SUNUCU 1:Hayırlı akşamlar sevgili izleyenler. Adnan Oktar’la Başbaşa programına hoş geldiniz. Harun Yahya Tv ve Mavi Karadeniz Radyo’dan bizleri dinleyebilir ve aynı Zamanda Aksu Tv ve Kaçkar Tv ekranlarından bizleri izleyebilirsiniz. Sayın Adnan Oktar hoş geldiniz.
ADNAN OKTAR:Efendim, hoş bulduk, sizler de hoş geldiniz.
SUNUCU 1:Nasılsınız Hocam?
ADNAN OKTAR:Teşekkür ederim, siz nasılsınız?
SUNUCU 1:Hamdolsun bizler de çok iyiyiz.
ADNAN OKTAR:Berker’im ne okuyorsun şu an?
ALTUĞ BERKER:Estağfurullah Hocam, bir soru gelmiş kardeşimizden ona baktım, ne ile ilgili diye. Risaleler ile ilgili Hocam.
ADNAN OKTAR:Ne diyor?
ALTUĞ BERKER: “Selamun aleyküm Hocam.”
ADNAN OKTAR:Aleyküm selam.
ALTUĞ BERKER:“Hocam, dün ve bugün Nurcu kardeşlerimizin sitesine girdim. Mehdi (a.s.) ve İsa Mesih (a.s.) ile ilgili birkaç soru sordum fakat cevap vermediler. Sitelerindeki ziyaretçi defterlerine, Mehdi (a.s.) ve İsa Mesih (a.s.) ile ilgili Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur’daki izahlarını yazdım. Fakat herhangi bir cevap gelmediği gibi ziyaretçi defterinde de yayınlanmadı. Bu çok acayip bir durum. Hocam, sitedeki yüklenmiş olan video sohbetlerini biraz araştırdım. Ahir Zamanla alakalı çok az video yüklemişler, seyrettim fakat hiç açık olarak Mehdi (a.s.)’ın gelişinden ve İsa Mesih (a.s.)’ın inişinden bahsetmiyorlar. Hocam, bu müjdeyi en önemli olarak görmeleri gerekmez mi? Bunu fark etmemeleri beni çok üzdü. Hocam, bir de şunu söylemek istiyorum. Benim burada birkaç arkadaşım var, ara sıra Nurcu kardeşlerimizin sohbetlerine gidiyorlar fakat ne Mehdi (a.s.)’dan haberleri var ne de İsa Mesih (a.s.)’dan. Bu çok garip. Ben anlattım, onlar da şaşırdı, bu nasıl oluyor? Devamlı sohbetteler, bu konudan hiç haberleri bile yok. Allah yardımcınız olsun” Hakan Genç.
ADNAN OKTAR:Bu konunun, bu vakte kadar, böyle Batıni tefsirlerle, Batıni izahlarla gizlenmiş olması yani bu konunun bu derece örtülmesi bir mucize tabii, çok büyük bir harika. Mehdiyet devrinin önemli harikalarından bir tanesi. Çünkü özen gösterilse, gayret gösterilse dahi böyle bir şey elde etmek mümkün değildir. Yani çok çok zordur. Bir insanın hipnoza girmesi gerekir, bu derece açık bir gerçeği görmemesi için. Ben de dün baktım, yeni bir Risale-i Nur’la ilgili bir sitede, bir şahıs, bir kardeşimiz çıkmış anlatıyor. Akıl alacak gibi değil. Müthiş bir örtme ve kapama politikası var. Ama benim şimdi kurduğum bir internet sitesi var, hazırlattığım bir site var ama buna da illaki gerek yok.
Mesela diyor ki Bediüzzaman; “bu zamanda öyle fevkalade hakim cereyanlar var ki, her şeyi kendi hesabına aldığı için, faraza hakiki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zat dahi bu Zamanda gelse, harekatını o cereyanlara kaptırmamak için siyaset alemindeki vaziyetten feragat edecek ve hedefini değiştirecek diye tahmin ediyorum.” Bakın, “hakiki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zat”, şimdi bir Risale-i Nur toplantısında, bir sohbet ortamında bir cümleye geldik, hep beraber konuşuyoruz. “Hakiki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zat” dendi, şimdi bu nasıl tevil edilebilir? Tevil ediyorlar, herhalde veyahut hiç okumuyorlar, ısrarla bunu sorsunlar. Mesela, “burada bahsedilen ‘hakiki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zat’ bu nedir?”, desinler. Şahsı manevi mi, Risale-i Nur Külliyatı mı, Bediüzzamanın kendisi mi, yoksa siyaset Mehdisi mi, saltanat Mehdisi mi? Var ya öyle bölümlere ayırmışlar, siyaset, saltanat mehdisi, işte iktisat yönünde ayrı garip izahlar var biliyorsunuz. Bir kere böyle bir konudan korkulması nasıl oluyor bu? Bir Müslüman imani bir konudan nasıl korkar? Nasıl çekinir? Nasıl, bu konunun açıldığı bir ortam olduğunda adamı üyelikten çıkarır, muhatap olmak istemez kaçar. Veyahut bağlantılarını keser. Bu kadar panik olunacak bir konu mu bu? O zaman bunda bir fevkaladelik var demektir.
ALTUĞ BERKER:Bu hakikaten sizin, “asıl sahipleri “ dediğiniz şeyi tam doğruluyor Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Bakın, mesela başka, “Ta Ahir Zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri”, diyor bakın, şimdi bir Nur talebesi bunu nasıl anlar? “Ta Ahir Zamanda” demek ki Bediüzzaman, o zamanı Ahir Zaman olarak görmüyor. Yani ileriki devreyi Ahir Zaman olarak görüyor. Yani hicri bin dört yüzleri. Bakın, “Ta Ahir Zamanda, hayatın geniş dairesinde” demek ki o Zamanda hayatın dairesi dar, şu an hayatın dairesi geniş. İnternet, televizyonlar, şu bu, her şey, radyolar, değil mi? Hayatın geniş dairesinde, çünkü o zaman Bediüzzaman zamanında çok az radyo vardı, TRT vardı, birkaç şey vardı, mesela bu tarzda binlerce radyo yoktu, yüzlerce kanal yoktu, internet sitesi hiç yoktu, internet ağı değil mi, yani şimdi on binlerce internet sitesi ve yüz binlerce internet ağı var, milyonlarca hatta. Onun için buna “hayatın geniş dairesi” diyor Bediüzzaman. “Hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri”, şimdi Risale-i Nur’un asıl sahibi kim olabilir? Bunu açıklamaları lazım, hayır tevil de etseler ben kabul ediyorum ama hiç olmazsa açıklasınlar. Yani muhtemelen değişik, akıl almaz teviller yapacaklardır ama onu da kabul ediyoruz fakat açıklasınlar. “Asıl sahipleriyani Mehdi ve şakirtleri, Cenab-ı Hakk'ın izniyle gelir”, bu gelecek olan Mehdi (a.s.) şahs-ı manevi olarak mı gelecek, Risale-i Nur Külliyatı mı gelmiş oluyor, şahs-ı manevinin başka bir dalı var, bizim bilmediğimiz bir şey o mu gelmiş oluyor, yani bir bildikleri mi var? Bunu mesela açıklamaları lazım. Bakın, “yani Mehdi ve şakirtleri” kim bu kişiler? Burada bahsedilen Mehdi kim ve şakirtleri kim? “Cenab-ı Hakk'ın izniyle gelir”, Ahir Zamanda gelecek bunlar diyor, benden sonra gelecek diyor. “Ta Ahir Zamanda, hayatın geniş dairesinde”, “hayatın geniş dairesi”ni de açıklasınlar, asıl sahipleri kim, bununla neyi kastediliyor, bunu açıklasınlar. “Yani Mehdi ve şakirtleri” bunu açıklasınlar. “Cenab-ı Hakk'ın izniyle gelir, o daireyi genişlendirir”. Demek ki mevcut bir daire var bu daireyi nasıl genişlettiriyor, bunu açıklasınlar. “Ve o tohumlar sümbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah'a şükrederiz.” Yani bunu da açıklasınlar. Bunda bir şey yok, korkup, dehşete kapılıp saklanacak ne var bunda? Risale-i Nur Külliyatını okumak, insanı dehşete kaptıracak bir konu mu? Bakın diyor ki; “kendimi o gelecek adam olduğumu iddia edemem”, yani “Mehdi olduğumu iddia edemem”, “hiçbir cihette liyakatim yoktur, fakat”, diyor, “o ileride gelecek acayip şahsın”, “o ileride gelecek acayip şahsın”. Bu ileride gelme konusu nedir? Bu şahıs kim? “Bir hizmetkarı”, kimin hizmetkarı olduğunu söylüyor Bediüzzaman? “Ona yer hazır edecek bir dündarı”, “ona”, ona dediği kim bu kişi ve kime yer hazır ediyor Bediüzzaman? Değil mi? “Ve o büyük kumandanın”, bu kumandan kimdir, bunu söylemeleri lazım. “Pişdar (öncü) bir neferi, askeri olduğumu zannediyorum”. Yani bir tane, iki tane, on tane değil ki bu Risale-i Nur’da, o kadar çok ki bu açıklamalar. Bunları nasıl gizliyorlar, nasıl tevil edip kapatıyorlar, ben anlamıyorum, şaşırıyorum yani.
ALTUĞ BERKER:Estağfurullah, ben bir iki defa duydum Hocam, biraz siyaseten böyle çok üzerine gelinmemesi için hareketin diye tevil ediyor bazıları. Siyaseten böyle dedi diye, halbuki üstad dini konuları siyasete hiçbir zaman tevil etmedi, hiçbir konuda.
ADNAN OKTAR:Bakın, mesela diyor ki yine burada Bediüzzaman, “bu hakikatten anlaşılıyor ki sonra gelecek o mübarek zat”. Kardeşim bak, “sonra gelecek” diyor, “o mübarek zat”, mübarek bir insandan bahsediyor. “Risale-i Nur’u bir program olarak neşir ve tatbik edecek.” Bu sonra gelecek mübarek zatın kim olduğunu bize söylemeleri lazım, bu Risaleleri kim uygulayacak, bu şahıs kimdir? Değil mi? Bediüzzaman, Mehdi (a.s.) olduğunu söylüyor. Ama onların bir bildiği varsa bunu söylemeleri lazım. Mesela bak, “ümmetin beklediği, Ahir Zamanda gelecek zatın üç vazifesinden en mühimi”, bak “ümmet bekliyor” diyor, bekliyor. “Ahir Zamanda gelecek” diyor, bak gelecek zaman için söylüyor. “Bekliyoruz” diyor. Bediüzzaman “ben de bekliyorum”, diyor. Bak “Ümmetin beklediği, ahir aamanda gelecek zatın üç vazifesinden en mühimi ve en büyüğü”. “Üç tane vazifesi var, üçünü de yapacak”, diyor. Yani bunu bir açıklığa kavuşturmaları lazım, bu şekilde kapalı olması olmaz. “Bu hakikatten anlaşılıyor ki; sonra gelecek o mübarek zat, Risale-i Nur’u bir programı olarak neşr ve tatbik edecek. O zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektir.” Yani İslam ahlakını bütün dünyada uyguluyor, hakim ediyor, tatbik ediyor. “Birinci vazife maddi kuvvetle değil, belki kuvvetli itikat, ihlas ve sadakatle olduğu halde” demek ki Mehdi (a.s.)’ın itikadı çok güçlü olacak, imanı. İhlası yani samimiyeti çok güçlü olacak ve davasına sadık olacak. Sadakatli. “Olduğu halde, bu ikinci vazife gayet büyük maddi bir kuvvet ve hakimiyet lazım ki, o ikinci vazife tatbik edilebilsin.” Mesela gayet büyük bir maddi kuvvetten bahsediyor, Mehdi (a.s.) zamanında. “O zatın üçüncü vazifesi”, bak o zat duruyor, “o zatın birinci vazifesi şu, ikinci vazifesi şu, üçüncü vazifesi şudur” diyor. “Hilafet-i İslamiye’yi” İslam halifeliğini, yani bir kere “İslam Birliği olacak” diyor. “Türk-İslam Birliği oluşacak”, diyor. “İttihad-ı İslam’a bina ederek” bir de İttihad-ı İslam, bütün Müslümanların birbirlerine tam bir bağlantı içindeler. “İttihad-ı İslam'a bina ederek, İsevi ruhanileriyle ittifak edip din-i İslam'a hizmet etmektir” ”Bir tek Müslümanlarla değil, Hıristiyanlarla da ittifak halinde olacak Mehdi (a.s.)” diyor. “Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar fedakarlarla tatbik edilebilir” diyor. Demek ki büyük bir saltanat olacak “kuvvet ve milyonlar fedakarlarla tatbik” edilecek bu. Bunu anlatırken tevil etmiş olsalardı kendi vicdanlarında, gerçeği anlıyorlardır bence. Anlaşılmayacak gibi bir şey değil. O yüzden müthiş bir bereketsizlik oldu. Mesela bakın Nur talebeleri bugün paramparçalar. Kendi aralarında da parçalar ve dolayısıyla Mehdiyet heyecanını da kaybetmiş durumdalar. Halbuki Bediüzzaman onlara çok bereketli, çok güçlü, Allah’ın özel yardımını alacakları, dünyanın en büyük olaylarından bir olayı onların önüne sundu ve anlattı. Fakat onlar onun üzerini kapattılar. Ve dolayısıyla bereketinden istifade edemiyorlar. Yani, “Bediüzzaman Mehdi’ydi” diyorlar. “Onun vefatından sonra zaten Mehdiyet yine gelişerek devam edecek”, diyorlar. Mehdiyet birleşmeyi getiriyor. Nasıl bir Mehdiyet ki sürekli Nur talebeleri bölünüyorlar. Kendi içlerinde paramparça oluyorlar. Sürekli parçalara ayrılıyorlar. Böyle bir Mehdiyet olur mu? Değil mi? Birbirleriyle konuşmaları adeta çok güç. Ağabeylerle de bağlantıyı bir kısmı kesmiş durumda. Mesela bak Seyyid Salih Özcan ağabeyimizle de o kadar ilgilenmiyorlar. Mustafa Sungur ağabeyi bir kenara bırakmışlardı, bir kısmı. Biz ilgilendik, bağlantı kurduk. Allah razı olsun talebeleri var, yakın talebeleri var. Neredeyse yani böyle tamamen etkisiz hale getirilecekti bir ara. Yalnızlığa itilmişti yani bunu herkes gördü. Yalan değil. Bu nasıl bir Mehdiyet ki, Bediüzzamanın has talebelerine bile gereken özen, gereken saygı, ilgi ve alaka gösterilmiyor? Şu an bütün Nur talebelerinin başında olmaları gerekiyordu bu ağabeylerin. Değil mi? Böyle bir bölünmenin de olmaması gerekiyordu. Burada demek ki bir enaniyet ve gurur savaşı da girmiş. Dolayısıyla burada beklenen Mehdi (a.s.)’ın onları birleştireceği anlaşılıyor. Yani bu bölünme, bu bereketsizliğin anlamı ne? Buradan da anlamak mümkün, yani her yerden anlamak mümkün. Onun için buna akılcı ve samimi bakmaları lazım. Biz tabii zaman zaman hatırlatacağız, mesela bu sözleri özellikle bunları açıklasınlar. Mesela “30-40 sene sonra” diyor, “bundan bir asır sonra gelecek o zat” diyor. Değil mi? Bunları açıklamaları lazım. Hep kendisinden sonra Mehdiyet’in ortaya çıkacağından bahsediyor Bediüzzaman.
