SUNUCU: Merhabalar sevgili izleyenlerimiz ve dinleyenlerimiz. Bir Gece Sohbetleri programıyla daha yeniden sizlerleyiz inşaAllah. Şu anda bizleri Asu Tv ekranlarından izlemektesiniz. Ve aynı zamanda Mavi Karadeniz Radyo’dan da sizlere sesleniyoruz. Ve internet aracılığıyla da bizlere HarunYahya.Tv sitemizden de takip edebilirsiniz. Soru ve görüşlerinizi bizlere AhirZamanSohbetleri@hotmail.com adresinden ulaştırabilirsiniz. Ve HarunYahya.org, HarunYahya.net internet adreslerimizden Hocamızın tüm eserlerini ücretsiz olarak indirebilirsiniz. Evet, artık ben lafı daha fazla uzatmak istemiyorum hemen değerli Hocamıza geçmek istiyorum. Sizlere takdim etmek istiyorum kendisini. Değerli Hocamız Sayın Adnan Oktar bizlerle, hoş geldiniz Hocam.
ADNAN OKTAR: Efendim siz de hoş geldiniz.
SUNUCU: Sorularımızla mı başlayalım yoksa? Ama siz açmışken bence Kuran ayetlerinden başlayalım Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Evet, tamam. Bir tane ayet okuyayım, sen sonra yine sorunu sor. Muhammed Suresi, bakın, Cenab-ı Allah, şeytandan Allah’a sığınırım, Allah diyor ki: “Andolsun, Biz sizden mücahid olanlarla”, yani cehd eden, İslam’ı yayanlarla “sabredenleri bilinceye (belli edip ortaya çıkarıncaya) kadar, deneyeceğiz ve haberlerinizi sınayacağız (açıklayacağız).” Demek ki Allah bizleri deneyecek. Nasıl deneyecek? Bakın yine açıklıyor Allah. “sabredenleri bilinceye (belli edip ortaya çıkarıncaya) kadar, deneyeceğiz ve haberlerinizi sınayacağız (açıklayacağız).” Bütün zorluklar, bütün karşılaştığımız olayların hepsinin imtihan olduğunu Allah belirtiyor. Dolayısıyla en akıllı, en vicdanlı karar vereceğiz.
SUNUCU: Zorlukları yaratan Allah-u Teala’dır, değil mi Hocam?
ADNAN OKTAR: Evet. Özel yaratılır, tek tek özel yaratılıyor. Eğer burada imtihan olmazsak, boş oluruz adeta. Birçok yönden boş oluruz. Allah’ın bizim dolu olmamızı istediğini hayattan anlıyoruz. Çünkü o zaman şefkati öğreniyoruz, sevgiyi öğreniyoruz, saygıyı öğreniyoruz, itaati öğreniyoruz, güzel huylu olmayı öğreniyoruz. Vefayı, zorluklar karşısında yılmamayı, cesareti, insancıllığı, birçok şey öğreniyoruz. İnsan bununla zenginleşiyor, o yüzden biz insanları seviyoruz. Mesela ben sizinle karşılaştım hemen niye sevdim? Efendisiniz, samimisiniz, mazlumsunuz yani böyle candan bir tavır içindesiniz. İnsanın kanı kaynıyor hemen, şefkat duyuyor. Değil mi? Mesela siz de öyle, efendi, aklı başında bir insan gördüğünüz de değil mi güven gelir içinize. Seversiniz, rahatlarsınız yani ama başka şeylere de dikkat edilir. Mesela temizliği de bizim için önemli oluyor, tavrı da önemli oluyor ama bunların hepsi ahlakın içerisinde olan şeyler.
SUNUCU: Hocam aslında sevgi sonradan kaybedilen bir şey midir? Yani herkeste doğuştan yaratılan bir şeydir aslında değil mi sevgi?
ADNAN OKTAR: İnsanın fıtratında, ruhunda var ama şöyle bir gerçek de var, mesela bir kısım insan şaki ruhludur, bir kısmı da sait ruhlu oluyor. Mesela şaki ruhlu olan hakikaten çocuk gibi anlaşılır, yani böyle eşkalden. Gerçi İslam fıtratı üzerinde oluyor ama daha çocukken mesela huysuz oluyor. Üslubundan anlaşılıyor mesela, hırçın oluyor, kavgacı oluyor. Bilmiyorum görmüşsünüzdür. Ama bazen düzeliyor tabii böyle vakalar. Bazen de, hakikaten şaki karakterli oluyor, ters oluyor. Ama bir gerçek bütün insanlar İslam fıtratı üstüne doğuyorlar. Yani güzel huya yatkın olarak doğarlar. Sonradan insanlar kendilerini bozuyor.
SUNUCU: Evet. Sevgi bizimle birlikte o zaman yaratıldı, sonradan.
ADNAN OKTAR: Sevgi çok hayati bir konudur. Yani hayatın temelidir. Çok arka plana atılmıştır. Adam diyor ki, “benim sevgiyle şimdi uğraşacak halim yok” diyor. “Hayatı kazanmanın peşindeyim” diyor. Sen ölmüş bir şeyin kazanılmasının peşinde oluyorsun o zaman. Hayatın ne anlamı var o zaman sevgi yoksa? Neyi kazanmaya çalışıyorsun sen? Ve sevgiyi planlamayan, hedeflemeyen bir insana Allah bereket, bolluk vermez. Yani sadece bir debelenme ve boğuşma içerisinde olur.
SUNUCU: Evet. Allah sevgisiz bırakmasın o zaman Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Evet inşaAllah. Benim güzel bir huyum vardır, peşin bir severim. Böyle coşkuyla yüz üzerinden yüz ile severim. Sevgimin artması için de uğraşırım. Ama karşımdaki zorla elimden almaya kalkarsa, yani zorla böyle. Böyle çocuk gibi de çırpınırım yani şey yapmasın, sevgimi almasın diye. Ama o zorla elimden alırsa, elim havada kalır yani bir şey yapamam bakarım sadece. Yapacağım bir şey olmaz. Yoksa çok direnirim ben normalde sevgiyi kaybetmemek için.
SUNUCU: Allah rızası için değil mi?
ADNAN OKTAR: Tabii Allah rızası için. Allah rızası dışında sevginin anlamı çok çok çok mantıksız ve münasebetsiz bir şey oluyor. Yani hayvanı sevmekten daha kötü bir şeyi oluyor yani hayvanı sevmenin bir anlamı vardır, o anlama da gelmiyor. Ceset sevmiş olursun, yani et sevmiş oluyorsun. Et, kemik sevmiş olursun. Onun bir anlamı olmaz, heves etmiş olursun. Sevginin tek kaynağı vardır, Allah’ın tecellisi olarak sevme vardır başka türlü sevme olmaz zaten. Bir de geçersizdir, değeri de olmaz. Mesela “ben seni seviyorum” diyor, “niçin seviyorsun?” “Allah rızası için sevmiyorum” diyor, yani “din kaynaklı, Allah’ın tecellisi olarak gördüğüm için değil. Öyle seviyorum” diyor. Hiçbir değeri yok benim için. Yani bomboş, ruhum bomboş olur ona karşı.
SUNUCU: O zaman, o zaten sevgi olmuyor değil mi Hocam? Yanlış bir tanım getirmiş oluyorlar sevgiye.
ADNAN OKTAR: Yok, o bambaşka bir şey olmuş oluyor o. Hevesle karışık belki, bir usül yani nezaket gösterisi belki olabilir o kadar. Yani hiç bir anlamı yok.
SUNUCU: Nefsi olabilir.
ADNAN OKTAR: Yani nefsi de olacak gibi değil. Gerçekten Allah’ın tecellisi olarak görülmediğinde, yani o insanın Müslüman olması ihtimali görülmediğinde, yani ihtimali demeyeyim de Allah affetsin. Öyle olmadı da yani bu konuda kararlı görünüyorsa, ne yaparsan yap o tarz bir tavır içindeyse, kafir karakterindeyse, bir insanın takati yetmez. Yani sevemezsin. Yani normal aklı başında Müslüman sevemez. Zaten Allah Kuran’da onu belirtiyor “Mümin erkekler, Mümin kadınlara; Mümin kadınlar, Mümin erkeklere; iyi ve temiz erkekler iyi ve temiz kadınlara”. Aynı, tekrar tekrar tekrar tekrar böyle Kuran devam ediyor. Biz o fıtrat üzerine yaratıldık. Allah’ın tecellisi olarak görmeyince zaten insan korkunç hale gelir, çok ürkütücü bir varlığa dönüşür. Nasıl insan, mesela cinden, şundan bundan çekiniyorsa, değil mi kafir cinlerden -ki çekinmemesi lazım ama bazı insan çekinir- tamamen anlamını kaybeder. Yani bir organizmaya dönüşür o. Yürüyen bir organizma, etten kemikten oluşmuş bir organizma olur. Manevi yönü, Allah’ın tecellisi olarak görmek çok hayati. O zaman derin sevgi, tutku olmuş olur. Yani aşk oluşmuş olur. Yani aşk olmadıktan sonra, hakkıyla sevmedikten sonra yani ona sevgi de denmez. Yani “seviyorum, biraz seviyorum”. O, sevgi değildir o. Aşkla severse insan sevgidir o. Yani tutkuyla sevilirse sevgidir. Yani bir insan ya tam sever yahut sevmiyordur. Yani arada sevgi olmaz. Var ya öyle az seviyorum falan, hikaye onlar yani.
SUNUCU: Hocam bir Müslümanın sevmediği biri olabilir mi? Yani sonuçta Allah rızası için herkesi sevmemiz gerekiyor bir yerde.
ADNAN OKTAR: Şefkat duyabilir, acıyabilir. Mesela kafirlere karşı biz acırız, yani kurtarmaya çalışırız.
SUNUCU: Evet. Peki, Hocam Peygamber Efendimiz (s.a.v.) çok sevginin doruğunda bir insandı. Ümmeti için yalvardı, ağladı, Allah-u Teala’ya çok dua etti. Bu kadar fedakardı Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kendisi çok fedakardı. Peki, onun sevmediği biri olmuş muydu?
ADNAN OKTAR: Tabii ki yani. Kafirlerle yapılan savaşta, bizzat Peygamberimiz (s.a.v.) kendisi katılıyordu. Yani kılıçla katılıyordu. Onlara gidip orada sevgi göstermiyordu kılıçla katıldığında. Yani tabii ki Allah adına nefret ediyordu. Allah adına bir buğz duyuyordu.
SUNUCU: Sevmediği için savaşıyor.
ADNAN OKTAR: Tabii ki tabii ki. Buğz etmesi zaten sevginin bir alametidir. Yani Allah aşkının bir alametidir. Yani bir insana Allah’a karşı olduğu için, Allah’ın ahlakını kabul etmediği için sevmemek ibadettir. Yani o da bir sevgidir. Diyor ki mesela “bana niye darıldın?” veyahut “bana niye öfkelisin?” diyor. Allah adına buğz etmek, zaten aşk alametidir. Yani onun aşık olduğunu gösterir. Gerçekten değerli bir Müslüman olduğunu gösterir. Buğz edilecek bir şeye buğz etmiyorsa o, Müslümanlıkla alakası yoktur. Buğz yalnız tabii böyle hayvani bir katılıkla olmaz. Yani o insan o anormalliği kaldırdığında, buğz hemen kalkar. Kalkması lazım. Ne yapayım, artık oldu bir kere kendimi kurtaramıyorum diyorsa bu anormalliktir. Yani bu hasta demektir o. O, o zaman cahiliye kinine dönüşmüş olur. Böyle olmaz. Yani hatasını telafi ettiğinde sevgi hemen geri döner. Yani çünkü biz onun bedeniyle bir alıp veremediğimiz yok. Şahsına yönelik bir şeyimiz yok. Yani Allah’ın tecellisi, ona bir şey demiyoruz. Biz o ahlakıyla ilgili bozukluğa buğz ediyoruz. Yani şahsına buğz yok orada. O da yanlış anlaşılıyor olabilir. Mesela adam bir konuda anormal bir ahlak uyguluyor. Anormal bir tavrı var. Biz ona buğz ederiz, onu kaldırdığında tamamdır o, mis gibi tertemiz insan olmuş olur. Mümin olur yani, kalbimizde de bir öfke kalmaz.
SUNUCU: O zaman, sevgi kaybolabilir belki ama merhamet bir Müslüman için hiç kaybolmamalıdır. Değil mi Hocam?
ADNAN OKTAR: Tabii. Sürekli şefkat, merhamet.
SUNUCU: Bu sonucu çıkardık inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Mesela Hz. Vahşi’yi Peygamberimiz (s.a.v.)’nin affetmesinin kökeninde şefkat vardır.
SUNUCU: Ama yine de daha sonra pek gözüne gözükmesini istememişti hatırladığım kadarıyla.
ADNAN OKTAR: Bir süre tabii onun etkisinde kalmış olabilir. İnsan Peygamber de. O aklına geliyordur, amcasının ciğerini söktüğü geliyordur. Zaten biraz da onu toplum da ister öyle bir şeyi, yani onun da onu istemesi lazım. Ama Müslüman olarak sevmiş, Hz. Vahşi radıyalluhu anh diyoruz yani. Cennetle müjdelenmiş bir insandır. Ama kalpte bazen burkuntu, ruhta biraz etkisini devam ettirebilir. Yani o konuda karşıdaki insanın yardımcı olması lazım. Yani hemen kurtul dese bile, bazen insan kurtulamayabilir ondan. Karşıdaki insan, güzel ahlakıyla, şefkatiyle, sevgisiyle, o buğzu onun kalbindeki yaralanmayı tamir edip ondan onu kurtarması lazım. Yani tek başına insanın yapabileceği bir şey değildir o.
SUNUCU: Peki o insan ne yapabilir Hocam bu konuda? Hani, o öfkeden kurtulmak adına, kendi kişiliği adına yani. O, kendisi ne yapabilir?
