SUNUCU 1: Hayırlı akşamlar sayın seyirciler. Bu akşam da yine yanımda değerli konuğum Adnan Oktar ve bir de misafirimizle beraber, www.harunyahya.tv, Mavi Karadeniz Radyo ve Kanal Avrupa’dan sizlerle birlikteyiz. Hoş geldiniz.
ADNAN OKTAR: Hoş bulduk efendim, siz de hoş geldiniz.
ADNAN OKTAR: Evet neler yapalım?
SUNUCU 1: Sorularımız var.
ADNAN OKTAR: Tamam hadi bir soru sor.
SUNUCU 1: Ben sorayım bir tane. Gündemle alakalı bir soru soruyorum o zaman.“Selamlar sevgili Adnan Hocam.”
ADNAN OKTAR: Aleyküm selam.
SUNUCU 1: “Ahir zamanla ilgili açıklamalarınızı ilgiyle izliyoruz. Olayların aynısı anlattığınız şekilde gerçekleştiğini gördükçe heyecanlanıyoruz. Benim sorum da gündemdeki bir konuyla ilgili; İzlanda’daki yanardağ patlamasında gökyüzüne büyük bir duman yayıldı. Kuran’da Duhan Suresi’nin 10. ayetinde Allah şöyle buyuruyor; şeytandan Allah’a sığınırım. “Öyleyse sen, göğün açıkça bir duman getireceği günü gözle.” Hocam bu ayet 2010’a ve Hz. Mehdi (a.s.)’ın çıkışına işaret ediyor olabilir mi? Ahir zamanı sizinle yaşamak çok güzel”, Büşra Kahraman, İstanbul.
ADNAN OKTAR: Yani uygun gibi ama Çernobil’deki patlama daha çok uymuştu. Daha mutabık görünüyordu. Çünkü “bu duman zuhurunda insanlarda nezleye benzer bir rahatsızlık meydana getirir” diyor, nezleye benzer. Çernobil’deki olayda o nükleer serpintinin ilk alametlerinden birisi insanlarda o tarz, yani nezle tarzı bir rahatsızlık meydana getirmesiydi. O yönüyle çok uyuyor. Dumanla etrafa yayılması, yani dumanın etrafa yayılması açısından Çernobil’e çok uygun. Yani yaptığı tahribat açısından da fakat bunun sadece bir tehdit edici yönü oldu yani tahribat yönünü ben görmedim. Yani duymadım da öyle bir şey yapmadı. Muhtemelen değil yani Allah-u alem değil. Ama mesela bir hafta sürseydi bu yani ciddi tahribata neden olmuş olsaydı, o zaman derdik yani “Allah-u alem odur” diyebilirdik. Çünkü bakın Bediüzzaman diyor ki; “tahakkukundan sonra ne olduğu anlaşılır. İlimde rasih olanlar Allah-u alem ve bil sevap diyerek bu gizli hakikatleri izhar ederler” diyor, açıklarlar diyor. Şimdi benim yine kanaatim; Çernobil yani Çernobil’deki olay uygun düşüyor. Yani çünkü yayılma alanı açısında da çok geniş alana yayılmıştı Çernobil bulutları ve insan ölümü açısından en yüksek ölüm oranı onda oldu. Hastalıklara, sakatlıklara sebep oldu ve insanlar dua ettiler, o tahribattan kurtulmak için Allah’a sığındılar. O yönüyle de mutabık. Ama tabii çok daha da büyük bir duman zuhur olabilir Ahir zamanda. Yani ilk anlamda biz bunu bu şekilde anlıyoruz. Yani tahmin etmediğimiz, tahayyül etmediğimiz duman zuhuru da olabilir. Fakat Allah-u alem Çernobil yani vakit açısından, uyum açısından, birçok açıdan uygun.
SUNUCU 2: Geçen gün daha önce sizin de bir röportaj verdiğiniz İngiltere’de Arapça yayınlanan El-Kuds gazetesinde bir haber çıkmış. Daha doğrusu izleyicimiz bunu öyle söylemiş. “TRT’nin yeni Arapça kanalını ‘Türkler sürekli dizi yayınlıyorlar’ diye eleştiriyorlar. Hocam siz TRT’nin Kürtçe kanalında ‘sevgi ve kardeşliği pekiştirecek yayın yapılmıyor’ diye eleştirmiştiniz. Hocam TRT’nin görevinin barış ve kardeşliği pekiştirecek yayınlar yapması gerekmez mi? Biz TRT Şeş’teki Kürtçeye çevrilmiş dizilerle mi daha çok kardeş olacağız veya Arap kanalındaki dizilerle mi kardeş olacağız?” diye bir soru sormuş Kartal Bey.
ADNAN OKTAR: Kartal Bey’in bilmediği bir şey var; devlet laiktir, laik yapıdadır, dolayısıyla devlet böyle bir görevin içine girmez. Bunu biz yapacağız. Yani sivil toplum kuruluşları yapar. Yani TRT’den bir şey beklemesinler o anlamda, yani öyle bir şey yapmaz TRT. Yani anti-Darwinist bir propaganda yapması çok zordur. Anti-komünist bir faaliyet yapması çok zordur. Yani Mehdiyet’i, Hz. İsa (a.s.)’nın geleceğini söyleyemez, demez yani.
SUNUCU 2: Biraz daha gizli kapaklı evet.
ADNAN OKTAR: Diyemez yani evet çok çok zor. Olsa olsa “gelmeyecek” tarzındaki kişileri getirip konuşturabilir. Yani “Mehdi (a.s.) çıkmayacak, İsa (a.s.) gelmeyecek” diyecek kişileri çıkarabilir. Dolayısıyla oradan pek bir şey beklemesinler. Bu aşk işidir, gönül işidir. Yani Allah onu bize, ruhumuza bir şiddetli iştiyak olarak, şiddetli bir istek olarak vermiştir. Biz bunu sevinçle yerine getireceğiz. O da Allah’tan bize bir rahmet yani TRT o görevi yapmış olsaydı zaten Mehdi (a.s.)’ye görev kalmazdı. Hz. İsa (a.s.)’a görev kalmazdı. Dolayısıyla Allah onlara o görevi vermiyor. Yapamazlar ve yapmayacaklar. Sadece Mehdi (a.s.) ve Hz. İsa (a.s.)’ın talebeleri bu konuda görevlidir. Onlar göğsünü gere gere bu faaliyeti yapacaklardır. Dolayısıyla bunda şaşılacak, hayret edilecek bir şey de yok. Ama tabii temennimiz o yani TRT Şeş. Ama yani akılcı bakmak lazım. Yani böyle hayal kurmak yanlış olur. TRT Şeş böyle bir faaliyeti yapar mı? Yapmaz. Yani diğer kanal, Arapça olan kanal yapar mı? Gene yapmaz. Bizim yapacağımız nedir? Kendi imkanlarımızla gerçekleri anlatmak, yalnız gerçekleri anlatırken kitleye çok büyük sunumlarla bunun alakası yoktur. Mesela bazı Hoca efendiler vardı eskiden. Binlerce, on binlerce kişi toplardı, konuşurdu. Adamlar sokağa çıktığında aynı kafada gene devam ediyorlardı. Yani hiç etkisi olmuyor. Hatta nefsaniyeti adam daha çok sevecek şekilde dışarıya çıkıyor. Yani böyle bir hani rahatlamış gibi, “dünya varmış” diyor adam dışarıya çıktığında. Bu çok ürkütücü, halbuki dışarıya çıktığında “dünya yokmuş” demesi lazım, o sohbetten çıktıktan sonra, değil mi? Burada yapılacak olan şu; çok samimi bir anlatım gerekiyor. Samimi anlatım küçük de olsa, dar da olsa çok etkili olur. Mesela bak biz Darwinizmi anlattık, çok küçük şartlarda ve dar imkanlarda bunu anlattık. Ama dünyadaki etkisi çok dev ve büyük oldu. Yani çok sarsıcı oldu. Demek ki hakikatin gücü çok yüksektir. Yani mesela farz edelim; sen kansere bir ilaç bulsan ama bir gecekonduda buldun. Birisini çağırsan desen ki; “ben kansere ilaç buldum”. Hakikaten de o bir hastanenin laboratuvarına bir şekilde gitse, söylesen. O çığ gibi dünyaya yayılır yani bomba haberdir bu yani bir anda. O zaman haberin büyüklüğü ve doğruluğu çok önemli demek ki. Yoksa adamlar bir milyon kişiyi, üç milyon kişiyi toplayıp bir konuyu sürekli tekrar edersin, adamlar sana bakar, sen onlara bakarsın. Yani kalabalıklara sevinmek hiç doğru olmaz. Onun için Kuran buna çok işaret etmiştir: “Nice azınlıklar vardır ki” diyor değil mi? Cenab-ı Allah “galip gelir” diyor “yığın yığın çoğunluklara.” Mealen, yaklaşık söylüyorum. Onun için kalitenin çok üstünde durmak lazım. Yani vurucu anlatımın çok üzerinde durmak lazım. Mesela biz Darwinizme darbe indirdikten sonra iddia edilen Ergenekon Örgütü’nün şahs-ı manevisi, fikir sistemi, onları heyecana sürükleyen düşünce ortadan kalkmış oldu. Yani beynini dağıttık. Ondan sonrası, fosil toplamak kolay ondan sonra yani şu an fosillerini toplayacaklardır. Ama asıl olan, onun fikir sistemiydi. Peki, çıktı iddia edilen Ergenekon Örgütü mensupları söylediler mi; “bizim fikir sistemimiz dağıldı, ezildi”. Bunu demezler. Bu, sessiz bir savaştır, sessiz bir galibiyet olur, sessizce ezersin. Adam yenildiğini, tuş olduğunu bağırarak ilan etmez tabii. İmani konuyu anlayan da ben bağıra bağıra Kelime-i Şahadet getirmez. Yani çok nadirdir o. Sessiz sedasız iman eder. Hatta senin yanında alaycı konuşur. Böyle güler, hiç alakasız, etkilenmemiş gibi gösterir ama ruhunda fırtına kopmuştur, çok etkilenmiştir. Çünkü insanlarda gurur vardır ve gururunu kolay kolay yenemez. Onun için sessiz sedasız galibiyetin üzerinde çok durmak lazım. Yani şu an sessiz galibiyet var dünyada. Yani aşikar, açık, galibane bir mücadele götürüyoruz. Sessiz kabuller var. Mesela bak benim internet sitemi, şu an mesela canlı yayındayız, 60-70 bin kişi arasında seyreden var. Yani ben aslında bunu az görüyorum ama güya, aslında bu bir rekor yani çok acayip yüksek bir sayı bu. Yani bir insan çünkü bilgisayarını açıyor, ilgili yeri buluyor, dikkatini veriyor ve özenle onu dinliyor. Bir de takipte kopukluk da yok mesela başından sonuna kadar takip ettiklerini tespit ediyoruz. Yani muntazam takip ediyorlar. Bu, çok önemli. Mesela gece yarısı programları bile çok özenli takip ediliyor. Gece adamın uykusu gelir yani ikiden sonra insan değil mi? Birçok insan groge olur yani.
SUNUCU 2: Evet uyuma ihtiyacı hisseder.
