SUNUCU:Hayırlı akşamlar sayın izleyicilerimiz. HarunYahya.Tv ve Mavi Karadeniz radyodan sizlerle birlikteyiz inşaAllah. Aynı zamanda Asu TV ekranlarından bizleri izleyebilirsiniz. Sayın Adnan Hocam hoş geldiniz.
ADNAN OKTAR:Efendim sizler de hoş geldiniz.
SUNUCU:İnşaAllah. Hocam izin verirseniz izleyicilerimizden gelen sorulardan biriyle başlamak istiyorum.
ADNAN OKTAR:Tamam hadi sor bir tane.
SUNUCU:İnşaAllah. “Selamün aleyküm Adnan Hocam”.
ADNAN OKTAR:Aleyküm selam.
SUNUCU:“Bir kişi hakkında ‘bu kesin Mehdi (a.s.)’dir’ demenin haram olduğunu biliyoruz. Bu durumda onun talebelerinin durumu nedir? Yani onlarda mı kesin olarak onun Mehdi (a.s.) olduğunu bilmiyorlar? Selam ve dua ile” Murat Mücahit.
ADNAN OKTAR:Mehdilik Allah-u alem hissedilir. Bir hüsn-ü zandır. Mesela biz iyi bir insanı yüzünden anlıyoruz, güzel huylu bir insanı; güzel ahlaklı diyoruz, efendi diyoruz. Mesela çok özür dilerim, it kılıklı birine baktığımızda bu çok tehlikeli, sakat diyoruz değil mi? Deccal de öyle anlaşılır. Bakarsın anlaşılır ne olduğu. Mehdi (a.s.) de anlaşılır. Ama iddia da çok acayip bir konum olur. Doğal o, olağanüstü bir kişi konumuna geçmiş olur. Ama iddia olmadığında son derece sakin ve rahat bir ortam olmuş oluyor. Yani karşı taraf da ve sosyal yapı da daha sakin olur. Mehdi (a.s.) için bu bir nimet, bir kolaylıktır Mehdiyet için. Kargaşa olmaz. Mesela Mehdilik iddiasıyla çıksa bir insan yer yerinden oynar, çok büyük olay çıkar. Ama iddia olmadığında daha sakin bir ortam olmuş olur. Mesela bak Bediüzzaman’a Mehdi dendi, hiçbir şey olmadı. Talebeleri hüsn-ü zan sahibidir, bayağı rahatlar. Mesela Fethullah Hocayı da talebelerinin bir kısmı Mehdi olarak bilirler. Saygı duyarız, hüsn-ü zan edebilirler, bunda bir şey yok. Cübbeli’nin de bir kısım talebeleri de onu Mehdi zannediyorlar. Zannedenler olmuştur. Hep oldu bu. Tarih boyunca da hep olmuştur. “Ziyade hüsn-ü zan her zaman vardır” diyor Bediüzzaman zaten, ziyade hüsn-ü zan ve “ilişmezdim o yüzden” diyor. “Hüsn-ü zana ilişilmez” diyor. O yönüyle güzel ama mesela Mehdiyet şu an faal halde olduğu halde insanlar dikkat ederseniz son derece huzurlu ve rahatlar. Ne sosyal yapı sarsılıyor ne insanlar sarsılıyor ne Müslümanlarda bir tedirginlik var. Alttan alta Mehdiyet gelişiyor. Mesela bugün Habertürk’teki program, gene Yiğit Bulut sundu değil mi?
SUNUCU:Evet.
ADNAN OKTAR:Darwinizm, materyalizmin ve inancın çatışması yine Mehdiyet ve Mehdiyet zıttının çatışmasıdır. Yani insanlar istese de istemese de Mehdiyete hizmet ederler. Yani doğal olarak hizmet ederler, tabii olarak hizmet ederler. Mesela şu an Türkiye’de en çok seyredilen program o olmuştur. Yiğit Bulut’un programı olmuştur. Yani bak, eğlence programları oluyor başka komedi programlar oluyor, değil mi? Komedi unsuru taşıyan programlar oluyor. Girişleri az olur. Ama bakın inanç olduğu için, yani iki düşüncenin mücadelesi olduğu için bu, bütün Türkiye’yi ilgilendirdiği için müthiş bir heyecan meydana geliyor. Bu da Mehdiyetin gücüdür işte. Diyorlar ki, önemi yok. Önemi olmaz olur mu? İşte bak Türkiye’ye damgasını vurmuş. Türkiye’yi sallıyor Mehdiyet, dünyayı sallıyor. Önemi varmış demek ki inşaAllah.
Fethullah Gülen Hoca Efendi’nin Hz. İsa (a.s.)’yla ilgili sözlerine baktım. Hakikaten o “şahs-ı manevidir” diyor Hz. İsa (a.s.)’nın gelişi için. Ben şöyle bir tahmin yürüttüm; Bediüzzaman’ın sözünü almış önce Fethullah Gülen Hoca Efendi, orada Bediüzzaman diyor ki; “gerçekten ölse mutlaka gönderecek Allah” diyor. “Hakikaten ölse de gönderecek Allah” diyor. Yani ona bir beden verecek ve gönderecek, diyor. Ama diyor ölmedi ve kesin gelecek diyor. Eğer Fethullah Hoca bu inançta olmasa o yazıyı oraya koymaz. Ama o yazıya rağmen şahs-ı manevi diyorsa belki talebeleri çok sıkıştırıyorlardır, “Hocam ne zaman gelecek?”, “nerede gelecek İsa (a.s.)?”, geldi mi?” Değil mi? Yani fazla üzerine baskı gelmemesi için hükmen ve usulen öyle söylemiş olabilir. Şahs-ı manevidir deyip geçiştirmiş olabilir. Ama Hz. İsa (a.s.)’nın geleceğini herkes biliyor. Hatta onların bir dergisi var. Akis mi tam çıkaramadım. O dergide kapak olmuştu hatta Hz. İsa (a.s.)’nın geleceği. Açıkça da söylediler. Demek ki gelecek, inşaAllah. Dolayısıyla orada tedirgin olmaya gerek yok. Yani ortalığı yatıştırmak için böyle bir şey söylemiş olabilir.
KONUK 1:Hocam daha çok bence insanlar şeyden mi tedirgin oluyorlar; hani İsa (a.s.) gelecek, bu biliniyor yani. Herkes biliyor. Geldiğinde ne olacak? İnsanlar bunun korkusunu, tedirginliğini yaşıyor olabilirler. Bu yüzden çok fazla araştırıp, bu yüzden yani çok fazla bu konu üzerine soru da soruyor olabilirler? Ne olacak geldiğinde?
ADNAN OKTAR:Fethullah Hocamız aslında bir nevi, bir anlamda esir gibi şu an, çok zor durumda. Amerika’da, Amerikan Hükümeti’nin kontrolünde, FBI’ın kontrolünde, CIA’nin kontrolünde yani o kadar rahat değil. Şimdi “Hz. İsa (a.s.) gelecek” dediğinde çok büyük olay olur. Yani yer yerinden oynar. Yakın zamanda da derse, çok daha. Hıristiyanların da tepkisini çekebilir. O zaman diyecekler ki Hıristiyanlar nasıl olacak? Neden olacak? Ona rahatlık vermezler. Onun için mesela Mehdi (a.s.) konusunu da geçiştiriyor, ben gördüm konuşmalarında. Yani bir şahs-ı maneviyle şahıs arası bir şey söyleyip geçiştiriyor. Bu konuyu da geçiştiriyor. Ama diğer konuları çok detaylı anlatıyor. Dolayısıyla zor durumda olan bir insana zor bir soruyu sormak olmaz. Ama ben zor durumda değilim. Gelsin bana sorsunlar. Ben kimseden de korkmam evvelAllah. FBI’ın, CIA’nin de kontrolünde falan değilim. Hani derler ya “kralı gelsin” derler, yani en alası gelsin yani ben oturup söylerim. Ben Fethullah Hoca korktuğu için bu durumda demiyorum. Fitne çıkmasın diye yapıyordur. O bayağı aklı başında bir insan, çok makul bir insandır ve çok da sevgi dolu bir insan. Yani zaten onun hareketi, şu anki hareketi Mehdiyet hareketidir. Yani Mehdi (a.s.)’ye zemin hazırlayan bir harekettir. Talebeleri ta Afrika’ya kadar niye gidiyor? İslam dünyaya hakim olsun diye gidiyor. Türk-İslam Birliği hakim olsun diye gidiyor. Venezüella da, Afrika’nın en ücra köşelerinde, Asya’da bu kadar insan 200 dolara, 150 dolara gidip niye çalışsın talebeleri. Belli ki İslam’ın dünyaya hakim olmasını, Türk-İslam Birliği’ni istiyorlar ve her yerde niye Türkçe öğretsinler? Türkçe öğretiyorlar. Demek ki bir dünya dili olacak Türkçe. Herkes Mehdi (a.s.)’nin dilini bilecek. Mehdi (a.s.) herkesin dilini öğrenmeyecek. Herkes Mehdi (a.s.)’nin dilini öğrenecek. Ve Mehdi (a.s.)’yle anlaşabilmek, konuşabilmek için Türkçe bilmek durumundadır dünya yani öz dili olacaktır Mehdi (a.s.)’nin. Çünkü Mehdi (a.s.) pek Arapça bilmeyecek, diyor Peygamberimiz (s.a.v.). Bilmez diyor pek, hadis var. Türklerden çıkacağı da açık açık belirtilmiş. Mesela benim arkadaşlarım bana farz edelim hüsn-ü zan etseler yahut diyoruz ki biz hadisleri belirtiyoruz; Mehdi (a.s.) olabileceğim şeklinde böyle ima var deniliyor. Ben de diyorum ki, “yemin ediyorum benim böyle bir iddiam olmaz” diyorum. Bakın ne kadar sakin oluyor ortam, hiçbir sorun da çıkmaz. Ama buna rağmen hüsn-ü zan eden olursa Allah razı olsun. Ben de onun Mehdi (a.s.) olabileceğini düşünürüm, inşaAllah o olsun Mehdi (a.s.). Yani yeter ki Türk-İslam Birliği olsun da kim yaparsa yapsın. Adil bir ortam olsun, adaletli ortam olsun, huzur olsun, kadınlar çocuklar huzur içinde yaşasınlar. Kimseyi üzmesinler. Sosyal adalet olsun. Demokrasi tam otursun. Fikir özgürlüğü tam olsun. Bitti yani ne fark eder? Ahmet, Mehmet, Hüseyin hepsi de olur. Makul ve insancıl bir ortam olması önemli. Bir de benlik niye olsun bu kısacık dünyada, ne kadar ömrümüz ki bizim? Birkaç 10 senede ömür bitiyor. Mesela 20 yaşında aslan gibi genç kız, iki 10 sene ömrü vardır, 40 yaşında kadın olur. 40 yaşında bir kadın nasıl olur? Genç kızlığı bitmiş olur.
SUNUCU:İnşaAllah Hocam. “Hocam bugünkü haberlerde yer alan önemli bir bilgi beni çok sevindirdi. Bildiğiniz üzere Diyanet İşleri Başkanımız Ali Bardakoğlu, Suriye Müftüsü Bedrettin Hassun’un daveti üzerine Şam’a gitti. Sayın Bardakoğlu’nun oradaki tarihi Emevi Camii’indeki konuşmasının ardından Suriye’nin dini otoritelerinden biri olarak kabul edilen, İslam dünyasının ünlü din alimi Said Ramazan El-Buti söz alarak, iki halkın yakınlaşmasının Bediüzzaman Said Nursi’nin bir müjdesi olduğunu söyleyip şöyle dedi: ‘Bediüzzaman her iki halkın yakınlaşmasından bahsediyordu. Her iki halkı ümitsizlik konusunda uyardı.’ Tabii size temin ederim ki bu söze anlam veremiyordum. Şimdi anlam veremediğim bu sözler artık bir hakikat oldu. Bize verdiği bu müjdenin önündeki duvarların kalktığına artık müşahede ediyorum. Daha önce dedim. Tekrar da söylüyorum bu yakınlaşma ve birleşme; Türkiye ile Suriye arasındaki yakınlaşma karşılıklı çıkardan ibaret değil kesinlikle. Mübarek Hocam, sizin önemle üzerinde durduğunuz Ahir zaman alametlerinin ve Bediüzzaman’ın Mehdiyet çağı hakkında söylediklerinin gerçekleşiyor olması ve bu gelişmelerin İslam dünyası tarafından da itinayla takip edilmesi Allah’ın bizlere lütfudur”, Hayrullah Tekinalp, Kahramanmaraş.
ADNAN OKTAR:Hayrullah kardeş güzel söylemiş. Bakın Suriye’de bile önemli bir insandır Ramazan El-Buti Hoca. Onun bu konuda böyle açıklama yapmış olması, hem Bediüzzaman’ı hem Mehdiyeti müjdelemek açısından çok önemlidir. Bediüzzaman’ın orada kast ettiği Mehdiyet zaten anlattığı, İslam Birliği yani Türk-İslam Birliği’nin oluşmasıdır. Suriye ile Türkiye birleşecek. Irak’la Türkiye birleşecek. Azerbaycan’la Türkiye birleşecek. Ermenistan’la da birleşecek. Bunların hepsini göreceğiz. Ama vakit alacak, insanlar biraz sabırsızdır. Mesela bakın 79’da ben mücadeleme başladım. İlk 3 yıl birkaç kişi geldi. Ama gece gündüz anlatıyorum; 2 kişi geliyor, gidiyor. 3 kişi geliyor, gidiyor. Benim yılmak aklımın ucundan dahi geçmedi. Israrla devam ettim. Muntazam devam ettim. 10 yıllar geçti, 79 oldu, 89 oldu 99, 2009 oldu, ben muntazam yine devam ediyorum ve canlılığım, performansım ve gücüm kat kat artarak devam ediyor. Şevkim ve heyecanım daha da artıyor, durmak yok. Dolayısıyla ben mesela düşünüyorum, bazen benim takipçi kardeşlerim oluyor. Büyük bir heyecanla geliyorlar. 6 ay dayanabiliyorlar. İnternette yazılar yazıyor. Müthiş heyecanlanıyor. Namaza başlıyor. Ama o yüksek heyecanını, performansını götüremiyor, 6 aya kadar götürebiliyor. Kimi 1 sene götürebiliyor. Halbuki bu, ömür sonuna kadar bir azim ve güzelliktir. Allah çünkü sabredenlerden bahsediyor Kuran’da. Biz Allah’ın bize meydana getirdiği her türlü imtihana ve zorluğa sabredeceğiz.