ADNAN OKTAR: Allah’a yalvarabilir, Allah’a aşkla bağlanabilir. Çünkü Allah o zaman onda bir hoşluk tecelli ettirecektir. Yani Allah’ın affı oluştuğunda, Allah onu sevdiğinde, Allah ona onu zaten güzel gösterir. Bir sebep meydana getirir, sebepler meydana getirir, o insanın gözüne güzel görünür. Yani kalbinde buğz duyamazsın. Yeteri kadar tevbe etmediklerinden oluyor o şey, yani insanın kalbindeki buğzun devam etmesi, karşıdaki insan için. Çünkü birisine buğz etmesi bir nimet kaybıdır. Yani onu istemez. “Ya Rabbi” diyor “bunu kaldır” diyor mesela ama aşkla yalvarırsa Allah onu kaldırır, kaldırmıyorsa kendinde bir eksiklik görmesi lazım. Yani o yönüyle düşünmesi lazım. Çünkü bir hikmete binaen Allah kaldırmıyor demektir. Ama mesela gülüşleri falan çok insancıl ve çok tatlı, bakıyoruz bu insandan zarar gelir mi? Gelmez. İnsancıl, mesela efendi tıynetli, mazlum mesela böyle bir muhannit falan bir insan görünümü yok. Kalpte doğal olarak bir sevgi oluşuyor. Çünkü ona hüsn-ü zan edilmesi lazım ilk başta, yani şöyle bir toplumda bazı kesimlerde şöyle ciddi bir ahlaksız var. Çok büyük bir alçaklıktır. Bir peşin su-i zanla giriyor. Peşin su-i zan, “adam ispat ettikçe sevgim artıyor” diyor. Bu nasıl oluyor ki böyle bir şey? Yani başta sevmedikten sonra bir adam, taksit taksit bir adam sevilir mi? Peşin bir seversin, hüsn-ü zan edersin ama hatası da varsa onu da gidermeye çalışırsın. Hatasında direnirse bir insan sevilmez. Yani hatasından dolayı bir insandan nefret edemezsin, mesela genç hata yapmış olabilir, birçok hataları olabilir. Ama munis mesela itaatli, muti bir insan, söz dinliyor, niçin ona nefret duyasın ki sen? Bir kere cahilliği tam geçerli bir olaydır. Geçerlidir yani cahil insan, tecrübesiz bu da geçerli olabilecek bir şey. Düşünmemiş olabilir, gaflete düşmüş olabilir ama gafleti açılmış, sen ona güzeli hakkı anlatmışsın, iyi niyetle makul düşünüyor, akıllı bir insan yani ona karşı en ufak kalpte bir öfke olamaz öyle bir insana. Ve bir insanı da geçmişiyle yargılamak çok çok çok münasebetsiz bir harekettir. Çok vicdansızca bir harekettir, bir insanın son hali esastır. O zaman biz Hz. Vahşi’ye radıyallahu anh demememiz gerekiyordu. Son an esastır, geçmişini çünkü Allah yaratır. Yani onda Mümin alametleri oluştuktan sonra, Müslüman alametleri oluştuktan sonra sen şunu yapmıştın, bunu yapmıştın geçmişte falan bunların hiçbir anlamı yok. Yani özellikle bu kadınlar için mesela çok tahrip edici oluyor. Mesela bir hata yapıyor gençliğinde, geçmişinde, üstüne zamk gibi yapışıyor. Hiçbir şekilde onu bağlayacak bir şey değildir o. Veyahut mesela Allah esirgesin birisi bir kötülük yapıyor ona, onun üstüne kalıyor çocuğun. Öyle bir şey olmaz. Onun, Müslüman olması, Allah’a samimi tevbe etmesi yeterlidir. Ve tertemiz olur bir Müslümanın gözünde o. Allah’ın affetmesi gerekir. Yani insanın hukukuna giren bir şey değildir o, Allah’ın affetmesi çok önemlidir. Ve samimi olarak vazgeçtiğine dair alamet varsa, dürüst davranıyorsa, candan davranıyorsa konu bitmiştir. Yani ona sen şunu yapmıştın, bunu yapmıştın böyle, bu çok çok münasebetsiz. O zaman dünyada sevecek insan yani on binde bir bile bulamayabilirsiniz. Öyle bir şeyde bu mantığa girerseniz, çok çok zor olur. Yani yüz binde bir bile zor bulunur. Çünkü insan mutlaka hata yapabilen bir varlıktır, yani o kusursuz olmaz. Affedicilik işte sevginin önünü açan bir sistem. İslamiyet’in aşkı sağlamasında mühim vesilelerden bir tanesi budur, affetmektir. Mesela aşkı öldüren bir şeydir, sevgiyi öldüren bir şeydir affetmemek, hata. Çünkü mesela bir genç kız, bir insan bir kere hata yapabiliyor. Ömür boyu bir insan, nasıl kaybedilir o insan yani. Yine de yapabilir yani insanlık hali. Allah vermesin mesela zina bile yapmış olursa onun bir haddi var İslam’da, yine Müslüman kabul ediliyor. Müslümanlık’tan çıkmış olmuyor. Dolayısıyla ona karşı böyle yani sürgit devam eden bir öfke ve kin Kuran’a uygun olmaz. Allah onu sorar o zaman, değil mi? Yani senin affedeceğin bir konu değildi diyecek Cenab-ı Allah. Seninle ilgili bir konu değildi. Yani niçin böyle bir kin duydun ve ömür boyu bu kinini devam ettirdiğini Allah sorsa, bu onun için içinden çıkılmaz bir durum olabilir.
SUNUCU: Hocam bazı insanlar da affetmenin sadece kendilerine ait bir durum olduğunu zannediyorlar. Hani bu Müslüman arkadaşlarımızda da bazen olabiliyor. Hani -haşa- unutuyorlar sanki Allah’u Teala’nın affediciliğini, hani yalnızca kendilerinde olduğunu düşünüyorlar bu özelliğin. Bu noktadaki sınırımız aslında tam olarak ne olmalıdır Hocam?
ADNAN OKTAR: İşin doğrusu insanın affetmesi hemen hemen hiç önemli değil.
SUNUCU: Değil mi?
ADNAN OKTAR: Hemen hemen hiç önemli değil yani çok azdır, çok çok azdır önemi. Çünlü mesela Ahirete gitsek, biz birisine kinliyiz, nefret ediyoruz ama Allah affetmiş, adam Cennete gelmiş. Ne diyeceğiz? “Ya Rabbi, benim kinim devam ediyor” mu diyecek adam. Yani ne haddine insan diyebilir mi öyle bir şey? Allah’ın affetmesi çok önemlidir. Allah affetti mi konu bitmiştir. Sen, ne aklın var, insan olarak ne gücün var, sen zaten Allah’ın yarattığı kadarını yaşıyorsun kendine ait bir gücün yok. Dolayısıyla affetme çok büyük bir konfordur İslam’da ve çok büyük bir güzelliktir. O yüzden insanlar çok rahat dost olabiliyorlar İslam toplumunda, İslam ahlakının yaşandığı toplumda. İslam ahlakını yaşanmadığı toplumda insanlar hep bir veya iki kişidir. Yani bakın dikkat edin genç kızlara “kaç tane arkadaşın var” de, ya bir tanedir ya iki tanedir. Çünkü devam ettirmesi çok zordur. Arkadaşlığı devam ettirmek, çok muazzam dikkat gerektiren, irade ve efor gerektiren bir şeydir. Fakat buna rağmen devam ettiremez. Çünkü affetme gerekir, şefkat gerekir, anlayış gerekir, olgunluk gerekir, vefa gerekir yani çok çok sabırlı olması gerekiyor insanın.
SUNUCU: Hocam lafınızı bölüyorum affedersiniz. 180 kişi arasında bir araştırmada kişilere kaç tane yakın arkadaşları olduğu sorulmuş ve en fazla iki cevabı alınmış Hocam.
ADNAN OKTAR: O da doğru değil aslında yani kısmen yakın onlar yani genellikle hep tek yaşıyorlar, tek. Hiçbirinin gerçek anlamda bir arkadaşı pek olmuyor ama genelde de anneleri oluyor arkadaşları o kadar, değil mi? Kısmen de babaları ama yine de anneleri, başka da yok arkadaşı. Bu çok acı bir olay çok acayip bir şey. İşte bu İslam ahlakının toplumda tam uygulamamasından kaynaklanıyor. Mesela bir sırdaşlık vardır, değil mi? Peygamberimiz (s.a.v.)’in hanımları mesela sırdaşlık yapmadılar bir kısım hanımları. Kuran ayeti var biliyorsunuz. Sırrını muhafaza etmediler. Yani bir insan dostunun, arkadaşının sırrını muhafaza etmiyorsa bu çok çok vahim bir şeydir. Yani o zaman sen onunla istediğin gibi konuşmazsınki, candan arkadaş olamazsın. Çünkü sen ona diye onu söylüyorsun yani ona has bir bilgi olarak veriyorsun. Yani onun kaldırıp anlayabileceği bir bilgi olmuş oluyor. Bir başkası için çok anormal gelebilir ona, çok garip bir söz gibi gelebilir. Veyahut bambaşka yorumlayabilir. O ortamda o söz gider ona ama başka ortamda o söz gitmez, bambaşka şekle gelebilir. Sırdaşlık, bir kere en hayati nokta sırdaşlık oluyor. Sırdaş olmuyor adam, güven yok yani güvenilir değil. Öyle olunca tabii ki her sözüne dikkat edince, her konuşmasına dikkat edince bir kere doğal konuşma gücünü kaybediyor. Mesela “ne düşünüyorsun?” denildiğinde bir insana küt diye söylemesi lazım. “Ben şunu düşünüyorum” demesi lazım, değil mi? Kalıyor mesela, düşünüyor, düşünüyor, havaya bakıyor Dawkins gibi falan böyle bir şey falan. Niçin? Rahat değil, güvenemiyor. Yani sırdaşlık yok, bu da çok yaygın olunca samimi arkadaşlıklar oluşmuyor. Yoksa insanın karşısındaki insan tam sırdaş, samimi arkadaşı olsa yani bu çok müthiş bir nimettir, çok büyük bir olaydır. Bu Cennette mümkün oluyor ancak ama mesela dünyada da bu mümkün, işte bu ancak Mehdiyet devrinde olacak. Yani bu toplumun ciddi şekilde mutlu olmasının ana nedenlerinden bir tanesidir. Yani herkesin birbirine rahatça sırdaş olabilmesi, arkadaş olabilmesi, güvenebilmesi, güven toplumu oluyor zaten, hadisler de bunun çok üstünde duruyor Mehdi (a.s.) döneminde. Yani mutlak adalet Allah’a mahsustur. Fakat çok yüksek bir adalet oluşuyor. Hukuksuzluk yok, kanunlar tam uygulanıyor. Yani hak mutlaka alınıyor ama en adil ölçüde alınıyor. Mesela kimsenin canı yanmıyor. Ölçü olarak diyor ki mesela Peygamberimiz (s.a.v.); “bir kadın” diyor, “tek başına Şam’a kadar gidebilir” diyor. Yani şu, böyle bir tarihte Şam’a kadar gitme nasıl olur? Mümkün mü bir kadın yani ya tecavüz etmeye kalkarlar, ya boğmaya kalkarlar, ya bilmem ne oluyor Allah vermesin yani olmadık olay. Gidenler oluyor ama genelde riskli, çok tehlikeli oluyor. Özellikle kız çocuğu için çok çok tehlikeli.
SUNUCU: Hocam güvensizlik ortamının oluşması Mehdiyet’in bir alameti olabilir mi?
ADNAN OKTAR: Tabii ki, tabii ki, özellikle Allah yaratıyor yani Mehdiyet öncesinde sevgisizlik insanların canını en çok yakan olaydır. Mesela sabah kalktığından itibaren insan sevgiyi arar bulamadığında karamsarlaşır ve bunalmaya ve sıkılmaya başlar, yani birçok şey onun için anlamsız hale gelir ve zorlaşır. Yani Müslüman için tabii Allah’ın sevgisi ona yeter ama tek kalmak güzel bir şey değil, Allah bunu bizden istemiyor. Bunu mesela biz Peygamberimiz (s.a.v.)’in evliliğinde de görüyoruz. Mesela kadınlar, evli olduğu hanımları kendi aralarında ekip olmuşlar mesela bu çok vahim bir şeydir. Halbuki Peygamber (s.a.v.)’e sadık olmaları lazımdı. Onu sırdaş edinmeleri lazım, birbirlerini sırdaş edinmişler. Mesela bu çok ürkütücü ve çok rahatsız edici bir şey. Peygamber’i de çok sarsacak bir şey, hatta bir ara biliyorsunuz Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yalnız kalmıştır. Eşlerine küsmüştür yani ayrı bir yerde kalmıştır bir süre, bir çardakta kalmıştır. Bu mesela çok zor bir durum, olmaması gereken bir durum, yani Müslüman’ın bu konularda çok titiz olması gerekir. Ama sevgiyi ne kadar itinalı korumamız gerektiğini de buradan anlıyoruz. Onun için yani bir tarafının üzerine yaslanarak “o beni sevsin” demeyle olmaz, karşılıklı dengenin kurulması lazım. Yani karşılıklı fedakarlık ve sabır gerekir ama karşılıklı olmuyor diye bir tarafın dengeyi bozması bu da anormal hareket olur. Yani adam mesela anormal tavır gösteriyorsa, sen anormal tavır göstermezsin. Vefasızsa, sen vefalı olursun, o sabırsızsa, sen sabırlı olursun daha çok sevap kazanırsın. Daha güzel olur. Genellikle bunlarla götüremiyorlar, karşılık bekliyorlar, yani birebir sanki böyle tenis maçı gibi. Yani mesela ona bir hediye verirse, o da ona mutlaka bir hediye vermesi gerekiyor, vermeyebilir. Yani önemli bir konu değil o, Müslüman onu güzel görecek. Mesela güzel bir söz duyduğunda, o da güzel bir söz duymazsa ona darılıyor. Onu iknaya ve düzeltmeye çalışmak lazım, yani arabozan bir şey değildir. İşte bir ve iki kişi kalmanın sırları yüzlerce, binlerce. Birkaç tanesinden anlatmış olduk.
SUNUCU: Allah razı olsun Hocam.
SUNUCU: Sevginin tanımını da bu arada yapmış olduk, gerçek tanımını yaptığımızı düşünüyorum. O yüzden “Allah razı olsun” diyorum.
