SUNUCU: Hayırlı akşamlar sayın izleyicilerimiz. Harunyahya.tv ve Mavi Karadeniz Radyo’dan bizleri izleyebilirsiniz. Aynı zamanda Gaziantep Olay Tv ekranlarından da sizlere sesleniyoruz. Hoş geldiniz ilk olarak.
ADNAN OKTAR: Efendim hoş bulduk sizler de hoş geldiniz.
SUNUCU: Teşekkür ederim. Hocam sorularımız var her zamanki gibi. Ya da size bırakabiliriz.
ADNAN OKTAR: İlk soruyla başlayalım.
SUNUCU: Tabii inşaAllah. İstanbul’dan Boşnak Kübra. “Selamlar saygıdeğer Hocam. İmanın güzelliği kişinin imanı yaşamaya başladığı anda hemen hissedilir mi? Yani ilk zamanlarda cahiliyeye ait tavırları düzeltmek nefsine ağır geleceği için müminin azap yaşaması normal mi? Allah rızasının en çoğunu tercih etmek yerine kendi nefsine uygun gelene kaçan bir insanın ‘göğsünü sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar’ (Enam Suresi, 125) ayetinde bildirilen hissi yaşamaması mümkün olur mu? Samimi bir müminin kalbinde ferahlık hissetmesi yaptığı tavrın doğru olduğuna alamet olarak gösterilebilir mi?”
ADNAN OKTAR: Tabii ki samimi iman edildiğinde, hakkıyla iman edildiğinde bir kalp ferahlığı, huzur olacağı böyle, bir dinsizin dahi anlayacağı kadar nettir. Bir dinsize de desen; “sen mutlaka Cennete gideceğini bilsen, veyahut Cennete gitme ihtimalinin olduğunu bilsen veya sonsuz yaşayacağını bilsen, her şeyin Allah’ın kontrolünde olduğunu bilsen, her şeyi Allah’ın bir an içerisinde yaratıp bitirdiğini ve en mükemmel şekilde yaratıp bitirdiğini bilsen ve samimi de inansan nasıl olursun?’ desen; adam der yani “bayağı rahat olur kafam, son derece rahat olur”. Herkes bilir bunun rahatlık getireceğini değil mi? Ama “mümin sıkıntı çekmez” diye bir şey yok tabii. Hastalanır, belaya uğrar, ummadık olaylarla karşılaşır. Bayağı başı derde girebilir, çok olaylarla karşılaşır Müslüman. Bu rahatça karşılaşabileceği bir şeydir. Hatta Hz. Eyüp (a.s.)’da var ya Cenab-ı Allah’a diyor; “şeytan, bana kahredici bir acı ve azab dokundurdu” (Sad Suresi, 41) diyor. Şeytandan Allah’a sığınırım. Demek ki çok rahatsız olmuş. Allah da diyor “ayağını depret”, ayağını hareket ettir, “suyu iç” diyor yerden çıkacak olan suyu ve “onunla yıkan” diyor (Sad Suresi, 42). Hakikaten sıkıntı duyan bir insan duş aldığında rahatlar, dinçleşir. Susuzluk insanın sinirlerini bozar, gerginlik yapar su içen hakikaten rahatlar, gevşetir insanı. Bir de spor yapan, hareket eden insan o da çok açılır. Mesela sürekli oturan hareketsiz olan insan sıkılır. Ama hareketli olan çok hareket eden insanda sıkıntı gider yani doğal olarak dağılır. Bu üçü sıkıntıya ilaç olan durumdur. Allah onu tavsiye ediyor ona, Hz. Eyüp (a.s.)’a. Dolayısıyla Müslüman sıkıntıyla karşılaşır. Ama tabii gerçek iman hakkel yakin imanda müthiş bir rahatlık vardır. Çünkü Allah’ın ahlakına tamamen o kişi bağlanmış oluyor, kendini Allah’a bırakmış oluyor. Her şeyini Allah yapıyor onun daha önce kendi yapıyor zannederken her şeyi Allah’ın yapmış olduğundan emin olmuş oluyor. O zaman Melek özellikleri kazanmaya başlar insan. Mesela işleri rast gider. Her işinde başaralı olur. Ayette hatta şeytandan Allah’a sığınırım Allah diyor; “gevşemeyin üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz” (Al-i İmran Suresi, 139) diyor Cenab-ı Allah. Bakın mutlaka üstün gelecek. Bir mucize bu. İnanıyorsa mutlaka o üstün geliyor. Mesela Hz. İsa (a.s.) inecek. Yenilemiyor yani yenilmesi mümkün değil. Mesela Hz. Mehdi (a.s.) geliyor, yenilmesi mümkün değil, mutlaka yeniyor. Bu harikadır. Neden? İmanlarını Allah vesile ediyor inşaAllah.
Oktar’ım var mı anlatacakların?
OKTAR BABUNA: Estağfurullah. Bu kül bulutu İstanbul’u teğet geçti sabah çıkan rüzgarlarla. Şimdi onun birazdan görüntüleri de gelecek Hocam uygun görürseniz. Çok büyük bir mucize Allah-u alem. Siz daha iyi bilirsiniz inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Nasıl oldu o?
OKTAR BABUNA: CNN’de bir haber var Hocam çıkmış. Oradan müsaade ederseniz göstereyim. Ama görüntüsü de gelecek inşaAllah. “Kül bulutları İstanbul’u etkilemiyor” diyor. “İzlanda’daki yanardağın patlamasıyla Avrupa’da hava trafiğini durduran kül bulutlarının bu sabahtan itibaren rüzgarlarla İstanbul’u etkilemeden Zonguldak, Sinop ve Samsun’un kuzeyinden Karadeniz açıklarına yöneldiği bildirildi. Kül bulutlarının daha önce yapılan açıklamalarda Trakya üstünden Türkiye’ye gireceği ve İstanbul’un kuzeyinden Batı Karadeniz’deki bazı illerin kuzeyine gelip 20 bin ile 35 bin feet (9 km) arasından Türkiye hava sahasını da etkileyeceği bildirilmişti. Bu sabah yapılan tahminlerde kül bulutlarının İstanbul’un kuzeyinden Türkiye’ye girdiği ve Zonguldak, Sinop ve Samsun’un kuzeyini etkilediği ancak sabaha karşı başlayan ve jet rüzgarları da denilen sistemin etkisiyle bulutların yönünü kuzeye çevirdiği bilgisi verildi.” İstanbul’dan uzaklaşmış böyle bu şekilde maşaAllah.
ADNAN OKTAR: İstanbul’un böyle güzel mübarek özellikleri vardır. Depremde de öyle olmuştu. Deprem adalara kadar geldi. Adalarda yer altına geçti deprem. Gitti gitti gitti gitti ta Avcılar’dan o taraftan çıktı. Dolayısıyla İstanbul’a dokunmadı. Şimdi de bakın ani birden çok hızlı jet rüzgar denen bir rüzgar çıkıyor. Bir anda ikiye bölünüyor ve İstanbul’a dokunmadan geçiyor. Bunda bir hayır hikmet var tabii ki. Bunun sebebi; İstanbul’un özel olarak korunduğunu daha önce hadislerde belirtmiştim. Mehdiyetin yaşandığı bir şehir olması vesilesiyle Allah hususi olarak İstanbul’u koruyor. Bunun ikinci alametini de insanlar yine gözleriyle görmüş oldular. Daha önce söyledim; “birçok harika göreceksiniz, olağanüstü olaylar olacak” dedim. Zaten bu olayın kendisi de başlı başına olağanüstü bir olay değil mi? On binlerce uçak seferi iptal edildi ve çok dikkat çekti. Çok çok dikkat çekti. Allah biraz daha devam ettirmiş olsaydı neler olacağını herkes bilir. Bir hafta devam etmiş olsa dünya felç olur. Allah gücünü gösteriyor, neler yapabileceğini gösteriyor. O yönüyle çok manidar tabii.
OKTAR BABUNA: Bu şeye de dikkat çekmiştiniz Hocam. İzlanda’da olması özellikle, İzlanda’nın evrimde bir numaralı ülke olması. Ekonomik krizde de ilk iflas eden ülkeydi.
ADNAN OKTAR: İzlanda.
OKTAR BABUNA: İzlanda evet.
ADNAN OKTAR: Evet. O çok şaşırtıcı tabii. Maneviyatın en düşük olduğu, Darwinizm’in en yaygın olduğu ülkedir. İlk çöken ülke de orası oldu. İntiharların en yüksek olduğu ülkelerden birisi. Mutsuz insanların en yoğun olduğu, bunalımlı insanların en yoğun olduğu ülkelerden bir tanesidir İzlanda. Dolayısıyla o yönüyle de imanın ve Kuran’ın ehemmiyetine Allah’ın dikkat çekmesi açısından da önemli.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah. Görüntüleri de gelmişti Hocam göstereyim mi?
ADNAN OKTAR: Bakayım, evet.
OKTAR BABUNA: ATV haberden görüntüler.
ADNAN OKTAR: Tamam yeterli bu kadar inşaAllah. Burada mühim olan bulutun ani olarak bir rüzgarla, şiddetli ve güçlü bir rüzgarla karşılaşıp dağılmış olması ve İstanbul’a dokunmamış olması. Bu bir harikadır.
OKTAR BABUNA: Son anda çıkmış o jet rüzgarları maşaAllah.
ADNAN OKTAR: meseEvet. “Selamun aleyküm Hocam. Bu akşam Haber Türk’te Bayraktar Hoca’yla iki kişinin tartışmasına şahit oldum. Hocam akasya ağacının evrim geçirerek fasulyeye dönüştüğünü ve saçma sapan laf kalabalığı yaparak. Gribe aşı buluyoruz, o kuş gribi. Dayanamayarak kapattım. Sabaha kadar sinirlerim bozuldu bakamadım Hocam” diyor. “Allah aşkına bu konuda bir şeyler yapın. Saygılarımla, ellerinizden öperim”, Erkan Şahin, İstanbul-Kartal. Şimdi kardeşimiz ne diyor? “Sinirden uyuyamadım Hocam” diyor, “kapattım” diyor. “Dayanamadım” diyor. Sinirlenecek değil de. Ben baktım, yani dün izledim. Zaten evrim tartışma programı yapılmamış yani evrim propagandası yapılmış. Yani herkes toptan, oradaki ekibin tamamı zaten evrimci. Hepsi birden evrimi anlatmışlar. Şimdi cevabını biz vereceğiz. Yani orada tartışma programı yok zaten. Yani tamamı evrimi çeşitli yönleriyle anlatıyorlar. Oradaki Bayraktar Bayraklı Hoca diyor ki, “Müslümanlıkta var evrim zaten” diyor o onu anlatıyor. O da diyor ki, “bilimde zaten evrim var” diyor. Herkes “sen de haklısın, ben de haklıyım” kafasında zaten. Orada bir şey yok. Akasya ağacından fasulye mi olur diyor? Kardeşim biz 200 milyon yıllık, 250 milyon yıllık, 300 milyon yıllık ağaçlar gösteriyoruz. Yapraklar gösteriyoruz. Milimi milimine aynı, hiçbir şekilde değişiklik yok. Yani akasyanın fasulyeye döndüğüne dair bir delil de yok. Nereden çıktı bu? Hurmadan insan oldu, fasulyeden bilmem Einstein çıktı, bilmem ne oldu bir şeyler oluyor. Şimdi herkes, atsın elindeki sopasını, ipliğini, değneğini biz hepsini bir anda ortadan kaldıracağız Allah’ın izniyle. Dolayısıyla sinirlenmelerine falan gerek yok. Heyecanla beklesinler Hocalarının çıkıp onları böyle paspas gibi nasıl dümdüz edeceğini inşaAllah.
OKTAR BABUNA:Bana da birçok mesaj geldi Hocam. Gözlerinin sizi aradığını söylüyorlar Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:EvvelAllah.
OKTAR BABUNA:Birisi de demiş ki,” moralim çok bozuldu” demiş bir hanım. “Ne olur” çıkın şunlara haddini bildirin” diyor.
ADNAN OKTAR:Canım şimdi gidip HaberTürk’ü basacak halimiz yok. Değil mi? Biz davetli gideriz inşaAllah. “Selamun aleyküm biz geldik” deyip içeri dalamayız. Bir vakti merhumu var acele etmesinler. EvvelAllah inşaAllah. Güzel şeyler yazmış kardeşlerimiz.