KONUK 1:Allah o sabrı size vermiş Hocam. İnşaAllah herkese verir yani.
ADNAN OKTAR:İnşaAllah, bir kişiye Allah sabır veriyorsa veyahut çok kişiye veriyorsa herkese demek ki bu sabrı dağıtabilecek demektir. Dolayısıyla ben boş bir şeyin peşine gitmem. Yani yanlış bir fikri savunmam. Ben bayağı akılcıyım yani öyle hurafanın, hurafelerin peşinde asla hareket etmem. yüzde 100 emin olduğum için söylüyorum, yani net söylüyorum; Mehdi (a.s.) konusunda, Hz. İsa (a.s.) konusunda ve Türk-İslam Birliği oluşması konusunda mutlaka oluşacak. Mutlaka göreceğiz. Yüzleriniz o zaman son derece sevinçli olacak, neşeli olacak. Bir tane iki tane olmayacak arkadaşınız o zaman. Yüzlerce, binlerce olacak dostunuz. Suriye’de arkadaşlarınız olacak, Lübnan’da arkadaşlarınız olacak. Gittiğin zaman “selamün aleyküm” deyip gidip evinde oturacaksınız. Yani şimdi uzun uzun tartmamız gerekiyor. Bir yere insan gittiğinde can derdine düşüyor, önce canına bir zarar gelir mi? Bakın, rezalete bakın. Söz değil yani sözle değil, direk “canına zarar gelir mi” önce onun peşinde oluyor. Mesela bir genç kız bir yere gitti mi önce canına, malına zarar gelir mi? Irzına namusuna zarar gelir mi? Haysiyetine zarar gelir mi? Onun tedirginliği içinde oluyor. Bir yere yalnız gitmek ne mümkün yani.
KONUK 1:Bilmediğiniz bir yere bile, atıyorum tatile gideceksiniz. Bilmediğiniz bir yere bile gittiğinizde turla gideyim, işte insanlar olsun bilmem ne, yanımda olsun diyorsunuz.
KONUK 2:Veya kapılarımız kilitli. Önceden Hocam değil mi, kapılar açık olurdu. İnsanlar eve girdiğinde hiçbir problem olmazken şimdi kilitli kapılar, çelik kapılar.
ADNAN OKTAR:Mesela dün İstinye Park’a gittim. Bir hanım boydan boya kontrol ediyor. Pantolonuna varıncaya kadar bir bayan kontrol ediyor. Her kapıdan girişte üzerinde silah var mı acaba, yani o aletler silah, bıçak, kesici bir madde var mı? Bomba var mı? Her arabada bomba araması yapılıyor. Her arabada bakın. Böyle hayat olur mu? Her araba potansiyel bomba taşıyıcısı konumunda olmuş oluyor. Her insan potansiyel silah taşıyıcısı ve o silahla da rahat durmayacak, yani adam öldürmesi ihtimalinden dolayı, adam yaralaması ihtimalinden dolayı arama yapılıyor. Silahı üzerinde sırf taşıyacağını bilse arama yapmazlar. Taşıyorsa taşıyordur adam.
KONUK 1: O biraz da dışarıya böyle bir görüntü vermek için olabilir mi? Bakın biz burada arama yapıyoruz. Bazı yerlerde böyle olduğunu duydum çünkü ben. Biz bunu neden yapıyoruz? Dışarıda bir korkutma amaçlı. “Bakın, burada bu şekilde bir arama var, ona göre” gibi bir şeyden dolayı da yapılıyor olabilir mi çoğu yerde?
ADNAN OKTAR: Caydırma amaçlı tabii ama bir amacı da tespit, yani öyle bir kişinin girmemesi için. Emin olsalar böyle bir şey olmaz. Zaten ondan dolayı insanlar elini kolunu sallayarak, gevşiyor insanlar, oraya girenler daha rahat oluyorlar arama yapıldığı için, içeri bir psikopat falan girmedi, silahlı bir adam girmedi, rahat ediyorlar. Böyle olmaz. Her yerin böyle olması lazım. Bir kere komşuluk münasebetleri olması lazım. Mesela bir köyden geçiyorsun. Akşam oldu, “Selamünaleyküm” dersin, kapıyı çalarsın, “Tanrı misafiri, biz geldik” dersiniz. Değil mi? Bir kardeşliktir, bir muhabbettir. Oturursunuz, güzel sohbet edersin, Allah’ı anarsın, bir sevinç ya misafir sevinç getirir, insanın içi açılır misafirden. Adam gördü mü kanı, iliği çekiliyor. Bu acaba eşkıya mı, ırz düşmanı mı, sapık mı, bir olay mı çıkaracak, anarşist mi, terörist mi? Böyle hayat olur mu? İşte Allah bu hayatı ortadan kaldıracak. Bakın Peygamber (s.a.v.)’in hadisi çok net. Diyor ki; “bir kadın tek başına Şam’a gidecek” diyor, “tek başına”. Bu, net açıklamasıdır bunun. Yani, gece gündüz yol alacak, istediği gibi arabasına atlayacak, “o kadar güvenlik güçlü olacak” diyor. Ve “o kadar güvenilir bir ortam olacak” diyor. Yani inşaAllah buna doğru gidiyoruz.
KONUK 1: Hocam, çok özür dilerim. O dediğinizi Amasra’da yaşadım.
ADNAN OKTAR: Nasıl oldu?
KONUK 1: Ailemle birlikte tatile gitmiştik. Bize dediler ki; “burada böyle bir gelenek var, hala devam ettiriyor Amasra halkı, köylerinde özellikle”. Kapısının önüne gittiniz, turist olarak gidiyorsunuz, gezmek amaçlı gidiyorsunuz, kapısının önünde duran bir araba gördüğü zaman gerçekten ev halkı çıkıyor: “Ne olur gelin” diyor, “Tanrı misafirimizsiniz, bizim bir yemeğimizi yiyin”. Ve biz öyle yemeklerini yedik yer sofrasında.
ADNAN OKTAR: Hemşeri miydiniz?
KONUK 1: Değil, hayır, hayır, öyle, o geleneği hala devam ettiriyorlar.
ADNAN OKTAR: Allah Allah, maşaAllah, çok güzel. Çok çok güzel, maşaAllah. Ama benim halkım, işte ben onun için diyorum; dünya tatlısıdır, dünya iyisidir. “Türk Milleti lider olsun” diye onun için söylüyorum. Bakın bu maya bozulmamış, bu kadar baskıya, televizyona, internette akıl almaz saldırı var teknolojiyle. Masonların, iddia edilen Ergenekon Örgütü’nün, şunun, bunun, herkesin saldırısı var ve müthiş bir dejenerasyon faaliyeti yapıldığı halde benim halkımda milim, santim bir bozulma meydana getiremediler. Mis gibi Anadolu kokar. Git Anadolu’ya, tertemizlerdir.
KONUK 2: Çünkü teknolojinin içinde değiller Hocam. Teknolojiyle iç içe olmak esasında insanları daha mutsuzluğa, yozlaşmaya itiyor, mutsuzluk.
ADNAN OKTAR: Evet, asla bozulmuyorlar ve bozulmazlar da. Allah özel olarak koruyor maşaAllah. Onun için diyorum bak, dünyaya lider olalım. Bu Anadolu’daki güzelliği, sıcaklığı bütün dünyaya öğretelim. Şimdi Almanya’ya gitsek, bir köyüne, “selamün aleyküm” desen, Alman olduğunu farz edelim, Alman görünümlü gitsen, asla öyle bir şey olmaz. Adam kendi kızını, çocuğunu 18 yaşına gelmeden “git, ne yapıyorsan yap” diyor adam, değil mi?
KONUK 1:Kesinlikle, hatta psikolojik tedavi aldırıyorlar çocuklarına.
ADNAN OKTAR: Yani garip bir egoistlik ve bencillik anlayışı var, dostluk anlayışı pek yok. Biz bu sıcaklığı inşaAllah dünyaya hakim edeceğiz inşaAllah.
KONUK 2:Hocam, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in bir hadis-i şerifinde de, çok beğendiğim, çok hoşuma giden bir hadis-i şerifi vardır. “Bir gülücük kırk katır ilaca bedeldir”. Çok etkilemişti beni, bir gülücük, bir tebessüm, insanlardaki bir tebessüm, kırk katır ilaca bedeldir. Onu bütün insanlara, tanıdığım herkese göndermiştim. Bizde mutsuzluk da var esasında baktığınız zaman, hani insana baktığın zaman bir gülücük vermek bile o insanın o anki ruh halini değiştirebilir, toplumun mutlu olmasına neden olabilir.
KONUK 1: İnsan o sözü yaşam felsefesi haline getirmeli. Ne oluyor? O maili okuyorsunuz, gülücük oluyor suratınızda, kalkıp, kapıdan çıkıp gidene kadar. Ondan sonra unuttu gitti maalesef.
KONUK 2:İşte yaşam felsefesi, o önemli, bir tebessüm. O da iç huzurla alakalı bir şey.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Mesela adama “nasılsın?” dediğinde ciddi bir suratla “iyiyim” derse bu zehir zemberektir, güzel ama zehir zemberek. “İyiyim” dedi ya mutlaka güleryüzle onu söylemesi lazım ve karşı gönül alması lazım. “Sen nasılsın?”, “elhamdülillah, çok iyiyim”. Allah’ı hatırlatmak, Allah’ı hamd ettin mi adamın üzerinden sen 10 bin ton yük almış olursun. Çünkü insanlar sık sık Allah’ı unuturlar. Unuttuğu için karamsarlığa ve acının içine girerler. Bütün dünyanın yükü üzerine biner. Allah’ı hatırlattığında hemen onun üzerinden o yük kalkar ve ferahlar, rahatlar. Her şeyi Allah’ın yaptığını bildiği an. Öbür türlü insanın ruhu yoğun korkuya açıktır, her şeyden korkar. İşinden korkar, sokaktan korkar, insanlardan, hatta hayvanlardan, köpekten korkar, kediden korkar kuduz olma ihtimali vardır. Kablo görür, elektrik taşıyor.
KONUK 2:Hep savunmalı yaşar, değil mi Hocam? Hayatı savunmalı yaşar.
ADNAN OKTAR:Sürekli gardını almıştır. Mesela bir şeye dokunur. Acaba mikrop var mı? Ondan bir zarar gelir mi? Sürekli bunun acısı ve gerilimi içindedir. Ama Allah’a tam tevekkül ettiğinde gönlü rahatlar. Mesela bakıyor, diyor ki; “elimde daha önce böyle bir ben yoktu” diyor, halbuki dikkatini çekmemiş. “ Bu neyin nesi ?”diyor, kafası takılıyor. “Acaba kanser mi?” diyor. “Cilt kanseri mi? Başka yerde var mı?” diyor. Bu sefer sırtını kontrole kalkıyor. O, onun için bir acı. Doktora gidiyor, kontrol ettiriyor. 15 gün sonra bir daha, “bir tane daha gördüm” diyor. Mesela öksürüyor, “acaba verem mi oldum?” diyor. Yani en uç ihtimalleri aklına getiriyor. Yahut haşa Allah esirgesin “akciğer kanseri mi oldum acaba?” diyor. Mesela karaciğeri ağrıyor, aynı şekilde hepsinde öyle. Dolayısıyla insanlar korkuya müthiş açıktır. Eğer bunların hepsini insan kabul ederse bu korkuları yani delirir. Yaşayamaz. Çok korkunç olur. Ama Allah’a tam sığındığı için, Allah’a kendini tam bıraktığı için, o zaman üzerindeki bütün tazyik ve basınç kalkıyor. Hatta Bediüzzaman diyor ki; “siz bir gemiye gelseniz yükünüzle beraber, üzerinizde de yük var” diyor. “Bu kişi gemiye geliyor, yükünü normalde geminin üzerine bırakması lazım. Gemi onu zaten alıp götürecek kader içinde. Ama yükünü bırakmıyor, sırtında, gemiyle beraber hem de yükünün ağırlığı altında eziliyor” diyor. Halbuki bırakırsanız, rahat ve huzurlu yaşarsınız. Mesela kurtlar çok hırslıdır. Sürünür kurtlar hakikaten dağlar da aç gezerler. Karnı karnına geçmiş yaşar. Ama ağaçlar, çok tevekküllüdür. Hiçbir yere gidemeyeceği için Allah’a kendisini bırakır. Allah onu en güzel şekilde besler diyor. Serviler, kavaklar acayip gürbüz oluyor bütün ağaçlar, hiç yerinden kıpırdamadan Allah onları besliyor. Suyu yerden alıyor, havayı da zaten havadan alıyor. Hiçbir konusu yok. Güneş de onu çok güzel besliyor. “Çocuklar da Allah’a tam teslim olmuşlardır. Allah’a kendilerini bırakırlar. Anneleri onları en güzel gıdayla besler, en güzel ortamda onları yaşatır” diyor. Dolayısıyla tam tevekkül etmenin, Allah’a tam teslim olmanın önemini anlatıyor Bediüzzaman. Biz de inşaAllah Kuran’ın bu emrine uyduğumuzda, ferahlık ve rahatlık, huzur içerisinde olacağız inşaAllah.