ADNAN OKTAR: İnşaAllah. Evet, zaten programlarımızın başladığı dönemde, 2 yıl önce başladık. Sevgi bizim en ağırlıklı konumuzdur. Yani en ağırlıklı konudur, ağırlıklı konunun içerisinde de sevginin sadece Allah rızasına dayandırılması ve gerçek sevginin ortaya çıkması, bunun üstünde durduk hep yani bizim videobantlar izlenirse, yani yaptığımız sohbetler izlenirse yüzün üstünde bu konuya rastlarız. En az yüzün üstündedir. Fakat tabii bunları bir araya getiriyorlar arkadaşlarımız, o zaman daha iyi oluyor, mesela kısa kısa sırf sevgiye ait konular bir araya geliyor. Daha kolay izleme imkanı oluyor, onun için HarunYahya.Tv’ye girerse izleyicilerimiz orada aradıkları konuları daha derli toplu bir arada bulabilirler. Bir de Gece Sohbetleri’ni ben ertesi gün için genellikle hazırlıyorum, gece uykusuz kalmasını istemiyorum kimsenin. Yani bir de onlar hazırlıyorlar zaten konu konu da hazırlayıp bir araya getiriyoruz. Ertesi gün durumu müsait olduğunda o gün internetten indirip izleyebilir. Ama gece ikide, üçte Hocamızı dinleyeceğiz diye uykusuz kalmaları olmaz. Çünkü ertesi gün okula gidiyor veyahut işe gidiyor. Mağdur durumda kalır. Ve yıpratıcı olabilir. Öyle bir şey yapmasınlar. Normal uykusu geldiğinde yatsınlar, inşaAllah.
SUNUCU: İnşaAllah Hocam. Elif İmran sormuş, “Hocam selam.”
ADNAN OKTAR: Aleyküm selam.
SUNUCU: “Kehf Suresi’nde Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Hızır (a.s.) kıssasını okurken inşaAllah sizin ledün ilmiyle ilgili anlattıklarınız aklıma geldi. Hz. Mehdi (a.s.)’nin de ledün ilmi alacağını söylemiştiniz. Hz. Musa (a.s.) bile Hz. Hızır (a.s.)’ın ledün ilmiyle yaptıklarına karşı sabredemezken Hz. Mehdi (a.s.)’nin talebeleri nasıl bir ahlakta olacaklar ki Hz. Mehdi (a.s.)’nin ledün ilmine tabi olacaklar. Sabredecekler. Hz. Mehdi (a.s.)’nin talebelerinin ahlakından biraz bahseder misiniz, inşaAllah. Selamlar, saygılar.”
ADNAN OKTAR: Mehdi (a.s.)’nin talebeleri için Peygamberimiz (s.a.v.)’in açıklaması, onları buğdaya benzetiyor. Onlara musallat olanları da kurda benzetiyor. Buğday kurduna benzetiyor. Mehdi (a.s.)’nin bunları temizleyeceğini ama yine musallat olacaklarını, yine temizleyeceğini, yine musallat olacaklarını, sonunda 313 kişi olarak kalacaklarını söylüyor. Mehdi (a.s.) talebeleri Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in çok övdüğü kişilerdir. Yani “ne evvelkiler, ne sonrakiler onlara yetişemezler” diyor Peygamberimiz (s.a.v.). O ortamın şiddetinden kaynaklanan bir durum. Ahir zamanın şiddetiyle ilgili bir durum. Birçok dış etken olacaktır. Fakat Mehdi (a.s.)’ye yanaşmak insanın gerçekten birçok menfaatine dokunan bir olay olacak ki 313 kişi kalması çok garip bir şey. Yani böyle bir faaliyet olacak fakat 313 kişi olacak. Mesela Bediüzzaman’da da çok şaşırtıcıdır talebelerinin az olması o dönemde. Has talebeleri, var talebeleri ama az. Yani cansiperane olanların sayısı çok az. Ama onları caydıran o kadar çok şey var ki mesela diyorlar ki, “Bediüzzaman’la görüşürsen sen en az bir 25 yıl yatarsın” diyorlar. Şimdi bu adamları felç ediyor. Yani sırf bu yetiyor. Mesela “Bediüzzaman’la beraber olursan” diyor, “has talebelerinin evlenmesini istemiyor o” diyor. Şimdi adam has talebe olmak durumunda olacağına göre, ideali o olacağına göre, evlenmeyecektir demektir. Bu da işine gelmiyor. “Herkes seni” diyor mesela, “Nurcu olarak şey yapar” diyor. İşte “olumsuz bir imajın olur” diyor. İşte “okuldaysan seninle alay ederler, baskı yaparlar. Mahalledeysen işte o mahallede kalmanı istemezler” gibi. Onlara dezavantaj olarak görünen birçok konular vardı. O yüzden yanaşmıyorlardı. Mehdi (a.s.)’deki dezavantaj görünen şeyler çok daha fazla olacaktır. Ve o yüzden yanaşamayacaklardır. Yani insanların çıkarlarıyla çatışacaktır Mehdi (a.s.)’nin ortamı ve ledüni yönü de olduğu için o ekstradan artı bir uzaklaşma meydana getirecektir insanlarda. Hikmetini bilmeyecekler. Mesela bir şey konuşuyor. O insanlara çok ters gelecek ama normalde doğru. Açıkladığının doğru olduğu anlaşılacak. Hatta diyor Hadiste, “Mehdi (a.s.)’nin mücadelesi zordur,” diyor Peygamberimiz (s.a.v.), çok zordur diyor. Çünkü “O Kuran’la ortaya çıkacak fakat ona karşı mücadele edenler de Kuran’la karşı çıkacaklar,” diyor. Yani bu çok vahim bir durum yani değil mi? Çünkü Mehdi (a.s.)’nin Kuran’a karşı olduğunu iddia ederek karşısına çıkacaklar. Mehdi (a.s.) de onların Kuran’a karşı olduğunu iddia ederek ortaya çıkacak. Fakat Mehdi (a.s.) kazanacak. Çünkü Kuran’ın hükümlerine insanlarda bir zayıf bağlanma var. Bunu ortadan kaldıracak. “Kuran’ı parça parça ettiler” diyor Allah, ayet var. Bunu ortadan kaldıracak, o parçalanmaları ortadan kaldırıp, birleştirici olacak Mehdi (a.s.).
SUNUCU: Ayetlerin hiçbirinde bir değişme vesaire tabii ki olmayacak Hocam ama yorum olarak farklı yorumlar getirilecek. Farklı zamanlar.
ADNAN OKTAR: Evet, doğru yorumunu söyleyecek Mehdi (a.s.). İnsanların fark edemediği doğru yorumlarını getirecek. Hikmetle doğru olan neyse insanlara onları açıklayacak inşaAllah.
SUNUCU: Serdar Bey bir soru sormuş, Hocam. “Değerli Hocam, günümüzdeki bazı Nurcu kardeşlerimiz Said Nursi Hazretleri’nin Mehdi (a.s.) hakkındaki sözlerini inkar ederek görmezden geliyorlar. Eğer Seyyid Salih Özcan ağabeyin kendi ağzından canlı yayında çıkan sözlerini de inkar ediyorlarsa vicdanları nasıl rahat edebilir? Seyyid Salih Özcan ağabeyimiz, Üstad’ın başka kerametlerini de sayenizde anlatmış oldu. Hapse giremeyeceğini bildirmesi, bir devlet başkanı göreceği, mezarının yerini bilmeyeceği ve “Mehdi (a.s.)’yi ben görmeyeceğim ama sen göreceksin” demesi, bu konuyu her programda en az bir kere dile getirirseniz Nurcu kardeşlerimiz de en az bir kere bu durumu düşünme şansını elde ederler” demiş, soru sormamış bir yorum iletmiş Hocam kendisi. MaşaAllah.
ADNAN OKTAR: İnsanlar gerçekleri görürler görmeye de anlamazlıktan gelirler, birçok şeyde bu böyledir. Bu yalnız vahim bir şey değil bu normal yani hadise göre de bu böyle olması gerekiyor zaten. Çünkü Bediüzzaman da diyor, her ne kadar az da olsalar diyor, manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar, diyor. Zaten Nur talebeleri sırf onları desteklemiş olsa Mehdi (a.s.)’yi milyonlarca talebesi olmuş oluyor o zaman. Bu hadise uygun olmaz zaten. Yani kader böyle değil. Yani onlar zaten desteklemeyecekler. Ama farkında değilmiş olmak, yani öyle gibi görünmek, yani bunu Allah’a açıklayacaklar kendileri. Yani böyle bir mücadeleden haberi yokmuş gibi davrananlar, İttihat-ı İslam’ı gündeme getirmeyenler, mesela ben görüyorum. Açılım Bediüzzaman açılım konusunda ne demişti, diyorlar, Güneydoğu’daki. Onu müthiş gündem yapıyorlar, tamam güzel. Bütün vatandaşlarımız özgür olsun biz zaten kimsenin üzerine baskı yapılsın demiyoruz. Herkes özgür olsun. Peki, niye İttihat-ı İslam, kökten çözecek konu varken bunun üzerinde duruluyor. Çünkü o lokal bir konudan bahsediyorsunuz siz. Yani belirli bir bölgede, Türkiye’nin belirli bir bölgesinde vatandaşlarımızın daha demokratik, daha rahat şartlarda yaşamasını istiyorsun. Bir kere bunu bütün Türkiye için iste, bütün İslam alemi için iste ve bütün Türklük aleminin bu nimeti yaşaması gerekiyor. Neden Bediüzzaman’ın sadece o konudaki sözünü orada kullanıyorsunuz. İttihat-ı İslam’la ilgili sözü ve bu konuda ısrarla durduğu halde, Mehdiyet’in üzerinde ısrarla durduğu halde, Hz. İsa (a.s.)’nın geleceğine de ısrarla belirttiği halde bu konuları hiç konuşmayıp bunları konuşmayalım, örtelim deyip, Bediüzzaman’ın geçmiş bir zamanda bunu söylediği belli, biliyoruz. Ve iyi niyetle söylemiş bir söz, güzel de. Ama bu bütün İslam alemi için olması gereken bir konu. Bunu gündeme getirmeleri lazım. Acil kökten çözecek konu varken, lokal küçük çözümlerden bahsetmek ki o çözüm de değil ayrıca. Yani oradaki demokrasi faaliyeti bir çözüm değildir. Sırf o bölge için yeterli olur o. Bütün İslam alemi için bu gerekiyor. Onun için İttihat-ı İslam’ı ön plana alıp bunu ana konu olarak görüp, ana konulardan biri olarak görüp bunu öncelikle halletmeleri gerekir.
SUNUCU: Hocam yine Ahir Zamanda bu gibi işte İttihat-ı İslam’ı veya Mehdiyet’i önemsemeyen Müslümanlar da olacaklar. Peki, bunların akıbeti, ahiretteki akıbetleri ne olacak Hocam?
ADNAN OKTAR: Mesela şu soruyu sorman bile çok güzel. Bunlar onları düşündürecektir. Düşündürüyor da. Yani bir de Mehdiyet’in gerçekliğini bütün açıklığıyla ortaya koyan bir şey. Bakın 7 milyar dünyada insan var. Bunun 1.5 milyarı Müslüman bakın, İttihat-ı İslam alenen ve açıkça söyleyen bana bir pankart, bir yazı, bir izah gösterin. Mesela Filistin için toplantı yapılıyor. Bana orada bir pankart gösterin, İttihat-ı İslam olsun, Müslümanlar birleşsin diyen bir pankart göstersin. Kahrolsun İsrail var, kahrolsun Amerika var. Hepsi var. Yaşasın Filistin var. Peki, niye “bütün Müslümanlar birleşsin” diyemiyorsunuz? Ne var bunda? İki kelime bir şey, “bütün Müslümanlar birleşsin”, 3 kelime. Değil mi? “Türk İslam Birliği olsun” deyin, değil mi? Türk Milleti de bu konuda zaten yetenekli çok güzel netice alacağı da belli. Bunu talep etmiyorlar ve edemiyorlar. Gazetelere bakın, yazılara bakın göremiyorsunuz. İşte bu Mehdiyet’in bir harika yönü de budur.
SUNUCU: Bu da bir alamettir.
ADNAN OKTAR: Tabii çok net alamet, yani adam gösteriş için söyleyebilir, sırf desinler diyebilir. Mesela ben “İttihat-ı İslam’ı istiyorum” diyeyim bir kere der. Yani hani bunu demedi demesin insanlar. Değil mi? Dedikodu olmasın diye bile usulen hiç canı istemese bile zoraki insan şunu söyleyebilir. Bu sözü söyleyebilir. Bunu söyleyemiyorlar. Yani “Türk İslam Birliği’ni biz istiyoruz” diyemiyorlar.
SUNUCU: Peki Hocam sizce bunun sebepleri ne? Ben de merak ediyorum. Hani bunu istemeyecek hiçbir Müslüman yoktur diye düşünüyorum.
ADNAN OKTAR: Kalben istiyor. Dilinde söyleyemiyor. Yazıda söyleyemiyor. Çok nadir söyleyenler var. Çok çok nadir. Hiç yok değil tabii. Ama çok nadir. Yeri göğü inletmeleri lazım. Türk İslam Birliği olsun, Müslümanlar birleşsin, İttihat-ı İslam olsun, Hıristiyanlar, Museviler, Müslümanlar hepsi de daha rahat yaşasın. Değil mi? Biz ayrıca dinsizlerin de rahat yaşamasını istiyoruz. Yani İslam Birliği oluştuğunda dinsizlerin de hukuku vardır. Masonların da hukuku vardır. Onlar da insancıl hayat şartlarında birinci sınıf vatandaş olarak yaşarlar. Yani onlar aşağılanan ezilen bir toplum olmaz. Çünkü samimi söylüyor adam, “ben inanmıyorum” diyor, diyebilir. Hatta Müslümanlar onları korumakla mükellef, canını ortaya koyup. Kuran ayeti var. Mesela müşrikleri bir yerden bir yere can güvenliği sağlamakla mükellef. Ayet var. Mesela adamları alıyorlar Müslümanlar şehit ediliyor, yani canını veriyor onları korumak için. İslam toplumunda inançsızların da hukuku vardır. Yani onlara da sevgi, saygı gösterilir. İslam toplumu dediğim, İslam ahlakının uygulandığı toplum. Yani sevginin, şefkatin, merhametin, dostluğun, arkadaşlığın uygulandığı toplum. MaşaAllah benim milletimin insanları hep böyle kuzu gibidir. Tertemizdir. Sırf bizim milletimize mahsus bir şey bu. Git Kayseri’ye öyledir, git Turhal’a öyledir. Antep’e git öyledir, Diyarbakır’a git öyledir. Samsun’a git öyle, Edirne öyle, İzmir öyle, Antalya öyle hep sıcakkanlıdır ama hadi diyecek birisine ihtiyaç var. İşte onu da Mehdi (a.s.) sağlayacak, inşaAllah.
