ADNAN OKTAR:Oktar Hocam, Yiğit Bulut’un programına siz cevap verdiniz mi? Neler yaptınız? Anlat olayları.
OKTAR BABUNA:Evet Hocam inşaAllah, iki taraf da, iki programda da pek bir şey söyleyemedi. İki profesör çıkarmışlar, yaratılışı savunduklarını bildiğimiz aslında ama bir cevap veremediler, evrimciler de hiçbir şey söyleyemediler. Mutasyonun evrimleştirici mekanizma olduğunu iddia ettiler, hiç inandırıcı olmadı, delil getirmiyorlar zaten. Fosiller hiç, bir ara kapandı böyle, biri bir ara bir şey söylerken. Bir kitabın kapağını gösterdi 175 milyon yıllık fosille günümüzde hiç değişiklik yok diye, orada örtbas edildi konu. Proteinlerin oluşma ihtimalini sormuyorlar dediğiniz gibi, ara geçiş formlarından bahsetmiyorlar. Evrimciler de sırf demagoji yapıyorlar. Böyle bir program geçti, geçen programdaki gibi.
ADNAN OKTAR: Peki Yiğit Bulut’un burada amacı nedir? Sence ne olabilir?
OKTAR BABUNA:Konuşmalarında yaratılışı savunur gibi, tam açıkça söylemiyor ama evrimcileri eleştiren bir üslubu vardı. O şekilde fakat programın yapısı itibarı ile tavrı biraz hani böyle ortalı program yapıyor. Sizi getirmiyor mesela, davet etmiyor. Çünkü herkes arıyor, bana sürekli mailler geliyor Hocam inşaAllah. Sizin orada olmanızı... Hiçbir cevap veremiyorlar. Geçen programda Bayraktar Bayraklı’yı çıkarmıştı, o da zaten evrimi kabul ediyordu. Dolayısıyla bir karşıtlık olmuyor, onların karşısına çıkan biri olmuyor.
ADNAN OKTAR:Bugünkü çıkan Hoca kim?
OKTAR BABUNA:Adem Tatlı ile Turan Güven Hocalar çıktı.
ADNAN OKTAR:Daha önce çıkmışlar mıydı onlar?
OKTAR BABUNA:Evet çıkmışlardı Hocam inşaAllah programa.
ADNAN OKTAR:Onlar daha önce yetersiz kalmışlardı hatırladığım kadarıyla, değil mi?
OKTAR BABUNA:Evet Hocam, zaten söylediklerinden de şöyle diyorlar; “bir orta nokta bulmamız lazım, orta nokta var”. Hatta “mikro evrim de biraz var” diye konuşuyorlar böyle. Dolayısıyla da tam bir savunmaları olmuyor zaten.
ADNAN OKTAR:Mikro evrim. Nasıl oluyormuş mikro evrim?
OKTAR BABUNA:Bu çeşitlenmeyi Hocam evrim gibi algılıyorlar. Halbuki orada yeni genetik bilgi yok, siz daha iyi bilirsiniz inşaAllah. Mesela değişik köpek cinsleri, insanın değişik ırkları. Burada zaten baştan beri var olan genlerin değişik kombinasyonu var. Evrimle bir alakası yok. Onu evrim gibi ideolojik bir çarpıtma ile çarpıtıyorlar öyle.
ADNAN OKTAR:Adem Tatlı Hoca’ya mesela sorsalar Cennetteki Huriler, Vildanlar, Gılmanlar evrimle mi oldu? Cinler, Melekler evrimle mi oldu? Çok net olur yani bunu sorsalar. Veyahut Cennetin köşkleri, evleri, tepsiler, siniler var, bardaklar var, koltuklar var, Cennet tahtları var. Onların nasıl olduğunu bize anlatsınlar çünkü onu yapan güçle, onu yapan güç aynı. Her ikisi de Allah. Dolayısıyla oradan konuyu netleştirebilirlerdi.
OKTAR BABUNA:Bilgileri de çok yetersiz Hocam, normalde onların iddialarına cevap verecek yeterli bilgileri de yok. O da ortaya çıkıyor. Onun yanlış olduğuna inansa bile savunacak bir bilgisi de yok, öyle bir arka planı. Acaba böyle yapıp yapıp en sonunda mı sizi çıkarmayı düşünüyor? Olabilir mi öyle bir şey?
