunuz ticaret, içinde oturduğunuz evler, aşiretiniz, Allah’tan, Resulü’nden ve Allah yolunda mücadeleden size daha hayırlı geliyorsa bekleyedurun” diyor Allah. Demek ki biz onları terk edip, Allah yolunda hizmet edeceğiz ama onu birinci plana alanlar kendilerini mücahit zannediyorlar. İslam’a hizmet ettiğini zannediyorlar. Öyle olmaz hizmet. Kuran bunu açıklıyor. “Ben böyle düşünüyorum” diyorsa, Kuran da öyle demiyor işte. “Ben kendime göre bir Kuran anlayışı içindeyim” diyorsa, Ahirette onu ona tarif edecekler. Yani ne olduğunu anlayacak. Hatta orada diyorlar. “Onların biz müşriklerden değildik demeleri dışında bir fitneleri olmadı” diyor. Müslümanların en büyük hatası kendi üstlerine kondurmamaları oluyor. “Ben bu değilim” diyor.Mesela münafık oluyor, “değilim” diyor veya müşrik oluyor, “değilim” diyor. Halbuki her Mümin, her Müslüman münafık olmaktan, müşrik olmaktan Allah’a sığınacak ve kendinde onu arayacak. “Acaba var mı bende?” diyecek, bakacak Kuran’a. Onun olmadığına kanaati gelinceye kadar mücadele etmesi lazım, gayret etmesi lazım. “Beni ilgilendirmiyor” diyorsa, insan ömrü zaten çok kısa. Hemen cevabını alacaklardır, daha ölürken cevabını alacaklardır. Ölme anında çünkü çok şiddetli darbelerle canı alınıyor, alınırken. Zaten hemen anlar o anda başına gelecekleri. Allah’ın intikam sahibi olduğuna inanamıyor insanlar. Her insan bir kere ölüyor. Bundan anlaşılamıyor mu bu? Yani mutlaka ölüyor. Yani Allah’ın nasıl intikam aldığını, neler meydana getirdiğini, dünyada görmüyorlar mı? Sırf ölüm yeterli zaten, ölüm olması, başka bir şeye gerek yok, çok net. Ölümden sonraki hayata da Müslümanın en akılcı ve en samimi olarak hazırlanması gerekiyor. “Beni ilgilendirmiyor” derse, Allah da diyor; “o da beni ilgilendirmiyor” diyor Cenab-ı Allah, “onlar beni unuttular, Ben de onları unuttum” diyor. Denemek istiyorlarsa deneyecekler zaten. “Bir bakalım” diyor. Ama dünyanın en korkunç denemesidir bu yalnız söyleyeyim. Sonsuza kadar düzeltemeyeceği bir denemedir. Yani en tehlikeli, en kötü denemedir bu, Allah’ı denemek. Sonsuza kadar da kurtuluşu olmaz bunun. Bir kere dener adam. Sonsuza kadar da onu bir daha temizleyemez. Sen yine bir soru sor da anlatayım.
SUNUCU 1: İstanbul’dan Kübra Hanım yazmış. “Selamlar Saygıdeğer Hocam, Allah’ın zamanı kendisi yaratmış olduğu için zamandan münezzeh olduğunu belirttiniz. Rahman Suresi’nde bir ayette; ‘O Allah, her gün bir iştedir’ buyuruyor. Hocam zaman yoksa gün derken burada kastedilen ne?”
ADNAN OKTAR: Kübra’nın yazısını ver bakalım. Bu isim bize yabancı değil ama. “Selamlar”, bir kere aleyküm selam, bana selam verip de almadığım herkese yine aleyküm selam diyorum. Selamların üstümde kalması olmaz. Hatta ve aleyna Aleyküm Selam ve Rahmetullahu ve Berakatuhu diyorum. “Allah’ın zamanı kendisi yaratmış olduğu için zamandan münezzeh olduğunu belirttiniz.” Doğru. Rahman Suresi’nde bir ayette “O Allah, her gün bir iştedir” buyuruyor. Hocam zaman yoksa gün derken kastedilen nedir?” Tamam, Allah her gün bir işte, mesela şu an bizim şu konuşmamızı yaratıyor. Allah’ın zamanın içine giremeyeceğini düşünerek, Allah zamanın hem içindedir, hem dışındadır. Yani istediğinde girer ama yani yapısı olarak zamanın dışındadır. Ama zamanın içini, tamamını Kendi yaratıyor zaten nasıl bilmez. Zamana hükmediyor zaten, anları yaratan o, tabii ki bilir yani bilmez olur mu? Yani Allah zamanı yaratıp, zamanın içine giremiyor gibi anlamış olabilirler.
SUNUCU 1: Ayette de Hocam kastedilen gün, hani insanların anlaması için söylenmiş olabilir mi? Çünkü Allah için zaman 24 saat değil mesela gün olarak. Gün, gece kavramı olmadığı için.
ADNAN OKTAR: Evet, her iki anlamda, yani “O Allah, her gün bir iştedir”. Hem anlar anlamında “her gün bir iştedir.” Hem de klasik 24 saat bir iştedir. Yani şu an mesela bizi konuşturuyor. Bir işte Allah şu an, mesela bu yazıyı yazdırmış Allah, değil mi? Her harfini tek tek dizdirmiş, bir işte Allah. Ama zamanın dışında aynı zamanda, yani zamanın dışında olduğu, mesela Allah bir ev yaratıyor ama onun içine giremiyor gibi anlamışlar anladığım kadarıyla. Hani bir zaman kutu gibi bir şey yaratıyor ama içine giremez. Yani onun içini dışını tamamen kaplayan yapıdadır Allah. Kendi yarattığı zamanı Allah bilmez mi? Tabii ki biliyor. İnşaAllah.
SUNUCU 1: İnşaAllah. Son bir soru daha sorabilirim Hocam. Üç dakikam daha var.
SUNUCU 1: İnşaAllah. Menekşe Yeşildağ sormuş bizlere. “Hocam, Amerika’nın ve önceki Başkan George Bush’un Ortadoğu’ya yönelik politikalarında Mehdiyet inancının etkili olduğu ve Armageddon beklentisi içinde olduklarını söylediler. Bunu duydum, doğru mudur? Doğruysa Amerika da halen böyle bir görüş etkin mi?”
ADNAN OKTAR: Armageddon inancını ben ve arkadaşlarım ortadan kaldırdık. Müslümanları deccal biliyorlardı ve Müslümanların tamamını yok edilmesinin gerektiğine inanıyorlardı. Yecüc ve Mecüc kavmi olarak biliyorlardı Müslümanları. Bunun yanlış olduğunu uzun anlatımlarla ve detaylı telkinlerle hem Amerikan yönetimine ikna ettik, hem de Hıristiyanlara bu konuda tam kanaat getirttik. Hatta bu konuda site kuranlar vardı, onlar bile vazgeçtiler. Yoksa Türkiye’yi birinci derecede hedef ilan etmişlerdi. İran’ı, Türkiye’yi sıradan hepsini işgal etmeyi düşünüyorlardı. Hatta atom bombası da kullanmayı düşünüyorlardı. Bu düşünceyi ortadan kaldırdık. Masonluğun deccaliyet olduğunu anlattık. Hatta çırpındılar, uğraştılar, fakat ikna ettim. Bütün delilleriyle ikna ettim ve İncil’e göre de onun doğru olduğunu ispat ettim. Hem Kuran’a, hem İncil’e, hem hadislere göre, hem de Tevrat’a göre doğru olduğunu ispat ettim. Hahamlar da katıldılar görüşlerime, buraya gelen hahamlar, canlı yayında da zaten birçok kere vatandaşlarımız gördüler. Onlar da bu kanaatteler ve onlar da Hıristiyanların bu görüşünü benimle birlikte, benim düşüncelerime katılarak çürüttüler. Dolayısıyla Sanhedrin’in kanaati de Hıristiyanları çok etkilediği için çok derinden kanaatleri geldi. Ben önce Sanhedrin’i ikna ettim. Sanhedrin zaten benim görüşüme geldi, hemen geldiler. Yani o düşünceye geldiler. Bunun bir oyun olduğunu kabul ettiler. Müslümanlarla Musevilerin arasını açmak için yapılmış dehşetli bir oyun olduğunu kabul ettiler. Dolayısıyla bundan da Hıristiyanlar da çok etkilendi ve çok güzel netice aldık. Evet.