“Salı günü TRT Çocuk Kanalı’nda Hayvanların Sırları isimli programına bakarken dikkatimi çekti. Programda çocuklara yılanların neden ayaklarının olmadığı soruluyor. Çocuklar da çocukça cevaplar vererek bilemiyorlar. Ve sonunda çocuklara güya doğru cevabı veriyorlar. Doğru cevap ise şu; yılanların ayaklarının olduğu fakat duvar aralarında avlanmaları gerektiğinden dolayı zaman içerisinde ayaklarını kaybettiği söyleniyor”. TRT ile ilgili bir üslup kullanmış burada kullanamam ben, burada söyleyemem. “Vergilerimizle beslediğimiz TRT çocuklarımızı Darwin’in Evrim Teorisi’ni bilinç altınlarına kazıyor. Lütfen bu konuyla ilgilenin” diyor. Erhan Kocaoğlan diyor. Erhan kardeş, zaten bizim hakim olamadığımız yerler resmi kurumlardır. Biz halkımıza, milletimize hakim olduk. Yani % 90’ı şu anda Darwinizm’e inanmıyor. Ama üniversitelere bizim girmemiz mümkün değil. TRT’ye bizim girmemiz mümkün değil. Devlet kurumlarına biz giremeyiz. Ama halkımızın hemen hemen % 90’ının üzerindeki bir kitle şu an Darwinizm’e inanmıyor. Ve hepsine ulaşıyoruz. Ama bir tek TRT’de değil. Baksana Bayraktar Hoca’yı çıkartıyorlar, ilahiyatçıları çıkarıyorlar, evrim propagandası yaptırıyorlar. Hiç ummadık insanlar, ummadık sözler ettiriyorlar. Buna karşı en güzel yapılacak şey, internet kanalıyla herkese doğru bilgiyi sürekli aktarmak. Birbirlerine bizim internet sitelerimizi tavsiye etmeleri. Çünkü bizim internet sitemizi okuyup da bir insanın evrimci olması mümkün değildir. Çok kapsamlı ve geniş detaylı deliller var. Oradan her türlü bilgiyi alabilirler.
“Selamun aleyküm Hocam. Allah rızası için mailimi lütfen okuyun. Ben çok zor durumdayım. Çaresini bulamadığım bir derdim var. Hocam benim bir erkek kardeşime cinler musallat oldu. Senelerden beri gezmediğimiz Hoca, psikiyatri kalmadı.” Herhalde psikiyatri servislerine gitmişler. “Hocam biz yetimiz, babamız yok. Çok zorluk içinde kardeşimizi gezdiriyoruz. Her gittiğimiz Hoca yazıyor, çiziyor, gönderiyor. Hocam artık şarlatanların elinde oyuncak olduk Hocam. Allah rızası için bize yol gösterin. Artık kardeşimizi tanıyamıyoruz. 30 yaşında. 8 yıla yakın bu derdin çaresini arıyoruz. Hocam artık tevbe, dine karşı...” Aklını kaybetmiş zaten olabilir. Dine karşı bir şey söylemesi bir şey değil. “‘Hıristiyan olacağım ben’ diyor, gördüğü görüntüleri anlatıyor Hocam. Hiçbir insan beyni dayanmaz Hocam. Allah aşkı için bize yol gösterin. Ben sizin sohbetlerinizi hep dinliyorum ama cesaret edememiştim. Ama artık umudum azalıyor. Lütfen bize yardım edin. Allah’a emanet olun.” Nilgün Ova, Kahramanmaraş. Cin mi acaba yani şizofren vaka da olabilir, değil mi? Cin olup olmadığı belli değil. Bir kere Hocalara götürme olayını bir kere durdursunlar. Öyle bir Hocayla hallolacak bir konu değil bu. O şekilde olmaz. Bir de cinin yani bu tarz bir musallat olması, bu tip bir olay olmaz. Bu tip konular genellikle, şizofren vakalarında oluyor değil mi? Bir kere ailede böyle bir şey var mı? Yani geçmiş atalarında böyle bir olay var mı? Bir ona bakmaları lazım. Doktorumuz da daha iyi bilir ama beyninde bir hasar olabilir, ona bağlı bir şey olabilir. Yani ilaç tedavisi yapılması lazım benim gördüğüm, değil mi?
OKTAR BABUNA:Tıbbi yardım.
ADNAN OKTAR:Tıbbi yardım yapılması lazım. Çünkü mesela, gerçi elektroşok çok sert bir yöntem ama gerekirse o da denenebilir. Elektroşok denenebilir.
OKTAR BABUNA:İlaç tedavilerinde de bayağı bir şey edebiliyorlar.
ADNAN OKTAR:Evet ilaç tedavisi olabilir. Yani ilaçlarını muntazam kullanacak yüksek dozda. Ama “ilaç etki etmiyor” diyorsa, o zaman konuşabiliriz. Yani tedavi yapılıyorsa normal makul tedavisi yapılıyorsa, normalde netice almaları lazım. Değil mi? Benim bildiğim öyle. Bize daha detaylı bilgi verirse, tıbbi bilgi verirse kardeşimiz değil mi? Yani psikiyatristlerin görüşlerini bize bildirirse, raporların fotokopilerini internete koysun bize göndersin. İnternette biz bir bakalım, izleyelim. Oradan anlarız. Ama cinlerin öyle bir olayı olmaz. Öyle bir konuları yok. Cin musallat oldu. Öyle bir şey duymadım.
OKTAR BABUNA:Hocam deminki konuyla ilgili şeyi hatırladım şimdi. Bu TRT’de bir balığı, coelacanth balığının canlısını gösterip, evrim aleyhinde bir haberde vermişlerdi. O dönemde bir gösteri yapmışlardı. Sizinle ilgili pankart açmışlardı hatta. Gürültü yapıp bir grup TRT’nin önüne gidip.
ADNAN OKTAR:Evet, geçenler de öyle bir şey göstermiştim.
Tabii mesela “ben bu adam cinlenmiş, ben bu adamın cinini çıkaracağım” deyip böyle fakir ailelerden, zengin de olsa insanlardan para toplamak Allah onun burnundan getirir. Yani çok büyük bir zulüm ve çok büyük acımasızlıktır. Allah’tan korksunlar. Ama mesela dua edecekse, Kuran ile onları olumlu yönde etkilemeyi düşünüyorsa, kalplerine bir inşirah ferahlık olur diye düşünüyorsa bunu Allah rızası için yapar. Hatta onlar geldikten onların üzerine hediye de verebilir mesela, bir yiyecek içecek ikramı olur. Ve özellikle hiçbir şey alınmadan gönderilir. Yani ama kalem dahi olmaz, kalem dahi. Yani bu çok çok çirkin, müthiş bir vicdansızlıktır ve acımasızlıktır. Bak mesela bu çocuğun buradaki mağduriyeti çok açık. Yani bayağı canı yanmış. Allah’tan korksunlar yani hastalık bir yandan, vampirler bir yandan. Değil mi? Yani o hastalıktan da daha da ayrı bir bela olmuş oluyor. Böyle zulüm yapmaktan şiddetle kaçınmaları gerekiyor. Çok büyük bir acımasızlık. Yani bu boğazlarına tıkanır, yani Allah boğazlarına tıkar. Böyle bir zulümü yapmayacaklar. Yaptılarsa bile aldıklarını geri versinler. Bu arkadaşımızdan, bu kardeşimizden kim ne aldıysa Kahramanmaraş’ta olmuş bu olay anladığım kadarıyla Nilgün Ova kardeşimizin. Bu kişiler kendini biliyordur. Aldıklarını mutlaka geri vermeleri lazım. Ve özür dileyecekler. Helallik dileyip bunu geri versinler. Yani ben bunu söylüyorsam bir bildiğim var ki söylüyorum. Değil mi? Bunu yaparlarsa çok iyi olur, Nilgün Ova kardeşimizden bu Kahramanmaraş’ta kim ne aldıysa. “Ben Hocayım şuyum buyum” diye iddiayla o kişiler paralarını geri versinler. Bir de böyle ailelerde doktorların da para almaması lazım. Mesela ben birçok doktoru bilirim mesela güzel huylu, güzel ahlaklı doktorlar var böyle. Hakikaten fakir ailelerden para almazlar. Adam çok mağdur durumda, götürüyor profesöre götürüyor; öküzünü satmış, tarlasını satmış “parasını aldım getirdim efendim” diyor. Şimdi sorması lazım doktorun, “Sen bu parayı nereden aldın, nereden getirdin?”. Çünkü üstün başın perişan senin, değil mi? “Tarlamı sattım”. “Olmaz. Git tarlanı yeniden al” diyecek. Değil mi? “Hatta ben al üzerine para vereyim” diyecek, “o tarlanı geri al böyle şey olmaz” diyecek. Yani doktorlara da bu bereket getirir. Çok fakir, çok muztar durumda olmasa alıp götürüp profesöre getirmez. Adam cebine koymuş parayı gelmiş zaten. Demek ki perişan durumda. Yani samimiyeti de açık. Böyle bir insandan para alınmaz. Yani maddi durumu hakikaten yerindedir, hakikaten sarsmıyordur. O belki olabilir. Makul ölçüde alabilir. Ama fakir ailelerden, perişan durumda, muztar olduğu için gelmiş ailelerden para almak bereketi olduğu gibi ortadan kaldırır. Yani hiç hiç yakışmaz. Vicdana uygun olmaz. Tabii.
Bu kardeşimizi o zaman sen takip et Oktar, var mı senin internet adresin?
OKTAR BABUNA:Var Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Ne diyecek?
OKTAR BABUNA:Ben onlarla bağlantıya geçebilirim Hocam. O e-mail varsa.
ADNAN OKTAR:Vardır onların e-maili evet. E-mail yoluyla bu Nilgün Ova kardeşimizle bağlantıya geç. Kardeşinin psikiyatri raporlarını al. Onlara bir bakalım. Cin min falan feşmekan olmaz. Yani öyle bir konu olmaz. Olsa biliriz, inşaAllah. Duyarız, haberi gelir bize. Arkadaşlarımızdan, kardeşlerimizden. İnşaAllah. Cinler bu devirde adam gibi hareket etmek mükellefiyetindeler inşaAllah. Mehdiyet devrinde, Hz. İsa (a.s.)’ın devrinde, hiçbir ecinni takımı Müslümana musallat olamaz. Hiçbiri. Mümkün değil. Bak açıkça Allah’ın izniyle meydan okuyorum. Değil mi? Bir bildiğim var ki söylüyorum. Böyle bir şey olmaz. İt gibi korkarlar, it. Yani böyle bir şey olmaz. Gönülleri çok rahat olsun. Hepsi köpek gibi pısmış durumdadır. Yani kafir cinlerin hepsi. İnşaAllah. Yani mümkün değildir Hz. Mehdi (a.s.)’ın olduğu bir ortamda, Hz. İsa (a.s.)’ın olduğu bir ortam da gidecekler Müslümanlara musallat olacaklar. Ne hadlerine? Tir tir titriyorlar, köpek gibi. Öyle bir şey olmaz. O yüzden gönülleri rahat olsun. Yani öyle bir şey mümkün değil inşaAllah. Ama psikiyatrik bir rahatsızlık olabilir. Çünkü bazen beyinde bir iltihaplanma oluyor, bilmem ne oluyor falan Allah vermesin. Ama herhalde şuuru kapalı anladığım kadarıyla. Yani telkine de kapalı olur. İlacın dışında bir şey olmaz. Çünkü o konuşma, o üslup yani bize aktarıldığı kadarıyla şuurunun kapalı olduğu anlaşılıyor. Yani ağır bir şizofreni vakası olabilir. Olabilir Allah şifa versin. Ama ilaçla tedavisi mümkün. Yani öyle o kadar doktor doktor gezdirmeye de gerek yok. Bizlere bilgi verirlerse, biz belki gönüllü bir doktor kardeşimizi görevlendiririz. Rica ederiz, ilgilenir. Ondan sonra konu da hallolur. Evet.
