ALTUĞ BERKER: İyi akşamlar sayın seyircilerimiz. Bu akşam çok önemli bir konuğumuz, büyük bir ağabeyimiz var sayın Hocamızla birlikte. Seyyid Salih Özcan ağabeyimiz. Bediüzzaman Hazretlerinin şu anda yaşayan altı büyük talebesinden biri. İslam’a büyük hizmetleri geçmiş, kendisinden Allah razı olsun. Bizi kırmadı buraya kadar lutfetti. Ayaklarınıza sağlık Hocam, hoş geldiniz inşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Teşekkür ederim.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Elhamdülillah, Allah’a şükrediyoruz.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Hocamız bize Allah’ın bir lütfu, Allah’ın bir nimeti, maşaAllah. O zor dönemlerde, o insanların çekindiği dönemlerde o aslanlar gibi Üstadımız’a yardımcı oldu, yanından ayrılmadı. Sadakat gösterdi, ona hizmet etti, İslam’ın, Kuran’ın yayılması için var gücüyle gayret etti. Allah inşaAllah ömrünü uzun etsin, İslam’ın hakimiyetini görmeyi de nasip etsin hepimize Hocamızla birlikte inşaAllah. İnşaAllah güzel günler göreceğiz. Üstadımız’ın sohbetinde bulunmuş olması, yanında olmuş olması, onun bir parçası gibi bizim için. Bediüzzaman’dan bir parça bizim için maşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Allah razı olsun.
ADNAN OKTAR: Elhamdülillah, maşaAllah. Tarihi bir şahıs olduğu için, çok önemli bir şahıs olduğu için ben bu geceyi de çok önemli görüyorum. Allah böyle nadide varlıkları bizlere emanet olarak veriyor inşaAllah. Bir nimettir, çok büyük bir nimettir. Müminler bu nimetin kıymetini iyi değerlendirecekler. İnşaAllah. Üstadımız’ın aşıklarından Hocamız maşaAllah, o da bizim gibi. MaşaAllah, elhamdülillah. Bu yüzyıl Bediüzzaman Hazretleri’nin tam anlamıyla değerinin bilindiği, derinliğinin bilindiği, hikmetlerinin bilindiği bir yüzyıl olacak inşaAllah. Biliniyordu ama kısmen. Bu yüzyıl bu iyice gelişecek, güçlenecek inşaAllah.
OKTAR BABUNA: Kahramanmaraş Aksu Tv’den de izliyorlar.
ADNAN OKTAR: Evet, Kahramanmaraş Aksu Tv inşaAllah. Hocamızdan biz güzel müjdeler istiyoruz inşaAllah.
Şimdi, Üstadımız bakın diyor ki kendi görevi olarak; “o ileride gelecek acib bir şahsın” yani şaşılan, hayret uyandıran bir şahsın, “bir hizmetkarı ve ona yer hazır edecek bir dümdarı” önceden gelen takipçisi ve “o büyük kumandanın pişdar bir neferi, öncü bir askeri olduğumu zannediyorum” diyor, Barla Lahikası’nda, sayfa 162’de. “Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli lamlar ve ‘mim’ ikişer sayılsa ”bundan bir asır sonra” Bediüzzaman Hazretleri’nden bir asır sonra, “zulümatı dağıtacak” yani tuğyanı, dalaleti, din dışı akımı dağıtacak, “zatlar ise, Hz. Mehdi (a.s.)’nin şakirdleri”, talebeleri “olabilir” diyor, Şualar, sayfa 605. “Ahir zamanın en büyük fesadı zamanında” diyor Bediüzzaman, “elbette en büyük bir müçtehid”, içtihad eden büyük alimi anlamında, “hem en büyük bir müceddid”, her yüzyıl başında dini hakikatleri devrin ihtiyacına göre ders vermek üzere gönderen büyük İslam alimi, yenileyen, yenileyici, “hem hakim, hem Mehdi, hem mürşid ve kutb-u azamolarak bir zat-ı nuraniyi gönderecek ve o zat da, Ehl-i Beyt-i nebeviden olacaktır. Bu hakikatten anlaşılıyor ki; sonra gelecek o mübarek zat Risale-i Nur’u bir program olarak neşr ve tatbik edecek.”
Hocam, böyle bir şahsı biz inşaAllah Bediüzzaman’ın müjdesine bağlanarak İttihad-ı İslam’ı bekliyor muyuz? Mehdi (a.s.)’nin gelişini bekliyor muyuz inşaAllah? Üstadımız’ın bu müjdeleri doğru mu?
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Üstad kendisinden bahsetmiyor, Resulullah (s.a.v.)’in hadislerinden dolayı bahsediyor. Resulullah (s.a.v.)’in hadisleri de hakikattir. Çünkü “o hevadan konuşmaz”, Resulullah (s.a.v.), kendisine verilen vahiyle konuşuyor. O Resulullah (s.a.v.) da kendisine bu vahiy verilmiştir ki Resulullah (s.a.v.) da söylemiştir bunu. Bugün Mehdi (a.s.)’nin geleceğini, filan edeceğini Resulullah (s.a.v.) söylemiştir.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Bu yüzyılda inşaAllah İslam’ın hakimiyetini bekliyoruz, değil mi Hocam? İnşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Bekliyoruz inşaAllah.
ADNAN OKTAR: İnşaAllah inşaAllah. Üstad’ın söylediği Hocam, şimdi bazı kardeşlerimiz diyor ki; “Mehdi (a.s.) diye bir kişi yoktur, bir şahs-ı manevidir. Şahıs olarak gelmeyecektir” diyorlar. Bu söz doğru mu sizce?
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Yahu bir kere Resulullah (s.a.v.)’in var dediğini inkar etmek mümkün değildir. Bunu inkar eden cahildir demeli yani. Mümkün değil yani.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, maşaAllah. “İstikbali dünyeviyede”, dünyanın geleceğinde, “1400 sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib zannetmişlerdir.” Yani Sahabeler bile o zamanlar Mehdi (a.s.)’yi beklemişler. Resulullah (s.a.v.)’in vefatından sonra. Ama bakın Bediüzzaman “1400 sene sonra gelecek” diyor. İnşaAllah. “Bu zamanda öyle fevkalade hakim cereyanlar var ki, her şeyi kendi hesabına aldığı için, faraza hakiki beklenilen ve bir asır sonra gelecek olan o zat dahi bu zamanda gelse” diyor. Kendisinden bir asır sonra geleceğini söylüyor Bediüzzaman. “Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli lamlar ve ‘mim’ ikişer sayılsa, bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hz. Mehdi (a.s.)’nin şakirdleri”, talebeleri, “olabilir” diyor.
Hocam sizin güzel bir hatıranız var Bediüzzaman’ın size söylediği, öyle mübarek bir ortamda, mübarek bir anlatım var. Bizim için o çok önemli, yani herkes için çok önemli. Sizin Mehdi (a.s.)’yi göreceğinizi söylüyor Bediüzzaman.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Evet, dedi.
ADNAN OKTAR: İnşaAllah. Bunu bize anlatırsanız kısaca, çok önemli.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Hadise şu şekilde oldu; bir meseleden dolayı münakaşa ettik bazı arkadaşlarla. Onlar, şimdi onlar da hayattalar. Onlar hayattalar, onlar benim üzerime yürüdüler kavga yapmak için. Ben kavga etmek istemedim, dedim ben şey etmiyorum. “Vallahi ben gidip Üstad’a şikayet edeceğim” dedim. Onlar dinlemediler, ben bindim trene, tabii o zaman otobüsler falan yoktu. Trene bindik, Isparta’ya gittim. Isparta’ya gidince tabii doğru Üstad’ın evine gittik, o zaman, kapıyı Tahiri açtı o zaman, Allah rahmet eylesin. Tahiri açtı. Ondan sonra Zübeyir çıktı geldi. “Oo” dedi, “Seyyid Salih gelmiştir” falan diye sarılırken Üstad da öbür taraftan geçiyordu, gördü. “Üstadım Üstadım, Seyyid Salih gelmiştir.” “Tamam tamam gelsin” dedi. Gittik, Üstad orada yatağı vardı, onun bir karyolası vardı, oturmuş, karyolada oturunca tabii onun üzerine yorganı üzerine attı böyle. Ondan sonra ben de diz çöktüm, aşağıya oturdum. Dedi, ben daha ağzımı açmadım, dedi ki; “pisliği fazla karıştırma, karıştırırsan pis kokusu çıkar. Onun için pisliği bırak, kendi kendine kurusun bitsin.” Yani o adamları şikayet edeceğimi o birdenbire söyledi, ben de sustum.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah maşaAllah kerameti Üstadımız’ın. Evet maşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: “Peki” dedim. Daha evvel Tahiri ile Zübeyir bana şunu söylüyorlardı. “Üstad’ın hayatını yazmak istiyoruz fakat Üstad kabul etmiyor. Biz de bir kaç defa söyledik, iki defa söyledik üçüncü defa söylemekten korkuyoruz. Yok derse bir daha yok olur. Sen söylesen belki seni kabul eder” dedi. “Peki” dedim. Geldi dedi, “sen yorgunsun galiba”. Dedim “yorgunum”. “Peki, öyleyse Tahiri bir çorba yap” dedi. Çorba yapınca, o yaptı, yaptıktan sonra çorbayı getirdi. Dedi “buyurun”, ben dedim; “Bismillahirrahmanirrahim”. “Yok, doğru dürüst bir Besmele çek” dedi. Deyince ben bir daha “Bismillahirrahmanirrahim” dedim. “Olmadı bir daha”, “dur” dedi, “ben senin yerine çekeyim” dedi. Kendi lisanıyla bir Bismilllahirrahmanirrahim çekti. “Peki, buyurun” dedi. Ben kalbimden geçti ki bu çorbanın hepsini içerim. 24 saatten beri açım. Ekmeği de. O halde dedi ki, “sen şey etme” dedi. “Buyurun yiyin” dedi. İçtik, çorbanın da yarısını içebildik, ekmeğin de bir kısmını yedik. Gidince, o gerisi de sahura kaldı. Sonra dedi ki bana, “ne şey edersin” dedi. “Efendim, hayatınızı, müsaade ederseniz onun yazılması lazım” dedim. Dedi “ben hayatımı yazdım işte, fazla şey etmeye lüzum yok.” “Ama” dedim, “köprülerin altından çok su geçti. Müsaade edin de o seneden beri yazalım, altmış seneden beri olanları yazalım”. Dedi ki o, “benden bahsetmemek şartıyla, yalnız benden bahsetmemek şartıyla ama dava yolu olursa biraz değerseniz kabul ederim. Ama fazla bahsetmeyeceksiniz.” Öbür taraftan Tahiri ile Zübeyir “tamam, tamam, fazla üzerine gitme, hayır demesin” dedi. “Peki” dedim “efendim kabul, olur olur.” O şey edince Tarihçe-i Hayat’ın bu şekilde yazılmasına izin aldık. Ondan sonra kalktık biz, Üstad’ın şeyinde yani Allah rahmet eylesin, Tarihçe-i Hayat’ın yazılmasına izin aldı. Sonra yazıldı, yazdırdıktan sonra o zaman Tahsin Tora’yla o zaman Mustafa Sungur üzerine aldılar ve o zaman onlar hapse girdiler. Biliyorsunuz o zamanlar Üstad’dan bahseden hemen hapse girer.
ADNAN OKTAR: Aslan onlar aslan. MaşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Ben 38 defa mahkemeye, Ağır Ceza’ya gittim. Ve 38 sene, 6 ay ceza giydim. 6 ay Çorum’a sürgün. Oldu, çektik ne yapalım. Her yazdığı kitapta bizi mahkemeye verdiler. Biz de kabul ediyoruz. Ne diyelim? En nihayet en son mahkemede o zaman Ali Eser vardı Ağır Ceza’da. Dedi ki “önce seni hapsedeceğim.” Ben dedim; “beni hapsedemezsiniz” dedim. “Niye?” “Allah hapsetmedikten sonra sen bana bir şey yapamazsın” dedim. Ondan sonra şeyleri yaparken, dosyaları şey ederken, benimki dolabın arkasına düşmüş, benim evraklarım. Ve bu şekilde bir şey edemediler, beni hapsedemediler. Cenab-ı Hak hapsetmedi. Üstad dedi ki, “ben hayattayken seni hapse koymayacağım” dedi. “Ben öldükten sonra ben karışmam” dedi. Hakikaten Üstad hayattayken o kadar mahkeme olmasına rağmen ben hapse giremedim yani.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Bak, mesela Üstad’ın bilinmeyen bir kerameti, elhamdülillah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Şekilde şu oldu nihayet, mesele bitti. Mahkemeler bitti, şey ettikten sonra, en nihayet 12 Eylül mahkemeleri olunca, bir gün kapıyı çaldılar, beni içeri aldılar. Hem Üstad vefat etmişti.