Bu sefer de ben sana bir şeyler okutayım inşaAllah. Münevver Altan’ın bir yazısı var. Onu okursun. Celal Akselvi’nin var ama şimdi Cübbeli ile ben yeniden şimdi tartışmaya girmek istemiyorum. Tabii şaka diyorum. Hakkı, doğruyu söylerim tabii ki.
SUNUCU: ““Ebu Said El-Hudri'nin (r.a.) rivayetinde, Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: Deccal çıkınca, ona karşı Müminlerden bir adam Hz. Mehdi (a.s.)’ye yönelir. Derken o Mümin kimseye birçok silahlılar, deccalın merkezlerde gözetleme yapan silahlıları karşı çıkarlar.” (Mehdilik ve İmamiye) Peygamberimiz (s.a.v.)'nin bu Hadisinde Hz. Mehdi (a.s.)'nin, Deccal'in silahlı adamları tarafından gözetlendiği, takip edildiği ve bu yolla etkisiz hale getirilmeye çalışıldığı bildirilmektedir. Kuran'da da, hak dini tebliğ eden elçilerin, yaşadıkları devirlerde böyle benzer şekilde gözetlenerek engellenmek istendikleri şöyle bildirilmiştir: “O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin.” (Müminun Suresi, 25) Ancak Peygamberimiz (s.a.v.)'nin de belirttiği gibi, Deccalin bu faaliyetleri sonuçsuz kalacak; hatta aksine Hz. Mehdi (a.s.)'nin etkisinin ve gücünün daha da artmasına, dünya çapında şanının ve şöhretinin daha da yayılmasına vesile olacaktır. Yukarıdaki açıklamayı http://hazretimehdi.com/makale.php?id=12527 adresinden yazdım” diye belirtmiş. “Harun Yahya Hz. Mehdi (a.s.)'nin öncüsü olan, ona ortam hazırlayan bir insandır, yani Hz. Mehdi (a.s.)'nin bir talebesidir.” İnşaAllah. “O da, Hz. Mehdi (a.s.)'nin karşılaşacağı olayların benzerleriyle karşılaşıyor. Bu ona karşı olan sevgimizi, saygımızı ve güvenimizi arttırıyor” inşaAllah demiş Hocam.
Devam edelim mi?
ADNAN OKTAR: İnşaAllah.Celal Akselvi, Gümüşhane biraz esprili bir üslupla yazmış.
SUNUCU: “Hz. Ali (r.a.) tarafından yazılan Kaside-i Ercüze isimli eserde, Resulullah (s.a.v.) için ‘Hâdî olan Mustafa (Asm) Adnan’ şeklinde bir hitap var. Buradan da, Resulullah (s.a.v.)'nin soyadının Hz. Ali (r.a.) tarafından da Adnan olarak serd edildiğini anlıyoruz. Resulullah (s.a.v.)'nin soyadı Adnan'dır. Dikkat ettim Cübbeli konuşmasında bu konuyu biraz geçiştiriyor, anlamazlıktan geliyor. Bu konuda tedirgin olacağı ne var anlayamadım.”
ADNAN OKTAR: Tedirgin olacak çok şey var tabii. İnşaAllah. Evet, şu Gizem Bulutlu’nun ifadesini okuyabilirsin.
SUNUCU: “Hz. Mehdi (a.s.) zuhur ettiğinde Allah iman edenlerin üzerinde öyle görme ve işitme güçleri tecelli ettirir ki, arada bir postacı olmadan Hz. Mehdi (a.s.) bulunduğu yerden tüm dünyaya seslenir, onlar da onu duyar hatta görürler.” (Muntakab el Ezhar) Hadis-i Şerifte Hz. Mehdi (a.s.)'nin ortaya çıktığı dönemde iletişimin kolaylaşmasıyla, anında görüntü ile sesin iletildiği televizyonlara ve internete dikkat çekilmiştir. Hz. Mehdi (a.s.)'nin dünya çapında tebliğ yapacağı, konuşmalarının ve görüntülerinin herkese kolayca ulaşabileceği anlatılmaktadır. Yukarıdaki açıklama Harun Yahya'nın yorumudur. Bir de bu hadis-i şerifi size Cübbeli'nin mantığıyla anlatayım. “Hz. Mehdi (a.s.)'nin sesi o kadar güçlüdür ki, Medine’den bir bağırır ta Avrupa'dan Asya'dan sesi duyulur. Görüntüsü de gökyüzünü tamamen kaplar. Herkes dışarıda gezerken onun görüntüsünü gökte görür. Ama bu durumun televizyon, radyo ya da internetle alakası yoktur.” Hangi yorum Kuran'a, sünnete, Adetullaha daha uygun takdiri size bırakıyorum” demiş.
ADNAN OKTAR: Ne diyorsun sen?
SUNUCU: Yani tabii ki sizin yorumunuz Hocam.
ADNAN OKTAR: Cübbeli’yi desteklemememin nedeni hakikaten öyle insanlar olmuş olsa Müslümanlığa karşı mücadele o kadar kolay olurki. Hafif bir itme ile bile bitirebilirsin yani. Çok çok kolay olur. Mesela bir üniversite ortamında düşünün Cübbeli zihniyeti, o kafa, o mantıkla tartışsan, bir insanla konuşsan, ne olur o insan? “Havada 300 metre boyunda bir eşek uçacak” diyor. Ayakları aşağı doğru sarkacak. “Atlas Okyanus’una gidecek deccali oradan alacak” diyor. “Şu an duruyor deccal zaten, Atlas Okyanusu’nda, zincirlenmiş vaziyette” diyor. Başı bulutlarda, ayağı denizin dibinde, Atlas Okyanusu’nun dibindeymiş deccalin şu an. “Ama Amerika tespit edemiyor bunu şu an, göremiyor” diyor. Deccal eşeğiyle oraya geliyor, 300 metrelik eşekle. Bağırarak, eşek sesi biliyorsun garip bir sestir. Kulaklarını da açmış 30 metre, deccal onun üstüne biniyor ve geliyor. Cübbeli’nin mekanına, olduğu yere de gelecek mecburen. Cübbeli’nin de onunla muhatap olması gerekiyor. Yani şimdi sen bunu üniversite öğrencisine anlatırsan ne olur? Aklı başında bir insan bunu anlatsan ne olur bu insan?
SUNUCU: Yani hikaye dinliyor gibi hisseder herhalde Hocam?
ADNAN OKTAR: “Aynı anda da Mehdi (a.s.) zuhur edecek” diyor. “Mehdi (a.s.)’de de bütün gökyüzü Meleklerle dolacak. Hepsi birden İngilizce, Fransızca, Almanca, her dilden “bu kişi Mehdi (a.s.)’dir” diye hepsi bulutların arasından elleriyle onu gösterecekler” diyor. Mehdi (a.s.) de sürekli “ben Mehdi (a.s.) değilim diyecek” diyor. Şimdi ben ne diyeyim böyle bir insana. “Ya çok mübarek, muhterem adam” diyorlar. “Senin ondan istifade etmen lazım” diyorlar. Şimdi ben bunun bu tip bilgisinden nasıl istifade edeyim, ben buradan? Yani dini, İslam’ı ortadan kaldırmak için –haşa- en mükemmel yol olmuş oluyor o zaman o. Yani en etkili yol olmuş oluyor, benim görüşüme göre. Böyle bir stil, böyle bir yöntem, böyle bir anlatım. Çünkü böyle bir anlatıma göre bir insanın Müslüman olması mümkün olmaz Allah-u alem. Olacak iş mi bu? “Bir bağırır” diyor, “bütün binaları çökertir diyor Mehdi (a.s.), sesiyle.” Mesela bir “Allah’ı anar, tekbir getirir, bütün binalar yerle bir olur” diyor. Peki, o zaman tebliğ nasıl yapacak? Orada çoluk, çocuk var, genç kızlar var, insanlar var, anneler var. O binaların altında kalacaklar. “Deprem etkisi meydana getirir Mehdi (a.s.)’nin sesi” diyor. Şeye gider diyor, “İtalya’ya doğru yol alır. Adriyatik Denizi’nin önüne bir gelir, deniz bir anda kurur” diyor, “yok olur deniz” diyor. Akdeniz cam gibi donup kalacakmış. “İtalyanların bundan haberi olmaz” diyor, olmayacak diyor. “La havle” derler. Ben de “la havle” diyorum inşaAllah, güzel bir söz, güzel bir ibadet. Yani bir de “bu çok güzel, bayağı faydalı anlattığı şeyler. Sen niye bundan rahatsız oluyorsun biz anlamıyoruz” diyorlar.
SUNUCU: Aslında Hocam dinlerken onlar da umutsuzlar bu durumdan. Çünkü böyle bir şeye inanmak hiçbir zaman akla, mantığa uygun bir durum değil.
ADNAN OKTAR: Kardeşim Kuran’da nerede böyle bir olay olmuş? Nerede? Efsanelerde bile yok. Ağız zehirlenmelerde bile mesela insan böyle halüsinasyon görse, yine böyle bir şey olmaz. Nereden çıkarıyor bunları? Müteşabihtir yani. Tamam, bir eşekten bahsediliyor, deccalin eşeği. Uçan, 30 metre kulağı iki tarafa açık, mesela bir anda ufka ulaşabilen ki saatte yaklaşık 300 km hız demektir, en az. Hatta daha fazla. Saatte 500-600 km hız demektir. Bakırdan üstelik. Bakırdan da kürsüsü var. Bakır kullanılan bir şey. Ve oradan, deccalin bulunduğu yerden dünyanın her tarafıyla bağlantı kurulabiliyor. Senin aklına ne geliyor, bu devirde hangi vasıta aklına geliyor? Böyle iki tarafa açılmış kanatları var. Müthiş bir süratle gidiyor ve insanlar onun üstüne binebiliyorlar. Bakın insanlar biniyor. “Dostlarını bindiririz üstüne” diyor. Dostları da onun içinde gidiyorlar ve dünyanın her tarafıyla bağlantı kurabiliyor. Ne olabilir bu? Uçak. Değil mi? 30 metre kulağı iki tarafa açık nedir? Budur. Sürati uyuyor, şekli uyuyor, metal kullanılması uyuyor, üstüne birçok insanın binebilmesi uyuyor. Sen bunu oturup, müteşabih olan Hadisi, teşbihle anlatılmış hadisi gerçek gibi anlatırsan, dine zarar verirsin. Zaten Bediüzzaman da diyor; “avamı Müslümine zarar verirler” diyor. Yani dine, Müslümanlığa zarar verirler diyor. Yani anlayamadıkları için, “zahir ulemalar” diyor, bir kısım zahir ulemalar, zahire göre hüküm veren ulemalar. Bilerek veya bilmeyerek zarar vermiş olurlar. Ben de bunu durdurmaya çalışıyorum. Mesela geçen günler Yiğit Bulut’un programına çıktı. Yiğit Bulut “evrim konusunda ne diyorsunuz?” dedi. “Evrim ne ki?” dedi. Hart hart sakallarını kaşımaya başladı böyle. Evrimin ne olduğunu bilmiyor. Tam aradıkları adam işte. Rahatça ezebilecekleri, rahatça fikirlerini ortadan kaldırabileceklerini düşünecekleri bir kişi. Ama espri unsuru olarak hoşlarına gidiyor. İlginç buluyorlar. İnsanların nefesi kesiliyor, böyle ilginç buldukları için. Bir insanın ilginç olması İslam’ı iyi anlattığını göstermez ki. İlginç birçok insan çıkarabilirsin televizyona yani. Faydalı olması, insanın imanının artmasına vesile olması çok önemli. İnsanları böyle şoka sokan, hayret eden, dinden, İslam’dan soğutan bir insanı televizyona çıkartırsan, tabii çok fazla insan seyredebilir. Bu nedir, bu nasıl bir şey çıktı ortaya diye seyredebilirler. Ama bu fayda değil zarar getirmiş oluyor.
SUNUCU: İnşaAllah Müslüman kardeşlerimiz de fark ederler Hocam bunu.
ADNAN OKTAR: Yani fark eden de var, etmeyen de var. Allah hidayet versin, ne diyeyim.
SUNUCU: İnşaAllah Hocam. Bir aramız varmış inşaAllah. Değerli izleyenlerimiz, kısa bir aranın ardından devam edeceğiz.
Sevgili izleyenlerimiz ve dinleyenlerimiz, Gece Sohbeti programımız değerli Hocamız Sayın Adnan Oktar ve Sayın Doktor Oktar Babuna ile kaldığı yerden devam ediyor inşaAllah. Hoş geldiniz Hocam.
OKTAR BABUNA: Hoş bulduk. Sağolun. Siz de hoş geldiniz.
ADNAN OKTAR: Kuran’ın kıymetini insanların iyi anlaması için uğraşmak lazım. Kuran’ı yetersiz bir kitap olarak gören çok insan var. Bir de çok ciddi eksiklikler olduğuna inananlar var. Halbuki Allah Kuran’da, “her şeyi biz açıkladık” diyor, eksik olan hiçbir şey yoktur Kuran’da. Bu şeytani bir anlatımdır, buna karşı da Müslümanların çok uyanık ve dikkatli olmaları lazım, yani çok sinsi bir üsluptur Kuran’ın yetersizliğinin iddia edilmesi. Çok vahimdir. Müslümanların şu an çektikleri ezanın kökeninde de Allah-u alem bu var. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.)’nin Ahirette bizden bir tane şikayeti var. Tek bir tane şikayeti vardır, başka şikayeti yok. “Ya Rabbi, benim ümmetim bu Kuran’ı terk edilmiş bıraktılar” diyor. Bir tane şikayet ki Ahir Zamanda oluşmuştur bu, inşaAllah. Aynı zamanda bu Ayet, Mehdi (a.s.)’ye de bakan bir Ayet, çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v.) zamanında Kuran hakimdi zaten. Bunu Peygamberimiz (s.a.v.) söylerken Ahir Zamanı kastederek söylemiş olduğu anlaşılıyor. Çünkü Ahir Zamanda Kuran terk edildi. Yani ikinci, üçüncü plana bırakıldı ve dolayısı ile bu Mehdi (a.s.)’nin de bir sözüdür inşaAllah. “Ya Rabbi” diyor değil mi? Dünyadaki sözüdür. “Ya Rabbi benim kavmim bu Kuran’ı terk edilmiş bıraktılar”, yani ekseriyet itibari ile. Yoksa tabii tam anlamı ile bir terk olmaz. Dolayısı ile Kuran’ın sevdirilmesi, yeterliliğine insanların inandırılması çok önemlidir. Fakat tabii ben Kuran’ı iyi anlarım, ben müçtehidim, müceddidim derse bir adam, bu da olmaz. Bilenlerden soracağız. Allah diyor, “Bilenler ile bilmeyenler bir olur mu?” diyor. En iyi bilen de Peygamberimiz (s.a.v.)’dir. Kuran’ı onun tefsir ettiği gibi tefsir edeceğiz. Kendi kafamıza göre değil. İnşaAllah. O zaman her yer müçtehidler ile dolar, şu an olduğu gibi yani. İnşaAllah.