ADNAN OKTAR: İzliyorsa bir fevkaladelik var demektir. Şimdi siz soru sormadan ben bir konu anlatayım. Bakın dün dedim ki, Hekimoğlu İsmail Hocamız, Müslüman ve Para isimli kitabın yazarı. Ben bu kitabı tavsiye ederim. Hekimoğlu İsmail Hocamız değerli bir insandır. Nur talebesidir, Bediüzzaman’ın aşıklarındandır. Bakın ne diyor, 291. sayfa; “Peygamberimiz (s.a.v.)’in en yüce ahlaka sahip olması da Kuran’ın mucizesidir. 1400 senedir yetişen evliyalar, asfiyalar, üstatlar, imamlar, alimler İslamiyet’in hakkaniyetine manen imza atmıştır. Hz. Mehdi (a.s)'nin de önemi, sünnet-i seniyyeye ittibâ edip faziletli bir kişi olmasından ileri gelecek”. Çok faziletli bir kişi olacak diyor. “Onun tarafındaki üstün ahlak, deccal taraftarlarını şaşkına çevirecek”. Yani şaşkına çevirirken bağırmaz tabii adam. İçin için şaşkına çevirecek. Panik olacakları için de, var gücüyle Hz. Mehdi (a.s.)’ye ve cemaatine saldıracaklardır. İftira edecek, hakaret edecek, can havliyle yani elinden gelen her şeyi yapacak. Yani derler ya halk arasında bir tabir vardır; “çamura yatmak” diye, çamura yatıp rezalet çıkaracak. “Onun tarafındaki üstün ahlâk, deccal taraftarlarını şaşkına çevirecek”. Bakın üstün ahlakından şaşkına çevirecek ama o üstün ahlakı tam anlamıyla ahlak zıttı olarak göstermeye çalışacaklardır. Zıt ahlak yani üstün ahlaka hayran olup, ahlakın dışında olduğunu iddia ederek Mehdi (a.s.)’ye saldıracaklardır. “Ahlaksızlıktan bıkan pek çok kimse tövbekar olup, Hz. Mehdi (a.s.) tarafında yer alacak, Hz. Mehdi (a.s.) bir kişi iken, taraftarları çığ gibi büyüyecek, herkes hayrete düşecek” diyor. Bunu bak Hocamız söylüyor, ben söylemiyorum. Hicri asırlardan bahsetmiş. Bakın; “zaman şeridi üzerinde hadiseler seyrederken adeta periyot çizmektedir. Yani belirli zaman aralıklarıyla hadiselerin dozajı artıp eksilmektedir. Hicri 14'üncü asırdan bir misal verirsek, Hicri 15'inci asrı, dolayısı ile 2 periyodu anlamak imkânı hâsıl olur.” Şimdi 14. ve 15. Hicri asırları bir karşılaştıralım diyor. Ne demek istediğimi anlayacaksınız diyor. “1882'de Hicri 1300 yılına girilmiştir.” 1882’de giriliyor. Hicri 1300 yılına girilmiştir. “Böylece Hicri 14'üncü asır başladı ve 1979 yılına kadar devam etti”. 1979 nedir? Mehdi (a.s.)’nin çıkış yılıdır. Hicri 1400, bakın net tarih veriyor. “1979 yılına kadar devam etti. Şimdi 14'üncü asırda yeryüzü sahnesine gelen şahıslara bir göz atalım. Tarihi bilginizle onların oynadıkları rolleri hatırlayacaksınız.” Yani kafanızda bir canlandırın diyor. “Bediüzzaman Said Nursi, 1873’de doğmuş, 1960’da vefat ediyor. Süleyman Hilmi Tunahan 1888’de doğuyor, 1959’da vefat ediyor. Abdülhakim Arvasi Hazretleri 1881’de doğuyor, 1943’te vefat ediyor. Elmalılı Hamdi Yazır 1887’de doğuyor, 1942’de vefat ediyor.” O devrin manevi önderleri. “Askeri, siyasi ve iktisadi hayatta önemli rol oynayıp dünyanın çehresini hatta haritasını değiştirenlerden en meşhur kişiler de şunlardır” diyor. Mesela “Mustafa Kemal Atatürk 1881’de doğmuştur, 1938’de vefat ediyor. İsmet İnönü 1884-1974, Churchill (İngiliz) 1874-1965, Gandhi 1869-1948, Hitler 1889-1945, …” ve devam ediyor. “Yine Hicri 14'üncü asırda İngiliz Montgomery (1887) gibi askerler, Einstein (1879-1955) gibi ilim adamları, Fransız Freud (1856-1939) gibi,” işte devam ediyor. “Bunlar tarih sahnesinde yerlerini almış, birbirlerine karşı olanca güçleriyle mücadele etmiş kimselerdir”. Mesela ne bileyim Stalin, Atatürk’e karşı mücadele verdi. Roosevelt gene gizlice mücadele verdi, Atatürk’e karşı ve Türklere karşı mücadele verdiler. Mao bütün dünyaya saldırdı. Ömer Nasuhi Bilmen olsun, Süleyman Hilmi Tunahan olsun, Bediüzzaman Said Nursi olsun, Stalin ile, Mao ile, Lenin ile bir fikri mücadele içinde oldular ve büyük bir savaş verdiler. “Çok büyük hadiselere sebebiyet vermişler veya çok büyük hadiselerin içinde yer almışlar.1980 yıllarında ise, kitleleri peşinden sürükleyen liderlerin kalmadığını, adeta güneşlerin batıp yıldızların kaldığını gördük.” Yani o tarzda hiçbir lider kalmadı diyor, 1980’lerde. “Çünkü 1980'de Hicri 15. asra girilmişti. Asrın başında idik. Bu asrın” dikkat edin, “bu asrın mühim şahısları” Mehdi (a.s.) ve deccal, deccaliyet, “bu asrın mühim şahısları çocuk veya gençlik çağında...” yani daha gençler, 1980’lerde genç yaştalar diyor. Ama 1980’ler bu. Şu an biliyorsunuz, 1980’lerde değiliz. “Öyle ise 2000’li yıllar önemlidir. İşin garip tarafı sağda, solda 2000’li yıllarına büyük önem vermektedirler.” Bakın sağ ve sol iki tarafın, deccal orduları da Mehdi (a.s.) orduları da 2000’li yıllarda çatışmaya girecekler, diyor. “Her iki taraf da, olacak hadiseleri şimdiden hissetmiş durumda.” Mehdi (a.s.) kimleri tepeleyeceğini biliyor, deccaliyet de kimlerle göğüs göğüse mücadele vereceğini biliyor. Onun için deccaliyet müthiş bir huzursuzluk içinde şu an. Yani can havliyle Mehdiyet’e saldırıyor. Dünyadaki bütün olaylar bu zeminde gelişiyor şu an. “Bu satırların ilk yazıldığı günlerde İslam alemi dahil, dünya üzerinde kapitalizmle komünizmin mücadelesi vardı. Şimdi sadece kapitalist sistem kaldı. Acaba 2000’li yıllarda İslamiyet iktisat, içtimaiyat, kültür yönünden tarih sahnesine çıkacak mı?” Tabii ki çıkacak yani. Mehdiyet olunca çıkacak. “Zaten 2000’li yılların önemi buradan ileri geliyor: Ya İslamiyet hakimiyet noktasına çıkacak” dünya hakimi olacak, yani Mehdi (a.s.) zuhur edip, Hz. İsa (a.s.) inip dünyadan küfrü kaldıracak, “veya insanlığını kaybeden insanlar, bütün güçleriyle Kıyameti arzu edecek”. Veyahut Kıyamet kopacak, diyor. Bediüzzaman da diyor; “eğer bütün bütün beşer yoldan çıkmazsa, eğer çabuk Kıyamet kopmazsa, Allah Mehdi (a.s.)’yi gönderecek” diyor. Ama bu bir nezaket üslubudur. Mehdi (a.s.) zaten mutlaka çıkacak, hadislerde belirtilmiş. Kuran ayetleri var, dünya hakimiyeti ile ilgili ayetler var. Mutlaka olacak bu. Bunun ikinci bir ihtimali yok. Dolayısıyla Ömer Okçu yani Hekimoğlu İsmail Hocamız da Mehdi (a.s.)’nin çıkacağını bakın açık açık belirtiyor, beyan ediyor. Her iki tarafın liderleri de şu an, bu savaşın içerisinde ve her iki taraf da birbirini biliyorlar, diyor. Demek ki sessiz, gizli bir savaş var. Dolayısıyla bağıra bağıra, “falanca kişi deccaldir, ben de Mehdi (a.s.)’yim” diye bir insan çıkmaz. Deccal de ortaya çıkıp “falanca kişi benim zıttımdır, bu Mehdi (a.s.), ben bununla savaşacağım” demez. Ama sürekli Mehdi (a.s.) sözünü biz duyacağız bu devirde. Sürekli yani Mehdi (a.s.) sürekli ağızlarda olacaktır. Aleyhinde veya lehinde ama Mehdi (a.s.)’yi sürekli duyacağız. Bu kadar çok Mehdi (a.s.)’nin duyulduğu hiçbir asır olmamıştır. 1400 yıldan beri ilk defa bu kadar Mehdi (a.s.) kelimesi gündemdedir. Lehte ve aleyhte ve ilk defa bu kadar büyük Mehdi (a.s.) paniği yaşanmaktadır. Yani gelmeyecekse niye panik oluyorsunuz? Adam resmi, devletin görevlisi, İlahiyat’ta öğretmen, mesela Hoca, bas bas bağırıyor, “Mehdi (a.s.) gelmeyecek” diye. Hocam, canım Hocam, elini, ayağını öpeyim, niye panik oluyorsun? Bir şey yok, dehşete kapılacağın bir şey yok. Sakin ol. Gelmeyecekse huzur içinde otur evinde. Niye bu kadar panik oluyorsun? Bir kere söyledikten, sonra bir daha söylüyor. Sinirlerin mi bozuldu, ne oluyorsun? Arkasından biri daha çıkıyor, gene “Mehdi (a.s.) gelmeyecek” diyor. Biri daha çıkıyor, gene “Mehdi (a.s.) gelmeyecek” diyor. Bunda bir acayiplik var. Bence sakin olup beklemeleri gerekiyor. Bir şey yok. Biz telaşa kapılıyor muyuz deccal çıkacak diye? Deccal hareket halinde diye panik oluyor muyuz? Olmuyoruz. Zaten deccal bizim için bir nimet. Bizim parçalayacağımız bir şeye ihtiyacımız var. Yani tepeleyeceğimiz bir şeye ihtiyacımız var. O zaman kaslarımız kasılır bizim. Beynini darmadağın edeceğimiz bir şeye ihtiyacımız var bizim. Allah onu bize gönderiyor zaten. Biz de Mehdi (a.s.) öncüsü olarak, Mehdi (a.s.) talebeleri olarak onun beynini paramparça etmekle mükellefiz ve ediyoruz, ettik ve edeceğiz de daha.
Dolayısıyla dün anlattığım konuda da bakın delilimi sundum. Şimdi Risale-i Nur Külliyatı’nda Mehdi (a.s.) ile ilgili hayati cümlelerin çıkartıldığını söyledim. Bir kısım kardeşlerimiz de diyor ki; “öyle bir şey olmaz.” Şimdi ben kitapların yayıncı şirketlerini belli etmeyecek şekilde üzerlerine bant yapıştıracağım, yarın bu kitaplardan göstereceğim. Cümleleri çıkartmışlar hazretler. Ben 1957 ve 58 yıllarına ait Bediüzzaman’ın tasdikinden geçmiş kitapların Latince hurufla yani normal alfabeyle yazılmış orijinal eserleri buldum takım olarak. Hakikaten hiç çıkarılmamış, böyle kalıp gibi, olduğu gibi duruyor. Fakat ne olur, ne olmaz dedim. Bir de Arapça el yazması orijinallerini buldum. El yazması, elle yazılmış. Orada da baktık, orada da çıkmamış, olduğu gibi duruyor. Bundan sonra isterse tamamını çıkartsınlar. Ne istiyorsa yapabilirler. Yani hiç etkisi olmaz. Onu söyleyeyim. Şimdi oradaki tehlikeyi bir kere bertaraf ettik. Şimdi bazı sitelere bakıyorum. Bediüzzaman’ın Mehdi (a.s.) ile ilgili sözlerinin tamamının yalan olduğunu iddia ediyorlar. Yani “hepsini yalan söyledi Üstad” diyorlar. “Bir taktikti, aslında kendisi Mehdi (a.s.) idi. Fakat kendisini gizlemek için yüzlerce sayfa yalan söyledi” diyorlar. Bu çok vicdansızca bir iftira. Çok çok büyük vicdansızlık. Bu kadar kapsamlı ayet ve hadis kullanarak bir insanın yalan söylediğini söylemek ve bunun yüzlerce sayfaya ulaştığını iddia etmek, bilmiyorum, aklı başında bir insanın söyleyeceği bir söz değil. Ben onun için şimdi o internet sitesini hazırlıyorum. Bütün detayları da koyuyorum. Bundan sonra o konuda aksi fikri olanlar da, istirham ediyorum, oraya göndersinler. Bakacağım ve halkımız bir karşılaştırsın. Şimdi Mehdi (a.s.) konusunu hadi, neyse ki hallettiklerini düşünelim kendi kafalarına göre. Hz. İsa (a.s.)’nın inişi var. Onu ne yapacaklar? Yani bunların işi çok zor. Yapabilecekleri pek bir şey yok. Çırpınacaklarına, İslam’ın dünya hakimiyetini iftiharla, sevinçle, heyecanla, bayram coşkusuyla beklesinler. Biz böyle evlere toplanıp 10 kişi, 20 kişi çay servisi yapılıp, uyuklayan bir Nur talebesi anlayışını doğru bulmuyoruz. Bediüzzaman böyle bir şey yapmadı. Bediüzzaman sürekli hareketliydi. Oradan oraya sürgün edildi. Oradan oraya sürgün edildi. Hapislere girdi, değil mi? Çok heyecanlı, şevkli, azimli bir mücadelesi vardı ve ittihad-ı İslam’ı aşkla, şevkle istiyordu Bediüzzaman. Yani İslam Birliği’ni istiyordu ve İslam’ın dünyaya hakimiyetini istiyordu. Bunu anlamayacak bir durum yok. Şimdi bu bana çok heyecan veriyor. Milyonlarca insanın Bediüzzaman’ın bu gerçek olarak açıkladığı izahları örtbas etmek için çırpınması, bana bir Ahir zaman alameti gibi geliyor. Allah-u alem Ahir zaman alameti ve şaşırtıcı. Bir de Bediüzzaman kapalı, örtülü yazsaydı, yani ben o kadar onlara bir şey demezdim. Fakat o kadar sarih ve açık söylüyor ki; yani kaçacakları hiçbir kapı bırakmamış. Mesela Hz. İsa (a.s.) için de diyor. Çünkü birçoğu diyor ki; “Hz. İsa (a.s.) öldü” diyor. Öldü diyenlere de şunu söylüyor Bediüzzaman; “gerçekten ölse de,” sizin dediğiniz gibi olsa da diyor, “yine indirecek Allah Hz. İsa (a.s.)’yı” diyor.
SUNUCU 2:Yeniden dirilecek.
ADNAN OKTAR:Tabii, yeniden beden verip gene indirecek diyor. Yani bunun ikinci bir ihtimali yok diyor Bediüzzaman. Ama bütün bunlara rağmen bir Hoca efendinin açıklamasına baktım, yani ne acı bu, üstelik Bediüzzaman’ın bu açıklamasını da almış, bu kısmı da almış. Diyor ki altına; “Bediüzzaman bütün bunları demekle beraber, nezaketen bunu söylemiştir. Müslümanların beklentilerini boşa çıkartmamak, onları üzmemek için cismen de inecek demiştir. Böyle bir şey yoktur” diyor. “Şahs-ı manevi olarak inecektir.” Yani Hz. İsa (a.s.)’nın inişini beklemeyin. Orada onu öldürdüler, Hz. İsa (a.s.)’yı haşa, yani şehit ettiler diyor. Allah da diyor ki; “onu öldürmediler”. “Ma katelehu” diyor.“Katletmediler ve asmadılar” diyor Allah. Ve bir daha tekrarlıyor; “asmadılar ve katletmediler” diyor. Ve “Ben onların oyununu bozdum” diyor Allah. “Seni onların içinden tertemiz aldım katıma” diyor. “Teveffeni” yanıma aldım diyor Allah. Ve bunca açık ayetle olduğu halde, bakın 3 ayet var ineceğine dair Hz. İsa (a.s.)’ın, buna rağmen bu konuda da çırpınıyorlar. Ahir zamanda iman zafiyetinin ne kadar şiddetli olduğunu gösteriyor bu. İnanamıyorsan dua edersin; “Ya Rabbi benim imanımı, gücümü artır” dersin. Ama inkar etmenin alemi ne? Yani kökten inkar etmenin alemi ne? Ve inkar etmek için de bu kadar acınacak hallere girmenin alemi ne? Yani bir tevile benzemiyor: Hz. İsa (a.s.) inmiş bir gün, görmüşler. Nur talebesi ağabeyler üç dört kişi cenaze namazını kılmış. Gelmiş, hemen vefat etmiş. Namazını kılmış, gömmüşler. Ve bu konuyu da açmayın artık diyorlar. Tamam, konu bitmiştir diyorlar. Yani bu durumda bir insanın o kişilere saygısı kalır mı? Çünkü Müslümanlıkta tam akılcı, doğru ve samimi anlatım gerekir. Öbürü diyor; “300 metrelik eşek çıkacak, anırarak göklerde uçacak” diyor Cübbeli. “Kulakları 30’ar metre olacak. Atlas Okyanusu’na gelecek, hala adada duruyor, Amerikalılar tespit edemedi” diyor. 20 km’lik deccali göremiyormuş Amerikalılar! 20 km. yani 15 km’si göğe doğru, 5 km’si denizin içinde, ayakları, Atlas Okyanusu’nun içerisinde. Adam orada duruyormuş, zincirlerle bağlanmış vaziyette. Deccalin eşeği gelecekmiş adaya, eşeğin üzerine deccal 20 km’lik o ızbandut gibi adam nasıl sığacak anlamıyorum 300 metrelik eşeğe? Her neyse sığıştıklarını düşünelim, ondan sonra uçarak eşek gelecekmiş buraya, Fatih semtine gelecek. Cübbeli de en büyük alim olduğuna göre, herhalde o bizi koruyacak olan, o olmuş oluyor. Artık eline ya bir odun alacak, ya bir kılıç neyse artık, tırmanacak o deccalin eşeğine. Eşeği ya çağırması lazım, herhalde eşek aşağıya inecek anladığım kadarıyla. Eşek de aşağıya inerse yerle bir olur Allah esirgesin İstanbul. Yani öyle bir şey olmaz. Ama herhalde muhtemelen kendisi bir helikopterle falan onun yanına çıkacak, öyle tahmin ediyorum yani bir mantık bulamıyorum, çünkü akılcı bir şey bulamıyorum. Ve deccali orada tepeleyecek 20 km’lik deccali sopasıyla. Ve buna da inananlar var. Bediüzzaman diyor; “avamı müminlere zarar verirler” diyor. Yani hurafeye götürürler konuyu, halbuki müteşabihtir hadisler, diyor. Çünkü bakın bu deccalin eşeğinin özellikleri ne? Tam klasik uçak hızını vermiş Peygamber Efendimiz (s.a.v.), tam klasik uçak hızı. Yani, güneşi battığı noktada yakalar diyor. Yani güneşi yakalayacak hızdadır diyor. Uçak yakalıyor güneşin hızını, değil mi? Güneşin batma yönüne doğru uçak gittikçe güneşi yakalıyor. Bu, uçak hızını gösteriyor. 30 metrelik kanat nerede olur? Uçakta olur. Geniş kanat. Yaklaşık veriyor tabii o, milimi milimine verilmiş bir şey değil. Ve bakır olması, bakır metalinden oluşması, üzerine insanların binmesi de bunu gösteriyor. Dolayısıyla bu hadisin müteşabih olduğu çok açık. Ve uçağı anlattığı da çok açık. Bediüzzaman diyor zaten; “uçağa ya da şimendifere işaret ediyor veyahut sükut lazım” diyor. O çok daha başka bir olaydan bahsediyor “veyahut sükut lazım”. Yani deccalin Ahir zamanda, daha gizli bazı vasıtalar kullanacağını işaret ediyor. Şimdi bu gereksiz, konu uzar, ben anlatmayayım inşaAllah. Yani ecinni takımının da ona yardım edeceğini anlıyoruz inşaAllah. Fakat insanın muhatap olacağı bir şey değil bu. Fakat muhatap olacağı kısımla biz şu an karşılaşıyoruz. Deccaliyetin ana vasfı Allah’ı inkar etmesidir, dinsizlik cereyanıdır. Ve dünyayı ikna etmesidir buna. Darwinizmle, materyalizmle dünyayı ikna etmiştir. Ve dinsizlik cereyanı dünyaya hakim olmuştur.