ADNAN OKTAR: Allah Allah, maşaAllah. Hiç haberim yoktu bak maşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: İçerialdılar. İçeri alınca içeri girdik. Tabii orada Dev Gençler vardı, 12 kişi. Onlardan şimdi Edip var, öğretmenlerden Bozkurtlar, filanlar, şunlar, bunlar, hepsi var orada. Tabii ben dedim ki, rica ettim. Dedim; “bize ayrı bir oda verin, onlara ayrı bir oda. Bizi yan yana koymayın aynı şeyde.” Oradaki mahkemede, askeriye de şey gösterdi. Tuttu bizi, 28 kişiyi bir odaya koydu. Yaşar Turnagöl, o zamanın ülkü arkadaşları filan, bizi aynı yere koydular. Bunu Müslümanları, namazı kendimiz kılıyoruz, ayağımızı dışarı çıkarırız, battaniye serdik filan şey yapıyoruz diye. Onlar ayrı. Onları görüyorum ki, geliyor onlar şey edemiyorlar. Halbuki öbür tarafta şey vardır bu, o zaman şeyde Kıbrıs seyyidi. Kıbrıs koordinatör bir tanesi vardı. O zaman Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde profesördü. O onlara ders veriyordu, solculuk dersi veriyordu. Biz Risale-i Nur, biz kendi halimizde onlar kendi hallerinde. En nihayet oradayken bir gün dediler ki onlar, “yahu birisi yazmış” dediler. Doğan diye birisi, o Doğan bana dedi ki, o Doğan dedi “şey yapacağım” dedi. “Ben kitap yazdım.” “Ne kitabı yazdın?” dedi, “ben kitap yazdım, İnkılap Tarihi, bunu da şey yapacaklar” dedi. Bu “İnkılap Tarihi’ni şey yapacaklar” dedi. “Bu tarihi yazdım, onun için bunun şeylerini oku” dedim. “Said” dedi isyan etmiştir.” “Yanlış yapmışsın.” “Ne yaptım?” dedi. “Yanlış bu” dedim. “Tarihi yazıyorsunuz, tarihi yanlış yazıyorsunuz, nasıl olur? Said başka Said-i Nursi başka. Şeyh Said o doğuda, onlar ayrıdır o, isyanda hatta mektup yazmış Üstad’a, “gel bana katıl.” Onlar birbiriyle harb etmiştir, bunlar mücahit yapmıştır. Bunların çocukları bu şeyleri nasıl şey ederiz” demiştir, ona bir mektup yazmıştır. O mektup da onun cebinde Diyarbakır’da asılıyken çıktığı için Üstad’ı hapsetmediler o zaman, mahkeme etmediler” dedim. “Ancak Van’dan Kastamonu’ya sürdüler, yanlış senin yazdığın.”
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Hocam Üstad, size şaka yoluyla böyle alnınıza vurup “ben göremedim, sen göreceksin” demiş. O nasıl oldu o?
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Evet, dedi. Ben şimdi şey etti. Benim kafamda vardı. Bu Mehdi (a.s.)’yi görebilir miyim, bu Mehdi (a.s.) nasıl olur filan, şu, bu. O zaman şey vardı, bu Cizre’de bir Şeyh Efendi vardı. Onun bir halifesi bir mektup yazmış Üstad’a. Mektubu yazarken, ondan sonra Üstad dedi ki; “o mektubu getir” dedi. Tahiri gitti getirdi, okumaya başladı. O zaman Mehdi (a.s.)’den bahsetti. Mehdi (a.s.)’den bahsedince benim de kafamda da o vardı, acaba Mehdi (a.s.)’yi görebilir miyiz, diye. O zaman Üstad bana şey etti, kafama vurdu; “Keçeli, ben Mehdi (a.s.)’yi görmeyeceğim, ama sen göreceksin” dedi.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. “Ben görmeyeceğim ama sen göreceksin.”
SEYYİD SALİH ÖZCAN: “Sen göreceksin” dedi.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, maşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Peki, bir şey demedim, Allah şey etsin, neyse. Ondan sonra şey olduktan sonra geldi, beni şey etti Üstad dedi ki; “ya sen, Seyyid Salih, kardeşim, ben Urfa’nın ölülerine, mezardakilere de dua ediyorum, ben Allah’tan temenni ediyorum ki Hz. İbrahim (a.s.)’e komşu olayım, orada öleyim.” Ben dedim; “Üstad’ım kolaydır bu, gidersiniz, beklersiniz ölümünüz geldiği zaman orada ölürsünüz. Bana vurdu tekrar dedi ki; “Keçeli, sen benim kabrimi bilmeyeceksin.” “Olmaz” dedim, “bilen üç kişi olacağız, seni kabre koyacağız, müsaade et, böyle olacak bu.” Tekrar vurdu. “Olmaz, sen benim kabrimi bilmeyeceksin.”
ADNAN OKTAR: Allah Allah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Öldü Üstad, 1960’da vefat ettiği zaman ben o zaman yedek subaydım. Yedek subaydan sonra Elazığ’a gittim. Orada Albay Hulusi Bey vardır, Hulusi Yahyagil. Eski soyadı Hulusi Özbaş’tı. Yahyagile girdi. Hulusi Bey’e gittim. “Hulusi Bey” dedim, “Üstad bana dedi ki ‘sen benim kabrimi bilmeyeceksin’.” Gördük, herkes biliyor ki Üstad burada gömüldü. “Ben bu zaman burada kaldım, sen kaç sene kaldın?” dedi. Dedim “ben de on sene.” “Peki, on senede ne oldu?” dedim; ne dediyse hepsi çıktı. Bana dedi; “sen bir devlet reisiyle antlaşma yapacaksın”. Kalbimden geçti; “ben devlet reisinin mahallesinden geçemem, değil yanında anlaşma yapmak”. Üstad vurdu; “sen anlaşma yapacaksın”. Hakikaten bir gün oturuyorduk, dediler ki “evrak geldi” Dünya İslam Birliği’nden. Ben Dünya İslam Birliği’nin azasıyım. Geldi dedi; “gel, karar çıktı. Kararlardan sen, Ulemalar Reisi Abdullah Bin Gendi var Fas’ta o, Ebu Bekir Kadiri var gazeteci ve yazardır kendisi, bir de o. Siz İslam alemini, mesela İspanya, Fransa, Hollanda, Belçika, Almanya, Romanya, Türkiye’yi dolaşacaksınız, rapor vereceksiniz. Gel, al, biletlerinizi hazırladık, gelin alın ve gidin beraber diye. Ben de hakikaten bindim gittim. Aldım, ondan sonra uçtum Fas’a gittim. Fas’a gittim, Ebu Bekir Kadiri’yi gördüm. Ebu Bekir Kadiri dedi ki; “Abdullah Bin Gendi’yi de getir beraber gidelim”. Dedi ki Ebu Bekir Kadiri; “peki nerde o?” “Fas’ta, Fas’ın şu Tanca şehrinde.” Trene bindim, Tanca’ya gittim. Tanca’da Abdullah Bin Gendi’yi gördüm, ziyaret ettim. “Efendim” dedim “sizinle beraber bir seyahate gideceğiz, biletleri de getirdim, beraber gidelim.” “Ben” dedi, “çok rahatsızım, seninle Ebu Bekir Kadiri gidin, siz ne yazarsanız ben onun altına imzamı koyarım, ben rahatsızım.” “Peki” dedim. Geldim Ebu Bekir Kadiri ile Fransa’ya gittik. Fransa’dan sonra dolaştık, Fransa’nın Gırnata’yı gördük, şuraya buraya gittik. Sonra Fransa’ya gittik. Fransa’da Hamidullah’ı ziyaret ettik, orada camiyi gördük, Müslümanları gördük. Müslümanları gördükten sonra o zaman Belçika’ya geçtik. Belçika’dan Hollanda’ya geçtik, oradan Almanya’ya geçtik, orada Müslümanların durumlarını gördük. Daha sonra kalktık şeye gittik, bu Romanya’ya gittik. Romanya’da baktık ki havaalanında ne kadar sağlıklı varsa gelmiş. Allah Allah, acaba burası Müslüman mı oldu diye merak ettim. Orada o zaman 66.000 Müslüman var. Müslüman mı oldu bu kadar sağlıklı nasıl olur bu memlekette? Neyse geldik dediler ki, davet ettiler; Lide Oteli vardır, şeyde Romanya’da. Lide Oteli’ne bizi davet ettiler, Bükreş’te. Oraya gittik, orada akşam yemeğinde ben; “özür dilerim” dedim “ben et yemiyorum”. Halbuki eti niçin yemiyorum? Çünkü nasıl kesildiğini bilmiyoruz ki onun için şey ettik. Besmelesiz mi kesilir. Dediler “yok, tamam” dediler “sebze varsa sebze getirin” filan dedi. Ondan sonra dediler “yarın saat 11:00’de Hariciye Bakanlığı’nda filan yerde buluşacağız, geleceğiz alacağız sizi. Orada devlet reisi sizi görmek istiyor.”
ADNAN OKTAR: Allah Allah, bak Bediüzzaman’ın bir kerameti maşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Dedim nasıl Reisicumhur? Şey bu nedir adı? Bu Çavuşesku vardı, bu kadar zalim adam bizimle ne görüşecek? Türk işçileri Almanya’ya giderken, oradan geçerken çantalarında Kuran-ı Kerim görünce alıp yakıyorlar. Böyle bir şeye müsaade etmiyorlar, nasıl bizimle görüşecek, ne konuşacağız? Neyse gittik, ama daha evvel 11:00’de dediler. Biz saat 9:00 oldu mu Ebu Bekir Kadiri ile ne kadar Müslüman devleti varsa onların elçiliklerini dolaştık. Biz gidersek söylersek, “biz hayır onların dediklerini dinlemeyiz, biz bildiğimizi okuruz demeyin. Deyin ki; onlar ne derse biz onu yaparız deyin. Bizi yalancı çıkartmayın”. “Tamam” dediler. Musul Sefareti vardı, Irak Sefareti vardı, hepsi, hepsini dolaştık. Dolaştıktan sonra, ondan sonra döndük geldik, 11 oldu mu geldik. Bir masa kurulmuş böyle, masada onlar ne kadar sağlıklı varsa dizilmiş burada. Baş Müftü vardı, Septar Efendi, onun yanında devlet reisi için de büyük bir koltuk yapmışlar, ortaya da koymuşlar. Biz de iki kişi orada oturduk, karşı tarafta oturduk. Geldikten sonra kalktık, “hoş geldiniz” filan işte sordu. “Ne istiyorsunuz?” dedi. “Efendim geldik biz sizden memnunuz” şöyle böyle tabii şey ettik ilk önce. “Burada 66.000 Müslüman var, halbuki millet illallah” diyor. Dedi ki; “peki sizin ne isteğiniz var?” “Efendim” dedik, “biz bir şey istemiyoruz. Bak Hıristiyanlar Roma’ya gidiyor, Yahudiler de Tel Aviv’e gidiyor, Müslümanların senede bir defa bir toplantıları olduğu zaman onların gitmesine müsaade edin.” “Tamam” dedi, “her yere gittikten sonra onlar da gitsinler öyleyse” dedi. Müftü işaret ediyor bana; “kağıt al, kağıt al.” Ben dedim; “işleriniz çok, müsaade ederseniz bize bir kağıt verirseniz şey yapalım.” O zaman Devlet Bakanı vardı yanında. Ona emir verdi; “kağıt ver Müftü Efendiye” dedi. O sene ilk defa 70 seneden sonra 70 tane Romanya’dan hacca götürdük. Ama “biz para vermeyiz” dedi. “Efendim, siz para vermeyin, paraları biz temin edeceğiz, yalnız siz izin verin kafi.” Geldiler, hacı oldular, Dünya İslam Birliği onları misafir etti, onlar bizde kaldı, hacı oldu. İlk defa, 70 seneden sonra, bu bir. İkincisi dedik ki; “efendim Kuran-ı Kerimler’i buradan geçerken alıp sizinkiler yakıyorlar, müsaade edin de geçsin.” “Tamam” dedi, “niye yaksınlar, o da geçsin” dedi.” Kağıt al” dedi Müftü Efendi yine. Ben dedim ki; “müsaade ederseniz bir kağıt.” “Tamam” dedi. “Sen de yaz” dedi, “bundan sonra bunlar serbest geçsin.” Geldik. Böyle oldu. “Peki, burada gençler şey olsun biraz kendi dinlerini öğrenmek için. Hıristiyanlar Roma’ya gidiyor, öbürü Tel Aviv’e gidiyor, buradaki ne yapacağız?” Dedi; “tatil zamanında kabul etmeyiz.” “Hayır, tatil değil.” “Tatillerde olsun, okul zamanında olmaz” dedi. “Peki” dedik, “tatil zamanında.” “Peki” dedi, “okusunlar” dedi, “dinlerini öğrensinler.” Ben geldim o zaman, Sabri Ülker’e rica ettim, 5000 tane Kuran-ı Kerim verdi, oraya gönderdik. İlk defa gidiyor. 70 seneden beri Kuran-ı Kerim girmeyen Romanya’ya Kuran-ı Kerim girdi.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, elhamdülillah, bak hiç bilmediğimiz bir şey. Elhamdülillah, Allah kabul etsin.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Romanya’ya geldiğinde ne yapıyorlar? Öpüyorlar Kuran-ı Kerim’i başlarının üzerine koyuyorlar. Başlarının üzerinde aldıktan ta evlerine kadar taşıyorlar. Kuran-ı Kerim yok, hasret kalmış zavallılarım. Sonra geldik, “okumak için ne yapalım?” Dedi ki; “Köstence’de, Müftü Efendi Köstence’yi buyurun, orada size o zaman Hoca bulalım, şey yapalım.” Gittik orada bütün adamları topladı, Hocaları. Ben dedim; “kim okutmak istiyor, Kuran’ı, din derslerini?” Oradakiler dediler ki; “vallahi biz okutmak istiyoruz ama okutmak için şey yok” dedi, “bizim maaşımız iki dolardır, iki dolarla nasıl geçiniriz? Ancak bir dönümlük arazi vardır caminin etrafında, soğan ekiyoruz, turp ekiyoruz filan ediyoruz onu çıkarıp pazarlarda satıyoruz, bu şekilde geçiniyoruz. Eğer okutturursak aç kalırız. Ben çektim onları dedim; bakın her okuttuğunuz talebeye bin Ley vereceğim.” O zaman 1000 Ley; 12 Ley resmi kurda, 12 Ley 1 Dolar. Halbuki karaborsada 28 Ley 1 Dolardır. Ben dedim, “her talebeye 1000 ley vereceğim, okuyan talebeye, okutana da her okuttuğunuz talebenin başına 1000 ley vereceğim. Kaç talebe okutursanız o kadar ley alacaksınız.” “Bu doğru mu?” dediler. “Doğru” dedim. “Söz mü?” “Söz. Ama gelip göreceğim gözümle, görmezsem para yok.” “Tamam” dediler. Çıktı bir müstecap, o da geçen sene vefat etti. Müstecap dedi ki; “ben okuturum” dedi. “Tamam”. Bir de şey vardı o zaman Tekirgöl’de bir Hoca vardı; dedi “ben okuturum” dedi. Bir de Mürfetlar Köyü’nde Hafız Ali vardı, o da; “ben okuturum” dedi. “Tamam.” “Tamam mı” dedi. “Tamam.” “Peki” dedim, “ama gelip göreceğim haberiniz olsun” dedim. İkinci sene yine geldim, böyle tatillerde. Baktım okutuyor mu hakikaten müstecap. Gittim; “müstecap filan okulda” dediler, “okutuyor”. Gittim hakikaten baktım talebe okutuyor. “Kaç taleben var?” dedim. Dedi ki “28”. “Peki” dedim, çektim onu başka bir odada “al sana 28.000 Ley. Çocuklara da 1000’er Ley bisiklet parası okuttuğunuz için” dedim. Aziz’e de gittim, Tekirgöl’de; “sen kaç talebe okuttun?” “ben” dedi, “30 talebe okuttum. Al sana 30.000 Ley, çocuklara da 1000’er Ley verin”.