O kaldığımız yerden ilgili ayetleri okumaya devam et.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah Hocam. “Kuran, Allah’tan bir nur, bir yol gösterici, bir hidayet ve rahmettir:” Şeytandan Allah’a sığınırım. “Bugün sizin dininizi kemale erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçip, beğendim” Maide Suresi.
ADNAN OKTAR: Bir de yalnız, mesela bak ayet okurken hızlı okudun. Biraz şerh ederek okuyalım, bak kelime kelime, çok dikkat et. Orada çünkü her kelime hayati oluyor. Bir daha baştan başla.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah. “Bugün sizin dininizi kemale erdirdim.”
ADNAN OKTAR: Bir evvelki ayet.
OKTAR BABUNA: O ayet değildi Hocam. Konunun başlığını, başlık olarak söyledim yani.
ADNAN OKTAR: O zaman onu söyle.
OKTAR BABUNA: Evet, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Bak başlık ile ayet, mesela bu çok vahim olur, olmaz. Yani ayet ile başlığı ayıracaksın. İnşaAllah. Şeytandan Allah’a sığınıyorsun.
OKTAR BABUNA: Şeytandan Allah’a sığınırım. “Bugün sizin dininizi kemale erdirdim.” Dininizi tamamladım, olgunlaştırdım inşaAllah. “Üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçip, beğendim. Bu kendisinde şüphe olmayan muttakiler için yol gösterici bir Kitap’tır.”
ADNAN OKTAR: Muttakiler için yol gösterici. Muttaki. Yani samimi Müslümanlar için yol göstericidir diyor. Kuran’ın özelliği bu değil mi? Evet, başka bir şey arayın demiyor Allah bak. Kuran’ı yeterli görüyor. Evet.
OKTAR BABUNA: “Bir de, kendilerine ilim verilenlerin, bunun (Kuran’ın) hiç tartışmasız, Rablerinden olan bir gerçek olduğunu bilmeleri için. Böylelikle O’na iman etsinler ve kalpleri O’na tatmin bulmuş olarak bağlansın.”
ADNAN OKTAR: Bak, Kuran’a hem iman edecekler, hem de kalplerinde tam kanaat olarak Kuran’a bağlanacaklar. Evet.
OKTAR BABUNA: “Şüphesiz Allah, iman edenleri dosdoğru yola yöneltir. Bu Kuran, insanlar için bir beyan, sakınanlar için de bir hidayet ve öğüttür.” “Ey Kitap Ehl-i. Kitap’tan gizlemekte olduklarınızın çoğunu size açıklayan ve birçoğundan geçiveren elçimiz geldi. Size Allah’tan bir nur ve apaçık bir Kitap geldi.”
ADNAN OKTAR: Gizli kapaklı değil, değil mi? Açık, evet.
OKTAR BABUNA: “Allah rızasına uyanları, bununla kurtuluş yoluna ulaştırır ve onları Kendi izni ile karanlıklardan nura çıkarır.”
ADNAN OKTAR: Kuran ile değil mi? Bak burada diyor Kuran ile. Bir daha ayeti oku.
OKTAR BABUNA: “Ey Kitap Ehl-i. Kitap’tan gizlemekte olduklarınızın çoğunu size açıklayan ve birçoğundan geçiveren elçimiz geldi.”
ADNAN OKTAR: Tevrat’ın ve İncil’in eksik yönlerini Kuran tamamlamış oluyor. Yani o tahrif edilmiş, değiştirilmiş yönleri insanlar nereden anlıyorlar? Kuran’dan anlıyorlar. Dolayısı ile de Ehl-i Kitap’ın Kuran’a ihtiyacı kesin. Çünkü değiştirilmeyi fark edemez, bilemez Ehl-i Kitap. Bilmeleri için Kuran’a tabi olmaları lazım. Kuran’a tabi olarak olursa, tamam. Mesela bak, biz de geçenlerde söyledim, “Tevrat’tan Hikmet ve Güzel Öğütler”, gece gündüz her zaman okuyorum. Ama Kuran ile mutabık olanlar. Kuran’ın kabul etmediklerini, Müslüman kabul etmeyecek. Bir Musevi de kabul edemez. Yani Kuran’ın doğru dediğini kabul edebilir. Kuran’ın yanlış dediğini kabul edemez.
SUNUCU: Hocam yine de İncil ve Tevrat’ta mutabık olarak gördüklerimizde de bir risk yok mudur?
ADNAN OKTAR: Niçin olsun? Kuran ile tam mutabık.
SUNUCU: Tam mutabık olduğunda.
ADNAN OKTAR: Tabii, tabii. Mesela bak örnek vereyim de oradan anla. Bismillah. “Ne mutlu O’na”, yani Allah’a “sığınanlara”. Şimdi bu Kuran ile tam mutabık. Ne mutlu Allah’a sığınanlara.
SUNUCU: Peki Hocam buna gerek var mıdır? Yani Kuran’ı Kerim varken Tevrat ya da İncil’e Kuran ile mutabık olan kısımlarını okumak, ilgilenmek, buna gerek var mıdır bir Müslüman için?
ADNAN OKTAR: Şimdi Allah övmüş, yani “biz Tevrat diye bir şey yok” diyemeyiz. “İncil diye bir şey yok” diyemeyiz. Bizim Tevrat ve İncil’e iman etmekle biz mükellefiz. Yani varlığını kabul edeceğiz ve dolayısı ile de hayali bir şeyden bahsetmiyor Allah, yani bir Kitap var ortada. Ama sorumluluk olarak, fıkhen imani bir sorumluluğumuz yok. Kuran’ın bize yettiğini Allah zaten söylüyor ayette. “Kuran size yeter” diyor. Ama bu kitapların olduğunu da bize Kuran söylüyor. Tevrat ve İncil’in olduğunu söylüyor. Dolayısı ile onlardan da istifade etmek ve nur olarak Allah belirttiği için bir nimet olmuş oluyor. Yani Kuran’ın içerisindeki bir açıklama bu. Kuran yeterli ama Kuran’ın yeterliliği içerisinde Allah Tevrat var diyor, İncil var diyor, değil mi? Tahrif olmamış yönleri ile biz o kitapları tanımak durumundayız. İnşaAllah. Mesela, “işte ne mutlu Allah’ın eğittiği insana” diyor. Gayet güzel. İnşaAllah. Çünkü o övme çok manidar, yani Tevrat ve İncil için ve kalplere bir hoşnutluk, bir güzellik olduğunu Kuran’ın ifadelerinden anlıyoruz.
ADNAN OKTAR: Evet, devam edelim.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah Hocam. “Böylece sana emrimizden bir ruh vahyettik. Sen Kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Ancak biz onu bir nur kıldık, onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete erdiririz.”
ADNAN OKTAR: Kuran ile hidayete erdiriyor değil mi? Sadece Kuran ile evet.
OKTAR BABUNA: “Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola yöneltip, iletiyorsun. Andolsun, Biz onlara bir Kitap getirdik, iman edecek bir topluluğa bir hidayet ve bir rahmet olmak üzere. Bir bilgiye dayanarak onu çeşitli biçimlerde açıkladık.”
ADNAN OKTAR: Bak “Kuran’ı da ayrıca biz açıkladık” diyor Allah. Yani Kuran’da kendi içinde açıklanmış durumda. Yani ben anlayamıyorum, bilemiyorum yani ben Kuran’a uymam diyemez Müslüman çünkü Allah’ın açık açık emirleri var, bunu açıklayamaz insanlar. Çünkü “Ahirette siz Kuran’dan sorulacaksınız” diyor Allah. Yani bizim sorgumuz yapılırken, Kuran’ın dışında bir sorgumuz yok. Onun için Müslüman’ın Kuran’ı çok iyi kavrayıp, sarih ve açık bir Kitap olduğuna inanması gerekiyor. Evet.
OKTAR BABUNA: Bu daha önce okuduklarımızdan tam işaret eden ayetler vardı Hocam, yeterliliği. Onları tekrarlayalım mı, devam mı edelim?
ADNAN OKTAR: Sen, bu bitsin, ondan sonra oraya geçeriz inşaAllah.
OKTAR BABUNA: Tamam. “Ey insanlar, Rabbinizden size bir öğüt, sinelerde olana bir şifa ve müminler için bir hidayet ve rahmet geldi.”
ADNAN OKTAR: Şimdi Kuran’ın etkilerini bir oku bakayım. Teker teker söyle, şerh ederek söyle.
OKTAR BABUNA: “Ey insanlar, Rabbinizden size bir öğüt”, öğüt.
ADNAN OKTAR: Allah’tan bir öğüt, bir. Evet.
OKTAR BABUNA: “Sinelerde olana bir şifa.”
ADNAN OKTAR: Kalbe şifa. Yani fiili şifa. Yani mesela tansiyonun çıkmaz. Sağlıklı olursun. Öfkelenmezsin. Dengeli olursun. Neşeli olursun. İnsancıl olursun. Huzurlu olursun. Şefkatli, merhametli olursun. Dolayısı ile kalpteki olana da şifadır. Gönüle de şifadır. Çünkü aşkın kaynağıdır Kuran. Yani Allah onu vesile eder, Kuran’ı vesile eder. Çünkü aşkı meydana getiren Allah’tır. Kuran ile bizi eğitiyor Allah, inşaAllah. Evet.
OKTAR BABUNA: “Müminler için bir hidayet ve rahmet geldi.”
ADNAN OKTAR: Bizim hidayetimize vesile oluyor ve Allah’tan bize bir rahmettir Kuran. İnsanlar bak, ben bunu niçin anlatıyorum biliyor musun? Kuran’a karşı birçok insan soğuktur. Yani onun özel propagandası yapılıyor. Yani “Kuran’ı asın duvara” diyorlar. “Çiviyi çakın, bir kılıfın içine koyun, oraya şey yapın, kimse de dokunmasın, siz de anlamazsınız okumayın” da diyorlar. Bu çok tehlikeli bir şey. Bakın bu bütün ayetler ile çelişmiş oluyor bu. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.) bize zaten şerh etmiş, açıklamış, yani Kuran tam anlamı ile anlaşılmıştır. Dolayısı ile Müslüman’ın Kuran’ı çok iyi bilmesi gerekiyor.
OKTAR BABUNA: Hocam bir şey anlatabilir miyim? Bu siz “Gerçeği Düşündünüz Mü?” kitabını okumuştum ben. Daha sizinle tanışıyordum ama tam görüşmüyorduk o zaman. Orada bunu anlatıyordunuz Hocam. Kuran’ın asılı olduğunu, sadece özel günlerde çıkartılıp okunduğunu, okunmayan bir Kitap olduğunu, o gün Kuran okumaya başlamıştım onu görür görmez, maşaAllah. Allah razı olsun.
ADNAN OKTAR: Şimdi halk nasıl bilir? Mezarlığa gittiklerinde, orada dedeler vardı, garibanlar vardır, bir onlara okutturulur, öyle bilinir. Bir de bir ölü olduğunda işte ilk gün bir okuturlar. Sonra yedinci gün, kırkıncı gün, elli ikinci gün, para karşılığı gelir adamlar okurlar, o zaten kimsede anlamaz ne olduğunu.
SUNUCU: Hocam bir de okunması sadece Arapça’dan oluyor.
ADNAN OKTAR: İşte anlamamalarının nedeni Arapça olması zaten, Kuran’ı okuyor, bağıra bağıra okuyor adam.
OKTAR BABUNA: Benim dedem o şekildeydi Hocam. Bilmiyordu yani, Arapçası’nı biliyordu ama içeriğini bilmiyordu.
ADNAN OKTAR: Halkın çok büyük bir bölümü bilmiyor. Zaten Arapçası’nın okunmasını yeterli görüyorlar. “Biz zaten onu –haşa- biz anlayamayız ki onu zaten, bilemeyiz” diyor.
SUNUCU: Peki Hocam, Arapçası’nın okunmasının hikmetleri nelerdir sizce?
ADNAN OKTAR: Hoş yani insana. Orijinal vahyi duymuş oluyorsun, o yönü ile heyecan verici tabii. Kuran’ın kendine has bir özel bir müziği var. Özel bir ritmi, özel bir ahengi var, dünyada hiçbir şeye benzemiyor, çok acayip. Ruha derin etki eden bir gücü vardır. Ama manası esastır tabii. Yani o zevk yönü, nimet yönüdür. Ama Allah bize manasından soracak. Dolayısı ile Türkçesini bilmeleri gerekiyor. Dolayısı ile Türkçe Kuran’ı okuyacaklar. Tefsir de okuyacaklar ama fıkhi konularda hüküm vermeye kalkmayacaklar, onu da mezhebe göre hareket etmeleri lazım. İnşaAllah.
OKTAR BABUNA: “Elif, Ram, Ra. Bu bir Kitap’tır ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura”
ADNAN OKTAR: Demek ki insanları karanlıklardan nura çıkaran Kitap Kuran, değil mi? Allah Kuran’ı vesile ediyor. Evet.
OKTAR BABUNA: “O, güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için sana indirdik.”
ADNAN OKTAR: Evet, Allah’ın yoluna çıkarır sizi diyor Kuran. Evet.
OKTAR BABUNA: “Her ümmet içinde, kendi nefislerinden onların üzerine bir şahit getirdiğimiz gün, seni de onlar üzerine bir şahit olarak getireceğiz. Biz Kitabı sana, her şeyin açıklayıcısı”, her şeyin.
ADNAN OKTAR: Bak, “Biz sana Kitabı, bir kısım şeylerin açıklayıcısı” derdi Allah. Şimdi Allah “her şeyin açıklayıcısı” deyince, “acaba” dersen, dinle alakan kalmaz. Bak “her şeyin açıklayıcısı” diyorsa, tamamdır, her şeyin açıklaması var demektir. “Ben göremiyorum” dersen, senin gözünde bir sorun, aklında bir sorun vardır, Kuran’da var çünkü. Sen göremiyorsun. Anlaşıldı mı?