SUNUCU:“Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun. Herkese selamlar. Hocam, güzel yüzünüzü gördükçe her defa şevkim artar. Sayın Hocam, Hz. Hızır (a.s.) Bediüzzaman Said Nursi ile, Hz. Mehdi (a.s.) ile ve diğerleriyle hangi cihette görüşür? Yani Hz. Hızır (a.s.)’ın fiziksel özellikleri nasıldır?” Azerbeycan’dan Raye Nurayev.
ADNAN OKTAR:Şimdi işin doğrusu, ben bu konuları çok kapalı geçiyorum. Kardeşlerim benden bu konuda çok net bilgi alamazlar, çok sarih bilgi vermem. Ama kapalı bilgi veriyorum. Mesela cinler hakkında da ben kapalı bilgi veriyorum. Hatta dedim geçenlerde; benim hiç alakam yok, bağlantım da yok. Çünkü öyle deyince, biraz daha değişik bir çizgi meydana geliyor. Onun için ben sadece uzaktan izliyorum dedim. Hakikaten öyle izliyorum yani. Var hakikaten cinlerle bağlantı kuran arkadaşlarım var. Fakat Hızır (a.s.) hakkında, Hızır (a.s.) istediği her dili konuşur, bir kere söyleyeyim. Yani Hızır (a.s.)’ın öyle bir sorunu yoktur. Eğer Hızır (a.s.)’ı anlamak istiyorlarsa biraz Bediüzzaman’a da bakabilirler. Bediüzzaman’ı andırır. Yani onun talebelerindendir Bediüzzaman, Hızır (a.s.)’ın talebelerindendir. Tarikatlarda insanlar sülukünü tamamlarken makamlar vardır; makam-ı Mehdiyet, makam-ı Hızır, makam-ı Gavsiyet. O makamlara geldiklerinde, o makamların özelliklerini gösterirler. Ve bazen de o makamda dururlar, kalırlar. Böyle kişilerde de bazen Hızır (a.s.) özellikleri tezahür eder. Ama Hz. Hızır (a.s.), mesela bir terör örgütünün içine de girebilir. Ve onları kullanır, onun içine girer, onun içinde bir şeyler yapar. Bir Müslüman grubun içine girer, onların içinde de faaliyet yapar. Kimse de farkına varmaz, haberi olmaz. Devletin içine girer, devletin içinde görev yapar Hızır (a.s.). Mesela Hz. Musa (a.s.)’nın döneminde “sarayın içinden koşarak bir kişi geldi” diyor Hz. Musa (a.s.)’ya. “Musa (a.s.)” diyor bakın, “ileri gelenler” diyor “devletin ileri gelenleri, seni öldürmek üzere karar aldılar” diyor. Bu ne demektir? Derin devletin içinde bu adam. Yani Firavun’un derin devletine mensup olduğu anlaşılıyor. Ve bunun içinde bir varlık olduğu ve dindar. “Hemen kaç, kurtul” diyor. Ve bu adamı bir daha göremez Hz. Musa (a.s.). Görmüyor bir daha, bir kere haber verir. “Kaç kurtul” diyor ve kaçıyor. Geldiğinde bir daha göremez. Hızır (a.s.) bu tip toplantıların içine de girer. Kimse de bunun farkına varmaz. Mesela bakın, iddia edilen Ergenekon örgütü hep bir numaradan bahsederler. Bir numarayı bir türlü bulamıyorlar. Kayboldu bir numara. Gazeteler yazmıyor bir numara, yok bir numara. Bulamazlar da inşaAllah. Hızır (a.s.)’ın kullanmayacağı insan yoktur. Kullanmayacağı olay yoktur. Birçok şeyin içerisine girer, birçok olayın içerisine girer. İnsana da benziyor ama insan aslında ama çok Allah harika yaratmış. Mesela Ashab-ı Kehf de, çok şaşırtıcıdır Ashab-ı Kehf’in konumu. Mesela 300 küsur sene yahut daha da fazla yahut daha az; donmuş olarak, uyku halinde yaşayan insanlar var. Yaşıyor. Ama bakın hep mağarada olur bu tip olaylar. Vahiy mağarada gelir, bu uyuma mağarada olur. Hep böyle Hızır (a.s.)’ın ekibinin özellikleridir mağara. Yani mağara hep Hızır (a.s.)’ın kullandığı yeraltı mağaraları, hep onun kullandığı yerdir. Mesela gene Kuran’da uzun süre ölü kalıp dirilen bir insandan bahseder. Yani sonradan canlanan bir insandan bahseder. Bunların hepsinde bir harika bağlantı vardır. Yani birbirleriyle hep bağlantılı olaylardır. Birbiriyle kopuk olaylar değil. Ama Hocam şimdi bana açıkça anlat derlerse. Mesela ben diyorum ki; “Hz. İsa (a.s.) geldi” diyorum. Ben bu kadar derim, yani başka bir şey söylemem. Ama Mehdi (a.s.) konusunda daha detaylı bilgi verebilirim. Çünkü bununla ilgili çok fazla hadis var, alametleri var. Yerini biliyorum, yurdunu biliyorum. Yani birçok şeyini biliyorum. Bu konuda net doğru söylüyorum. Bir de dikkat ederlerse, ben 3 tane 5 tane delil vermedim. 150’nin üzerinde delil verdim Peygamberimiz (s.a.v.)’in hadislerinden. Ve bilimsel olarak ispatladım yani fotoğraflarla, belgelerle ispatladım. Buna rağmen insanların bir kısmının üzerine ölü toprağı serpilmiş gibidir dikkat ederseniz. Bu da bir mucizedir, özel yaratılıyor, ben bundan şikayetçi değilim. Sadece durumu anlatmak için söylüyorum. Şaşırıyor insanlar yani bu nasıl oluyor? Zaten bu böyle olacak. Daha bakın 10 yıl daha devam edecek bu. Şimdi benim mesela heyecanlı takipçilerim oluyor demin söyledim ya. 6 ayın sonunda nefesi kesiliyor, küt düşüyorlar. 10 yıl benimle devam edemez birçoğu. Gidemezler de yani. Allah ömür verirse inşaAllah devam edeceğiz 10 yıl. Hatta bakın ayette diyor ki; “elçi ve beraberindekiler Allah’ın yardımı ne zaman?” dediler diyor Allah. “İşte o anda Allah yardımını gönderdi” diyor. Çok zorda kalacak insanlar. Yani bu önümüzdeki 10 yıl, dünya tarihinde hiç görülmemiş bir 10 yıldır, söyleyeyim. Yani insanların hiç görmediği bir 10 yıldır. En hayati 10 yıla girdik. Ne olduğunu, neyi kastettiğimi önümüzdeki günlerde, zaten görmeye başladılar. Ama bundan sonra daha da tırmanarak görecekler inşaAllah. Burada kasıt tabii, huzur, güzellik çağı olacak. Sen kaç yaşındasın şu an?
KONUK 2:25.
ADNAN OKTAR:25. Sen 35 yaşındayken bu güzelliği göreceksin, inşaAllah. Sen kaç yaşındasın?
KONUK 1:27 yaşındayım daha Allah’a şükür ama.
ADNAN OKTAR:MaşaAllah, maşaAllah. Allah uzun ömür versin. Sen de 37 yaşındayken, “Hocam demiştiniz, Allah razı olsun gördük” diyeceksiniz. Bu da çok hoşunuza gidecek. Şimdi bir-iki kere söylesem o kadar etkisi olmayabilir. Ama o kadar çok gündemde tutuyorum ki sırf o zevki Müslümanlar yaşasın diye aynı zamanda. Bakın Mehdiyetin örtbas edilmesi mevzubahis. Yani belki 100 kere anlatmışımdır şu şahs-ı manevi olmadığı ve şahıs olduğu. Sırf böyle bir güzellik olsun diye anlatıyorum. Çünkü böyle ağza geçildiğinde insanların hakikaten bir bahanesi olabiliyor. Ben bir kere duymuştum, flu olarak yahut iki kere duydum. Ama ben defalarca her kanalda anlatıyorum. Bak diyor ki Bediüzzaman; “Risale-i Nur’un gerçek sahibi yani Mehdi ve şakirtleri gelecekler” diyor kendisinden sonra. “Ta Ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde” diyor. Çok net söylüyor. En az 100 kere söyledim. Bediüzzaman ne yapmış? Risale-i Nur’u doldurmuş Mehdi (a.s.) ile inkar edemesinler diye. Öyle kilitleme sistemler koymuş ki, mesela Hz. İsa (a.s.) gelecek dememiş sadece. İnsanların inkar edeceğini biliyor bakın, o çok harikadır. Hızırlık özelliğiyle biliyor, yani zamanın dışına çıkabilen bir insan. Yani istediği an, konsantre olduğunda zamanın ve mekanın dışına çıkıyor. Bu, Hızır (a.s.)’ın ona öğrettiği bir ilimdir, Bediüzzaman’a öğrettiği bir ilimdir. Yani “tayyi mekan, tayyi zaman” denir ona. Velilerde, bir kısmında, bu özel bir ilim olarak onlara öğretilir Allah tarafından. Kısa bir konsantrasyondan sonra, kısa bir derinlikten sonra ‘yekaze hali’ denilen bir hale girer. Adeta ruh haline gelir insan. Ondan sonra tayyi mekan yapar. Tayyi mekan, tayyi zaman olur. Bunu bilen bir insandı Bediüzzaman. Ama çok sık kullanmamıştır bunu. Sadece gerektiğinde bir kaç kere yapmıştır. O da sadece bir harika olsun, Hızır (a.s.)’dan izinli yapmıştır onu da. Yani kendi aklına göre de yapmamıştır. Bir güzellik olsun diye yapmıştır. Şimdi bunların yoğunlaştığı, bu tip olayların arttığı bir dönemdeyiz. Mesela şu programı bile, bugünkü program bile bunun bir yansıması. Bunlar gene devam edecek. Ve baş edemediler dikkat ederseniz, gene çıktılar, yine yenildiler. Olmuyor. Ben kendimi övmek için söylemiyorum, arkadaşlarımı övmek için söylemiyorum ama yani silindir gibi ezerim çıksam, derhal biter. Herkes biliyor bunu. Kendileri de biliyor, bir de kaçıp çıkamıyorlar. Mesela bak Dawkins’i de çağırdım, Yiğit Bulut da çağırdı, Türkiye’ye çağırdı; benimle tartışmak üzere. Bakın en ağa babaları, en büyükleri. “Gel” dediler, “tartışacaksın Türkiye’de”. Ve “üstüne para vereyim” diyor bakın Yiğit Bulut, üstüne para vereyim diyor adama. Biz Allah rızası için çıkıyoruz, o para karşılığı. Korkusundan bunu da kabul edemedi. Yani bütün karizması bir anda sıfırlanacağı için. Mesela öbürleri de çıkamıyorlar. Çıkamazlar. Ama rahatça yenebilecekleri kişileri çıkartıp böyle tartıştırıyorlar, konuşturuyorlar. Sanki ortalıymış gibi konu gösteriyorlar. Yani ‘biraz sizden olsun, biraz bizden, 50’ye 50 anlaşalım’ mantığında. Darwinizmle anlaşma olmaz. Materyalizme anlaşma olmaz, ateizmle anlaşma olmaz. Hayır, bir de ayrıca hakikaten evrim olsa, biz deriz yani “Allah evrimle yarattı” deriz. Yani böyle yaratmış deriz. Bilime biz niye karşı çıkalım ki? Çünkü yerçekimi kanunu var, “yerçekimi kanunu yok” mu diyeceğiz biz, var. Allah öyle yaratmış. Bu gerçek. Evrim de olsa deriz biz, “Allah evrimle yarattı, bir kanun var” deriz. Yok öyle bir şey. 350 milyon fosili biz ortaya koyuyoruz, daha hala evrimden bahsediyorlar. 350 milyon adet yaratılışı ispat eden fosil var. Bakın, 350 milyonu insan gözünde canlandıramıyor tam. Tek bir tane ara fosil yok, bir tane. “10 trilyon vereceğim” dedim, değil mi? Kardeşim böyle madem deliliniz var, Yiğit Bulut’un programında de ki, bağır oradan konuş. Hocam de yahut Adnan Bey mi diyorsun yahut Adnan mı ne diyorsan de yani; “sana hitap ediyorum, bak ben fosili buldum, getirdim. Sen de 10 trilyonu getirmezsen namertsin” demesi lazım. Değil mi? Çünkü “söz verdiğine göre yalan söylemiş olacaksın. Verdiği sözü yerine getir, yapmazsan namertsin” demesi lazım. Diyemiyor adamlar. Çünkü yok, ara fosil yok. Yani orada ne hale düşeceklerini biliyorlar.
KONUK 1:Bunu peki Hocam hangi gerekçeyle bu kadar iddia ediyorlar?