ADNAN OKTAR:Yani ister çıkarsın, ister çıkarmasın. Silindir gibi ezeceğimi 70 milyon Türkiye su gibi ezberden bilir. Benim ezeceğimi bildikten sonra adamların çıkmasının, çıkmamasının hiçbir anlamı yok. Yani yüzde yüz ezileceği bilindiğine göre, değil mi? Şimdi mesela bir dozer var diyelim, yerde de kartondan bir kule var, iki kartondan kuleyi karşılıklı birbirleriyle mücadeleye sokuyorlar. Buldozer ne yapar gelir yerle bir eder, toprağın içine sokar. Şimdi bizim konumumuz da buldozer konumunda yani inşaAllah. Biz kenarda durduğumuz müddetçe burada boş yere çırpınmalarına gerek yok. İmkansız o, inşaAllah.
OKTAR BABUNA:Tabii siz daha iyi bilirsiniz, biraz da şöyle bir şey yapıyorlar. Onların ezebileceği gibi kimseleri çıkarıp güya hani o fikri –haşa- şey etmiş gözüküyorlar ama Türk halkı zaten artık kanmıyor Allah-u alem bunlara.
ADNAN OKTAR:Şimdi tabii, Allah esirgesin, ben istemiyorum, çünkü Yiğit Bulut’u ben dürüst buluyorum. Ama şimdi hani biz debeleniyoruz ama hakikaten Darwinizm ile başa çıkamıyoruz imajı gibi oluyor bu. Şimdi bu hafta tamam, geçen haftayı kabul ettik, bunu da kabul ettik. Ama bir kere daha bu olursa o zaman akla ne gelir. Değil mi? Boş bir düşüncenin karşısına zayıf birisini çıkarıyorsun. O onunla mücadele ediyor gibi görünüyor. O zaman o boş düşünce acaba haklı mı gibi bir imaj meydana gelebilir. O zaman bir kuşku meydana gelir. Onun için bir an önce en azından bizim eserlerimizin masanın üzerinde durması gerekir. Yaratılış Atlası’nı ben mesela Yiğit Bulut’a hediye edeyim. Her konuşmacının önünde birer tane bulunsun. Buna rağmen konuşabiliyorlarsa konuşsunlar. Yani o kitabın varlığı bile onların felç olmasına yeter.
OKTAR BABUNA:Zaten siz daha iyi bilirsiniz Hocam inşaAllah. Mesela ara geçiş formu hiç gündeme gelmiyor iki programdır. Proteinler tesadüfen olabilir mi? Siz çünkü yıllardır anlatıyorsunuz üzerinde durarak yani bir kere bile sorulmuyor. Şu soruyu sormamaları biraz manidar olmuş oluyor inşaAllah.
SUNUCU:Bunu hemen hemen herkes yapıyor ama Hocam. Yani ortada eğer kabul etmek istemedikleri bir düşünce varsa o iki tarafı dengesiz çağırıyorlar. Batıl olan kısmı biraz daha tabiri caizse laf yapabilen kesimden çağırıyorlar. Diğer taraf daha böyle mazbut, daha işte sessiz oluyor ki hani mağlup görünsün karşısında diye.
ADNAN OKTAR:Evet ortalı göstermek bile, bir yöntem olabilir. Ama Yiğit Bulut’un böyle bir hedefi olacağını düşünmek bana hiç makul gelmiyor, inşaAllah. Yani inşaAllah öyle değildir.
Peki, Oktar Hocam başka bir şeyler anlat.
OKTAR BABUNA:Estağfurullah Hocam, programda verdikleri her örneği zaten cevap verdik. Siz demiştiniz bir kere, bir kere bir yalanla başladıkları için tesadüf yalanı ile bundan sonra söyledikleri her iddia onu destekleyecek yalan olmuş oluyor. Mesela mutasyondan bahsettiler, o yalan, faydalı mutasyon hiç olamayacağını anlatmıştık inşaAllah. Fosillerin olmadığını, mutasyonların faydalı olamayacağını evrimcilerin bile itiraf ettiğini, Dawkins’in zaten hepsinden daha iyi bildiğini o verdikleri örnekleri ama 15 saniye susarak yayını durduğunu, onu gösterdik inşaAllah. Kuran’daki yaratılışı anlattık dediğiniz gibi, Allah’ın bütün kurallardan münezzeh olduğunu, kanunları kendisinin yarattığını ama bunlardan münezzeh olduğunu, dolayısıyla hiçbir aşama aşama yaratılışa ihtiyacı olmadığını –haşa- dileseydi öyle yaratabilirdi ama öyle yaratmadığını. “Ol” demesi ile olduğunu hepsini anlattık Hocam bu şekilde. Onlardan çünkü konu geçtiği için o şekilde.