SUNUCU: Hocam peki bazı konularda hadislere de ihtiyacımız olabiliyor.
ADNAN OKTAR: O Peygamberimiz (s.a.v.)’nin onu tefsir etmesi oluyor. Peygamber (s.a.v.) de onu söylerken vahiy ile söylemiş oluyor. O tefsir olmuş olur.
SUNUCU: Kuran’ın bir tefsiri sayılıyor hadislerde yani.
ADNAN OKTAR: Tabii, zaten öyle oluyor, tabii. İnşaAllah. Evet.
OKTAR BABUNA: “Müslümanlara, Biz Kitabı sana her şeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik.”
ADNAN OKTAR: Hem rahmet, hem de müjde. Cennet ile müjdeliyor Allah. Hz. İsa (a.s.)’in inişi ile müjdeliyor. İslam’ın dünyaya hakimiyeti ile müjdeliyor. Ama bir kısım kişileri tabii bunların birçoğunu ilgilendirmiyor. Ama bizi çok ilgilendiriyor, değil mi? İslam’ın dünyaya hakimiyeti özellikle, Cennet zaten bizim için çok önemli, yani bizim aşk ile beklediğimiz bir nimet. İnşaAllah Allah nasip eder. Ama bizim tabii asıl amacımız Allah’ın rızasıdır. Cennet verirse, o da lütfu olmuş olur. Müslüman’ın tek hedefi Allah’ın rızası olacak. İnşaAllah.
OKTAR BABUNA: “Kuran’dan müminler için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz.”
ADNAN OKTAR: Bak, “Müminler için Kuran’dan şifa ve rahmet”. Şifa, bak topluma da şifa oluyor. Mesela Kuran’a uyulduğunda bütün toplum şifaya kavuşuyor, ruhen ve bedenen. Adaletsizlik kalkıyor, korku kalkıyor, tedirginlik kalkıyor, stres kalkıyor, değil mi? Yani insanları psikolojik olarak ezen her şey kalkıyor, ayrıca fiziki hastalıklar da kalkıyor. Çünkü birçok şey uygulandığında, mesela Müslüman temiz oluyor, temiz olunca otomatik hastalıktan uzak kalmış oluyor. Kuran’a göre uygun yiyecekleri yediğinde, mesela farz edelim içki içmiyor. Milyonlarca insan içki nedeniyle ölüyor dünyada biliyorsunuz, her yıl. Her yıl milyonlarca. Yani öyle 10, 100 bin falan değil, milyon hesabı ile insan ölüyor. Kuran’a uyulduğunda, o milyonlarca insan ölmemiş oluyor, bu şifa mı? Şifa.
SUNUCU: Hocam, bu Kuran mantığının direk uygulanması, bir de Kuran-ı Kerim’deki ayetlerin okunması, böyle direk olarak hastalıklara şifa olabilir mi? Hani bu konuda da çok söylemler var. İşte şunu okursan, oraya dokunursan işte ağrısı geçer vesaire gibi.
ADNAN OKTAR: Dua tabii hastalığa vesile olur, yani Kuran’da dua ile birlikte ise yani, tabii bir güzellik bu. Yani duanın şifa etkisi olur tabii. Ama burada Kuran’da kastedilen tabii hepsi olmuş oluyor inşaAllah.
OKTAR BABUNA: “Kuran’dan müminler için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz. Oysa O, zalimlere kayıplardan başkasını arttırmaz.” Yine şifa ve rahmet.
ADNAN OKTAR: Bak, müminler için şifa, ama zalimlere kayıp meydana getiriyor, değil mi? Huzurunu kaçırır, tedirgin olur, mesela Müslümanı gördükçe adamın midesi kaynıyor. Ezan sesi duyuyor, uykusu kaçıyor, ızdırap duyuyor, canı yanıyor değil mi? Mesela diyor ya Darwin, gözün yapısını düşündükçe ne diyor?
OKTAR BABUNA: “Buz gibi oluyorum” diyor. “Bütün vücudum buz gibi oluyor” diyor.
ADNAN OKTAR: Bütün vücudu buz gibi oluyormuş.
OKTAR BABUNA: “Tavuskuşu da hasta ediyor beni” diyor.
ADNAN OKTAR: Tavuskuşunun mükemmelliği de hasta ediyormuş, bak. Bizim içimizi açarken, bize müthiş heyecan verirken, imanımızı arttırıp Allah’a sevgimizi arttırırken, onun bütün sağlık sistemini bozuyormuş bunlar. Allah’ın harikalarını gördükçe adam, birinde diyor vücudum soğuyor, tansiyonu düşüyor, perişan oluyormuş, bak, değil mi? Yani bir başkasını görüyor, başka türlü perişan oluyor. Bir şey oluyor, bilmem ne oluyor ama müminlerde de şifaya sebep oluyor. İnşaAllah. Toplum şifaya kavuşuyor. Mesela uyuşturucu da kullanmıyorlar. Uyuşturucudan ölen çok fazla insan var. Uyuşturucudan aklını kaybeden, perişan olan çok insan var. Toplum bu yönden de şifaya kavuşuyor.
“Aslan Hocam” diyor, “Selamun Aleyküm.” Aleyküm Selam. “Hocam, üniversitemde kütüphanede kitap listesine baktığımda bir sürü evrim teorisinden yana kitap buluyorken, hiç Yaratılışı bilimsel yönden açıklayan kitap yoktu. Sanki sahayı boş bulmuşlar, at koşturuyorlar.” EvelAllah yetişiriz oraya da inşaAllah. “Genelde Richard Dawkins’in kitapları bulunuyordu.” Şimdi isim vermediğimin sebebi, sorun çıkmasın diye. Çünkü oraya kitabı mutlaka yetiştirmemiz gerekiyor. EvelAllah, zaten gereğini de yapmış Eyüp. Helal olsun Eyüp’e maşaAllah. Ama bize düşen görevi de, biz yerine getiririz inşaAllah. İnşaAllah. Yeter ki koordinatlarını bilelim. İnşaAllah.
Evet, devam et Oktar Hocam.
OKTAR BABUNA: Estağfurullah. “ Ve gerçekten O, müminler için bir hidayet ve bir rahmettir.” Neml Suresi.
ADNAN OKTAR: “İnsanların hidayetine sebep oluyor ve rahmettir” diyor değil mi Cenab-ı Allah?
OKTAR BABUNA: Evet Hocam, inşaAllah. “Böylece sana emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, Kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Ancak Biz onu bir nur kıldık. Onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete erdiririz. Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola yöneltip, iletiyorsun”.
ADNAN OKTAR: Onunla, Kuran ile hidayete erdiririz diyor değil mi Cenab-ı Allah. Sadece Kuran ile, bak bu çok önemli.
SUNUCU: Ve “dilediklerimizi” diyor Hocam.
ADNAN OKTAR: Evet, “dilediklerimizi”, evet.
OKTAR BABUNA: “İşte bu Kuran, bir hidayettir. Rablerinin ayetlerini inkar edenler ise, onlar için en iğrenç olanından bir acı bir azap vardır. Oysa o, Kuran, alemlere bir zikir, yani öğüt, hatırlatma, hüküm ve üstün bir şereften başka bir şey değildir.” Kalem Suresi.
ADNAN OKTAR: “Üstün bir şereftir” diyor değil mi Allah?
OKTAR BABUNA: Evet Hocam inşaAllah. “Öğüt, hatırlatma, hüküm ve üstün bir şeref.”
ADNAN OKTAR: Hüküm ve adaletin sağlanmasında da güzel ahlaka ihtiyaç var. Güzel ahlakı da Kuran sağlamış oluyor. Evet. Allah vesile ediyor yani.
OKTAR BABUNA: Evet, inşaAllah Hocam. “Çünkü o, Kuran, Allah’tan sakınan muttakiler için bir öğüttür. Ve şüphesiz o, kesin bir gerçektir. Hak-ul Yakin.”
ADNAN OKTAR: MaşaAllah.
OKTAR BABUNA: MaşaAllah. “Gerçek şu ki, o Kuran, elbette bir öğüttür”. Çok öğüt olduğunu Allah vurguluyor maşaAllah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah.
OKTAR BABUNA: “Artık kim dilerse öğüt alıp düşünür. O Kuran alemler için yalnızca bir zikirdir. Sizden dosdoğru bir yön tutturmak dileyenler için.”
ADNAN OKTAR: “Doğru yolu bulmak isteyen Kuran’a sarılsın” diyor, Cenab-ı Allah. Bak bu ayetleri özellikle okutuyorum ki sonra anlamadım, fark etmedim demesinler diye. Bazı kişiler. Bak ifade çok açık, sarih. Yani tevil edilebilecek gibi değil. Değil mi? Yani muhkem ayetler bunlar muhkem hükümler. Bir kısım insanlar böyle “dil eğip bükerler” diyor Allah. “Kuran’dan sanasınız, dil eğip bükerler” diyor. Dil eğip bükülecek bir ortam bile olmuş olsa bir insan için dil eğip bükebileceği gibi değil. Yani en aklı zayıf olan bile anlayacak kadar açık değil mi buradaki ayetler. Evet.
OKTAR BABUNA: “Bu Kuran insanlar için bir basiret nuruyla Allah’a yönelten ayetlerdir. Kesin bilgiyle inanan bir kavim için de bir hidayet ve bir rahmettir.”
ADNAN OKTAR: “Kesin bir bilgi” olarak söylüyor Kuran’ı Allah. Bak ortalı bir bilgi değil, net en sonuncu bilgi yani kesin bilgi. İkinci bir tartışılacak yön yok diyor Allah. Evet.
OKTAR BABUNA: “Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kuran) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, her şeyin çeşitli biçimlerde açıklaması”
ADNAN OKTAR: Bak “kendinden önceki kitapların doğrulayıcısı” diyor, değil mi? Çünkü doğrulanan kitap, Tevrat nerede? Yok, halbuki Kuran mesela diyor ki, mesela Hıristiyanlardan bahsediyor. Hıristiyanları biz göreceğiz, var Hıristiyan olacak, Yahudiler var diyor Allah. Yahudiyi göreceğiz. Tevrat var diyor Tevrat’ı göreceğiz biz. İncil’den bahsediyor, İncil’i de göreceğiz. Ama Allah yeterli diyor Kuran zaten çok açık. Ama Kuran’ın içerisinde de Tevrat ve İncil’den bahsedince, Tevrat’ı ve İncil’i de bilmek durumundayız. Yani müphem bir şey olmaz.
SUNUCU: Zaten Hocam iman ediyoruz inşaAllah, hani imanın şartlarından amentü billahi ve melaiketi ve kütübihi diyoruz. Kitaplarına iman ettik diyoruz.
ADNAN OKTAR: Evet MaşaAllah. MaşaAllah. “Sevgili Hocam ve oradaki sunucu arkadaş” diyor, herhalde hepimiz için, “sözüm size” diyor. İyi tamam inşaAllah. Ama bir selamla başlaması lazımdı, burada olmamış, değil mi? Müslüman madem muttaki bir kardeşim selamla başlayacak. “Hocam, yanlış yapıyorsunuz.” Yanlış yapıyorsak düzeltiriz. İnşaAllah. “Cübbeli Ahmet Hoca’ya demediğiniz hakaret kalmadı. Lütfen ateşi elinize almayın.” Şimdi bu biraz acayip oldu. Hakaret değil ben bir kere eleştiri yapıyorum. Akılcı eleştiri yapıyorum ve delil veriyorum. Değil mi, yani çok net, sarih. Yani gözle görülür, net deliller. Yani bilmiyorum, dinliyor mu? “Lütfen ateşi elinize almayın.” Şimdi yalnız bu biraz garip bir şey, ateşle ne alakası var? Hatalı bir şeyi tarif etmek, ateş değil benim elimde nur var bir kere. Kuran’la aydınlatıyorum. Kuran’ın feyziyle anlatıyorum, açıklıyorum. Bağnazlığı ve tutucu düşüncenin tahribatını engelliyorum. İnşaAllah. “Hocam ben üniversite mezunuyum.” İyi Allah ilmini arttırsın. “Az önce, üniversiteliye söyleseniz söylediklerini ne olur...” Ben üniversiteliyim, dolayısıyla bende olumsuz etki yapmaz” demek istiyor herhalde. “Ben üniversite mezunu öğretmenim, lütfen yanlış anlaşılmasın ama çok da okudum, yazdım, araştırdım sayın Hocam, Cübbeli Ahmet Hoca yanlış bir şey söylemiyor ve söyledikleri çok mantıklı akla uygun.” Şimdi etme canım kardeşim, ismini de vermemiş, muhterem ben isim vermeyen kardeşlere Mustafa diyorum. Mustafa kardeşim. Şimdi gökyüzünde anırarak uçan, 300 metre boyunda bir eşek olursa, kulakları 30 metre iki tarafa açılmış ve üstüne de millet binmiş. Bu eşek anırarak Atlas Okyanusu’na gidiyor ve Cübbeli diyor, “Atlas Okyanusu’nda bu eşek duruyor şu an, deccal duruyor” diyor. Deccalin bir ayağı Atlas Okyanusu’nun dibinde, başı da bulutların içinde. Eliyle de bulutları tutuyor, yani o şekilde, balıkları da tutabilir, denizin dibine de girebiliyor. Ve eşek anırarak geliyor, deccal de geliyor bunun üstüne biniyor ki yani Atlas Okyanusu kaç, 2000-3000 metre vardır, değil mi derinliği.
OKTAR BABUNA: Daha bile fazla olabilir, siz daha iyi bilirsiniz. Daha bile fazla olabilir Hocam. İnşaAllah
ADNAN OKTAR: En az yani. Hadi sığ yeri diyelim 3000 metre atmosfer 15 kilometre falan var.