ADNAN OKTAR:Şimdi bunların başlangıçta böyle bir iddia attılar, alanı boş buldular. Müslümanlar da iki türlü hareket etti; bir kısmı korktu hakikaten gerçekliği var zannettiler. Korkup, “imanları sarsılır” diye hiç bu konuya girmediler. Bir kısmı da “barışalım bunlarla” dediler, yani Kuran’da da var zaten Darwinizm diyelim de üzerimize gelmesinler dediler. Yani aslında kökeninde iman zafiyeti var. Emin olamıyorlar onun için, kuşku duyuyorlar. “Ya adamlar haklı çıkarsa” diye düşünüyorlar. Ve o yüzden bunlara alanı sonuna kadar boş bıraktılar. Bunlar da ezim ezim ezdiler. İslam alemini de parçaladılar, Osmanlı’yı parçaladılar. Osmanlı aydınlarının büyük bölümü Darwinisttiler. Ünlü şairleri, şunu bunu paşaları hep Darwinisttiler çoğu. Ve Osmanlı’yı da çok rahat yıktılar. Darwinist felsefe gelince tabii iman kalmıyor insanlarda. Türkiye’de tıkır tıkır götürüyorlardı, üniversitelere hakimdiler, her yere hakimdiler, din adamlarına hakimdiler, üniversite profesörlerine hakimdiler. İlahiyatçıların çok büyük bir bölümü Darwinist zaten şu an. Anti Darwinist kişiler de vardı mesela Zekeriya Beyaz Hoca’nın bir küçük kitabı vardı ama yani; Darwinistlerin anlattıklarını anlatıyor, böyle diyorlar diyor, üç nokta ünlem koymuş. Şimdi cevap mı bu? Mesela diyor “atın evrimi böyleymiş diyorlar” diyor, açıklıyor, üç tane ünlem. O kitabı duruyor, isterseniz gösterebilirim. Bu ne demektir? ‘Ben yenildim’ demektir. Öyle cevap olmaz. Biz ne yaptık? 10 tane fosille değil 350 milyon fosille ortaya çıktık. Yaratılış Atlası’nı hiç tahmin etmediler. Avrupa’da şu an kaç, sayısını da tespit edemiyor, kaç yerin vurulduğunu da bilemiyorlar. Ani bir hareketle Fransa’yı hallaç pamuğu gibi attık. Ve bakın ilk 3 gün şokundan ağızlarını açamadılar, ilk 3 gün.- 4. gün akıl almaz bir cıyaklama ama bütün Fransız basınında böyle adeta delirdiler. Ama büyük geçmiş olsun. Yani çok büyük geçmiş olsun hepimize yani, gereken darbeyi tek, ani bir hareketle. Zaten diyorlar, “felaket yağıyor gökten” diyorlar Fransız basını, Fransızca. Yani böyle B-52 bombardımanı gibi gördüler, ertesi gün Fransa süt liman. Şu an Fransız gençlerinin tepkilerini anlatıyor; Fransız gençleri Hocaları Fransızca anlatırken “gözlerimize manalı ve anlamlı anlamlı bakıyorlar gülerek” diyor. Yani hiçbiri inanmıyor diyor çocukların. Kitaba şerh koyuyorlarmış, “teori böyle iddia etmekle beraber” diyormuş veya mesela “aslında Allah yaratmıştır ama madem siz böyle sordunuz, söyleyeyim” diye cevap veriyor. Buna çözüm aradılar, bulamadılar, sonra Avrupa Birliği Komisyonu’nda biliyorsunuz benim Yaratılış Atlasımı gösterdiler. Olay çıktı. Onunla ilgili karar aldı Komisyon. Ama “Üsküdar’da sabah oldu” derler buna, “atı alan Üsküdar’ı geçti”. Çok net netice aldık. Şu an televizyonda o acıyı hafifletmeye çalışıyorlar ama her çıkışlarında, bilinçaltında benim ezeceğimi bilerek çıkıyorlar. Mesela şu an çıktı ya televizyona, tüm milletim biliyor ki ben onları böyle silindir gibi ezerim. Orada kendi kendine birbirlerini böyle etkilemeye çalışıyorlar. Ama halkımız hiç onu kaale almaz onu. Onu esas almaz. Çünkü vurup devirecek biri varken, böyle okşayanla muhatap olmazlar inşaAllah.
SUNUCU:“Allah’ın selamı ve bereketi üzerinize olsun Sayın Hocam. Nereye baksam, kim ile sohbete girsem insanların dilinde hep dünya var, inşaAllah. Birileriyle dünyevi bir sohbet değil de, dini sohbet ile muhabbet etmek çok ama çok büyük nimet olmuş çağımızda inşaAllah. Hocam, size bakınca her anlamda bir ilim görüyorum. Adeta özel bir karakter ve beyne sahipsiniz inşaAllah. Sayın Hocam bunun sırrı nedir? Sizi dini böyle güçlü bir şekilde yaşamaya iten veya sebep olan o ilk an ne idi inşaAllah?” Ali Değirmencioğlu, İstanbul.
ADNAN OKTAR:Aleyküm selam dedin mi aleyküm selam olmaz. Çünkü Rahmetullahi dedi, biz de ne diyeceğiz? Aleykümselam ve rahmetullahi ve berekatuhu inşaAllah. Benim özelliğim, samimiyim ben. Yani böyle büyüklük hissim falan yok benim. Hani öyle başa geçeyim. Hayır, olsa, Allah rızası için kabul ederim çünkü Kuran’ın emri o. “Takva sahiplerine önder kıl” diye müminler dua ediyor. Her mümin bunu istemek durumunda. Mesela senin de istemen lazım, senin de istemen lazım, senin de istemen lazım. Benim de istemem lazım, ben o anlamda isterim. Ama ben talebeyim yani Hocalık, alimlik benim öyle bir iddiam yok. Bilgisayar bizim için alim, oradan istifade ediyoruz. Yani Allah’a çok şükür Allah öyle bir imkan meydana getirdi ki; mesela eskiden alimler, Kuran’ı ezberlemek, hadisi ezberlemek durumundaydılar. Yani belirli kitapları ezberlemek durumundaydı bilgiyi aktarabilmek için. Ama şimdi hafızanın beynin yerini bilgisayar aldı. Hem Kuran’ı, hem paleontolojiyi, hem hadisleri, hem mikrobiyolojiyi, hem astronomiyi hepsini o beynin içine Allah koymuş durumda Dabbet’ül arz olarak. Biz ne yapıyoruz? Tuşlarına bir basıyoruz. Hani insan düşünürken “hım” derler ya hani elini şöyle koyar, onun kadar bir sürede; düşünme süresi içerisinde şak diye belgesiyle karşımıza çıkıyor. Ve hafıza gibi de hata ihtimali olacak şekilde değil. Hatasız karşımıza çıkıyor. Bu, çok önemli bilgi yani ana kaynağından hatasız çıkıyor ve delil hükmünde. Dolayısıyla, işte Bediüzzaman’ın “hayatın geniş dairesi” dediği bu. “Benim zamanımda Mehdi’nin çıkması mümkün değil” diyor. “Hayatın geniş dairesi yok şu an” diyor. “Hayatın geniş dairesi” Ahir zamanda olacak. İnternetin çıkacağını biliyor Bediüzzaman, televizyonların gelişeceğini biliyor, radyoların gelişeceğini biliyor. “Radyo diliyle” diyor. Dolayısıyla şu an Mehdiyet’in zemini tam oluşmuş durumda. Biz de bu güzellikleri inşaAllah hep birlikte göreceğiz. Yani Mehdi (a.s.) o anlamda alim olmayacak. Mehdi (a.s.) öncüleri de alim olmuyorlar. Alim olmaları şart değil. Mesela ben herhangi bir öğrencisiyim, bir talebesiyim. Hakikaten uçsuz bucaksız bir kültüre sahibim ben ama bilgisayarla. Tamam, kendime yetecek genel kültürüm var ama ben, mesela bir paleontoloji, on binlerce kitaptan oluşan, on binlerce araştırmadan oluşan bir bilgi hazinesi. Ben bunu tek başıma alamayacağım belli, değil mi? Gerçek alim olması için dünyadaki bütün bilimleri bilmesi lazım bir insanın. Bilemeyeceğine göre, bilgisayar şart olmuş oluyor. Bilgisayarla hareket eden samimi bir alimin, dünyanın en büyük alimi olacağını anlamış oluyoruz, Allah’ın yardımı olduğunda, Vehbi ilmi olduğunda. İşte Mehdi (a.s.)’nin dünyanın en büyük alimi olmasının sebebi budur. Bilgisayarı çok iyi kullanmasıdır. Talebelerinin bu konuda uzman olmasıdır benim anladığım, Bediüzzaman’ın anlattıklarından. Dolayısıyla ezbere dayalı değil, hazır bilgiye dayalı bir alimliği ve bilgisi vardır. Zaten bunu da Bediüzzaman diyor; “vakit ve hal müsaade etmez, Mehdi (a.s.)’nin bizzat bu görevi yapmaya, bu tip araştırmalar yapmaya vakti ve hali müsaade etmez. Ondan evvel bir taifenin uzun tasdikati ile yazdıkları eseri hazır bir program olarak uygulayacak” diyor, Darwinizm ve materyalizm konusunda. Dolayısıyla bu delillerden ve diğer delillerden bunu anlıyoruz. Hatta diyor; “Risale-i Nur’u hazır bir program olarak tatbik edecek” diyor. “Bana ilham edilen bu eser, aslında Mehdi (a.s.) için Allah tarafından bana ilham edildi. Bana ait bir eser değil” diyor. “Mehdi (a.s.) istifade edecektir Risale-i Nur Külliyatı’ndan. Gerçek sahibi odur” diyor. Biz de bunu da göreceğiz inşaAllah. Ama tabii bunlar biraz zamanla daha anlaşılacak, daha derinleşecek olaylar.
Sen şunu oku; Ahmet Gürer, Mardin’den göndermiş. Onu yavaş yavaş oku.
SUNUCU: “ ‘Allahu a'lem bissevab, bu ayrı ayrı rivayetlerin bir te'vili şudur ki: Büyük Mehdi (a.s.)'nin çok vazifeleri var. Ve siyaset aleminde, diyanet aleminde, saltanat aleminde, cihad alemindeki çok dairelerde icraatları olduğu gibi, her bir asır me'yusiyet vaktinde, kuvve-i maneviyesini te'yid edecek bir nevi Mehdi (a.s.)'ye veyahud Mehdi (a.s.)'nin onların imdadına o vakitte gelmek ihtimaline muhtaç olduğundan; rahmet-i İlahiyye ile her devirde belki her asırda bir nevi Mehdi Al-i Beyt-ten çıkmış, ceddinin şeriatını muhafaza ve sünnetini ihya etmiş. Mesela: Meselâ, siyaset âleminde Mehdî-i Abbâsî ve diyanet âleminde Gavs-ı âzam ve Şâh-ı Nakşibend ve aktâb-ı erbaa ve on iki imam gibi büyük Mehdi (a.s.)’nin bir kısım vazifelerini icra eden zatlar (Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Beşinci Şua, Sayfa 519)’. Bediüzzaman Hz. Mehdi (a.s.)'nin iki vazifesi var demiyor. Vazifelerini yazmış. Bu konuda yalan söylemek çok çirkindir. 1-Siyaset, 2-diyanet, 3-saltanat ve 4-cihad aleminde vazifeleri vardır. Büyük Mehdi (a.s.) sağken, hayattayken, bu görevlerin hepsini talebeleriyle beraber yapacaktır. (İnşaAllah) Bediüzzaman'ın belirttiği daha evvelki Mehdi'lerin hangisi şahs-ı manevi olarak çıkmış. Siyaset âleminde Mehdî-i Abbâsî ve diyanet âleminde Gavs-ı âzam ve Şâh-ı Nakşibend ve aktâb-ı erbaa ve on iki imam. Bu mübarek şahıslar şahs-ı manevi miydi? Bu mübarek büyüklerimiz şahıstılar. Talebeleri vardı. Şahıs ve talebelerinden oluşan da şahs-ı manevileri vardı. Sağken, hayattayken Mehdilik görevlerini yaptılar.”
ADNAN OKTAR:Bak çok manidar, bu anlattığım konu çıktı, değil mi?
SUNUCU:Evet Hocam.
ADNAN OKTAR: Ben dedim, yüzlerce kere tekrar ettim dedim, bak aynı konu çıkmış. MaşaAllah, güzel de anlatmış maşaAllah.
Sizin böyle ilgili olmanız, samimi olmanız çok hoşuma gitti. Tabii maşaAllah. Kuran’a, İslam’a karşı sevginiz, üslubunuzdaki candanlığınız çok güzel. Allah size uzun, sağlıklı, sıhhatli, güzel ömür versin. İmanınızı derinleştirsin, hidayet nasip etsin, Allah’a aşık etsin sizleri inşaAllah veya Allah’ın deli aşığı olun inşaAllah, aşkla sevin Allah’ı. Allah’tan samimi korkmayı nasip etsin Cenab-ı Allah. Ahirette de inşaAllah Cennet bahçelerinde böyle karşılıklı sohbet etmeyi nasip etsin inşaAllah, karşılıklı. Dünya hayatı çok kısa ve süratli geçecek. Göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Ama Cennet’teki sonsuz hayat başladığında “elhamdülillah” diyeceğiz, acayip hoşumuza gidecek. Çünkü toz yok, kir yok. Mesela bakacağız uykumuz gelmiyor. 12 saat geçecek uykumuz gelmiyor, 24 saat geçiyor, 48 saat, 50. Acıkma duygusu yok. Korkular yok. Yani hırsızı, soysuzu, hiçbir şey olmaz Cennet’te. Sadece güzellikler vardır. Herkes güzel, herkes temiz, herkes nezaketli, herkes Allah’a şükrediyor. “İstediğiniz her şey” diyor Cenab-ı Allah, inşaAllah. Ama bu dünyada hep sebep var. Mesela bak, şu ıhlamuru her isteğimde illaki kolum sebep olacak. Mesela bakın, şimdi bu kap böyle havaya kaldırdım, bunu kaldıran şu an Allah’tır havaya. Ama bak, koluma ait bir his geldi şu an ve tuttuğumu görüyorum. Dolayısıyla aklımın ihtiyarı kalkmadı. Ama kolum olmadan bu kalksaydı herhalde hepiniz şöyle bir baygınlık geçirirdiniz. Tabii, çok şaşırırdınız. Şu an bunu dolduran Cenab-ı Allah’tır, kabı dolduran. Bunun böyle lezzetli yaratan da Allah’tır. Cennet’te bu kola ihtiyaç olmuyor işte. Bu görüntü olmuyor. Bu hisse ihtiyaç olmuyor. Sebep kalkmış oluyor. Doğrudan yaratan Allah’tır. Mesela bakın, havaya kaldırıyor Allah fincanı. Kolumu sebep ediyor. Bana yaklaştıran Allah’tır. Bakın çocuğu besler gibi Allah, değil mi? Tadını da verdi mesela şu an. Geri yerine koydu. Hiç kimsenin aklının ihtiyarı kalkmadı. Ama Cennet’te öyle değildir. Mesela bakarsın, içmek istersin, gelir. Aynı mekanizmadır. İnsanlar aslında Cennet’teki mekanizmanın aynısını şu an yaşıyorlar. Hatta fazlasını yaşıyorlar şu an. Çünkü bir de sebepler var burada. Sebep kalktığı için Cennet daha kolay. Cennet’teki hayat daha sadedir. Burada sebep olduğu için çok karmaşıktır. Mesela ekmeğin gelmesi için tarla gerekiyor önce. Yağmur yağması gerekir. Çok karışık sebep sistemi vardır. Cennet’te ekmek doğrudan yaratılır. Ama biz mesela gider fırından alırız, fırından gelir, sofraya gelir, o zaman makul görüyoruz. Ama aniden oluştuğunda ekmek, çok şaşırtıcıdır bu.