Mesela bakıyorum Facebook’a giriyorum. Dindar insanlar var, yani bakayım din ile ilgili neler yapıyorlar? Mesela başörtülü hanımlar, ama ilginç bir başörtüsü tekniği geliştirmişler daha değişik. Böyle tülümsü falan, yani bir garip böyle. Hani filmlerde oluyor ya böyle garip filmler, fantezi filmi onlardaki gibi. Bara gitmiş, elinde bira bardağı, onunla resim çektirmiş böyle. Yani modern Müslüman olmuş oluyor falan. Bu zavallılığa ne gerek var? Eğer aşağılık kompleksi içindeysen, eziksen, yapamıyorsan dersin: “ben henüz o imanda, o güçte değilim”. Eğer iman ediyorsan, gücün varsa da normal bir tavır göster. Yani hayır samimi olarak gitse benim hiçbir sözüm yok, tebliğ amaçlı gidebilir. “Orada İslam’ı anlatmak amacıyla gittim” diyebilir. Ama pozlara bakıyorum, manken pozları. Böyle çok küçük düşürücü, gözlüğü düşürmüş alttan bakışlar bir şeyler böyle. Yani bu, bir de yaygın da bu. Böyle bir nesil türedi, yeni bir ara tür, değişik bir şekil. Ya Cübbeli gibi oluyorlar, ya böyle bir şey yapıyorlar. Bunun normal, makulü yok mu? Normal insan gibi dur, normal Müslüman gibi hareket et. Ben, başörtülü insanı da tam bir Müslüman kabul ederim, başörtüsüz insanı da tam, mükemmel bir Müslüman kabul ederim. Hepsi benim canım ciğerim, hepsi benim kardeşimdir. Ama oradaki o eziklik çok manidar yani o garibanlık. Ve bunların en çekindikleri kişiler kimler biliyor musunuz? Müslümanlar. En korktukları kişiler Müslümanlar.
Gerçek Müslümanlardan korkuyorlar. Yani belki o zaafları ortaya çıkacak diye, onların ortaya çıkmasından tedirgin oluyorlar birileri. Yani kendiyle yüzleşmekten kaçınıyor olabilirler. Veyahut aşağılık kompleksinde olduğu için, onu sarsan bir şey olarak da görüyor olabilirler. Çünkü kendi bir imaj yapmış kendine göre, o imajını sarsacağını düşünüyor olabilir ki bu da çok kötü yani. Çünkü aşağılık kompleksini daha da artıracak bir şey bu. Varsa öyle bir hastalığı, iyice batırır bu. Çok küçük düşürücü ve insan gayri ihtiyari hem acıyor hem de sıradan görüyor. Yani çok, kelimeler kullanmak istemiyorum da iyi görmüyor insan, bir garip görüyor. Müslümanlıkta tabii illa bir şekil gerekmez. Yani biz grand tuvalet gezinen bir kardeşimiz de bizim için Müslümandır, muttakidir. Sarıklı, cübbeli gezen kardeşimiz de bizim için Müslümandır. Yani benim o konuda bir ayırımım yok. Ama halis iman ve samimi Müslümanlık çok önemlidir. Yani taviz vermemek ve candan olmak. Samimi olmadıkları için etkileri de olmuyor. Ya hurafe kavgasına giriyorlar, bakıyorum bir yerde mesela tartışmaya giriyor ama tamamen gereksiz bir konu. Kulakları pul pul oluyor böyle, kurdeşen çıkarıyor her yer kırmızı kırmızı kabarıyor. Buna cedel derler. Eğen samimiysen fikrini Allah rızası için tek yanlı ve candan anlatırsın, şahıs kabul eder veya etmez, yani Allah çünkü hidayeti veren. Kaderinde varsa o inanacak. Ama buna inanamıyor. Yani onun kaderinde olup olmaması onu ilgilendirmiyor. “Ben onu inandıracağım” diyor. O zaman sen dinsiz hükmüne gelirsin zaten. Yani “ben ona hidayet vereceğim” diyor. Onun beyninin serbest olduğunu düşünüyor, kadere tabi olduğunu inanmıyor o anda. Dolayısıyla o inanmadığında da onun kaderinde olduğu için inanmadığını da akledemiyor. Onun, kendisinin anlattıklarını kasten böyle bir gurur savaşına çevirdiği için onu yaptığını düşünüyor ve müstakil güce sahip olduğunu düşünüyor. Tamam gururu olur, tabii bu da olur. Allah onu sebep olarak yaratır. Ama müstakil gücü yoktur. Tabii bu bir ara bilgi. Bu bizim konumuz değil. Çünkü ben Müslümanı eleştirmekten bir yere gidilmeyeceğini bilirim. Ama mesela şu Mehdi konusunun örtbas edilmesi, bana çok heyecan verici geliyor. Çok büyük bir olay olduğu için üzerine gidiyorum. Yani inanılır gibi değil. Bu kadar sarih olan bir konuyu ve acemice ve çok zayıf akıl alametleri göstererek kendilerince kapatmaya çalışıyorlar. Bir kere Bediüzzaman ile ilgili araştırma yapan bir insan, bu konudaki netliği hemen görür. Ama Allah, bir mucize meydana gelmiş, Allah bu konuda basiretlerini kapatmış büyük bir kitlenin ve görememişler bu konuyu. Mesela bakın 1400 sene sonra Mehdi (a.s.)’nin geleceğiyle ilgili açıklamayı ben gösterdiğimde birçok Nur talebesi şaşırdı. Mesela “yıllardan beri ben okuyorum, ben hiç fark etmedim. Bu anlama geldiğini hiç fark etmedim” diyor. Hakikaten mesela Mehdi (a.s.) ile ilgili Bediüzzaman’ın açıklamaları çok net olmasına rağmen, okumalarına rağmen birçok kişi anlayamamıştır yıllarca. Bu da bir mucizedir, Allah’ın hikmeti. Ama şu an, bütün açıklığıyla anladılar. Ama Hicri 1431, yani yıl 31. Şu an ona ne yapmaları gerektiğini düşünüyorlar. Yani bu konuyu nasıl kapatabiliriz? Mesela bak çocukça bir kaç kelimeyi çıkarmışlar kitaplardan, ilk denemeleri bu. Bu, çok acizce bir yöntem. Bu akıl mı şu? Şimdi internette tevil yöntemleri geliştirmişler ama her birinin tevili birbirinden ayrı. Kimi Mehdi Said Nursi’dir diyor, kimi Risale-i Nur Külliyatı’dır diyor, kimi şahs-ı manevidir diyor. Yani bu konuda ittifak da yok. Tam bir dağılma var. Halbuki yani tek bir fikirde kararlı olmaları lazım eğer yani yanlış da olsa ki yani yanlış bir taktik uyguluyorlar. Tek taktik uygulamaları gerekiyor ama bakın her biri ayrı bir şey söylüyor; şahs-ı manevi, hatta Risale-i Nur Külliyatı’nın yani kitabın kendisi Mehdi’dir diyorlar. Öyle bir ekip de var. Geçenlerde bir anne geldi buraya. “Bize hep öyle öğrettiler” diyor. Yani “Risale-i Nur Külliyatı’nın kendisi Mehdi’dir dediler” diyor. Bir kısmı, epey bir kısmı “şahs-ı manevi Mehdi’dir” diyor. Yani mesela “İran’da görünmez bir ruh Mehdi” diyor, “bütün dünyayı kaplamıştır” diyor. Ama şöyle, yani haşa Allah gibi diyorlar. Ben anlattıklarından onu anlıyorum. “Dünyanın her tarafındadır” diyor. “Bir anda et ve kemik olarak karşına çıkar” diyor. “Her evde beden olarak karşınıza çıkacak” diyor. Halbuki her evde televizyonda, radyoda çıkacak anlamındadır hadis. Her Müslümanın evinde Mehdi (a.s.)’nin görüneceğini söylüyor Peygamberimiz (s.a.v.). Ve “her Müslümanın evinde ona hitap edecek” diyor. Bu et ve kemikten olarak, yani cismen olmuş olsa, bu aklın ihtiyarını kaldırır. Böyle bir şey olmayacağı belli. Belli ki Mehdi (a.s.) televizyon ve radyo şeklinde insanlara hitap edecek. Çünkü “insanlar onu yattığı yerden duyar” diyor. Yattığı yerden nasıl duysun bir insan? Ve Mehdi (a.s.) varsa orada, insan yatar mı? Yani bir Müslüman yatar mı? En azından nezaketen ayağa kalkar. Değil mi niye yatsın? Demek ki dinliyor, dinleme konumunda. Hatta “eline bakar Mehdi (a.s.), talebelerini görür” diyor. “Talebeleri de eline baktığında onu görür” diyor. Yani insanlar da eline baktıklarında Mehdi (a.s.)’yi görürler diyor. Cep telefonları veya bu ipod’ları, teknolojiye, ona dikkat çekiyor. Ama İran’daki kardeşlerimiz, cildin üzerinde Mehdi (a.s.)’nin görüneceğini yani cebine sokacak elini çıkaracak, bakacak, baktı mı görecek anlamında anlatıyorlar. Bu da zarar veriyor tabii İslamiyet’e. Halbuki Peygamberimiz (s.a.v.)’in mucizesini de örtbas etmiş oluyorlar bunu yapmakla. Hem hurafe ortaya çıkmış oluyor hem Peygamberimiz (s.a.v.)’in büyük bir mucizesini kapatmış oluyorlar. Yani ipod’u, cep telefonunu Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in 1400 yıl öncesinden bildirmesi çok büyük bir mucizedir. Mehdi (a.s.) bir insanın avucuna sığar mı? Olacak iş mi bu? Demek ki görüntü halinde tecelli edecek, demek ki ipod veya cep telefonu veya ona ait yeni gelişen teknoloji, buna dikkat çekiliyor.
SUNUCU 1:Gene yakın bir konu. “Selamünaleyküm Hocam.”
ADNAN OKTAR:Aleyküm selam.
SUNUCU 1: “Materyalistlerin bir iddiasına göre ruh diye bir şey yoktur. Ruh beynin bir faaliyetidir. Ruhun fikir ve düşünceyle alakası yoktur. Bunlar tamamıyla beynin birer işlevidir. Hocam, bize Kuran’ın ruhla ilgili açıklamalarını anlatarak bizleri aydınlatabilir misiniz?” Meral Yıldırım, Van’dan.
ADNAN OKTAR: Darwinistlerin, materyalistlerin hiç girmedikleri bir konudur, ruh. Aslında sırf onda tartışılsa gene Darwinistler dümdüz olurlar, konu biter. Çünkü ruh maddeyle açıklanacak gibi bir şey değil. Çünkü gören biri var, duyan biri var yani bunu sen nasıl açıklayabilirsin? Ama Allah, “ruh hakkında size az bir bilgi verilmiştir” diyor. Mesela şu an insanlar beni ruhlarında görüyorlar seyredenler. Sesimi duyanlar da ruhlarında duyuyor. Yani ruhta birisi duyuyor. Bir varlık duyuyor. Şimdi Darwin’in bununla ilgili hiçbir açıklaması olamıyor. Yani Marksistlerin de hiçbir açıklaması olamıyor bu konuda. Bu konuda duruyorlar ki ana konu bu. Zaten insan dediğimiz şey, bunu algılayan varlığa deriz biz insan diye. Yoksa maymunun da gözü var, maymun da görüyor zaten. Ama insan sırf ona mahsus olmak üzere “ben görüyorum” diyor yani ben bir şeyim, ben bir varlığım diyor yani şuur var. Şuur olduğunda ruh oluşmuş oluyor artık. Yani renkli, parlak bir alemi ben görüyorum diyor insan. Ses duyuyorum diyor, dokunuyorum diyor, dokunma hissini alıyor. Ruh dokunma hissini alıyor, kokuyu alıyor, düşünebiliyor ruh. Dolayısıyla ruh tabii çok gündemde tutulması gereken bir konu ama ben onu özellikle sonraya bıraktım. Hatta dedim “ben bu Darwinistleri delirteceğim” dedim ama sonraya bıraktım. Çünkü önce maddeye kafaları saplandığı için eğer ben maddeyi onların gözünden çekemezsem, anlatmazsam onda kafaları takılır kalır. Onun için ben bunlara 350 milyon fosille Darwinizmin geçersizliğini ispat ettim. Ve dedim ki; “bir tane ara fosil getiremiyorsunuz” dedim. Bakın daha hala rahat rahat diyorlar ki; “biz ara fosil bulduk”. Allah Allah, kardeşim benim adresimi bilmiyor musunuz? 10 trilyon az para değil ki, ne kadar güzel değil mi? Bana gelecek diyecek ki; “bakın şu ara fosildir, ben buldum” diyecek. Resmini getirecek bak artık fosilden vazgeçtim. Sadece fotoğrafı bana yetecek. Fotoğrafını alıp getirsin arkadaşım diyecek ben getirdim, masanın üzerine koyacak, biz de burada yayınlayacağız o ara fosili. Yani onların dediği halka, simit bir şeyler de diyorlar.