Başka var mı soracağın soru?
ALTUĞ BERKER:Yok Hocam.
SUNUCU:Sorularımız var. İzin verirseniz gelen sorulardan. “Hocam, selamun aleyküm.”
ADNAN OKTAR:Aleyküm selam.
SUNUCU:“İnsanlar öldüğünde Cennet’te Allah’ı görecek mi? Görecek ise Allah’ın mekanda bulunması nasıl olacak? Her şeyi yaratan bir mekana nasıl sığacaktır? Veyahut Allah mekanda değilse nerededir? Ayrıca bizim içinde olduğumuz alem gibi alemler var mıdır? Mesela o aleminde en sevgili Peygamberleri, Evliyaları var mıdır? Onlara da Cennet, Cehennem var mıdır?”, Gökhan Alaçam soruyor.
ADNAN OKTAR:Gökhan, güzel, ufku geniş demek ki derin düşünüyor. Tabii Cenab-ı Allah alemlerden bahsediyor. Tabii mümkündür yani. Çok fazla dünyadaki insanlar gibi, binlerce, milyonlarca Allah alemi yaratmış olabilir. Hepsine Peygamberler gelmiş olabilir. Biz kendi alemimizi biliyoruz, o alemleri bilmiyoruz inşaAllah. Allah Hz. Musa (a.s.)’a çalıdan tecelli ediyor. Çalı, ağaç, yanıyor ağaç oradan tecelli ediyor. Allah, “Ben buradayım”, diyor. Ama her yerdedir Allah. O bir tecellidir. Mesela “Allah oradan seslendi” diyor, değil mi ayette? Allah insan sureti şeklinde tecelli edecek Ahiret’te. Yani çok güzel bir insan şeklinde tecelli etmiş olacak. Ama tecellidir. Yani Allah’ın, kendi kendini bildiği gibi bir tecelli olmaz. Görme olmaz, görüş olmaz. Çünkü Allah olması lazım, Allah gibi insanın Allah’ı kavraması için. Yoksa mümkün değil bilemez. Hiçbir zaman için de bilemeyecektir insan. Yani Allah’ı Kendisini bildiği gibi bilemez insan. Biz zaten kulluktan memnunuz, yani Allah’ın bize verdiği bilgi kadar bilgiye sahibiz. Zaten biz istesek de daha fazla bir bilgiye erişemeyiz. Mesela bizi Allah konuşturuyor şu an, istese konuşturmaz. Allah’ın istediği kadar konuşabiliriz. Onun anlat dediği kadar anlatabiliyoruz. Mesela ben şimdi bu konuşmaları yaptım, 1940 yılına gitmiş olsak, 40 yılında. 1940 yılında ben burada burada konuşuyorum, 1940’da. Aynı bu kelimelerle, aynı tavırlarla sen de benim karşımda oturuyorsun. Ama daha ortada hiç kimse yok. Ama bak o yıllar geliyor, geliyor, geliyor, vakit geldiğinde biz bu konuşmayı başlıyoruz. O zaman da o gelecek gibi görünüyor. Aslında geçmiş aynı zamanda. Yani biz geçmişe de gitmiş oluyoruz, geleceğe de gitmiş oluyoruz. Geçmiş ile geleceğin bir farkı yok aslında, aynıdır. Ama kardeşimizin ufkunun geniş olması güzel, maşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Bu konuda “Zamansızlık ve Kader Gerçeği” isimli kitabınız var Hocam, çok güzel. Okuyanları çok tatmin edici bir şekilde aydınlatıyor ve HarunYahya.org sitesinden ulaşabilir kardeşlerimiz isterse.
ADNAN OKTAR:Bakın böyle uyanık, zeki ve akıllı bakan Müslüman kardeşlerimiz; Müslüman cemaatlere, Müslüman topluluklara ve onların yazdıkları kitaplara, düşüncelerine, konuşmalarına bir akıllıca şöyle bir dikkatlice baksınlar. Bu sistem içerisinde en akılcı gördükleri, en Kuran’a uygun, en cesur, en sarih açıklayan grup Mehdiyet ile bağlantılı olan gruptur. Bakın eğer bir sır istiyorlarsa ben söyleyeyim. Hiç kendilerini zorlamasınlar. Mesela samimi olarak dinlesin, herhangi bir şahsı gitsin dinlesin. Sevgiyle ve şefkatle yani şey gözüyle değil, yanlış da olsa Müslümana öfke duyulmaz, nefret duyulmaz. Çünkü Allah rızası için kaderinde onu yapıyor, o kadarını anlatabiliyor. Ama bir baksın. Yani oradaki mantık örgüleri nasıl, akıl anlayışı nasıl, Kuran’a bakışı nasıl, hadislere bakışı nasıl. Ve onu o konuşmalardan hakikaten kalbi mutmain oluyor mu? Hakikaten imanında bir güçlenme hissediyor mu? Samimiyetine özellikle samimiyetine bir güç geliyor mu? Yoksa onu böyle garip bir ruh haline mi sokuyor? Olumsuz bir yere doğru mu çekiyor kendisini? Bir baksın. Bunun içinde Mehdiyeti güneş gibi görür insan. Yani çok çok açık görür. Yani mümkün değildir Mehdiyetin şu an gizlenmiş olması. Ben şahsen böyle arıyorum, bu şekilde arıyorum. Onlar da bu şekilde arasınlar. Mesela ben niye Mehdiyetten korkmuyorum? Yani konuşulmasından, anlatılmasından niye korkmuyorum? Mehdiyetin anlatılmasından, Hz. İsa (a.s.)’ın gelişinin anlatılmasından korkan bir cemaat, bir topluluk nasıl samimi olsun? Ben buradaki insanlarla nasıl bağlantıya geçeyim? Hz. İsa (a.s.), güzeller güzeli. Allah’ın Ul-ül Azm peygamberi ve çok büyük bir mucize meydana geldi Ahir Zamanda. 2000 yıl sonra Hz.İsa (a.s.) yeniden yeryüzüne geldi. Bir Müslüman bunun heyecanını nasıl yaşamaz? Nasıl bir özlem içinde sevinç içinde bulunmaz? Nasıl böyle “Hz.İsa (a.s.) geldi, gömdük üç beş kişi” diye konuyu kapatmaya çalışır. Hiç inanmadığı halde. Kim inanıyor anlattıklarına? Risale-i Nur talebesi olan 5 ağabey; Hz. İsa (a.s.) gelmiş, çok kısa bir süre kalmış, hemen vefat etmiş, hemen gizli bir yere gömmüşler. O arada da kısaca üç beş tane rahip yetiştirmiş. Onlar şu anda görevine devam ediyormuş ama Hz. İsa (a.s.) vefat etmiş o an. Dün dinledim onu; “yetiştirdikleri rahipler şu anda görevlerine devam ediyorlar”, diyor. Gelmiş vefat etmiş. O rahipler de kim onları da bilmiyoruz. Buna inanmadığın için Allah aklını kapatıyor, perişan vaziyettesin. Bu görülüyor üslubundan. Aklına zarar gelmiş yani aklını kaybetmiş anlamında değil de. Hitabeti bozulmuş, konuşması bozulmuş, samimiyeti gitmiş çok garip bir duruma gelmiş. Bu kadar zavallı perişan hale gelmenin anlamı ne? Yani mecbur musun bir yere tabi olmaya? Ben mesela gayet özgür düşünüyorum. Kendimi hiç baskı altında tutmuyorum. Bütün cemaatleri seviyorum. Hatalı da olsa seviyorum. Hatalar beni onlara karşı uzak tutmaz. Benim şefkatim ve merhametim, muhabbetim onlara çok fazla, çok şiddetli. Çünkü iyi niyetle davranıyorlar, belli. Şimdi burada kardeşimizin bu korkması da tabi bu da iman korkusu ile olduğu anlaşılıyor. Fakat bu korkaklığa bu çekinceye ne gerek var? Bir rahat düşünsene. Hz.İsa (a.s.)’ın vefat edip gittiğini, yok olduğunu, haşa, yok oldu demeyeyim de Allah affetsin yani dünyada olmadığını ve yeniden öldüğünü söylüyorsun. Peki ikinci ihtimali düşünsen ne olur, ne kaybedersin? Bu kadar korkacağın bir konu mu bu senin? Geldiğine inanmıyorsan, geleceğine inan. İnan derken ihtimal ver. Mesela yüzde bir ihtimal ver, ne kaybedersin? Bu korku niye? Mehdi (a.s.)’ın geldiği açık açık belli olduğu halde, Bediüzzamanın ifadeleri çok sarih olduğu halde ki artık ben hadislerden bahsetmiyorum. Hadislere göre çok net. Sadece Risale-i Nur’a göre söylüyorum. Risale-i Nur’a göre bu kadar açık olduğu halde, Risale-i Nur’u kabul etmeyen bir insana, Bediüzzamanın açıklamalarını kabul etmeyen adama ben hadis söylesem ne olur ki? Etkilenmez ki zaten. O yüzden hadis de söylemiyorum. Bediüzzamanın açık beyanlarını söylüyorum. Adam onu da kabul etmiyor. Bakın kaç noktadan birden kavrulmuş ve perişan olmuş oluyorlar. Hz. İsa (a.s.)’ın gelişi bir kere ortadan kalkmış oluyor. Mehdi (a.s.)’ın gelişini ortadan kaldırmış oluyorlar. İslam’ın dünyaya hakimiyetini ortadan kaldırmış oluyorlar. Birleşmeyi, bütünleşmeyi ortadan kaldırmış oluyorlar. Ve bakın en vahimi kendileri de inanmıyorlar. Bu çocuklarına da sirayet ediyor. Çocukların bir çoğu iman zafiyetinden hasta durumdalar. Onların da imanını çok ciddi sarsıyor. Üniversiteye giden bir öğrenci veya liseye giden bir öğrenci, cin gibi oluyor asrımızın gençleri. Bilmez mi ne kadar örtbas edildiğini, kapatıldığını. Akıl almaz teviller ile yapayalnız kalmış bir düşünceye dönüştüğünü görmez mi? Görüyor. Dolayısıyla sessiz sedasız onlara karşı tavır almış oluyor. Dürüstçe samimi açıkça anlatsanıza. Bunun böyle gitmeyeceği belli ama akılcı olarak tabii öfkelenmeden şefkatle veyahut üzülmeden, diyor ya “üzüldü”, olmaz Kuran’a göre bu olmaz. Akılcı olarak sakince anlatmaya devam edecek. Çünkü bu örtbas edilecek bir konu değil yani. Akıl almaz bir durum meydana gelmiştir. Akıl almaz, inanılır gibi değil. Bediüzzaman diyor ki; “gerçekten ölse , ahretin en uzak köşesine gitse yine Allah gönderecektir”, diyor. Koskoca Hocaefendi çıkıyor, büyük bir alim, Nur talebesi alim: “Bediüzzaman bunu söylemiştir ama inandığı için söylememiştir. Müslümanların gönlünü almak için bunu söylemiştir” diyor. Var yazısı. Gösterebilirim. Taktik olarak söylendiğini düşünüyorum. En iyi şekilde düşünmeye çalışıyorum. Yine olacak gibi değil. Bu nasıl bir akıldır, nasıl bir mantıktır bu? Bu konu bu kadar tevil edilirse diğer konuların da aynı şekilde tevil edildiğini düşünmez mi adam? Çok samimiyetsiz bir tevil var. O zaman bu dil eğip bükme her yerde kullanılır. Dinin tamamında adam bunu hakim olarak görür ve tamamında bir samimiyetsizlik hissetmez mi o zaman? Ne gerek var buna. “Kardeşim, tamam bir Mehdi’den bahsediyorlar ama biz göremediğimiz için böyle birisini, böyle bir şey de söyleyemiyoruz” diyorlar. Bunu söyleyenler de oldu. “Ortada şu anda böyle birisini göremiyoruz” diyorlar. Göreme, ben de göremiyorum ama bu red etmeyi veya yalan söylemeyi veyahut akıl almaz teviller yapmayı mı gerektirir, böyle bir şey? Son derece mantıksız yani acınacak tevilleri yapmayı mı gerektirir? Ben ayrıca göremedim de ne oldu? Var gücümle Mehdiyet için gayret ediyorum. Aynı Mehdi (a.s.)’ı görmüşüm gibi şu an hizmet ediyorum ben. Çok güzel de netice alıyoruz değil mi? İnşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Dünyada milyonlarca başka Müslüman kardeşlerimiz var Hocam. Mesela Nakşibendi kardeşlerimiz var. Onlar şu anda Mehdi (a.s.)’ı bekliyorlar. Şeyhleri el vermiyor. Mehdi (a.s.)’a el verecek diye. Herkes şuurunda, biliyor aslında.