SUNUCU: Kısa bir tanıtım kuşağımız var, ondan sonra yeniden beraberiz inşaAllah. Evet değerli izleyenler. Kısa bir aranın ardından yeniden beraberiz. Oktar Bey de bizlere katıldı. Hoş geldiniz.
OKTAR BABUNA: Hoş bulduk.
OKTAR BABUNA: Allah razı olsun, çok iyiyim inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Oktar Hocam ilim deryası maşaAllah.
OKTAR BABUNA: Estağfurullah Hocam. Kuran’dan ve tamamen sizden öğrendim bütün bildiklerimi inşaAllah. Siz vesile oldunuz maşaAllah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Neler anlatacaksın sen?
OKTAR BABUNA: Estağfurullah Hocam. İman Hakikatleri var eğer uygun görürseniz?
ADNAN OKTAR: Sosyal olaylardan var mı?
OKTAR BABUNA: Sosyal olaylardan, bu Dabbet-ül Arz’dan bahsettiniz, onunla ilgili bir çizim vardı, göstermek uygun olur mu Hocam?
ADNAN OKTAR: Göster şu Cübbeli’nin dediği Dabbet-ül Arz’ a bir bakalım.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah Hocam. Hadislerde vardı inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Sen o araştırmanı yaparken biz başka konular mı konuşalım?
OKTAR BABUNA: Tamam, buldum Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Tamam, peki, yalnız bu o kadar net görünmüyor.
OKTAR BABUNA: Evet, bunun beyazı da var, onu bulayım hemen inşaAllah. 30 saniyede buluyorum şimdi inşaAllah.
ADNAN OKTAR: 30 saniye. 1, 2. Tamam, büyüt bunu. Tamam, şimdi anlat. İşte Cübbeli’nin dediği Dabbet-ül Arz bu. Normal Hadiste, yani eğer zahiri anlamına göre anlarsak, bu, bu şekilde oluyor. Şimdi anlat, sakin sakin anlat, yavaş yavaş.
OKTAR BABUNA: Bir ayağı Arabistan Yarımadası’nda, bir ayağı neredeyse Türkiye’nin üzerinde.
ADNAN OKTAR: Neredeyse deme. Bir ayağı orada, o tarafta, evet.
OKTAR BABUNA: Kafası 12 kilometre yukarıda, dev bir böyle.
ADNAN OKTAR: Bulutların içinde, değil mi?
OKTAR BABUNA: Bulutların içinde, evet.
Şeytandan Allah’a sığınırım. Siz daha iyi bilirsiniz, Kuran’da şu şekilde geçiyor Hocam. “O söz başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir Dabbe çıkarırız, o da insanların bizim ayetlerimize kesin bir bilgi ile inanmadıklarını onlara söyler.” Allah topraktan yarattığını söylüyor, yerden inşaAllah mamul olduğunu. Bu Kuran’da sadece Dabbe için geçiyor. Diğer bütün canlıları sudan yaratıldığı belirtiliyor, siz anlatmıştınız Hocam inşaAllah. Topraktan olması demek onun, topraktan mamul, bu mesela, bu anlamı ile.
ADNAN OKTAR: Şimdi bizim anlattığımız kısmı zaten milletimiz biliyor. Ben onu anlatırım. Sen Cübbeli’nin anlatımını anlat. Yani nasıl imkansız olduğu görüşünü, onu söylüyorum. Onu bilmiyor musun, yok mu burada yazılı?
OKTAR BABUNA: Yazılı olarak yok elimde Hocam.
ADNAN OKTAR: Orada hadis yok mu?
OKTAR BABUNA: Hadisler var Hocam inşaAllah, evet.
ADNAN OKTAR: Söyle, tamam.
OKTAR BABUNA: “Gagası kıllı ve üzerinde her çeşit hayvanın rengini taşıyan bir kuşun gagası gibidir” (Kıyamet Alametleri, Muhammed bin Resul Al Hüseyni).
ADNAN OKTAR: Evet, kaynak söyleme, kaynak çok vakit alır. Evet.
OKTAR BABUNA: Evet. Bu üzerinde her çeşit hayvanın rengini, yani çok renkli olacağı söylenmiş oluyor.
Binlerce kilometre uzunluğunda ve 12 kilometre yüksekliğinde, yani başı bulutların tamamen dışında, atmosferin içinde bulunan dev bir yaratıktan bahsediyor.
ADNAN OKTAR: Bakın, “bir ayağı Arabistan’da” diyor, “bir ayağı başka bir yerde” diyor ki, aşağı yukarı yakın. “Kuyruğu” diyor “kutuplardadır”. Yani Kuzey Kutbu’nda oluyor yahut Güney Kutbu’nda oluyor kuyruğu, yani o kadar uzun kuyruğu, başı da bulutlarda. “Boynuzludur, kulağı fil kulağı gibidir, böğrü aslan böğrü gibidir, ayakları deve ayağı gibidir” diyor. Şimdi böyle bir varlık insanların evine girmeye kalkarsa, tek tek ve insanları tek tek damgalamaya kalkarsa, bu, mümkün mü bu? Mine Hocam, bilmiyorum sen daha iyi biliyorsundur, mümkün mü böyle bir şey?
SUNUCU: Ben yorum yapmıştım Hocam. Çok bana ütopik geliyor, ayrıca bu filmlere benziyor. Anlatım tarzı tam o filmlerdeki oluşturulan yaratık karakteri.
ADNAN OKTAR: Cübbeli diyor ki, “sen hadisleri tahrif ediyorsun, doğrusunu anlatman lazım” diyor, “doğrusu bu şekilde olmuş olur”. Şimdi hadislerin müteşabih olduğunu Bediüzzaman Hazretleri söylüyor. “Tahakkukundan sonra murat ne olduğu anlaşılır” diyor. Yani Allah’ın neyi kastettiği anlaşılır. “İlimde rasih olanlar”, yani bu konuda Allah’ın onlara ilim verdiği kişiler, “Allah-u alem diyerek, bu gizli hakikatleri ishal ederler”, açıklarlar diyor. Yani “Ahir Zamanda olacak olayların müteşabih olması, müteşabihat-ı Kuraniye gibidir”, yani Kuran’daki müteşabihat gibidir diyor. Dolayısı ile bakın, iki boynuzun arası 4.8 kilometre, yani yaklaşık 5 kilometre. Boyu 12 kilometre yüksekliği. Bir adımda 7.215 kilometre kadar şey alıyor, yol alıyor. 7000 kilometre yani, 215’i geçelim, 7000 kilometre.
OKTAR BABUNA: Şehirleri, devletleri yıkar Hocam.
ADNAN OKTAR: Yani bunun bastığı bir şehrin ne hale geleceğini çocuk olsa bilir, değil mi? Mesela İstanbul’a gelse bu Fatih’e, Cübbeli’nin mekanına gelse olduğu yere ve Cübbeli’nin evine girse, Cübbeli’yi yakalasa, mesela onun alnına damgayı bassa, ne olur orası o evler, ortalık? Mine Hocam, bilmiyorum, yanlış mı söylüyorum, doğru mu? Mümkün mü öyle bir şey?
SUNUCU: Hiç mümkün gelmiyor bana, yani işte hayal gibi. Hayal dünyası çok geniş insanlarda.
ADNAN OKTAR: Evet ama bakın, Kuran’a göre baktığımızda ve hadislere göre akılcı baktığımızda, bakın Cenab-ı Allah diyor ki, “Ben her şeyi sudan yarattım”. Sadece bunu, bu Dabbet-ül Arz’ı bir tek buna mahsus olmak üzere,” topraktan mamuldür” diyor Allah. Topraktan, yerden, bir tek buna mahsus. Toprakta ne var? Silisyum var, demir var, bakır var, manganez var değil mi? Kobalt var, çinko var. Peki, bu bilgisayara bakıyoruz, hatta titanyum, değil mi? Üzeri de titanyum kaplı. Bunlar hep topraktan mamul. Tamamının topraktan mamul olduğunu görüyoruz, bu bir. “İnsanlara hitap eder” diyor, tükellimihum, “insanlara hitap eder”. Bu konuşuyor değil mi bastığında düğmeye?