Yani insanları tabii böyle zahirine göre değerlendirme alışkanlığı olduğu için, bir bakıyorlar ya diyorlar “adam evliya”. Halbuki direkt sahtekar oluyor. Adam bakıyor ya diyor “bunun din ile hiç alakası yok” diyor. Halbuki evliya o olmuş oluyor, veli olmuş oluyor. Onun için, dış görünüme göre insanları değerlendirme mantığı yanlıştır. Bir de, tabii bu dış görünüme göre değerlendirme çok yaygın. Mesela zengin görünümlü bir insana karşı, sevgi ve saygı daha yoğun oluyor. Ama fakirlere karşı sevgi ve saygı daha düşük oluyor. Ben bunu her yerde görüyorum ve çok acı bir olay. Yani bakar bakmaz kıyafetine, tavrına göre bir muamele oluyor. Bu yakışık alacak bir şey değil. Halbuki her insan ölümlüdür. En gösterişli dediğimiz insan, mesela bakıyorum genç kızlar aslan gibi, son derece güzel gösterişliler. Ama mesela onun 70 yıl sonrasını düşünüyorum. Mezarda upuzun tertemiz kemikler böyle. Kafatası, kemikler simsiyah karanlık toprağın altında. Ama zifiri karanlık toprağın altında, orada yatıyor kemik olarak. Nerede o daha önceki lüks çantalar, lüks kıyafetler, makyaj malzemeleri, o şen kahkahaları, değil mi? O azametli yürüyüşü, o enaniyeti? Kafasını dikerek falan, hiç ölmeyecekmiş gibi bir haller, böyle kibirli haller. Ama bakıyoruz mezarın altında milim kıpırdamıyor toprağın altında. Çıt yok. Sessizlik yani tam anlamıyla mutlak sessizlik; ondan sonra sıfır görüntü simsiyah karanlığın altında. Efendim o lacoste çantalar bilmem neler, değil mi? O parfümler. Ne parfüm götürebiliyor mezarın altına, ne artistlik yapabiliyor, ne yatın üzerinde gelip böyle güneş gözlüğüyle millete hava atabiliyor, ne azamet yapabiliyor, ne sigara içebiliyor yerin altında. Değil mi? Marlboro falan girmez oraya mezarın altına. Ne, efendim böyle eğlence yerlerinde yahut işte barlarda falan böyle entel havalarında, artistlik hareketler yapabiliyor. Hiçbir şey yapamıyor. Bu ne kadar süre içinde oluyor? Çok çok kısa süre içerisinde oluyor. Ben geçenlerde söyledim, bir arkadaşım bana yine dikkat çekmiş. Ben Fashion TV’yi açıyorum, seyrediyorum, bakıyorum. Sürekli bu mankenleri gösteriyor, onların geliş gidişlerini gösteriyor. Orada, böyle perspektif küçük bir noktadan başlıyorlar, yani bir yerden çıkıyor. Ben diyorum, Allah onları şimdi yaratıyor, yani yerden annesi babasını yaratıyor. Gittikçe büyüyor büyüyor gelişiyor, ilk yaratılışı oluyor. Kocaman oluyor büyüyor, sonra yaşlanıyor, gerisin geriye dönüyorlar. Sonra mezara toprağın içine doğru gidiyorlar. Her seferinde o gözle seyrediyorum. Çünkü hep aslan gibi genç kızlar, hakikaten çok azametli. Tabii bomboş bakışlar birçoğunda böyle. Çocuklarda da öyle, böyle robot gibi bakıyorlar kollar iki taraftan yan yana. Birçoğu öyle niyeyse. Nedir o? Tarz mı yapmışlar? Ama bakın, sistem orada kaç dakika sürüyor? Yaklaşık 1,5-2 dakika sürüyor. Dünyada ne kadar sürüyor? Saniye hesabıyla onun bilmem kaç bin misli olmuş oluyor. Ama mutlaka kısa sürede neticeleniyor. Çünkü mesela Hitler döneminin mankenini gösteriyorlar, acele acele hareketlerle falan geliyorlar ama hepsi toprağın altında şu an. Değil mi? O devrin ünlü kadınlarını gösteriyor, mesela Mussolini döneminin İtalyan kadınlarını falan gösteriyor. Hızlı hızlı, bayağı şık ve güzel gösterişli kadınlar. Hepsi mezarın altında, hiç kıpırmadan şu an duruyorlar tamamı. Mesela o devirde biz onlara bu konuyu anlatmış olsak, aynı konuyu. “Ya daha dur bakalım, daha ohoo sen neden bahsediyorsun? Daha çok vakit var” derler. Bakın, üzerinden nesil geçmiş daha. Bir anda bitmiş, üzerinden nesil geçmiş. Orada onları filme alan adam da kim bilir ne havalardaydı. Onların video filmi veyahut sinema veyahut işte neyse onu tespit edilirken. Değil mi? Yahut konuşmaları var mesela şen kahkahaları var teybe alınmış. Hiçbiri yok ortada şu an. Allah diyor; “fısıltılarını duyuyor musun?” diyor (Meryem Suresi, 98). “Fısıltılarını işitiyor musun?” diyor. Hatta “üstlerinden geçiyorsun”diyor. Hakikaten birçok mezarlıkta insanlar üstlerinden geçiyor. Haberleri olmuyor, altta adamlar. Değil mi? Mesela birçok mahalle mezarlık üzerine kurulmuştur İstanbul’da. Grayderle dozerle kazıyıp atıyorlar, yani götürüyorlar başka yere konuyor. O mezarlığın üzerinde bina var. Onun için havaya girenler haddini bilecekler. Mesela kadınlarda da, erkeklerde de. Bir kere mesela bir genç kız, daha küçücük bir spermden oluşuyor hiç ortada yokken. Mesela bunu düşünmesi lazım. Koskoca bir insan oldu. Değil mi? Saçına bakıyor havaya giriyor, gözüne bakıyor havaya giriyor, koluna bacağına bakıyor havaya giriyor. Yani “Bunu kim yarattı? Bunu düşünmüyor. Halbuki aczini düşünmesi lazım. Şimdi, cildinin biraz 1 milim altı kıpkırmızı kan. Derisini bir kaldırsan, mesela en güzel genç kızın, diyorlar ki süper azametinden geçinmiyor böyle. Görsen yani böyle “dünyayı ben yarattım” gibi gidiyor. Derisi kalksa bütün insanlar kaçar. Yani kimse bakmaya tahammül edemez. Bak sırf 1 milim derinin kalkması durumunda, değil mi? Çünkü kasları ve yağları görünecek.
OKTAR BABUNA:Ben çok şahit oldum inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Değil mi? Kaçacak delik arar adam. “Aman aman” der, kanı iliği çekilir. 1 milim, birkaç metre kare deri olayı kapatıyor. Allah o deriyle örttüğü için, o öyle görünüyor. Allah o deriyi bir kaldırsa, dehşete kapılır insan açıkçası. Sokağa çıkamaz, kimse sokağa çıkamaz. Değil mi? Biraz daha içine girdiğimizde kan görüyoruz, biraz daha, et görüyoruz, kemik görüyoruz, bağırsağı var, karaciğeri var, dalağı var. Değil mi? Bu kadar havayı nereye atıyorsun sen o zaman? İşte bu azamet ve bu enaniyet, büyüklük hissi bu mucize. Çünkü akılcı düşündüğünde mümkün değil, yapamaması lazım. Yani her gün aczini görüyor, sabah kalktığından aczini görüyor zavallılığını görüyor. Ve günde defalarca aczini ve zavallılığını görüyor değil mi? Perişanlığını görüyor. Olağanüstü bakım yapıyor ondan sonra dışarıya çıkabilecek hale gelebiliyor. Buna rağmen akıl almaz bir azameti nereye kadar yerde yapıyor? Şu kadarcık yerde yapıyor, beyninin içindeki görüntüde. Bakın beynin içinde görüntü olarak yaşamasına rağmen ve bu kadar aczine rağmen, bu kadar büyüklük ve azamet hissi olup, azgın olup; hatta bu hırsla insanları öldürmeye kalkması, hırsızlık yapması, soygun yapması, bağırıp çağırması, insanları dolandırmaya kalkması bu bir mucizedir. Yani bu kadar azgın olması insan nefsinin, değil mi? Allah diyor; “zaluma ve cehula” diyor Allah. “Zalim ve cahildir insan” diyor. Bu çok büyük bir mucizedir. Mesela her insan, en azametli giden bir kadın bile, yahut erkek de beyninin içindeki şu kadarcık yerde bu görüntüyü görüyor. Ama bakın daha insanların % 99’u bu gerçeğin farkınd a değil. Gece-gündüz anlatmamıza rağmen farkında değiller şu an, birçok insan. Dünyada da farkında değiller. Bu Yaratılış Atlası’nda anlattığımız kısmı okuyanlar bazen hakikaten anlayıp şok oluyorlar. Anlayanlar mutlaka Müslüman oluyor. Mesela Amerikalı bir yazar kız vardı, hemen Müslüman oldu. Buraya geldi kız. “Neden etkilendin?” dedim. “O son kısım. Uyarı kısmı var ya arkada” dedi. “Dikkat bu hayatınızın işte bütün yönlerini değiştirecek bir kısımdır” diyor. Ona benzer bir açıklama var. “Oradan ben çok etkilendim” diyor. Ama tabii, tekrar insan zihnini açar. Yani çocuklarda da bu böyledir. Mesela bir şeyi “oğlum yapma” dersin yapar, “yapma dersin” yapar ama defalarca dedikten sonra o anlamaya başlar. Bazen insanın dikkati zor açılabilir. Onun için Kuran ayetlerine bakın dikkat edin hep tekrarlar vardır. Sürekli tekrarlar vardır. Tekrar çok önemlidir, yani insanın kafasını açar. Onun için yani bir kere söyledim deyip konuyu bitirmemek lazım. Biz mesela evrimi anlatıyoruz, bir daha anlatıyoruz, bir daha anlatıyoruz. Ama dikkat edin, karşı tarafta bir daha anlatıyor, bir daha anlatıyor, bir daha anlatıyor. Biz ne yapıyoruz? Biz de bir daha bir daha anlatıyoruz inşaAllah. İşte mücadelenin kökeninde bu var. Bunu yapacağız biz inşaAllah. İnsan beyninde görüntünün oluşması konusu, dünyanın en büyük olayıdır şu an. Dünyayı kökten müthiş sarsacak bir olaydır. Hangi programda bir insanın, kendi beyninin içindeki görüntüyü fark ettiğini veya onunla görüştüğünü anlıyorsun. Öyle bir imaj görüyor musun sen hiç? Hiçbiri farkında değil. Mesela coşuyor bağırıyor, çağırıyor. Halbuki beyninin dışına asla çıkamaz. Ne yaparsa yapsın çıkamaz. Mesela bir bakan açıklama yaptığında, beyninin içindeki görüntüye açıklama yapar. Dışarıya açıklama yapamaz. Veyahut mesela bir iş adamı, işçilerine talimat verdiğinde beyninin içindeki görüntüye talimat verir. Asla beyninin dışına çıkamaz. Hiçbir varlık beynin dışına çıkamamıştır şu ana kadar. Bu mümkün değil, imkansız. Ama tabii bunun düşünülmesi için biraz en azından anlatılanları tekrar tekrar birkaç defa okuması gerekir. Çünkü benzetmeler var. Rüya çok güzel bir delildir. Allah bize her gün rüyada bunu gösterir. Mesela uyuyoruz, uykuda bizi yemeğe davet ediyorlar. Gidip sandalyemizi çekiyoruz, gayet kendimizden emin bir şekilde değil mi? Tavuk geliyor budunu ayırıyoruz. Böyle gayet kendimizden emin bir şekilde. Kemali afiyetle yemeğe başlıyoruz. Pilavdan da alıyoruz falan. Çok bayağı keyfimiz yerinde oluyor. Aklımızın ucundan dahi geçmiyor. Hayal olduğunu bilsek yer miyiz biz onu? Değil mi bambaşka bir şey olur? Ama bilmediğimiz için bize bu bilgi verilmediği için % 100 eminiz. Mesela trafiğe çıkıyoruz rüyamızda değil mi? “Arabalar aman çarpar “diyoruz, “bekleyelim diyoruz” değil mi? “Kırmızı ışık yanıyor” diyoruz, “aman dur” diyoruz, dur biraz. “Yeşil ışık haydi bakalım geçelim”, diyoruz. Süratle karşıya geçiyoruz. Dikkat etmediğimizde araba çarpıyor, küt diye acısını hissediyoruz, değil mi? Ambulansla hastaneye kaldırıyorlar, kolu kopuyor adamın resmen görüyor kolunun koptuğunu rüyasında. Panik oluyor. Yani acayip rahatsız oluyor. Ameliyata alıyorlar rüyasında hiçbirine o anda insanlar hayal demiyor. Şimdi de anlatıyoruz “bak hayal” diyoruz. “Olur mu öyle şey?” diyor. Rüyasında da anlatsak yine ona da inanmaz. “Öyle bir şey yok” diyor. “Var” diyor, “işte görüyorsun”. O yüzden Allah rüyayı her gün insanlara gösteriyor. Bu hakikati insanlara göstermek için. Dünyanın bu dev hakikatini bu büyük konuyu insanların bu büyük aczini Allah her gün rüyada insanlara öğretiyor, anlatıyor. Ama her gün insanlar anlamazlıktan geliyor. Allah da sürekli aynı konuyu bir daha anlatıyor ki bahaneleri kalmasın. Çünkü Hz. Ali (r.a.) da diyor. “Dünya bir rüyadır, uyanacaksınız rüyadan” diyor. Tabii ki aslı vardır. Ama o da hayal. O da görüntüdür. Yani gölge varlıktır. Madde dışarıda vardır. Ama o da Allah’a göre onlar mutlak varlık değildir. Gölge varlıktır. Yani saydam, saydam bir varlık. Enerjinin yoğunlaşmasıyla oluşmuş saydam bir varlık ve simsiyah karanlık var dışarıda. B aşka bir şey yok. Cisimler böyle. Allah o simsiyah karanlığı kaldırıp bize pırıl pırıl aydınlık renkli bir dünya gösteriyor. Mesela rüyamızda villa inşaatı devam ediyor. Ona gidiyoruz değil mi? Adam merdivenlerden teker teker çıkıyor, ayağıyla çıkıyor yürüyor. Kapıyı eliyle koluyla açıyor, garç diye kapı açılıyor, içeri giriyor adam yani değil mi? Rüzgar esiyor çıkıyor balkona yani eksik hiçbir şey yok ki. Menekşe kokusu geliyor, “ne kadar güzel mis gibi kokuyor, menekşe kokuyor” diyor. “Haydi bakalım” diyorlar “kebaplar hazırlandı” diyor. Kebap kokusunu duyuyor. Etin sıcaklığını da duyuyor. Kıvamını da hissediyor. Yiyor yemeği doyuyor adam rüyasında. “Bana bir soda getirin fenalık geçiriyorum” diyor. Yani eksik hiçbir şey yok. Tamamı tamam. Ama tamamı hayal. Değil mi? Bakın Allah’ın gücüne. Mesela bir bakıyor, koskoca şehir görüyor yani hiç görmediği bir şehri görüyor bir anda. Hiç bilmediği caddelerden geçiyor. Adam diyor ki, daha önce gördüğünü görüyordun. Nereden daha önce gördün? Hiç görmediğin şeyler yani İtalya’ya hayatında gitmemiş adam, İtalya’yı görüyor. İtalya benzeri bir şeyler görüyor.