ADNAN OKTAR: 15 kilometre. Toplam 20 kilometre falan boyu var bu adamın benim anladığım. Eşeğin üstüne biniyor bu, 300 metrelik eşeğin üstüne binecek ve anırarak bu eşek Cübbeli’nin mekanı ve bu arkadaşımızın olduğu yere gelecek. Bunların üniversitesinin üstüne gelecek ve her yeri de Melekler doldurmuş olacak aynı anda ve bütün hepsi birden bir şahsın, şahıslara yönelerek ellerini uzatarak, bu kişi Mehdi (a.s.) diye bağırıyorlar, hepsi birden. Ve İngilizce, Fransızca ve Almanca hepsi birden bağırıyor ve bu kişi de diyor ki, “ben Mehdi değilim.” Yani “Melekler diyor ama hepsi yalan söylüyor, doğru değil başımın üstündeki bağıran bulut da, Melek de yalan söylüyor. Ben Mehdi değilim” diyor. Ama “ben şimdi bir tekbir getireceğim bütün binalar yıkılacak” diyor ve tekbir getiriyor ve bütün binaları yıkıyor. Sonra Adriyatik Denizi’nin kenarlarına gidiyor, birden deniz kuruyor, suyu çekiliyor. Akdeniz’in suyu donuyor kalıyor ve oradaki adamlar bunun farkına varmıyor. Aynı anda her yerden 24 ayar altın sütunlar fışkırıyor. 5 metre, 7 metre çapında. 100-150 metre boyunda altınlar fışkırıyor. Her boş bahçeden. Gökyüzüne doğru. Canım kardeşim benim şimdi ben anlatsam daha da devam eder sabaha kadar. İnsan kabusta bile böyle bir şey görmez yani. “Cübbeli Ahmet Hoca yanlış bir şey söylemiyor” diyor, “söyledikleri çok mantıklı, akla uygun. Size bir soru soruyorum. Madem öyle iddialı konuşuyorsunuz sayın Hocam” diyor, “eğer birazcık bunda samimiyseniz bu mesajımı canlı yayında okursunuz” diyor. Tamam, okuyayım, yani inşaAllah. “Hz. Salih (a.s.)’nin mucizesi size ne kadar mantıklı geliyor Hocam? O zaman buna da mantıklı değil diye inanmayın. Peygamberimiz (s.a.v.)’nin kolu tamamen kopmuş bir sahabenin kolunu, tükürüğüyle yerine taktı, buna da inanmayın sayın Hocam. Bunları da söyleyin canlı yayında ve sizin ne kadar taraflı olduğunuzu görelim. Hep dikkat ediyorum, kaç gündür hiç eleştiri alan bir mesajınız yok, madem öyle bu konuyu okuyun canlı yayında” diyor. Eleştiri olan mesajları okumak benim hoşuma gidiyor. Zaten çok da ilginç oluyor ve daha iyi vurgulamamızı sağlıyor ve o yönden önemli bu tarz mesajlar. “Birazcık samimiyetiniz varsa bu konuda, mesajımı canlı yayında okuyun lütfen” diyor.
OKTAR BABUNA: Estağfurullah.
ADNAN OKTAR: Tamam inşaAllah, okumuş olduk, bilmiyorum samimiyetimize kanaati geldi mi kardeşimizin de. Şimdi bu olaylar, dedikleri mucizeliklerin hiç birinde aklın ihtiyarı kalkmaz. Yani bu tarz bir olay olmaz. Yani ama bu anlattığım, yani Cübbeli’nin anlattığı olaylarla bunların bir bağlantısı yok. Hz. Salih (a.s.)’in olayında da oradaki insanlar yine iman etmediler. Birçok kişi iman etmedi. Çünkü akıllarının ihtiyarını kaldırmadı. O yani insanların aklının ihtiyarını almayacak şekilde tahakkuk etti. Kolu kapan Sahabenin mesela kolu yerine yeniden yapıştığında yeniden oluştuğunda Sahabenin aklının ihtiyarı kalkmadı orada. Aklı ihtiyarı kalksaydı zaten imtihan olmazdı. Yani oluyor fakat yani onların tahayyülündeki gibi olmaz. Yani hiçbir mucize aklın ihtiyarını kaldırmaz. Yani dünyadaki bu adetullah kanunlarına ve insanların imtihan kanunlarına uygun olmaz bu. O zaman bir insanın imtihanıyla diğer insanın imtihanı çok faklı olmuş oluyor. Halbuki eşit şartlarda biz imtihan ediliyoruz. Dolayısıyla aklın ihtiyarını kaldırmayacak şekilde bunlar tezahür etmişlerdir. Hz. Salih (a.s.)’in mucizesinden bunu kıyaslamak mümkün değil, çünkü buradaki anlatılanlar yani çok çok çok çok akıl almaz olaylar. Bak Kuran’da bunun bir benzeri yok. Yani Hz. Salih (a.s.)’in mucizesinin benzer bir şey olacak dese yine bir derece olabilir, yani sözü olabilir. Ama buradaki anlatılanların bu anlatımla uzaktan yakından alakası yok. Yani Kuran’daki anlatımlarda hiçbir yerde biz böyle bir üslup görmüyoruz. Kuran’la da çelişiyor çünkü mesela gökyüzünden Melek bağırması olması mümkün değil çünkü bunu kafirler istiyorlar Kuran’da. Var mı ayetler sende.
OKTAR BABUNA: Şimdi ona bakıyordum ben de Hocam. Bulayım Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Bakın dikkat ederseniz, ben Kuran’la anlatıyorum, bana karşı yine Kuran’la mücadele etmeye çalışanlar var, dikkat ediyor musunuz?
ADNAN OKTAR: Yani Mehdi (a.s.) öncüsü olduğumuz için aynı yöntem oluyor. Bak Allah burada bir harika meydana getiriyor. Bakın ben Kuran’la anlatıyorum. Onlar da Kuran’la anlatıyor ama benim dediğimin doğru olduğunu bütün milletimiz anlıyor. Benim ne demek istediğimi de anlıyorlar. Değil mi? İnşaAllah.
OKTAR BABUNA: Okuyayım mı ayeti Hocam?
ADNAN OKTAR: Evet.
OKTAR BABUNA: Şeytandan Allah’a sığınırım. “Ve derler ki: ‘Ona bir Melek indirilmeli değil miydi?’ Eğer bir Melek indirilseydi, elbette iş bitirilmiş olurdu da sonra kendilerine göz açtırılmazdı.”
ADNAN OKTAR: Hiçbir Peygamberin başının üstünde bulutta Melek gezmemiştir. Gökyüzünden Melekler hiçbir Peygambere “bu Peygamberdir, buna uyun” dememiştir. Böyle bir olay yok. Kuran’la çelişiyor bu, böyle bir olay yok.Ama manevi alemde Melekler tabii ki Mehdi (a.s.)’yi işaret edecekler, Mehdi (a.s.)’yi müjdeleyecekler, cinlere göstereceklerdir, şeytanlara göstereceklerdir, şeytanların panik olmasına sebep olacaklardır, Melekler kendi aralarında müjdeleşeceklerdir. Bu doğru. Bizim şu anda da Melek var iki tarafımızda. Sağımızda, solumuzda ve ön cephede ve sırt cephesinde de var Melekler ama görmüyoruz. Şu an burası dolu. Birçok Melek var ama göremiyoruz biz. Mehdi (a.s.)’nin zamanında da aynı şekildedir. Yani Mehdi (a.s.)’nin de yanında mesela Cebrail (a.s.), Mikail (a.s.), İsrafil (a.s.) yanında olacaklar. Sürekli nereye gitse beraber gidecekler ama insanlar bunu görmeyecekler. O zaman aklın ihtiyarı kalkar. İmtihan ortamı kalkar.
SUNUCU: Kıyamette de zaten tevbe kapısının kapanmasının sebeplerinden biri de bu, değil mi Hocam?
ADNAN OKTAR: Tabii, mesela çok güzel, çok güzel. Mesela Güneş’in batından doğması. Neden? Aklın ihtiyarını kaldırdığı için tevbe kapısı kapanıyor. Yani aklın ihtiyarını kaldıran her olay tevbe kapısını kapatır.
SUNUCU: O anda zaten herkes pişmanlık yaşıyor, değil mi Hocam?
ADNAN OKTAR: Evet, tabii ki. Mecburen olmuş oluyor. Çünkü aklın ihtiyarı kalkmış oluyor. Dolayısıyla aklın ihtiyarını kaldıran bir olay imtihana zıttır. Yani sır-ı teklife zıttır. Bunu Bediüzzaman’ın eserlerini okursa kardeşimiz, çok detaylı anlar. Yani Cübbeli Hocamız’ın hatası Risale-i Nur’u okumamış olması. Zaten diyor; “ben Risale-i Nur’u okumadım” diyor. “Yeni okumaya başladım” diyor. Risale-i Nur’u bilmeyen bir insana ben alim demem. Risale-i Nur’u okumayan bir insan alim olamaz. Yani 13. yüzyılın müceddidini bilmeyen bir insan nasıl alim oluyor? Hayır, müceddid de kabul etmese dünya çapında bir alim Bediüzzaman. Nasıl onun eserlerini insan merak edip de okumaz, araştırmaz? Haberi yok. O mantığı bilmediği için zahir ulema hükmünde. Zahir ulema olunca da tahribat meydana getiriyor. Ama bu konu tabii geniş bir konu. Madem kardeşimiz böyle konuyu ele aldı, bunu bugün hem röportajda da konuşalım ama bu günlerde, önümüzdeki günlerde devam ettirelim bu konuyu. Daha genişletelim. Yani bunun verdiği tahribatı, verdiği zararları, bu tip düşünceleri, bunları anlatacağız. Hak olanları tenzih ederim. Hak olan izahları tenzih ederiz.
OKTAR BABUNA: Bir soru daha gelmiş.
ADNAN OKTAR: Oktar ona da sen cevap vereceksin ama.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah. Daha doğrusu fikir biraz beyan etmiş. “Selamun Aleyküm sevgili Hocam.”
ADNAN OKTAR: Aleyküm selam.
OKTAR BABUNA: “Hatırladığım kadarıyla bir hadis vardı Hocam; hatamı düzeltmeniz dileğiyle inşaAllah. “Ahir zamanda Cennet gibi görünenler aslında Cehennem. Cehennem gibi görünen Cennettir” manasında bir hadis aklıma geldi. Bu hadis aklıma gelince sizin elinizdeki ateş gibi görünen aslen nurdur inşaAllah. Bu arada arkadaşa soruyorum inşaAllah; gökte gezen büyük bir eşek nasıl mantıklı geliyor? Ben de bunu anlamıyorum Hocam. Selam ve sevgi ile ellerinizden öperim inşaAllah” Hakan Eryılmaz.
ADNAN OKTAR: Hayır kardeşim kazulet bir eşekten bahsediyor. Yani 300 metrelik eşek ayaklarını sarkıtmış anırarak gidiyor. Bir de yani 20 kilometrelik deccal onun üstüne nasıl binecek? Ayrıca o eşeğin üstüne binecek ve o eşek gelip buraya Cübbeli’nin mekanına gelecek ayrıca. Cübbeli Hoca çünkü en iyi onunla mücadele edecek Cübbeli gibi görünüyor anladığım kadarıyla. Cübbeli de o eşeğin üstüne binecek. Beraber yani onunla mücadele etmiş olacak. Deccalle mücadele edecek. Yani bunun nasıl olabileceğini bana bir gönderirlerse, yani bu anlatırlarsa arkadaşlar neyi kastediyorlar, ben o zaman konuya daha iyi vakıf olabilirim.
OKTAR BABUNA: Tamamen aykırı Hocam mantığa, çok aykırı mantığa yani böyle olacak iş değil.
ADNAN OKTAR: Hayır yani Kuran’ın mantığına aykırı. Kuran’a aykırı. Adetullah’a aykırı ve imtihan sırrına aykırı. Sır-ı teklife aykırı. Bakın mesela Güneş batıdan doğacak deniyor değil mi? İmtihan kapısı kapanıyor. Çünkü çok harika bir olay. Çok büyük bir mucize. Bu aklın ihtiyarını zorlar. Yani bu tarz olaylar aklın ihtiyarını kaldır. Dolayısıyla onların zannettiği tarzda olmuyor o mucizeler olduğunda. Aklın ihtiyarını kaldırmayacak şekilde oluyor. Ne şekilde oluyor? Onu orada yaşayan insanlar biliyorlar. O anda onu gören insanlar biliyor. Mesela Hz. Musa denizi yardı, geçti ama aklın ihtiyarını kaldırmadı bu. Çünkü aklın ihtiyarını neden kaldırmadığını anlıyoruz, Firavun ordusu da peşinden gitti. Demek ki onlara makul geldi o mucize. Belki bir onlar med-cezir gibi gördüler, belki bir tsunaminin etkisi olarak gördüler. Yani akıllarının makul göreceği bir hal oluşmuş. Bunu anlıyoruz. Yoksa Firavun ordusu Akdeniz cam gibi donsa, deniz donsa böyle cam gibi donsa, onun arasına girer mi adam? Bir kere aklın ihtiyarını kaldırır bu ve belli ki bir şey olacak yani. Oraya girmez. Adam kendini güvende gördüğü için ordularıyla oraya girdi. Birden deniz büyük bir dalga halinde yeniden geldi, hepsini aldı yuttu ve bu aklın ihtiyarını kaldıran bir olay değildir. Bu hepsine makul geldi. Hatta kendi kavmine de makul geldi akıllarının ihtiyarını kaldırmadığını buradan anlıyoruz. Karşıya geçtiler, altından put yaptılar. Buzağı heykeli, gidip ona tapmaya başladılar. Eğer etkilenseler, yani aklın ihtiyarını kaldıracak güçlü bir şey olmuş olsa, yani onların açısından. Yani onları o derece etkilese gidip buzağıya tapar mı onlar? Onu makul gördükleri için zaten zayıf kalırlar. Akılları yine zayıf kaldı. Demek ki her mucize insanlara makul gelecek şekilde oluyor. Yani aklın ihtiyarını kaldırmayacak şekilde olur. Nasıl oluyor denirse, o anda onu yaşayan insanlar onu bilir. Yani o orada olay yerinde olan insanlardan anlıyoruz. Mesela Hz. İsa (a.s.) ölüyü diriltti, 12 tane talebesi vardır. Aklının ihtiyarını almadı insanların. Makul geldi onlara.
OKTAR BABUNA: Normalde bütün kavmin iman etmesi gerekir ama etmiyorlar.