ADNAN OKTAR: Şimdi Kadiriler de olsun, Şazeliler olsun, normal diğer bütün Müslümanlar olsun, Ehl-i Sünnet inancında olan herkes Mehdi (a.s.)’ı bekliyor. Hanefi, Hanbeli, Maliki, Şafi’ye mensup kardeşlerimiz, İslam aleminin şu an yüzde 95’i, en az yüzde 95’i Mehdi (a.s.)’ı bekliyor. Yüzde belki yarım diyebileceğimiz bir kitle de Mehdi (a.s.)’ın geldiği kanaatinde. Nur talebesi kardeşlerimiz de bunun içinde olmak şartı ile. Bu nasıl bir Mehdiyet ki dünyanın yüzde yarımı Mehdi (a.s.)’ın geldiğinden haberdar ve yüzde 99 buçuğu Mehdi (a.s.)’ın geldiğinden haberdar değil. Ve İslam dünyaya da hakim değil. İttihad-i İslam oluşmuş değil. O büyük kumandan dediği kişi ortada yok. İslamın dünyaya adaleti oluşmuş değil. Peygamberimiz (s.a.v.)’in anlattığı hiçbir şey oluşmuş değil ama “geldi” diyorlar, ısrarla “geldi, gitti vazifesini yaptı bitirdi”, diyorlar. Peki, senin üniversiteye giden çocuğun var. Bu çocuklar bayağı güzel araştırma yapıyorlar. Aklı başında olan bir insan buna inanır mı? Bediüzzaman bunu uzun uzun anlatıyor. “Baş kumandandır” diyor. “Hem hakim” yani bütün adaletten sorumludur. Dünyanın adaleti ile sorumlu. Bediüzzamanın böyle bir görevi oldu mu? Değil mi? “Baş kumandan” diyor. Bediüzzamanın böyle bir özelliği oldu mu? Hakim değil Bediüzzaman, aslanlar gibi şerefi ile hep mahkumdu. Hakim olmak ayrıdır. Önce mahkumdur ama sonra hakim olması lazım Mehdi (a.s.)’ın. Böyle bir olay yok. Dolayısı ile bu çok önemli bir konu. Buradaki kasılma, buradaki kavrukluk Nur camiasının bütününe çok olumsuz etki yapar. Basiretlerini bağlar. Akıllarına zarar verir. Maneviyatlarına zarar verir. Bediüzzaman diyor ki; “Ben Mehdi (a.s.)’ın pişdar bir talebesiyim. Anladık ki biz bu çalışmalarımız ile Mehdi (a.s.)’a zemin ihzar ediyoruz” diyor. “O şahsa zemin ihzar ediyoruz,” yani “benim görevim bu” diyor. Mehdi (a.s.)’a zemin ihzar etmek. Peki sen bunu anlamazlıktan gelirsen nasıl olacak o zaman? Nasıl Nur talebesisin ki bunu bile anlayamıyorsun? Bunların böyle ara ara gündeme getirilmesi gerekir. Tabi bu zamanla anlaşılacaktır. Burada bir mucize meydana gelmiş. Bu apaçık hakikat örtülmüş durumda. Çok sarih. Mesela Kuran ayetleri ile belirtiliyor. Hz.İsa (a.s.)’ın geleceği ve dünya hakimiyetinden bahsediliyor. Allah, “sana inanmadık hiçbir fert kalmayacak” diyor. Kuran ayeti. Bu oluştu mu? Bak, “Ehl-i Kitaptan sana inanmayacak hiçbir fert kalmayacak,” diyor Cenab-ı Allah. Hz.İsa (a.s.)’a, şahsına diyor. “Sen bunu göreceksin” diyor, Allah, Hz.İsa (a.s.)’a. “Sana iman etmeyecek hiçbir fert kalmayacak” diyor. Bu İslam’ın dünya hakimiyeti ile olur. Hz.İsa (a.s.)’ın şu anda mezara koymuş durumdalar, haşa. “Geldi, biz gömdük” diyorlar. Bu perişanlığa gerek var mı? Bu acizliğe gerek var mı? Bu garibanlığa gerek var mı? Bunun sonucunda da bakın Risale-i Nur hareketinde bir kasılma oluyor. Ve güçsüzlük oluyor. Yani çok rahat hakim olabilecekken; bu mübarek düşünce, mübarek eserler bütün dünyayı kaplayacakken kasılıp kaldı ve gelişmiyor. Yani çok küçük bir alanda kaldı ve paramparça Nur talebeleri. Birbirleri ile birçoğu görüşmüyor, selamlaşmıyor bile. Bakın internet sitelerinde Mehdiyet konusunu mümkün mertebe ağızlarına almak istemiyorlar. Almak istese de kendi istedikleri bölümleri kendi istedikleri gibi tevil ederek anlatıyorlar. Halbuki bakın ben burada açık açık anlattım. “Bunu açıklasınlar,” diyorum. Ben istirham ediyorum, ben bilmiyorum. Belki onların bildiği bir gerçek de olabilir. Bunu açıklasınlar mesela bakın; "İstikbal-i dünyeviye de 1400 sene sonra gelecek bir hakikati” diyor. Dün internette o şahıs konuşuyor, bu kısma geldiğinde bunu anlatmıyor. "İstikbal-i dünyeviye de1400 sene sonra gelecek bir hakikati”, söylesene 1400 sene sonra kim gelecek? Şahs-ı manevi gelecek diyorsan da, onu de. “1400 sene sonra şahs-ı manevi gelecek,” dersin. Ama hiç olmazsa bir konuş yani bir açıkla. Mesela diyor ki; “Bu hakikatten anlaşılıyor ki, sonra gelecek o mübarek zat, Risâle-i Nur’u bir programı olarak neşr ve tatbik edecek.” ‘Sonra gelecek o mübarek zat’ kimdir? Ne olur diline yapışmaz, anlatsın. “Risale-i Nur’u bir program olarak neşr ve tatbik edecek.” Bakın bunu ısrar ile anlatamıyorlar. Bunu anlatmadıktan sonra ben onların samimiyetinden şüphe ederim. Aslında ben bir tane rica edeyim sadece o zaman, kolaylık olsun. Mesela sadece şunu anlatsınlar, bakın; “Bu hakikatten anlaşılıyor ki, sonra gelecek o mübarek zat, Risâle-i Nur’u bir programı olarak neşr ve tatbik edecek” istirham ediyorum yani ben bilmeyen bir insan olarak, Nur talebesi kardeşlerimden kim biliyorsa, şu bana cümleyi açıklasınlar. Mesela halka, insanlara yönelik gayet güzel, kapsamlı anlatıyorlar. Ben de bu milletin bir ferdi olarak, bir kardeşleri olarak bir çok kişi adına, yüzlerce kişi adına istirham ediyorum, bunun ne anlama geldiğini bana anlatsınlar. Mesela diyor ki bak; “…bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hz. Mehdi (a.s.)’ın şakirtleri olabilir” Biz bu asra geldik mi? Zulümatın dağıtılmasını kim yapıyor şu an?"Bu zamanda öyle fevkalade hakim cereyanlar var ki, her şeyi kendi hesabına aldığı için, faraza hakiki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zat dahi bu zamanda gelse” diyor. Mesela “Hakiki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zat” ben bu cümlenin tefsirini istiyorum. Rica ediyorum, istirham ediyorum. Yani sitelerinde yayınlasınlar. Paniğe kapılıp insanlara bu cevapları vermekten kaçınmak veya bu soruyu soranı iptal etmek internette veya eve girdiyse adam ile konuşmamak, sohbet etmemek, bağlantıyı kesmek. Hakaret etmiyor, saldırmıyor , anormal bir şey de demiyor. “Bediüzzamanın söylediğini ben anlamadım, bana anlatın” diyor, ben de söylüyorum. Bakın, “faraza hakiki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zat” bunu bana açıklasınlar, bu cümleyi. Bu kadar, başka bir şey istemiyorum. O zaman iki tane istirhamımız var bakın; “Bu hakikatten anlaşılıyor ki, sonra gelecek o mübarek zat, Risâle-i Nur’u bir programı olarak neşr ve tatbik edecek.” Ben bu cümlenin açıklamasını istiyorum. Rica ediyorum.
Var mı senin istediğin kardeşlerimizden?
ALTUĞ BERKER:Yok Hocam. Ben şu an gerçekten bugün gerçekten tam kanaatim geldi, Hocam. Siz asıl sahipleri konusunu izah ettiğinizde, bu kadar milyonlarca Nur talebesi kardeşimiz var ama Üstad hakikaten Risale-i Nur’un asıl sahiplerini Mehdi (a.s.) ve talebeleri olarak gösteriyor. Tam kanaatim geldi yani Hocam, bu kadar Üstad’ın sözleri tevil edilebiliyorsa gerçekten Üstad herhalde bunu gördü veyahut biliyordu. Gerçek sahiplerini Mehdi (a.s.) ve talebeleri olarak gösterdi.
ALTUĞ BERKER: Bu konuda yeni bir internet sitesi hazırlatmıştınız Hocam, BediüzzamanveMehdi.com şu an sayfası bende açıkta. Gösterebilirim, arzu ederseniz Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Evet buraya açıklama da gönderebilir kardeşlerimiz, bu siteye. Aydınlanmak istiyoruz, öğrenmek istiyoruz, rica ediyoruz inşaAllah. Yeterli bu zaten. Bediüzzaman, Hz. Mehdi (a.s.)’ın geleceğini söyledi mi? Değil mi?
ALTUĞBERKER: Evet, inşaAllah.Kardeşlerimizin soru ve görüşleri için bediüzzamanvemehdi@hotmail.com internet sitesine soru ve görüşlerini yazabilirler.
ADNAN OKTAR: Evet. Bediüzzaman ve Mehdi, evet.
ALTUĞ BERKER: bediüzzamanveMehdi@hotmail.com.
ADNAN OKTAR: Tamam,evet.Başka sorulara geçelim, başka konulara geçebiliriz şimdi.
SUNUCU: “Esselamun aleyküm.”
ADNAN OKTAR: Aleyküm Selam.
SUNUCU: “Çok sevdiğimiz ve çok saydığımız sevgili Hocamız Adnan Oktar ve yardımcılarına; Allah’ın Selamı ve Rahmeti üzerlerine olsun. Film yıldızları intihar girişiminde birinci sırada bulunuyorlar. Onlara eserlerinizi gönderdiniz mi?” El Yasin, Almanya’dan soruyor Hocam.