OKTAR BABUNA:Yeni insanlar görünüyor, tanımadığı.
ADNAN OKTAR:Tabii canım tanımadığı, görmediği hiç hissetmediği şeyler. Mesela hiç gitmediği bir eve gidiyor. Rüyada gittiğimiz evleri biz tanıyor muyuz? Biliyor muyuz?
SUNUCU:Yok.
ADNAN OKTAR:O zaman atmasınlar daha önce gördüğünü. Görsek ne olur ayrıca? Fark etmez ama hiç görmediğimiz yerler. Bize niye yalan söylüyorlar. Bu sistemi Allah’ın her gün öğrettiği bu sistemi insanların iyi görmesi lazım. İşte bu gördüğümüz rüyanın aynısını şu an beynimizde görüyoruz. Dışarıda aslı vardır. Fakat biz onun mutlaka görüntüsüyle muhatap oluruz. “Ben inanmıyorum” diyen gözünün kenarına şöyle bir bastırsın. O mesela Ferre çantasını koysun karşısına o süslü çantasını, bir bastırsın. Çanta böyle böyle hoplar. İki tarafa doğru gider. Ferre gözlüğü de iki tarafa doğru gider. Yatı da bu tarafa doğru gider, fabrika da oynar. Tamamı beyninin içindeki görüntüdür. Bütün sanayi ve teknolojiye ait her şeyi Allah yaratır. Sinema görüyoruz rüyamızda değil mi? Sinemaya gidip film seyrediyoruz. Yani rüyamızda gördüğümüz sinema salonunu herhangi bir kişi yapmamış. Değil mi? Ama işte falanca Bey’in sinema salonu diye gidiyoruz biz oraya. Ama Allah’a ait, Allah yapmış onu. Hiç kimseye ait değil o. Değil mi? Koltuğuna oturuyoruz sinemanın, koltuğuna oturuyoruz. Gayet de emin oluyoruz kendimizden. Rüya boyunca büyük bir heyecanla insan onu yaşıyor. İşte dünya da böyledir. Yani hatta diyor ki; “günün bir vakti kadar biz bu rüyayı gördük” diyor Ahirette uyananlar. “Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı?” diyorlar. Rüyadan kalktığını zannediyor. “Bizi kim kaldırdı?” diyor Kuran, ayet. Şaşırıyor yani “burası neresi?” diyor, “Biz nerede kalktık?” diyor. “Ne kadar kaldınız” deniyor, soruluyor? “Bir günün bir vakti kadar” diyor. “Bir göz açıp kapama kadar da olabilir”, diyor. Yani “çok kısa” diyor mesela bir kısmı. O kadar diyor. “Bir göz açıp kapama vakti kadar kaldım” diyor. Karar veremiyorlar. Yani ne kadar kaldıklarını anlayamıyorlar. Yani baygın mıydı? Uyku halinde miydi? Karar veremiyor. Ama bir yaşantı olduğunu anlıyor. Bu sefer de Ahirette inkar etmeye başlıyorlar, biliyorsunuz bu görüntü, bu hayatı? Orada da kurnazlık yapacaklarını zannediyorlar. Mesela diyor Allah, “bunu yaptın” diyor. “Yok yapmadım” diyor. Ağzı diyor ki “sen yaptın,” diyor. Sonra eline verilen bir şey var, bir kutu gibi bir şey var. Onun bütün hayatını anlatan videokaset gibi bir şey, orada onun görüntüsü hemen gösteriliyor. O da diyor ki “bu nasıl bir şey ki en ufak bir detaya kadar görüp tespit etmiş” diyor. Bak ona da şaşırıyor daha hala Allah’ın gücüne inanabilmiş değil.
SUNUCU:Geri dönmek de istiyor.
ADNAN OKTAR:Geri dönmek de istiyor. Tekrar. Bir de ona da şaşırıyor, “nasıl tespit edildi bu”, diyor. Allah’ın gücünü anlasa der mi onu? İnanmıyor. Mesela Allah’a yalan söyleyemeyeceğine inansa, Allah’a yalan söyler mi? Değil mi? Daha hala orada kendince böyle demagojiyle konuyu kapatmaya çalışıyor. Ve kurtulamıyor. Bu konuları derinlemesine düşündürmek için zengin örnekler vermek lazım. Yani tek örneği sürekli vermek insanlarda ülfet meydana getirir. Aynı konuyu anlatmak. Mesela bazen Diyanet’in programları oluyor. Çok sakin bir sesle, aynı konuyu, aynı üslupla, aynı şekilde anlatıyor ve dikkat veremiyor insanlar. Çok zor olur onun anlaşılması. Duyulmamış örneklerle ve iyi vurgulayarak akılcı bir üslupla anlatılması lazım. Mesela monoton bir ses tonu da dikkati boğar. Yani tek düze bir ses tonu. Veyahut sürat de bazen boğar. Kelimeleri insanlar yakalayamaz. Özellikle hayati noktaların bir daha vurgulanmasında fayda vardır o tip konuşmalarda, o tarz konuşmalarda, ki insanların bahanesi kalmaz. İnsanların bahanesinin kalmamasını sağlayan Allah’tır. İnsanları gönderir Allah, Onları konuşturur, onların ağzını kullanır Allah. Onların ses tonunu kullanır ki hepsini kendi yaratır Allah. İnsanlara konuları anlatır Allah. Sürekli anlatır. Bahaneleri kalmasın diye. Şimdi mesela ben de anlatıyorum bahaneleri kalmamış olacak. Mesela televizyonlarda da Allah sürekli anlatıyor. Bahaneleri kalmıyor. Evlerde her evde Kuran var. Oradan da bahaneleri kalmıyor. Çünkü bütün kitapları okuyorlar, gazeteyi okuyorlar. Gazetedeki ilanlara varıncaya kadar okuyor. Ama Kuran’a gelince sayfasını dahi açmak istemiyor. Şimdi bunun hesabı sorulacak tabii. Kendilerince kurnazlık yapıyorlar diyorlar ki; “Şimdi ben gencim. İstediğim gibi bir yaşayayım. Sonra 60-70 yaşına gelince öleceğine yakın, zaten dünyadan da rahat kem aldığım için birden bir tevbe ederim. Hemen İslam’a girerim. Yani İslam’ı yaşamaya başlarım. Allah da buna inanır. Allah’ı haşa kandırmanın son derece kolay olduğu kanaatinde zaten. Haşa Allah’ı yaşlı bir ihtiyar olarak görüyorlar. Bir ağlar bir şey yapar, bir tevbe eder. Konu biter” zannediyorlar. Halbuki diyor ki Allah, Peygamber (s.a.v.)’e bak “sen onları affetsen de ve onlar için 70 kere Allah’tan af dilesen de Allah onları affetmez” diyor. Allah’ı insanlar anlamıyorlar. Yani Allah rahatça kandırılabilecek zannediyorlar haşa. Yani sanki onun o kurnazlığını Allah bilmiyor. Kardeşim sen kaç sene kendini kurnaz zannediyorsun, Allah’a oyun oynuyorsun kendince. Mesela 60 sene. 60 sene Allah’la mücadele veriyorsun sen. 70. senede “ben Allah’ı kandırırım” diyor, haşa. Allah onların bildiği gibi değil. Onların o şu kadarcık aklını yaratan Allah. O, o tuzağın kurulmasını sağlayan da Allah’tır. Ve ondan intikam alacak olan da Allah’tır. Allah onu bilmez mi onun ne anlama geldiğini? Çünkü 60 yıllık bir vicdan zaten “bu ben böyleyim” diyor adam. Tasarlanmış bir durum var, tasarlanmış. Tasarlaması ayrı mesele bakın, taammüden bir suç işleniyor burada. Taammüden. Tasarlayarak işliyor suçu. Mesela bazı insan vardır, kafası hakikaten boştur adamın hiç aklında değildir. Hakikaten iman edemiyordur. Ama 70 yaşına gelir birden Allah hidayet verir, açılır. O ayrı. Ama bu tasarlanarak işlenmiş bir suç var burada. Bunun Allah hesabını onlara soracak işte. Tasarlanarak işlenen suç çok büyük bir suçtur. Bir de Allah’ı kandırması suçu da var kendince. Allah’ı kandırmaya kalkıyor. Ve 60 yıl Allah’ı kandırdığını düşünüyor. “Şimdi artık seni haşa” diyor “Allah’a seni kandırmama gerek yok” diyor. Güya haşa. Aklınca o kendi kafasınca. Bundan sonra seni kandırma vaktim devam ediyor, gibi olmuş oluyor. Kendi kafasına göre. Allah’ın hiç onun ibadetine ihtiyacı yok. Onun yaptıklarına da ihtiyacı yok. Allah onun vicdanını görmek istiyor ve kendine göstermek istiyor. Allah onu zaten biliyor. Böyle bir oyuncu Cennette de aynı oyunu oynamaya kalkmaz mı Müslümanlara? Değil mi? Bu vicdanda olan bir insan Cennette olduğunu düşünün, nasıl olur böyle bir ortam? Dolayısıyla Allah böyle insanları, Allah’ın kendi dilemesi dışında Cennete koymaz. Yüksek vicdana sahip insanları Allah Cennete koyuyor. “Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis,” diyor Allah. “Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön. Artık kullarımın arasına gir. Cennetime gir” (Fecr Suresi, 27-30). Mutmain olacak nefis. Son derece vicdanlı, dürüst, akılcı, Allah’a tam teslim olmuş. Allah’ı dürüstçe seven, Allah’ın sanatını dürüstçe anlayan insan olması lazım. Şimdi bak ben kendimi zorlamıyorum. Bakıyorum ışıklı bir alem, elips şeklinde bir ekran var şu an karşımda. Ve pırıl pırıl bir alem, Beril var, sen varsın karşımda ve uzakta gibi görünüyorsunuz. Ve nefis bir netlik var. İnsan gözünün içindeki sıvı grimsi pelte. Grimsi hafif öyle net değil. Bulanıktır. Fakat şuradaki görüntünün keskinliğine netliğine bakın. Beynimin içinde olduğu halde şu keskinliğe bakın. Yani değil mi? % 100 karşımdaymışsınız gibi görünüyor. Net yani direkt karşımda gibi görünüyor. Şimdi böyle bir durumda bir insanın iman etmemesi mümkün mü? Yani böyle bir görüntüyü kim yapabilir? Nasıl olsun böyle bir şey? Ve bunu kim görüyor? Yani bunu göreni kim yapıyor? Bakın bunu göreni kim yapıyor? Bunu görmek ayrı bir sanat, bunu göreni yaratmak ayrı bir olay. Yani bunu görenin yaratılması çok büyük bir olay. Çünkü onun ayrı bir tane de onun gözü var. Çünkü beyinde görüntü oluşuyor diyor. “Beyinde görüntü oluştu” dediği, beyne gelen elektrik akımını kastediyor. Ete giden elektrik akımını. Beyindeki o elektrik akımını, beyne giden o elektrik akımını gözden beyne giden o elektrik akımını gören göz kim? Asıl insan bu işte. Öbürü zaten bir mekanizma, alet etten bir