ADNAN OKTAR:Sizin konuştuğunuz anda, ilk daha yarasındayken 67 bin kişiydi internet girişi. Dolayısıyla cevapları asıl buradan aldıkları anlaşılıyor inşaAllah.
OKTAR BABUNA:İnşaAllah, zaten bir kelimeyi söyledikleri anda cevap veriyorduk inşaAllah. Çünkü söyledikleri hakikaten gerçeği çarpıtma şeklindeydi, maşaAllah, elhamdülillah, sizin vesilenizle Hocam inşaAllah.
SUNUCU:Hocam, Risale’de sabır ve şükürle alakalı bir bölüm var, bir söz vardı. Ben de size sormak istiyorum sabırla, katlanmak arasındaki fark nedir?
ADNAN OKTAR:Evet, doğru o önemli bir soru, sabır, tahammül zannediliyor. Yani o insanı rahatsız eder ama tahammül etmiş oluyorsunuz. Öyle değil. Mesela biz güzel ahlakta sabırlıyız, mesela öfkeyi yeniyoruz ama biz buna tahammül etmiyoruz. Bunu zevkle yapıyoruz, yani severek yapıyoruz. Veyahut mesela birisine yüz liramız varsa, farz edelim elli lirasını veriyoruz. Bu bize ağır gelmiyor, bizim sabredeceğimiz bir konu değil bu. Onun için tahammül ederek biz bunu, yani tahammül anlamında sabretmiş olmuyoruz. Bunda ısrarla devam ediyoruz, yani muntazamlığa, devama sabır denir. Yani zamana karşı gevşememenin adıdır sabır. Mesela sabırla cihat yapıyoruz, sabırla güzel ahlak gösteriyoruz, sabırla insanları affediyoruz, sabırla cömert oluyoruz, yani ibadette devamın adıdır sabır. Yoksa tahammül değil. Tahammül çünkü -haşa- yani lanet olsun kabilinden yapar ya bazı insanlar, o ibadet olmaz o, öyle olmaz. Onu sevinçle yapacak. Allah rızası için, içinden gelerek yapacak.
SUNUCU:Peki insan ilişkilerindeki o göstermemiz gereken sabırla, katlanmak arasında ki fark ne?
ADNAN OKTAR:İnsanlara karşı da yani çok candan ve toleranslı olmak lazım. Çünkü insan zayıf bir varlık, yani bir sözden, bir konuşmadan bir dostluk çok rahat bitirilebilir. Hatta bir bakıştan veyahut herhangi bir hareketten bitirilebilir. Hani diyorlar ya; “ben sildim onu, çizdim”, bilmem ne, öyle olduğunda zaten hiç kimse kimseyle görüşemez. Müslümanda böyle bir ahlak olmaz. Mehdiyet döneminde bu çizme kalkıyor, silme kalkıyor öyle bir şey olmaz. Yani Müslüman ahlakında yoktur. Hatası varsa o hatasını ısrarla düzeltmeye çalışırsın. Ama silinmez insan, yani sabırla. Mesela bir bu yoldan düzeltmeye çalışırsın, olmuyorsa bir başka yoldan, olmuyorsa bir başka yoldan. Ama silme sonucunda insanlar yalnız kalırlar dünyada. Kimse kimse ile dost olamıyor şu an. Çok nadirdir, yani hemen hemen herkes yalnızdır. Yani iki arkadaşı vardır, bir arkadaşı vardır. Hiç arkadaşı yoktur. O iki arkadaşı da zaten yarım arkadaştır. Değil mi? Veyahut dörtte bir arkadaş, o tarzdadır. Yani rahatça, kafasını rahatça bağlantıya geçirebileceği, beynini rahatça bağlantıya geçirebileceği açık bir beyin bulamamaktan kaynaklanıyor bu. Çünkü insanlarda bir gerilim öfke var. Adam bir hata yapsa da ben bunu bir harcasam, yani bir eksiğini görsem de onu bir harcasam. Bu bütün dünyada hakim, mesela “Selamun aleyküm”, “aleyküm selam”, o zaten tanışmaları çok zor oluyor. Tanışmaları zaten bir problem, tanıştıktan sonra da harcama an meselesi oluyor. Yahut diyor ki