ADNAN OKTAR: Tabii onlar çok acı çeken insanlar. Yani etrafa mutluluk görüntüsü vermeye mecbur olan, kendilerini mecbur hisseden ama aslında hiç mutlu olmayan, ama etrafını da mutlu edemeyen çünkü etrafındakiler de mutlu olmuyor, onlar mutlu olmuş taklidi yapıyorlar. Mesela şarkıcı çıkıyor bir yere, şarkı söylemek üzere. Genç kızlar, delikanlılar var güçleri ile bağırıyorlar, çıldırmış gibi böyle değil mi, görüyorsunuzdur. Cinnet geçirmiş gibi bağırıyor. Şimdi bu mutlu olduğundan değil, bu direk bir oyun, etrafına bir şov yapıyor. Kendini eğlendirmek istiyor. Bir kere var gücü ile bağırmak adamı rahatsız eder, o kendini de rahatsız eder. Yani nedir bu? Bağırılacak ne var? Nihayet etten kemikten bir varlık, garibanın teki değil mi? Senin, benim gibi bir insan, yiyiyor, içiyor, doğal ihtiyaçları var. Eline mikrofonu alıp çıkınca, tam anlamıyla bir cinnet havası. O ona hava atıyor, o ona poz atıyor, o ona poz atıyor, bir şey yok. Yani eğleniyor taklidi yapmanın bir alemi yok. Orada eğleniyor meyleniyor değil. Var gücü ile bağırma ile eğlenme olmaz. O zaman çıksın avaz avaz bağırsın sokağa çıksın. Bağırma ile bir insan eğlenir mi? Kalpte olan bir şeydir, derinlikte insan zevk alır. Tutkuda çok zevk alır. Güzel duygularda, kapsamlı detay duygularda insan çok zevk alır. Yoksa onbinlerce kişinin içerisinde itile, kakıla eziliyor. Zaten çoğu da ezilme tehlikesi de geçiriyor, bir şeyler yapıyor. Havasız ortamda, var gücü ile bağırarak. Kan ter içinde kalıyorlar da ayrıca. Çektikleri eziyet inanılır gibi değil. Değil mi? “Tavşanın canı cefada gerek” derler böyle. Onlar da orada kendi kendilerine zulmediyorlar. “Allah insanlara zulmetmez, insan kendine zulmeder” diyor, şeytandan Allah’a sığınıyorum. Sahte eğlenme yolları buldular kendilerine. İşte extacy, ondan sonra uyuşturucu. Bir kere insanın aklı dikkati dağıldı mı; mesela uyuşturucuyla bundan nasıl zevk alınabilir? Bir insanın dikkati dağılacak, kol kontrolünü kaybedecek, abuk subuk görüntüler görmeye başlayacak, halüsinasyonlar görmeye başlayacak. Bu Allah vermesin bir felakettir bu, bunda mutlu olunur mu böyle bir şeyde? Bu rezalet bu yani. Veyahut mesela, zil zurna içiyor ayakta duramayacak şekilde, zemini eğik görüyor mesela, yere doğru. Ne kadar rahatsız edici bir şey zemini eğik görmek. Düşme hissi geliyor, dengesini tutturamıyor, kapının kolunu bulamıyor. Bu nasıl insanı eğlendirebilir böyle bir şey? Midesi bulanıyor, değil mi? Mesela sık nefes almak ihtiyacı duyuyor, alenen zehirlenme alametleri. “İçtik, acayip neşeliydik” diyor. Neresinde bunun neşe? Yerlere düşüyor, toza toprağa bulanıyor, ceketin kolu kopuyor, bilmem ne, birbirlerini dövüyorlar. “Müthişti dün gece unutamadık” diyor. Rezaletin neyini unutamayacaksın yani? Değil mi? Eğlence anlayışını da çok saptırdılar, yani bambaşka bir hale geldi Ahir Zamanda. Mesela müziğin sesini açıyorlar, kulağın zarı yırtılacak neredeyse. Öyle müzik dinlenir mi? Makul bir ses tonu vardır müziğin, insan dinler. Ama çok çok artık beyni uyuşuyor, kulağı falan da uyuşuyor. Adam dışarı çıktığında duyamayacak hale geliyor. “Nasılsın?” diyorsun, “Ne? Bir şey mi dedin?” diyor. Kulak gidiyor adamın. O insanın beynini ne yapar, o ses gücü kulakları ne yapar? Nerede bunun eğlendiriciliği? Yani, nerede eziyet varsa onu yapıyorlar. Yahut azot veriyorlar, sıvı azot dumanın içinde, köpüklerin içinde boğuşuyorlar bilmem ne falan, üst baş batıyor, her tarafı. Kafasında şampanya patlatıyor. Tertemiz bir elbise ile gezmek mi güzel? Üstünde şampanya kokusu ile gezmek mi güzel? Üstü başı sırıl sıklam ıslanmış yani. Bunun neresi eğlendirici? İnsan yeni, tertemiz kıyafeti şampanya lekesiyle üstü başı berbat olursa bir insanın, eğlenecek yönü var mı bunun? Ben anlamıyorum burada. Köpüklere bulanıyor üst baş, her taraf batıyor “gayet mutluyduk” diyor. Müthiş havasız ortam, bir de üzerine azot veriyor, bir de alev ateşler mateşler yakılıyorlar, duman göz gözü görmüyor, o ona çarpıyor, o ona çarpıyor; var gücü ile bağırtılar bir yandan, müziğin akıl almaz yüksek sesi, “çılgınca eğlendiğini” söylüyor. Nasıl çılgınca eğlenmişse? Dışarı çıktığında da tabii suratı bir karış, çünkü acayip yorulmuş oluyor, psikolojik olarak da yoruluyor, ruhen de gerilime düşüyor, müthiş strese düşüyor. Bitap şekilde iki günde ancak kendine geliyor. Böyle eğlence olur mu? Eğlence insanı dinç tutar, insan açılır, canlanırsın ona denir eğlence diye. Değil mi? Kendine gelirsin. İnsanı bitap hale getiriyorsa, sinirlerini yıpratıyorsa, yoruyorsa eğlence olur mu o? Adamlar mesela yemek yiyor tabağında, tabağını şöyle bir suya batırıyorlar, ondan sonra aynı kapta hepsini yıkıyor bir çoğu. Bazı yerde öyle oluyor. Adamın artmış salataları falan oluyor, onları birbirinin içine katıyorlar. Yani o adamın temizliğinden biz nereden emin olabiliriz? Adam da sarılık hastalığı olabilir, bilmem ne olabilir, her şey olabilir. Değil mi? Çeşitli enfeksiyorlar olabilir, zaturre geçiriyor olabilir. Aynı onun oturduğu yerde oturturuyor. Elini ayağını adam, onun elini sürdüğü yerlere o da elini sürüyor. Sapığı da geliyor anormali de geliyor, akıllısı da geliyor, delisi de geliyor, her çeşit adam geliyor. Dolayısıyla mesela bardağı bir kere şöyle çalkalıyor farz edelim; aynı onun bardağıyla adamın içeceğine koyuyor. Aynı onun bardağıyla o da içmiş oluyor. Mesela havuza giriyorlar, adam banyodan çıkıyor direk havuza balıklama dalıyor. Mesela enfeksiyon oluyor vücudunda, rahatsızlıklar oluyor mesela. Vücudunun görünmeyen yerlerinde kirler oluyor, havuzun içinde tertemiz oluyor. Hepsi birden doluşuyor havuzun içerisine. Burnuna, ağzına, kulaklarına her yerine doluyor su. Yutuyor da o suyu, “çok mutlu olduk” diyor. Halbuki insan temizliğe özen gösterir, çok dikkatli olur. Nitekim de havuzlarda o tip havuzlara girenler de, hepsinde sinüzit var, alayında. Hepsinde orta kulak iltihabı oluyor, göz enfeksiyonları var, akciğer enfeksiyonları var. Hep öksürürler, tıksırırlar dikkat edersiniz öyle tipler. Binbir türlü bir de hiçbir şeyi yokmuş gibi yapar. Sinüziti var, onu da iftiharla söylüyor, sanki bir şeymiş gibi, böyle ödülmüş gibi sinüzütinin olması; ilk “Selamun Aleyküm, nasılsın?” diyoruz, ”sinüzit var” diyor. Sanki böyle altını varmış gibi, gümüşü varmış gibi onunla iftihar ederek, bir acayip. Yani bilmiyorum ben yanlış mı görüyorum? Mantık bulamıyorum ben bunda. Akılcı bakmak lazım. Derinlikte zevk vardır, güzellikler vardır, tutkuda güzellik vardır. Değil mi? Derin düşüncede güzellik vardır. Detaylarda güzellik vardır ve alabildiğine temiz ortamda, temiz insanlarda güzellik vardır. Karmakarışık, tehlikeli, mafyası orada, iti kopuğu orada, esrar keşi orada, kimin ne yapacağı belli değil. Adamın tabağı, onun aynı, onun aynı, onun kapından ona yedirtiyor, onun kabından ona yedirtiyor, onun bardağından da o içmiş oluyor, aynı yerde hepsi yıkanıyorlar. Ben burada eğlendirici bir yön görmüyorum. Tabii hepsi için demiyorum da, bir kısmı için ben bu özellikleri söylüyorum. Müslümanlıkta zevk alınacak şeyler bambaşkadır. Yani derinlikler bambaşkadır. Allah’ın yarattığı her şeyden çok derin zevk alırsın ve tarif edilmez bir zevk olur. İmanın derecesine orantılı olarak. İmanın ne kadarsa o kadar farklı olarak çok derin zevk alır. İmanı zayıf oldukça sathiye dönüyor olay, yani sathileşir, derinlik kalkar. Dolayısıyla aldığı zevkler de uydurma zevkler olur. Yani böyle anlatıma dayalı, yani sanal zevkler, gerçekte öyle bir mutluluk, heyecan hissetmez. Taklit yaparlar. Nitekim mesela birbirleriyle bir karşılaşıyorlar. Karşılaşma anları vardır ünlü, heyecanlı, mesela sarılıyor, havalarda hopluyor, etrafında çevriliyor falan. Gerçekten sevenin o tip bir oyuna ihtiyacı olmaz. Çünkü derinlikte o tip yapmacık hareketlere hiç ihtiyaç yoktur. “İnanmazsın, vallahi çok sevindim geldiğine” diyor. Kardeşim yemin edilecek ne var bunda yani. “İnanmazsın” derken, zaten ne söylüyorsun da inanmayacak, gayet makul bir şey zaten. Bunu söylemeye ne gerek var yani.
ALTUĞ BERKER:Ayet-i kerime’de Hocam, şeytandan Allah’a sığınırım; “Kalpler ancak Allah’ı anmakla tatmin bulur” diyor. O yüzden siz hep izah edersiniz, oradan oraya giderler, tatmin bulamazlar. Oradan çıkarlar oraya giderler yine olamazlar.
ADNAN OKTAR:İşte ”yürü bilmem nereye gidiyoruz”, diyor, tamam oturuyorlar. Sıkıldığını söylüyor, üfleme püfleme tarzında. “Hadi kalkalım” diyor, başka yere gidiyor. Orada da sıkıldığını söylüyor. En son işkembeci oluyor mekanları, orada da sıkıldığını söylüyor. Eve gidiyor, evde de sıkıldığını söylüyor. Demek ki Allah rahatlık vermiyor. Eğer insanın vicdanı temizse, imanı güçlüyse, mesela güzel bir bahçe, yeşillik bir ortam sevdiği de varsa müthiş bir zevk verir. Hatta bir kedi bile, orada küçük bir kedi bile çok derin bir zevk verir insana eğer imanlıysa. Değil mi? Hatta bir böcek dahi, mesela güzel küçük bir kelebek bile insana müthiş zevk verebilir. Mesela bir müzik, hoşuna giden bir müzik, derinliğini elde edebiliyorsa o ruhun, zevk verir. Mesela hoş, güzel bir yiyecek, sevdikleriyle beraber insanın bunu yemesi çok güzeldir. Ben eğlenmesinler demiyorum ama Allah ile kalp bağlantılı olan eğlence güzeldir. O zaman insanın ruhu doyuma ulaşır. Öbür türlü sürekli bir boşluk, acı, ızdırap ve gerilim olur, sıkıntı kendiyle beraber nereye giderse gider. Yani bağırmayla, çağırmayla insanın sıkıntısı gitmez. Kendini yerden yere atmayla gitmez. Allah’ın dediği çok açık, bak Allah, “asra andolsun” diyor, şeytandan Allah’a sığınırım, Rahman, Rahim olan Allah’ın adıyla, “asra andolsun, insanlar ziyan içindedir” diyor. “Ancak hakkı ve sabrı tavsiye edenler ve salih amellerde bulunanlar müstesna” diyor Allah. Hakkı ve sabrı tavsiye etmek ve salih amellerde bulunmak yani samimi davranmak. Samimiyet insanı müthiş rahatlatan, en büyük zevklerden bir tanesidir. Çok büyük bir zevktir samimiyet. Samimiyet ve iman. Mesela, samimi bir insanın konuşması bize çok büyük bir zevk verir, samimiyetsiz birisi konuştuğunda sıkılırız. “Biran önce bitse şu konuşması” deriz. Yani dini konuları tenzih ederim, değil mi? Ama samimi bir insanın konuşması insana hoş gelir. Samimi bir insanın sevgisi de çok güzeldir. Mesela samimiyetsiz bir insanın sevgi göstermesi insanı rahatsız eder, kızdırır. Veya yapmacık hareketler yapar ama samimi seviyorsa hakikaten ruh ondan hoşnut olur, insanın hoşuna gider, karşılıklı muhabbet geçer. Onun için Allah samimiyeti, tek ölçü olarak almıştır. Şeytandan Allah’a sığınırım, “ancak samimi olan kullarım kurtulur” diyor, Allah. Yani necata eriyorlar.