alet. İnsan o değil, asıl insan o değil. O kalıp o. O ceset o. Onu görene biz insan diyoruz asıl. Onu gören zaten hesap veriyor Ahirette. Ceset hesap vermiyor. Ceset çok rahat. Cesedin bir konusu yok yani. Göz hesap vermez. Göz et yani normal bildiğin et. Beyin de ettir, normal et. O hesap vermez. Onu gören asıl göz var. Beyindeki görüntüyü gören asıl göz. O elektrik akımına bir bakıyor o göz, elektrik akımını pırıl pırıl dünya olarak görüyor. Bakın yeteneğe bakın o gözdeki yeteneğe. Elektrik akımı geliyor, elektrik akımına bir bakıyor, bir mucize elips şeklinde birden bire ekranda pırıl pırıl yatlar, katlar, dünya, insanlar, genç kızlar, delikanlılar, herkes insanlar var. Bu gören varlık, normal mi bu? Olağanüstü bir şey değil mi bu? Elektrik akımını bu insan dünya olarak görüyor. Dünya olarak görüyor, bu ne demek bu? Bir de kokluyor, burnu olmadığı halde kokluyor. Burun koku almaz ki? Burna havadan kimyasal maddeler geliyor, burnunda kimyasal reaksiyon meydana geliyor, elektrik akımı meydana geliyor burundaki sinir hücrelerinde. Burun alıyor garibim beyne iletiyor elektrik akımını. Şimdi gül kokusu elektrik akımı olarak geliyor. Orada bir burun var. İçine bir çekiyor, mis gibi gül kokuyor, “bu elektrik akımı?” diyor. Bakın çok düşük amperli elektrik akımını mis gibi gül kokusu olarak alıyor. “Ne kadar güzel kokuyor?” diyor. Dil, ağızda pirzolayı yiyor, “nefismiş çok şahane pirzola” diyor. “Bayağı şahane. Üzerine de şu garnitürlerden alayım” diyor. Dil ne yapıyor? Onu o dokunan kimyasal maddeleri elektrik akımına çeviriyor. Alıyor beyne götürüyor. Çok düşük amperde beyin elektrik akımı. Beyindeki dil ve ağız onu yiyor. Oradaki kişi. Beyindeki kişi yiyor. O asıl lezzeti alan. Dil almaz lezzeti, dilin hiçbir özelliği yoktur. Dil bir ettir. Normal satılıyor ya koyun dili gibi. Aynısıdır, hiçbir özelliği yoktur. Bomboş bir şeydir o. Elektrik akımını götürür beyine, beyine götürür. Beyindeki insan o yemeği yer ve tadı alır. Beyindeki o ruh. “Ne kadar lezzetliymiş” diyen odur, beyindekidir. Dil ne anlar etten. Dile sadece temas ediyor. Dil o kimyasal madde ile temasa geçip, orada meydana gelen elektrik akımını beyine götürmekle mükellef bir mekanizmadır sadece. “Damak tadı” diyor. Damak zaten tat almaz ki, damağın tadı olsun, değil mi? O elektrik akımını yemek olarak alan, o elektrik akımını dünya olarak gören, oradaki beyindeki kişi insandır. İşte biz buna “ruh” diyoruz, anlaşıldı mı? Ve “bundan size az bilgi verilmiştir” diyor. Evrimciler de habire dil ile, damak ile uğraşıyorlar. Asıl insan ayrı. Asıl insanı, “o elektrik akımını gören gözü, bu adamın, bu kişinin nasıl?”, bunu araştırmaları lazım. Nasıl bir gözü var ki, elektrik akımını simsiyah beyninin içinde canlı ve renkli bir dünya olarak görebiliyor. Neyse, şimdi bu kadar, devam etmeyelim, bir dahakine devam edelim.
OKTAR BABUNA: Bu konuyu ben sizden, daha doğrusu sizin arkadaşlarınızdan ilk dinlediğimde, bütün hayatım değişmişti Hocam inşaAllah. Allah razı olsun.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, elhamdülillah.
OKTAR BABUNA: Hiç unutamamıştım. Amerika’dan dönmüştüm o zaman inşaAllah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Tamam şimdi ara verelim.
SUNUCU:Kısa bir aradan sonra tekrardan devam edeceğiz. Yayınımıza tekrardan hoş geldiniz. Hatırlatmak isterim ki, harunyahya.tv sitesinden yayınımızı 24 saat takip edebilirsiniz. Soru ve görüşlerinizi bize ahirzamansohbetleri@hotmail.com adresinden ulaştırabilirsiniz ve harunyahya.org ve harunyahya.net adreslerinden Hocamızın tüm eserlerini ücretsiz olarak indirebilirsiniz. Hocam, sözü size mi bırakalım tekrar?
ADNAN OKTAR: Evet, bana bırakın. Şimdi TRT’nin bu üslubu çok ayıp olmuş. Buna şimdi kafam takıldı. 20 Nisan 2010, saat 16.50 sıralarında, TRT Çocuk kanalında, üstelik de çocuklara, doğru olmayan bir bilgiyi TRT’nin vermesi yakışık almamış. Çünkü kardeşim bizde, 100 milyon yıllık yılan var, verelim TRT’ye yayınlasın. Nerenin evrimi, devrimi falan, yok öyle bir şey. Diğer böceklerin de, hatta amber içinde kalmış olanları var. Amber içinde kalmış böcekler, değil mi? Yılan olarak da yine, fosil olarak da çok fazla elimizde fosil var. TRT istiyorsa götürelim, verelim. İlmi olarak inceletebilirler. Üniversitede de inceletebilirler değil mi? Yani yaş tespiti yapabilirler, ama bu tip izahlar yakışık almıyor. Yani elde bir fosil yokken, belge yokken, delil yokken çocuklara, duvar aralarında avlanmaları gerektiğinden dolayı, zaman içerisinde ayaklarını kaybettikleri. Nerede görülmüş böyle bir şey? Yılan dünyanın ilk dönemlerinden beri hep yılandır. Yani ayağını kaybedecekse, o zaman hepsinin ayağını kaybetmesi lazım, duvar arasında böcekler de var avlanan falan. Yani o kadar mantıksız bir açıklama ki bu, duvar arası. Hangi duvar, nerenin duvarı, milyonlarca yıl önce duvar mı vardı? “Fakat duvar aralarında avlanmaları gerektiğinden”. “Kayaların arasında” demek istediler herhalde. Bütün hayvanlar zaten bir şeylerin aralarında avlanıyorlar. O zaman kediler falan, hepsi ayaksız hayvanlar olup, yerde sürünmesi lazım kediler, köpekler falan. Hepsinin ayağını kaybetmesi gerekiyor, değil mi? Bir şeylerin aralarını giriyor hayvanlar, her zaman girer, her hayvan bir şeylerin arasındadır yani. Şu mantık mı? TRT’ye bu gitmedi. Bunu düzeltsinler. Bunu bir yarınki programda detaylı anlatalım. İnşaAllah.
Bir de bu Nilgün Ova, Kahramanmaraş’taki bu kız kardeşimizin kardeşini böyle istismar etmeleri, onun rahatsızlığını istismar etmeleri, ben gıcık oldum yani, çok illet oldum. Bu kardeşimizden para alan kimse bu adamlar, bunları parasını geri versinler, yani rica ediyoruz, istirham ediyoruz. Hukuki bir mücadeleye gerek kalmasın, değil mi? Hukuki uğraşmamıza gerek kalmasın. İstirham ediyoruz, bunu geri iade etsinler. İnşaAllah. Size de bilgi versin, kardeşimiz siz yardımcı olun. İnşaAllah.
Evet, iyi siz soru sorun da konuşalım. Haydi bakalım.
ALTUĞ BERKER:Estağfurullah Hocam. Ben demin programın ilk bölümü biterken bahsettiğiniz konu ile ilgili bir ayet okuyacağım uygun görürseniz tabii. İşitme, görme ve her duyunun beyinde algılandığını izah etmiştiniz. Enam Suresi, 46. ayet. Şeytandan Allah’a sığınırım. “De ki: Düşündünüz mü hiç? Eğer Allah sizin işitmenize ve görmenizi alıverir ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah’tan başka getirebilecek ilah kimdir? Bak Biz nasıl ayetleri çeşitli biçimlerde açıklıyoruz da, sonra onlar gene sırt çevirip engelliyorlar.”
ADNAN OKTAR: O çok manidar tabii ayet. Tam açıklıyor yani. MaşaAllah. Ver ayeti. 46, şeytandan Allah’a sığınırım. “De ki: Düşündünüz mü hiç?” Bakın, düşündünüz mü? Bu çok manidar. Çünkü “bunu düşünme ile elde edebilirsiniz” diyor Allah, değil mi? Demek ki, rahatça elde edilebilecek bir şey değil. Düşünme, konsantre olma, dikkat vermek gerekiyor. “Eğer Allah sizin işitmenize ve görmenizi alıverir,” Bak şimdi, ben bunu söyledim, Ali Bulaç Hocamdan istirham etmiştim. Alıverir, mesela bu bir Anadolu şivesidir, alıverir. Kuran’da böyle bir ifade yok. “Alır” diyecek inşaAllah. Onu istirham ederim hemen değiştirsin Hocamız. Ali Bulaç, çok değerli bir ağabeyimizdir. Çok muhterem bir insandır, genel kültürü de çok güçlüdür. Ben hep onun mealini kullanırım. Kullanırım demeyeyim, Allah affetsin. Okurum. Fakat bunu inşaAllah, daha önce de söylemiştim. Çünkü sık sık rastlıyorum, inşaAllah süratle düzeltirler. Bakın, çok önemli bir şey söylüyor Allah. “ De ki: Düşündünüz mü hiç?”, bir. Önce düşünmenin önemine, yani “düşünme olmadan bunu kavrayamazsınız” diyor Allah. “Allah sizin işitmenizi ve görmenizi”, kulağınızı, gözünüzü demiyor bakın. İşitmenizi ve görmenizi. “Alır ve kalplerinizi mühürlerse”. Kalp, şuur yani ruh, algılayan benlik. “Bunu mühürlerse”, benliğinize bu gücü vermezse. “Onları size Allah’tan başka getirebilecek ilah kimdir?” Kimse yapamaz. Yani şuur alındı mı, beyni, gözü de durabilir adamın. Gözü sapasağlamdır, beyni de sapasağlamdır ama göremez, değil mi? Şuur kilitlendi mi, bitti. İstediği kadar gözü sağlam olsun, beyni de sağlam olsun, elektrik de muntazam gidebilir. “Onu görecek gözü alırsam” Allah diyor, onu gören gözü. Yani “beyne giden o elektriği, seyreden gözü, beyne giden elektriği dünya olarak gören gözü alırım” diyor Allah. 45. surede de Allah, “Böylece zulmeden topluluğun kökü kurutuldu. Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’adır”. 45, senin aklına bir şey getiriyor mu?