ADNAN OKTAR: Elhamdülillah, maşaAllah, Allah razı olsun. Çok güzel olmuş maşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Hafız Ali’ye aynı şekilde; ben dedim “kaç tane talebe? sana da bu kadar” dedim. Ondan sonra okutunca tabii hoşlarına gitti. Çocuklar okumaya başladı. Millet, Romanya her şeyi unutmuş. Mevlütler okumaya başladılar. Kuran-ı Kerim’i okumaya başladılar. Ben oradayken otele geldim, baktım ki orada Tahir Altıkulaç gelmiş. Tahir Altıkulaç bana dedi; “ya ne diyeceksin?” Dedim, “böyle böyle”. “Olur mu böyle bir şey?” “Olur”, açtım çantayı; “bak burada Ley var.” “Allah Allah, vallahi bizim yapmadığımızı sen yapıyorsun.” “Allah yapıyor” dedim, “ben yapmıyorum”.
ADNAN OKTAR: Tabii ki Allah yapıyor elhamdülillah, maşaAllah, çok güzel Hocam cevap.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Ondan sonra bu şekilde o oldu elhamdülillah, bu şekilde devam etti, yani bu iş.
ADNAN OKTAR: Ama Üstad’ın öyle bir mucize göstermesi, mucize demeyeyim de keramet göstermesi hayret verecek bir şey maşaAllah. Bak “Devlet Başkanıyla görüşeceksin”. Bütün hayatınızı biliyor Hocam elhamdülillah, geleceği. Mesela uzun yaşayacağınızı biliyor elhamdülillah. “Benim” diyor, “mezarımı bilmeyeceksin.” Mesela “ben bilebilirim” diyor, hakikaten makul bilmesi normalde. Ama “bilmeyeceksin” diyor, hakikaten de bilinmiyor. MaşaAllah. Elhamdülillah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Çok kimse bana dediler, hatta dediler “biz biliyoruz, gel gösterelim. ” “Vallahi ne derseniz deyin, ben gitmem” dedim. “Bilsem de ben gitmem, görmek istemem”. “Niye?” “Çünkü Üstad dedi bilmeyeceksin, o halde bilmeye ne lüzum var” dedim.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, elhamdülillah. Hocam, inşaAllah bu asır İslam’ın dünyaya hakim olduğu asır olacak Allah’ın izniyle, inşaAllah Hz. İsa Mesih (a.s.)’yi da göreceğiz. Üstadımız’ın müjdesi, Kuran’ın müjdesine göre. Üstadımız çok güzel detaylı anlatmış? “Hz. Mehdi (a.s.) geldiği vakit kendisi dahi kendisini bilmez. Yakın talebeleri onu imanın nuruyla tanırlar” diyor. “Hz. İsa (a.s.) geldiği vakit Müslümanlığı andıran Hıristiyan cemaat içine gelecek” diyor. “O da Hz. İsa (a.s.) geldiği vakit yakın talebeleri onu imanın nuruyla tanırlar” diyor. İnşaAllah Hz. Mesih (a.s.)’nin geleceği yüzyıldayız, Hz. Mehdi (a.s.)’nin çıkacağı yüzyıldayız. İslam bu yüzyılda hakim olacak inşaAllah. İttihad-ı İslam da olacak değil mi Hocam inşaAllah?
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Ümit ediyoruz.
ADNAN OKTAR: İnşaAllah Üstadımız’ın izahına göre öyle, Hadislere göre öyle. Biz de o ümitteyiz inşaAllah. Çünkü diyor Üstad; “ümitvar olun” diyor, değil mi?
SEYYİD SALİH ÖZCAN: “İstikbal içinde en güçlü seda İslam’ın sedası olacaktır.”
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, maşaAllah, maşaAllah. “Bu hakikatten anlaşılıyor ki sonra gelecek o mübarek zat”, yani Hz. Mehdi (a.s.) “Risale-i Nur’u bir program olarak neşr ve tatbik edecek”. Hz. Mehdi (a.s.)’nin Risale-i Nur’dan istifade edeceğini söylüyor Üstadımız Hocam. Ne diyorsunuz buna? Bakın; “bu hakikatten anlaşılıyor ki sonra gelecek olan o mübarek zat Risale-i Nur’u bir program olarak neşr ve tatbik edecek.”
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Evet, Üstad öyle diyor. “Gelecek olan zat mutlaka Risale-i Nur’u program ifraz edecek” diyor. Hatta biz kendisine sorduk. Bir gün Ankara’ya geliyordu Üstad, gelirken biz onu karşılamaya gittik. Bahçelievler’in dışında biraz, gittik. Gidince orada baktık ki orada polisler duruyor. “Nereye gidiyorsunuz?” “Üstadı karşılamaya geldik.” “Biz de onu karşılamaya geldik” dedi. “Burada kalın, ileri gitmek yasak” dediler. “Peki.” Durduk yanlarında. Sonra Üstad’ın arabası geldi, gelince polis, başkomiser açtı kapıyı. “Üstadım nereye gidiyorsun?” dedi. “Efendim, talebelerim burada, biraz oturacağım, biraz kalacağım, birkaç gün istirahat edeceğim, ondan sonra döneceğim, namazı kılıp döneceğim” dedi. “Yok” dedi, “Ankara’ya girmeniz yasak” dedi.
ADNAN OKTAR: Vahşet, Allah vermesin.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Dedi ki; “ben” dedi “bu ahmakları kurtarmaya geldim ama bunu anlayamadılar, ben dönüyorum” dedi. Dedi “dön, yolda namazını kıl” dedi. Döndü hakikaten Üstad. Döndükten sonra dedi; “kağıt var mı?” “Var.” Gösterdi. “Kim imzaladı?” Dedi; “imzalayan kendi idamını imzalamıştır” dedi. Ve döndü, döndükten sonra yolda namazını kıldı, gittikten sonra ihtilal oldu. İhtilal olduktan sonra herkesi topladı. Yalnız biz o zaman Üstad şey olmasın diye Tahsin Tolay’la Giyaseddin Emre var, Muş eski Milletvekili, o da vardı. Eski Büyük Millet Meclisi var, Ulus’taydı. Millet Meclisi’nde toplanmıştık, Mustafa Sungur da vardı yanımızda, orada oturmuş konuşuyorduk. “Üstad’ı rahatsız ediyorlar. Acaba müsaade mümkün mü ki, mani olalım şey edelim.” O zaman Menderes’ti. Söyleyelim ki rahatsız etmesinler diye. Tam o sırada bir arkadaş var, Kastamonu’lu bir arkadaş var koşa koşa geldi; “Üstad ölmüştür.” Ben de bağırdım biraz; “bu provakasyondur” dedim. “Yok” dedi “vallahi ölmüştür Üstad” dedi. Neyse, Allah rahmet eylesin, ölmüş, herkes ölecek. Çünkü Kuran-ı Kerim’de diyor ya; “her nefse katul mevt” O da ölecektir. Peki. Yalnız dedi ki; “dahiliye emir vermiş kimse Urfa’ya girmeyecek ve çıkmayacak” Yani bir nevi şeye almışlar.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Tarassud altına almışlar, Ne giriş, ne çıkış. Bari dedik “herkes mani olsunlar bari cenazeye gitsinler.” O zaman kalktık şeye gittik, o zaman bir arkadaşımız vardı, Ahmet Aytemur, İstanbul’daydı. Onun tanıdığı vardı, ona telefon ettik, o dedi, “ona söyleyelim”. “Peki” ona söyledim. İldu isminde bir adam vardı, ona söyledi. Menderes’e yetişti. Menderes o zaman burada, şeyde kalıyordu, şey oteli vardı, Alman Sefaratı’nın yanında Park Otel’de kalıyordu. Ona gelmiş, ona demiş ki; “yok yok, öyle bir şey olmaz” demiş. Yani herkes geçsin, herkes şey etsin ama yalnız ısrar etmeyin illa Cuma günü kalmasına. Dahiliye demiş ki, “Perşembe günü kalksın, Perşembe günü olsun ama ısrar etmeyin. Yalnız herkes girip çıksın serbest geçsin” demiş. Tabii böyle emir çıktıktan sonra herkes çıktı, o zaman Sinan Onur vardı bilmem neler vardı, herkes bir yere gitti, cenazeye.
ADNAN OKTAR: Hocam bu konuda ne demişti? Bir şey söylemiştiniz siz. “Bu hakikatten anlaşılıyor ki sonra gelecek o mübarek zat Risale-i Nur’u bir program olarak neşr ve tatbik edecek.” “Biz bunu Üstad’a sormuştuk” dediniz.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Evet, sorduk.
ADNAN OKTAR: Ne dedi Hocam orada?
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Dedi ki; “o zat geldiği zaman Risale-i Nur’u kendisine program ittihaz edecek. Bu programı da, Risale-i Nur’u tatbik ettirecek, herkese tatbik ettirecek” dedi. Hatta dedi ki; “bu ihtilal, o zaman ihtilal olmadan evvel ben geldim onları kurtarmak için. Eğer bunlar Ayasofya’yı açar, Risale-i Nur’u da program ittihaz ederlerse bu başlarındaki bela yok olacak” dedi. Yapmadılar ihtilal oldu, işte biliyorsunuz.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, maşaAllah, maşaAllah. Bakın Üstadımız: “Ahir Zamanın en büyük fesadı zamanında” yani fesat şu an, Ahir Zamandayız, en büyük fesat zamanındayız. Ahir Zamandayız, değil mi Hocam biz?
ADNAN OKTAR: “Elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hakim, hem Mehdi, hem mürşid, hem kutb-u azam olarak bir zat-ı nuraniye gönderecek. O zat da Ehl-i Beyti nebeviden”, Peygamberimiz (s.a.v.)’in soyundan olacak” diyor. Seyyid midir Hocam Hz. Mehdi (a.s.) inşaAllah?
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Seyyiddir tabii seyyid olmayınca Hz. Mehdi (a.s.) olmaz.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, maşaAllah, maşaAllah, maşaAllah, maşaAllah. Sizin konuşmanız bizim için çok tarihi ve çok önemli Hocam.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Estağfurullah.
ADNAN OKTAR: Siz Üstadımız’ın bir yansımasısınız bizim için maşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Estağfurullah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Üstad der ki, “bu zamanın davasında seyyidler”, bak “inna ateyna kel kevser” var, “inna ateyna kel Kevser”, Hazreti Peygamber (s.a.v.) minbere çıkarken birdenbire gördü ki bir şey yükseliyor şeyin üzerine minberin üzerine yükseliyor. Tahayyül gösteriliyor. O zaman ayet-i kerime iniyor. “İnna ateyna kel kevser. Fe salli li rabbike venhar. İnne şanieke hüvel ebter.” Kimdi şanieke, ona karşı olanlar ebterdir. Nesillerin, Ebu Cehiller, Ebu Lehebler ne oldu nesilleri bitti. Ama seyyidlerin nesilleri, ben gittim Kazakistan’a gittim. Orada gördüm, seyyid var. Orada. Nereye gittim. Orada seyyid var. Fas’a gittim orada seyyid var. Nereye gittim ise seyyid var. Dünyanın her yerinde sonları sonsuzdur seyyidlerin.