durduk yere; “gıcık oldum” diyor. “Ne sebebi?” “Yok bir sebebi, gıcık oldum” diyor. Yani insana olan öfkeden bitiriyor o kadar. Halbuki mutlaka şefkatle bakmak lazım, şefkatte gıcık olma ruhu olmaz. Şefkatle bakmadığında gıcık olma mutlaka devreye girecektir. Yani şefkati bilmiyorsa adam, insan sevgiyi bilmiyorsa her şeye gıcık olur. Mesela iyi ve güzeli göremez o zaman insan. Mesela bana farz edelim Müslüman cemaatler hakkında bilgiler geliyor. Mesela şu kişi şöyle, bu böyle filan. Mesela Süleyman Hilmi Tunahan, resmini gördüm, çok nurlu, çok efendi, güleç yüzlü bir insan. Çok güç şartlarda Kuran kursları açmış ama çok çok güç şartlarda, talebeleri de aşkla, şevkle onu takip etmişler. Mesela gıcık olma gözüyle, nefret gözüyle bakan bir insan için Süleyman Efendi’nin talebesini harcamak an meselesidir. İpsiz sapsız adam durduk yerde diyor ki mesela; “Süleyman Efendi aslında Musevi kökenlidir” diyor. Ne güzel, keşke öyle olsa, daha iyi ya işte Peygamber nesli, yani bir nimet. Bu niye onu küçük düşürsün? Niye rahatsız olalım değil mi? Mesela akla gelmeyen ipsiz sapsız izahlar işte, devleti yıkmak için ortaya çıktı, milleti yıkmak için ortaya çıktı falan. Kini arayan hemen ona yapışır. Yani nefreti arıyor ya, zaten nefret etmek için malzeme arıyor. Onun için de hazır malzemeler vardır. Yani onunla ilgili mesela bir kitap, mesela Süleyman Efendi’yi yeren bir kitap görmüştüm ben, ucuz bir üslup kullanmışlar, dini konuları tenzih ederim. Şefkati, merhameti ve sevgiyi bilmeyen, Allah’tan korkmayan baksa bir sayfası yeter ona. Siler, biter. Hakikaten de siliyorlar öyle. Mesela ben lise yıllarındayken Nur talebelerini merak ediyordum. Bir Müslüman tanıdığımız vardı. Ben de “Nur talebeleri ile görüşüyorum” falan dedim. “Sen görüş” dedi, “çok iyi olur, çok faydalı olur” dedi. “Ama sakın dikkat et, Yeni Asyacı olmasınlar” dedi. “Niye” dedim? “Şimdi kafir bıçağı direk gösterir, böyle” dedi. Elini de dedi böyle gösterdi. “Bilirsin kendini savunursun”, elini arkaya götürdü, “ama o bıçağı saklar, arkasında” dedi. ““Nasılsın hemşerum?” der sana” dedi. Ona benzer bir üslupla, yani halini, hatırını sorar, “birden bıçağını sana saplar” dedi. “Çok büyük bir tehlikedir, sakın yanaşma” dedi. Mesela bak o neden onu diyor? Milli Selamet Partisi’ne, Yeni Asya’nın karşı olmasından kaynaklanıyor. Siyasi görüş ayrılığından kaynaklanıyor ve orada bütün oradaki efrada karşı müthiş bir nefret oluşmuş. Yani kafirden daha tehlikeli görüp, bir de yani katille kıyaslaması akıl alacak gibi değil. Sonra ben dedim “Nur talebelerinin dersine gittim Hocam” dedim. “Kim dedi, kim bunlar?” dedi. “Yeni Asyacılar mı? Tamamdır” dedi. Hani mahvoldun anlamında. Bu mesela şefkat eksikliğinden kaynaklanıyor ve bir de olgun olmamaktan yani derin düşünmemekten ve silme mantığından kaynaklanıyor. Ama mesela Yeni Asya’dan da bazen kardeşlerimiz oluyordu. Milli Selamet Partili olan bir insana ters gözle bakabiliyorlardı yani. Çok ağır bir üslup kullanabiliyorlardı. Ben biliyorum, böyle çok ağır bir üslup kullanıyorlardı. Mesela büyük, ünlü bir