OKTAR BABUNA: Evet Hocam konuşuyor.
ADNAN OKTAR: İnsanlara hitap ediyor, evet. “Gözü vardır, domuz gözü gibidir” diyor. Hakikaten küçük bir gözü var değil mi? Görüyor. Ta Kuzey Kutbu’na kadar, Güney Kutbu’na kadar gidebilen bir varlık, yani kuyruğu oralara kadar uzanmış bir varlık. İnternet bağı Kuzey Kutbuna, Güney Kutbuna, her yere kadar uzanmış durumda mı şu an? İnternet bağı, değil mi? Her yerde var. Bir adımda, mesela 7000 kilometrelik mesafeyi bir saniyede alıyor mu internet, değil mi? Anında alıyor ve sesini bütün dünya aynı anda duyuyor mu? Mesela “Dabbet-ül Arz’ın sesini aynı anda bütün dünya duyacak” diyor. İnternetteki sesi herkes aynı anda duyuyor mu? Duyuyor, evet. “Her Müslüman’ın evine girer, herkesin evine girer, kafirlerin evine de girer” diyor. İnternet hem Müslümanların hem dinsizlerin, herkesin evine girmiş durumda mı? Girmiş durumda, değil mi? Evet. Ve “üzerinde her türlü renk vardır” diyor. İnternette her türlü renk oluşuyor mu?
OKTAR BABUNA: 12 milyon renk var Hocam bilgisayarda.
ADNAN OKTAR: Her türlü renk var, evet. Her türlü hayvana benzetilmesi, yani bilgisayarın ve internetin kıvraklığını gösteriyor ve belki de her türlü hayvanın görüntüsü oluşacak, her türlü canlının görüntüsü oluşacak, buna işaret ediyor olabilir. Ama mesela “kulağı fil kulağı gibidir” diyor. Hakikaten de bu, açılışı, kapanışı fil kulağını andırıyor ve duyabilen bir şey yani değil mi? Ama yapısı fil kulağının inceliğinde, yani yapı olarak açılıp kapanması. O yönü ile benziyor. Ama diğer hadisler ile tam anlamı ile mutabık, inşaAllah.
OKTAR BABUNA: Sürati de, siz daha iyi bilirsiniz, söylenmiş, kimse hızına yetişemez, kimse ondan kaçamaz diyor.
ADNAN OKTAR: Çünkü mesela bir düğmeye basıyorsun bir hayvanın resmini görüyorsun, bir düğmeye basıyorsun başka bir hayvanın resmini görüyorsun, bir düğmeye basıyorsun başka bir yer ile bağlantıya geçiyorsun değil mi? “Müminin yüzünü parlatır” diyor. Mümin internette hakkı, güzelliği gördü mü Müminin yüzü parlıyor ve diyor “müminin yüzünü damgalar, Resulullah (s.a.v.)’ın damgası ile”. Allah, Muhammed Resul (s.a.v.) yazısı olan damga ile damgalıyor ve “Mümin o yazıyı o damgayı gördüğünde içi açılıyor, imanı artıyor ve yüzü parlar” diyor. “Ama kafirin yüzü kararır” diyor. “Kafirin de yüzü kararır” diyor. Niçin kararma olur? Tansiyonu çıkıyor demek ki. Bunalıyor, sıkılıyor, olumsuz etki yapıyor, ondan kararıyor. Şimdi bakın buradaki anlatım daha öncede anlatıldığı için insanların büyük bölümü imanlarını kaybediyordu, yani böyle bir anlatıma bir insanların inanması mümkün değildir. Yani burada akıl, mantık ve Kuran’ın aklı tamamen terk edilmiş olur o zaman. Yani Kuran’da böyle bir varlık, hiçbir Peygamber döneminde, hiçbir zaman için gelmemiştir. Böyle bir durumda aklın ihtiyari kalkar zaten, çok acayip bir şey bu. Bir de bu, yani böyle bir varlığın “deve ayağı gibidir” diyor “ayağı”, yani İstanbul’un üzerine mazAllah o ayağı ile bastığını düşünün Dabbet-ül Arz’ın, Cübbeli mübbeli kalır mı orada, değil mi? Allah esirgesin herkes telef olur değil mi? Yani olmayacağı belli. Bir de o ayağını nasıl soksun evin içerisine de, adamları tek tek yakalayıp, çıkartıp bir bir damgalasın. “Sokaklarda gezer” diyor. Bu hali ile nasıl sokaklarda gezsin? Ama internet sokaklarda geziyor değil mi? Herkesin evine giriyor. O yönü ile tam mutabık. Yani mantıksızlıkla, mantıklı olma o kadar açık görünüyor ki şu an, ben bunları anlatmak durumunda kalmam da çok şaşırtıcı. Yani bu olmayacağı çok açık bunun. Ben onu ispatla uğraşıyorum yani bu da çok şaşırtıcı. Ve internet mesela çok net anlatılmış. Bak dünyanın öbür ucuna anında ulaşır diyor. İnternettir işte ulaşması ve topraktan mamul, “tükellimihum” diyor değil mi? Hitap eder diyor Cenab-ı Allah, inşaAllah.
OKTAR BABUNA: Siz açıklamıştınız, öbür izahları da o kadar mantıksız. O altın sütunların çıkması, Adriyatik Denizi’nin kuruması, Roma’nın yıkılması.
ADNAN OKTAR: Şimdi mesela o filmler var ya, Yıldız Savaşları mı, bir şey Star Wars mı, öyle bir şey. Yani o filmleri seyreden insan için o tip bir canlandırma, kafasındaki canlandırma ilginç olabilir ama bu Kuran’a aykırı. Benim anlattıklarım Kuran’a uygun ve doğru olanlar ve ispat edilmiş olaylar. Çok net, inşaAllah.
Oktar Hocam başka ne göstereceksin?
OKTAR BABUNA: Depremler ile ilgili vardı Hocam inşaAllah, eğer uygun görürseniz? Meksika’da olan deprem 7.2 şiddetinde, geçtiğimiz günlerde oldu Hocam inşaAllah. Büyük bir yıkım meydana getirdi. Fakat siz daha önce de izah etmiştiniz, Ahir Zamanda depremlerin artacağı bildiriliyordu inşaAllah. Hatta deprem şekilde bu yapılmış araştırmalar var Hocam inşaAllah. Onu da verelim inşaAllah. Amerikan Ulusal Deprem Enformasyon Bilgi Merkezi verilerine göre 1999 yılında yeryüzünde küçük veya büyük şiddetinde 20.832 deprem meydana gelmiştir. Bu depremlerde resmi açıklamalara göre tahmini olarak 22.711 insan ölmüştür. Geçmişe baktığımızda ise deprem sayısının çok az olduğu görülmektedir. Örneğin ABD Jeolojik Araştırma Kurumu’nun raporlarına göre 1556 yılından 1975 yılına kadar, bu aralıkta yaklaşık 400 yılda meydana gelen 5 ve daha büyük şiddetteki depremlerin sayısı sadece 110’dur. Sadece 1999 yılında Hocam 20.800 deprem meydana gelmiş.
ADNAN OKTAR: Kat kat kat fazla, değil mi?
OKTAR BABUNA: Evet Hocam.
ADNAN OKTAR: Evet, Ahir Zamanda, Mehdi (a.s.) devrinde depremler sıklaşacak. Hadis var, Mehdi (a.s.)’nin çıkış alametidir. Bak aynısı ile doğru çıkıyor. Dün de bir deprem haberi daha vardı. Ama sende yok herhalde o.
OKTAR BABUNA: Evet, bende yok.
ADNAN OKTAR: Tamam, onu da hazırlarsın sonra.
OKTAR BABUNA: Ömürlerin uzamasını hadislere dayanarak dikkat çekmiştiniz Hocam inşaAllah. Bir dede ile teyze Hocam, 113 yaşını kutlamış maşaAllah. Malatyalı Abdullah Adıgüzel 113’üncü yaş gününü, 91 yıllık eşi 110 yaşındaymış Hocam.
ADNAN OKTAR: Eşi de 110 yaşında.
OKTAR BABUNA: Evet 110 yaşında, 91 yıllık evliler.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Ama yani çok şaşırtıcı hakikaten. Hayır eşinin de aynı durumda olması çok acayip, bir mucize.