ADNAN OKTAR: “Milyonlar fedakar seyyidlerin iltihaklarıyla o vazife-i uzmayı yapmaya çalışır,” diyor Mehdi (a.s.) için.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Çalışıyorlar, bu davanın da sahibi onlar olacaklar. Bu şekildedir yani.
ADNAN OKTAR: Elhamdülillah. İnşaAllah. “Şimdi hatıra geldi ki, bundan bir asır sonra” yani kendisinden bir asır sonra “zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdi (a.s.)'nin şakirdleri”, talebeleri, “olabilir” diyor, inşaAllah. “Ne kadar az da olsalar”, Hocam, “manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.”
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Doğrudur, doğrudur. El hak, doğru.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. “O ileride gelecek acip şahsın” diyor Hocam, “bir hizmetkarı ve ona yer hazır edecek bir dümdarı” olduğunu söylüyor Hocam, bu çok mütevazi ve çok güzel bir üslup, çok hoş bir üslup. “Ve o büyük kumandanın pişdar bir neferi”, öncü bir askeri, “olduğumu zannediyorum” diyor. Risale-i Nur Külliyatı, Barla Lahikası, sayfa 162’de. Bu da Üstadımız’ın ne kadar büyük bir insan olduğunu, ne kadar değerli bir insan olduğunu gösteriyor. Değil mi? MaşaAllah. “O büyük kumandanın pişdar bir neferi” öncü bir askeri, “olduğumu zannediyorum” diyor. inşaAllah bu yüzyılda Hocam, Allah ömrünüzü uzun etsin, hem İttihat-ı İslam’ı göreceksiniz, Türk İslam Birliği’nin oluştuğunu göreceksiniz.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Ben ölmeyi istiyordum ki Resulullah’ın yanında komşu olayım. Orada Medine’de öleyim ben onu istiyordum.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, inşaAllah, Allah hepimize o nimeti nasip etsin. Ama İslam’ın dünyaya, sizin ömrünüz inşaAllah uzun olacak. Bakın göreceksiniz inşaAllah. İslam’ın dünyaya hakimiyetini de göreceksiniz inşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: İnşaAllah Allah göstersin bize.
ADNAN OKTAR: Muhtemel ki Hz. Mesih’i de göreceksiniz, İsa (a.s.)’ı inşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: İnşaAllah.
ADNAN OKTAR: O nurlu yüzünüzü mesh edecek inşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Ya Allah, ya Allah.
ALTUĞ BERKER: Üstad Hazretleri de, “kabirde seyredeceğim” diyor, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Ben diyor, “kabrimden şükredeceğim,” diyor. Nasıldı? Oku.
ALTUĞ BERKER: Şöyle Hocam; “ta Ahir Zamanda, hayatın geniş dairesinin asıl sahipleri, yani Mehdi ve şakirdleri”, talebeleri, “Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir.”
ADNAN OKTAR: “Risale-i Nur’un asıl sahipleri” diyor, “Mehdi ve şakirdleri, evet maşaAllah.
ALTUĞ BERKER: “Allah’ın izniyle gelir, o daireyi genişlendirir ve o tohumlar sümbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz.”
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, maşaAllah. Hocam, siz Üstadımız’ın kerametlerini bilen gören insanlardansınız. Mesela bak siz iki tane anlattınız. Mesela biz bunları bilmiyorduk. Bu çok hayati. Başka öyle gördüğünüz Üstadımız’ın kerametlerinden olursa, anlatırsanız, çok güzel olur.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Benim bir şey bildiğim yok ki ben de hamalın birisiyim.
ADNAN OKTAR: Estağfurullah. Siz bizim canımızsınız. Aslanımızsınız.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Üstad bir gün, kendisi memleketten şey gelmiş, bal gelmiş, bir parça bal. Böyle şeyin içinde, ben de gitmiştim “Seyyid Salih sana bir bal vereyim” dedi. Tabii o bal verdiği böyle bir kaşığın içinde, böyle küçük bir kaşıkta, ben de hemen aldım. Yuttum. Bir daha verdi. Bir daha şey edince, “Keçeli Keçeli sen” dedi, “çok obur olmuşsun, beni de yiyeceksin” dedi.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, şifa oldu inşaAllah. Şifa maşaAllah.
ALTUĞ BERKER: Sizi beklerken Hocam, biraz evvel sohbet ederken Hocamızla bu kitabı gördü Hocamız. Mektubat-ı Mevlana Halid’i, Mevlana Halid’in cübbesi kendisindeymiş Hocamızın şu anda.
ADNAN OKTAR: Hayy maşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Şimdi Üstad Hazretleri Eskişehir’deyken tabii cübbe kendisine gelmişti, hapishanedeyken gelmişti. Asiye Anne oraya şey etmişti, Üstad’ın isteği gelmişti oraya.
ALTUĞ BERKER: O da kerameten.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Tabii kerameten. Kendisi hapishanedeyken bir gün gelmiş hapishane müdürüne, hapishane müdürü demiş ki, “sizde benim bir cübbem var, cübbemi istiyorum”, adam demiş ki, “bu ihtiyar herhalde hapishaneden böyle bunaldı da bunu istiyor.” Dedi “bizde öyle bir cübbe yok.” İkinci gün geliyor, “sizden cübbemi istiyorum” demiş. Hoca efendi demiş, “bizde böyle bir cübbe yok” demiş. Demiş ki “hanımınızdan sorun.” Gitmiş eve hanımına gidip sormuş, “hanım bizde böyle bir cübbe var mı? Hoca efendi geldi böyle söyledi bize.” “Evet” dedi “ya, benim dedemden kalmış, Mevlana Halid Hazretleri’nin cübbesi bizdedir” demiş. “Hatta bizdeyken bize dediler ki bu Afyon baskını olduğu zaman bu Yunanlılar geldiği zaman kaçın, eşyalarınızı alın, hafif olanları, kıymetli olan eşyalarınızı alın, kaçın dediler. Ben de kendi çeyizimi alacağım diye aldım, yanlışlıkla o cübbeyi almışım, götürmüşüm.”
ADNAN OKTAR: MaşaAllah hayır olmuş inşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: “Almışım, sonra geldim, bizde kalıyor, o cübbe bizde” diyor. “Peki öyleyse nasıl veririm?” Şerrinden korkuyorlar. “Peki” dedi, “öyleyse ondan çamaşırlarını iste, yıkayalım. Onun içine koyalım öyle gönderelim bunu.” O da gitmiş ona, demiş, “efendim sizden cübbemi istiyorum yine”, “peki” demiş “çamaşırlarınızı verin. Yıkayalım onun içine koyup size getirelim.” Sonra gitmişler çamaşırları yıkamışlar. Onun içine koymuşlar, onu cübbeyi de onun içine koymuşlar. Ve vermişler. Verirken o zaman hapishanedeki Eskişehir hapishanesindeyken Hüsrev’le, Mehmet Fevzi var, Kastamonu’da. Onlara demiş Üstad, “yıkayın yıkayın, tekrar siz yıkayın,” demiş. Yıkamış kurutmuş oradaki talebelerine teberrüken giydirmiş.
ADNAN OKTAR: Teberrüken maşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Giydirdikten sonra, sonra bir zaman gelmiş, geldi, “bana bunu çok yerden istemişler ama ben bunu gönlüm yani bunu Urfa’ya göndereceğim.” Urfa’ya göndermişler çağırmışlar. Talebelerinden Hüsnü Bayram’ı, en küçük, bizim yaşça en küçüğümüzdür, varislerden. Ona demiş ki, “bunu” demiş, “en sağlam şekilde nasıl gönderebiliriz?” Çünkü o zaman böyle kargo margo yoktu o zaman. O da gitmiş sormuş orada Albay Reşad Efendi varmış. Şube Albayı varmış. Dindar bir adammış. Ona demiş ki, “bunu nasıl gönderebilirim? Böyle Üstad’ın bir emaneti var, ona gönderilecek.” Demiş, “ancak demiryolu ambarıyla gönderirsek sağlam gidebilir. Kimse dokunmadan gidebilir,” demiş. “Peki” demiş. Gelmiş, “Üstadım böyle böyle, demiryolu ambarıyla gönderelim.” Kalkmış böyle bir şeyin içinde, böyle bir tahta çantanın içine koymuşlar. Kitapları da vardır zamanında bastırdığı habbe, kubbe falan şeyleri onları da koymuş içine, üç sandık halinde onu vermişler ambara vermişler. Ambara vermişler işte demişler ki, “Seyyid Salih Özcan, Bahadır Gayberi eliyle Gümrükhaneli, Urfa” verdirmişler. Derken bir gün gelmiş ya dediler, “üç tane sandık geldi, sen gazeteci değilsin, şey değilsin bu kitaplar ne oluyor? Ben de ne olduğunu ben de bilmiyorum,” dedim. “Peki” kalktık, bir oda tuttuk, o zaman Ankara’da Emniyet Oteli vardır. Orada bir oda tuttuk, onun içine koyduk açtık içinde Üstad’ın kitapları vardı. Meşihat zamanında kendisi aza iken kitapları basmıştı. Bir de baktık ki o kutunun içinde bu vardı. Onu ayrı bir koyduk, onun içinde o Mevlana Halid’in Hazretleri’nin cübbesi. Ondan sonra bir gün arkadaşlar beni sıkıştırdılar, sıkıştırdılar Urfa’da. Arkadaşlar, “illa biz bu cübbeyi ziyaret edelim.” “Valla ben” dedim, “Üstad’ın izni olmadan ben kimseye göstermem, kimseye de şey ettirmem, ziyaret ettirmem, bırakmam.” “Peki”, Üstad’a kalktık telgraf çektik, o zaman tabii Üstad’ın yanındaki talebelerinden birisine Zübeyir’e telgraf çektim. Üstad’dan bir hafta sonra telgrafa cevap geldi. “Eski bir talebenin huzurunda olmak şartıyla olabilir.” Ben de sevindim, şiştim, en eski benim diye. Şiştim, şiştim, şiştim, işte. Neyse Ramazan’ın son günüydü, biz toplandık orada, o Karameydan Camii’nin yanında hemen oradaydı, fakat o gün Cumartesi günü olduğu için Üstad’dan da telgraf gelince “tamam” dedim, ben huzurunda olacağım, bak kendi kendime hayal ediyorum. Neyse götürdüm, teravih namazı kılıyorduk, son teravihi zaten Ramazan’ın, çantayı koydum önüme ki kaçmasın diye. Namaz kıldım, namaz kılarken bitirdik, en son vitir namazını kılarken, esselamünaleyküm dedim, esselamünaleyküm dedim, sonunda baktık ki Albay Hulusi Bey var.
ADNAN OKTAR: Bak, maşaAllah, Üstad’ın kerameti maşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Baktım gülüyor, “ya” dedi, “Seyyid” dedi, “ben iki gün, üç günden beri Üstad bana diyor ki, “Urfa Urfa” diye böyle gösteriyor, ben de kalktım Urfa’ya geldim. Ne var bunda, ne var?” “Valla” dedim, “bir şey var” dedim, “ama dur şimdi sana camiinin dışında söyleyeyim, sana anlatayım.” Sonra anlattım ona meseleyi, güldü, güldü. “Nerede?” dedi, dedim burada, “peki” dedi, aldı götürdü, arkadaşlarla kendisi giydirdi, eski bir talebesi o idi.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, siz onun canısınız canı. Üstadımız’ın maşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Mesele bu.
ADNAN OKTAR: Ne güzel size müjdelemiş. Sungur Ağabey’e de ben epey oluyor. Kaç ay oldu gideli? Gittiğimizde.
ALTUĞ BERKER: Herhalde yedi, sekiz ay mı?
ADNAN OKTAR: Daha da olmuştur, bir yıl olmuştur.
ALTUĞ BERKER: Olmuştur, evet.
ADNAN OKTAR: Gittiğimde “ben görmeyeceğim, sen göreceksin dedi” dedi, Sungur Ağabey’e de aynı şeyi söyledi Hocam, maşaAllah ama hiç duymamıştım ben onu, ilk defa duydum Sungur Ağabey’den.
ALTUĞ BERKER: Evet, daha evvel camiye geldiğindeki anlatımlarınız da vardı Hocam.
ADNAN OKTAR: “Ben” dedi, “öleceğim” dedi. Ben dedim, “sen Mehdi (a.s.)’yi göreceksin inşaAllah” dedim, “İslam’ın hakimiyetini de göreceksin inşaAllah” dedim.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: İnşaAllah.