alim çok değerli bir insan Erbakan Hocamız hakkında risaleler çıkarmıştı, çok değerli sevdiğim bir insan, hala da seviyorum. Akıl almaz ağır üslup, yani net hakaret tarzında üslup kullanmıştı. İşte enaniyetli, gururlu, kibirli, şu, bu falan, buna benzer, bir de siyasi yönünü, çok kızdırıyor onun İslami eğilimli parti kurması. Mesela ben onu o zaman daha lise yıllarımda çok şaşırmıştım, vicdanım sızlamıştı. Çünkü çok mazlum bir insan Erbakan Hoca, çok candan bir insandır. Onun hükümet kurduğu dönemde müthiş bir ferahlık, rahatlık olmuştu. Herkes hatırlar, hem asayiş de çok rahatlamıştı ve müthiş bir bolluk oldu. Daha hala memurlar bile o günleri hayırla anarlar. Yani muazzam herkese zam yapmıştı, ama akıl almaz zam. Dediler ki; “hazineler kuru, devletin hazinesi kuru. Nereden para bulacaksın?” dediler. “Ben bulurum” dedi Erbakan. Hakikaten de buldu, subaylara, şuna, buna ama hepsine, öğretmenlere muazzam zam yaptı. Böyle ihya oldular, ondan sonra da zaten unutamadılar onu, Erbakan Hoca’yı. Mesela 28 Şubat döneminde biliyorsunuz zorla görevlerinden alındılar adeta. Bu kadar hizmet etmiş bir insana çok öfkeyle bakabiliyorlar. Erbakan Hocamız’ın çok güzel bir özelliği de vardı. Böyle birisi baskı yaptığında Müslümanlar aleyhinde baskı yaptığında, mesela Müslümanlar aleyhinde konuşsa lehine olacak, değil mi, bir kişi dahi olsa davasına yönelik olsa da, zarar vereceğini düşünse de mutlaka onu korur, laf söyletmez. Yani böyle yaltakçılık, yalakalık yapanlardan nefret eder. Erbakan Hoca’nın bir özelliğidir bu. Yani bazı siyasilerde vardır bu, ne kadar severse sevsin, ne kadar iyi görürse görsün, ne kadar dost olursa olsun. Eğer kendi partisine zarar vereceği kanaatinde ise düşüncesine zarar vereceği kanaatinde ise onu bozuk para gibi harcar ve ezer ve bir anda onu yok eder, siler. Erbakan Hocamız’ın böyle bir özelliği yoktur. Yani her ne pahasına olursa olsun korur. İstediğini söyle, istediğin sözü söyle ne yaparsan yap kimseden de korkmaz. Bakın bu çok belirleyici bir özelliğidir, çok mühimdir bu inşaAllah. Ben o yüzden mesela onlara çok şefkat duyarım. Ama ben Yeni Asya’nın da çok akılcı ve çok makul politika içersinde olduğunu düşünüyorum. Onları da çok severim. Mesela Recep Tayip Erdoğan ile de ilgili çok ağır, işte RT, bilmem ne falan. Halbuki Anadolu insanıdır, tertemiz bir insan. Yani daha önce de bildiğimiz bir insan, en eskilerden de bildiğimiz bir insan. Mazlumdur, Allah rızası için çalışıyor. Bu yaşında onun dünyadan ne istediği olabilir. Değil mi? Yani kaç yıl yaşayacak? 50 desek 60-70, 3 on sene yani. Bunun için tabii Allah ömrünü uzun etsin, belli de olmaz, ne olacağı da fakat böyle yani dünya hırsı olduğunu iddia etmek çok anormal bir hareket. Hiçbir liderin dünya hırsı yok. Mesela Deniz Baykal’ın da yoktur, Devlet Bahçeli’nin de yok. Yani lider olmuş bir insan böyle bir şeye tenezzül etmez. Yani böyle bir konumu olmaz. Yaşı itibariyle, hayati itibari ile de müsait değiller. Böyle bir konu olacak gibi değil. Yani sen işte böyle dünyevi hırsın var, mal hırsın var, bilmem ne. Malı