Berker’im bana söyleyeceğin ne var?
ALTUĞ BERKER:Estağfurullah Hocam, soru var sorabileceğim ama ancak kalan dakikada soruyu okuyabilirim, uzun bir soru.
ADNAN OKTAR: O zaman hem soruya hem cevaba ikinci yarıda devam edelim inşaAllah.
ALTUĞ BERKER: İnşaAllah.
SUNUCU 1: Kısa bir aradan sonra tekrardan birlikte olacağız sayın izleyenler.
Tekrardan birlikteyiz sayın izleyicilerimiz. Hocam nasıl devam edelim, nasıl istersiniz?
ALTUĞ BERKER: Bir soru vardı Hocam, demin kapanıyordu soramadım. İsterseniz onu sorayım.
ADNAN OKTAR: Tamam sor.
ALTUĞ BERKER: “Hocam selamlar.”
ADNAN OKTAR: Aleyküm selam.
ALTUĞ BERKER: “Hocam, ben ve arkadaşlarım vakit buldukça bazı ateist site ve gruplara yorumlar yapıp, evrim karşıtı videolar yayınlıyoruz. Bunları yaparken de sizin eserlerinizdeki bilgilerden yararlanıyoruz. Direkt olarak yararlanıyoruz. Hocam Allah razı olsun. Sizin eserleriniz vesilesiyle her iddialarına bilimsel cevaplar verip, tüm iddialarını çökertiyoruz inşaAllah. Fakat ben ve arkadaşlarım sizin eserlerinizi kullanmadan cevap vermeye çalışan diğer Müslüman kardeşlerimizin yorumlarına bakıyoruz ve tıkanmalar yaşadıkları için yorum yapamadıklarını hatta öfkelenip karşı tarafa rahatsız edici cümleler yazdıklarını görüyoruz. Siz daha iyi bilirsiniz, bu durum ateistlerin istediği bir karşılık olmuyor mu Hocam? Birde Hocam, ne hikmetse, bizim cevaplarımız karşısında ateistler deliller sunamayınca benim ve arkadaşlarımın cevaplarını ve bizleri siteden siliyorlar, hakaret etmediğimiz halde. Ama diğerlerinin yorumlarına hiç dokunmuyorlar, hakaret edenlerin. Bunu sık sık yaşıyoruz. Ateistlerin bu davranışını neye bağlıyorsunuz Hocam? Saygılar. Osman Mert Samsun.”
ADNAN OKTAR: Osman Mert. Samsun’lu bizim yiğit kardeşlerimizden birisi demek ki. Hz. Osman (r.a.) gibi inşaAllah. Bir adam cevap veremeyip siteden bir insanın bağlantısını kesiyorsa, onun anlattıklarına tam kanaati gelmiştir. Yani kafasında bir kuşkusu kalmamıştır. Fakat hakikatler onu çok sarsmıştır. O sarsıntıdan kurtulmak için penceresini kapatır. Ama tam kanaati gelmiştir. Mesela Nur talebesi kardeşlerimiz de Hz. Mehdi (a.s.) ile ilgili bir soru olduğunda masum bir soruya o kişiyi siteden silerek cevap veriyorsa, o demek ki için bir uhde, demek ki Hz. Mehdi (a.s.)’ın geleceğinden emin, ki tedirgin. Kendi anlattıklarına da inanmıyor demek ki, vicdanen rahatsız. Bu vicdani rahatsızlıktan kurtulmak içinde tek çözüm ya cevap vermemektir veyahut o kişiyle bağlantıyı kesmektir. O soruyu zaten o sormakla, onun okumasıyla o kişiyle bağlantısını kesmesi o konunun zaten kafasında hallolduğunu gösterir. Yani kanaati gelmiş demek ki. Yoksa insan haklı olduğu bir konuda göğsünü gere gere heyecanla anlatır ve nefse de bu çok hoş gelir. Bildiği bir konuda doyurucu güzel açıklamalar yapar, nefse hoş gelir. Bunu yapamıyorsa kanaati gelmiş demektir. Susmak, bağırmak, çağırmak, kaçmak bunlar hep hayra alamettir, Müslüman açısından. Bunlar hep kabul alametidir. Mesela gülerek, lakayt dinliyorsa, “tabii tabii anlat” diyorsa bazen bu pek o anlama gelmez yani anlamadığı anlamına gelir. Mesela panik olması, kızması, kapatması, kaçmaya çalışması, kabulün en keskin, en net alametlerindendir. Yani ruhunda çok ciddi bir etki meydana getirdiği anlamına gelir. Onun için bıkıp usanmadan anlatmaya devam edecekler. Yani bu gerçeklerden kaçamazlar, kaçabilecekleri gibi değil inşaAllah.
ALTUĞ BERKER: Avrupa’da sizin Yaratılış Atlasınız’a yaptıkları gibi Hocam, bir anlamda.
ADNAN OKTAR: Evet mesela Avrupa Birlik komisyonunda adamlar toplantı halinde, yüzlerce kişinin içinde Atlas’ı yukarı kaldırıyor ve Atlas’ın büyük bir tehlike olduğunu söylüyor. “Aman, devletler çapında Avrupa Birliği tedbir alsın, bu Atlası mutlaka durduralım” diyor. Ne zaman diyor biliyor musun bunu? Atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra. Yağmur gibi yağdırmışız, herkesin adresine ulaşmış, konu bitmiş, konu hallolmuş. Günaydın, Üsküdar’da sabah oldu yani. Ben öyle konularda konuyu öyle muğlak bırakmam. Vurdum mu oturturum ben. Yani onun karşı atakla hayrı engellemesini beklemem. Nitekim bir gece operasyonuyla Fransa yerle bir oldu. Yani ani dağıttı o dağıtım şirketi, ilgili herkese ve konuyu bitirdiler. Ve yapacakları hiçbir şey kalmadı. Zaten ciyaklama üç gün sonra geldi. Artık uğundular demek ki ilk vuruşta. Sonra nefes almaya başladıktan sonra derin derin ciyaklama sesleri geldi. Ama iş işten geçmişti inşaAllah. Şimdi bakın kardeşlerimiz Nur talebesi bir kardeşlerini gördüklerinde eğer çok ciddi bir reaksiyon göstermiyorlarsa, genellikle saygılıdırlar onlar. Nezaketli, kibar insanlardır. Bakın şunu sorsunlar: “Bu hakikatten anlaşılıyor ki sonra gelecek o mübarek zat Risale-i Nur’u bir program olarak neşr ve tatbik edecek.” (Tasdik-i Gaybi sayfa 11, Beyanat ve Tenvirler 310). Bakın ezberlerine alsınlar; “bu hakikatten anlaşıyorlar ki”, isterlerse bir yere yazsınlar. Bakın; “bu hakikatten anlaşılıyor ki sonra gelecek o mübarek zat, sonra gelecek o mübarek zat Risale-i Nur’u bir program olarak neşr ve tatbik edecek.” “Kardeşim, biz cahiliz bilmiyoruz, siz yıllardan beri, 10 yıldan, 15 yıldan, 20 yıldan beri okuyan insanlarsınız biliyorsunuz. Cehaletimizi mazur görün, istirham ediyorum Allah rızası için, bunun ne anlama geldiğini, Bediüzzamanın bu cümlesinin ne anlama geliyor bize açıklayın” desinler. Beyanat ve tenvirler sayfa 310, Tasdik-i Gaybi sayfa 11’de, bu bir. Mesela şunu da sorsunlar. Çünkü yüzlerce var da sorulacak ben özetle soruyorum. “Fakat ileride gelecek o acip şahsın bir hizmetkarı ve ona yer hazır edecek bir dündarı, o büyük kumandanın piştar bir neferi olduğumu zannediyorum” diyor, Bediüzzaman. Barla lahikası sayfa 162, Barla lahikası sayfa 162. Fakat bakın “o ileride”, ileri ki Zamanda gelecek “acip şahsın bir hizmetkarı ona yer hazır edecek bir dündarı ve o büyük kumandana yer hazır edecek piştar bir neferi olduğumu zannediyorum” diyor Bediüzzaman. “İleride gelecek bu acip şahıs” kimdir? Bu acip şahsın neden bir hizmetkarı ve ona yer hazır edecek bir dündarı Bediüzzaman? O büyük kumandan dediği kişi neden dolayı büyük kumandandır? Yani neyin kumandanıdır, büyük kumandanıdır? Ve onun neden neferidir Bediüzzaman, neden onun askeridir veya neden ona yer hazırlıyor? Bunu sorsunlar inşaAllah. Efendim mesela, şimdilik fazla şey yapmayalım. Şimdilik sadece bu iki soruyu sorsunlar ki yüzlerce var Bediüzzamanın böyle açıklamaları. Bu ikisini önden bir sorarlarsa. Önce bir anlayalım veyahut bir bilen varsa bize gönderebilir. İllaki bir açıklaması vardır. Ne tür tevil ediyorlar, nasıl bir batini tefsir yapıyorlar, ben merak ediyorum, görmek istiyorum. Onlar da sorsunlar. Ama benim kanaatim çok açık biliyorlar Hz. Mehdi (a.s.)’ın geleceğini, çok çok açık biliyorlar. Bu onlara yürek acısı olacak bakın ben söylüyorum. Çok büyük hata yapıyorlar, Allah’ın karşısında suç işliyorlar. Allah bizim samimi olmamızı söylüyor. Samimiyetsiz olan herkes Allah katında suç işlemiş olur. Bediüzzamanın ifadeleri, hadisler bu kadar açıkken Peygamberimiz (s.a.v)’in beyanları bu kadar açıkken, Kuran’ın hükmü bu kadar açıkken ve Bediüzzaman bunu yüzlerce kez tekrar ederek, bol bol açıklamışken, yüzlerce sayfa açıklamışken, akla mantığa tamamen zıt, garip tevillerle bu konuyu örtbas etmeye çalışmak Allah katında çok büyük sorumluluk getirir. Ahiret’te Cehennem’in kenarında Allah bunu sorduğunda, bu konuları sorduğunda; mesela Cenab-ı Allah dese ki Bediüzzamanın sözünü Cenab-ı Allah ona hatırlatıyor. “Bu hakikatten anlaşılıyor ki sonra gelecek o mübarek zat, Risale-i Nur’u neşr ve tatbik edecek.” Ne anladın sen bundan derse Cenab-ı Allah, değil mi? Samimiyetini ölçmek açısından soruyor tabii Cenab-ı Allah. “Bu hakikatten anlaşılıyor ki sonra gelecek o mübarek zat Risale-i Nur’u neşr ve tatbik edecek.” Şimdi Cenab-ı Allah bana sorsa , “YaRabbi, bu hakikatten anlaşılıyor ki bir hakikat var” derim, anlaşılıyor ki yani anlaşılır bir şey kafası çalışan herkesin anlayabileceği bir şey. Bakın, “anlaşılıyor ki” diyor, anlaşılmaz bir şey değil. “Sonra gelecek” yani bir insan kendisinden sonraki olay için “sonra gelecek” der, kendinden evvel veya o an için “sonra” diyemez. “Sonra gelecek, o” bizim ilkokulda her yerde öğrendiğimiz “o” dediğinde bir şahıs ifade eder. “Mübarek”, Allah’ın bereketlendirdiği, üstün kıldığı, kutsi olan, değerli olan. “Zat”, zat ne demektir? Bize yine dil bilgisi olarak öğrettikleri, bir kişi için “zat” deniliyor. Ben öyle biliyorum, ama dil bilgisi kurallarında bir değişiklik oldu da veyahut onların bildiği bir bilgi varsa bunu anlatsınlar. “Risale-i Nur’u” yani Risale-i Nur Külliyatı’nı “bir programı olarak neşr ve tatbik edecektir”. Demek ki Risale-i Nur’dan tam anlamıyla istifade edecek ve onu tebliğinde, faaliyetlerinde bu kişi, bahsedilen kişi kullanacak. “Ben bu anlamda anladım YaRabbi”, derim. Ama onlar bakalım bunu nasıl açıklayacaklar Allah’a. Yani eğer samimiyetsiz olarak Allah’ın karşısında bunu anlatmaya kalkarlarsa, samimiyetsizlikleri de ortaya çıkarsa, bunun hesabını nasıl vereceklerini düşünmeleri lazım. Hadisler ayrı, hadisleri hiç açıklayamazlar zaten.