SUNUCU 2: Aman Hocam photoshop falan yaparlar sonra.
ADNAN OKTAR:Ben ona da razıyım. Ona da razıyım yani. Çünkü ben orada zaten onları ne hale getireceğimi biliyorum ben. Bakın yalan olduğunu bildikleri için, yalan olduğundan adı gibi emin olduğu için, yalan olduğundan yüzde 100 emin olduğu için getiremiyorlar. İnsanların gözünün içine baka baka nasıl yalan söylesin. Ama gazetede yayınlayıp geçti mi kolay. Ama burada benim gözümün içine baka baka söyleyecek. Diyecek ki, “bu ara fosil diyecek”. Ben de küt diye ona 10 trilyon parayı vereceğim. Ama kısa bir konuşmamız olacak ama çok az.
SUNUCU 1: Savunamaz ki kendisini.
ADNAN OKTAR:Yani hem savunamaz hem de getiremez. Cesaret edemiyorlar. Bir insan nasıl olur ara fosil bulur da. Ben diyorum mesela “Risale-i Nur Külliyatı’nın 57 ve 58 yıllarına ait baskıları varsa, ben alacağım” dedim. Hemen ertesi gün geldi bana, anında. Demek ki güveniyor, getiriyor. Var olan bir şeyi insan rahat getirebiliyor. Yahut herhangi bir şey aradığımızda biz buluyoruz. Yani bir tanecik ara fosil. Dünya çapında İngiltere’de de ilan verdik gazetelere. Bir ara fosil getirecek, 10 trilyonunu alacak. Yok. Ama anormal rahatlar böyle daha hala ara fosil bulduk diye mükemmel böyle simetriye tam uygun yani hiçbir şekilde mutasyonla açıklanamayacak çünkü mutasyon geçirdiğinde simetri bozulur ve altın oran da bozulur. Simetri, yamuk yumuk hale gelir. Çünkü mutasyon mesela burada bir akvaryum var, buraya balyozla vurduğunda sen, ne getirirse; mutasyon da onu meydana getirir. Yani bir ihtimal balyozla vursan tarz yapmış olursun belki, çok çok nadir. Yani ilginç bir görünüm alabilir, cam böyle ince ince kırılıp kibar bir hale gelebilir. Ama bu katrilyonda bir ihtimaldir. Ve genellikle de bozucu olur. Oradan sular akar gene, hayvanlar ölürler bir süre sonra, dolayısıyla mükemmelleşme olmaz. Mutasyon hep tahrip eder. Röntgene insanlar niçin sokulmuyor, röntgenden niye sakınıyoruz? Mesela çocuk sağlığı açısından hamile anneler röntgene sokulmuyor. Niye? Kromozom yapısına herhangi bir isabet olur diye. Madem böyle çok olumlu etki yapıyormuş, herkesin gidip röntgenin önünde durması lazım değil mi? Hamile annelerin çok yakışıklı çocukları çıkması lazım o zaman. Hayvanlarda da öyle etki etmesi lazım. Mutlaka bozuyor. Ve akıl almaz patoloji meydana getirir. Tek bir noktadan vurduğunda kromozomları, mesela bir x ışını tek bir noktadan vurduğunda meydana gelen varlık çok patolojik oluyor. Yani kafası kenara sarkmış, gözü dışarı çıkmış, karaciğeri dışarıda yani çok yıkıcı etki yapar. Dolayısıyla bunların ara fosilini getirdikleri şeylerin hepsi yaratılışı ispat eden mükemmel fosiller. Yaratılışı ispat ettiği için getiremiyorlar. Mesela biz dedik ki, bu HaberTürk’teki programda, “rica ediyoruz, bize o getirdiğin ara fosili bir göster” dedik. Resim var elinde, gösteriyor geri çekiyor. Yani ben bunu bir şeye benzeteceğim de şimdi yakışık almayacak yani biraz acayip bir şey olacak. Bu, çok komik ve çok acizce. Ben ara fosil olduğunda dakikalarca gösteriyorum. Ve fosili de alıyorum, bayağı bir ses geliyor küt diye masanın üzerine koyuyoruz biz. Ara fosil böyle gösterilir. Biz ne diyoruz, “yaratılışı ispat eden fosil var elimizde” diyoruz. Gıkları çıkmıyor. Her dedikleri iddianın hepsini mutlaka anında çürüttük. Dünya çapında da şu an buna cesaret edemiyorlar. Ve Müslümanlar da huzur içindeler; “nasıl olsa Hocamız paramparça eder bunları” diyorlar. Bütün İslam aleminde Müslümanlar şu an bana güvenerek çok rahatlar. Darwinizm Müslümanlar için bir kabustu aslında, en korktukları konuydu. Çünkü bu konuya imanlarını kaybetme korkusundan dolayı giremiyorlardı, okuyamıyorlardı, Darwinizmi inceleyemiyorlardı. Onlar için bilinçaltında gizledikleri acı bir olaydı. Çok büyük bir kitle okuyamıyordu. İsterseniz sorun. O yılları yaşayan insanlara yani bilinçaltlarında hatırlasınlar; okuyamıyorlardı korkudan, iman kaybetme korkusundan. Ama şu an bütün dünya Çin’den tut, Rusya’dan çık, Amerika’dan çık, bütün Müslümanlar müsterih. Nasıl olsa Hocamız var, evvelAllah lime lime eder, diyorlar. Yani her oyunu bozar diyorlar. Şu an her yerde kafa tutuyorlar Darwinistlere, istedikleri gibi tartışmaya giriyorlar. Ama Allah’a çok şükür ben ve arkadaşlarım buna vesile olduk ve oluyoruz da. Mesela Arap kanalları da Darwinizmle ilgili bir konu oldu mu, normalde eserin şeyhlerini, eserdeki ulemayı aramaları lazım değil mi? İslam aleminin en ünlü merkezi orası ama oranın ulemalarının epey bir bölümü Darwinistler. Bakın ulema Darwinist. Bakıyorlar oradan medet yok. Medet İstanbul’dan ve gelip bizimle röportaj yapıyorlar ve bize canlı yayında cevap verdiriyorlar. Vurdu mu da oturtuyoruz biz tabii. Bir de aslında hayvanlarda da bu vardır. Çok ciddi bir darbe alırsa hayvan, bir daha yanaşmaz yani acayip korkar, fellik fellik kaçar. Dağ keçilerinde falan da öyle olur. Mesela hayvan kötü bir şey bu ama şiddetli bir darbe aldıysa birisinden, onu gördü mü deliler gibi kaçar. Kayaların üzerine kadar çıkar. Uzaktan gözetler. Şimdi Darwinistler de öyle, yani şiddetli darbe aldıkları için yanıma da yanaşamıyorlar şu an. Çünkü aynı darbeyi bir daha alacak. Onun için fellik fellik kaçıyorlar yani bir içgüdüsel bir kendini koruma refleksiyle. Mesela bir tombik Hoca var, tombul. Arıyoruz adamı yok, gel tartışalım, konuşalım dedik. Önce acayip havalardaydı. Yani şu an arazide. Bu İngilizlerin ünlü kırmızı yanaklı diyelim, ünlü espritüel şahsı, kendini bir şey zanneden şahsı, biz dedik ki; “madem çok iyi Darwinizmi biliyorsun, madem çok iyi ustasın, gel tartışalım” dedik. Ve İngiliz gazetelerinde ilan verdim tartışalım diye. Çıt yok. HaberTürk’ten de Yiğit Bulut aramış. Demiş bak “ben sana para da vereceğim ayrıca” demiş, “gel burada ben tartıştıracağım” demiş. Benimle tartıştıracak. Tam anlamıyla araziye geçmiş durumda. Çünkü bir darbe aldı ya, o darbeyi bir daha almak istemiyor adam. Yani yüzde 100 ezileceğini, darmakeşan edileceğini bile bile bir insan gider mi? O da tabii içgüdüyle gitmiyor. Rus Lemeçev vardı, Rus muydu tam hatırlamıyorum, ünlü boksör. Her koyduğunu oturtturuyordu böyle. En son maçında (karşısına çıkacak) adam ringe çıkmadı. Adam deli mi niye ağzını burnunu dağıttırsın? Çünkü her vurduğunu nakavtla neticelendiriyordu. Bir vuruşta oturtturuyordu. Şimdi bunlarda aynı korku içerisindeler. Bonavena gibi görüyorlar beni böyle yahut Lemeçev gibi görüyorlar. Vurdu mu oturtturur diyorlar. Onun için karşısına çıkmayalım diyorlar. Ama buna rağmen kaçamak, bilmeyenleri etkilemeye çalışıyorlar güya. Şu an çoluk çocuk bile, 7 yaşındaki çocuk bile bunun farkında. Dolayısıyla Dawkins’in efsanesini de ortadan kaldırdık. İlk önce ona çok ciddi saygı duyuluyordu bütün dünyada, büyük Darwinist alim diye İngiliz gazeteleri, Fransız gazeteleri falan çok hürmet görüyordu. Şu an kimse kaale almıyor. Yani sadece bir espri yapan, milleti eğlendiren bir şovmen gibi görüyorlar. Mesela benimle ilgili tartışma programı oluyor. Sadece benim ona hazırladığım küçük bir yem vardı, onu nasıl yuttuğunu anlatıyor. Ben kitap hazırlarken daha önce de anlatmıştım. Bir böceğin aslını değil de maketini, oltaya takılmış maketini koydum. Ben bu kuşun ona konacağını anladım. Tahmin de ettim. Hazırladım daha doğrusu. Yayınladım o şekliyle, bu, büyük bir heyecanla bunun üzerine atıldı ve bütün dünyada kitabı meşhur etti. Dedi ki: bakın oltanın ucundaki plastik olan hayvanı ki orijinalinin aynısıdır. Birbirinin aynısı, orijinalini koymadım, plastiğini koydum. “Plastiğini kullanmış” diye, onu sanki bir suçmuş gibi, bir şey yakalamış gibi, bakın yüzlerce sayfalık kitapta ilmi hiçbir yönden eleştirecek hiçbir şey bulamamış, yani her yönden bitmiş, o konuda bir şey yakalamış olmanın heyecanıyla kitabı bütün dünyaya meşhur etti. Bizim küçük balığımız sonunda oltaya takıldı yani. Bakın özellikle olta koydum ki sonra inkar edecek halde kalmasın diye. Tam anlamıyla oltaya takılacak bir tip ve netice de alıyoruz. Mesela ben iki-üç aşamalı bir şey yaptığımda, netice aldığımda çok hoşuma gidiyor. Mesela onda da böyle bir netice almış olmak çok hoş bir şey.
SUNUCU 1:Kısa bir aradan sonra tekrar beraberiz.
Sayın izleyicilerimiz tekrar merhaba, devam ediyoruz.
SUNUCU 2:Bende de Mehdilikle ilgili bir soru vardı, isterseniz yönelteyim Hocam.
ADNAN OKTAR:Tamam sor.
SUNUCU 2:Malatya’dan Özlem Öncü’nün bir sorusu: “Mehdi’yi zuhurundan önce de herkes tanıyor olacak mı yoksa gizli, kimsenin pek tanımadığı biri mi olacak? Yine zuhurundan önce de kemale ermiş ve hatta kemale erdirilebilecek kadar tesirli, irşat makamındaki biri mi olacak? Şunu da belirteyim ki Risale-i Nurlar sizin eserlerinizle daha iyi anlaşılıyor ve tanınıyor”.
ADNAN OKTAR:MaşaAllah o doğru tabii, ben Risale-i Nurlar’ ı çok güçlü gündeme getirdim. Tanınmakla beraber bilhassa Nur talebeleri içerisinde belirli bir zeminde tanınıyordu, Müslümanlar içerisinde de çok yaygın ama hiç bilmeyenler içerisinde tanınmasını sağladım, vesile oldum ki bu daha başlangıç. Bediüzzaman hakikaten çok mükemmel bir insan, gerçekten samimi bir Müslüman. Ben durduk yere faydalı olmayan bir esere insanların dikkatini çekmem. Çok şaşılacak yönleri, hayret edilecek yönleri olan ve Hz. Hızır’ın talebesi olan bir insan. Bu, ayrı bir vasıftır, çok önemli bir konudur bu. Mesela İmam Rabbani de, Abdülkadir Geylani de, onlar da Hz. Hızır’ın talebesiydi. Bediüzzaman da öyledir. Net bilgiye dayalı bu, ben emin olmadığım bir şeyi söylemem. Genelinde ispat edebileceğim şeyleri ve emin olduğum şeyleri söylüyorum, inşaAllah. Mehdi çıktığı vakit diyor ki Bediüzzaman “başlangıçta kendisini bilmez”, hatta diyor ki “Allah onu bir gecede ıslah eder”, bakın bu çok önemlidir. Yani halktan bir insan normalde, bilinmiyor, “Allah onu bir gecede ıslah eder” diyor. Yani olağanüstü bir bilgi, olağanüstü bir yön verir ona anlamına geliyor. Çünkü hiçbir alim için bu söylenmemiştir. Hiçbir kimse için söylenmemiştir, “Allah onu bir gecede ıslah eder” çok harika bir durum bu, olağanüstü bir durum. Bu, Mehdi (a.s.)’ın yönünden de çok iyi yani mesela alim bir aileden gelse, herkesin bildiği bir kişi olsa, o apayrı olur ama mesela hiç umulmadık insan olması çok önemlidir. Zaten talebelerinin az olmasının nedeni, odur. Bakın “Mehdi gelecek” diyor Bediüzzaman, açıklıyor. İsa (a.s.) da gelecek diyor, bütün alimler ittifak halinde, bu yüzyıldan başka da vakit yok; ama bakın Mehdi (a.s.) de alenen faaliyet yaptığı halde şu an Mehdi (a.s.) bilinemiyor, farkında değil insanlar. Hatta “Mehdi’nin bizzat kendisi dahi kendisini bilmez” diyor Bediüzzaman. Yani ummuyor, tahmin etmiyor kendisinin Mehdi (a.s.) olabileceğini. Belki şüphelenir ama “olabilir mi acaba?” diye, fakat bir eminlik oluşmuyor.