ADNAN OKTAR: O zaman söyledi, “bana söyledi” dedi. “İnşaAllah, ben görmedim ama sen göreceksin dedi” dedi. İki tane müjdemiz var Hocam, bir senden, bir de Sungur ağabeyden, maşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Sungur için ne dedi bana? Dedi, “o yedi evliya hükmünde” dedi bana. “Sungur” dedi, yedi evliya hükmünde” dedi. Doğrusu bu Allah için. Ve bir gün ben Risale-i Nur’u, bu Latince daha evvel basılmıyor, eskiden şeyle basılıyordu, bu eski harflerle, Osmanlıca basılıyordu ve iki yerde basılıyordu. Bir kısmı İnebolu’da, Selehattin Çelebi, o basıyordu, bir kısmını da Hüsrev Altınbaşak basıyordu, o da Isparta’da. Neyse baktık ki olmuyor bu şekilde, çok zor okuyor, gençler bilmiyorlar, bilmeyince, neyse bir gün şey ettik, o zaman arkadaşım var Said Mutlu var, Allah rahmet eylesin, kendisi eczacıydı ve askerliğini Çankırı’da yapıyordu. Yanıma geliyordu, geldi, bana döndü dedi; “bu şekilde eski Osmanlıca’yı bu gençler de bilmiyor, bu Risaleler fazla şey etmiyor, nasıl olacak?” dedi. “Bu kitaplar, eğer Üstad’ın hayatın da basılmazsa, Üstad’ın malı olmaz” dedi, “o zaman türlü türlü dedikodular olabilir”. Ne yapalım? Üstad’a sormak lazım, izin almak lazım. Kalktım, bindim Emirdağ’a gittim. Üstad’ım dedim, “müsaade ederseniz, bu kitapları, bu Osmanlıca’yı herkes bilmiyor, müsaade ederseniz biraz da bu Latince’ye basalım” dedi, “ben Kuran harflerinin unutulmasından korkuyorum” dedi, dedim “yok inşaAllah, hem bunu öğrenirler hem onu öğrenirler”. “Öyle mi diyorsun?” “Evet, öyle diyorum.” “Ama bu söz mü? Unutmasınlar, Kuran’ı Kerim’i unutmasınlar”, “hayır unutmayacaklar” dedim. “Peki, öyleyse git bas” dedi. Osmanlıca izin, şey aldı Latince’sini. Geldim ondan sonra, şeyde o zaman bu Sıhhiye’de Sağlık Bakanlığı’nın yanında o zaman vardı, Tahsin Tola o zaman müşavirdi. Kendisi milletvekilliğini kazanamadı, müşavirdi. Oradayken, o zaman toplantı Atıf Oral, Salih Özdemir, bilmem ne böyle arkadaşlar vardır. Ben söyledim dedim, “Latinceye basacağım”. O zaman Abdullah Yeğin Urfa’daydı ve bütün Sözler’i Latince’ye çevirmişti. O zaman Kemal Ceviz isminde birisi vardı, gayet güzel yazı yazar. Daktiloyla yazmış, Latince’yi Sözler’i ve Mektubat’ı. Bana da göndermiş ki hilalde tefrika edelim diye. Tam o sıradayken, dedim ben bu Latince’ye basacağım. O zaman arkadaşlar itiraz ettiler. Salih Özdemir falan, “olmaz yapamazsın”, “niye yapamazsın?” “Üstad’dan izin yok”. Ben dedim, “Üstad’dan izin alırım”. Olur mu, olmaz mı? “Ben izin alırım” dedim Üstad’dan . Neyse ben Üstad’dan izin aldıktan sonra tuttum Sözler’in İhlas Risalesi’ni bastım ve beş bin nüsha bastım. Bunlardan tuttum iki nüshasını Üstad’a gönderdim ne olacak diye. Üstad o zaman telgraf çekti bana, “Seyyid perdeyi yırttın, seni tebrik ederim”. “Tamam” dedim, oldu. Bir de o zaman Mehmet Kayalar vardı Diyarbakır’da, ona da gönderdim, o da dedi ki; “bana da acele olarak on bin tane gönder” dedi. On bin tane, ben talebeyim, on bin tane param yok ki o kadar. Neyse “parayı da postaya verdim” dedi. “Elhamdülillah” dedim ve başladı, ondan sonra Uhuvvet’ten sonra Uhuvvet’i bastık, Risaleler’i basmaya başladık o zaman. Sonra karar aldık, karar şu şekilde; her basılan bir hurma, dizildikten sonra, basılmadan evvel Üstad’ın önüne gidecek, okunacak, Üstad onun üzerine sinain, eski Osmanlıca sinain Said demekti, onu imzalayacak, imzaladıktan sonra biz basacağız baskıya ve bu şekilde gönderdik. Ben de sıra bana iki defa geldi o zaman, birisi On Dördüncü Mektup, ikincisi de Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde, o şey gelmiştir. Ona dedim “Üstad’ım, bu yanlıştır” dedim. “Keçeli niye yanlış?”, dedim, “yüz seksen yıl yaşayacaksanız, peki kalsın”. “Ama yüz seksen olmazsa bu sekseni geçmişsin” dedi maşaAllah. “Kalsın olduğu gibi kalsın” dedi, sonra da öğrendik ki Üstad’ın o şeyi yazması onun ölümünü gösteriyor o sene. İkincisi o, On Dördüncü Mektup. O zaman dedim “Üstad’ım, bu On Dördüncü Mektup yani Osmanlıca var, buradan niye kaldırdık”. Dediler, “bunu kaldır”. “Niye kaldırılsın?” dedim. Dedi, “kaldır dedim bunu sana”. “Peki” dedim, “kaldırıyoruz” dedim. Sonra öğrendik ki; On Dördüncü Mektup, Vehabilerden bahsettiği içindir. Bu şekilde oluyor.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, maşaAllah.
Hocam, Hz. İsa (a.s.) şahs-ı manevi mi yoksa şahıs olarak mı inecek?
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Şahıs olarak. Öldüğü zaman şahıs olarak onu şey ettiler, başkası şeklinde gösterildi de, şey dediler yani öldürdük dediler. Cenab-ı Hakk, “vera fena ileyhu rıfau ileyhi”. Bizi Allah kaldırır Kendine. Dördüncü katta, Hz. İsa (a.s.).
ADNAN OKTAR: Ahir Zamanda bekliyor muyuz Hocam inşaAllah?
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Evet bekleyeceğiz tabii, şüphe yok. Hatta şimdi Şam’da orada Emevi Camii’nde, orada bekliyorlar Cuma günleri.
ADNAN OKTAR: Evet. ”İşte böyle bir sırada o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda Hz. İsa (a.s.)’in” diyor, “şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakiki İsevilik dini zuhur edecek”, yani rahmet-i İlahiyenin semasından nüzul edecek; “hal-i hazır Hıristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak”, yani aynı İslamiyet’e benzeyecek diyor, “hakaik-i İslamiye ile birleşecek”, İslam ile birleşecek, artık o Müslümanlık haline gelecek, yani Kuran’a tabi olacak. “Manen Hıristiyanlık bir nevi İslamiyet’e inkılap edecektir. Ve Kuran'a iktida ederek”, Kuran’a bağlanarak, o İsevilik, şahs-ı manevisi, tabi ve İslamiyet, metbu' makamında kalacak. Din-i hak, bu iltihak neticesinde”, yani Hıristiyanlarla Müslümanların birleşmesi neticesinde, “azim bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevilik ve İslamiyet; ittihad neticesinde”, birleşme neticesinde, “dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken, yani tam bu istidat oluşmuş iken”, Mehdi (a.s.) zamanında, Mehdi (a.s.) devrinde bu olacak diyor, “istidadında iken, alem-i semavatta cism-i beşerisiyle bulunan”, yani beşeri cismiyle bulunan, normal beşeri cismiyle bulunan, şahs-ı İsa Aleyhisselam”, şahsı manevisi değil, “İsa (a.s.) bizzat kendi, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini”, yani Hıristiyan aleminin de başına geçip, onların hepsinin Müslüman olmasını sağlayıp, onların Kuran’a bağlanmasını sağladıktan sonra o hareketin başına geçeceğini, “bir Muhbir-i Sadık, bir Kadir-i Külli Şey'in vaadine istinad ederek haber vermiştir.” Yani “hem Allah vaat etti” diyor, “hem Peygamberimiz (s.a.v.) vaat etti” diyor. “Madem haber vermiş, haktır, madem Kadir-i Külli Şey vaat etmiş elbette yapacaktır” diyor. “Hz. İsa (a.s.) geldiği vakit diyor, herkesin onun Hz. İsa (a.s.) olduğunu bilmesi gerekmez. Onun yakınları ve ileri gelen kişiler, imanın nuruyla onu tanırlar” diyor, “Hz. İsa (a.s.)” diyor. “Yoksa açıkça ilk geldiğinde herkes onu tanımayacaktır” diyor, Mektubat, sayfa 54. “Hatta Hz. İsa (a.s.)’nin nüzulü dahi”, yani gökten inmesi ve kendisi İsa (a.s.) olduğu, “nur-u imanın dikkatiyle bilinir, herkes bilemez”, başlangıçta bilinmiyor gizli. İnşaAllah, Hıristiyanlıkta da Hocam biliyorsunuz, tek Allah’a inanma yayılmaya başladı, inşaAllah. La ilahe illallah inancı yayılmaya başladı. Kuran’a yönelik ruhlarında bir açılım başladı inşaAllah. Evet, “Hadis-i Şerifin ifadesiyle Hz. İsa (a.s.)’nin semavi nüzulü kati olmakla beraber” diyor Bediüzzaman. Yani “kesin inecek” diyor Hz. İsa (a.s.).
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Şüphe yok.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, Hocamızı bugün fazla yormayalım, o bizim canımız. Aslanımız.
ADNAN OKTAR: Allah razı olsun.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Allah sizden milyonlarca razı olsun. Benden de bir defa razı olsun.
ADNAN OKTAR: Allah sizden kat kat kat razı olsun. Allah sizi bizden ayırmasın. İslam’ın hakimiyetini göstersin Allah bizlere. Mehdi (a.s.)’nin zuhurunda da hep birlikte olalım. Ben onun, Mehdi (a.s.)’nin talebesiyim. Kendimi öyle görüyorum, kardeşlerimiz de öyle. İnşaAllah sizler de bu şekildeyiz inşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Kitaplarınızdan da dolayı sizlere binlerce defa teşekkür ediyorum. Tebrik ediyorum. Millet de çok istifade ediyor. Ben kütüphanemde koydum, orada Urfa’daki kütüphanede üniversite Hocaları hep gelip okuyorlar. Elhamdülillah.
ADNAN OKTAR: Biz Üstadımız ne dediyse onu yaptık. “İman hakikatlerini anlatın” diyor. Biz de Hocam, iman hakikatleri anlatıyoruz. Karınca Mucizesi, Koku ve Tat Mucizesi, Risale-i Nur’un bir adeta şerhi gibi.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Allah razı olsun. Çok teşekkür ederiz. Sağolasınız. Allah size uzun ömürler versin. Teşekkür ederiz.
ADNAN OKTAR: İnşaAllah hepimizden, sizi de bizim başımızdan eksik etmesin.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Allah size uzun ömürler versin.
ADNAN OKTAR: Cennette de inşaAllah böyle Üstadımız, Peygamberan, hep birlikte böyle sohbet ederiz inşaAllah. Bütün ağabeyler, Zübeyir Ağabey, sizler inşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Allah bizi layık etsin inşaAllah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah Allah razı olsun. Şimdilik bir ara verelim Hocamız dinlensin. Hocamız sabah namaza erken kalkıyor çünkü hepimiz gibi o da.
ALTUĞ BERKER: Kısa bir aradan sonra tekrar birlikteyiz.
SUNUCU 1: Kısa bir aradan sonra tekrar sizlerle birlikteyiz sayın izleyicilerimiz.