ne yapsınlar, ne yapacak yani? Bir de herkesin gözü önünde olan insanlar, bunlarda böyle bir şey olmaz. Ama hüsn-ü zanla bakmadın mı tabii akıl almaz nefretler oluyor. Mesela Recep Tayyip Erdoğan Beyefendi’den çok nefretle bahseden çok fazla insan var. Değil mi? Yani akıl almaz bir nefret var. Çok seveni var ama nefret edeni de var işte bu müthiş bir dengesizlik, vicdan sorunu var. Devlet Bahçeli’yi çok seven var fakat çok öfkelenen var. Mesela acayip öfke ile anlatanlar da var. Mesela bu çok vicdana uygun bir şey değil, o da kendini vatana, millete adamış, Allah’a dine inanan bir insan. Onlar da öyle, yani garip olan böyle hainane bir tavır yapan bir insan yok aralarında. Silme mantığı ortadan kalmadıktan sonra ne siyasette bir denge oluşur, ne Türkiye’de bir denge olur, ne dünyada bir denge olur. Bunun mutlaka ortadan kalkması gerekiyor, bunun mutlaka şefkatle, olgun, aklı başında, makul karşılanması gerekiyor insanların, yani mutlaka acıyarak bakmak lazım. Yani uyarırsın, hatırlatırsın ama şefkat kesilmez inşaAllah.
OKTAR BABUNA:Sizin hayatınızda, Allah razı olsun Hocam, bunun tam tecellisini görüyoruz. Kuran’a uygun olarak siz bütün mezhepleri, bütün cemaatleri, Aleviliği, Sünniliği, ondan sonr,a Vehhabiliği birleştirici ve şefkat duyucu bir üslubunuz var. Birleştiriyorsunuz Allah razı olsun. Yalnız bu değil, Kitap Ehlini de aynı şekilde mesela Musevilerden dindar olanlardan en üst düzey size müthiş bir saygı ve sevgi duyuyor. Hıristiyanlar aynı şekilde, hatta onlarında yanlış fikirlerinin düzeltilmesine vesile oldunuz. Siz bir şey yaptığınız zaman sadece onların bir yanlış fikri olduğu zaman o fikri eleştiriyorsunuz. Hep onları da birleştirici, bütünleştirici yönde hareket ediyorsunuz, maşaAllah.
ADNAN OKTAR:Ben genelde Müslüman olduktan sonra, Allah’a inanıyorum dedikten sonra kim olursa olsun severim ve şefkat duyarım. Ben hep örnek veriyorum ya bu İskender Evrenesoğlu, çünkü akıl almaz izahlar yapıyor hakikaten ama ben buna rağmen şefkat duyuyorum, acıyorum, çok sempatik mesela yüzü falan da. Yani mazlum, insan acıyor da, şefkatle bakmak lazım, bilmiyoruz ki Allah Katında nedir durum? Belki manevi bir cezbe halinde, manevi sarhoşluk halinde onları söylüyor ama sonunda iyi niyetli olduğu belli. Var gücüyle gayret ediyor. Şeyi hiç unutmuyorum o televizyonda, öyle sinirleniyor ki; “beni nasıl anlamazsınız siz daha hala, Mehdi (a.s.) olduğumu?” diyor. “Neyi bekliyorsunuz siz?” diyor. Yani belli ki Mehdilikten amacı, işte İslam Birliği olsun, dünya toparlansın, rahat etsin insanlar gibisinden iyi niyetle yaptığı belli, yani o şeyleri, anlattıklarında neyse şimdi söylemeyeyim de kökeninde bir iyi niyet olduğu belli ama yolu çok yanlış. Böyle çok acımasız bir üslup kullanma, nefret yakışık almaz. Yani bakın en uç vakalardan bahsediyorum ki diğerlerini ona göre düşünün. Mesela ben şefkat duyuyorum, merhametle bakıyorum, öyle bir öfke, mesela görsem saygı gösteririm. Öyle bir şey yapmam. Yani aşağılamak, bilmem ne yapmak, bilmem ne yapmak, hakaret etmek çok büyük bir zulüm, inşaAllah.