SUNUCU 2:O yüzden Hocam “ben Mehdi’yim” diye ortaya çıkan insanlar da gerçekçi olmuyor.
ADNAN OKTAR:Evet, mesela o Allah’tan bir kolaylık, Mehdi (a.s.)’nin seçiminde bir kolaylık. Mesela çıkıyor adam, Nur talebelerinde de var. Mesela bir vaka var, aklı başında insanların yaptığı bir vaka bu, eski Nur talebesi hakikaten değerli ağabeylerin de içinde bulunduğu bir grup, bir kişiyi, seyit hakikaten, onu çıkarttılar ve Risale-i Nur Külliyatı’nı şerh etmiş hakikaten, küçük kitaplar da çıkartmış. Ama bakın net ifadelerle “bu Mehdi’dir” diyorlar. Açık, sarih ifadeyle kullanıyorlar. Tabii o insanları o anlamda eleştirmiyorum ama fıkhi anlamda eleştiririm tabii; çünkü insan bunu derse dinden çıkar, yani anormal bir duruma girer ve mantıksız bir izah yapmış oluyor. Kuran’a uygun olmayan bir hareket yapmış oluyor. Fakat hiç kimseyi ilgilendirmiyor bu konuşma, mesela etrafı da var bu kişinin. Halen ben isim isim sayarım Türkiye’de, bakın ben sadece birkaç örnekle bitirmek istiyorum. Çok fazla örnek sayarım. On binlerce taraftarı olan ve Mehdi’lik iddia eden kişiler var, on binlerce. Bunların içinde de Mehdi, Mehdi (a.s.) da ısrarla Mehdi olmadığını söyleyen kişidir. Israrla Mehdi olmadığını iddia edecektir o da. Sahte Mehdiler de ısrarla Mehdi olduğunu iddia edeceklerdir. Bakın bu çok kolaylık işte Müslümanlar için. Yani “nereden fark edeceğim ben?”, gerek yok, iddia ediyorsa değildir, bu kadar. Ama bu “özür dilerim, boş bulundum” denecek bir söz değildir yalnız. Dediyse bitti, yani çok yüzde yüz emin olabilirsiniz ki değildir. Boş bulundu mu olmaz. Mesela birkaç kere, Allah esirgesin olabilir mesela dil sürçmesi, ağzından bir kere kaçabilir, onu demiyorum ben, yani sistemli ve şuurlu olarak bir kere söylediyse, birkaç kere, bitmiştir konu. Mehdilik iddialarının yoğunlaşması da çok manidardır. Bu arada Mehdi (a.s.)’nin gelmeyeceği iddialarının yoğunlaşması da çok manidar.
Mesela geçen günler Taha Akyol çıktı. O çok kurnazdır, öyle yani çok çok kurnazdır. Konuya doğrudan girse, dese ki: “Mehdi gelmeyecek, Mehdi’ye inanmayın” dese olmaz ama çok babacan, böyle bir sohbet ortamı havası ama herkesi hazırlamış ona göre. Sanki amacı da hiç o değilmiş gibi, konular onu sürüklüyormuş gibi, konudan konuya geçerken ara konuda bir ara Mehdiyet’e rastlamış gibi yapıyor yani çok uyanık, kendince tabii. Halbuki bilinç altındaki en önemli konu ve oradaki programın ana konusu o. Hızır (a.s.)’dan girdi, başka konulardan girdi sonunda Mehdi (a.s.)’nin gelmemesi konusuna kitlendi kaldı. Yani “Mehdi (a.s.) gelmeyecek” dolayısıyla da “Mehdi (a.s.)’nin geleceğine ve ona bel bağlayan gençler varsa, buna inanmasınlar” diyor. Oğlu benim talebem olarak 15 yıl yanımda kaldı yaklaşık, Mustafa Akyol. O oradan çok şeylidir zamanında bir kulak sancısı vardır onun, o bir türlü atamamıştır onu. O yüzden de çok faaliyetleri de olmuştur, çok biliyorum, yoğun faaliyetleri olmuştur. İşte ailelerle olsun, Fatih Altaylı’yla olsun böyle yoğun bir muhabbeti, Ankara’yla olsun, herkesi tanır yani, Cemil Çiçek’i tanır, onunla da zaten büro arkadaşıdır, aynı odada birlikte avukatlık yapmışlar. Tanımadığı yoktur, şimdi tek tek saysam kadro bayağı bir geniş. Ama bakın bir türlü kurtulamıyor adamcağız. Defalarca yazdı Mehdi ile ilgili yazı, köşe yazısı da yazdı. Ne panik oluyorsun? Yani zaten duyduk Mehdi’yi,”yok” diyorsun özetle yani iki kelimeyle bu konu biter, “Mehdi yok” diyorsun. Ama bu telaş niye acaba, durup durup bir daha yeniden aktarmanın anlamı ne? Fatih Altaylı bakın çıktı, Bediüzzaman’ı eleştiren bir program yaptı. Ama Cübbeli’yi göklere çıkaran bir program yaptı, onunla da hızını alamadılar, Cübbeli’yi öven bir kitap çıkarttı HaberTürk. Orada bir çalışana hazırlattılar. Şu kitabı, o da şirin şirin tebessüm ediyor, bütün şirinliğiyle. En yakışıklı fotoğraflarından bir tanesini de bulmuş, koymuşlar. Yani bunlar rastgele olan olaylar değil. Bunlar hep planlı, sistemli çalışmanın sonucu. Bediüzzaman niçin eleştirilsin? Cübbeli çıktı dedi ki; “otuz konuda ehlisünnete uymadığına dair bilgi aldım” dedi. Arkasından da Nur talebeleri tabii çok reaksiyon gösterdiler. Ben de gündem yaptım tabii konuyu ve cevaplarını verdim yani iddia ettiği konuların çok yanlış olduğunu Kuran’la ispat ettim. Ama Cübbeli de az kurnaz değildir. Bakın uyanıklığına şimdi, “biraz sıkıntı içime geldiği zaman bir meczup zat vardı keşfi açık”. Keşfi açık yani tam teşhis koyabilen, Allah’tan vahiy gibi bilgi alan bir kişi. “Şimdi vefat etti” diyor. Allah rahmet etsin, biz tanımıyoruz bu kişiyi. O da diyor; “Allah rahmet eylesin” diyor. “Ama her şeyi öleceğine kadar her şeyi önceden söylüyordu”. Bakın bir kere garanti veriyor. “Ama her şeyi öleceğine kadar her şeyi önceden söylüyordu”. Demek ki bu kişi ne diyorsa doğru söylüyor. Biz buna kanaatimiz geldi Cübbeli’nin ifadesine göre. Şimdi bu sistemi bir kere oturtmuş. Arkasından, “hep çıktı da söyledikleri” diyor. Bediüzzaman’ı ben böyle övüyorum ya bu tarz deliller veriyorum; aynı Bediüzzaman’ı benim övdüğüm üslupla da o kişiyi övmüş. “Dedi ki: Bediüzzaman Hazretleri rüyama girdi ve Ahmet’e selam söyle, ben onu seviyorum”. Bitti, bizim o zaman Cübbeli’yi falan eleştirmemiz böyle evliya bir şahıs olduğuna göre, Bediüzzaman’ın övdüğü ve sevdiği bir kişiyse ve sadık rüya gören, vahiy gibi rüyası doğru çıkan bir kişi de buna garanti veriyorsa biz çok büyük bir hata yapmış oluyoruz şu an Cübbeli’ye laf söylemekle. Evliya olmuş oluyor ve Said Nursi, bakın onun eleştirdiği, 30 hususta ehlisünnete uymadığını duyduğum dediği kişi, Bediüzzaman, çıkıyor; o, bilakis Cübbeli’yi övüyor. Yani bak Cübbeli Bediüzzaman’ı eleştiriyor ama Bediüzzaman da onu övüyor. Böyle bir mübarek şahıstır Cübbeli hazretleri, yani artık onu düşüneceksiniz. “Bediüzzaman Hazretleri rüyama girdi dedi, Ahmet’e selam söyle ben onu seviyorum, ben onların anladığı görüşlerde değilim.” Yani o iddialar yanlış, hani “30 hususta ehli sünnete uymadı” diyor ya. Keşifle öğrenmiş oluyor mübarek, ama Bediüzzaman da kendisini ona kabul ettirmek için rüyasında çabalıyor, gayret ediyor. Yani Cübbeli’nin evliya olduğunu zaten açıklıyor, ayrıca yani mübarekliğini de vurguluyor fakat kendinin de artık kabul etmesini istiyor. Yani beni kabul et, ben öyle hatalar yapmıyorum. Yani bana söylenen sözlerden ben, beri bir insanım dolayısıyla artık beni makul gör yani kabul et diyor. “Benim adıma böyle şeyler çıkartırlarsa ben o görüşlerden uzağım” demiş Bediüzzaman, yani savunmada, Cübbeli’ye karşı kendini savunuyor Bediüzzaman. Aklanmak istiyor yani rüyasında “Ahmet’e söyle şüphe etmesin benden” ve Ahmet hazretleri de çıktı; “şüphe etmiyorum ve Bediüzzaman’ı kabul ediyorum” diye rüyaya da tabii ittiba etmiş oluyor. Ama Bediüzzaman da aynı zamanda Cübbeli’yi hem evliya ilan etmiş oluyor, rüyasında bak kurnazlığa bakın, Bediüzzaman da aklanmak ihtiyacı duyuyor ve aklanıyor. Bediüzzaman’ın ricası sonucunda, kendini savunması sonucunda aklanıyor. Bu nerede yayınlandı? Moral FM’in 26. 01. 2010 günü yayınında ve bayağı sevindi Nur talebesi bazı kardeşlerimiz “Bediüzzaman’ı kabul etti” gibisinden. Hatta resimler çıktı internet sitelerinde falan böyle bir meşhur o tebessümü, bu yakışıklı yüzüne böyle. Beşuş bir çehre, neşeli bir çehrenin resmi çıktı. Ben Müslümanların böyle şeylere yakalanmalarına ben hayret ediyorum, şaşıyorum yani. Buradaki kurnazlığı fark edememelerine de şaşıyorum. Çocuk olsa anlar bunu. Bir de Cübbeli’nin Bediüzzaman ile ilgili sözleri niye önemli oluyor? Zaten o kendi vasfını göstermiş oluyor yani kişiliğini. Allah tanıtıyor, o bize yeterli zaten. Yani bakın 13. asrın müceddidini tanımıyor, kitaplarını okumamış ve “alimim” diyor. Bediüzzaman’dan haberi olmayan bir kişi alim olur mu? Bakın bir de “duydum” diyor, kurnazlığa bakın siz, yani “30 cihette ehli sünnete uymadığını duydum.” Yani desen ki nereden çıkardın bunu, ayıp yapıyorsun, Müslüman’a böyle iftira atılır mı? “Ya ben demedim, falanca kişi söyledi” diyor. Yani üstünden de atıyor, bakın bu da bir kurnazlık. Hem milyonlarca kişinin önünde Bediüzzaman’a olağanüstü olduğunu düşündüğü bir vuruş yapıyor, çünkü 30 cihette bir insan ehlisünnete uymuyorsa, bitmiş o adam zaten o anlamda, yani ehlisünnetin haricinde bir insandır. Ki ehlisünnet harici insanlar da bizim için baş tacıdır, çok değerlidir ama Cübbeli’nin zihniyetinde bambaşka bir adamdır o, yani çünkü Mehdi (a.s.)’nin doğrayacağı kişiler içerisinde büyük bir kitle olarak sayıyor! Yani Müslümanların içinde bir ayrım yapmış, ehlisünnet harici olanları Mehdi (a.s.)’nin koyun boğazlar gibi boğazlayacağını hatta pırasa gibi doğrayacak diyor. Hani pırasayı üst üste koyarsın da doğrarlar ya böyle toptan. Herhalde o da insanları toptan Mehdi (a.s.)’nin de üst üste koyup böyle pırasa gibi doğrayacağını düşünüyor. “Pırasa gibi doğrayacak mı?” diyor. Herkesi orada tasdik ettiriyor; “evet pırasa gibi doğrayacak” diyorlar. Şimdi ben Cübbeli’nin bu tarz zararlarını ve tahribatlarını kamuoyuna tanıtmaya çalışıyorum, anlatmaya çalışıyorum. Bunlar gizli bir hastalık olarak tahribat meydana getiriyorlar. Ben de gücümün yettiği kadar ona karşılık veriyorum. Ama bir hayli güçlü oluyor karşılığımız da, mesela şu an sindi, Cübbeli artık sakinleşti.
SUNUCU 1:Bayağıdır sesi çıkmıyor.
ADNAN OKTAR:Evet sesi çıkmıyor. Bediüzzaman’a karşı son derece saygılı bir üslup kullanıyor. Yani hatta neredeyse Nur talebesi gibi şu an üslubu, bayağı bir değişti. Neyse bu konuyu eğer devam ettirirsek sürekli uzayacak, devam edecek. Yeni bir soruya geçelim en iyisi.
SUNUCU 2:“Esselamunaleyküm”
ADNAN OKTAR:Aleyküm selam.
SUNUCU 2:“Çok sevdiğimiz ve çok saydığımız Hocamız Adnan Oktar ve yardımcılarına Allah’ın selamı üzerinize olsun. Allah imtihan etmeden insanları ve cinleri Cennet’e koyar mı? Yani derler ya çocuk ölürse Cennet’e gidermiş, bu doğru mu?” El Yasin Mahlaslı.