ADNAN OKTAR: Demin Seyyid Salih Hocamız buradaydı, dünya tatlısı. Bakın en zor şartlarda, bak görüyorsun 25 yıl hapis istiyor, umurunda bile değil, aslan, aslan, hiç. Mesela başka bir şey oluyor, gene 15-20 yıl istiyorlar, hiç “ben devam ederim” diyor. İdeal Müslüman böyle olur. Bakın bu hasta haliyle, yorgun haliyle iki büklüm geldi. Burada çok güzel konuştu. Acayip nezaketli bir insan, çok sevgi dolu, dünyadan geçmiş. Seyyiddir, hakiki Seyyiddir, yani secereli. Nesli Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e kadar dayanıyor. Dolayısı ile akrabam, inşaAllah. MaşaAllah. Bediüzzaman’ın bizzat harikalarını görmüş, kerametlerini görmüş bir insan. Şimdi ben mesela normalde bu tip olaylarda, bu tip, öyle demeyeyim de Allah affetsin pek olmadı. Yani tasavvuf önderlerinin hakkında bilgi verenler genellikle abartırlar, bir kısmında abartırlar. Mesela olmamış şeyi, hatta derler “şeyh uçmaz mürit uçurur” derler, yani abartılı izahlar yaparlar. Ama Üstad ile ilgili olan izahlar, benim tespit ettiklerim, tamamı net doğru. Yani benim akılcılığımı biliyorsunuz, yani makul olmayan bir şeye ben asla inanmam. Yani %100 kanaatim gelirse, tam tahkik ederim, net inanırım. %100 doğru Bediüzzaman ile ilgili söylenenler. Yani gösterdiği harikalar %100 doğru. Onun için tarihi, çok önemli bir insan. Sungur Ağabey de, Hocamız da öyle, çok değerli insanlar. İnşaAllah bununla kalmaz, Hocamızı gene çağıralım. Bediüzzaman demiş, bak, “ben görmeyeceğim, Mehdi (a.s.)’yi, sen göreceksin” demiş, alnına vurmuş böyle. İnşaAllah. Hz. İsa Mesih (a.s.)’yi de görecek. Mesela bak, normalde Sungur Ağabey için de, işte “ölmek üzere”, hatta “yaşlandı, ne konuştuğunu bilmiyor” falan gibi böyle –haşa- “aklına zarar geldi” gibi bir üslup kullandılar. Ben dedim, “o himmet altında ve Bediüzzaman’ın talebesi o” dedim. Yani Evliyalarda, velilerde o tip bir bozulma olmuyor. Mesela bak hafızası ne kadar keskin gördünüz, değil mi? Yani insan bu kadar bilgiyi aklında tutabilir mi, bu yaşta? İnsanın aklı dağılır, gider. Bakın filim şeridi gibi anlatıyor, tek tek. Aynı şekilde Sungur Ağabey de öyle. Ben dedim, “sen Mehdi (a.s.)’nin zamanında görevlisi, sen Mehdi (a.s.)’yi göreceksin, inşaAllah. İslam’ın dünyaya hakimiyetini göreceksin” dedim. Tabii ben uygun bir üslupta cevap verdim o karşıdaki kişilere. Sonra hakikaten çok dirildi, canlandı o konuşmalarımdan sonra. Şimdi her yere gidiyor. Yani öldü, ölecek gözü ile bakıyorlardı, çok canlandı. İlk defa söyledi o zamanlar konuştuğumuzda. Aynı ifadeyi ona da kullanmış. “Ben Mehdi (a.s.)’yi görmeyeceğim ama sen göreceksin” demiş Sungur Ağabey’e de. Şimdi bak ikinci şahidimiz olmuş oldu. MaşaAllah. Asıl olan Cennet’teki kardeşliğimiz, arkadaşlığımız. Burada süratle bitecek hayat. Kısa sürede yaşlanıp herkes, bak mesela şimdi biz burada konuşuyoruz, bir dahaki nesil bizi hikaye olarak dinleyecek. Hiçbirimiz kalmayacağız. Ama Cennette Allah’ın izni ile sonsuza kadar, gene böyle Cennet sofralarında olacağız inşaAllah, bunları hatıra olarak anlatacağız. Mesela nasıl konuştuk Seyyid Salih Özcan Hocamız ile, mesela Yasemin, bak, Allah seni böyle güzel yaratan Allah, böyle güzel gösteren Allah, sevdiren Allah. Mesela güzel olur da, Allah sevdirmez. Yani güzel, bakarsın boş boş, hiçbir etkisi olmaz. Mesela güzel ahlaktan etkilenmeyebilirdik. Allah yaratırdı, etkilenmezdik. Ama etkileniyoruz, Allah bize bir hoşnutluk veriyor kalbimize. Yani güzelliğin kendi de mucizedir, ondan etkilenmek de mucizedir. Mesela güzel ahlaktan, şefkatten, merhametten, sadakatten heyecan duyuyoruz. Mesela “ben” diyor “25 yıl verdiler, ben hiç etkilenmedim” diyor. Ben coştum onu duyunca. Bakın akranları neyin peşinde oluyor, o neyin peşinde. Bak Romanya’da Müslümanların hidayetlerine vesile olmuş. Mesela çok büyük bir hizmet olmuş. Sabri Ülker, onu da tebrik ediyorum Allah razı olsun, o da mesela 5000 Kuran göndermiş. Çavuşesku dönemi hakikaten çok azgın dönemdi, alenen Komünist dönemdi. Gözleri dönmüş, azgın bir dönemdi. Öyle bir dönemde insanların Hacca gitmesine vesile olması, Kuran okunmasına vesile olması, yani mucize, başka bir şey değil. Şey mucize demeyeyim de keramet. Bak, Bediüzzaman da diyor ki, “gidip görüşeceksin sen”. Bak, “bir devlet başkanı ile görüşeceksin” diyor ve aynen dediği gibi oluyor. İşte onun için ben diyorum ki; Bediüzzaman’ı ben tam anlatamıyorum, yani zannediyorlar ki hani Hocamdır, o yüzden sevdiğim için böyle konuşuyorum. Değil, gerçekten çok olağanüstü bir insan, metafizik bir insan, yani çok çok şaşırtıcı, yani her günü böyle. Ama diğer şeylerde duyarsın işte “ben havada uçtuğunu gördüm”, böyle bir şey değil Üstad ve bundan şiddetle kaçınan bir insan. Mesela bir şey olduğunda, onu o kişinin kerameti olarak alıyor. Yani kendisinin gösterdiği bir keramet olduğunda, “onun kerameti” diyor. “O mübarek bir insan, ondan dolayı olmuştur” diyor. Mesela şimdi Seyyid Salih Özcan gitti, şeyde görüştü farz edelim o Devlet Başkanı ile görüştü, Kuran’ın dağıtılmasına vesile oldu. Şimdi sorsan Bediüzzaman’a, “onun kerameti, harikası o” diyor. Yani hiç üzerine almaz, öyle mütevazı bir insan maşaAllah.
Mustafa Şekeroğlu, Cübbeli Ahmet ile ilgili bir kitap yazmış, Ahmet Hoca gerçeği diye. Evet, benim bildiğim Habertürk’ün muhabiri bu çocuk, bu genç. Onu öven bir eser hazırlamış. İyi, eline sağlık, güzel. Bizim kimseye karşı bir öfkemiz yok. Fakat anormal olan İslam’a, dine zarar verirse bir insan, fikren mücadele ederim, anlatırım. Yoksa şahsı ile benim bir şeyim yok. Acırım ben Müslümana, şefkat ile davranırım. Mesela ben bu Cübbeli’ye fikren karşıyım ama bir tuzak, bir oyun oynamaya kalksalar, yani ciğerini sökerim onu yapanın ben, tabii hukuk ve kanun ölçüleri içerisinde ezerim kafasını. Öyle bir şeye müsaade etmem. Ama dine bilmeyerek veyahut bilerek veyahut saflığından veyahut cahilliğinden bir insan zarar veriyorsa, ben onu uyarmakla mükellefim. Yani tahribata müsaade edemem. Oturup seyredecek durumumuz yok. Şimdi mesela Dabbet-ül Arz’ı geçen gün gösterdim, sen seyrettin mi o dün Dabbet-ül Arz’ın resmi vardı, çizim? Çizim, gördün değil mi? Başı bulutlarda, bir kuyruğu kutuplarda. Bir ayağı İstanbul, Marmara Bölgesi kadar. Yani böyle bir mahluk gezecek ve evlere elini sokacak, pencereden içeri elini sokacak, Müslümanların alnını tek tek damgalayacak. Olacak iş mi şu? Cübbeli’nin anlattığı bu. “Yanlış anlatıyorsun” diyorum, “zarar veriyorsun”, değil mi? “Cahillik etme” diyorum, anlattığımız bu. Mesela deccal için de diyor; “Atlas Okyanusu’nda şu an, bir adada, Amerika onu tespit edemiyor” diyor. Deccalin başı bulutlarda şu an, Cübbeli’nin dediği deccalin ayakları Atlas Okyanusu’nun dibinde. Eli ile daldırıyor balık tutuyor. Amerika bunu nasıl tespit edemez? Atlas Okyanusu, uçaklar falan herkes çarpar yani. Çok olağanüstü bir olay olmuş oluyor. Bir de eşeğinden bahsediyor. Yaklaşık 300 metre falan boyunda. Ayakları da yaklaşık, yani herhalde en az bir yüz metrede ayakları olmuş oluyor eşeğin. Yani böyle bir hayvan gökte acayip sesler çıkararak, yani merkep sesi çıkartarak uçmuş olsa, kulakları da 30 metre falan rivayete göre, yani onun anlattıklarına göre. Burada uçağın tarif edildiği çok açık, belli. Bir merkepten bahsediyor insanların anlaması için binek diyor Peygamberimiz (s.a.v.), yani merkepten bahsediyor. “Kulakları 30 metre geniştir” diyor ve “havada uçar”, ne anlarsın? “Bakırdan kürsüsü” var diyor “bakırdan ve yer ile, bütün dünyanın her yeri ile bağlantı kurabilir, konuşur” diyor. İlk akla gelen uçak değil mi burada? Bakın, kulakları iki tarafa açılmış, 30’ar metre. Havada uçuyor ve dünyanın her yeri ile bağlantı kurulabiliyor, burada ne anlanır?
SUNUCU 1: İlk akla gelen uçak oluyor.
ADNAN OKTAR: Tabii. Mesela İstanbul’da deccal mesela eşeğinin üzerinde olsa, buradan bağırsa Amerika nasıl duysun onun sesini? Olacak iş mi şu? Duyar diyor Cübbeli, duyacak diyor. Yani müteşabihat denen bir şey var. Mesela Kuran’da da Cenab-ı Allah, “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın” diyor Ayette. Bu bir ip değil, bizim bildiğimiz ip değil, Kuran kastediliyor, müteşabihtir. Hadislerde de var bu. O devrin insanlarının anlaması için kapalı bir üslup ile Peygamberimiz (s.a.v.) bunu anlatmış ve mükemmel anlatmış. Bakın konuştuğunda her yerden sesi duyuluyor ayrıca mesela Mehdi (a.s.) ile ilgili Hadislerde de, “gökten nida edilir, herkes kendi dilinde duyar” diyor. Yani tercüme edilir, o anlamda. Cübbeli’ye göre de işte bulutların üzerinde Melekler var, Mehdi (a.s.)’nin başının üzerinde Melek duruyor, her gittiği yerde insanlara “bu Mehdi (a.s.)’dir” diyor. Mehdi (a.s.) de sürekli, “bu Melek yalan söylüyor ben Mehdi (a.s.) değilim” diyor. Yani hangi insanın haddine bir Meleği yalancı çıkartmak. Vahiy hükmündedir Melek. Yani öyle bir şey diyebilir mi Müslüman? Melek yalan söylüyor diyebilir mi? Tabii. Bir de Meleği gören bir insan ne olur? Aklının ihtiyari kalkar. Gökyüzü milyarlarca Melek ile dolsa ve hepsi de ittifak ile “falanca kişi Mehdi (a.s.)’dir” dese, o kişi dese ki “ben Mehdi (a.s.) değilim”, şimdi burada mantık kalıyor mu bu olayda? Akla, mantığa uygun mu? Kuran’a mutabık mı bu? İşte ben de bunları açıklıyorum, yoksa benim kimse ile bir alıp veremediğim yok, inşaAllah.
SUNUCU 2: Yaşım itibari ile böyle bir soruyorum, hani biz gençlere de tavsiye edebileceğiniz, imanımızı dinç bir şekilde hani çeldiricilere takılmadan yaşayabileceğimiz tavsiyeler.
ADNAN OKTAR: Nereye takılmadan?