SUNUCU:Hocam, şimdi bir şeyin doğrusunu anlamak için bana kalırsa önce karşıtını anlamak gerekiyor. Yani biri yokluk diyorsa, önce ona varlığı anlatmak gerekiyor ya da onunla ilgili bir soru sormak istiyorum. O yüzden böyle karşılıklı soruyorum sorularımı. Çokça şeyler yapılıyor. NLP seminerleri, konferanslar, kitaplar, kendinize güvenin olgusu çok vurgulanıyor. Aynı zamanda biz aczimizi de fark etmemiz gerektiğini de biliyoruz, okuduğumuz kitaplardan, Risaleler’den. İkisinin arasında nasıl bir denge kurmak gerekiyor? Hem aczini anlayacaksın, hem de kendine güvenle yaşayacaksın.
ADNAN OKTAR:Kendimize, Allah’a güvenerek müthiş bir güvenimiz olacak. Yani dünyada hiçbir varlıkta olmayacak şekilde ama Allah’a güvenerek güveneceğiz. Allah’ı unutarak kendine güvendin mi, Allah adamın belasını verir, söyleyeyim, mahvolur yani delirir o. Muhakeme yargısı falan her şeyi bozulur, bir garip hale gelir söyleyeyim, perişan olur. Ama Allah’a güvenerek kendine güvenmek çok zevklidir, sonsuz büyük güce sırtını dayıyorsun. Bak sonsuz, sonu olmayan bir akla, sonu olmayan bir merhamete, sonu olmayan bir güzelliğe, sonu olmayan bir koruyucuya, sonu olmayan güzel ahlakta olan Allah’a sırtını dayıyorsun. Tabii ki burada güven olur. Gönlümüz çok çok rahat olur, huzurlu oluruz ama o işte dediğin kurs programları falan onlar, epey bir bölümü, hepsi demeyeyim de halk arasından para tuzağı tabir edilir buna, para tuzağıdır. İşte beyninize biyoenerji verelim, kafanız gelişsin, işte burnunuzdaki çakra tıkanmış, şuranızdaki aura sarı ışık verelim de bilmem ne olsun, yani alenen alay ediyorlar millette böyle ve eziyorlar, bir kısmı için söylüyorum ben bunu ve buna inanan da çok fazla kitle var. Yani öyle komik ki geçenlerde bir manken hanım vardı. “Allah’tan, dinden bahsediyor” dediler, benim çok hoşuma gitti, “açın da dinleyeyim” dedim, “maşaAllah iyi çok güzel” dedim, bir başladı auralar, çakralar, nazar değmesine karşı neler yapılır. Yani tam şey muhabbeti yani böyle, ne diyorlar ona? Sen şimdi söyleme Oktar, ilginç bir şey söylersin. Geyik muhabbeti tabir edelim. Ne deniyor ona? Başka bir şey vardı?
SUNUCU:Mahalle sohbeti.
ADNAN OKTAR:Mahalle sohbeti gibi, evet kötü yani. Yakıştıramadım. Mesela dışarıda diyor, nazar aldığını söylüyor, nazara karşı bir kısım tedbirlerden bahsediyor. Çakralar, auralar, bilmem neler falan bununla ilgili bir sanayi kurulmuş durumda yani buna benzer, çok kapsamlı. Dindarlar da böyle bir kısım, bak bir kısım dindar var, bir kişileri söylüyorum, kuş gibi gidip onlara konuyorlar böyle, saf saf ve sağlıklarına da zarar getirttiriyorlar. Mesela yaptıkları uygulamalar çok vahşiyane ve vahim uygulamalar, çok ciddi zarar verecek şeyler. Canını yaktırıyor, boş yere. “Çok büyük faydası olur size” diyor, “herşeyi de tedavi eder” diyor. Orasına burasına çuvaldız batırtanlar mı dersin, iğne batırtanlar falan. “Allah insanlara zulmetmez” diyor, Cenab-ı Allah, “insanlar kendilerine zulmediyor” diyor. “Size Çin tıbbını sunuyoruz şimdi” diyor. Haydi buyur, azap üstüne azap ve yazık oluyor boş yere paralarına da yazık, vakitlerine de yazık, sağlıklarına da yazık. Çektikleri acının bini bin para, tek tek şimdi sayarım da komiklerini yaptıkları, çok açık aleni olacağı için söylemek de istemiyorum, yani bir tane, iki tane değil, adamın kulağına iğne batırıyorlar, “unutkanlığını giderir” diyor. Kulağında iğne ile geziyor çektiğin acıya bak, ne alaka senin unutkanlığınla kulağındaki iğnenin, bilmem neyin, parmağının ucuna iğne batırıyorlar, “iştahını açar” diyor. İnanıyorlar da buna da hayret edilecek şey.