ADNAN OKTAR:Şimdi çocuklar Cennet’te çocuk ruhuyla, çocuk kişiliğiyle yeniden diriltiliyorlar; çocuk olarak. Çünkü Cennet’in mühim bir vasfıdır, çünkü çocuk hakikaten insanın ruhunu çok okşayan, ruhunda derin zevk meydana getiren çok büyük bir nimettir. Mesela resimlerini yayınlıyoruz değil mi? İnsanın ruhu adeta hipnotize oluyor. Yani bambaşka bir varlık, değil mi? Mesela sarılmak ayrı bir zevk, seyretmek ayrı bir zevk, onun mesela koşuşturması, saf saf o çocuksu hareketleri yapması her biri ayrı bir zevk veriyor. Ne yaparsa yapsın hoşumuza gidiyor, yani bir şeyi devirse de hoşumuza gidiyor, bir şeyi bilmeden mesela çekiyor, indiriyor gidiyor köpeğin ağzına elini sokmaya kalkıyor. Hepsi heyecan veriyor, büyük bir insan köpeğin azına elini soksa bizi ilgilendirmez hatta cins hareket olarak görürüz, anormal bir hareket olarak görürüz. Ama çocuk yaptığında o bizi çok heyecanlandırıyor onun mazlumluğu, temizliği. Onun için Cennet’in mühim nimetlerinden birisi olduğu için Allah onu hem imtihanda insanlara vesile kılıyor hem de güzel sonuç açısından da insanlara bir nimet olarak sunuyor. Her ölen çocuk mutlaka Vildan olarak Cennet’te diriltilir. Müslümanlar boş yere kendilerini üzüyorlar, Allah tarafından o kasıtlı. Zaten o yaratıldığında Cennet’ten getirilmiş küçük bir Vildan, ona gösterilip geri çekiliyor. O da zannediyor ki o çocuğu kendi yarattı, ruhunu da kendi verdi zannediyor, kendisine ait bir şey yok oldu zannediyor. Halbuki Allah orada tecelli ediyor, görünüyor Allah, insan şeklinde tecelli ediyor ve Allah’ın tecellisi geri gidiyor. Bu kadar ve Cennet’te yeniden tecelli etmeye devam ediyor Allah. Onu kendine ait zannettiği için o feryat, figanları. Bir de teşvik de var, yani mesela dün de televizyonda seyrettim; bir anne-baba çocuğun durumunu bekliyor hastanede, herhalde komada çocuk anladığım kadarıyla. Doktor geliyor; “öldü çocuğunuz” diyor. Yani “Allah rahmet etsin” diyor yahut ona benzer bir şey söylüyor, “çocuğu kaybettik” diyor. Birden dövünmeye başlıyorlar ve bunu seyretmekten heyecan duyan çok fazla insan vardır. Yani annenin dövünmesi bir heyecan unsurudur, birçok insan için mesela bağırması, bayılması, kendini yerlere atması heyecan unsurudur. Halbuki bunun toplum tarafından, Müslüman tarafından beğenilmediği ve bunun yanlış olduğu aktarılırsa insanlar bu duyguya girmez yani beyni o eğitimi alırsa buna gerek duymaz. Allah’ın yanına gittiğini bilir o insanın ve gönlü çok rahat olur. Fakat teşvik var, ağlamaya teşvik var, bayılmaya teşvik var, “hastaneye kaldırıldı” diyor anne, “kalp krizi geçirdi babası” diyorlar, “vah vah” diyorlar. Ondan böyle bir duygusal adeta bir kısım insanlar etkileniyorlar. Yani kötü yönde heyecan duyuyor, bu doğru değil, bu yakışacak bir şey değil çünkü Allah verir, Allah alır. Yani Allah öyle gösteriyor. Yaratan Allah olduğuna göre, ruhunu da, bedeni de yaratan Allah olduğuna göre; Allah getirdiğinde bize sormadığına göre, götürürken de bize sormaz. Yani tamamı Allah’a ait, ama tamamı. O kişinin orada sahip çıkması çok acayip bir hareket ona, yani çok çok acayip bir hareket. Yani kendine ait hiçbir şey olmadığı halde Allah’ın yaptığı hikmete, Allah’ın yarattığı hayra böyle şer gözüyle bakması çok acayip bir hareket. Allah onun o anda canını alıyorsa onda bir hayır vardır. Ve orda teşvik edilmese hatta ağlamak için adam tutanlar varmış eskiden Osmanlı döneminde falan, çığırtkanlar böyle. Mesela göğsünü-bağrını yırtıyor. Özel cenaze için getiriliyor adam paralı, ağlamak için adam getiriliyor. Mesela cenazede ağlamayana diyorlar; “siz adamdan nefret mi ediyorsunuz? Siz anormal nasıl yapıyorsunuz böyle?” diyorlar. “Nasıl ağlamazsın sen?” diyor. Yani bu çok çirkin; adam Allah’a isyan mı etsin? Allah’ın hükmüne karşı mı gelsin? Bu, ne anlama geliyor? Ben Allah’ın yaptığından çok rahatsız oldum anlamına gelmez mi bu, değil mi? Yani ‘bu beni şiddetli şekilde olumsuz yönde etkiledi’ diyorsun, bu anlama geliyor.
SUNUCU 2:Peki Hocam, evlat acısı konusunda nasıl davranmak daha doğrudur?
ADNAN OKTAR: Hayır, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) mesela, küçük İbrahim vefat etmişti, Peygamberimiz (s.a.v.) ağladı. Dediler ki; “Ya Resulullah (s.a.v.) üzülüyor musun?” dediler. “Hayır, heyecandan ağlıyorum” dedi. Allah aşkı ile ağlarsın, sevinçten ağlarsın, coşar ağlarsın, bu güzeldir değil mi? Mesela İslam hakim olacak, Mehdi (a.s.) çıkacak, feryat figan kendini yere atanlar olur, bayılanlar olur, bu bir zevktir bu. Yahut insan çocuğuna bakar, ağlar güzelliğinden. Karısına bakar, ağlar güzelliğinden. Yahut Allah aşkından coşar, ağlar. Allah korkusundan ağlanır ama bunlar şifadır, insanın zihnini, beynini açar. Ama üzüntüden ağlamak; Allah’a isyandır ve insanı çökertir, yani ruhen ve bedenen çöker insan. Allah ona karşılık verir öyle bir şeye, alenen Allah’a isyan görünümünde oluyor bu. Bunu kimse teşvik etmesin, hele ki şehit cenazelerinde benim aklım duruyor, hayret ediyorum. Kardeşim ger göğsünü, on tane daha alsınlar, 100 tane daha alsınlar alacaklarsa.
SUNUCU 2:Ne kadar güzel bir mertebe.
ADNAN OKTAR: Tabii. Biner biner getirttiririz. Bizi de götürsünler, bizi de şehit etsinler. Bizim öyle bir konumuz yok ki. Biz iftihar ederiz onunla. Sanki ondan biz böyle bir zarara uğramışız veyahut pişman olmuşuz imajı oluşur. Yani sanki bizi manen ezmiş gibi bir görünüm olur ve karşı tarafa, düşmana malzeme de verilmiş olur ayrıca, hem haramdır bu. Çünkü “Allah ben şehit olarak aldım” diyor, o zaman şehitlik ne peki o zaman? O zaman “ben şehitlik istemiyorum” anlamına gelmiyor mu bu? Yani Allah şehitliği makbul olarak Kuran’da belirtiyor. Şehit nedir? Dinsiz ve imansıza karşı silahlı mücadele içerisinde, insan eğer karşı tarafın ateş ile veyahut herhangi bir darbesi ile canını kaybederse, canını Allah’a verirse, buna şehit denir. Allah bunlara “ölü demeyin, ölmemişlerdir” diyor. “Allah katında rızıklanırlar” diyor Allah ve “bununla iftihar edin” diyor Allah, değil mi? Mümin için bir şeref. Buna ağladın mı ne anlamına geliyor bu? “Ben bundan rahatsız oldum” diyorsun sen. Yani “şehit olmasına isyan ediyorum” diyorsun. Bu olmaz, çok yanlış ve bunu kimse teşvik etmemesi lazım. Bununla ilgili yazılar çıkması lazım, konuşmalar olması lazım. Ben mesela orada olsam, yaptırmam o kişilere böyle bir şeyi. Benim bir tanıdığım olacak da, öyle bir şey yapacak. Yaptırmam, olmaz böyle şey. Bir de şehit kefenlenmez, onu da yanlış yapıyorlar. O koç yiğitler kanlı kıyafetleri ile gömülmesi lazım. Tabii olduğu gibi, o kıyafeti ile gömülmesi gerekiyor. Eğer illa istiyorlarsa, kanından alır alnına sürerler inşaAllah. Yani intikamın alınacağı anlamındadır o. Yani gitsinler illa şey olsunlar ama yani “susmayacağız” anlamına gelir bu. Ama gidip orada perişanlık ifadesi verilirse bu, karşı tarafı sevindirir ve Allah’a karşı isyan olur ve sevabı da azalır ve o şehidi de bu mutazarrır eder, rahatsız eder. O Allah katında onurluyken, şerefliyken, ailesini orada ağlıyor olarak görecek, yazık değil mi o şehide, değil mi? Yani onu mutazarrır hale getirmenin alemi ne? Allah diyor ki, “arkadan gelecek, onlar beklerler” diyor. Bakın, arkadan gelecekleri istiyor şehitler. Yani devam etsin şehitler, bize gelsinler diyor, bir nimet olduğu için. Eğer yanlış bir şey olsa, kötü bir şey olsa, Allah öyle söyler mi? Yani bakın, şehitler bile iftiharla devamının gelmesini istiyorlar, “arkadan gelecekleri beklerler” diyor Allah ayette. Mesela benim elimde imkan olsa, ben şehitleri kanlı kıyafeti ile olduğu gibi, onlar için çok büyük bir şereftir, o şekilde gömülür şehitler.
SUNUCU 2:Yakın zamanda Samsun’da da polislerimiz şehit oldu.
ADNAN OKTAR: Onların da öyle. Tabii ki eline sağlık denmez, tabii ki karşılığı verilecektir. Ama işte Mehdiyet döneminde, onlar it gibi saklanacaklardır. Değil böyle ortaya çıkmak, değil böyle çakallık yapmak, yani esamesi olmaz, yani bulamazsın, adamları ortada bulamazsın. Bakın Mehdi (a.s.)’ye biattan sonra, eğer bir tane PKK’lı gelirse, bana istediğiniz sözü söyleyin. Bulamazsınız, yok. Buhar olur adamlar. İmkansızdır, bulamazsın. Yani sıkıysa öyle bir şey yapsınlar. İslam Alemi’nin hiçbir yerinde böyle bir olay olmaz, mümkün değil! Onun için Peygamberimiz (s.a.v.), “kadınlar rahat rahat, tek başına Şam’a kadar seyahat eder, gider” diyor. Atlayacak arabasına, istediği gibi, istediği lokantada inecek, yemeğini yiyecek, otelde istediği gibi kalacak, kimse kılına dokunamayacak diyor Peygamberimiz (s.a.v.), Şam’a kadar gider diyor. Yani Şam’dan kastedilen şu, dünyanın her yerine gider, Müslümanların hakim olduğu her yere. Şu an mümkün mü böyle bir şey? Mesela PKK, heriflerin alerjisi tutuyor, canı istiyor, gidiyor polislerimize, gidiyor askerlerimize, mazlum o bizim koç yiğitlerimize, mazlum Kayseri’den gelmiş, Adana’dan gelmiş böyle Anadolu kokuyor aslanlarımız, kahpece, mesela gece karanlığında tarıyorlar; çocuklar teker teker hepsi şehit oluyor. Ailelerde bir ağlama olunca, PKK’lılar bir seyrediyorlar, diyorlar “ya ne büyük eylem yaptık”. Karşılıklı ellerini tokuşturuyorlar adamlar, o ağlamayı görünce. Çünkü bu örgüt propagandası olmuş oluyor. Kardeşim niye ağlıyorsun? “Bende 5 tane daha var, onu da alın götürün” dersin değil mi? Ne büyük bir şereftir bir aile için şehit ailesi olmak. Hz. Osman (r.a.) şehit olmadı mı? Hz. Ali (r.a.) şehit olmadı mı? Hasan (r.a.), Hüseyin (r.a.) şehit olmadı mı? Hz. Ömer (r.a.)’in şehitliği bizim için çok büyük bir şereftir. Dolayısı ile o kadar sahabe şehit olduğunda nasıl bir nimetse bu; bu da aynı şekilde nimettir. Hz. Yahya (a.s)’yı da şehit ettiler. Hz. İsa (a.s.)’nın o zor ortamında, zor çalışma ortamında onun canı ciğeriydi Hz. Yahya (a.s.), Peygamberdi, şehit ettiler. Hz. İsa (a.s.) iftihar eder bununla, iftihar. Üzülmez Müslüman. Yani ölümü böyle korkunç görürse bir insan, ilk akla gelen, “Allah’a inanmıyor mu acaba?” diye insan düşünür o zaman ve çok kötü bunun anlamı. Onun için bunun mutlaka ortadan kalkması gerekiyor, Müslüman’a bu yakışmıyor. Arkasından da sanki acz ifadesi var gibi ifadeler kullanılıyor. Oluk oluk şehit veririz, hiç sorun değil, bizim öyle bir konumuz yok. Adam diyor ki, “biz zorla alırız” diyor. Kardeşim biz çok duyduk bunu zamanında, her yerde duyduk. Selçuklular zamanında da duyduk, Gazneliler döneminde de duyduk, her zaman duyduk. Fatih Sultan Mehmet devrinde de, bize kabadayılık yaptılar, herkes cevabını aldı. Ama çok fazla şehide mal oldu bu bize. Yani Osmanlı’yı bir düşünün, milyonlarca şehit verilmiştir. İlk defa karşılaştığımız bir olay mı bu bizim yani?
“Selam Hocam” diyor. Cübbeli Ahmet Fatih’te, Fatih Mescidi’nde bir sohbetinde, Peygamberimiz (s.a.v.)’i cemaatten birinin rüyasında gördüğünü, ‘Cübbeli Ahmet’e selamımı söyle’ dediğini, sohbetinde dinledim” diyor. Peygamberimiz (s.a.v.)’in de veli ilan ettiğini söylüyormuş baksana Cübbeli. Yani bakın, bütün evliyalar, herkes, Peygamberler, herkes Cübbeli’yi kutsuyor. Bak bunu Haydar Akbaş diyor. Allah-u alem mümkün. Yani ben bilmiyorum da, Allah-u alem inanırım yani. Peygamberimiz (s.a.v.)’i, cemaatten birinin rüyasında gördüğünü, Cübbeli Ahmet’e selamımı söyleyin dediğini, bak kendisi de görmüş değil. Bak demiyor yani, ben gördüm, Peygamber (s.a.v.) bana selam söyledi demiyor. Başkaları söylemiş oluyor, o zaman sorumluluk da yok yani, çok rahat. “Sohbetinde dinledim. Sanırım Cübbeli sıkıştığında bu tür rüyaları orta yere atıyor”, Haydar Akbaş diyor. Bilmiyorum yani, olabilir. Eğer doğruysa, diğer talebeleri de bunu tasdik ederler, anlarız. Ama yani biraz zor yalan olması herhalde. Ama inanıyoruz tabii.
SUNUCU 2:Ya da kaynağını söylemeleri gerekiyor herhalde bu durumda, kaynak belirtmeleri gerekiyor herhalde.