ALTUĞ BERKER: Veyahut Risale’den kelimeleri çıkartmak, bunu da açıklayamazlar.
ADNAN OKTAR: Evet. Mesela Risale-i Nur’dan cümlelerin çıkartılmasını nasıl açıklayacaklar? Mesela Bediüzzaman diyor ki Barla Lahikası’nda yine, “fakat o ileride gelecek”, şimdi ileride gelecek, ne anlarsın sen Ebru “ileride gelecek” denildiğinde?
SUNUCU: O an içinde olmayan.
ADNAN OKTAR: İleride değil mi?
SUNUCU: Evet, ileriki bir zaman.
ADNAN OKTAR: ”Acip” hayret uyandıran, şaşırtan, olağanüstü olan, “acip” diye ona denir. “Şahsın” bakın şahısların demiyor, şahsı manevilerin demiyor, şahsı manevinin demiyor, şahsın. “Acip şahsın bir hizmetkarı” hizmetkarları demiyor, bir hizmetkarı. “Ve ona”, “ona” denilince sen ne anlarsın?
SUNUCU: Başka biri.
ADNAN OKTAR: Başka biri değil mi? Tekil şahıs. “Ona yer hazır edecek”, bak, “ona yer hazır edecek bir dümdarı ve o büyük kumandanın”, “o büyük kumandan” kumandanlar demiyor, kumandanların şahsı manevisi demiyor, “o büyük kumandanın pişdar bir neferi”, “bir tane askeriyim” diyor Bediüzzaman, “olduğumu zannediyorum”. Yani “Mehdi (a.s.)’ın ordusunda bir askerim ben, Mehdi(a.s.) ayrı” diyor. Ne zaman gelecek dediğimizde, bak ben Bediüzzamana soruyorum, “Bediüzzaman Hazretleri, Üstadım, ne zaman gelecek?” diyorum. Bana diyor ki, “yavrum önünde ya, yazılı bak oraya orada göreceksin” diyor mesela. Bakıyorum fakat o “ileride gelecek” diyor. Demek ki ileride gelecekmiş. Biz Bediüzzamana sorduğumuzda cevabını veriyor bak, “ne zaman gelecek üstadım?” diyoruz, “ileride gelecek” . “Sizin göreviniz ne?” diyoruz, “ben bir hizmetkarıyım”, diyor. “Başka, Üstadımız?” diyoruz, “ona yer hazır edecek bir dümdarıyım” diyor. “Özür dilerim, başka ne göreviniz üstadım?” diyoruz, “o büyük kumandanın” diyor. “O büyük bir kumandan mı?” diyoruz, “orada yazıyor zaten o büyük bir kumandan” diyor. “O büyük kumandanın pişdar öncü bir askeriyim, neferiyim” diyor. “Olduğumu zannediyorum” diyor. “Benim görevim bu yavrum, evladım” diyor. Üstad bizimle konuşuyor burada zaten. Bir soru soruyoruz, cevap veriyor. Yani yaşaması gerekmez ki cevabını veriyor zaten. Yaşasa da bu cevabı verecek. Yani ben yalan söyledim mi diyecek Bediüzzaman, yanlış yazdım mı diyecek? Yüzlerce kere tashihten geçen yazılar değil mi bunlar? Yüzlerce kere okunmuş yazılar değil mi, binlerce kere?
Berker’im başka bir soru sor.
ALTUĞ BERKER:Estağfurullah Hocam, Ebru Hanımda var sorular, arzu ederseniz.
ADNAN OKTAR: Tamam.
SUNUCU: ”Selamlar sayın Adnan Hocam.”
ADNAN OKTAR: Aleyküm selam.
SUNUCU: “Hayvan, böcek, bakteri gibi canlılarda ruh var mıdır? Bu konu hakkında bizi aydınlatırsanız sevinirim.” İstanbul’dan Barış.
ADNAN OKTAR: Ruh olmayan, Allah’ın ruhunun olmadığı hiçbir yer yoktur. Mesela bu fincanda da Allah’ın ruhu vardır. Her yerde Allah’ın ruhu vardır. Allah’ın ruhu olmazsa hareket edemez bu fincan. Bak, Allah yaklaştırıyor bana, mesela geri buraya bırakıyor Allah, vesile ediyor beni, elimi vesile ediyor. Hepsini yapan Allah’tır, böceklerin de hepsinde Allah’ın ruhu vardır. Ama şuuru var mıdır? O ayrı konu. Şuuru, kendi benliğinin farkında mıdır? O ayrıdır. Ama Allah’ın ruhu olduğu için yürüyebiliyor zaten o. Mesela “Rabbin balarısına vahy etti” diyor. Allah’ın ruhu balarısının içinde, her yerinde. Yoksa o zaten bir protein yığını, o hiçbir şey yapamaz zaten. Bir şey yani organizma, hiçbir şey değil. Ama gösterdiği akıl insan aklının çok çok çok üzerinde. Mesela bir arının gösterdiği akıl bütün dünyadaki insanların aklından daha çok. Gösterdiği yeteneği, bütün dünyadaki insanlar bir araya gelse gösteremez. Yaptıklarını gözden geçirsinler, arının yaptıklarını, hangisini yapabilirler, bir anlatsınlar bakalım. İki taraftan petekleri örmeye başla emri alsa insan ve eline her türlü malzeme verilse, bir peteği yapması için de yüz yıl versen, yani bir insan ömrü, yapamaz. Yap boz, yap boz, başlangıcında başlayamaz yani. Bir kere sırf onu yapamaz en başta orada bitiyor yani. Bütün insanları bir araya getirseniz, en ustasını bir araya getirseniz yine yapamaz. Ömrü boyunca uğraşsa yine yapamaz. O açıyı vermek, arkaya doğru açı vermek, balı doldurdukça tam kapatmak, eline yüzüne bulaştırır yani çok büyük olay çıkar.
SUNUCU: Hocam bir sorumuz daha var. “Hocam yaptığım hataları vicdanım bana gösterdiği halde, bazen tekrar aynı hataları yaptığımı görüyorum. Daha sonra ölümü düşündüğümde çok pişman oluyorum. Bir daha yapmamak için dua ediyorum. Ölümü daha derin nasıl düşünebiliriz?” Sinem Özkaya, Ankara.
ADNAN OKTAR: Ölümü her gün televizyonlarda görüyorsunuz. Her gün bir ölüm haberi, gazetelerde her gün ölüm haberi. Bir böceğin ölmesi bile ölümü insana hatırlatır. Ama düşünmek istemeyen tabii düşünemez.
“İyi akşamlar Adnan Hocam. Hemen soruma geçiyorum.” Aman ne sabırsız maşaAllah. “Cinler iblisi, Allah’ın Meleklerini görebilirler mi ve görüyorlarsa Hocam sizin cinlerle iletişimin kurduğunuzu biliyoruz.” Benim öyle bir özelliğim yok, ben cinlerle iletişimi olan kişileri tanıyorum, biliyorum, bizde öyle bir yetenek yok. “Bunlar hakkında bilgi alıyor musunuz? Sıkı takipçiniz Adana’dan Sedat Sağmen.” Hay maşaAllah delikanlı bir şey herhalde. “Selametle kalın Hocam” diyor. Allah sana da selamet versin, bütün milletimize selamet versin. Cinler tabii Melek görebilirler, şeytanları görürler, çok rahat görebilirler şeytanları. Zaten imansız cinler, dinsiz cinler şeytandır, şeytan hükmündedir.
Halit Bostanoğlu, İstanbul. “Sayın Hocam öncelikle selam ederim. Uzun zamandır sizi takip ediyorum ve söylediklerinizi tatbik etmeye çalışıyorum. Hocam sizin konuşmalarınızdan sonra kız arkadaşımın...” Bu delikanlıyı ele geçirmeye çalışıyormuş herhalde o kız öyle anladım. “Şimdi güleceksiniz ama Hocam Allah sizden razı olsun, ben bu arkadaşım mütedeyyin Müslüman evlenecek birisi diye bakmıştım, ama sizin sohbetinizi dinledikten sonra nasıl bir kandırmaca ve sahtekarlık içinde olduğunu gördüm Hocam. Arkadaşım Nur cemaatinden olduğu halde sizin anlattıklarınızı anlatıyorum, tebliğinizden ve Ahir Zamanda olduğumuzdan bahsediyorum ama konunun bu tarafıyla hiç alakası yok ve bir heyecan göremiyorum kendisinde. Varsa yoksa cemaatteki kız arkadaşlarıyla vitrinlere bakmak, gelinlikçilere bakmak ve cemaatteki arkadaşlarına evlilik konusunda birbirlerine gelin yada damat adayı aramak olduğunu gördüm ve çok rahatsız oldum Hocam. Bu konuda bizleri irşat etmekten geri bırakmayın” diyor. Şimdi bir kere nur cemaatinde herkes böyle olmaz tabii. Bu bir istisnai vakadır. Olabilir bu tip insanlar, aklı fikri evlilikte olan tipler çoktur. “Adın ne?” dersen “evlilik, koca” der. Çünkü koca olması onun için bütün hayatını garanti altına alması demektir. Sosyal sigortaların en yüksek dereceden bir insana sunduğu sigorta hizmeti ne ise, onu sunduğunu düşünüyor. Çünkü onu yedirecek, içirecek, gezdirecek, ona para verecek, hastalığında tedavisini yaptıracak. O da ona işte cinselliğini sunmuş olacak. Yani böyle bir anlaşma. Bu samimi bir Müslümanın, Allah’tan korkanın yapacağı bir karakter değildir, bir kişilik değildir. Müslüman Allah’ın tecellisini görmek için, Ahiret’te arkadaşı olması için evlenir bir insanla. Hayat arkadaşını seçer. Ahiretlik’tir. Dünyada kaç günlük bir hayat var ki de evleniyorsun? Ne kadar kalıyorsun burada? Ahiretliğini seçmek için insan evlenir. İnşaAllah. Ve dünyada da Allah’a yakınlığına vesile olması için, Allah’ın tecellisini görmek için evlenir insan. Ve asil amaçlı olur. Para karşılığı, çıkar amacıyla, kendine baktırtmak, besletmek, sigortalı gibi olması amacıyla hasebiyle bunu yapmaz. Bu çok küçük düşürücü. Dolayısıyla bir Müslüman kızın akşama kadar koca peşinde olması, işte gelinlikçilerde, şurada burada vaktini kaybetmesi değil de, Kuran’ın, İslam’ın dünyaya hakim olması, İslam ahlakının bütün dünyaya böyle nurunu ışığını saçması için gayret etmesi gerekir. Fakat böyle vakalar da var tabii. Kardeşimiz de orada akılcı bakmış, bir Müslüman gibi bakmış, ferasetle bakarsa bunu görür. Tabii çok küçük düşürücü. Bir de bunu yaparken, mesela bir genç birisiyle tanışıyor, görüşüyor. Onu kandırmak için çok samimiyetsiz yalanlar söylüyorlar. İlk gördüğünde çarpıldığını, böyle bir şeyle hiç karşılaşmadığını, ilk defa başına geldiğini, olayın onun tahmin etmediği şekilde geliştiğini… Halbuki adama bakıyor, iki ayağı var, iki kolu var, bir sakatlığı yok, maaşı da yerinde, arabası var, yani bakabilecek konumda, rahat edebileceği konumda. Aklına yatıyor, olay bu. Teknik gözle bakıyor. Zaten onlar diyorlar, mantık evliliği yaptığını söylüyor, mantık evliliği. Aşk evliliklerinin özelliği arabanın çok iyi olmasından kaynaklanıyor