ALTUĞ BERKER:1545 Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Tabii bak, şeytandan Allah’a sığınırım. “Böylece zulmeden topluluğun kökü kurutuldu.” “Kökten bitirdim” diyor Allah, tamamını, zulmeden topluluğun. “Hamd alemlarin Rabbi olan Allah’adır.” Allah’a hamd edilecek bir durum demek ki bu, inşaAllah. 1545’e de işaret var tabii. Şeytandan Allah’a sığınırım. “Gaybın anahtarları O’nun Katındadır.” Yani Allah’ın Katındadır. “Ondan başka”, Allah’tan başka, “hiç kimse gaybı bilmez”. Ve Allah’ın bildirdiği elçileri bilir gaybı. Allah gaybı elçisine bildirirse, Peygamberler’e bildirirse, onlar da bize bildirir. “O’ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir”. Bak, karada ve denizde olanların tümünü. Gemilerin gidişi, gelişi, sandallar, kayıklar, karada bir arabanın içindeki insan, çocuk, yaprak, atom, tümünü O bilir. “O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez.” Bak, “ağaçtan düşen bir yaprak, Benim bilgim dahilinde düşer” diyor Allah. Yani o nasıl düşerken böyle bir parabol çiziyor ya, bir şeyler, hareketler yapıyor. Düşeceği yer, hepsi Benim Katımda bellidir” diyor Allah. “Ve yerin karanlıklarındaki bir tane”, toprağın altında küçük bir tane, hiç kimsenin bilmediği bir tane, mesela bir buğday tanesi, açıyor, buğday veriyor. “Yaş ve kuru, dışta olmamak üzere, hepsi apaçık bir Kitap’ta yazılıdır”. “Hepsi tek bir an içerisinde Benim kaderimde yazılıdır” diyor Allah. Bu detay tabii çok acayip, insanın iyi düşünmesi gerekiyor. Mesela biz diyoruz ki, “atom çok küçük” diyoruz. Peki atomun çekirdeğindeki bir evreni düşünelim ve o evrenin içerisindeki dünyayı düşünelim. Atomun çekirdeğindeki değil mi? Demek ki atomun çekirdeği, bizim anladığımız anlamda küçük değil. O bize göre izafidir, yani zaman ve mekan algısı izafi oluyor. Bize göre küçük, ama bir başka varlığa göre çok çok çok büyük, yani müthiş büyük. Mesela biz de diyoruz ki, “uçsuz bucaksız evren” diyoruz. Başka bir varlık diyor ki, “şu iğne ucu gibi görünen yer, o mu evren?” diyor mesela uzaktan. Gösteriyorlar, “ha şu mu evren? diyor. Bir başkası mesela, ne bileyim bir portakal kadar görüyor evreni, bir başka şuur. Bir başkası için de, “Hiç göremiyorum, nerede? diyor. Bir tek Allah görüyor, o göremez. Mesela bir kısım şuurlar için şu an 2. Dünya Harbi daha yeni başlamış durumda. Alman Orduları, Polonya’ya giriyor daha şu an. Mesela gazetelerde haberler çıkıyor şu an. Bir başka yerde Hz. Adem (a.s.), Cennette eşi ile beraber. Başka bir şuur onu görüyor. Mesela şeytanın Cennetten kovulması Allah’ın Katında hazır, yani şu an kovuluyor. Ama hepsi tek an içerisinde Allah Katında bitmiştir. Yani an, sonsuz kısa zaman demektir.
Evet, şimdi sorunuz varsa, soru sorabilirsiniz.
ALTUĞ BERKER:Bu anlattığınızı “Sonsuzluk Başlamış Durumda” isimli kitabınızda çok detaylı olarak, çok harika bir şekilde anlatmışsınız Hocam. Ben onu defalarca okudum. Okumak isteyenler www.harunyahya.org sitesinde kitaplar bölümünden “Sonsuzluk Başlamış Durumda” kitabını okuyabilir inşaAlalh.
ADNAN OKTAR: Evet, “Sonsuzluk Başlamış Durumda” kitabı hakikaten birçok kişide çok güzel, olumlu etki yapmıştı. Yıllardan beri de o, öyle etki etmeye devam ediyor. Aslında kitaplarımın hepsi birbirinden güzeller, ama o, özellikle onu tavsiye ederim.
ALTUĞ BERKER:Biraz evvel anlattığınız konudaki ilgili kitabınız da.
ADNAN OKTAR: Bu, şu kitap da mesela, bunu da tavsiye ederim, “Kuledeki Küçük Adam.” İnsan beyninde görüntünün nasıl olduğunu anlatıyor. Çok şahane bir kitap. Ucuz da bunlar yani. İsterlerse internetten ücretsiz de indirebilirler. Ama kitap olarak okumak isteyenler de, ki maaliyetine çok çok yakın satılıyor. Çünkü bayağı kaliteli eserler, normalde bayağı pahalı olması lazım böyle eserlerin. Ama çok ucuz, inşaAllah.
SUNUCU:Burada görmüştüm. Şunu okuyorum. “Hocam Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Hocam, gençliğimizde hep düşündüğümüz bir konu olan, “Neden İslam Birliği beraberliği yok?” konusunu sizden duyunca müthiş bir heyecan uyandırdınız. Yaklaşık 2 aydır sizi izliyorum. Bütün hayatım değişti diyebilirim. Depresyon ilaçları ile yaşıyordum inşaAllah, sizin vesilenizle huzuru buldum. Allah sizden sonsuz razı olsun. Çevremdekilere de anlatmaya çalışıyorum inşaAllah. Dualarımız sizinle, Allah yolunuzu açık etsin, sevgi ve selamlarla”. Filiz Hanım söylemiş. Pek soru olmadı ama iyi bir açıklama oldu sanırım.
ADNAN OKTAR: Çok güzel. Filiz Hanım’a saygılarımızı, hürmetlerimizi iletiyoruz inşaAllah. Allah hidayetini arttırsın, ilmini arttırsın, kalbine inşirah, ferahlık versin. Bütün milletimize bu nimetleri nasip etsin. Filiz Hanım’a da nasip etsin inşaAllah. Bu yüzyıl ve önümüzdeki yıllar, sürekli harikaların olacağı yıllardır. Bunu ben söylemiştim değil mi geçen haftalarda?
ALTUĞ BERKER:Evet Hocam.
ADNAN OKTAR: “Harika olaylar olacak” dedim. Kesintisiz devam ediyor değil mi?
ALTUĞ BERKER:Her gün çok büyük olaylar oluyor Hocam.
ADNAN OKTAR: Evet, maşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Bu kül olayı gibi, işte depremler oluyor, Cumhurbaşkanı’nın uçağı düşüyor gibi. 50-60 yılda bir olmayan olaylar oluyor yani.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Kardeşimizin sorusunda Hocam, geçenlerde Kuran’ın şifa olduğuna dair ders yapmıştınız programda. Onun bir tecellisidir. Sizin anlattıklarınız tefsiri olduğu için Kuran’ın, depresyon ilaçlarını bırakmış mesela, şifa olmuş yani.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, elhamdülillah. MaşaAllah sözü, Allah hikmetle, güzel yaratıyor. “Hepsinde hayır vardır” anlamındadır inşaAllah. Hepsini bir derinlikle, bir anlamla, bir güzellikle, bir mana ile yaratır anlamındadır inşaAllah. Yani hiçbir şey hikmetsiz değildir inşaAllah. Ahzap Suresi 36. “Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman” bak, “Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, mümin bir erkek ve mümin bir kadın için, o işte kendi isteklerine göre seçme yoktur”. Yani “Peygamber (s.a.v.) ne derse, harfiyen, aynısını yapmanız gerekir” diyor Cenabı-ı Allah. “Kim Allah’a ve Resulü’ne isyan ederse, artık gerçekten o apaçık bir sapıklıkla sapmıştır”. Peygamber (s.a.v.)’e isyanı, Allah’a isyan olarak kabul ediyor Cenab-ı Allah. Peygamber (s.a.v.)’e itaati de, Allah’a itaat olarak kabul ediyor Kuran ayetinde. Bak, Allah’a ve Resulü (s.a.v.)’e, “Allah ve Resulü bir şeye hükmettiği zaman”, Allah ve Resulü ne demek? Yani “Resul (s.a.v.)’e uyarsanız, Allah’a uymuş oluyorsunuz anlamında” diyor. “Bir işe hükmettiği zaman,” Yani Allah’ın hükmü olmuş oluyor Peygamber (s.a.v.)’in hükmü. “Mümin bir erkek ve mümin bir kadın için, o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.” Yani kendi kafasına göre davranamaz. Mutlaka o denilen şekilde hareket etmesi lazım. En doğru, en güzel hareket o olmuş oluyor. “Kim Allah ve Resulü’ne isyan ederse”, bakın, kim Allah’a ve Resülü’ne isyan ederse, Resul (s.a.v.)’e isyan ve itaatsizlik, Allah’a isyan olarak alıyor Allah. “Artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.” Allah “sapıklıktır, sapmıştır” diyor. Zaten sapanların yeri de Cehennemdir inşaAllah. “Hani sen, Allah’ın kendisine nimet verdiği ve senin de kendisine nimet verdiğin kişiye, eşini yanında tut ve Allah’tan sakın diyordun. İnsanlardan çekinerek, Allah’ın açığa vuracağı şeyi kendi nefsinde saklı tutuyordun. Oysa Allah, kendisinden çekinmene çok daha layıktı. Artık Zeyd, ondan ilişkisini kesince, Biz onu seninle evlendirdik ki, böylelikle evlatlıklarının kendilerinden ilişkilerini kestikleri kadınları boşadıkları zaman, onlarla evlenme konusunda müminler üzerine bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir.” Biliyorsunuz, Zeyd’in hanımı boşanmıştı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’le evlenmek istiyordu. Çok beğeniyordu Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i haklı olarak. Hem imani yönden, her yönden çok mükemmel bir insan olduğu için. Peygamberimiz (s.a.v.) de utanıyordu toplumdan, “evlatlığının hanımı ile evlendi” demesinler diye. Allah bak diyor ki, şeytandan Allah’a sığınırım. “Hani