ADNAN OKTAR: Yani Allah-u alem. “Cübbeli Ahmet’e selamımı söyle dediğini söyledi”, diyor. Ben bizzat kendi duyduğum var, ben ne yapıyorum? Kimin evindeydi o, bir Cübbeli gelmişti? Ben cezaevinden çıktığımda benim ziyaretime gelmişti. Hulusilerin evine gelmişti, evet, tamam. Hulusilerin evine geldi, biz de yine Mehdilik konusunu yine açtık Cübbeli’ye. Daha önce bu konuda sadece “Mehdi (a.s.)’nin başının üzerinde bir bulut olacak” dedi. “Bu Mehdi (a.s.)’dir diyecek, biz de oradan anlayacağız” dedi. “Hocam” dedim ben, “aklın ihtiyarini kaldırmaz mı Melek başının üzerinde duracak, bütün halk da görecek?” Bir de Mehdi (a.s.)’de “ben Mehdi (a.s.) değilim” diyor o arada, yani Meleği yalanlamış oluyor, çok acayip bir durum olmaz mı diye ben de konuşmuştum. O geldiğinde, yine o böyle yaşlı adam şeyi veriyordu, daha gençti, çok gençti, ben onu çok yaşlı zannetmiştim. Böyle yaşlı dedeler konuşur ya, böyle zor konuşur bastonuna dayanarak falan. Öyle bir özentisi de var, yani böyle yaşlı özentisi var. Normalde genç, yani öyle bir üsluba da ihtiyacı yok, ama yaşlı üslubu kullanıyordu o zamanlar bilmiyorum. O zaman flu hatırlıyorum fakat şunu çok iyi biliyorum, ben “Hocam” dedim, “biz aradığımız Mehdi (a.s.)’yi bulduk” dedim, yani onu ima ederek. Yani öyle bir anlatım yaptı ki, yani “net ben Mehdi (a.s.)’yim”e getirdi. Bakın bu cümleyi çok iyi hatırlıyorum, arkadaşlar Tarkan falan da vardı. Onlar da bunu hatırladılar ama ondan gerisini flu hatırlıyorum. Sultan Ahmet Camii’inden bahsetti, “oğlum Ahmet” diye oradan Peygamberimiz (s.a.v.)’in yüksek sesle hitap ettiğini, “oğlum Ahmet” diye, ama bu kadar kısmını hatırlıyorum, yani oğlum Ahmet ama. Peygamberimiz (s.a.v.) de hitap ediyor, kendisi bizzat anlattı bunu. Şimdi birkaç kelimeyi bunlar duyunca, işte Sultan Ahmet Camii ve başka konular da anlatınca, “biz aradığımız Mehdi (a.s.)’yi bulduk” dedim, yani “kimi buldun?” demedi. Yani “bu kimdir?”, “nasıl bir şeydir?” demedi. Bayağı mesrurdu, çok mutluydu. Keşke o günkü konuşmaları daha iyi böyle aklımızda tutsaydık. Çünkü o gün orada olan arkadaşlara sordum, onlar da tam hatırlamıyorlar ama bu kadarlık kısmı tam hatırlıyorum. Yani onun böyle bol rüyası vardır aslında, talebeleri bize yazabilirler, yani onun velayeti ile ilgili böyle. Benim kanaatim, Mehdi (a.s.) olarak sunacaklardı bunu tahmin ediyorum, bu da birçok rahatsızlığı olduğu için işte beynine, kafatasına stent takmışlardı, kalbine de stent takmışlar. İşte “damarlarım donmuş” diyor, bir şeyler anlatıyor, yani benden Mehdi (a.s.) olmaz diyor özetle. Yani Mehdi (a.s.)’nin alametleri bende yok demiyor zaten, “sağlık durumum nedeniyle ben Mehdi (a.s.) olamam” diyor.
SUNUCU 1:Yoksa olacak yani, sonradan olan bir şeymiş gibi.
ADNAN OKTAR: Ben yarın isterseniz konuşmasını getireyim, daha iyi olur. Konuşmadan çok daha iyi anlaşılır. Yani “Mehdi (a.s.)’nin vasıfları şunlar şunlardır, bu bende yoktur” demiyor. Ama bütün hastalıklarını sayıyor, hakikaten çok kapsamlı rahatsızlıkları, işte şekeri de varmış herhalde. Ona bağlı damarlarında da kolesterol birikmesi olmuş herhalde tahmin ediyorum. “Damarlarım donmuş” diyor ve “bu nedenlerle benden Mehdi (a.s.) olmaz” diyor, özetle bunu anlatıyor. Daha önce çok coşkuluydu yani Mehdiyet konusunda. Şu şeyi bir daha yayınlayın. Mehdi (a.s.)’nin o ilgili, var ya onun duası. Mesela o duayı yaptığında, Allah-u alem kendisini Mehdi (a.s.) zannediyordu. Çünkü bakın diyor ki, “adamın maddesine dokunacak” diyor. “Çıkarına dokunacak” diyor. Çok büyük bir coşku ile anlatıyor. Çünkü kendisinin kabul edilmemesi ihtimaline karşın ona zemin de hazırlıyor. Çünkü halk reddedince, “ben dememiş miydim” diyecek, işte “çıkarına dokunacak, maddesine dokunacak diye”. Büyük bir aşk ile, ama herkes gürül gürül “amin” diyor. “Allah’ım, bize Mehdi (a.s.)’yi göster” diyor. Ama sonradan da Mehdi (a.s.) konusu baktı ki bambaşka mecraya gidecek, ne dua ediyor, ne dua ettiriyor, ne böyle bir konuyu açıyor. Bilakis “570 yıl sonra Mehdi (a.s.) gelecek” demeye başladı. Aman diyorlar, bu konuyu açmayalım. Nur talebelerinde de, kardeşlerimiz de “bu konuyu açmayalım” diyorlar. Yani konuyu açmayalım diyenlerin sayısı gittikçe artıyor. İnşaAllah bir hayır vardır. Dinleyelim.
-VTR-
ADNAN OKTAR: Şimdi bu dua yasak. Cübbeli, mümkünü yok yani Allah’ın izni ile bu dua yasak, dua edemiyor. Dua ettirmiyor da. Ben de diyorum talebelerine, gizli gizli dua edin. Hafi yani, sessizce dua edin. Çünkü bir Müslüman, Mehdi (a.s.)’yi görmek için dua etmekle mükelleftir. Hz. İsa (a.s.)’ı görmek için dua eder bir Müslüman, çok büyük bir nimettir değil mi? Nitekim de bak, aşk ile dua ediyorlar. Şu an dua edememelerinin nedenini, herkes çok iyi anlıyor. Yani malum nedenlerden dua edemiyor ve edemeyecek de. Ama Allah o duaları kabul etti işte. Allah duaları kabul edendir. Ama şu an belki dua etmemesinin nedeni en iyi ihtimalle, belki Mehdi (a.s.)’nin geldiğini düşündüğü için dua etmiyor olabilir, ama gene olmaz, çünkü ben halen dua ediyorum, ben Mehdi (a.s.)’yi de henüz görmüş değilim. Onun için ben diyorum, “Ya Rabbi beni Mehdi (a.s.)’ye kavuştur” diyorum. Ben Hz. İsa (a.s.)’yı da henüz görmedim. Dua ediyorum gece gündüz ve Allah, “samimi dua ederseniz duanızı kabul ederim” diyor Allah. Vakti var, şartları oluşmuş, bütün alametleri oluşmuş, yani dua etmemiz o kadar makul ki. Yani o kadar vukua layık ki, Said Nursi’nin ifadesi ile. Yani bir Müslüman’ın dua etmesi, şu an mutlaka gerekli. Çünkü alametlerinin oluştuğunu gören bir Müslüman’ın, artık Mehdi (a.s.)’yi her an bekleyen bir kişinin, “Ya Rabbi beni Mehdi (a.s.) ile karşılaştır” demesi çok normal ve gerekli, bir Müslüman’ın vasfıdır. Ve dua etmekten de insan ayrıca bir şey kaybetmez, sevap kazanırsınız. Ama Cübbeli Efendi dua edemiyor ve dua da ettirmiyor, bu duayı. Bakın, eski coşkuyu görüyor musunuz? Nasıl yer gök inliyor? Ne kadar aşk ile söylüyorlar. Şu an bu aşk ile dua etme olayı yok işte. Artık anlayan anlasın, ne anlıyorlarsa. Ama benim kanaatim, Mehdi (a.s.)’nin geldiğinden yüzde 100 emin olmaktan kaynaklanan bir durum bu. Başka sorularımız var mı?
SUNUCU 1:Var, hemen bir tane sorabilirim. “Çok saygıdeğer Hocam. Araf Suresi’nin 56’ıncı ve 57’inci ayetlerini açıklamanızı rica edebilir miyim? Bu ayetlerde bizim anladığımız birinci anlamının dışında, sizin de ara ara bizlere söylediğiniz gibi başka derin anlamları yani ikinci, üçüncü anlamları var mıdır?” Ayetleri de buraya yazmış zaten. 56 ve 57.
ADNAN OKTAR: Yazmış mı? Öyle daha iyi olur, evet. Araf Suresi, 56: “Düzene konulması (ıslahı)ndan sonra yeryüzünde bozgunculuk, fesad çıkartmayın”. “Düzene konulması (ıslahı)ndan sonra yeryüzünde bozgunculuk, fesad çıkartmayın; O’na korkarak ve umut taşıyarak dua edin. Doğrusu Allah’ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır. Rahmetinin önünde rüzgarları bir müjde olarak gönderen O’dur”. Şeytandan Allah’a sığınırım. “Bunlar ağırca bulutları kaldırıp yüklendiğinde, onları kuraklıktan ölmüş bir şehre sürükleyiveririz”. Ben Hocamıza rica ettim, Ali Bulaç tefsirinden değil mi, Ali Bulaç Hocamız’ın. “Alıverdi, sürükleyiverdi”, yani orijinalinde böyle bir ifade yok. “Sürükledi, sürüklemiş”, neyse o, ama “alıverdi, yapıverdi” zaten bu bir Anadolu şivesidir. Yani Kuran bu şekilde mealine konması doğru değil. Hocamız tabii daha iyi takdir eder ama bir dahaki baskısında bunu çıkarırsa, istirham ediyoruz, çok çok iyi olur, değil mi? Bir de “bakıverdi, geliverdi” yani Kuran’ın bu üslubu değil, Arapçası’nda da böyle bir şey yok. Bu bir Anadolu şivesi olduğuna göre, bunun mutlaka çıkması gerekiyor. Tam doğrusu “geldi, gördü, baktı” o şekilde olacak inşaAllah. İstirham ediyoruz, eğer mümkünse. “Ölmüş bir şehre sürükleyiveririz” diyor, ben “sürükleriz” diye açıklıyorum. “Ve bununla oraya su indiririz de böylelikle bütün ürünlerden çıkarırız. İşte biz ölüleri de böyle diriltip, çıkarırız ki, ibret alasınız”. Şimdi evet, baktığımızda tabii ikinci bir anlamı olduğu görülüyor, Araf Suresi 56. Bir kere 1956’ya baktığını düşünebiliriz. Çünkü Bediüzzaman “1956, münafıkane sistemin çöküşünün başladığı tarih” diyor ve Risale-i Nur Külliyatı’nın serbest bırakıldığı tarihtir, yani mahkeme kararı ile. 1956 çok hayati bir yıldır. “Düzene konulması (ıslahı)ndan sonra yeryüzünde bozgunculuk, fesad çıkartmayın”. Yani deccaliyete karşı bir cevap. Allah’ın koyduğu sistemi, deccaliyetin bozmamasını Allah söylüyor, ki bu Mehdiyet’in düzenlemesi ile deccaliyetin bu bozma sistemi ortadan kalkacaktır. “O’na korkarak ve umut taşıyarak dua edin.” Biz dua etmekle mükellefiz. Allah’tan hem korkacağız, ama umut taşıyarak dua ediyoruz. Mesela Mehdi (a.s.)’nin çıkmasına umut içerisinde olduğumuz için, Mehdi (a.s.) çıksın diye Ya Rabbi dua ediyoruz. Ama bir kısmı umudunu kaybedince dua edemiyor. Etmek istemiyor, işine gelmiyor veyahut maddesine dokunduğu için Mehdiyet belki dua edemiyor. “Doğrusu Allah'ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır.” Bir Allah rahmetten bahsediyor; “iyilik yapanlara pek yakındır”. Demek ki Allah Mehdi (a.s.)’ye ve Mehdiyete öncülük eden millete Allah rahmet sunacak, Türk Milleti’ne bir rahmet sunacak, ona bakıyor olarak düşünebiliriz. “Rahmetinin önünde rüzgarları bir müjde olarak gönderen O'dur”. Yani İslam hakimiyeti olmadan önce Allah ben alametler göndereceğim diyor. Rüzgar gibi, nasıl yağmur yağmadan önce rüzgar geliyorsa, biz rüzgarı gördüğümüzde diyoruz ki, “herhalde yağmur yağacak”. Değil mi? Rüzgar yağmurun alameti. Allah’ın rahmeti yani Mehdi (a.s.) çıkmadan, İsa (a.s.) çıkmadan önce de alametleri önden gelecek anlamına geliyor ayetin ikinci anlamı. “Bunlar ağırca bulutları kaldırıp yüklendiğinde,” yani Allah’ın rahmetiyle ilgili her şey; İslam’ın dünya hakimiyeti, küfrün ortadan kalkması, bilgi akması, rahmet akması, nur akması insanların üzerine, ağırca yükler rahmet gibi yağacak insanların üzerine, hidayet yağacak.
“Onları (kuraklıktan) ölmüş bir şehre sürükleriz” yani maneviyattan yoksun kalmış, İslamiyet’in yaşanmadığı, insanların manen çöktüğü bir topluluğa o bulutları getiririz ve insanların üzerine nur yağar, rahmet yağar, Allah’ın hidayeti yağar. “Ve bununla oraya su indiririz” işte Allah’ın rahmetinin inmesi olarak alırız. “Böylelikle bütün ürünlerden çıkarırız.” İslam çiçek gibi değil mi Bediüzzaman “çiçekler baharda açar, biz kışta geldik” diyor, Mehdi (a.s.) talebeleri için. “Onlar baharda açacaklar” diyor. Yani Ahir zamanda açacaklar diyor. Bir çiçekleri açması gibi, yeşilliğin çıkması gibi bir anda ortalık yeşerecek, kurak ortam İslam’ın nuruyla, İslam’ın bereketiyle dolacak anlamında anlayabiliriz, ikinci anlamı olarak. “İşte Biz, ölüleri de böyle diriltip-çıkarırız.” Yani manen ölmüş insanları kalben diriltip canlandıracak Allah. Yani Mehdi (a.s.)’nin de özelliğidir; ölüleri diriltecektir, manen ölmüş kişileri diriltecektir. “Ki ibret alasınız”. Müslümanlar tabii ki bundan ibret alır, ikinci anlamı bu. Tabii üçüncü, dördüncü anlamları olabilir, derece derece açabiliriz. Mesela 56’ya 57’yi ilave edersek kaç yapar?