Mesela bak Bediüzzaman, dağlık bir arazi, çıplak arazi, bir ağacın üzerinde talebesiyle beraber orada dinleniyorlar, yüksekçe bir ağaç. Etraf boşluk. “Arkamı döndüm” diyor. “Bir tane taze pişmiş ekmek.” Talebesi de şahit, kendisi de. Asla yalan söylemeyen bir insan yalnız. Bakın, ben bu konuda kesin kefilim yani. Net biliyorum. Asla yalan söylemeyen bir insan. “Buraya günlerden beri insan gelmiyor” diyor. Net, boş arazi. Hem de taze, sıcak ekmek. Soğuk da değil. Bak, çok acayip. Mesela 3 kilometre ötesi görülüyor. Buradan da doğu, batı, kuzey, güney, her yönden görülüyor. Ama “arkamı döndüm, ekmek var” diyor. Yüzde yüz dürüst bir insan ama hayatında asla yalan söylememiş. 30 yılı hapislerde geçmiştir. Sürekli tutuklanmıştır, çıkmıştır. Sürekli Allah için faaliyet etmiştir. Hepsinde beraat etmiş, ama sürekli de tutuklanmış. Mesela orada bak işte sebep kalkmış. Doğrudan yaratılıyor, fırından gelmiyor işte. Ama aklın ihtiyarı nasıl kalkmamış? Arkasına dönmediği için, görmediği için, mesela birden bire oluşmamış. Bilinemiyor. Mesela “belki biri yüz üstü sürünerek geldi” denebilir. Çalıyla kendisini örtmüştür, gizlemiştir. Akla her türlü şey gelebilir mesela, nasıl oldu dersen, illa zorlarsan bulunur ona bir şey. Ama orada onun mucize olarak, harika olarak olduğu belli.
SUNUCU:Kısa bir aradan sonra tekrardan birlikte olacağız sevgili izleyenler.
Tekrar birlikteyiz sevgili izleyenler. Hocam nasıl yapalım, sorularımızla inşaAllah?
ADNAN OKTAR:Benim de sorularım var, inşaAllah. Bediüzzaman ile ilgili soru sormuşlar. Siirt’te bir olay olmuş. Çok dehşete düştüm. Allah vermesin. “Hocam tüm televizyonlarda Siirt’teki 8 öğrencinin 2 bebeğe tecavüz edip, öldürmesi konusu vardı”. Duydun mu sen böyle bir şey?
SUNUCU:Evet Hocam, haberlerde duyduk.
ADNAN OKTAR:Ne diyeyim ben bunlara? “Hocam çocuk katillerinin artmasının nasıl önüne geçilebilir? Sadece çocukları alıp cezaevine koymak veya rehabilitasyon merkezlerine almakla bu tip vakalar önlenebilir mi?” diyor. Yani çok özür dilerim, tam klasik hayvan gibi yetişmişler ve sonunda da bunu yapar. Yani Allah korkusu, Allah sevgisi verilmezse bir insana, ruhu hayvan gibiyse hayvanın özelliklerini gösteriyor. Klasik hayvan, hayvan da öyle, parçalıyor bazen yavrusunu. Bunlar da yapar yani. Tabii ki cezaevi ile olmaz, cezaevinde iyice canavarlaşır. Yani çok akılcı eğitim verilmesi gerekiyor. Ben yıllardan beri diyorum; bakın, Güneydoğu’da bize imkan verin, kültürel faaliyet yapalım. Çünkü bizim Siirt’e gidip PKK ile çatışacak durumumuz yok. Kültürel çalışma yapacağız. Gerekirse Allah rızası için onu da yaparız da, ayrı mesele, devlet görev verirse yaparız. Hem de alasını yaparız asker olarak tabii, devletin kontrolünde. Kendi kafamıza göre değil. Yani önleyici faaliyet yaparız. Ama kültür çok önemli. Ben dedim ki; mesela havadan, helikopterle kitap atalım. Bombadan bin kat daha etkili olur kitap atmak. On bin kat daha etkili olur. Dağı, taşı kitapla dolduralım gökten, tabii. Zır cahil olunca böyle olur işte. Allah korkusu yok, komünist eğitim veriliyor. Darwinist propaganda yapılıyor gece, gündüz. “Siz maymundan geldiniz” deniliyor, o çocuğu da onlar maymun olarak görmüştür zaten, haşa o tertemiz kuzuları. Allah onları inşaAllah Cennet’ine aldı. Onlar Cennet vildanı oldu. Ama bu mahluklara ne demek lazım?
KONUK 2:Bu kişilere Hocam orada rehabilitasyon kelimesi geçiyor da, hani bu kişileri rehabilite etmek mantıklı mı sizce? Veya ne derece verimli olur rehabilitasyonla?
ADNAN OKTAR: Tabii ki cezasını çekecek ayrı mesele, ama eğitmek çok önemli, başlangıçta eğitmek. Yani olduktan sonra rehabilite etmek; yani asıp kesecek, katil gelecek, katili eğiteceksin. Zulüm edecek, zalimi eğiteceksin. Öyle şey olmaz. Bunu yapmadan bunu halletmek lazım. Bu adamlara, bunlara fazla değil bir gün eğitim verilse, bir gün, bir günün içinde bile bu canavarlıktan çıkarlar, tek bir günde. Bak dedik ki; “bu TRT 6, Şeş, bize müsaade edin, anlatalım” dedik. Yahut çıkarın devletin ilgili görevlilerini, çıksın onlar anlatsın. Sürekli davul zurnalı oynuyorlar geceli, gündüzlü, lorke ile. Böyle olmaz ki. Oyun havalarıyla oradaki insanlar düzelmez. Yahut Mevlit programlarıyla da olmaz bunlar. Bu tıynetli adam mevlitten ne anlar? Karşısına alıp, makul olarak, mantıklı olarak, akılcı anlatılması lazım Darwinizmin yanlışlığı, materyalizmin yanlışlığı, Allah’ın varlığı, birliği. Bir de böyle gevrek sesli, klasik böyle kelebek bıyıklı, kıl bir üslupla değil. Adamları gıcık eden bir üslupla değil. İspat ederek, akılcı, makul ve samimi üslupla; böyle yapmacıklıkla değil, milletin kanını donduran bir üslupla değil. Allah rahmet etsin çocuklara, ne diyeyim? Bu, olayın ne kadar ehemmiyetli olduğunu gösteriyor. Biz gene o zaman, bakın ısrarla söylüyoruz; Şeş TV’yi bize açsınlar. Arkadaşlarımıza açsınlar veya devletin bu konuda, aynı paralelde eğitim yapacak görevlilerine açsınlar ve bunu neticelendirelim. Bu, devam eder. Ya gidip asker vuruyorlar, ya gidip polis vuruyorlar yahut çocuk ırzına geçiyorlar. Akıl almaz rezalet. Bu eğitimin sonucu bu olur. Gece, gündüz Darwinist, materyalist eğitirsen, başka ne çıkar karşılığında?
“Sayın Hocam selamlar”. Aleyküm selam. “Hocam, sayenizde Bediüzzaman Said Nursi’yi duyar ve hayatını okur olduk, elhamdülillah.” Daha çok okuyacaksınız. Bediüzzaman’ı bütün dünyaya meşhur edeceğiz Allah’ın izniyle. Onun büyüklüğünü, gücünü, değerini, derinliğini bütün insanlara göstereceğiz inşaAllah. “Said Nursi’nin hayatı ve talebelerinin aktardıklarında mübareğin, sizin de daha önce çok kez vurguladığınız gibi, hiçbir şekilde maddi bir yardım ve hediye kabul etmediğini ve eserlerinden de hiçbir şekilde ücret almadığı öğrenmiş bulunuyorum. Ancak dikkat-i nazarımı çeken şudur: Hayatının 30 yılını aşkın bir süresini hapishanelerde geçiren, kendi talebelerinden dahi bir şey isterken çıkarıp parasını veren bu kutlu insanın geçim parası nereden gelmektedir? Burada bir mucize mi mevcuttur ya da nasıldır?” Bediüzzaman daha önce devletin memuruydu. Yani albaylık da yaptı, bilmiyorlar herhalde. Bizzat çatışmalara da katılmıştır, talebeleriyle ve Diyanet’te de görevliydi. Oradan aldığı maaş vardı. O maaşını kullanmıştır. Onu da Allah rızası için etrafındakilere dağıtıyordu. Hatta talebelerinden bir tanesi gösterdi. O zaman gümüş bir liralar vardı, benim çocukluğumda, ondan vermiş ona bir tane. O da saklıyor cüzdanında, kullanmıyor. Bir lira aslında büyük para o dönemde. Bayağı, epey bir paraydı. Bir de çok tutumlu bir insan. Bir tane tavuğu var, günde bir tane yumurtluyor, onu yiyor. Yoğurt torbası var bir tane, süzme yoğurt. Onu yiyor. Şehriye, şu yıldız şehriye var ya, onun bir torba şehriyesi var. Çok mazlum yani. Ekmek, şehriye, yoğurt ve yumurta. Başka yiyeceği yok. Bir de meyve. Meyveleri aldığında böyle uzun uzun seyrediyormuş Bediüzzaman. Önce kıyamıyormuş yemeye, uzun uzun bakıyormuş. Günlerce baktıktan sonra, ondan sonra talebelerine dağıtıp, kendisi de yiyormuş. Misafirleri geldiğinde genellikle hep çorba, yani sunulan şey hep çorba yiyeceği. MaşaAllah tığ gibi Bediüzzaman. Bayağı sıhhatli, çok sağlıklıydı maşaAllah. Bakın diyor ki; “küfrün perdesi elimde” diyor Bediüzzaman. “Bütün küfrün perdesi benim elimde, avucumun içinde” diyor. “İstesem söker indiririm aşağı bir kerede” diyor. Ama “imtihan dünyası, onun için bana bu konuda müsaade edilmez” diyor. Bakın Hızır (a.s.)’ın talebesi olarak bunu söylüyor. “Bir defada indiririm” diyor inşaAllah. Ama “imtihan devam ediyor, imtihan devam edecektir” diyor. “Bu konuda izinli değilim” diyor, inşaAllah.