sen, Allah’ın kendisine nimet verdiği ve senin de kendisine nimet verdiğin,” Şimdi Peygamber (s.a.v.)’in yanında, Peygamber (s.a.v.)’in hizmetinde olması çok büyük bir nimettir. Çok müthiş bir güzellik. Peygamber (s.a.v.)’in yardımcısı. Ona hizmet eden insan. “Eşini yanında tut ve Allah’tan sakın diyordun.” Yani “boşanma, yanında tut ve Allah’tan sakın” diyor. Ama Peygamber (s.a.v.) de istiyor. Yani böyle bir şey olsa, evlenmeyi istiyor. “İnsanlardan çekinerek, Allah’ın açığa vuracağı şeyi kendi nefsinde saklı tutuyordun.” Bak, Allah’ın açığa vuracağı şeyi, Allah sana zaten insanlara bunu bildirecekti” diyor Allah. Bilinen bir şeydi bu, yani Ben biliyordum diyor Allah, biliyorum diyor. “Kendi nefsinde saklı tutuyordun.” Peygamber (s.a.v.) bunu bir reaksiyon olur yahut yanlış düşünülür, fitne olur diye söylemiyor. “Oysa Allah, kendisinden çekinmene çok daha layıktı. Artık Zeyd ondan ilişkisini kesince,” tamamen boşanıp, ayrılınca. “Biz onu seninle evlendirdik ki, böylelikle evlatlıklarının kendilerinden ilişkilerini kestikleri (kadınları boşadıkları) zaman, onlarla evlenme konusunda müminler üzerine bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir”. Yani Zeyd hanımını boşuyor, her halde o arada anladığım kadarı ile iddet bekliyor. Fakat Peygamber Efendimiz (s.a.v.) o dönem içerisinde, boşandıktan sonra onunla evlenme fikri aklından geçiyor Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in. Fakat çekiniyor. İlişkisini kesince, yani iddet müddeti bitip, yanından ayrıldıktan sonra o evden. Kadınlar biliyorsun iddet müddetince evinde kalıyorlar, yani dışarı bırakılmıyorlar, mağdur olmamaları için. Sonra Allah vahiy ile evlendirdi. Biliyorsunuz o mübarek hanımla. Ve böylece bir tabu gibi bilinen, yasak bilinen bir konu da ortadan kalkmış oldu. Evlatlık denen bir olayın olmadığını o anlamda, yani evladı hükmünde olmadığını, evlatlığın evlat hükmünde olmadığını Kuran böylece vurgulamış oluyor Cenab-ı Allah’ın hükmüyle. “Allah'ın kendisine farz kıldığı bir şeyi –şeytandan Allah’a sığınırım- (yerine getirme)de Peygamber üzerine hiçbir güçlük yoktur. (Bu,) Daha önce gelip geçen müminlerde Allah'ın bir sünnetidir. Allah'ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir. Ki onlar (o peygamberler) Allah'ın risaletini tebliğ edenler, O'ndan içleri titreyerek korkanlar-korkanlardır diyor Allah- ve Allah'ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır.” Bakın çok müthiş birşey bu “ve Allah'ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır”. İşte Müslümanın yapacağı da budur. Allah’ın dışında hiç kimseden korkmayacak. İnşaAllah. “Hesap görücü olarak Allah yeter.” “Muhammed” (s.a.v.) Efendimiz için Cenab-ı Allah diyor ki, “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir”. “Yani öz babası hükmünde olmaz. Allah bir hüküm meydana getiriyor. “Ancak O, Allah'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi bilendir.” “Ey iman edenler, Allah'ı çokça zikredin. Ve O'nu sabah ve akşam tesbih edin. ” Sürekli elhamdülillah, estağfirullah, subhanAllah, Allahu ekber. “O'dur ki, sizi karanlıklardan nura çıkarmak için size rahmet etmekte;” “Bak karanlıklardaydınız, sizi nura çıkardım” Allah diyor. “Melekleri de (size dua etmektedir). O, mü'minleri çok esirgeyicidir” diyor Allah. “Ey Peygamber,” diyor Cenab-ı Allah Peygamberimiz (s.a.v.)’e “gerçekten Biz seni bir şahid, bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.” Hz. Mehdi (a.s.)’ın da vasıflarıdır bu, “hem bir şahiddir”. Bütün insanlara şahid oluyor, “hem bir müjde verici”, İslam’ın hakimiyetini, Hz. İsa (a.s.)’ın inişini müjdeliyor. “Ve bir uyarıcı” tebliğcidir. “Ve Kendi izniyle Allah'a çağıran” İslam’a, Kuran’a çağıran “ve nur saçan bir çerağ olarak”, bir kandil olarak “(gönderdik).” “Nur saçan bir kandilsin” diyor Peygamberimiz (s.a.v.)’e. Aynı şekilde Hz. Mehdi (a.s.) da öyledir. Nur saçan bir kandildir. “Mü'minlere müjde ver; gerçekten onlar için Allah'tan büyük bir fazl vardır.” Bir nimet, bir güzellik, İslam’ın dünyaya hakimiyeti, Hz. İsa (a.s.)’ın inişi, nüminler için Cennet ile müjdelenme. “Kafirlere ve münafıklara itaat etme, eziyetlerine aldırma”. Demek ki kafirler ve münafıklar Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e eziyet etmişler, iftira etmişler, acı çektirmişler. Mehdi (a.s.) neyle karşılaşacak? Aynı olaylarla karşılaşacak. Dolayısıyla da bakın Mehdi (a.s.)’a da hitap var. “Kafirlere ve münafıklara itaat etme” diyor Cenab-ı Allah Mehdi (a.s.)’a. Aynı zamanda “eziyetlerine aldırma” demek ki Mehdi (a.s.)’a da eziyet edecekler. “Ve Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter”. İnşaAllah. Şeytandan Allah’a sığınırım, “Ey Peygamber, gerçekten Biz sana mehirlerini verdiğin eşlerini ve Allah'ın sana ganimet olarak verdikleri (savaş esirleri)nden sağ elinin malik olduğu (cariyeler) ile”, cariye hanımlar, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in yanına sığınıyorlar savaştan sonra, onlara bakıyor Peygamber Efendimiz (s.a.v.) aynı zamanda helali oluyor. “Seninle birlikte hicret eden amcanın kızlarını, halanın kızlarını, dayının kızlarını ve teyzenin kızlarını helal kıldık; bir de, kendisini Peygambere hibe eden ve Peygamberin kendisini almak istediği mü'min bir kadını da, -mü'minler için olmaksızın yalnızca sana has olmak üzere- (senin için helal kıldık). Biz, kendi eşleri ve sağ ellerinin malik olduğu (cariyeleri) konusunda onlar (mü'minler) üzerine neyi farz kıldığımızı bildik (size bildirdik). Böylelikle senin için hiçbir güçlük olmasın. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir” diyor Allah. Peygamberimiz (s.a.v.)’in çok evli olduğuna dair çok açık ayet delildir. Ve Allah nimet olarak Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i çok fazla kadınla evlendirmiştir. Biz de iftihar ediyoruz, “elhamdülillah” diyoruz inşaAllah. Fakat bazı ahmak ve aşağılık adamlar, akılsız adamlar Peygamberimiz (s.a.v.)’in bu çok evliliğinden utanç duyuyorlar ve bunu tevil etmeye çalışıyorlar. Kapatmaya çalışıyorlar. O pis nefisleriyle kendileri evleniyor. Nimet olarak da görüyor. Ama Peygamber (s.a.v.)’de olunca olmayacakmış. Niye ise? Bunlara oluyormuş ama. Hatta bu kapalı bayanlarda da ben bunu görüyorum. Sakalı göbeğine kadar inmiş adamlarda da görüyorum bazı şahıslarda.
“Saygıdeğer Hocam iyi yayınlar, sohbetiniz esnasında bir seyircinin cin çıkarma konusunda size bir soru sorduğunu ve bu konuda yardım istediğini duydum. Bu konuyla ilgili olarak kulaktan duyma bir bilginin ne derece doğru olduğunu size sormak istiyorum. Hz. İsa (a.s.) döneminde İncil’de yazıldığına göre, Hz. İsa (a.s.) bir mucize olarak bir köyde yaşayan ve deli akli dengesi bozuk olduğu bilinen bir kişiden duasıyla ve mesh etmesiyle bir tabur cini çıkardığı, bunun üzerine de bu delinin anında aklı başına gelerek Hz. İsa (a.s.)’ın sadık bir hizmetkarı olduğu yazdığı söyleniyor. Hocam Hz. İsa (a.s.)’ın böyle bir özelliği var mıydı?” Evet vardı tabii. “İnşaAllah Hz. Mehdi (a.s.) da günümüzde böyle bir şifaya Allah’ın dilemesiyle vesile olabilir mi?” Olur, olabilir inşaAllah. “Allah razı olsun, Ankara’dan Ali”. Ama bak ben diyorum, “ben Mehdi (a.s.) öncüsü talebesiyim. Şu an kafir cinler it gibi titriyorlar Mehdi (a.s.)’ın korkusundan. Duyduk, yani duydum. Dolayısıyla müminlere böyle birşey yapamazlar. Toptan yapamazlar Allah’ın dilemesiyle. Cenab-ı Allah’ın izniyle, Cenab-ı Allah’ın güç ve kuvvet vermesiyle, biiznillah mümkün değil. İnşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Hocam biraz önce okuduğunuz Ahzap Suresi’ndeki ayeti tekrar okuyorum, 45 ve 46, şeytandan Allah’a sığınırım, “Ey Peygamber, gerçekten Biz seni bir şahid, bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve Kendi izniyle Allah'a çağıran ve nur saçan bir çerağ olarak” 46 ve sure numarası 33’ü toplayınca 79 ediyor Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:MaşaAllah, elhamdülillah.
ALTUĞ BERKER:1979 yani Hicri 1400 Mehdi (a.s.)’ın çıkış tarihi.
ADNAN OKTAR:Evet, maşaAllah. O yönüyle de doğru evet. O anlamda çok fazla işaret vardır Kuran’da. Yüzlerce, binlerce işaret vardır.