SUNUCU 1: 113
ADNAN OKTAR: 113, demek ki, 2012’lere 2013’lere de bir işaret var. O anlamda da alabiliriz inşaAllah. Yani çok büyük olaylar olacak 2012’de, 2013 de inşaAllah. Mehdiyetin ışığı ve sıcaklığı, nuraniyeti gözlere daha keskin görünmeye başlayacaktır. Bir de Mehdi (a.s.) insanlara böyle yük getirecek, onlara zorluk getirecek bir insan değildir. Mehdi (a.s.) sürekli hürriyet, bereket, bolluk ve adalet getirecek bir insandır. Hep Mehdi (a.s.) zorluk çıkaracak bir insan olarak tanıtılmıştır. Kan dökecek, ortalığı karıştıracak, işte insanları zapturapt altına alacak, yani bir kabus gibi olacak ortalık, kan revan içerisinde tutulacak, insanlar özgürlüklerini tamamen kaybedecekler, kadınlar ayrı, çocuklar ayrı böyle garip, hürriyetlerinden yoksun, baskı altında bir hayata girecekler zannediyorlar. Halbuki Mehdi(a.s.)’nin birinci vasfı, ana vasıflarından birisi de sürekli baskıyı kaldırmasıdır. Zincirleri kırmasıdır. Ayette Peygamberimiz (s.a.v.) için de Allah söylüyor, “üzerinizdeki ağır teklif zincirlerini kırar” diyor. O zamanlar müşrikler ve müşrik düşünce, müşrik toplum çok fazla kural getirmişti. Kadınlar da, çocuklar da, insanlar da mahvoluyorlardı. Yani o toplumun katı kuralları, toplumun gizli kanunlarıyla deli gibi yaşıyorlardı. Peygamberimiz (s.a.v.) toplumun o gizli ve açık kanunlarını kırdı. Ve müthiş bir gevşeme ve rahatlama oldu insanların ruhunda, kalbinde. Ve Allah nurunu ve hidayetini insanların üzerine yağdırdı. Bayram sevinci gibi oldu, insanlar kendilerine geldiler. Mehdi (a.s.) de zuhur ettiğinde kadınlar, çocuklar, gençler, insanlar bayram havasına girecekler, yani tahmin edemeyecekleri bir hürriyet ve sevinç ortamı oluşacaktır. Müthiş bir sanat, estetik ve güzellik ortamı olacaktır. Yani şu an biliyorsunuz dünyada ve Türkiye’de de, her yerde sanat öldü. Sanat diye bir şey yok ve bilim de öldü, bilimi de durdurdular. Sanat ve bilim adeta yeni bir çağa geçecek, yeni bir boyuta geçecek. Yani insanların nefesini kesecek bir sanat anlayışı ve insanların nefesini kesecek bilim anlayışı gelişecek. Bilimde müthiş bir gelişme olacak. Teknolojide, modern hayatta, modern teknolojide hayretler içinde kalacakları gelişmeler olacaktır. Çünkü insanların beyni şu an baskı altında, baskı altında olan toplumda beyin yeni bir şey üretemez, telif gücünü kaybeder. Mesala komünist toplumlarda sanatçı kalmamıştır, bilim adamı da kalmadı ve komünist toplum kendi içinde çürüyüp öldü. Çünkü insanların beyni durdu, yani baskıya dayanamadı. O proletarya diktatörlüğü insanları insan olmaktan çıkarttı adeta. Eğer bilse gençler şu an Mehdiyet dönemini, bak hatta dinsiz olanlar bile inanın samimiyetle, bütün istekleriyle, duygularıyla, düşünceleriyle Mehdi (a.s.)’nin gelmesini isterler. Bilmiyorlar yani tahayyül edemiyorlar. Halbuki şu an bir çoğu sürünüyor, yani kelimenin tam anlamıyla sürünüyorlar ve bunalım içindeler. Sinir yatıştırıcı, psikolojik dengeyi sağlamak için kullanılan ilaçlar böyle leblebi gibi satılıyor. İlaçları artık adamlar peynir ekmek gibi yiyorlar, içiyorlar. Demek ki bir bunalım çağı var. Mehdi (a.s.) işte bu belayı kaldıracak ve topluma bir şifa gelecek. Ben mutlu olan bir tane genç kız göremiyorum, bir tane. Çok nadirdir. Hep mutsuzlar, görüşüyorum, konuşuyorum. Mesela gençler de hiç rahat değiller. Mesela dedeler, yaşlı amcalarla görüşüyorum, onlar da rahat değiller. Halbuki hepsinin mutlu olması gerekiyor normalde, hiçbir sebep yok. “Allah insanlara zulmetmez, insanlar kendilerine zulmediyorlar” diyor Allah ayette. Allah “benim ahlakıma girin, size Cennet hayatı yaşatacağım dünyada” diyor. Söz veriyor Allah, “bakın yapın, bunu yapacağım, şükredin nimetimi artıracağım” diyor, “yok şükretmeyeceğiz, yapmayacağız” diyorlar. Bak Allah, “Beni unutursanız, Ben de sizi unuturum” diyor. Bak demiyor tabii Allah, Allah affetsin ben kendi üslubum olarak söylüyorum onu. “Beni unutursanız, Ben de sizi unuturum” diyor. Unutmasını kabul ediyorlar Allah’ın, Allah da onları unutuyor işte. Böyle oluyor Allah’ın unutması. Canlarını yakar ve mutlu olamıyor toplum.
SUNUCU 2: Herkes mutlaka bir şeylerden şikayetçi oluyor.
ADNAN OKTAR: Tabii.Din özgürlük getirir, bereket bolluk getirir, sanat gelir, bilim gelir, estetik gelir yani doğal hayat gelir ortalığa. Bol yeşillik demektir, güzel hayvanlar, güzel insanlar, güzel konuşma demektir, estetik demektir. Çünkü insanın amacı, din ahlakı hakim olduğunda sadece insanın mutluluğu oluyor. Sadece insanların Allah rızası için Müslüman’ın ana amaçlarından bir tanesi de, tabii tek amacı değil bu Allah affetsin o yanlış anlaşılabilir, tabii Allah rızası için yaşıyor. Ama mümin sabahtan akşama kadar “toplumu nasıl mutlu ederim?”, “insanları nasıl mutlu ederim?” bunun için uğraşıyorlar. Çünkü insanı mutlu eden, Allah’ı da mutlu etmiş, Allah’ın rızasını kazanmış olur. Çünkü fakiri sevindiren Allah’ın rızasını kazanıyor, bir güzellik yapan mesela müthiş estetik bir bina yapan bir insan, Allah rızası için yapıyor bunu, onu gören müminler; “eline sağlık, Allah razı olsun” diyorlar, bunu yapan insandan sevap kazanmış oluyor. Dikkat ederseniz Hıristiyanlık, batıl haliyle bile, dindarlığın en yoğun olduğu dönemlerde en gelişmiş sanat o zaman olmuştur. O devirde yapılan kiliseler, kilise süslemeleri, o devirde yapılan tabloları bir daha asla yapamıyorlar ve yapamazlar da. O devirde yapılan besteler bir daha yapılamıyor. Mozart’ın şunun bunun hazırladığı parçaların taklidini bile yapamıyorlar. Çünkü adam Allah’a inanıyor, iman ediyor, gerçi dini batıl ama gene de belki Allah fetret ehli olduğu için onları inşaAllah öyle bir kabiliyet içerisine sokmuştur, bir ihtimal, fakat o aşkla, o şevkle yani hayret edilecek şeyler yapmışlar. Mesela kilise tavanında yapılan resmin, o devrin teknolojisiyle yapılması metafizik, açıklanacak gibi değil. Çünkü adam, sehpa kuruluyor, ahşaptan sırt üstü yatıp resmi yapıyor. Ama resmin çapı mesela 30 m. ve mükemmel çıkarıyor adamın gözünü, kaşını falan. Yani insan yakından resim yaparken bilir, Hocam da ressam, ben de akademide okudum, resim çok yapan bir insanım, bilirim, kalkıp uzaktan bakmadıktan sonra resmin nasıl gittiğini tespit etmek mümkün değil. Yani o kadar zordur ki bu, mümkün değil adeta, o kadar yakından resim yapılması.
“Araf Suresi’ndeki ayetleri açıkladığınız bir soru vardı kesinti sırasında” diyor.
SUNUCU 2: Uzun uzun değinmiştik ona.
ADNAN OKTAR: Ben o zaman şöyle özet olarak söyleyeyim. “Düzene konulması (ıslah)ından sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın”. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) İslam’ı getirdi, ıslah etti, anlattı, fakat deccaliyet fesat çıkarttı, bu bozgunculuğu çıkarttı. Bu ayet deccaliyetin yanlış düşüncesini anlatıyor özetle.
“O'na korkarak ve umut taşıyarak dua edin.” Yani İslam’ın dünyaya hakimiyeti için, Mehdi (a.s.)’nin zuhuru, İsa (a.s.)’nın zuhuru, Hz. Hızır (a.s.)’la görüşebilmek için Müslüman dua eder, meleklerle görüşebilmek için dua eder. Meleklerle görüşmek de mümkündür. Mesela insanlar sadece Hızır (a.s.)’la görüşebileceğini zannediyor, meleklerle de görüşmek mümkündür. Çünkü Kuran’da da bunu çok görüyorsunuz, ayetler var. Ama bilmez insan, melekle görüştüğünü bilmez, yani tanıtırsa biliyorlar kendilerini. Mesela Hz. İbrahim (a.s.)’e de geliyorlar, Hz. İbrahim (a.s.) yemek yememelerinden anlıyor melek olduklarını. “Onun içine bir tür korku kapladı” diyor. Buzağıyı kestiriyor güzel yemek yaptırıyor, “buyurun yemez misiniz?” diyor, aç gelmişler, uzak yoldan gelen insan normalde hemen oturması lazım, “yok teşekkür ederiz, biz tokuz” diyorlar. Onu duyunca Hz. İbrahim (a.s.)’in “içini bir tür korku kapladı” diyor. Çünkü hem çok güzeller, hem yemek yemiyorlar, o zaman bir harikalık var demektir. O zaman melek olduklarından şüphe ediyor ve “içini bir tür korku kapladı” diyor, sonra onlar niçin geldiklerini anlatıyorlar. O zaman anlıyor inşaAllah. Mesela Hz. Dıhye suretinde Peygamber Efendimiz (s.a.v.) sahabelerle konuşurken Cibril (a.s.) gelmiştir, sahabeler anlamadılar. Cibril (a.s.)’i, onu Dıhye zannettiler, ayrılıp gittikten sonra; “O kardeşim Cibril (a.s.)” dedi Peygamberimiz (s.a.v.). O zaman anladılar sahabeler, bir melek gördüklerini anladılar. Demek ki mümkün. Ama bu tarz, aklın ihtiyarını almayacak tarzda olur. Öyle kanatlı, gökte, Cübbeli’nin dediği tarzda olmaz. “Dua edin” diyor Allah, “Allah'ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır” diyor. Yani Mehdiyet ve Mehdi (a.s.) talebeleri İslam’ın hakimiyeti için samimi ve candan, ihlasla gayret edecekleri için Allah onlara rahmet edecek, bizim milletimiz de yiğit, dindar bir millet olduğu için Türk-İslam aleminin lideri olacak inşaAllah, ona bakıyor ayet. İşari manası odur. “Rahmetinin önünde rüzgarları bir müjde olarak gönderen O'dur.” Hangi alametleri gördük? Mesela kuyruklu yıldızın çıkışını gördük, Halley Kuyruklu Yıldızı’nı gördük. Başka ne gördük? Lulin Kuyruklu Yıldızı’nı gördük, çift uçlu hadiste belirtildiği gibi ve ters yönde gidiyor ve çok parlak. Tam Peygamberimizin (s.a.v.) dediği gibi. Astronomlar bu yıldızı ilk defa görüyor, Peygamberimiz (s.a.v.) görmediği halde vahiyle bildiği için, belki Allah göstermiştir, yıldızı bütün detaylarıyla tarif ediyor. Bak astronomlar 1400 sene sonra açıklıyorlar, “ilk defa görüyoruz biz böyle bir yıldız” diyorlar. Peygamberimiz (s.a.v.) su gibi anlatıyor, bütün detaylarıyla anlatıyor. Yönünü de anlatıyor, vaktini de. Şu vakitte çıkacak diyor ve tam dediği vakitte çıktı. “Çıkmadan önce yağmurlar kesilecek, çıktıktan sonra da yağmurlar çok fazla yağacak, insanlar yağmurdan şikayet edecekler” diyor. Bu, bir rahmettir işte, alamet, önden yani yağmur yağmadan önceki rüzgar gibi, bize önden Allah alametlerini gönderdi. Fırat’ın suyu da kesildi, Keban Barajı’yla kesildi. Gazeteler yazdı, “Fırat’ın tarihte ilk defa suyu kesildi” diye gazeteler yazdı. Fırat’ın havzası kurudu, Fırat’ın havzasında insanlar geziyordu, kurudu. İlk defa oldu 1400 yıldan önce, hatta daha önce de, binlerce yıldan beri olan bir şey değil. Belki 100 bin yıllık geçmişi vardır Fırat’ın. Ama ilk defa tarihte suyu kesildi. Mesela Kâbe tarihte ilk defa baskına, Hacca kapatıldı ve hacıların kanı akıtıldı ilk defa. 1400 yıldan beri böyle bir olay yok, bir kere olmuştur. Bu da Mehdi (a.s.)’nin müjdesi olarak alınabilir. “Rahmetinin önünde rüzgarları bir müjde olarak gönderen O'dur”. Biz bu alametleri Mehdi (a.s.)’nin müjdesi olarak önden gördük. Buna bakıyor olarak görüyoruz. “Bunlar ağırca bulutları kaldırıp yüklendiğinde, onları (kuraklıktan) ölmüş bir şehre sürükleriz”. Ağırca bulutlar ne yükleniyor? Allah’ın rahmetini, Allah’ın nurunu, ilmi, Kuran’ı ve bilgiyi yükleniyorlar ve bunu Müslümanların üzerine Allah yağmur gibi yağdıracak. İnşaAllah ona bakıyor. “Ölmüş bir şehre sürükleriz”, yani manen ölmüş bir şehir. İlmin, Kurani derinliğin, Kuran’ın sırlarının bilinmediği bir şehre diyor Allah götüreceğiz, bakın bir şehir. Bir şehir, bu şehre Allah “Ben bunu yağdıracağım” diyor, “bu rahmeti yağdıracağım” diyor. İstanbul mesela, Mehdi (a.s.)’nin bulunduğu şehir, burada İslam’ı, Kuran’ı bilmeyen çok fazla insan var. Demek ki onların üzerine rahmet yağacak inşaAllah.
Evet, bu kadarla bitirelim.
SUNUCU 1: Yarın da Mavi Karadeniz Radyo ve Asu TV’de yayındaymış harunyahya.tv dışında, oradan seyredebilirler seyirciler.
ADNAN OKTAR: Peki, biraz sonra biz internet yayınına devam edecek miyiz? Edeceğiz.
SUNUCU 1: Edeceğiz.
ADNAN OKTAR: Tamam, peki Allah inşaAllah yine görüşmek nasip etsin.
Basında Harun Yahya
Devamı ...Makaleler
Devamı ...Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...Makaleler
Devamı ...Güncel Yorumlar
Devamı ...
Kuran Tefsiri
Devamı ...