ADNAN OKTAR: Güzel. Samimiyet o kadar güzel bir şey ki, Allah çok büyük bir nimet vermiş. Yani o kadar rahatlatıcıdır ki ve beyni o kadar açan bir şeydir ki ve vicdan ile bağı sağlayan Allah’ın Kanunu. Vicdan da Allah’ın vahyidir. Yani insana, herkese Allah vahyeder kalbine. Şimdi biz ne yapıyoruz, biliyor musun? Sadece samimi oluyoruz, kalbimizdeki Allah’ın bize vahyettiği bilgi ile bağlantıya geçiyoruz. Şimdi Allah’ın vahyini duymak için, Allah bak bir şart koşmuş. “Samimi olursanız, benim vahyimi duyarsınız, anlarsınız” diyor. Yani sadece samimi olacağız. Samimi olup rahatladığımızda, beynimizden, kafamızdan bütün önyargıları kaldırdığımızda ve hiç olduğumuzu ve sadece Allah’ın var olduğunu düşündüğümüzde, her türlü gücü yaratanın Allah olduğuna inandığımızda, çünkü biz Allah katında bir hiçliğiz. Yani bir gölgeden ibaretiz, Allah’ın bir tecellisiyiz. O da ona ait zaten, Allah’a aittir. Allah’a tam teslim olduğumuzda, bizi konuşturan o zaman Allah olur. Bize görüntüyü gösteren Allah olur. Ahlakımız tamamen Allah’ın kontrolüne geçer. Yani bazen insanların güzel bir duası vardır, “Yarabbim beni, bana bırakma.” Yani insanın kendini tamamen Allah’a bırakması çok önemlidir. Onu yaptıktan sonra çok güzel, çok akılcı, çok güzel tavırlar koymaya başlar. Yani bunu ortaya koymuş olur. En önemli şey samimiyet olduğuna göre, insanın ilk elde edeceği şey samimiyet olacak. Sonra kalbindeki vahye uyacak, o samimiyet ile. Onu elde ettiğimizde, her konuştuğumuz doğru olmuş olur, güzel olur. Şeytanın etkisine girmemek çok önemli. Ne yapacağız? Kuran’ı sık sık açacağız, benim arada size gösterdiğim gibi. Kuran’ın sırf şu bir sayfasını okuyan, iki sayfasını okuyan bir insan bile, bütün hayatının bereketini bulabilir. Bütün o derinliği bulabilir. Mesela bak şimdi herhangi bir sayfa açtım, verdim. “De ki: Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” Mesela bu çok müthiş bir iman hakikati meydana geliyor. Göklerdeki bütün delillerin, yerdeki bütün delillerin Yaratıcısı kimdir? Bana bir kere geniş bir ufuk vermiş oluyor bir anda. Ben her şeyi incelerim o zaman. Astronomi ile gökleri incelerim, paleontoloji ile, diğer bilim dalları ile yeri incelerim. “De ki: Allah’tır. De ki: Öyleyse onu bırakıp kendilerine bile yarar ve zarar sağlamaya güç yetiremeyen birtakım veliler, tanrılar edindiniz.” “Tanrılar mı edindiniz?” diyor. Mesela bakın, Darwinizme net cevap işte. Mesela adam atomun, bir gün canı sıkıldı diyor atom dururken, bir başka atomu daha aramış, bir araya gelmişler, bir protein oluşturmuşlar. Sonunda proteinlerde yine demişler işte, dünyanın başka yerinde protein var, şu da gelsin, hepsi bir araya gene gelmişler, bakmışlar bir et yığını olmuş, pek işlerine gelmemiş. Yahu demişler biz buna bir göz yapalım görsün. Ama bak görmeyen atomlar hedefliyor bunu, bir göz hedefliyorlar, hiç bilmedikleri bir şey. Yani kör olan atom, gören göz yapıyor. Sağır olan atom, tesadüfler sonuncunda, duyan bir kulak yapıyor. Tatmayı bilmeyen, dilsiz olan atom tat biliyor. Mesela çileğin, muzun, karpuzun tadını bilecek hale geliyor. Dokunma hissini biliyor. Yani dokunmayı bilmeyen atom, dokunma hissini bilir hale geliyor. Yani beş duyuyu bilir hale geliyor. Kokluyor, mesela çiçekleri koklar hale geliyor atom. Çiçeği koklamayı bilmeyen atom, çiçeği koklar hale geldi diyor. Şimdi ben kendimi hiç zorlamıyorum, çok rahat Allah’ın varlığını buluyorum. Yani bunu ancak bir Yaratıcı yapabilir. Yani tesadüfen ben bunun olmayacağını bilirim. Ben şimdi bir avuç kumu alıp, ben buraya serptiğimde, darmakeşan olur o kumlar ve hiçbir şekilde düzgün bir şey meydana getirmez. Amino asitleri de bakın, bize verilse amino asitler, binlerce kere biz onu karıştıralım, çorba yapalım, üst üste atalım, hiçbir şekilde protein oluşmaz, mümkün değil. Protein oluşsa bile, oluştursak bile, mesela ben, protein tozu satılıyor badiciler için, kutunun içinde durur onlar raflarda, o kutuların içinde o protein tozları hiç bir zaman için insana dönüşmez. Yani 100 milyon sene bekleseler o kutuların başında, su ile de karıştırsalar o protein tozunu, durur o, hiçbir şey olmaz. Yani yeni bir canlı, bir şey meydana gelmez. Tesadüf ilk defa açmaza girdi dünyada. Eskiden kuzu kuzu inanıyorlardı insanlar. Mesela “proteinler tesadüfen oldu” diyorlardı, inanıyorlardı. Biz dedik ki, “bakın bir proteinin olması için, başka bir proteine ihtiyaç var.” “O zaman 950 sıfırlı bir sayı alalım” dediler, “o kadar da bir ihtimal bir ihtimal bir protein oluşabilir” dediler. Bakın, bu da doğru değil. Bakın tekrar söylüyorum. Bir proteinin olması için, başka bir proteine ihtiyaç var dediğin nedir biliyor musun? Proteinin oluşma ihtimali sıfır ihtimaldir, sıfır. Yani hiçbir şekilde mümkün değildir. 950 sıfırlı sayıda bir ihtimal de değildir. Zaten pratikte de öyle bir sayının ne olduğunu herkes anlar yani. Bakın Darwinizmin akıl dışılığını buradan anlayın. “Bir rakamının yanına 950 tane sıfır koyuyoruz, bu kadar ihtimalde bir protein oluşmuştur, bir tane protein oluşmuştur” diyor. “Dünyanın başka bir yerinde, gene birin yanına 950 sıfırlı bir sayı koyalım, o kadarda bir ihtimal gene bir protein oluşmuştur. Bunların hepsi bir gün biri Afrika’dan, biri Çad’tan, biri Türkiye’den bu proteinler uçuşuyorlar, bir araya geliyorlar, bu protein tozu oluyor tabii sonunda.” Diyorlar ki, “biz toz olarak durmayalım, bir hücre yapalım” diyorlar. Yani hücrenin olması içinde gene hücreye ihtiyaç var, orada da açmazdalar. Bakın en sıkıştıklarında diyorlar ki, “uzaylılar yaptı. Şimdi bu olmadı işte, değil mi? Bu yenilmenin diğer bir adı. O yüzden iman hakikatlerini geliştirmek, Allah’a olan imanımızı pekiştirmek için iman hakikatleri okumak, yani proteinlerin yapısını incelemek, bilimi rehber edinmek, Kuran ve bilimi rehber edinmek. Bir de sadece hayvanlarda değil de, kendimizi de incelememiz, yani iç dünyamızı incelememiz de çok büyük delil olur. Bunların hepsinin toplamında Allah “size güçlü bir iman vereceğim diyor Cenab-ı Allah. Yani “sizin hiç zorlanmanıza gerek yok, samimi olun, candan olun, ben size tabi olarak imanı zaten vereceğim” diyor Allah. İman öyle zorlanarak, böyle çile çekerek, acı çekerek elde edilmez. Gayet rahat elde edilir. Kendimizi hiç sıkmazsak, Allah’a tam teslim olursak, iman çok rahat oluşuyor kalbimizde. Kuran da son derece kolaydır. Allah, “sizin için Allah zorluk dilemez, kolaylık diler diyor Kuran’da. “Hz. İbrahim (a.s.)’in dini gibi kolaydır” diyor Allah, Kuran için. Kuran’ıda, dini de zorlaştırmaya kalkıyorlar, tabii Mehdiyet buna karşı da mücadele verecektir. İslam aslında son derece kolay ve güzel, insanın fıtratına uygun bir dindir. Fakat Kuran’ı ve İslam’ı öyle bir göstermeye çalışıyorlar ki, sanki insanın fıtratına tamamen zıtmış gibi göstermeye çalışıyorlar. Yani Müslüman olan, hayattan tamamen çekilir, mutlu olamaz, gülemez, ağlar, yemek yemez, işte yani perişan hayat yaşar gibi gösteriyorlar, fakir olur gibi gösteriyorlar, tam zıttıdır, tam tersidir.
Şimdi Ebru Hocam ben sana bir ricada bulunacağım.
SUNUCU 1: Buyurun Hocam.
ADNAN OKTAR: Muzaffer Akça’nın konuşmasını sen bize o güzel sesinle bir oku. İnşaAllah. (Cübbeli’ye Cevaplar kitabından)
SUNUCU 1: “Hz. Mehdi (a.s.) karşı muhabbet ve sevgi katlanarak, süratle çığ gibi dünyaya yayılacak. Deccalin ve iblisin orduları Hz. Mehdi (a.s.)’ye karşı var güçleri ile mücadele edecekler. İnternette, basında, televizyonlarda, radyolarda bütün imkanları ile Hz. Mehdi (a.s.)’ye karşı tavır alacaklar. Onun aleyhinde sözler, iftiralar, hakaretler yayacaklar, kendilerince güya Hz. Mehdi (a.s.)'yi durdurmaya çalışacaklar. Bir kısım cahil Müslümanlar da bambaşka bir yönden Hz. Mehdi (a.s)'ye karşı bilerek veya bilmeyerek mücadele verecekler. Hz. Mehdi (a.s) gelmeyecek ya da geldi geçti, yüzyıllar sonra gelecek, şahıs değildir, şahsı manevidir tarzında sözlerle Hz. Mehdi (a.s)'den ve Mehdiyet’ten dikkatleri dağıtmaya çalışacaklar. Fakat bütün bunlara rağmen Hz. Mehdi (a.s) zuhur edecek ve büyük tarihi vazifesini yapacaktır. Hz. Mehdi (a.s) çıkmıştır, şu an vazife başındadır. İnşaAllah. Muhakkak ki o Hz. Mehdi (a.s.), insanların karşılaştıkları şerler sebebiyle, Hz. Mehdi (a.s.)'nin kendilerine en sevgilisi olmadıkça çıkmayacaktır. (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti'nin Tasnifinden Hadisler, Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 27)”
ADNAN OKTAR: Yasemin, bak aynı sayfada Şahap Koç’un bir ifadesi var, anlatımı var, sen de onu oku inşaAllah. Şahap Koç’un.
SUNUCU 2: "Bu hakikatten anlaşılıyor ki, sonra gelecek o mübarek zat, Risale-i Nur'u bir programı olarak neşr ve tatbik edecek." (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s.9). Ahir Zamanın büyük Mehdi (a.s.)'si mücadelesi zamanında birçok kitabı, eseri hazır olarak bulacaktır. Hazır eserlerden istifade edecektir. Bu eserlerden en mühimlerden birisi de Risale-i Nur Külliyatı'dır. Bu hususa Said Nursi dikkat çekmiştir. Risale-i Nur Külliyatı Hz. Mehdi (a.s)'nin cahil bazı Hocalara karşı hakikatleri anlatmasında çok önemli bir vesile olacaktır. Ehl-i imanı dalaletten muhafaza etmek ve bu vazife hem dünya, hem her şeyi bırakmakla, çok zaman tedkikat ile meşguliyeti iktiza ettiğinden, Hazret-i Mehdinin, o vazifesini bizzat kendisi görmeye vakit ve hal müsaade edemez. Çünkü hilafet-i Muhammediye (a.s.m.) cihetindeki saltanatı, onunla iştigale vakit bırakmıyor. Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihette görecek. O zat o taifenin uzun tetkikatıyla yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak, onunla o birinci vazifeyi tam yapmış olacak. Emirdağ Lâhikası-1, sf. 266-267.”
ADNAN OKTAR: Evet, Mehmet Hamdi Yüce ve Haşmet Uğur şu ikisini okursun.
SUNUCU 3: “İslamiyet'in bu yüzyılda dünyaya hakim olacağını birçok kişi çok açık ve aleni şekilde anladı. Bence Hz. Mehdi (a.s.)'nin de kim olduğunu hissetmiş olabilirler. Fakat bu durum birçok nedenden dolayı birçok kişinin işine gelmiyor olabilir. Şehirlerin büyük bilinen bazı adamlarına hüsn-ü zannı olanlar baktılar ki, bambaşka bir durum var. Belki bu nedenle Hz. Mehdi (a.s.)'yi anlamazlıktan geliyorlardır. O da 313 talebesiyle cansiperane mücadele ediyor olabilir. Cenab-ı Allah, kaderi çok ince bir hikmet örgüsüyle örmüş. Bu Cenab-ı Allah'ın bir sanatı. Hz. Mehdi (a.s.)'nin aleni ve açık zuhuruna kadar bu durum böyle gidecek gibi görünüyor. O, ileride gelecek acib bir şahsın bir hizmetkarı ve ona yer hazır edecek bir dümdarı ve o büyük kumandanın pişdar bir neferi olduğumu zannediyorum. (Barla Lahikası, sf. 162) Bediüzzaman Hazretleri Hz. Mehdi (a.s.)'nin kendisinden sonra geleceğini, ona yer hazır ettiğini ve onun öncü bir askeri olduğunu açıkça ifade ederek bu güzel ve muhteşem müjdeyi, Resulullah (sav)'ın Hadis-i Şeriflerine dayandırarak bildirmiştir. İnşaAllah "1400 yıl sonra çıkacak bir hakikati" diyerek Hz. Mehdi (a.s.)'nin çıkış zamanını da açıklamıştır (Sözler 8). "Hz. Mehdi (a.s.) ile müjdelenin" Hadis-i Şerifine uyarak, bu güzel müjdeyi bildiriyorum. Allah hepinize selamet versin, Selamun Aleyküm.”
ADNAN OKTAR: Sen çillisin değil mi yüzün?
SUNUCU: Çilli.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Hz. İsa (a.s.) da çilli olacak. Burnu, yüzü çilli küçük sevimli bir burnu var, ayakları da çilli. Geldiği vakit inşaAllah göreceksiniz. Ama çok keskin ve delici bakışları var Hz. İsa (a.s.)’nin işte onu da göreceksiniz yani müthiş akıllı bir insan. Yani dünyadaki insanlar için çok büyük bir nimet, en mükemmel insanı görmek inşaAllah, bir Peygamber görmek, Ahir Zamanda ilk defa insanlara nasip olacaktır. Çünkü insanlar hep eskiden zannediyorlar ki, geçmişte olmuştur, işte Peygamberler olmuştur, veliler gelmiştir, harikalar olmuştur hep geçmişte olup bitmiştir, dolayısıyla biz modern çağa geldik, artık ne bir Peygamber gelir, ne Mehdi (a.s.) çıkar ne İsa (a.s.)’nin nüzulünü kastediyor Peygamber derken ne bunlar olur. Bir da İslamiyet zaten doğal olarak yeryüzünden kalkacak diyorlardı biliyorsunuz Marksistlerin iddiasıydı o. “Din bir afyondur” diyordu Karl Marx, yani kitlelerin afyonudur, doğal bir süreç içerisinde din ortadan kalkacak diyordu şimdi tam tersine oldu. Doğal bir süreç içinde Darwinizm, Materyalizm, Komünizm ortadan kalktı. İslam doğal bir süreç içerisinde müthiş yükseldi, göklere çıktı. Yani bütün iddiaları tam altüst olmuş oldu onun şokundalar zaten şu an. Hz. İsa Mesih (a.s.)’nin güzelliğini inşaAllah gördüğünüzde içiniz açılacak, her insanın yüzlerini mesh edecek böyle inşaAllah teker teker inşaAllah.