Peygamberimiz (s.a.v.)’in evliliğinden utanç duyanlar son derece aşağılık ve terbiyesiz adamlardır. Pislik adamlardır onu açıkça söyleyeyim. Biz iftihar ediyoruz, iftihar ediyoruz. Geçenlerde de bir hanım yazmış, “böyle nasıl söylersin?” diyor, kapalı bir hanımmış. Şimdi öyle ağzıma sözler geldi ki cevap verecek, tabii Müslüman hanım şimdi yakışık almaz. Peygamberimiz (s.a.v.) güya böyle çok yaşlı hanımlar işte dışarıda kalmışsa, acizse, bakanı yoksa Peygamber (s.a.v.)’in yanına sığınıyorlarmış ve Peygamberimiz (s.a.v.)’in de hiç onlarla bir bağlantısı olmuyor gibi, Peygamberimiz (s.a.v.) Allah’ın aşkıyla yanan bir insan. Allah’ın tecellisine aşık bir insan, Allah onu tecellileriyle evlendiriyor. Allah aşkının tecellisidir onun hanımları inşaAllah ve Allah’ın yüzünü onlarda görüyor. Allah’ın tecellisini görüyor onlarda. Ve Allah Cennette de en güzel hanımları inşaAllah nasip edecek Peygamberimiz (s.a.v.)’e. Bu halis ve tertemiz hanımları da onunla beraber olacak Cennette. İftihar edilecek bir konuyu ne hale getiriyorlar. Aslında şöyle bir rahat konuşabilsem ben onlara tam cevabı vereceğim de. Bundan utanç duymaları inanılır gibi değil yani, akıl alacak gibi değil. Nitekim bunların bu ezikliğini, bu karaktersizliklerini ezikliklerini bilenler, dinsiz bir kadın var yurtdışında, her yerde bağıra bağıra bu konuyu anlatıyor. Bunların hassas noktası ya bu, işte Peygamber (s.a.v.) nasıl evlenir? Nasıl genç kızlarla evlenebilir? Çünkü bunlar da aynı kafada bir kısmı, bu bana yazı yazanla bunlar da aynı kafada. Onlar da Peygamber (s.a.v.)’in genç bir hanımla evlenebileceğini aklına yediremiyor. Kabul edemiyor. Peygamberimiz (s.a.v.) 60 yaşındaydı genç hanımları aldığında. Kimi 18 yaşında, kimi 19 yaşında. Gencecik ve çok büyük bir şeref onlar için. Dünyada da, Ahirette de çok büyük bir şeref. Yani ne yapmaları gerekirdi? En güzelini yaptılar. Allah’ın “Habibim” dediği, Allah’ın sevgilisi olan bir insan dururken, niçin başkası ile evlensin? Değil mi? Nitekim de bak hep dinsizler, ateistler falan bunlara, bunu koz olarak kullanıyorlar. Bu avanaklara, onlar da böyle kem-küm bir türlü konuşamıyorlar. Yani çünkü suç gibi görüyor. Yani iftihar edilecek bir konu olarak görmüyor. Bir ibadet olarak görmüyor. Yani kafalarında kim bilir, örümcek kafalarında kim bilir nasıl değerlendiriyorlar? Geçenlerde o kadını dinlettiler bana internette, bağıra bağıra böyle bütün milleti toplamış, millet de alkışlıyor. Şimdi onu bana bir getirsinler, yani ben onu bir yerde bir bulayım, ben ona çok güzel sözler söylerim. Çirkin böyle, çok kıl bir kadın, gıcık, yaşlı cingir cingir böyle pis sesiyle Peygamberimiz (s.a.v.)’i güya kendince eleştiriyor. Bir de ondan da etkilenenler var. Yani makul görüyorlar ya Peygamberimiz (s.a.v.)’in evliliğini acayip, onun söylemesinden de adamlar kavruluyor, kauçuk gibi toplanmışlar yani. Benim mesela çocuğum olsa, mesela 19 yaşında kızım olsa, Peygamberimiz (s.a.v.) de 62 yaşında olmuş olsa iftiharla, sevinçle, gözümden yaş akar sevincimden hemen evlendiririm, kızımı. Ne kadar büyük nimet, dünyada, Ahirette büyük bir şeref ve sevinç değil mi? Bu kafada oldukları için tevil etme şekillerine bakıyorum, insan utanç duyuyor; akılsızlıklarından ve o yağlı kafalarının tıkanıklığından. Yani o bağnaz kafa her yerde bir rezalet çıkarıyor, rezillik çıkarıyor. O aşağılık kompleksi ve akılsızlık ve o sevgisizlik. Allah aşığı içi coşkuyla dolu bir insan Peygamberimiz (s.a.v.). Mesela güle bakıyor, gözleri doluyor Peygamber (s.a.v.)’in. Gül yetiştiriyor. Aşkla onları kokluyor. Torunlarını mesela aşkla kucaklıyor, seviyor Hz. Hasan (r.a.)’ı, Hz. Hüseyin (r.a.)’ı. Allah kalbine insan sevgisi koymuş. Tabii ki o insan evlenecek. Onlar evlilik dediğinde onların kafası bambaşka bir kafada oluyor. Kavga edecek, boğuşacak, küfürleşecekler falan böyle, birbirine tekme atacak. O kafanın evlilik anlayışı ona giden bir kafa. Peygamberimiz (s.a.v.) aşkın doruğuna çıkmış bir insandır. Muhabbetin doruğuna çıkmış bir insandır. Değil mi? Allah “Habibim” diyor artık. Bu insanla evlenmeyecekler, böyle mübarek bir insanla? Kiminle evlenmeleri gerekiyordu? Değil mi? En güzelini yapmıştır, en hayırlısını yapmıştır. Gani gani helal olsun. Allah ona, Cennette de kat kat güzellikler nasib etsin inşaAllah. Allah Cennette de görüşmeyi nasib etsin Peygamberimiz (s.a.v.)’le. Mesela bu Zeyd’in hanımı ile evlenmesi konusu. Bundan da utanç duyuyor anlatamıyorlar. Bundan güzel ne olabilir? Mesela düşün kölesin, çok yetenekli ve değerli bir hanım bu hanım çok kaliteli güzel bir insan. Peygamberimiz (s.a.v.)’in kölesi ile evli. Bu hanım Peygamber (s.a.v.)’le evlenmenin daha doğru olduğunu aklından geçiriyor demek ki. Çünkü bir kere seçim yapacak dünyada. Ve çok güzel düşünmüş Allah ondan bin kere razı olsun. Değil mi? Yani dünyada, Ahirette onunla olmak istiyor ve boşanıyor eşinden. “Allah rızası için beni boşa” diyor. Gidiyor Peygamberimiz (s.a.v.)’e teklif ediyor, Peygamberimiz (s.a.v.)’le evleniyor. Gayet güzel, son derece güzel, en isabetli hareket etmiş, sonsuza kadar Peygamberimiz (s.a.v.)’le yaşayacak bu bayan. Bu annemiz, bu mübarek annemiz. Yani böyle bir fırsatı, böyle bir nimeti, böyle bir güzelliği niye bıraksın? Dünyanın nesi var da, dünyayı tercih etsin? Ne kazanacaktı dünyadan? Ne var dünyada? İnsanlar görüyor, ne var dünyada bana bir anlatsınlar. Velev ki dünyanın bir milyon misli olsa bile Allah’ın sevgilisine bu tercih edilir mi? Tabii ki en güzel hareketi yapmıştır, Allah ondan bin kere, yüz bin kere, milyonlarca kere sonsuz kere razı olsun inşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Ayette şeytandan Allah’a sığınırım; “şüphesiz sen büyük bir ahlak üzerindesin” diyor Hocam Allah’ın övdüğü.
ADNAN OKTAR:Şimdi bunların kafa bambaşka 18 yaşında kız, 60 yaşında insanla nasıl evlenebilir. Şimdi onların kafasında 18 yaş nasıl olması gerekiyor biliyor musun? 18 yaşında da karşıt olması lazım hadi en fazla 20 yaş. Niye biliyor musun? Ya ölürse ona kim bakacak? Sosyal sigortalar gibi görüyor onu o. Yani evlenirken onun asıl amacı “bu adam” diyor, “bana bakar ömür boyu”. Sigortadır. İşte yemeğe götürür-içmeye götürür, işte kendini tutamayacak hale gelirse onu oraya-buraya götürür. Sosyal sigortalar kurumu gibidir. Yani birinci amaç bu oluyor, bu kafadakilerde. Halbuki insan-mümin bütün Müslümanlara emanettir. Allah’a emanettir. Çünkü bir Müslümana bir şey olduğunda, farz edelim ona bakacak olan eşi de vefat ettiğini düşünelim veya sakatlandığını düşünelim. Ne olur o mümin bayanın durumu? Bütün Müslümanlar sorumludur ondan. Kardeşi sorumludur, babası sorumludur, iman eden herkes sorumludur. Komşusu sorumludur. Komşusu bakar, nasıl bakar? Hem de aşkla, şevkle Allah rızası için. Allah’ın emaneti. Yani kocası oldu diye onun tapuda malı mı olmuş oluyor onun? Üstüne mi geçmiş oluyor, mal mı olmuş oluyor? O Allah’ın ruhunu taşıyan bir varlık, narin bir varlık değil mi? Allah ona emanet vermiş ama bütün müminlere emanettir kadın. Kocası zulmedince müminler devreye girer zulmü yaptırmaz ona. Sokağa attığını düşünelim zalim ve psikopat olduğunu düşünelim. Müminler kurtaracak o kadını. Ezdirir mi müminler? Yani kadın haşa evlenenler onu ilah gibi görüyor. Yani her şeyini yemeğini o sağlar, içmesini o sağlar. Eğer o biterse o da biter kafasında. Yani bütün güvencesini onun üzerine kuruyor, bütün dünyasını. Yani sağlığını sıhhatini, eğitimini eğlencesini, geleceğini, hastalık olduğunda hastalığını hepsini onun üzerine kurduğu için ve başka kimseye de güvenemediği için ona cinselliğini sunarak onu toptan satın almış oluyor, adamı. Adam da ona o imkanlarını sunarak onun cinselliğini satın olmış oluyor, bu kafadalar bir kısmı. Çirkin bir anlaşma. Bu anlaşmayı herkes uygulasın istiyorlar. Peygamber (s.a.v.) bunu yapmaz, Peygamber (s.a.v.) asil insan, büyük insan. Dolayısıyla bu mantıkta olmaz. O kemik kafalı, dar kafalı adamların yahut cahil olanın yahut derin düşünemeyen insanların özellikleridir onlar. Müslüman böyle bir şey düşünmez. Dolayısıyla sosyal sigorta amacı ile evlenilmez. Allah rızası için evlenilir. Allah’ın aşkını tatmak için o derinliği, o tutkuyu tatmak için evlenilir. Vefat ederse ne olur? Ya sen vefat edersen ne olur? Garanti mi var? Çünkü 60 yaş “mutlaka ölür” diye inanıyorlar, 20 yaş da “mutlaka ölmez” diye inanıyorlar. Halbuki Peygamberimiz (s.a.v.)’in bütün çocukları öldü sağ iken Peygamberimiz.(s.a.v.). Mesela küçük çocukları da öldü. Eşlerinin hemen hemen tamamı öldü. Yani çok az eşi kalmıştı. Yani bakın İslam tarihine büyük bölümü ölmüştür eşlerinin. Çok gençtiler vefat ettiler. Peygamberimiz (s.a.v.) uzun yaşadı, değil mi? Demek ki o hesapla onun alakası yok. Peki mesela Hz. Ayşe (r.a.) genç yaşta dul kaldı. Ama ne şeref, ne nimet. Hz. Ayşe (r.a.) annemiz. Herkes bilir değil mi? Bak milyarlarca Müslümanın hayran olduğu bir insandır. Ondan gelen hadisler, ondan gelen bilgilerle Müslümanlar aydınlanır. Şu an vefat etti. Yani ne vardı dünyada? Evlenmeseydi ne kazanacaktı Hz. Ayşe (r.a.). Ama Peygamberimiz (s.a.v.)’le evlenmekle çok şey kazandı. Genç hayatında büyük bir şeref ile yaşadı. Bütün Müslümanlar ona destek oldu, yardımcı oldular. Ortada kalmadı ki. Bilakis son derece saygı ve hürmet gördü. Allah öyle halis düşünene, halis güzellikte hayat yaşatır. Ve halis bir bereket görür, güzellik görür. Ama öyle aşağılık amaçla yaşayan, aşağılık karşılık alır.
Mesela geçenlerde de bir kız çocuğu kasiyer, acayip güzel, çok sevimli bir şey. Gitmiş böyle sille-tokat döverek bıçakla, tabanca ile sevgi olur mu? Zulümle olur mu? Bir genç kız “ben istemiyorum” dediğinde bitmiştir. Nezaket, hürmet ve saygının devam etmesi için, “Allah razı olsun” dersin olur biter. Bu kadar basittir. Üstüne düşüp tehdit ettiğinde artık nefret ve kin devreye girer. Kin duyan bir insandan sen ne istiyorsun? Sevgi bittiyse şefkat bittiyse değil mi? Kin devreye girdiyse artık yani ahmak olması lazım bir insanın hala bu işte ısrar etmesi için. Delilikten başka bir şey değil bu. Çünkü aşk ve tutku üzerine devam eder sevgi. Allah rızası için istenir sevgi. Allah’ın rızası kalmadıysa sevgi de kalmamıştır, bitmiştir. Başka ne kalıyor geriye? Ondan geriye et, kemik kalır. Et, kemiği ne yapacaksın? Ceset kalmış oluyor. Bu beyinleri böyle şeytani bir eğitimle bir kısmının eğitildikleri için ceset peşinde oluyorlar. Ceset meraklısı yani. Kardeşim bir kadının sevgisi bittiğinde, o insan için artık et, kemiktir o. Sevgide de Allah’ın rızası yoksa, o sevgi yoktur zaten. Allah’ın rızasının en çoğu aranarak sevgi olur. Mesela Peygamber Efendimiz (s.a.v.) seviyorlardı hanımları. Allah’ın rızasının en çoğunu aradıkları için seviyorlardı. Mesela 60 yaşında bir insanı Allah rızası için sevdikleri belli. Allah’ın tecellisini gördükleri için seviyorlar inşaAllah. Ama orada nefsani sevgi de vardır onun içinde. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.) çok güzel bir insandı, çok gösterişliydi yani müminler güzeldir. Ama sakat da olsaydı, bir şeyde olmuş olsaydı Peygamberimiz (s.a.v.)’i yine severlerdi. Ama Peygamberlerde böyle bir şey olmaz, onu söyleyeyim. Hep güzeldirler, vefatlarına kadar hep güzel olmuşlardır inşaAllah. Bitiyor mu program? Bitmiş evet.
SUNUCU:O zaman bitirelim inşaAllah. www.harunyahya.tv sitesinden 24 saat yayınlarımızı takip edebilirsiniz. Soru ve görüşlerinizi bize ahirzamansohbetleri@hotmail.com adresine gönderebilirsiniz. www.harunyahya.org ve www.harunyahya.net adreslerinden Hocamızın eserlerini ücretsiz olarak indirebilirsiniz. Ve bizi yarın 22:00’dan itibaren www.harunyahya.tv, Mavi Karadeniz Radyo, TV Kayseri, Samsun Aks ve Kanal S ekranlarından takip edebilirsiniz. Yayınımıza www.harunyahya.tv sitesinden devam edeceğiz. İyi akşamlar.
Basında Harun Yahya
Devamı ...
Kuran Tefsiri
Devamı ...
Adnan Oktar Diyor Ki...
Devamı ...Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu - Video
Devamı ...Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...