OKTAR BABUNA: Bayağı da dinçler maşaAllah.
ADNAN OKTAR: Evet, Allah daha, hayırlı uzun ömür nasip etsin inşaAllah.
OKTAR BABUNA: Siz şeyi de söylemiştiniz Hocam. Tıptaki gelişmeler ile inşaAllah, onunla birlikte ömürlerin uzayacağını.
Endonezya’da 7.8 şiddetinde deprem olmuş Hocam inşaAllah. Söylediğiniz deprem, o da bayağı büyük bir deprem.
ADNAN OKTAR: Evet, Endonezya’da, değil mi? Kaç dedin? Bir daha söyle bakayım.
OKTAR BABUNA: 7.8 şiddetinde.
ADNAN OKTAR: 7.8 çok yüksek bir oran, evet.
OKTAR BABUNA: Hocam bu, insan hayatına yönelik güncel konular ile verdiğiniz izahlar hakikaten çok etkili oluyor. Çünkü herkes ancak bu şekilde eksikliğini düzeltmeye vesile oluyor inşaAllah. Bu bakımdan öyle olabilir, Kuran’dan ayet okuyabilirim. Nasıl uygun görürseniz Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Evet, Kuran’dan ayet okuyacaksın. O da olur ama pratik yaşananları anlatsak tabii daha doğru olur inşaAllah.
SUNUCU: Aklıma az önce Hocam bu, o yaratık gibi bir şey gösterdi ya Oktar Bey, onunla ilgili bugün bir ayet, yani onunla ilişkilendirdim ben, öyle bir ayet dinledim. Tamamıyla hani mealini veremeyebilirim. Allah ayetinde şöyle sesleniyor. “Allah’ın sizler için gönderdiği müteşabih ayetleri olduğu gibi kabullenip de, onun teşbih yönüne bakmaz mısınız” diye bir ayet vardı. O geldi aklıma.
ADNAN OKTAR: Ayette, şeytandan Allah’a sığınırım. “Bir kısmı müteşabihtir, bir kısmı muhkemdir” diyor. “Fakat gönlünde fesat olanlar müteşabih ayeti çarpıtıyorlar, bambaşka bir şekle sokuyorlar. Kuran ona işaret ediyor. Yani din dışında, İslam dışında yorumlamaya kalkıyorlar. Yani Kuran’ın ruhuna, genel ruhuna aykırı bir mantık ile yorumlamaya kalkıyorlar. Kuran ona dikkat çekiyor. Evet, sorunu sormuş oldun.
ADNAN OKTAR: Sor.
SUNUCU: Hocam insanların daha çok sorumluluk almasından yana sohbetler yapıyorsunuz ya. Siz de söylüyorsunuz işte sorumluluktan işte kaçtığı zaman insanın samimiyeti anlaşılır diye. Bunu en başından sorumluluk ne zaman insana verilmiş? Yaratıldığı zaman. Yani insanın sorumluluğu orada başlıyor. Birçoklarının da zaten halledemedikleri problem o. Yani “ben yaratılmak istemedim ki, hani ben var olmak istemedim ki bu kadar sorumluluk bana verildi, atfedildi” diye. Bu tip yakınmalarda bulunan insanlara nasıl cevap verebiliriz?
ADNAN OKTAR: Bu tip yakınmada olacak şekilde onlar zaten yaratılıyorlar. Onlar Ahirette de, Cehennemde de sürekli yakınma içinde oluyorlar. Yani sonsuza kadar yakınma içinde oluyor. Yani en başından öyle, Cehennemden o şekilde geliyor dünyaya o, gene dünyadan yine Cehenneme gidiyor. Yani geliş yeri zaten Cehennem onun, tek bir an olduğu için. Yani bir baksan o hem Cehennemde görünüyor hem dünyada, hem dünyadan Cehenneme gidiyor, hem Cehennemden dünyaya geliyor gibi görünür, iki türlü görünüz. Yani mesela bir kısmı -haşa- Allah’ın adaletsiz olduğunu iddia eder. Cehennemde de onun sohbetini yapıyorlar zaten, konuşuyorlar. Yine aynı kafada oluyorlar, yine aynı mantıkta, sonsuza kadar o kafada oluyorlar. Birbirleri ile uğraşıyorlar, birbirlerini kovalıyorlar, birbirlerini dövüyorlar, birbirlerini arıyorlar. Mesela küçük çeteler oluşturacaklar Cehennemde, böyle kavga çeteleri. Nerede bulurlarsa birbirlerini feci şekilde dövüyorlar, o bir fitne onlar için. Cehennem sokaklarında sürekli kovalamaca vardır ve sonsuza kadar da bu böyledir. Yani her şey onların aleyhinedir Ahirette. Yoksa Allah’ı bilen öyle küstah bir üsluba zaten geri geçemez. Yani Kuran’ı tam kavrayan bir insan aşk ile Allah’ı sever, derin bir sevgi ve derin bir saygı ile sever, -haşa- Allah’a küstah bir üslubu zihninden dahi geçiremez. Yani hem Allah korkusu, Allah sevgisi onu verir. Ama o küstahlık, o pervasızlık iman zafiyetinde oluyor. Son derece rahat ve pervasız bir mantık içerisinde oluyor. Allah’ı eleştiriyor, Kuran’ı eleştiriyor, Peygamber (s.a.v.)’yi eleştiriyor. Aynı kafaya zaten Ahirette de devam ediyor. Onlar dünyada da mutsuz oluyorlar, Ahirette de mutsuz oluyorlar ama Mümin dünyada da mutlu oluyor, Ahirette de mutlu oluyor. Yani tam imanda insan mutlu olacak şekilde yaratılmıştır, yani sağlam imanda. Onun dışında iki arada kalanlar ve onlar diyor “kuşkuları içerisinde hep bocalayıp dururlar” der Allah Ayette. “Ne sizdendirler” diyor, şeytandan Allah’a sığınırım, “ne onlardandırlar, kuşkuları içerisinde hep bocalayıp dururlar” diyor. Bir türlü karar veremiyor, küfür mü haklı, Müslümanlar mı haklı karar veremez. İnsanların epey bir bölümü, büyük bir bölümü de bu durumdadır aslında, yani bu bir gerçektir. Yani Müslümanım diyen birçok kişi de öyle. Yani küfür ile iman arasında sürekli bocalayıp durur. Ahir Zamanda bu daha da şiddetlenecektir. Çünkü kafir sayısı daha da arttığı için, fitne daha arttığı için, hatta Peygamberimiz (s.a.v.) hadiste diyor Sallallahu aleyhi ve sellem, “iman” diyor, “ateşten bir kor gibi olur” diyor, “kişi avucuna alır, avucunu yakar” diyor. Çünkü avucunun yakmasının sebebi şu, fuhuş yapmak istiyor, içki içmek istiyor mesela yahut uyuşturucu kullanmak istiyor yahut namaz kılmamak istiyor veyahut bir kötülük yapmak istiyor, orada kendini enayi gibi görüyor. Yani eğer –haşa- Allah, din yoksa boş yere Müslümanlığı yaşamış olduğunu düşünüyor. Onu bir sanki nimetmiş gibi görüyor. Halbuki uyuşturucu bir nimet değildir. Alkol de bir nimet değildir. Gayrimeşru ilişki de bir nimet değildir. Çünkü mesela uyuşturucu içen sersem gibi oluyor, perişan oluyor, midesi bulanıyor, görüşü bozuluyor, dikkati, konsantrasyonu bozulur, rengi kaçar, sağlığı bozulur, ruh sağlığını bozar. Alkol de, ya siroz yapar, beyin hücrelerini eritir, karaciğer hücrelerini perişan eder, bütün vücudu bozar, yani sersemlik ve konsantrasyon bozukluğu yapar, dolayısıyla bir zevk değildir. Fuhuş da tiksinti verir insana, iğrenti verir, insanın ruhundaki o gücü kabzeder, yok eder. Yani insanın bir meşru şehvet gücü vardır, Allah onu elinden alır fuhuşa girenlerde. Yani bir çirkinlik ve tiksinti ve iğrenti meydana gelir. Hem kendinden iğrenir, hem karşısındakinden iğrenir ve çok kötü bir konuma gelir. Dolayısıyla burada da bir zevk alamaz. Yani Allah onu kilitlemiştir, o sağlam bir sisteme