genellikle, aşkın şiddetlenmesine sebep oluyor. Evin çok iyi olması, paranın çok iyi olması, bir de damat adayı da tam onun dengiyse yani kendi kafasına göre işte eli yüzü düzgün bir şey varsa, tamam. Ama imani yönü, Kurani yönü, takva yönü, ihlas ve samimiyet yönü, o tamamen bir kenarda oluyor. Yani onu esas almıyorlar. Bu Allah’a karşı oynanmış bir oyun olmuş oluyor. O zaman Allah, onun arabasını onun başına bela ediyor. Evini başına bela ediyor. Ev, onun için hapishaneye dönüyor. Araba, hapishane aracı gibi oluyor onun için, sıkıcı bir hale geliyor. Adam onun başında bir gardiyan gibi oluyor. Yani gardiyanları tenzih ederim de yani, fakat cezaevinde olan bir insanın devletin memuru gardiyanla karşı karşıya olması ayrıdır, o güzeldir, gardiyanlar yardımcı olan insanlardır. Ama bir de zulüm gardiyanı vardır, azap gardiyanı vardır. Bu zulüm ve azap gardiyanına dönüşüyor. Yani her gördüğünde ondan sıkılıyor, rahatsız oluyor. Elinin yüzünün düzgün olması artık onu ilgilendirmiyor. Yani o öfke, o nefret meydana geldiğinde istediği kadar güzel olsun, artık o nefretten ve öfkeden kurtulamaz. Nitekim mesela ünlü sanatçılar evleniyorlar, Avrupa’da. Delikanlıya bakıyorsun hakikaten yakışıklı, boy pos, para pul şöhret hepsi var. Kadın aynı şekilde. Para, pul, şöhret, güzellik, estetik her şey mükemmel. Evleniyorlar daha iki ay geçmeden boşanmak istiyorlar. Bir nefret, demek ki ne onun tipinden bir rahatlık ve zevk, hoşnutluk alabilir, Allah’ın rızasını aramazsa. Çünkü ona çok itici olur, eli, yüzü, eti, kemiği her şeyi ona itici gelmeye başlar, ondan kurtulamaz. Sesi de itici gelir. Konuşmaları itici gelir, istediği kadar güzel olsun. İstediği kadar işte boylu poslu olsun hiç fark etmez, çok rahatsız edici gelir. Evi istediği kadar güzel olsun ona Cehennem gibi gelir, o eve girmek istemez. Arabası da çok rahatsız eder. O yüzden tahammül edemedikleri için boşanmak istiyorlar işte. Kökeninde bu oluyor. Ama Allah rızası için insan sevdiğinde, sevdiğinin her şeyi ona güzel gelir. Yemesi, içmesi, oturması, kalkması, konuşması, mimikleri. Her şeyinde Allah’ın tecellisini gördüğü için ondan çok derin zevk alır, hoşnut olur, bıkmaz. Bilakis sevgisi her an daha da artar, her yıl, her hafta daha da sevgisi artar. Bu tarz sevgi anlayışında da ilk heyecanı, o çıkar heyacanı, hevesi, ilk gün mesela yüz ise, ikinci günün akşamı bire düşmüş oluyor. Ondan sonra 0,01... 0,000 işte öyle devam ediyor. Ve dayanılmaz noktaya geldiğinde nefret, boşanmaya gidiyorlar. Birçoğunda böyle. Ama daha başında zaten biliyor onun başına geleceğini, diyor ki, “eğer boşanırsan şu kadar para vereceksin, şu kadar ev vereceksin, şu kadar bilmem ne yapacaksın”. İki taraf da birbirlerini böyle bağlayacak bir sistem kuruyorlar başlangıçta. Birbirlerine oyun oynayacaklarını emin oluyor bir kısmı. Yani bir fenalık yapacağından emin oluyor. Yani hepsi böyledir diyemem tabii, yani böyle tedbir alan insanlar için hepsi böyle demem ama, benim dediklerim kendilerini biliyorlar. Peki bunu bile bile bir adam karşısındakine nasıl sevgi duysun? Nasıl değer versin? Çünkü sevmek için bir kere değer vermek gerekiyor, ciddi şekilde değer vermen lazım, çok değer vermen, çok saygı duyman gerekir, şefkat duyman lazım. Ne değer veriyor, ne saygı duyuyor, ne şefkat duyuyor. O zaman Allah nefreti geliştiriyor içinde, dayanılmaz bir nefrete dönüşür. Onun için bir Müslüman delikanlı için de çok kızdırıcı, mesela kapalı bir genç kızın bir an önce karşısındakine hemen böyle müflisten mal kaçırır gibi almaya çalışması, kandırmaya çalışması, bir de sahte izahlarla, sahte anlatımlarla onu böyle ömür boyu kendine hizmetçi etmek için mahkum etmeye çalışması çok çirkin. Ömür boyu cihad etmek, ömür boyu Allah’ın dinine yardımcı olmak için, Ahiretliğini seçmek için, Allah’ın tecellisini görmek için, Allah’ın rızasının en çoğunu arayarak insan evlenebilir. Bakın, Allah’ın rızasını arayarak değil sadece, Allah’ın rızasının en çoğunu arayarak. Çünkü orada her türlü kendini kandırabilir. Mesela, “kapalı bir kız aldım” diyor. Tamam niçin? “Bu sağlam, her yönden sağlam hissediliyor, başörtüsünden dolayı” diyor. Bir kere sağlamlık imanla ilgilidir, akılla ilgilidir, takvayla ve samimiyetle ilgilidir ve Allah’a hizmetle ilgilidir. Yani icraatıyla anlaşılır. İnsan başına bir kumaş parçasını alıp sarabilir, yani bu onun takva olduğunu, derin imanlı olduğunu, olağanüstü olduğunu göstermez. O yüzden doğrudan tavrına, samimi hayatına dikkat etmek lazım. Candanlığına ve hedeflerine dikkat etmek lazım. Kafayı gelinliğe, eve, arabaya, şuna buna falan bozduysa, burada bir anormallik vardır. Ama İslam alemi fokur fokur kaynıyor, Müslümanlar perişan durumda, İslam’ı savunmaya kalkanların konumunu da görüyor. Bak Mehdi (a.s.)’ın gelişini örtmek için neler konuşuyorlar. Hz.İsa (a.s.)’nın gelişini örtmek için ve bu büyük müjdeyi, bu güzellik olan, Allah’tan nimet olan bir konuyu, bir nimeti kapatmak için neler yaptıklarını da görüyorlar. Böyle bir konumda Irak’ın ne halde olduğunu görerek, Afganistan’ın ne halde olduğunu görerek, Türkiye’deki Müslümanların ne halde olduğunu görerek, dünyadaki Müslümanların ne halde olduğunu görerek, daha hala suskun kalmaları ve gelinliğinin, arabasının, evinin, kıyafetinin, işte lüksünün peşinde olması, yazlığının peşinde olması tabii ki insanda rahatsızlık meydana getirir. Evliliğin tek amacı Allah’ın rızasının en çoğu olması gerekir. İnşaAllah.
Evet başka sorumuz ne var?
ALTUĞ BERKER: Dün akşam ki Fashion TV tefekkürünüzle ilgili bir soru geldi Hocam.
ADNAN OKTAR: Sor bakayım.
ALTUĞ BERKER: İnşaAllah. İstanbul’dan Zeyyad Sarıkaya kardeşimiz sormuş. “Sayın Hocam selamun aleyküm.”
ADNAN OKTAR: Aleyküm selam.
ALTUĞ BERKER:“Dün akşamki sohbetinizde televizyonda bir moda kanalında yürüyen bir mankenin yaşlandığını tefekkür ettiğinizden bahsetmiştiniz. Benzer tefekkürü külliyatta okumuştum. Üstad Said Nursi de hapishanedeki penceresinden bir kız lisesinin avlusuna bakarken yaptığı tefekkürden bahsediyordu. Genç kızlar manevi olarak bir anda üstada yaşlanmış olarak gözüküyorlar, o tefekkürde. MaşaAllah sizin tefekkürünüz de Üstadın ki ile örtüşüyor” demiş Hocam.
ADNAN OKTAR: Evet maşaAllah. Yani bakan göz önemlidir. Yani oradaki niyet, düşünce, derinlik önemlidir. Bediüzzaman da öyle mesela, lisedeki genç kızlara bakıyor. Bakan onları seyrettiğini zanneder, değil mi? Dışarıdan bakan anlamaz. Ama Bediüzzaman açıkladığında, oradaki amaç ortaya çıkmış oluyor, değil mi? Ve çok mühim bir hakikati belirtmiş oluyor. “Onların mezardaki hallerini gördüm” diyor. Ben ne diyorum? Ben de “mezardaki hallerini düşündüm” diyorum. Doğumlarını, gelişmelerini, olgunluk yaşına gelmelerini ve gittikçe çökmelerini, yaşlanıp kabre girmelerini, inşaAllah.
SUNUCU:“Selamun Aleyküm Adnan Hocam.”
ADNAN OKTAR: Aleyküm selam.
SUNUCU:“Sizin hakkınızda internette çok dinledim ve gördüm. Bir sürü iftira atmışlar sizin için. Şöyle bir düşündüm. Nasıl olur da yüzünde nur aydınlatan bir insana, böyle güzel ahlaklı olan bir insana iftira atıyorlar? Ben her gece sizin Gece Sohbetleri’nizi izliyorum. Bu kadar insanlıklısınız. Yüzünüzdeki nur bizi aydınlatıyor. Bir de bunu size yapanlarda hiç Allah korkusu yok mu? Sizin bu konularda beraat ettiğinizi bilmiyorlar mı? Birçok insanlar Allah size uzun ömür nasip etsin inşaAllah, Mehdi (a.s.)’yi bu yüzyılda göreceğiz Allah’ın izniyle.” Ersin Bulgaristan.
ADNAN OKTAR: Ersin kardeş, eğer bize iftira atmazlarsa, hakaret etmezlerse, baskı yapmazlarsa, işkence yapmazlarsa, öldürmeye kalkmazlarsa, tehdit etmezlerse biz nasıl sevap alacağız? Daha önce sevap alan Peygamberler, veliler, Allah yolunda mücadele edenler, aynı yollardan geçmedi mi? Cenab-ı Allah ne diyor? Şeytandan Allah’a sığınırım. “Daha öncekilerin başlarına gelenler,” bak, “Daha öncekilerin başlarına gelenler,” şeytandan Allah’a sığınıyorum. “Sizin de başınıza gelmeden, hemen cennete gireceğinizi mi sandınız?” diyor Allah. Cennet’e girmenin başka türlü olmayacağını, Allah’ın rızasını kazanmanın başka türlü olmayacağını söylüyor Allah. Onun için, daha öncekilerin başlarına gelenlerin, bizlerin de başına gelmesi bir nimettir, bir güzelliktir, bir derinliktir. O bizim kendimizi de sevmemizi sağlar. Allah’ı daha çok sevmemizi sağlar. Kendimizi daha güzel anlamamızı sağlar ve hepsinin üzerinde, Allah’ın rızası vardır. Allah’ın bizden razı olması vardır. Hepsinin üzerinde derken, biz kendimizle ilgili kısmı söylüyorum, yoksa Cenab-ı Allah ile ilgili sözleri değil tabii, onları bu söze dahil etmiyorum. Yani Cenab-ı Allah’ın rızası, her şeyin üzerindedir.