“Sayın Hocam, bir TV programında Bayraktar Hoca, Kuran’dan bir ayete göre Hz. İsa (a.s.)’nın tekrar yeryüzüne gelmeyeceğini, bunun bir Hıristiyanlık propagandası ve dinimize giren bidatlerden birisi olduğunu, aynı zamanda Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den üstün göstermeye çalıştıklarını söylemişti. Düşünceleriniz nelerdir acaba? Allah’a emanet olun” Mustafa Başar. Bir kere Hz. İsa (a.s.) ile Peygamberimiz (s.a.v.) kardeşler. Yani Hz. İbrahim (a.s.)’in neslindenler ve bizim Peygamberimizdir Hz. İsa (a.s.). Bu Bayraktar Hoca böyle bir şey demişse yani hayretler içinde kalırım. Peygamberimiz (s.a.v.)’den niye üstün olsun ayrıca? Peygamberimiz (s.a.v)’in üstünlüğü zaten açıkça belirtilmiştir. Cenab-ı Allah “sevgilim” diyor, “Habibim” diyor, “bütün kainatı senin için yarattım” diyor. “Senin ruhaniyetin sebebiyetiyle yarattım” diyor. Dolayısıyla böyle bir üstünlük iddiası yok. Hz. İsa (a.s.) Peygamberimiz (s.a.v)’in talebesi olarak geliyor. Peygamberimiz (s.a.v)’in sahabisidir. Peygamberimiz (s.a.v) ile Miraç’ta görüşen bir Peygamberdir. Dolayısıyla onun ümmetinden olmak için, o şereften istifade etmek için geliyor. Peygamberimiz (s.a.v)’in ümmeti olmak şerefinden istifade etmek için geliyor. Burada nerede üstünlük iddiası? Bu tip oyunlara çok dikkat etmek lazım. ‘Mehdi (a.s.) gelecek, aman Bediüzzaman’dan daha üstünlük iddia edecek. Bediüzzaman’dan daha büyük olmasına da müsaade etmeyin, o yüzden Mehdi (a.s.)’nin gelmesi konusunu kabul etmeyin, yoksa Bediüzzaman elimizden gider. Hz. İsa (a.s.)’nın gelişini de kabul etmeyin, Peygamberimiz (s.a.v)’i kaybetmiş oluruz mantığı, Hz. Muhammed (s.a.v.)’i. Böyle bir Peygamber yarıştırma, veli yarıştırma mantığıyla bir oyun oynanıyor. Çok samimiyetsiz bir oyun. Bir kere bunu bıraksınlar, böyle bir durum yok. “Dinimize giren bidatlerden birisi olduğunu” diyor. Bir kere Müslim ve Buhar-i Şerif, iki sahih hadis kitabıdır. Buradaki hadislerin sahihliği Hanefi, Hanbeli, Maliki ve Şafi mezheplerinde kesindir. Şii mezhebinde de kesindir, Caferilikte de kesindir. Yani Hz. İsa (a.s.)’nın inişi konusunda mütevatirdir hadisler, mütevatir hadis. Yani ikinci bir ihtimal yoktur, nettir. Bidat dedin mi, o zaman dindeki her şey bidat haline gelir yani onu kabul edersen. Bidat olmadık hiçbir konu kalmaz o zaman. Onu da kabul edemeyiz. Ayrıca bak Allah diyor ki; “Ma katelehu -onu katletmediler, asmadılar” diyor. Allah iki kere tekrar ediyor. Niçin söylesin bunu Cenab-ı Allah? Ve “onların tuzağını ben bozdum” diyor. Bunlar ne diyor biliyor musun? “Onlar Hz. İsa (a.s.)’yı öldürmeye geldiler, tam öldürecekken Allah onu öldürdü ve onların tuzağı bozuldu” diyorlar. Yani zaten her şey kesin, Allah öldürmüyor mu zaten değil mi? Orada tuzak bozulması var mı? Mesela birisini öldürmeye sen geliyorsun, silahla geliyorsun, tam sen onu vuracakken o kalp enfarktüsünden ölüyor orada farz edelim. Demek istedikleri, bunu demek istiyorlar. Adam amacına ulaşmamış oluyor zaten, ne fark eder, değil mi? Burada tuzak bozulması var mı? Allah diyor ki, tuzaklarını bozdum, oyunlarını başlarına geçirdim diyor ve sürpriz bir durum meydana geldiğini söylüyor Allah ve onu Katıma aldım diyor, ‘teveffeni’ ve zaten Allah Katına aldığında, biz uyuduğumuzda da zaten ölüyoruz. Allah uyuduğumuzda da Katına alıyor. Ölüyoruz ve Katına alıyor Allah bizi. Hz. İsa (a.s.)‘yı da uyur vaziyette Katına almıştır, ölü vaziyette Katına almıştır. Bizi de ölü vaziyette Katına alıyor her gün ve her seferinde de geri canımızı veriyor Allah. Ben her seferinde geri canınızı veriyorum, diyor. Ama bir kısmınızın canını geri vermiyorum, diyor Allah. Bir kısmını tutuyorum diyor. Ayet var, Kuran ayeti var. Peki, burada oluyor da, Hz. İsa (a.s.)’da niye olmuyor bu? Aynı kelime, aynı cümleler. Bayraktar Hoca, Allah ömrünü uzun etsin, Hz. İsa (a.s.) ile karşılaştığı vakit, Hz. İsa (a.s.)’ya anlatır bunların aynısını, duyduklarını. Anlatacak gücü ve takati kalırsa, Mehdi (a.s.)’nin de yanında anlatır. Bayraktar Hoca’ya göre tabii ki Mehdi (a.s.) de çıkmayacak, Hz. İsa (a.s.) da gelmeyecek, İslam yeryüzüne hakim de olmayacak, Müslümanlar’ın bir lideri de olmayacak, böyle devam edecek bu sistem. Yani kapitalist sistem devam edecek. Yani vur patlasın, çal oynasın dünya. Sadece camiye Müslümanlar gidecek dedeler, 60 yaşında, 70 yaşında. Sessiz sedasız namazlarını kılıp dağılacaklar, 5’er, 10’ar. Dolayısı ile bu kadar, başka da bir şey yok. Böyle olmayacak, bak ben söyleyeyim. Mehdi (a.s.) gürül gürül ortaya çıkacak ve çivi gibi çakacak böyle. Küfrü yerle bir edecek. Darwinizm, materyalizm hiçbir şey kalmayacak. Türk-İslam Birliği oluşacak. Türkiye’nin liderliğinde bir dünya hakimiyeti olacak ve bunu çok kısa sürede görecekler. Bayraktar Hocamızın da Allah ömrünü uzun etsin, bunu gördüğü zaman kanaati tam gelmiş olur, inşaAllah. Ve Müslümanların da mutlaka lideri olacak. Nasıl Masonlar’ın lideri var, değil mi? Komünistlerin lideri oluyor, mesela Lenin, Stalin. Masonların lideri oluyor, meşrik-i azam. Hahamlar oluyor Musevilerin. Hıristiyanların Papa’sı oluyor. Müslümanların lideri? “Orada ne gerek var, orada Müslümanların liderine gerek yok” diyor. Peki, 1400 sene, 1300 sene Müslümanların hep lideri oldu mu? Oldu. 1400’üncü senede niye olamıyor? Birden bire şahs-ı maneviler ortaya çıkıyor, yani şahs-ı maneviyi benim reddettiğimden değil, şahs-ı manevi şöyle olur: Mehdi (a.s.) vardır, talebeleri vardır ve onun bir fikir sistemi vardır, tabii ki bunda şahs-ı manevi olur. Mesela şimdi biz burada dördümüz konuşuyoruz. Mehdi (a.s.)’nin talebeleri olarak konuşuyoruz. Burada bir fikir çıkıyor ortaya, dördümüzün konuşmasından fikir çıkıyor, bu bir şahs-ı manevidir. Ama başta bir Mehdi (a.s.) vardır. Onun da üzerinde Peygamberimiz (s.a.v.) vardır. Peygamberimiz (s.a.v.)’in üzerinde Allah vardır değil mi? Ve hepsine hakimdir Allah. Peygamberimiz (s.a.v.)’e üstün olmaya gelmeyecek Hz. İsa (a.s.), bir daha söylüyorum Bayraktar Hocam, ona ümmet olmaya geliyor ve onu istemiştir Allah’tan. “Ya Rabbi beni Hz. Muhammed (s.a.v.)’e ümmet yap” demiştir, Allah onun duasını kabul etti. Hz. İsa (a.s.) mütevazı bir insan, mazlum bir insan. Allah soruyor Ahiret’te; “sen mi dedin Beni bırakıp da, kendinin ve annenin ilah edinilmesini sen mi söyledin?” diyor. Yani “kendi ilahlığını sen mi iddia ettin?” diyor. “Ya Rabbi, ben böyle bir şey dediysem Sen bilmişsindir, benim ne haddime” diyor Cenab-ı Allah’a değil mi? Yani mealen, yaklaşık söylüyorum, tam aynı anlamda değil de. Dolayısı ile mütevazılerin mütevazısi, mazlumların mazlumu da Peygamber (s.a.v.) aşığı olarak gelecek buraya. Hz. Muhammed (s.a.v.)’e aşıktır o, değil mi? Aşk ile sarılmıştır ona, muhabbetle sarılmıştır, değil mi Miraç’ta? Peygamber Efendimiz (s.a.v.) gelecek diyorsa, gelir. Kuran’ın iki tane ayeti var, bak diyor ki Cenab-ı Allah; “seni sevenleri, -aşıklarını, bizleri, seni sevenler ve bak Hz. İsa (a.s.)’ya müjde veriyor- ve sana inananları ve seni sevenleri, Kıyamet’e kadar -Kıyamet’in son anlarına kadar- dünyaya hakim edeceğim” diyor Allah, Kuran ayeti var. Dünyaya hakim olacaksınız diyor. Hz. İsa (a.s.) gelmeden bu olur mu? Seni sevenleri hakim edeceğim, diyor. Bakın ikinci bir müjde daha veriyor Allah; “ehl-i Kitap’tan, ölmeden önce, sana iman etmedik hiçbir fert bırakmayacağım” diyor Allah. Hepsini iman ettireceğim, diyor. Bütün Musevi ve Hıristiyanların tamamını iman ettireceğim sana, diyor Allah. Daha önce 12 kişi iman etmişti ona, bu sefer bütün dünyayı sana iman ettireceğim diyor Allah, geldiğinde. Yani onun, o daha önceki çilesinin, zorluğunun büyük bir mükafatı olarak Allah tam bir iman nasip ediyor. Bu ayetlere ne diyor Bayraktar Hocamız? Hangi Peygamber hakkında böyle bir ayet inmiş Kuran’da? Hiçbir Peygamber hakkında böyle bir ayet yok. Sırf Hz. İsa (a.s.) ile ilgili var ve bakın, hiçbir Peygamber için Kıyamet alametidir demiyor Allah. “O, Hz. Mesih, İsa Mesih (a.s.), yani ibn-i Meryem, Kıyamet için bir alamettir” diyor Allah, Kıyamet alametidir diyor, bir tek ona mahsus. Mehdi (a.s.)’nin çıkışı ve Hz. İsa (a.s.)’nın inişi; Kıyamet alameti ikisi, bunu Kuran söylüyor, ayet. Ve “Mesih İsa (a.s.) ve Melekler, Allah’a ibadet etmekten çekinmezler” diyor Allah. Yani şimdi vefat etmiş bir insan, Ahiret’e gitmiş bir insan ibadet yapıyor mu? Bitiyor ibadeti. Namaz kılmaz artık, namaz sakıt oluyor, vefat etti mi, sakıt olur, biter. Ama Hz. İsa (a.s.) namaza devam ediyor Allah’ın Katında ve Allah, ibadetten çekinmez diyor Mesih (a.s.), halen devam ediyor namazına Allah’ın Katında, Kuran ayeti ve Melekler de rukû, secde ve kıyam ediyorlar Allah’a. Onlar da namaz kılıyorlar, Melekler, Kuran ayeti var, çok fazladır. Yani kimi rukûdadır, kimi kıyamdadır, kimi secdedir Allah’ın Katında. Hepsi ibadet ederler. Ama Allah, Mesih (a.s.) de namaz kılıyor, o da devam ediyor diyor. Hiçbir Peygamber için söylemiştir Allah bunu, bir tek Hz. Mesih (a.s.) için söylüyor. O bizim güzeller güzelimiz geldiğinde, Resulullah (s.a.v.)’ın aşığı olarak gelecek, onun talebesi olarak, onun ümmeti olarak gelecek. Peygamberimiz (s.a.v.) yanını boş bıraktırdı. Gitsin, görsün Bayraktar Hoca. Koskoca mezar yeri var, açık. “Benim yanıma gömün” dedi Peygamberimiz (s.a.v.), vasiyeti var Peygamberimiz (s.a.v.)’in. O güzeller güzelini -vasiyettir, Müslümanların hepsi duysun, bilsin- Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanına gömecekler, inşaAllah. Hz. Ömer (r.a.) ve Ebubekir (r.a.) de diğer taraftadırlar, Peygamberimiz (s.a.v.)’den biraz daha uzaktalar. “Dördümüz birden kalkacağız” diyor Peygamber Efendimiz (s.a.v.). Hz. İsa Mesih (a.s.), Resulullah (s.a.v.), Hz. Ömer (r.a.) ve Hz. Ebubekir (r.a.) inşaAllah, dördümüz birden aynı anda kalkacağız” diyor inşaAllah. Onun için biraz beklerse Hocamız, genç daha Bayraktar Hoca, dur bakalım daha 10 yılı var. Ama Bayraktar Hoca zaten Darwinizm’i savunuyor. Yani orada yapacak bir şey yok zaten. Hocamıza olanlar olmuş zamanında zaten. Şimdi hem Darwinizm’i savunacak hem Hz. İsa (a.s.)’nın, yani bu zor. Hz. İsa (a.s.) Bayraktar Hoca’ya cevap veriyor Kuran’da diyor ki bak Cenab-ı Allah, Hz. İsa Mesih (a.s.)’e diyor ki Cenab-ı Allah, “çamur al yerden, kil. Onu yoğur, al onunla kuş biçimde bir şey yap” diyor. Lisede, üniversitede yaparlar ya gençler kuş, normal kuş biçiminde balçıktan bir şey yapıyor. “Üfür” diyor Allah, pır kuş uçuyor, bildiğin kuş, normal, Kuran ayeti. Burada evrim var mı? Hayali bir kuş da değil bu. Hayali bir kuş değil yani. “Üfür o çamura” diyor o kadar. Ama bu aklın ihtiyarını kaldırmaz onu da söyleyeyim, çünkü orada kuşu bir kısmı hayali olarak kabul ediyor. Yani “biz hipnoz halindeydik, gözümüze öyle göründü” diyor. Yani “kuş uçmadı, onu halüsinasyon olarak gördük” diyor. İmtihan kalkmaz o yüzden. Hatta o yüzden de 12 kişi iman etti sadece. Hatta “onların imanındaki zafiyeti görünce” diyor Hz. İsa (a.s.), Kuran ayeti var, yani talebeleri biraz sorunlular. Hatta Allah’tan, “gökten sofra indirsin Rabbin” diyorlar. “İnanmıyor musunuz?” diyor Hz. İsa (a.s.), “inanıyoruz ama kalbimiz mutmain olsun” diyorlar. Şeytandan Allah’a sığınırım. Allah, “o sofrayı indiririm, ama bir anormallik yaparsanız, kimseye yapmadığım azabı yaparım size” diyor Allah. Yani dünyada hiç görülmemiş azap yaparım, diyor. Çünkü Hz. İsa (a.s.) varken, o kadar mucizesi varken, inanmayıp da bir de ayrıca sofra istemek, sofra inmesini istemek, tabii gözünün önünde tabii ki sofra inmez. Mesela odaya girdiğinde hazır sofrayı bulmuş oluyor. O zaman gene aklın ihtiyarı kalkmamış oluyor. Çünkü ‘birileri hazırladı’ mantığına giriyorlar. Hiçbir zaman için, hiçbir mucizede aklın ihtiyari kalkmaz, mümkün değildir.