sokulmuştur. Ama tereddüt içinde olan adam onu yapsa, acaba iyi bir şeyler var da onu mu kaçırıyor gibi düşünür. Dolayısıyla o tereddüdünde bazen şeytanın etkisine girip onu denemeye kalkar. Denediğinde başı belanın içine girer. Allah onun elinden bütün zevkleri alır, mesela şehvet nimeti gider, sevinç nimeti gider, heyecan nimeti gider, mutluluk nimeti gider, her şeyini kaybetmiş olur. Bir de bakar ki batağın içine girmiş, boş yere kendini batırmış. Müslümanlığa girdiğinde de bütün nimetler en güzel hale gelir. Mesela şehvet en güzel halindedir Müslümanlarda. Mesela içeceğin en güzelini içerler, bir meyve suyu içer, gayet dinçleşir, gayet sağlıklı olur. Hep meşru, sağlıklı ve temiz yiyecekler yer. İman heyecanı ve iman sevinci bütün ruhunu kaplar. Dolayısıyla bir zindelik ve sıhhat meydana gelir ve hayatı sevinç içindedir. Vefatında da güzel karşılanacağını bilir, Allah’tan bunu umut eder yani inşaAllah, onun sevinci içerisindedir. Bir manevi coşku içerisindedir. Tereddüt içerisinde olan adam hep ızdırap içerisindedir. Yani, hani –haşa- “beni niye yarattın?” gibi haşa bir üslup içerisinde, Allah diyor ayette, “münafıklar zoraki namaza kalkarlar” diyor. Zoraki namaza kalkıyor, hani “nereden girdim? der gibi –haşa- zorla oruç tutuyor. Zorla bir insana iyilik yapıyor, mesela başına kakarak veriyor birine bir iyilik yapsa bile. Mesela para veriyor farzedelim veyahut bir yiyecek veriyor, başına kakıyor. Mesela yetimi itip kakıyor, Kuran onların vasfını açıklamıştır, “bir iyilik yaparken” diyor Allah, etinden bir şey kopuyor gibi ızdırap duyuyorlar. Ona Kuran detaylı olarak bir anlatımla işaret ediyor. Dolayısıyla hem dünyada, hem Ahirette bir ızdıraba sebep oluyor bu. Ama “mütemerrid zındıka” diyor Said Nursi, bak “mütemerrid zındıkaya tam galebesi mütehayir“ diyor, o kısma girmeyeyim de yani, “mütemerrid zındıkaya tam galebesi görünmemeye başlar”. Yani tereddüt içindedir zındıka, özelliği budur. Bir türlü karar veremez. Yani –haşa- Allah var mı, yok mu, Peygamber doğru mu, yanlış mı, Mehdi (a.s.) var mı, yok mu, çıktı mı, çıkacak mı? Mehdi (a.s.)’yi koymayalım da, Peygamber için, Kuran için diyelim, daha net, daha iyi anlaşılır olur. Hep de böyle Allah’a bir sitem içinde olur öyle insanlar, yani “beni büyük bir nimetten mahrum ettin, bana namaz kıldırıyorsun bak onlar namaz kılmıyor rahat ediyorlar, kumar oynuyorlar, içki içiyorlar, ama ben kumar oynayamıyorum, içki içemiyorum.” Hatta Allah’ı böyle bir töhmet altında bırakmak istiyorlar, bununla ilgili Kuran ayeti vardır, “Onlar Allah’a minnet ediyorlar” diyor. Allah’ı minnet altında bırakmak istiyorlar. “Halbuki asıl minnet altında kalması gerekenler onlardır” diyor, çünkü her türlü nimeti veren Allah onlara. Böyle hep Allah’ı minnet altında bırakmak isteyen bir üslubu vardır o tip insanların. Mesela evliliğinde de onlar rahat etmezler, onda da tereddüt içindedir. Doğru bir kişiyle evlendim mi, evlenmedim mi karar veremez. Çünkü hevası için, nefsi için yapar. Gider mesela paralı bir adam buluyor, parası için onun her türlü rezilliğine katlanıyor. Yani adeta vücudunu toptan ona satıyor para karşılığı, onun adeta kölesi gibi oluyor ama ömrü boyunca da tereddüt ediyor. Ve ömrü boyunca da kavga eder o yüzden, onların her gün kavgası vardır. Sık sık boşanmaya kalkarlar. Mesela bir okula kaydını yaptırır tereddüt eder, doğru mu yaptı, yanlış mı yaptı karar veremez. Okulda da tereddüdü vardır. İşe girer orada da tereddüt ederler. Sokağa çıkar, “doğru mu yaptım, acaba eve mi dönsem, gitsem mi?” der, tereddüt eder. Yani mütemerridin önü sonu yoktur, her şeyden kuşku duyar. Mesela biriyle tanışır, doğru adam mı, yanlış adam mı karar veremez, imanın ferasetiyle bakmadığı için yine tereddüdü devam eder. Eğlenceye gidiyorlar mesela, bir yere eğlenmeye gidiyorlar, öflemeye püflemeye başlar, sıkıldığını söyler, tereddüt vardır, yani “başka yerde daha iyi eğlenebilecekken, yanlış bir yere mi geldim acaba?” der, bu sefer yer değiştirir. Hastalıktır zaten bu, yer değiştirme iç güdüsü vardır böyle tiplerde. Oradan oraya gider, orada da rahat etmez. Oraya gider orada rahat etmez. En son işkembeciye gider işte, orada da rahat etmez. Oradan eve gider kapıyı tekmeleyerek falan açar, babasına anasına olmadık laflar eder. Yani bir türlü mutlu olmaz öyle insanlar. Mesela iltifat eder birisi, iltifatın yapmacık olduğunu düşünür. Samimi iltifat eder, “daha önce niye iltifat etmemiştin o zaman?” der. Yani konuyu bulur. Allah dünyayı onlara Cehenneme çevirir. Küfür çok daha beterdir, mütemerrid olandan daha da beterdir onların durumu. Münafık çok çok daha beterdir. Allah onları şeye benzetiyor ayette, “bir dalga bürür üzerlerini, bir dalga daha bürür, iç içe karanlıklardır bunlar” diyor. Yani tam bir kabus yaşıyorlar. Tam bir ızdırap yaşarlar. Yani dünya böyle oyun ve eğlence için olmamıştır. Yani buradan hata yapıyorlar. Diyor ki Allah; “Biz oyun ve eğlence için olsaydı, Biz onu şanımıza uygun olanı yapardık” şeytandan Allah’a sığınırım. Yani “beni niye eğlendirecek bir ortama getirmedin?” diyor Allah’a, demek istiyorlar. Halbuki Allah, “Ben sizi imtihan için buraya getirdim” diyor. “İmtihan için yarattım” diyor. Bir de kendi bedenine sahip çıkıyorlar, kendi bedeni halbuki Allah’a ait bir beden, kendi ruhuna da sahip çıkıyor, “niye beni yarattın?” diyor. O ruh zaten Allah’ın, sen neresine sahip çıkıyorsun onun. Yani hatıralarından dolayı kendini ayrı müstakil bir varlık zannediyor o. Halbuki ruhun tamamı Allah’ın, Allah “ruhumdan üfledim” diyor. Yani benim ruhum dediği varlık, zaten Allah’ın ruhu, kendine ait bir ruhu yok onun. Benim bedenim dediği varlık, yine Allah’ın yaratmasının, tamamen Allah’a ait olan bir bedendir. Dolayısıyla kendisine ait bir şey yok. O kendisine ait olmayan bir şeyle Allah’a –haşa- kendince kafa tutmaya kalkıyor. “Bana niye beden verdin, niye ruh verdin?” diyor. Halbuki beden de, ruh da ikisi de Allah’a ait, ona ait hiçbir şey yok. Ondan haberi yok, o kadar gafil oluyorlar, o kadar ruhu kapanmış oluyor. Yani net olarak Allah’a aittir ikisi de, hiç kendisine ait bir şeyi yoktur, sıfırdır. Hatıraları da veren Allah’tır