ADNAN OKTAR: Evet. Ama bu tarz olaylar, bu tarz olaylarda akıl ihtiyarı kalkar. Yani 20 kilometrelik deccal eşeğin üstünde anırarak Fatih semtinde öyle gezinse, Cübbeli de merdivenle onu çıkartsalar deccalin bulunduğu eşeğin üstünde binse. Deccalle gidip mücadele edecek elinde kılıçla mesela Cübbeli. Yani şimdi bu ne? Bu ne olmuş oluyor bu? Ve bütün Melekler de bağırıyorlar gökyüzünü doldurmuşlar diyor ve insanlar da son derece lakayt bu arada ama. Mehdi (a.s.)’yi de anlayamıyorlar. Mehdi (a.s.)’nin de 313 tane talebesi var. Bakın bütün Melekler bağırdığı halde Müslümanlar lakaytlar. İlgilenmiyorlar. Onlar altın sütunlarla geliyorlar ve bütün bahçeler yerden, gökten, her yerden, gökten değil tabii, yerden altınlar fışkırıyor ama Süleymaniye Camisi’nin sütunları gibi diyor Cübbeli. Fil ayağı denen var ya, onun gibi diyor. Hatta takken geri düşer diyor. Cübbeli’nin takkesi düşecekmiş o altınlara bakarken. Şimdi “ben üniversiteliyim” diyorsun. “Bana bu güzel geliyor” diyorsun ama yani şimdi bir tek üniversiteli sen olmadığına göre değil mi? Muhterem kardeşim, Mustafa kardeşim. Müslümanlar da böyle paramparça olduğuna göre ve fitne her tarafı sardığına göre burada kardeşimizin düşüneceği şudur; Müslümanlar demek ki bu zihniyetten bu hale geldi diyecek. Bu kafa Müslümanları bu hale getirdi işte. “Ben üniversite mezunuyum” diyorsun ama güzel, senin bu kafanla o zaman İslam’ın dünyaya hakim olması gerekiyordu. Peki, niye Cübbeli Hocana sormuyorsun? “İslam dünyaya bu yüzyılda hakim olsun, niye demiyorsun Hocam?” demesi gerekmez mi? Eğer o samimiyse o da buna bir cevap versin bakalım. Değil mi? Yani daha önce Cübbeli her an Mehdi (a.s.) çıkabilir derken, “Ya Rabbi bizi Mehdi (a.s.)’ye talebe yap, biz Mehdi (a.s.)’yi göremedik, Peygamberleri göremedik”, değil mi? “Diğer şeyleri göremedik ama Mehdi (a.s.) için bu mümkün. Mehdi (a.s.)’ye bizi talebe yap” diye yalvarıyor, dua ediyor değil mi? Sonra niye bu fikrinden vazgeçti? Bunu sorsun. Niye bu yüzyılda İslam dünyaya hakim olsun diyemiyor Hocası? Bunu sorsun. Bak İslam dünyaya hakim olsun bu yüzyılda diyecek. Bu kadar. Bunu diyemiyor Hocası. Bunların cevabını bana göndersin. İşte bakın bu zihniyet bunu diyemeyecek insanlar ortaya çıkarttı. Yani Cübbeli’nin mantığının sonucunda bu yüzyılda İslam dünyaya hakim olsun diyemiyor insanların epey bir bölümü. Cübbeli de diyemiyor çünkü bu zihniyetin dünyaya hakim olamayacağını biliyor o belki de. Yani belki de makul görmüyor İslam’ın dünyaya hakimiyetini ve bunu söyleyemiyor. Yani çünkü bu inanca insanların gelmeyeceğini düşünüyor da olabilir. Ve o yüzden de ümidini azaltmış olabilir veya kaybetmiş olabilir ki bu sözü söyleyemiyor. Bunu söyleyememesinde çok büyük bir gariplik var. Bunu görmeleri lazım. Cübbeli’nin her gün İslam dünyaya hakim olsun diye dua etmesi lazım, her gün. Cinsel ilişkinin detaylarını oturup anlatacağına millete, değil mi? Sabah akşam o tarz sorular geliyor. Bilmem başka şeyler, şunun bunun konularda sorular geliyor. O sorular geleceğine bir soru da deseler ki, Hocam bu yüzyılda İslam’ın dünyaya hakimiyeti için gayret etmemiz gerekir mi? Şeklinde mesela bu kardeşimiz bir soru gönderirse, o zaman Cübbeli güzel bir cevap verebilir belki. Yani bunu sorsun. O zaman ben kardeşimizin samimiyetine inanırım. Tek bir kere bile ağzına alamaması İslam’ın hakimiyetini çok manidar ve şaşırtıcıdır. Hayret vericidir. Cübbeli her gün bunu söylemesi, hatta her namazdan sonra insanlara bunu söylemesi lazım. Ama hiç olmazsa günde bir kere bunu söylemesi lazım. Bakın tekrar ediyorum; “İslam bu yüzyılda dünyaya hakim olsun Ya Rabbi, bize bunu göster” demesi lazım. Nasıl yalvarıyor Mehdi (a.s.)’yi görmek için Allah’a? Ama bakın vazgeçti şimdi Mehdi (a.s.)’yi görmek arzusundan. Bunu sorun. Niye şimdi dua edemiyor? Mehdi (a.s.)’yi görmek için Allah’a niye dua edemiyor şu an? Daha önce dua ediyordu. Bandı var elimizde. Onu da yayınlayalım. Şu an olmasa da programdan sonra devam edeceğiz zaten. O zaman yayınlarım ben Cübbeli’nin bu izahlarını. Bakın “Hocam” diyecek, “Cübbeli Hocam, daha önce dua ediyordun Mehdi (a.s.)’ye bize talebe et diye. Bu duana her gün devam et” desin. Yani İslam dünyaya hakim olsun demese bile, bunu desin o zaman. O duayı edemiyorsa o zaman “İslam’ın hakimiyeti için, bu yüzyılda hakimiyeti için gayret edelim” desin ve “Ya Rabbi bize bunu nasip et” diye dua etsin. Bunu duyacağım. Ama bunlar yoksa ben buna şüphe ile bakarım. Oktar Hocam şimdi devam et Kuran ayetlerini okumaya.
OKTAR BABUNA: Estağfurullah. İnşaAllah Hocam. Şeytandan Allah’a sığınırım: “Şu halde, sana vahyedilene sımsıkı-tutun; çünkü sen dosdoğru bir yol üzerindesin. Ve şüphesiz o (Kuran), senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir. Siz (ondan) sorulacaksınız.”
ADNAN OKTAR: Hay maşaAllah, elhamdülillah. Bir daha oku ayeti.
OKTAR BABUNA: “Şu halde, sana vahyedilene sımsıkı-tutun”, Kuran’a sımsıkı sarıl.
ADNAN OKTAR: Sarıl, evet.
OKTAR BABUNA: “Çünkü sen dosdoğru bir yol üzerindesin. Ve şüphesiz o (Kuran), senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir. Siz (ondan) sorulacaksınız.” Kuran’dan sorulacaksınız, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Evet.
OKTAR BABUNA: “(Bu Kuran,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Onlara bir ayet getirdiğin zaman: "Sen Onu (inmeyen Ayeti) derleyip-toplasana" derler. De ki: "Ben, yalnızca bana Rabbimden vahyolunana uyarım. Bu, Rabbinizden olan basiretlerdir; iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve bir rahmettir." Biz Kitabı ancak, hakkında ihtilafa düştükleri şeyi onlara açıklaman ve inanan bir kavme rahmet ve hidayet olması dışında (başka bir amaçla) indirmedik.”
ADNAN OKTAR: İhtilafa düştükleri şeyde Kuran’a mı müracaat edin diyor Cenab-ı Allah.
OKTAR BABUNA: Evet Hocam. MaşaAllah.
ADNAN OKTAR: Hakem Kuran demek ki. Peygamberimiz (s.a.v.) ne diyor? “Allah’tan başka hakem mi arayayım?” diyor. “Bir konu varsa Kuran’a getiririz” diyor değil mi Peygamberimiz. (sav) Evet devam edelim.
(Cübbeli’nin Hz. Mehdi (a.s.)’yi anlattığı VTR)
ADNAN OKTAR: Ne diyorsun?
OKTAR BABUNA: Hocam yani Allah söyletmiş. Tam söylüyor. “Bize gönder” diye dua ediyor inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Mehdi (a.s.)’yi değil mi?
OKTAR BABUNA: “Geldiğinde onu tanımamak var” diyor, “bu o değildir diye Medine’nin alimi gibi tanımamak var” diyor.
ADNAN OKTAR: Bir daha yayınlasana.
(Cübbeli’nin Hz. Mehdi (a.s.)’yi anlattığı VTR)
ADNAN OKTAR: Bak burada değil mi açık açık Mehdi (a.s.)’nin gelişi için aşkla ve özlemle bir ifadesi var. Eğer samimi bir Müslümansa Cübbeli ve eğer bu arkadaş da samimiyse. Gitsin, “Üstadım” desin, “Sayın Cübbeli Hazretleri” desin, ne diyorsa artık, “bu duayı sen bir kere ettin, sonra unuttun.” Değil mi? “Haydi devam edelim bu duaya” desin. Değil mi? “Allah’tan ümit kesilmez.” Değil mi? “Yine dua edelim” desin. Ne kaybeder? Şimdi mesela haftada bir kere, hiç olmazsa Cuma günleri dua etsin böyle. Ve biz bunu duyalım. Ama bak bu duayı etmez, edemez. Çünkü adı gibi biliyor Mehdi (a.s.)’nin geldiğini. Çünkü onun ümit ettiği gibi gelmedi Mehdi (a.s.). Tahmin ettiği gibi gelmedi. Çünkü kendine hüsn-ü zan ediyordu o. Olmayınca, o bitti o. O yüzden de Allah-u alem hiçbir şekilde dua edemez. Eğer samimiyse Cübbeli çıksın bu duayı etsin. Bakın nasıl yer gök inliyor, Amin diye. Oradaki Müminler bir daha bir “Amin” desinler. Bir yeri göğü inletsinler. Ya Rabbi bizi Mehdi (a.s.)’ye kavuştur desinler. Bak “adamın maddesine dokunacak” diyor, değil mi? “Bu başımıza gelecek” diyor. Allah başına getirdi belki de haberi yok. Değil mi? Haberi yok belki de.
OKTAR BABUNA: Bu duayı 1996 yılında yapıyor ve her an çıkabilir diyor o dönemde. Sonra dediğiniz gibi tamamen değiştiriyor.
ADNAN OKTAR: “Mehdi (a.s.), her an çıkabilir, şu an” diyor, “her an”.
OKTAR BABUNA: Sonra da bu kitabı yazdı Hocam, bu yüzyılda gelmeyecek diye.
ADNAN OKTAR: Bakın eğer Cübbeli samimiyse, “Ya Rabbi İslam’ı dünyaya bu yüzyılda hakim et” desin. Ve bu Mehdi (a.s.) ile ilgili duasına devam etsin. Ve Allah’tan ümidini kesmesin. “Allah’tan ümidini kesen kafirlerdir” diyor. Allah’tan ümit kesmeyecek. Bu duasına devam etsin. Değil mi? Ama diyor “bu da başımıza gelecek” diyor, değil mi? Ve “adamın maddesine dokunacak Mehdi (a.s.)” diyor. “Adama sapık diyecek” diyor Mehdi (a.s.)’ye. “Karşı gelecekler” diyor. Sakın başına gelmiş olmasın bu. Değil mi? Sakın böyle bir olayla karşılaşmış olmasın. Belki de karşılaştı haberi yok.
OKTAR BABUNA: O söylediği de bir hadis Hocam zaten yani.
ADNAN OKTAR: Tabii Peygamberimiz (s.a.v.)’in hadisi. Evet. Yani eğer kardeşimiz samimiyse mesela bu konuda bana cevap versin. Bak o benim samimiyetimi ölçtü. Şimdi bende onun samimiyetini ölçüyorum. Eğer samimiyse Cübbeli Hocası bu duaya devam etmesi lazım. Allah’ın rahmetinden ümit kesmemesi lazım. Ya o zamanki duası samimi değildi o zaman, duası samimiyse Müslüman duayı kesmez. Değil mi? Duaya devam etmesi lazım. Ne oldu da duayı kesti birden bire. Değil mi? Ve ne gördü de İslam’ın dünyaya hakimiyetinden bahsetmemeye başladı. Bu yüzyılda İslam’ın dünyaya hakimiyetini Hocası dua olarak istemesi lazım. Cuma namazında, bağıra bağıra, güzelce, yüksek sesle bu duayı etsin ve oradaki Müminlerde gürül gürül “Amin” desinler. “Ya Rabbi bizi Mehdi (a.s.)’ye kavuştur” desin ve gürül gürül Müminler “Amin” desinler ve bu dua devam etsin. Eğer bu dua yoksa o zaman ben haklı olarak bir şey var derim bunda. Değil mi? İnşaAllah.
SUNUCU: Hocam iki dakikamız kalmış. Yarın sevgili izleyenlerimiz bizleri 22:00’den itibaren HarunYahya.Tv sitemizden, Mavi Karadeniz Radyo’dan ve Gaziantep Olay TV ekranlarından izleyebilirler, dinleyebilirler inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Şeytandan Allah’a sığınırım: “İşte ülkeler ve onların halkları” diyor, şeytandan Allah'a sığınırım, Allah, Kehf Suresi’nde. Açtım ve burası çıktı. “Zulüm ettikleri zaman onları yıkıma uğrattık. Ve yıkımları için bir buluşma zamanı tespit ettik”. Mesela Osmanlı’yı Allah yıktı. Değil mi? Zulüm vardı çünkü. Yani Osmanlı’nın yönetimini tenzih ederim, zulüm vardı genel olarak. “Hani Musa genç yardımcısına demişti ki: “İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğim ya da uzun zamanlar geçireceğim.” Yani İstanbul inşaAllah. “Böylece ikisi, iki denizin birleştiği yere ulaşınca” Ki ebcedi 1984 tarihini veriyor. Bak 2, 2. “Böylece ikisi iki denizin birleştiği yere ulaşınca, balıklarını unutuverdiler. Balık denizde bir akıntıya doğru kendi yolunu tuttu.” Artık o balık çağı bitmiş oluyor. Balık çağı bitiyor, ne çağı başlıyor? Kova çağı başlıyor inşaAllah. Evet, bu kadar ile bitirelim inşaAllah.
SUNUCU: Çok teşekkür ederiz Hocam. Çok güzel bir program oldu, ağzınıza sağlık.
ADNAN OKTAR: Allah hepimizden razı olsun.
SUNUCU: Sevgili izleyenlerimiz Allah’a emanet olun diyoruz.
Basında Harun Yahya
Devamı ...Web siteleri
Devamı ...Allah'ın Güzelliklerinden Bir Demet
Devamı ...
Sizden Gelen Güzellikler
Devamı ...
Makaleler
Devamı ...Makaleler
Devamı ...