“Selamün aleyküm Hocam”. Aleyküm selam. “Benim merak ettiğim bir konu var. Bediüzzaman Hazretleri, bütün dünya aleminin imamı Hz. Mehdi (a.s.)’nin hakkında o kadar çok bilgi vermiş olmasına karşın Hz. Mehdi (a.s.)’nin ismini vermemiş. Mezarının bile yıkılıp, kaybolacağını bilen birisi, bunu da biliyordur Allah-u alem. Bu konu hakkında biraz açıklama yapar mısınız? Allah-u Teala’nın selamı üzerinize olsun” Ve aleykümselam. Nadir, Tekirdağ. Nadir kardeş, işin doğrusu Allah-u alem Sungur Ağabey biliyor. Bana öyle gibi geliyor, ama söylemez. Hatta (haşa) Sungur ağabeyin biraz aklına zarar geldiğini, yaşlılıktan dolayı beyninin hasar gördüğünü iddia ediyorlardı. Ölmek üzere, işte git dediler, son anları, vedalaşmaya git dediler. “Hocam, selamün aleyküm. Sen Mehdi (a.s.)’yi göreceksin ve sen bunamazsın, sana hiçbir şey olmaz. Veliler bunamazlar. Aklına hiçbir şey olmayacak senin ve olmadı da. Ve ölmeyeceksin Allah’ın izniyle Mehdi (a.s.) çıkıncaya kadar” dedim. Acayip bir kuvvet geldi ondan sonra. Gitti Rusya’ya, şuraya, buraya falan. Ateş gibi, hiçbir şeyi de yok. Muazzam hafıza, cayır cayır da konuşuyor. Bütün talebelerinin önünde gösterdim. “Hocam, Mehdi (a.s.) konusunda ne diyorsunuz?” dedik, “Ahir zamanda İslam hakim olacak mı?” dedim. “Bediüzzaman söyledi; ben görmeyeceğim, sen göreceksin dedi” dedi. Bakın geçenlerde de gene talebesini çağırdım buraya, mübarek istirham ettik Seyit Salih Özcan Hocamız teşrif ettiler, şeref verdiler. Sorduk, ne diyor? Alnıma vurdu diyor, bakın detay veriyor; “alnıma vurdu, Keçeli Keçeli -şakadan alnına vurmuş- ben görmeyeceğim, ama Mehdi (a.s.)’yi sen göreceksin dedi” diyor. Ve “Risale-i Nur’u hazır bir programı olarak kullanacak dedi” diyor Mehdi (a.s.). İnanmıyor olabilir ama, Sungur Ağabey’i de bunaltmasınlar ama, Allah-u alem Sungur ağabey biliyor, yani detay veriyor. Ben daha önce de anlatmıştım. Biz 86’larda, 85, 85’te olması lazım, çünkü 86’larda ben Medrese-i Yusufiye’de istirahat ediyordum o zamanlar. 85’lerde Nusretiye Camii’ne, Kılıç Ali Paşa Camii’ne gelmişti. Evet, Kılıç Ali Paşa Camii’ydi, Nusretiye biraz daha aşağısında. Bizim çocuklar oturuyorlardı, daha önce de anlatmıştım. Biz o zaman sarıkla kılıyorduk namazı. Başımızda herkeste sarık, sırtımızdan da aşağıya, Peygamberimiz (s.a.v.)’in sünneti öyleydi, ona uygun olsun diye sırtımızdan da aşağı sarkıtarak öyle kılıyorduk. Topluluk halindeydik, geldi, içeri girdi. Benimle ilk defa tanıştı. Adımı sordu, “adım Adnan, Hocam” dedim. Soyadın ne, “Oktar” dedim. Öyle deyince cebinden bir defter çıkarttı, ebced hesabı yapmaya başladı. Bizim çocuklar daha çiğdiler o zaman, yeni yetişiyorlar. Güldüler birkaç kişi, çok ağırıma gitti, çok ayıp oldu, yani çok heyecanlandılar aslında. Onun neden hesap yaptığını anladılar. Ama bazen insanlar böyle heyecanlandığı bir şeyde güler ya, yani çocuk oldukları için orada bir edep eksikliği yaptılar, yani kastını anladılar neden hesap yaptığının. O olmaması gerekirdi. Ben de utandığım için, aldım Hocamızı, “Hocam şöyle biraz daha aşağı doğru geçelim isterseniz” dedim, götürdüm. Orada sordum; “Hocam Mehdi (a.s.) Nur talebesi mi olacak?” dedim. “Yok, Nur talebesi olmayacak, bambaşka olacak dedi Bediüzzaman” dedi. “Hatta bambaşka -onun kendine has bir üslubu var- bambaşka olacak dedi” dedi. Ben çok heyecanlandım fakat şimdi böyle şeylerde tabii üst üste soru sorulunca, bu sefer biraz acayip olabiliyor bazen, yani birkaç soru daha sorayım dedim, ama sonra ayıp olur diye sormadım. Keşke de sorsaydım, o zaman bir açılmıştı. Ben o ebcedden, yaptığı hesaptan herhalde beni Mehdi (a.s.) öncüsü, Mehdi (a.s.) talebesi olarak gördü, yani durduk yere onu yapmaz. Çünkü uzun bir hesap yaptı. Yani Mehdi (a.s.)’nin öncüsü olabileceğimi düşünmesi, inşaAllah öyle hüsn-ü zan ettim. Ama Hocamızda hem Bediüzzaman’ın bazı mektupları var benim bildiğim hem de birçok sırrı var. Onun sır katibidir Bediüzzaman’ın. Çünkü “Mehdi (a.s.)’yi sen göreceksin” demesi, bunun sadece Mehdi (a.s.)’nin yüzünü görecek anlamında değil, Mehdi (a.s.)’nin hakimiyetini de görecekler anlamına geliyor bu. Çünkü Mehdi (a.s.) ile herhangi bir şekilde karşılaşmış olabilirler. Bu yeterli değil. Yani İslam’ın hakimiyetinde onların şahitlik yapması gerekir ayrıca. Yani “kastedilen buydu” demeleri gerekiyor inşaAllah. Onun için Allah ömürlerini uzun edecek inşaAllah, görevli oldukları için. Sonra zaten o paralelde kendisi de konuştu ve çok canlandı. Ona çeşitli iftiralar atmışlardı, onları geri aldırttırdık, nezaket ile istirham ettik, rica ettik, ayıp olur, günahtır diye; düzelttiler. Şu an çok iyi maşaAllah.
Bana yazı gönderen kardeşlerimiz, canlarım kısa gönderirlerse çok iyi olur. “Selam” diyor. “Bunu okuyan kardeşlerim. Program sırasında evrim karşıtı olan Hocamız bir kitap gösterdi. Kitabın kapağında 135 milyon yıl önce yaşayan ve şimdi de yaşayan canlı bir fosil vardı. Yiğit Bulut bir anda atıldı, suratı değişti, konuyu hemen kapattı. Diğerlerinin de suratı sanki ‘ya bu adam bizden değil miydi, fosili göstermemesi gerektiğini bilmiyor muydu?’ der bir hale geldi diyor. Yani bu program ayarlı, herkes kendi rolünü oynuyor. Yiğit Bulut dahil, iyi polis-kötü polisi oynuyorlar. Tabii bunların hepsi Allah’ın yapması ile olur. Asla kızmamalıdır. Allah’a emanet olunuz”, Aziz İçli. Şimdi Aziz, bizi de şüpheye düşürdün sen böyle deyince. Ben Yiğit Bulut’un samimi olduğunu düşünüyorum. Yani bir kapalı, örtülü oyun oynadığına inanamam. Ama bunun finalinin güzel bitmesi durumunda zaten bu, tam anlamı ile oluşmuş olacak, yani son olarak biz çıkarsak ve son noktayı koyarsak konu biter. Ama hakikaten bilmeyen adamlar sürekli çıkar da, böyle programa devam ederse, bu tarz şüpheler hakikaten gelişebilir. Yani o da normal o zaman inşaAllah.
SUNUCU:“Sayın Hocam. Allah’ın selamı üzerinize olsun”.
ADNAN OKTAR: Aleyküm selam.
SUNUCU:“Kuran-ı Kerim’de inananlar için ‘günahın ufak tefek olanları dışında, büyük olanlarında da sakınırlar’ buyuruyor. Sayın Hocam, şirk dışındaki büyük günahları ya da ufak sayılan günahları nasıl bilebiliriz? Hangileri büyük günahlardır? Mesela günlük hayatta Müslümanlara zarar vermeyecek fakat söylemek istediğimiz basit bir konuda karşı tarafa yalan söylemek durumunda kalınması büyük bir günah mıdır? Yoksa kastedilen ufak günahlardan mı sayılır?” Mehmet Öztürk, İstanbul.
ADNAN OKTAR:Yani benim bir kaba örneğim var. Mesela birisi birini kovalıyor, kötülük yapacak, “buraya geldi mi?” diyor adam. Şimdi dürüstlüğü tutup “adam evet burada, içeride oturuyor” denir mi yani, bu aptallıktır bu. Ona yalan denmez, maslahat denir, maslahat. Onun karşılığı maslahattır. “Yok burada, demin çıktı. Aşağı yoldan aşağı doğru giderken gördüm” dersin. Bu bir güzelliktir. Yalan ayrı bir şeydir. Yalan, çıkar amaçlı yapılandır. İyilik amaçlı, hayır, bereket amaçlı olabilir ama o zaten sonunda onun açıklanması lazım. Yani “bu kasıtla yaptım” diye söylenmesi lazım yani dürüstçe. Gizlenmemesi gerekiyor, gizlenirse o zaman biraz acayip olur herhalde. Mesela Allah vermesin, bazen kanser hastası olur ama çok heyecanlı bir tip oluyor. “Selamün aleyküm, kanser hastasısın” diyor. Yani tövbe estağfurullah, söylemek istemiyorum ama elinin körü yani, öyle söylenir mi adama? Adamı mahvetmiş oluyorsun, adam beti benzi kül gibi oluyor, eli ayağı boşalıyor, ne gerek? De ki; “küçük bir ur gibi bir şey var, alacağız onu”, konu biter. Hakikaten tedavi de oluyor zaten. İlacı var bunun. Ne gerek var bunu söylemeye, korkutuyorsun?
KONUK 1:Doğru. On söyledikten sonra diyorlar ya; “ama motivasyonunuzu güçlü tutmak zorundasınız, bakın yoksa hastalığınız daha çok ilerler”.
ADNAN OKTAR:Adamı daha da delirtiyor.
KONUK 2:Bir de şöyle bir şey var. Hasta, kötü bir şey çıkacak yolunda kanalize olmuş. Doktoru dinlerken doktor Latince terim kullanıyor, hasta anlamıyor. Hasta sonra şey diyor, ”ben kanserim kesin”. Yani bir de öyle bir şey de var Hocam. Doktor kesinlikle hani net bir şekilde anlatamıyor da hastalığını bazı dönemlerde. Bu tip olaylarla çok karşılaştım ben. Hasta geldi şey diyor, “acaba ben kanser miyim? Yarın bir daha doktora gidip soracağım” diyor ve o gece sabaha kadar ağlıyor mesela. Çünkü negatif yöne kanalize olmuş hastalar. “Ben kesin hastayım”, böyle düşünüyoruz esasında.
ADNAN OKTAR: Hayır doktorlar da hakikaten, ben önemli bir konu olduğu için bu konuda detaylandırmak istiyorum. “Bir bakalım” diyor, öyle bir üslup geliştiriyor ki yani hakikaten bir şey var havasında. Yani velev öyle bir şey bile olsa, öyle mi yapılır? Yahut dersin “önemsiz görünüyor”. Yani adam bir kere toparlanır, güçlenir. Yap ondan sonra tedavini, sana soran mı var? Ve özellikle heyecanlı tiplere, zaten telaşlı, eli ayağına dolaşmış bir genç kız gelmiş, zaten panik halde, bu ona söylenir mi? Yani “orada küçük bir şey var, ufak bir şey var gördüm” der. “Ama önemli bir şey değil, ilacını vereceğim, ben bu işi bitireceğim, sen bana bırak, bana teslim ol, ben bu işi halledeceğim” der o kadar, “ama biraz vaktini alacak” der. En güzel tedavi budur. “Aslan gibisin, hiçbir şeyin yok” dersin. Ne gerek kardeşim dürüstlüğün mü tutacak orada yani? Bu, çok hayati bir konu; aslında tıp fakültelerinde eğitim yapılırken bu konu özel bir ders olarak eğitilmesi lazım. Ve bunu mecbur yapması lazım, doktorun bu konuda ağzından herhangi bir şey kaçırması suç olması lazım. Korkutur adamı, alenen burada yalan söylemesi lazım, net yalan söyleyecek yani. Hatta belgede bile değişiklik yapılabilir gerekirse. Adam mesela ‘indiferansiyekarsinom’ en güçlü, gelişmiş kanser çeşidi, en hızlı. Yazmışsın zaten, adam orada, ondan sonra “bir şey yok” denir mi, dalga geçer gibi? Adamı daha da panik yapıyorsun. Ama ölecek dahi olsa, “biraz ağır hastalığınız ama Allah’a dua edin, inşaAllah gereğini yapacağız” denir, paniğe kaptırmanın bir alemi yok. Ama mesela çok tevekküllü ise, ruh haline bakarsın; “biraz ağırın da üstünde” dersin hazırlık yapması için, “artık sen dindar aklı başında birisin”.
KONUK 2: Yakınlarına bilgi verirsiniz.
ADNAN OKTAR: Yakınlarına bilgi verirsin. “Kendini biraz topla, hazırlan, inşaAllah hepimiz Ahiret yolcusuyuz zaten” denir, uygun bir üslupla, kısa sürede öleceği anlamı varsa hazırlık yapması açısından iyi olabilir. Yani daha hızlı hareket etmesi açısından, daha çünkü Allah’a teslimiyeti şiddetlenebilir, o yönden iyi olur.
SUNUCU: İnşaAllah Hocam. “Selamünaleyküm Sayın Hocam”.
ADNAN OKTAR: Aleykümselam.
SUNUCU: “Diğer kutsal kitaplarda Ahir zaman ve Mehdilik nasıl geçmektedir ve İncil’deki su testisi taşıyan adam hakkında bilgi verir misiniz?” Mehmet Naci.