ona, hatıraları bir silse boşluk olur onun kafasında, hiçbir şeyi kalmaz. Mesela bir hafızasını siliyor, adam bitiyor. Hatta mesela akıl hastalarında elektroşok uygulanır. Elektroşokun etkisi hatıraları unutturmasıdır. Adam her şeyi unutur elektroşokta. Unuttuğu için de çok ferahlıyor rahatlar. Mesela bir şok yapıyorlar, elektroşok, ben akıl hastanesinde çok kaldığım için bilirim, gördüm yani, benim yanımda hastaları sürekli yapıyorlardı elektroşok. Yatırıyorlar mesela çok gerginse, stresli böyle içine kapanmış, şüpheci, rahatsız insanlar geliyor, her şeyi kafaya takmış geçmişine kafayı takmış, elektroşok bir yapıyorlar, adam acayip ferahlamış böyle içi açılmış, pür neşe gidiyor. Ama mesela 10 dakika, 15 dakika önce anlattığın bir konu var hatırlamıyor. Mesela “sana kitap hediye etmiştim ne yaptın?” dedim. “Ne kitabı, ne zaman vermiştin kitap?” diyor. Hiçbir şekilde hatırlamıyor. Sonra yavaş yavaş hafızası açılmaya başlıyor. Yani geçmişi hatırlıyor. Yavaş yavaş hatırlamaya başlıyor. Dolayısıyla eğer Allah unutturmuş olsa zaten onun aklına hiçbir şey gelmez ama Ahir Zamanda insanlara bir küstahlık ruhu verildi, deccaliyet ruhu verildi, Allah’ı böyle –haşa- tartışmaya açma, irdeleme. Müslümanların bir çoğunda da bunu görüyoruz. Mesela küstahlaştı bir kısım Müslümanlar, Allah’ı eleştiriye açıyor, dini, Peygamberi eleştiriyor, Allah’ın hükümlerini eleştiriyor. Yani hem “Müslümanım” diyor, hem eleştiriyor. Halbuki dinsiz olsa eleştirebilir, yani yorumlayabilir. Eleştirebilir derken yani nezaket ölçüleri içerisinde, saygılı bir şekilde ona bir açıklama arayabilir ama dindar oldukları halde birçok kişide bunu görüyoruz. Hatta televizyona da çıkıyor, açık açık söylüyor adam, “ben toprak olmayı isterdim, yaratılmayı istemezdim” diyor. Yani bu Allah’a karşı kullanılmış çok ağır bir ithamdır. Çok ağır bir sözdür. Yani bir Müslümanın kullanacağı bir söz değildir bu. “Ben toprak olmak isterdim, Allah beni keşke yaratmasaydı” diyor. Yani dehşet verici bir ifadedir bu. Müslüman bunu kullanmaz. Ve olabilecek en ağır sözlerden bir tanesidir bu. Yani kulluk mutluluğunu, iman mutluluğunu, Allah’ın varlığına ait sevinci toptan reddeden bir ifadedir bu. Çok galiz bir ifadedir bu. Dolayısıyla böyle Müslümanlar son zamanda, özellikle entel Müslüman, işte ilerici Müslüman, modern Müslümanlık adı altında, Kuran’ı, İslam’ı alaya alan, Peygamberleri –haşa- alaya alabilen, Kuran’ın hükümleriyle alay eden, Cennet ve Cehennemle güya alay eden, çünkü alay etmek hadleri değil Allah yaratıyor zaten onları da, bir zihniyet gelişti. Böyle züppe ve küstah, entel Müslüman tipi bir kısım çevrelerde gelişti, bunu her yerde görüyoruz. Böyle özenti tipleri de çıkartıyorlar. Geçenlerde cadı gibi bir tip var, satanist kılıklı, böyle insan ürküyor gösterdiler televizyonda, yani elinden, yüzünden melanet akıyor böyle tam iblis gibi, yani çok ürkütücü bir tip. Baktım hep dinin hükümlerini eleştiriye açmak niyetinde, yani sanki böyle bir mihnet altında kalmış gibi, Allah’ı –haşa- minnet altında bırakan bir üslubu var. Dolayısıyla Müslüman olmaktan dolayı çok mağdur olduğunu vurgulayan bir üslup içerisinde. Ben Müslüman olmaktan şeref duyuyorum, iftihar ediyorum. Yani Allah yolunda çile çekmekten de iftihar ediyorum. Akıl hastanesine girdim ben, cezaevine de girdim, defalarca kurşunlandım, evimize de baskın oldu kaç defa, 9 kere suikasta uğradım. Her birinde daha coşuyorum böyle aşkla, heyecanla. “Yağmur gibi yağsın” diyorum. Ben hiçbir şekilde Allah’a karşı –haşa- tahayyül dahi edemem böyle bir şeyi. Ama böyle yeni yetme entel tiplerde, Müslüman entel tiplerde bu mantık gelişti. Bu her yerde var, Suriye’de de var, Türkiye’de de var, birçok yerde var. Mesela kahvehanelere gidiyorlar dini eleştiriyor, Kuran’ı eleştiriyor, yani şu niye böyle, bu niye böyle, beğenmediği hususları belirtiyor, yani nasıl olması gerektiğini Allah’a –haşa- akıl veriyor şeytan gibi. Şeytan da Allah’a akıl vermeye kalkmıştı biliyorsunuz. Peygamber (s.a.v.)’ye akıl veriyor, Peygamber (s.a.v.)’nin evliliklerine kafayı takıyor. Yani kendi fuhuş yapıyor, gayri meşru ilişkiye giriyor, başka şeyler yapıyor, birçok insanda biz bunu görüyoruz, ama Peygamber (s.a.v.)’nin meşru evliliğini tartışmaya açıyor. Niye Peygamber (s.a.v.) hanımlarıyla cinsel ilişkiye giriyordu? Niye onlara karşı arzu duyuyordu? Peki sen o kıytırık canınla, kripto halinle sen bunu yaşıyorsun, Peygamber (s.a.v.)’ye Allah’ın onu nimet olarak vermesine niye şaşırıyorsun sen? Helal olsun, binlerce kere, yüzbinlerce kere helal olsun. Peygamberimiz (s.a.v.), benim kızım olsaydı hemen verirdim yani helal olsun. İnşaAllah. İftihar ederdim, sevinç duyardım yani inşaAllah. Bu aslında bilinçaltında Peygamber (s.a.v.)’ye duyulan nefretten oluşuyor. Yani kendilerinin her şeyi yapabileceğini, ama Peygamber (s.a.v.)’nin buna hakkı olmadığını düşünüyorlar. Peygamber (s.a.v.) böyle bir şey yapmaz, Peygamber (s.a.v.) onlara sadece imkan sağlayacak, ev verecek, yiyecek verecek ama evlenmeyecek, dünyanın nimetlerinden istifade etmeyecek, karnına taş bağlayacak, aç kalacak. Bilmem ne kadar kilo buğday karşılığı zırhını emanet verecek bir Museviye, Yahudiye. Feci şekilde ızdırap çekecek midesi açlıktan dolayı. Hiç evine lokma et girmeyece, onların düşünceleri bu. Kimseyle evlenmeyecek, evlense bile yaşlı bir hanımla evlenecek, yaşlı hanımlarla, onlarla da öyle bir ilişkisi olmayacak. Peygamberimiz (s.a.v.) aslan gibiydi, bayağı çekici bir erkekti. Helal olsun ona, binlerce kere helal olsun, çok da güzel yaptı maşaAllah. Allah’ımız, güzel Allah’ımız ona çok güzel hanımlar ihsan etti. O da aslan gibiydi, o nimeti Allah ona dünyada verdi, Ahirette de kat kat fazlasını verecek. İtin kopuğun hakkı değil o, Allah’a inananların hakkıdır, çok da güzel olmuştur. Allah orada lütuf vermiştir, nimet vermiştir, güzellik vermiştir. Yok, şu kadar yaşta niye evlendi? Bunu söyleyenlere bakıyoruz Peygamber (s.a.v.)’e, ensest ilişkiye giren adamlar, kendi torunuyla ensest ilişkiye giren sapıklar, Peygamber (s.a.v.)’yi irdelemeye kalkıyorlar. Yani “kişiyi nasıl bilirsin? Kendin gibi” derler ya. Peygamberin (s.a.v.) büyüklüğünü