Bu deminki kardeşimiz, şöyle yapsın. Eğer o arkadaşı ile konuşurken, onu daha iyi anlamak istiyorsa desin ki, “yahu sen beni neden tercih ettin? Yani bende ne özellik gördün” desin, değil mi? “Bana bir anlat” desin. İnsan merak eder. “Yani nasıl bir tebliğ yaptım, ne gibi bir çalışma yaptım dünya çapında, hangi eziyetlerle karşılaştım, hangi zorluklarla karşılaştım, hangisine direnç gösterdim, nasıl bir çile gösterdim, nerede başarılı oldum, Allah için yaptığım icraatlar, faaliyetler neler, bunlardan hangilerini sen gördün de, bu kadar beni sevdin, bu kadar bana bağlandın, muhabbet ettin?” Şimdi bende gördüğün diyecek, boyumu posumu gördün. Kaşımı, gözümü gördün. Gençliğimi gördün. Arabamı gördün. Evimi gördün. Paramı gördün. Bunlar tamam, gördüğün, tespit ettiğin kısımları bunlar. Ama öbür konuda tespitlerin neler. Çünkü o tespit ettiklerine zaten her genç kız gelir. Yani makul düşünen, o kafada düşünen, o mantıkta düşünen, o makullük olarak o düşünceyi alan bir genç kız zaten gelir. Yani çıkarcı ise, makul demeyeyim, Allah affetsin. Makul derken onların makulüne göre söylüyorum ama yanlış anlaşılabilir. O mantıkta, o kafada olan bir kişi için, bir genç kız için konu bitmiştir zaten. Aradığı her şeyi bulmuştur. “Şimdi sen bende bunları bulduğun için mi geldin, yoksa bu ulvi amaçları, bu yüksek duyguları bulduğun içim mi? Mesela aklımın derinliğini, samimiyetimi, güzel tebliğ gücümü, ondan sonra her türlü Kuran’a hizmetimi mi esas aldın?” Kısa bir açıklamada, olay hemen açığa çıkacaktır. Yani orada eğer zırvalamaya başlarsa, dini konuları tenzih ederim, demek ki yalan söylemiştir ve onu malı mülkü için satın almak istiyordur. Yani ömür boyu kendine baktırmak için bir köle almak istiyor anlamına gelir. Onu sigortalayan bir köle almak istiyor demektir ve çok kötü bir şey olmuş olur. O zaman, yani cinselliğini toptan pazarlıyor anlamına gelir, eğer sırf çıkar amaçlı ise. Yani ahlakını ve kişiliğini önemli görmüyorsa, imani yönünü görmüyorsa -bu tip kişileri kastediyorum tabii, bu mantıkta olanları kastediyorum- böyle bir durum ortaya çıkar. Bir de dese ki, “Şimdi ben mesela yakışıklı, boylu, poslu bir adamım. Ben, mesela şu an 20 yaşında. Ben 40 yaşında olsaydım, sen ne derdin? Veyahut 60 yaşında olsaydım ne yapardın?” Yani çünkü Müslümanım ben diyecek, değil mi? “Kabul etmezdim” diyecek tabii ki. Yani muhtemelen öyle diyecek, “etmezdim” diyecek. Peki bu bir. “Şimdi benim diyecek, evim var, arabam var, işim var de var. Ne evim, ne arabam, ne de işim, bunların hiçbiri yok. Sen ne yapardın?” derse? Tabii yağcılık yapıp, kabul ederdim de diyebilir ama akıllı bir insan onu fark eder, oradaki dürüst ifadeyi. Muhtemelen “kabul etmezdim”, diyecektir. Veyahut dese, “benim yüzüm şimdi gayet düzgün. Allah vermesin bir trafik kazası oldu, suratımın bir tarafı gitti, yani bozuldu. Yine evlenir miydin?” Evlenmez. Çünkü ölçü zaten ete göre adam, paraya göre ölçü aldığına göre, ölçüsü gitmiş adamın. Demek ki sevgisi onun etindeki konuma göre. Eti gitti mi, sevgisi de gidecek. Demek ki onu değil, etini adam seviyor. Bu çok büyük bir tehlike. O zaman o, ömür boyu etini titizlikle korumak durumunda. Yani etine en ufak bir zarar geldiğinde, adamı anında harcayacak demektir. Böyle yaşanır mı? Müslüman halbuki her ne olursa olsun, sevdiğinden ayrılmaz Allah rızası için. Hatta daha da sevgisi artar. Şefkat duyar değil mi? Şefkati daha da artacaktır. Böyle test edebilir. Çünkü Allah ayette diyor, “kadınlar size geldiğinde, onları deneyin”, diyor Allah ayette. “İmanlarını deneyin”, diyor, ayet var, Kuran ayeti. Kadın da erkeğin imanını denemekle mükelleftir. Kadın da deneyecek. Allah ölçü koyuyor. Yani ihlasını, samimiyetini, dava gücünü. Allah’a ne kadar kendini adamış, ne kadar imkanlarını kullanıyor? Mesela evi varsa, evini Allah için ne kadar kullanmış? Mevcut bir evi varsa, evi kullanılması lazım, Allah rızası için. Arabasını Allah rızası için ne kadar kullanmış? Parasını, mülkünü Allah rızası için ne kadar kullanabilmiş? Bunun ölçüsünden hemen ortaya çıkar olay zaten. Çok nettir orada ölçü. Genç kızın da hedefini mesela ona soracaksın. Adam kafasını gelinliğe takmış, düğünün nasıl yapılacağına takmış, kendisine takılacak takıların ne olacağına kafayı takmış, düğünden sonra nereye eğlenmeye gidecek ona kafayı takmış. Efendim çocukları nerede okutacak ona kafayı takmış, hangi lüks okullarda okutacak. Yazın hangi yazlığa gidecek, nerede eğlenecek ona kafayı takmış. Peki İslam’ın dünyaya hakimiyeti ile ilgili ne var diyorsun? “Canım o olur, neyse o, o kadar önemli değil”, diyor (haşa). “Ama önemli olanlar bunlar şimdi, en önemli konu bu”, diyor. Şimdi bu olmadı. En önemli konu o. Biz Allah’ın tecellisi, görüntü olan varlıklarız. Beynimizin içerisinde, şu kadarcık yerde Allah bizim yaşadığımızı gösteriyor. Allah bu kadarcık görüntüde, Allah evlenebileceği bir kadın gösteriyor, bir kadın görüntüsü gösteriyor. Ona aldanıp insan, ebedi saadetini, ebedi güzelliği terk edebilir mi Müslüman? Adam “ederim”, diyor. “Sana ne sunacak?” diyorsun. Çünkü kadın nedir? İki tane kolu, iki tane bacağı var, yani erkekten farkı bir tek cinsel organıdır. Başka bir farkı yok aşağı yukarı, değil mi? Allah işte bunu ayette belirtiyor. “Eşleriniz, çocuklarınız, babalarınız, kardeşleriniz, yarım kalmasından korktuğunuz ticaret”, yani, her türlü gelir, her türlü iş güç, “içinde oturduğunuz evler ve arkadaş çevreniz” diyor, “Allah’tan, Resulü (s.a.v.)’den ve Allah yolunda mücadeleden”, cihattan, yani Allah’ın dinini yaymaktan, dünyaya İslam’ın hakim olması için mücadele etmekten, “daha hayırlı ise” diyor Allah, daha hoş geliyor ise size, “bekleye-durun” diyor. Ne kadar bekleyecek biliyor musun? Çok az. Bir kaç on sene. “Ben ondan sonra size cevabını vereceğim” diyor Allah. Yani, “ne yaptığınızın cevabını size vereceğim”, diyor. Yani Cehennem’de o, anlıyor ne olması gerektiğini. Allah, “dediğimi yapıyorum”, diyor Allah, “Ben dediğimi yaparım” diyor. Bakın, açık açık sayıyor Cenab-ı Allah. Babalarınız, eşleriniz, kardeşleriniz, yarım kalmasından korktuğunuz, her türlü gelir ve ticaret, evleriniz, içinde oturduğunuz evler, yakın çevresi, arkadaş çevresi, Allah’tan, Resülü (s.a.v.)’den, yani Allah demek, Kuran’a hizmet. Allah’ın rızasının en çoğunu aramak için hayatını vakfetmek. Çünkü bir insan, Allah’ın sevgisini ne kadar isteyebilir? Az mı ister? Olabilecek en fazla mı ister? En fazla ister, değil mi? O zaman en fazla Allah’ın rızasına uygun hareket etmek durumundayız biz. Çünkü ben Allah’ın az sevgisini istiyorum diyemez bir insan. En fazlasını ister. O zaman Allah’a en fazla hizmetini yapılması lazım. Allah’ın rızasına en fazla uygun hareketin yapılması gerekiyor. O zaman, işte o ilk kelime oluşmuş oluyor, Cenab-ı Allah söylediği. Allah’ın, Resul’ün (s.a.v.), Resul nedir? Ahir Zamanda Mehdi (a.s.), Hz.Mehdi (a.s.)’da mesela Resul (s.a.v.)’in Halifesi’dir. Onun bir imamıdır, elçisidir. Hz. İsa (a.s.), Allah’ın Ul-ül azim Peygamberi, ona hizmet etmek aynı hükümdedir. Yani Allah yolunda mücadele etmek, inşaAllah. Allah, Resulü (s.a.v.) ve Allah yolunda mücadele etmek. Zaten Allah yolunda mücadeleyi kim yapıyor? Mehdi (a.s.) yapıyor ve Hz. İsa (a.s.) yapıyor, değil mi? Bunları gündeme getirmeleri lazım ve anlamaları, kavramaları lazım. Yani bir genç kız, bütün hayatını Allah’a tam anlamı ile vakfetmek durumundadır. Gelinlik kovalamakla, şunu bunu kovalamakla değil. Hayır, gelinlik illa gerekiyorsa, bir amaç değil, araçtır. Yani mecburi bir şey değil yani ayrıca. İllaki olması gereken bir ihtiyaç da değil, değil mi? Ona vereceği masrafı, ona vereceği şeyi, bambaşka bir şeyde, Allah yolunda harcayabilir, kullanabilir. Yani bunları anlamamazlıktan gelmek, iman zaafiyetinde olur. Çok samimi düşünülmesi lazım. Hayatın kısalığının iyi düşünülmesi lazım. Ben bunu yaparım da mutlu olurum, olamazsın kardeşim. O gelinliğin içinde kendini çok komik görürsün o zaman sen. Çok ezilmiş görürsün. O seni sıkar, o cendere gibi gelir, yani böyle bir azap kıyafetine dönüşür. Yaptığın düğündeki sesler, Cehennem uğultusu gibi gelir sana. Azap çekersin. Mutlu olmazsın. Ancak Allah rızasını, en yüksek derecede, olabilecek en yüksek dereceden istemekle Allah insana mutluluk veriyor. Bunu ayette Allah belirtiyor, değil mi? “Asra andolsun” diyor, şeytandan Allah’a sığınırım, Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla. “Asra andolsun” diyor Cenab-ı Allah, “bütün insanlar ziyandadır” diyor. Hakkı ve sabrı tavsiye edenler, kim yapıyor bunu? Mehdi Cemaati yapacaktır. Hakkı temsil eden, hakkı anlatan ve sabrı tavsiye etmek. Sabır nedir? Zorluklara dayanmak. Hakarete, küfüre, baskıya, saldırıya, tehdide dayanmak, buna sabır denir. Nefse zor gelen şeylere dayanmaya sabır denir ve uzun süre içerisindeki o dirence denir, sabır diye.
ALTUĞ BERKER:İman edenler ve salih amellerde bulunanlar.
ADNAN OKTAR: Evet ve arkasından samimi davrananlar. Bak, sabrı ve hakkı tavsiye edenler. Bu tebliğ vasfı, sabrı ve hakkı tavsiye etmek. Hakkı tavsiye etmek nedir? Allah’ın rızasının en çoğunu istemek. Kuran ahlakının dünyaya hakimiyetini istemek, hakkı tavsiye budur. Ve bunu yaparken ne istiyor Allah? Samimi olmayı. En samimi olmak. Olabilecek en fazla samimi olmak. O zaman, Allah’ın rızasının da en çoğunu aramış oluyorsun. Onun için oradaki samimiyetsizlikleri kısa bir analizde görebilir. Mesela bir genç kız da sorgulayıp, anlayabilir. Mesela sorsun bir genç kız, karşısına geçen. Mesela adam saçını, başını taramış geliyor. “Ben mühendisim, işte şurada okudum, şunu yaptım, bunu yaptım” falan. Peki Allah için ne yaptın? “Namazımı kılarım. Orucumu da tutarım”, diyor. Eğer bunu yeterli görüyorsa bir Müslüman kız, benim anladığım bu çok acayiptir. Allah için yaptığı mücadelesi nedir bunun, gayreti nedir? Allah’a kendini nasıl adamış? Allah için malını, mülkünü, eşyalarını, gençliğini nasıl kullanmış ve hangi oranda, derecede kullanmış? Bunu esas alması lazım. Bunu esas almıyorsa, dünyayı esas alıyorsa, o zaman dini neden gündeme getiriyor o zaman, yani dini niye esas almış gibi gösteriyor? Dünya esas ise, sırf dünya esas olur o zaman, yani o düşüncede. O zaman tabii tipi, gençliği, parası, arabası, evi olur. Yani başka bir şey düşünülemez. Ama Allah’ın rızası esas ise Kuran ahlakının tamamı, bu anlattıklarımın tamamı olması lazım. Yani ikisinden biri tercih etmesi lazım. Ara yol bulmaya kalkıyorlarsa, ona da Allah cevap veriyor. Diyor ki, şeytandan Allah’a sığınırım, “bir kısım putlarına ayırırlar” diyor. Mesela 100 kısımdan, 20 kısmını putuna ayırıyor, nefsine, çıkarlarına. 80 kısmını da Allah’a ayırıyor. Allah, “hepsini putuna veririm” diyor. “Hepsi putunun olur, Ben hiçbir şeyi almam oradan” diyor. “Tamamı putuna gider” diyor Allah, Kuran ayeti var. Yani Allah’ı kandırmak mümkün değildir, onu söyleyeyim ve çok aşağılık bir harekettir Allah’a kandırmaya kalkmak ve Allah hemen intikamını alır onun, söyleyeyim yani. Ahiret’te de, dünyada da. Yani kimsenin yanına kalmaz. Yani Allah’ı kandırmaya kalkan mantıktan, herkes kaçınacak, samimi olarak.
ALTUĞ BERKER:Bir sözünüz vardır Hocam, o aklıma geldi. Allah’a vefalı olmayan, insana vefalı olmaz derdiniz Hocam.
ADNAN OKTAR: Tabii, Allah’a ehemmiyet vermeyen sana ehemmiyet veriyorsa, sen nasıl onu önemli görüyorsun, değil mi? Allah’ı sevmediğini gösteriyor, “seni seviyorum” diyor. O sevgi onun olsun, biz istemeyiz. Yani Allah’ı sevmeyenin, sevmesinin hiç önemi yok. Zaten sevgi değil o, sahtekarlık o, samimiyetsizlik. Yani bu inanç içinde olan kişiler için söylüyorum.
Evet, bugün de sohbetimiz burada bitti. Biraz sonra nereden, internetten devam edeceğiz inşaAllah.
SUNUCU:HarunYahya.tv sitesinden.
ADNAN OKTAR: Evet.
SUNUCU:İnşaAllah. Bizi yarın 22:00 itibaren harunyahya.tv internet sitemizden, Mavi Karadeniz Radyo’dan ve Kocaeli TV ekranlarından takip edebilirsiniz. Hayırlı geceler sevgili izleyenler.
Yaratılış Delilleri
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...Bunları Biliyor Musunuz?
Devamı ...Türk-İslam Birliği Gelişmeler
Devamı ...Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...Kısa filmler - Mutlaka izleyin
Devamı ...