Evet, Ebu Bekir Alsancak, Erzurum.
SUNUCU 1: “Tabarani Kebir'inde diyor ki, Ahmed b. Nadr el-Askeri ve Cafer b. Muhammed-ül Feryabi nakletmişler ki; (Ravi silsilesi ile) Dakkak b. Zeyd-i Cüheni'den rivayet ettiler. O dedi ki: Ben gördüğüm bir rüyayı Resullullah (s.a.v.)'a anlattım. Bu rüyada Peygamber (s.a.v.) yedi basamaklı bir minberin en üst basamağında idi. O buyurdu ki: Yedi basamaklı gördüğün minber şu dünyanın ömrü olan yedi bin senedir, Ben de Onun son bininde olacağım.
İbni Abd-il Hamid, Tefsir'inde diyor ki; “Muhammed b. Fadl, Hammad b. Zeyd'den, O da Yahya b. Atik'den, O da Muhammed b. Sirin'den, O da Müslüman olmuş kitap ehli birisinden rivayet ettiler ki: Allah, gökleri ve yerleri altı günde yaratmıştır. Rabbimin yanında bir gün, sizin dünya hayatında saydığınız bin yıl gibidir. Ve dünyanın eceli altı gündür, yedinci günde kıyamet kopacaktır. Altı gün gitmiştir ve siz yedinci gündesiniz. Ahmed İbni Hanbel İlel'inde nakletti. İsmail b. Abdülkerim, Abdüssamed'den O da Vehb'den rivayet etti: Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir. Müellifin görüşü: Bu hadis-i şerife gösteriyor ki, Ümmet-i Muhammed'in ömrü en az 1400 yıl olacaktır. (Celaleddin Suyuti'nin Tasnifinden Hadisler, Ahir Zaman Mehdisi’nin Alametleri, sayfa 88-89) İlkokul çocuğu bile bu hesabı yapabilir. Ümmetin icabet ömrü 1500 seneyi geçmeyecektir. Hicri 1500'lerle 1600'ler arasında da kıyamet beklenmektedir. Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Hicri 1545 yılında kıyametin kopabileceğini belirtmiştir. Allah-u alem, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Çağla Yıldırım İzmir’den; Yasemin sen de onu okursan.
SUNUCU 2: “Harun Yahya, “ben Hz. Mehdi (a.s.) değilim” diyor. “Hayır, sen Hz. Mehdi (a.s.) olduğunu söylüyorsun” diyorlar. O zaman Hz. Mehdi (a.s.) olmadığını nasıl anlatabilir? Bir yol göstermeleri gerekir. Benim bildiğim bir insan “ben Mehdi (a.s.) değilim” diyorsa konu biter. Herhalde onlar açısından çözüm şöyle: Harun Yahya, Hz. Mehdi (a.s.)’nin dış görünümüne ait hiçbir Hadis-i Şerifi yayınlamayacak, var olanları da yayından kaldıracak, Hz Mehdi (a.s.)’nin çıkış alametlerinden bahsetmeyecek, Hz. Mehdi (a.s.) gelip geçmiştir diyecek veya şahs-ı manevidir diyecek. Veyahut Cübbeli gibi Hz. Mehdi (a.s.)’nin zuhurunu yüzyıllar sonrasına erteleyecek. Harun Yahya dürüstçe Hz. Mehdi (a.s.)’nin dış alametlerini de, çıkış alametlerini de bu yüzyılda geleceğini açıklıyor. Hepsini de Hadis-i Şeriflere dayandırıyor. Kuran-ı Kerim’in işari manalarından deyimler veriyor, Ehl-i Sünnet alimlerinden alıntılar yapıyor. Bence de çok doğru yapıyor. Çünkü Hadis-i Şerifte Resulullah (s.a.v.) “Hz. Mehdi (a.s.) ile müjdelenin” diye bildiriyor.”
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Ali Naim Gür Mersin’den, sen oku çok ilginç bir şey yazmış.
SUNUCU 3: “Cübbeli Ahmet Hoca 35 milyon metreküp suyu bulunan Adriyatik Denizi’nin bir anda yok olacağını söylüyor. Akdeniz tarafındaki binlerce metre yükseklikteki suyun da duvar gibi donup kalacağını Avrupalılar’ın da bu olayın başlangıçta farkına varamayacaklarını çok geç fark edeceklerini söylüyor. Doğrusunu söylemek gerekirse bu bana pek inandırıcı gelmedi. Böyle bir olayı bunca teknik imkanı olan Avrupalıların fark etmemesi güç değil mi? En azından bir kişinin görmesi gerekmez mi?
ADNAN OKTAR: Ne kadarmış dedin? 35 milyon metreküp mü? “Adriyatik Denizi bir anda kuruyacak” diyor değil mi Cübbeli? MaşaAllah. Mesela bak, ben buna itiraz etmezsem yahut bir insanın etmemesi mantıksız olacak. Yasemin, sen çok güzel okuyorsun. Osman Tatar.
SUNUCU 2: “Sizden veya sonra gelenlerden birisi ona Hz. Mehdi (a.s.)’ye yetişirse kar üzerinde sürünecek de olsa ona katılsın. Muhakkak ki onlar Hz. Mehdi (a.s.)’nin talebeleri hidayet sancaklarıdır”. “Bundan sonra size benden bir hidayet geldiğinde kim benim hidayetime uyarsa onlara korku yoktur ve onlar mahsun olmayacaklardır”. (Bakara Suresi, 38). “Ve onları kendi emrimizi hidayete yönelten önderler kıldık”. (Enbiya Suresi, 73). Resulullah (s.a.v.), “Hz. Mehdi (a.s.)’yi fark edenler kar üzerinde sürünerek de olsa ona katılsın” diyor. Cübbeli de “yüzyıllar sonra Hz. Mehdi (a.s.) gelecek” diyor. Bence Hz. Mehdi (a.s.)’nin bu yüzyılda geleceğini Cübbeli de biliyor. Çünkü Şeyhi Mahmut Efendi Hazretleri ve Mahmut Efendi Hazretleri’nin Şeyhi Baba Efendi de Mehdi (a.s.)’nin Hicri 1400’de geleceğini söylemişlerdi. Cübbeli’nin saçları dökülüp saçsız kalınca, kolesterolden vücut damarları tıkanınca, kendi tabiriyle damarları donup şekeri bilmem kaça çıkınca, artık “bu yüzyılda Mehdi (a.s.) gelmez, İslam bu yüzyılda kesinlikle hakim olmaz, boşa beklemeyin” demeye başladı. Halbuki Şeyhi Mahmut Efendi Hazretleri de rahmetli Baba Efendi Hazretleri de doğru söylemişlerdir. Hz. Mehdi (a.s.) Hicri 1400’ de çıkmıştır.”
ADNAN OKTAR: Özetle samimi olmak, candan olmak, özgürlüğü savunmak veya taassuptan kaçınmak, Kuran ahlakına tabi olmak, Peygamberimiz (s.a.v.) gibi sevecen olmak, affedici olmak, merhametli olmak yani güzel ahlaklı olmak, çok büyük bir nimettir. İnsanlarımız çok mutlu olsun Türk İslam Birliği oluşsun. Mesela bak Kırgızistan karıştı, Kazakistan huzursuz, efendim Azerbaycan Türkiye ile birleşmek için can atıyor ama yine onlar da tedirginler. Bunlara bir son verecek güzel bir birleşme için bizlerin gayret etmemiz şart inşaAllah. Türk İslam Birliği olduğunda bütün Türklük alemi de rahatlayacak ki hepsi Müslüman dolayısıyla İslam alemini de tam anlamıyla kucaklamış olacağız İnşaAllah. Yazık bak, Irak’da insanlar acı çekiyor, Afganistan’da insanlar acı çekiyor, Pakistan’da acı çekiyorlar. Sersefiller yazık, yani açlar, perperişanlar, kıyafetleri yok, orada çocuklar var, genç kızlar var, anneler var hepsine yazık yani, Müslüman olarak biz bunlara acımalıyız, şefkat duymalıyız. Bizim elimizde böyle bir imkan var. Türkiye hem modern bir ülke, hem akılcı bir ülke, Atatürkçü, milleyetçi, böyle tutarlı bir çizgi içerisinde Türkiye, dolayısıyla İslam’ı da en güzel yaşayan ülkedir Türkiye, yani ideal yapıdadır. Dolayısıyla bütün İslam alemi Türkiye’nin lider olmasını istiyor. Yani böyle bir talep varken Türkiye kenarda duramaz, değil mi? Allah rızası için bu talebi kabul etmesi gerekiyor, dolayısıyla Türk İslam Birliği’nin Türkiye lideri olacak inşaAllah. Güzel bir gelecek de Müslümanları bekliyor ama bizlerin gayretiyle. Mesela siz hem aydınsınız, hem modernsiniz, hem sevgi dolusunuz, hem saygılısınız, halinizden çok güzel örnek oluyorsunuz. Taassup ve bağnazlık da İslam’ın karşıtıdır. O da ayrı bir gizli düşmandır İslam’ın. Yani sinsi bir düşmandır. Mesela Museviliği de taassupla bozdular zamanında. Birçok ilaveler yaptılar fakat şu an Museviliğin yüzlerce gereği vardır. Bunu yapabilen bakın dikkat edin dünyada bir tane Musevi yoktur, tek bir tane. Bak Tevrat’ın hükümleri orda ki izahları yapabilen bir kişi yok, çünkü ilave yapmışlar. Kendileri de uyamıyorlar şu an işte bunlar da ortadan kalkacak. Hz. İsa (a.s.)’nin zamanında İslam bütün dünyaya hakim oluyor ve dolayısıyla bütün insanlar mutlu olacak, sevinç içinde olacak. Bakın, ne güzel, ta önceden diyorum, “Mehdi (a.s.) çıkacak” diyorum, bunu göreceksiniz. “İsa (a.s.) gelecek” diyorum, bunu göreceksiniz inşaAllah. Hz. İsa (a.s.) çok sevecendir, herkesi sever, yani öyle uzak duran bir insan değildir. Olağanüstü koruma tedbirleri de olmayacak Hz. İsa (a.s.)’nin, halkın arasında ve en çok yaptığı şey de meshetmesidir. Herkesin elini yüzünü mesheder güzel elleriyle, uzun parmakları vardır onun, böyle çok hoş bir insan. Meshettiğinde annesinden doğmuş gibi olacak insan öyle ferahlayacak, yani onu hemen hisseder yüzüne bir kere elini sürdüğünde. Aslında mucize de gösterecek, genelde göstermeyecek diyorlar, eskiden olurmuş diyorlar mucizeler. Mucize de gösterecek bütün insanlar görecekler. Mehdi (a.s.)’nin de kerametleri olacak. Onun da çevresindekiler onu görecekler. Tabii Mehdi (a.s.)’nin bütün hayatı keramet olmuş oluyor. Çünkü bir insan çıkıyor, İslam’ın dünyaya hakimiyetine vesile oluyor, bu başlı başına bir keramettir zaten. Hz. İsa (a.s.) de indiğinde Hıristiyanlık Müslüman oluyor. Yani çok zor bir ihtimal gibi görünüyor değil mi bu? Ama bu mucize işte bak Hz. İsa (a.s.)’nin bu bir mucizesidir. Allah’ın harikasıdır. Allah’ın yarattığı bir güzelliktir. Allah’ın mucizesidir. Ama Hz. İsa (as) vesile edecek. Şimdi işin güzel yanı da ben ortadayım. Bak şimdi bunları anlatıyorum. Seyyid Salih Hocam’ı da getirdim buraya şahit olarak dinlettim. Aynısının olduğunu göreceksiniz. Bak birçok harika olaylar olacak dedim önümüzdeki günlerde başlayacak dedim. Sürekli bunları teker teker görmeye başladınız. Ama zor olaylar olacak dedim, hercümerç. Ve terör gittikçe şiddetlenecek dedim. Daha bak, bunu söyler söylemez hemen bir ülkede isyan gördünüz, değil mi? Kırgızistan karıştı ve kan aktı ve olaylar çıktı neden? Türk İslam Birliği oluşmadığından oluyor bunlar. İşte biz bunlardan sorumluyuz. Kırgızistan’dan bana birçok kişi mektup yazdı. “Hocam” dediler, “Türk İslam Birliği bir an önce gelsin diye dua ediyoruz var gücümüzle gayret ediyoruz. O yüzden biz bu hallere geliyoruz” dediler.
Evet, süremiz de bitmiş. Evet, bir dahaki sefere artık, ne yapalım.
SUNUCU 1: Bizi yarın 21.30’dan itibaren www.harunyahya.tv internet sitemizden Mavi Karadeniz Radyosu’ndan ve Kanal 35 ekranlarından takip edebilirsiniz. Hayırlı geceler sayın seyircilerimiz.
BAV Broşürler
Devamı ...
Kuran Tefsiri
Devamı ...
Adnan Oktar Diyor Ki...
Devamı ...Türk-İslam Birliği Gelişmeler
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...Yeni Bilgiler 2
Devamı ...