kavrayamıyor, derinliğini kavrayamıyor. Peygamber (s.a.v.) hanımlarının hepsine aşık, Allah’ın tecellisi olarak aşık. Onlar da onda Allah’ın tecellisini görüyorlar. Zorla değil ki bu, isteyerek evleniyorlar zaten, sevinçle evleniyorlar. İşte kaç yaşında olacağı da bunlardan sanki sorulacak. Yani bu izafidir, duruma göre değişir. Yani ülkeden ülkeye değişir, ırktan ırka değişir. Ama Arabistan’da kız çocukları erken olgunlaşıyorlar. Koskoca delikanlı kız oluyor 9, 10 yaşında. Peygamberimiz (s.a.v.) o yaşında nişanlanmıştır, sonra da biraz daha ilerleyince yaşı evlenmiştir. Bunu nasıl yapar? Yapar, çok da güzel yapmış helal olsun inşaAllah, binlerce kere helal olsun. Hanımlarıyla işte sadece tebliğ için evleniyordu Peygamber (s.a.v.), yoksa kadına karşı bir şey, kadına karşı arzusu vardı Peygamber (s.a.v.)’nin helal olsun binlerce kere. Aslanlar gibi yiğit bir insandı, son derece de güçlüydü ve sağlıklıydı maşaAllah, çok da güzel yaptı. Zaten “üç şey sevdirildi” diyor Peygamberimiz (s.a.v.), “güzel koku, namaz ve kadınlar” diyor, saliha kadın. “Dünyada ben bunlardan hoşlandım” diyor nimet olarak. Ahirette de ona en güzelleri verilecek inşaAllah. Sonsuza kadar da onu yaşayacak. Allah, Müminler için yaratmıştır nimeti ve güzelliği, yani kafirler, münafıklar eğlensin diye yaratılmamıştır. Tabii ki Müminin hakkıdır. Orada da inşaAllah hurilerle de evlenecektir. Yine eşleriyle de beraber olacaktır. Çok güzel de bir tavrı olacaktır. Yani kadından zevk alması, ondan hoşnut olması Allah’ın ona verdiği bir lütuftur, nimettir ve son derece de güçlüydü Peygamberimiz (s.a.v.) Hadislere göre de. Niye itin, kopuğun hakkı oluyor da, Peygamber (s.a.v.)’nin hakkı olmuyor? Ben bunu anlayamıyorum yani. Aşağılık pislik adamların hakkı oluyor da, Peygamber (s.a.v.)’nin hakkı olmuyor? Binlerce kere onun hakkıdır, onların hakkı değildir o. Yani nimet olarak yaratılmıştır, Cennette de bir nimettir. Çünkü meşru olması önemlidir, gayri meşru olursa iğrenç ve çirkin, pistir. Helaliyle olduktan sonra niye çirkin olsun, niye yanlış olsun? Onu bak tevil etmeye çalışıyor, zayıf Müslümanlarda ben bunu görüyorum. Bir türlü onu yediremiyor, çok evlenmedi diyor, çok evlendi Peygamber (s.a.v.) yalan söylemeyin. Ve kadınlardan da hoşlanıyordu, helal olsun, çok güzel yaptı. Güzelliklerinden de hoşlanıyordu, Allah diyor ya Ayette, “güzelliklerin ne kadar hoşuna gitse de” Peygambere (s.a.v.)’ye hitap ediyor. Tabii, hoşlanmıyor diye bir şey yok. Peygamberimiz (s.a.v.) güzel olan her şeyden hoşlanıyordu. Çiçeklerden hoşlanıyordu, gül bahçesi vardı, kendi yetiştiriyordu. Hayvanlardan, güzel hayvanlardan hoşlanıyordu, kediden hoşlanıyordu. Tabii ki hanımlarından da hoşlanıyordu. Meşru ve güzel olan bir şey yapıyordu. Entel dantel Müslümanların takıntılarından biri de budur. Bunu da aklıma gelmişken söyleyeyim. Bir kısmı böyle çakallık yapar, Peygambere (s.a.v.), onu bir türlü yediremez yani, ağırına gider Peygamber (s.a.v.)’nin hanımlarına şehvetle yaklaşmasını Peygamberliğiyle bağdaştıramaz. Kardeşim yemek de şehvettir, yemek de mi yemesin, “onu da yemeyecek” diyorlar. Taş bağlaması gerekiyormuş ve “taş bağlıyordu” diyorlar “midesine Peygamber (s.a.v.)”. Oradaki o aslan gibi Sahabeler Peygamber (s.a.v.)’yi orada aç susuz bırakır mı orada? Ve açlıktan, sancıdan midesine taş bağlatır mı? Orada ki sahabelere de hakaret ediyorlar. Ne konuştuklarının farkında değiller yani. Bu entel dantel üslubundan kaçınmaları lazım. Yani saflığından, cahilliğinden bunu söyleyenleri tenzih ederim. Yani bilgisizliğinden diyenleri tenzih ederim, ama şeytanlığından diyenlere, ben varken onu yapamazlar, onu söyleyeyim. İnşaAllah. Entel Müslümanlık çok büyük bir tehlikedir, ona çok dikkat etmek lazım. Yani önümüzde ki 10, 20 yıl içinde eğer biz olmasaydık bütün Müslümanları fesada götürebilirlerdi. Benim anladığım entel tabii, kastettiğim. Bu entellikte züppelik vardır. Peygamber (s.a.v.)’yi rahat rahat eleştirme vardır. Kuran'ın hükümlerine karşı rahatça eleştiri getirebilme özelliği vardır. Pervasızlık vardır. Gerektiğinde çok koyu mutasavvuf, tasavvufçu, takva havası vardır ama gerektiğinde de Peygamber (s.a.v.)’ye karşı en ağır dille kendince çirkin sözler söyleme kafası vardır. Bu, Müslüman alemini böyle bir hastalık gibi sarıyor. Buna karşı da çok dikkat etmek lazım. Bu genellikle aşağılık kompleksinden, eziklikten kaynaklanan bir tavır oluyor, buna karşı tabii güçlü bir imanla, akılcılıkla yaklaşmak lazım. Yani Kuran'a ve İslam'a kendini tam teslim etmeyi bir küçük düşme olarak görüyor bir kısmı. Yani dine ve Kuran'a karşı böyle temkinli olmayı akıllık ve uyanıklık olarak zannediyor. Halbuki Allah'a tam teslim olunur. Kayıtsız şartsız teslim olunur. Temkinli ve dikkatli bir teslimiyet olmaz. O küfürde olur. Küfürde herkes her fikre karşı temkinli ve dikkatlidir ama iman yüksek vicdanı gerektiren bir konudur. Yüksek vicdanla iman ettikten sonra, Allah'a karşı temkin olmaz. Kuran'a karşı temkin olmaz. Tam teslimiyet vardır. Ve kayıtsız şartsız kabul vardır. Hiçbir şekilde tartışmaya açılmaz. Mesela bak ben görüyorum Cübbeli'de farkına varmıyor, mesela karşısındaki adam onunla bir anlamda alay ediyor. Yani onunla eğleniyor, o da çok mükemmel tebliğ yaptığı kanaatinde. Halbuki önce insanların imanının güçlendirilmesi lazım. Yani Allah'tan korkusunun arttırılması lazım. Yani güçlü bir Allah korkusu Allah'a imandan sonra Kuran anlatılır. Bu olmadan işte sakal bırak, cübbe giy, sarık giy, misvaklan kardeşim adam daha Allah'a inanmıyor. Yani din ile imanla alay ediyor. Farkedemiyor musun sen kendince? Değil mi?
OKTAR BABUNA: Evet.
ADNAN OKTAR: Bunu farkedemiyor yani doğrudan ona anlatmanın yeterli olduğunu zannediyor ve vicdanen de çok rahat bir havası var, üslubu var. Halbuki, bu çok yanlıştır.
OKTAR BABUNA: MaşaAllah. Hocam siz dediğiniz gibi hem Kuran'a tam anlamıyla teslim olup hem de küfrün sistemini, Darwinizmi ve küfrün sistemini ezim ezim ezdiniz. İnşaAllah. Yurt dışında da bizim tanıştığımız Müslümanlar hep şunu söylüyorlardı. “Biz” diyorlardı, Harun Yahya vesilesiyle ilk defa Müslüman olmaktan onur duyduk” diyorlardı. Elhamdülillah.