ADNAN OKTAR: Takip etmişler. İncil’de Mehdi (a.s.) çok detaylı anlatılır, geniş geniş anlatılır. Gizliydi bu sırlar, ortaya çıkarttık. Bakın kimsenin bilmediği sırlardı. Tevrat’ta da bir sırdı, çok kapsamlı ortaya çıkarttık. Bu konuda hiç yazılmış kitap yoktu daha önce, ilk defa ben bu konuda kitap çıkarttım. Zebur’da da geçer Mehdi (a.s.)’nin gelmesi ve suhuflarda, Peygamber suhuflarında da geçer ve bunu Peygamberimiz (s.a.v.) söylüyor, ben de söylemiyorum, hadiste var ve hadisin doğruluğunu da zaten Kitaplar tasdik ediyor, hakikaten öyle açık, aleni inşaAllah. Hem Hıristiyan alemi, hem Museviler, hem Müslümanlar Mehdi (a.s.)’yi bekliyorlar. Bakın işin doğrusu, üçü için de tam bir kurtuluştur Mehdi (a.s.). Musevilerin beklediği Kral Mesih, Mehdi (a.s.)’dir zaten, doğrudan Mehdi (a.s.)’dir. O kastettikleri Mehdi (a.s.) odur, başka Mehdi (a.s.) yok zaten. İsevilerin beklediği Hz. İsa (a.s.) da Mehdi (a.s.)’nin zaten veziri oluyor, Mehdi (a.s.)’ye tabi olacak o da. Yani Mehdi (a.s.)’nin görevi çok büyük, Mehdi (a.s.) zaten işi bitirmiş olacak, ondan sonra İsa (a.s.) geliyor. Mehdi (a.s.) İslam’ı dünyaya hakim edecek, Hıristiyanlık zaten Kuran’a aşağı-yukarı tam dönmüş olacak. Yani Kuran’ı benimsemiş olacak Hıristiyanlık o dönemde, bir nevi Müslüman Hıristiyanlığını andıracak, o kadar güçlenecek Kuran’a bağlılık Hıristiyanlarda. “Tam birleşme istidadındayken” diyor Bediüzzaman, tam birleşme istidadındayken Hıristiyanlıkla Müslümanlık, “cism-i beşerisiyle” diyor beşeri cismiyle yani maddesiyle “semavatta bulunan Hz. İsa (a.s.)’ın inişi kati olmakla beraber kesin inecek” diyor. “Hatta gerçekten ölse dahi inecek” diyor. Yani Allah indirecek diyor. “Hatta en uzak yerine gitse Ahiret’in yine Allah indirecek” diyor. Konuyu kapatmış Üstad Bediüzzaman. Şahs-ı manevi falan değil, şahs-ı manevi diyenler, Fethullah Hoca’yı tenzih ederim, bence bir nevi bence esir konumunda o, yani bütün sözleri, bütün konuşmalarında bir mecburiyet olabilir. Ona hüsn-ü zanla baksınlar. Yaptığı icraatlar zaten Mehdi (a.s.)’ye zemin hazırlayan icraat. Bunun açıklaması var mı? Dünya hakimiyeti peşinde, Türk-İslam Birliği’nin oluşması için uğraşıyor gece gündüz. Böyle bir insan Hz. İsa (a.s.)’nın gelişine karşı olur mu? Mümkün mü? Mehdi (a.s.)’ye zemin hazırlayan, bağıra bağıra söylediğini ben biliyorum 79’larda, 78’lerde; “Biz Mehdi (a.s.)’ye, Mehdi (a.s.) zuhur ettiğinde tereddüt hasıl olması durumunda ortaya çıkacak olan cemaatiz” diyordu. Hatta Hâkim'inMüstedrek'inde diyor, o Güneydoğu şivesiyle böyle kısa, “Hâkim'in Müstedrek'inde -dün gibi aklımda- Mehdi (a.s.)’nin sakalından bahseder” diyor. Bakın dikkat çekmiş, sakalına dikkat çekiyor, yani ayırıcı bir özellik olarak. Bediüzzaman mesela ayırıcı bir özellik olarak özellikle sakal bırakmamıştır, Mehdi (a.s.) sakallı olduğu için kasten bırakmamıştır. Mesela Fethullah Hoca da kasten bırakmıyor, ayırıcı özellik olsun diye. Ve özellikle söylüyor bakın, “Mehdi (a.s.)’nin sakalından bahsediyor” diyor. Mehdi (a.s.) aşığıdır Fethullah Hoca. Yani bahsederken bile kendini kaybediyor Mehdi (a.s.)’nin devrini anlatırken, İslam’ın hakimiyetini anlatırken kendini kaybeden bir insan. Nerede öyle bir şey desin? Mesih (a.s.) aşığıdır, öyle bir konu yok. Ama darda olduğu için, zorda olduğu için, üzerinde bin ton kristal taşıyor şu an. Yani ufacık bir itmeyle çökmesi mevzubahis olabilir. O kadar okullar, insanlar hepsi ona bağlı, çok dikkatli olmak mecburiyetinde ve çok usturuplu konuşmak durumunda. Ve hakikaten Mehdi (a.s.)’yi de sorduğunuzda anlayamıyorsunuz, ben konuşmalarına bakıyorum; şahs-ı manevi mi, şahıs mı anlaşılmıyor. Uzun uzun anlatıyor, sayfalarca anlatıyor ama çıkmıyor oradan ne anlattığı. Bu, mecburiyetin getirdiği bir durumdur. Mesela Mesih (a.s.)’i anlatırken de hakikaten “şahs-ı manevi” diyor, baktım. Şahs-ı manevi olur mu? Yani zaten açıklıyor Bediüzzaman, o delilini vermez o zaman. Bediüzzaman; “ölse de gelecek” diyor, “net gelecek” diyor. Onu koymuş delil olarak, insan böyle bir delili koyar mı, onu söyleyecek insan? O zaman ne demektir? ‘Ben Bediüzzaman’dan daha iyi biliyorum’ anlamına gelir. Bediüzzaman talebesi, nasıl desin böyle bir şeyi? Mümkün değil. Dolayısıyla genelinde bir hüsn-ü zan, bir sevgi anlayışı olması gerekiyor bütün Müslümanlara karşı.
Mesela Şeyh Nazım Hoca dünya tatlısıdır, çok hoştur. Geçenlerde birisi bana yazı yazmış aleyhinde, göndermiş; acayip öfkelendim, nefretle okudum böyle. Bu kadar tatlı bir insan yok şu an dünyada, bu kadar şeker, bu kadar espritüel, bu kadar mütevazı, mazlum. Bir oy vermeye gidiyor, internete koymuşlar oy vermeye gitmesini; bütün yolda herkes sevgi gösteriyor, çok şeker, iki kişinin kolunda gidiyor. Böyle dünya tatlısına oturuyorlar işte, onlar zikir yaparken işte tefle ve böyle sesli zikir yapıyorlar, yani Kadiri zikri gibi yapıyorlar zikri. Çok şahane bir ortam oluyor gayet güzel, hareketli ve canlı. Rengarenk böyle sarıklılar, zenciler, Amerikalılar, Ruslar, Bulgarlar, Venezüellalı herkes var ve çok ilginç bir görünümü var, canlı ve hoş bir ortam. Kendi de kalkıyor, o da katılıyor o yaşlı haliyle. Bunu eleştirmişler, bu ne kadar kızdıracak bir şey! Ne kadar güzel bu hareketleri, ne kadar hoş, Resulullah’ın devri gibi. Bunda eleştirecek ne var? Onlar da oturmuş cevap veriyorlar, ne cevap verirsiniz ki yani, ne gerek var? Benim üstadım altından bir dağ, rüzgar esmiş üzerinden, essin, vız gelir tırıs gider. Cübbeli gitmiş yanına, konudan konuya geçiyoruz, İmam Rabbani’nin rüyasına girdiğini, Kurb-inübüvvetyolunda olduğunu ona söylediğini Şeyh Nazım’a söylüyor. Bizim çocuklar söylediler, daha dinlemedim bandını. Yani kendine bir paye vermiş yani, orada da kendini tasdik ettirmeye gitmiş Şeyh Nazım Hocaya. Biz Şeyh Nazım’la, mübarekle ilgili konuşmalarını biliyoruz ayrıca. Özeldeki konuşmalarını da biliyoruz, ne konuştuğunu biliyoruz, bakış açısını da biliyoruz. Geçen gün Şeyh Nazım Hoca bir tane video koymuş internete, “Cübbeli Ahmet’e hitabımdır” diye, sırf enaniyet ve gururun çirkinliğini anlatıyor. Bakın “Cübbeli Ahmet’e hitabımdır” diyor ve bunu koymuş, işte bu ona yeter bu cevap. Çünkü hal ehli, öyle oyuna gelmez, bir şey söylüyorsa son derece dürüst söylüyor ve hakikaten aşk insanı, Allah aşkıyla yaşayan bir insan. Allah mucize olarak mesela onun da ömrünü çok uzun etti. Yani o yaşta bir insanın beyni felç olur, beyni gider yani, beyin diye bir şey kalmaz. Müthiş keskin bir zeka, müthiş bir dikkat, muazzam bir hafıza ve müthiş bir hitabeti var. Yani 20 yaşında insanda olmaz öyle bir şey. Hiçbir şey gözünden kaçmıyor. İki kolundan tutup öyle götürüyorlar, artık bu şekilde, beyin kalır mı onda? İnsanda hafıza mafıza tamamen çöker, beynin dörtte biri bile kalmaz insanın.
KONUK 2: İnancı ve aşkı sürekli dinamik.
ADNAN OKTAR: İşte Allah aşkıyla bir harika, yani bir kerametidir onun. MaşaAllah dipdiri yani. “Bu yüzyılda Mehdi (a.s.) gelecek” diyor. Çok net. Cübbeli ne diyor? “570 yıl sonra gelecek” diyor. Eğer Üstad’ı, Şeyh Nazım Kıbrısi Hazretleri’ni üstad olarak kabul ediyorsa ona uysun. Çünkü diyor ki, “ben bir veli kişiyle görüştüm, sizin asrın kutbu olduğunuzu söylüyor” diyor. Madem kutup olarak görüyorsun, uysana kutba. Niye bilmişlik yapıyorsun o zaman? 570 sene sonra diyorsun.
KONUK 1: O, onun umudu Hocam; “570 yıl sonra gelecek, ben görmeyeceğim”.
ADNAN OKTAR: Bu bana daha önce gidip gelirdi, ben tanıyorum bunu. Ben cezaevinden çıktığımda da gelmişti, ziyaretime gelmişti sağ olsun. O zaman biz gene Mehdilikten konuyu açtık, baktım bu sahip çıkmış Mehdiliğe, üslubundan. Ben öyle Mehdilik iddia edenlere genellikle hep öyle hüsn-ü zannımın o yönde olduğunu gösteriyorum, gönüllerini alıyorum. Yani hiç şevkini kırmam öyle söyleyenlerin. Çünkü dedi ki; “Sultanahmet Camii’nin üzerinden Peygamberimiz (s.a.v.) ‘oğlum Ahmet’ diye bağırdı”. Rüyada mı dedi tam onu bilmiyorum, bizim çocuklar da vardı, onlar da tam hatırlayamadılar bu kısmını. Yani bunu hatırlıyoruz, ama şunu tam net hatırladılar, “Hocam ben aradığımız Mehdi (a.s.)’yi buldum” dedim. Bu dört köşe oldu onu söylediğimde, acayip neşesi yerine geldi. Birisi bana dese ki; “Hocam ben aradığım Mehdi (a.s.)’yi buldum” dese, “sen kimi kastediyorsun?” diye sorarım ben, yani beni mi kastetti, başkasını mı kastetti sorarım. Sormaya gerek duymadığına göre, eminmiş demek ki, bayağı emin. Sonra da bunun damarları falan tıkandı, kafasına stend taktılar, kalbine taktılar geçmiş olsun, Allah şifa versin inşaAllah. Kendinden ümidini kesti, diyor ki, “benden Mehdi (a.s.) mi olur, her yerimde bir şey takılı, damarların donmuş, bilmem ne olmuş” diyor. Halbuki Mehdilik iddia etmiyorsa bir insan, başka delillerle açıklar. Yani “sağlık durumum müsait olsa Mehdi (a.s.) olurdum, olmadığı için Mehdi (a.s.) değilim”e geliyor yani bu üslup, biraz değişik. Ama yine de tabii ben ona da acıyorum, şefkatle bakıyorum. Fakat hatalarını, yanlışlarını uyarıyorum Müslümanların, bir nefretim, öfkem yok, garibanın teki, oturup benim onunla alıp veremediğim olmaz. Ben hiçbir Müslümanla oturup uğraşmam.
Yani mesela İskender Hoca bile açıkça, alenen Mehdilik iddia ediyordu, “bana vahiy geliyor, Kuran gibi bana kitap geldi” diyor. Ben buna rağmen acıyorum bu insana. Ben gidip küfür varken Müslümanla uğraşmam, hiçbir şekilde de bunu yapmam yani ve mutlaka onun bir iyi yönünü, güzel yönünü bulmaya çalışırım, hayra yormaya çalışırım. Bende silme mantığı yoktur. Yani mutlaka onun bir iyi yönü vardır, oradan devam ederim. Silme çok kötü bir şey. Ne yapalım?
SUNUCU: Hocam bu akşam da bize verilen süremiz burada sona erdi inşaAllah, ağzınıza sağlık.
ADNAN OKTAR: Allah ağzımıza sağlık versin inşaAllah.
SUNUCU: Harunyahya.tv sitesinden 24 saat yayınlarımızı takip edebilir ve soru ve görüşlerinizi bize ahirzamansohbetleri@hotmail.com adresinden gönderebilirsiniz. Bizi yarın 22:00’den itibaren harunyahya.tv sitemizden, Mavi Karadeniz Radyodan ve Gaziantep Olay TV ekranlarından takip edebilirsiniz. Hayırlı geceler sayın izleyiciler.
ADNAN OKTAR: Biraz sonra da internetten devam edeceğiz, değil mi?
SUNUCU: Yayınımıza harunyahya.tv sitemizden devam edeceğiz inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Yani yaklaşık yarım saat sonra.
SUNUCU: İnşaAllah.
ADNAN OKTAR: Evet, inşaAllah.
SUNUCU: Hayırlı geceler.
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Başlıklar
Devamı ...
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Başlıklar
Devamı ...Güncel Yorumlar
Devamı ...
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Başlıklar
Devamı ...
Adnan Oktar Diyor Ki...
Devamı ...Kitaplar
Devamı ...