ADNAN OKTAR: Bak bu çok önemli. Bir daha söyle bakayım.
OKTAR BABUNA: Biz “Harun Yahya vesilesiyle, Müslüman olmaktan ilk defa onur duyduk” diyorlardı.
ADNAN OKTAR: Yani çok fazla bak bunu söyleyen. Bak göğsünü gere gere “Müslümanım” diyorlar. Yani klasik stilde entel züppe havayla kendilerini bir kısmı koruyabiliyorlar. Bazı şahıslar ve öylece o aşağılık kompleksine karşı direnebiliyorlar. Halbuki Mümin aşağılık kompleksi, büyüklük kompleksinin çok üstündedir. Bambaşka bir varlığa dönüşüyor. Yani Melek gibi bir varlıktır. Yani Melekte aşağılık kompleksi büyüklük kompleksi olur mu haşa. Olmaz. Müminde de Meleklik vasfı varıdr. Melek gibidir yani hiçbir şekilde etkilenmez. Büyük bir varlıktır. Yani Allah'ın korumasındadır ve güç sahibidir. Dolayısıyla etkilenmez. Fakat bakın dikkat ederseniz, küfürde böyle büyücü kılıklı, züppe ve entel görünümlü bazı kişilere, Müslüman diye Müslümanın önüne sermeye kalkıyorlar. Cadı kılıklı olan bayan büyücü kılıklı olan bayan da dahil olmak üzere. Yani iyi, hakiki, samimi Müslümanları tenzih ediyorum ama bakın buram buram aşağılık kompleksi üslubundan anlaşılıyor. Mesela bana başka bir film gösterdiler, o büyücü kılıklı bayanın, başka bir filmini gösterdiler. İki tane eski artist bayanla tartışıyor. İki büklüm olmuş karşılarında yani öyle zavallı ki. Böyle sanki sorguda gibi. Böyle yani hani cinayet değil mi tutuklu olur, adam da gelir böyle hani, poliste iki büklüm olur ya, iki büklüm dili tutulmuş böyle konuşamıyor. Felç olmuş. Tam bir zavallılık çökmüş ama Müslümana olduğunda, değil mi? Şeytani bir üslupla dili şeytan dili gibi çatallaşıyor bol bol döktürüyor. Dini konuları tenzih ederim. Zırvalama tarzında güya edebiyat yapıyor kendince. Bazı safotorikler de ona inanıyorlar o da ezik tabii, aşağılık kompleksi içerisinde onu mühim bir yere mesela alıp getiriyor. Halbuki çok büyük bir darbe vurmuş oluyorlar Müslümanlara. Yani imanı ve aklı zayıf böyle özenti, entel dantel tipleri yani tabii, samimi entelleri tenzih ederim. Benim kastettiğim onlar değil. Benim kastettiğim şeytani tipleri diyorum. Kilit noktaya getirdiğinde İslam'a ve Müslümanlara çok büyük zarar vermiş olurlar. Yani bir 10 yıl sonrasını düşünün. Onun etkisine giren genç kızları düşünün. O kafa da olan genç kızların çoğaldığını düşünün. Bir de Kuran'ın ruhuna bakın. Arada muazzam bir fark var. Çok büyük fark var.
Küçük bir sorudan konuya genişletiyorum. Kim genişletiyor. Allah genişletiyor. Çünkü bunlar Müslümanların yaşadığı hayati konular ben bunun gerilimini yaşadığım için ben bunu anlatıyorum. Eğer görmesem bunu anlatamazdım ben. Yani bunu buram buram gördüğüm için anlatıyorum ve bunlar gizli kangrenlerdir. Yani gizli hastalıklarıdır bunlar Müslümanların. Mesela ben Adamlık Dini kitabımda bu kangreni ortaya döküyorum. Yani gizli hastalıkları ortaya döküyorum. Bu da Müslümanların gizli hastalığıdır. Bunlar hiçbir zaman için kitaba dökülmemiştir, yazıya dökülmez bunlar. Yazıya dökülmez bunlar. Yani mesela bir büyücü kılıklı bir sahtekarın üslubunu bakıyorum, Marksistler, efendim Darwinistler makbul bir şeymiş gibi Müslümanların önüne getirmeye kalkıyor. Saf ve iyi niyetle bakan bir Müslüman da bunu göremez ama benden kaçmaz Allah'ın izniyle. Yani havada yakalarım ve mıhlarım yani anında. İlimle fenle Kuran'ın güzel ayetleriyle etkisiz hale getiririm inşaAllah.
OKTAR BABUNA: Hocam ben yani sizin talebeniz olarak değil de hakikaten objektif olarak, çünkü siz bizi Amerika'ya gönderdiniz. Avrupa'nın en ünlü üniversitelerine gittik. 1000'in üzerinde konferans verdik. Hakikaten yani siz, 300 kitabınızla her konuda verdiğiniz eserlerle, mesela bu eserlerinizdeki kaliteyle, sanatla, estetikle ve içeriğiyle yani Allah tam mutlak bir zafer verdi, yani herkes takdir ediyor orada. Ateisti de söylüyor, mesela bir konferansa gitmiştik. Çok ünlü bir evrimci gelmişti. Daha sonra Amerikan Bilimler Akademisi’nin sitesinde de konferansı anlatmış. Şöyle diyordu Hocam inşaAllah. “Harun Yahya'nın öğrencilerinin işte geleceğini duydum” dedi “burada”, hatta dedi “Müslümanlar tam duyuramamışlar” dedi, “üniversitede asıl biz duyurduk” dedi, “herkesi topladık” dedi “evrimcileri, tam beklediğim gibi çıktı” dedi. “Son derece kaliteli ve profesyonelce hazırlanmıştı” dedi. Slaytları övmüş, bütün konferansı da olduğu gibi anlatmış. Evrimci olduğu halde bayağı bir övmüş yani sizi, tabii gıyabınızda sizi övmüş oluyor inşaAllah. Bu şekilde Allah bir mutlak bir üstünlük ve zafer verdi maşaAllah. Tam olması gerektiği gibi yani İslamiyet’i tam gösterdiniz maşaAllah Hocam elhamdülillah.
ADNAN OKTAR: Aslında dünyadaki bu etkiyi belgeleriyle detaylarıyla ve bütün İslam alemindeki gücü bir gün anlatalım, yani insanlarda nasıl geniş çapta olumlu etki yaptığını, insanların ruhunu nasıl açtığını, nasıl Müslümanlara güven getirdiğini ve kararlılık getirdiğini belgeleriyle çok detaylı anlatalım, değil mi? Mesela Endonezya'da olsun Filipinler'de olsun, değil mi? Her yerde, Moro'da olsun, Çad'da, her yerde yani inşaAllah.
Bitti mi programımız.
SUNUCU: Programımız tamamlandı inşaAllah. Evet. Değerli izleyenler bu gece de tatlı sohbetimizin sonuna geldik. Bugün bizleri TV Kayseri ve Samsun AKS ekranlarından izlediniz. Sorularınızı cevapladık inşaAllah. İzin verirseniz Hocam yayınımıza devam edeceğiz, onu da sunmak istiyorum. Değil mi?
ADNAN OKTAR: 15- 20 dakika sonra yayındayız evet. İnşaAllah.
SUNUCU: HarunYahya.Tv’den devam edeceğiz yayınımıza. Bizleri 24 saat yayınlarımızı HarunYahya.Tv sitesinden takip edebilirsiniz. Soru ve görüşlerinizi de AhirZamanSohbetleri@hotmail.com adresinden gönderebilirsiniz. HarunYahya.Org ve HarunYahya.Net adreslerinden Hocamızın tüm eserlerini ücretsiz olarak edinebilirsiniz.
SUNUCU: Yarın da 22:00'den itibaren HarunYahya.Tv sitemizden yine ve Mavi Karadeniz Radyo’dan, bir de Aksu Tv ekranlarından bizlerle beraber olabilirsiniz. Hayırlı geceler efendim. Hoşçakalın.
Adnan Oktar Diyor Ki...
Devamı ...Makaleler
Devamı ...Allah'ın Güzelliklerinden Bir Demet
Devamı ...
Sizden Gelen Güzellikler
Devamı ...
Kuran Tefsiri
Devamı ...Canlılar Dünyası
Devamı ...