OKTAR BABUNA:Psikolojik etkisinden yararlanıyorlar Hocam.
ADNAN OKTAR:Psikolojik de akıl alacak gibi değil. Tıkanmış çakralar, aurolar, auro uzmanları var böyle, “şuranda auro var diyorlar. Her yeri de biliyorlar şey gibi, şehrin içini bilen taksi şoförü gibi, “şurada auro tıkanmış”, bir de bakıp anlıyor “gözlerine bakar senin bütün hastalıklarını çıkartırım” diyor. Bir de bunun müptelaları var ama öyle az buz değil çok fazla sayıda, dindarlarda da var, herkeste var. Oluk oluk da paralarını harcıyorlar buna, bunların hepsi boş işler. Böyle bir konu yok normal, modern tıbbın hakikaten çözümleri çözüm oluyor. Onu da çok dikkatli kullanmak lazım, mesela Bediüzzaman’ın bir sözü var; “bazen hastalığa tedavi için kullandığın ilaç sana dert verir” diyor. Mesela farz edelim akciğerinde enfeksiyon oluyor, 1 gramlık şeyler var, böyle haplar çıkmış, antibiyotikler böyle 1 gramlık, fil de olsa evvelAllah siler temizler, “bundan” diyor, “bir tane bundan alacaksın” diyor, “bir tane şundan alacaksın, bir tane de şundan alacaksın” diyor. 6 tane hepsini yazıyor. Adam yarım bardak su ile kemali afiyetle onu içiyor, böbreğini mahveder onun, hiç onu düşünmüyor. Böbrek şoka girer. Nasıl temizlesin o kadar şeyi, nasıl süzsün? Bu sefer böbreklerini tutmaya başlıyor. Böbrek ağrısından hastaneye kaldırıyorlar, zincirleme oluyor. Göz pomadı veriyor. Bazen göz enfeksiyonunda mikroplar oksijensiz ortamda yaşayan tarz oluyor. Oksijeni gördü mü ölüyor, oksijene dayanamayan mikroplar. Pomat veriyor, pomatta vazelin oluyor, gözünü tamamen örtüyor, mikrop için muazzam bir ortam meydana gelmiş. Artık mikrop orada artık turistik geziye çıkıyor, muazzam geziyor. Çünkü üstte bir katman yorgan gibi üstünü örtmüş oluyor mikrop. Sabah bir kalkıyor, göz şişmiş ama doktor tavsiyesi ile alıyor onu düşünmüyorlar bazen. Veya göz damlası veriyor, habire göz damlası, mikrop dirençli, dirençli olduğu anlaşılıyor, etki etmiyor, habire kullanıyor. Halbuki ilk anda etki etmiyorsa etki etmiyordur. Artık demek ki dirençlidir.
OKTAR BABUNA:Ben de bir anımı anlatacağım siz söyledikten sonra. Ben kanser olduğumda herkes “kanser değil” diyordu Türkiye’de. Aylarca Cerrahpaşa, Çapa, Haydarpaşa Numune, Şişli Etfal, Marmara Üniversitesi, bütün hastaneleri gezmiştim. “Kanser değil” diyorlardı. Bir tek siz, “bu kanserdir” demiştiniz. Ondan sonra Amerika’ya gitmemi önerdiniz. Hakikatten oraya gider gitmez kanser teşhisi konmuştu. Seyircilerimiz bilmeyebilir, tıp bilginiz çok ayrı, maşaAllah.
ADNAN OKTAR: Eli, yüzü şişti. Bayağı ünlü bir profesöre gitti, ünlü bir hastaneye gitti. Hiçbir şeyin yok dediler. Virüs hastalığı, bir şeyin yok dediler. “Alenen belli kanser olduğu, gitsin Amerika’ya” dedim. Gitti, orada hemen teşhisi koydular.
OKTAR BABUNA: Bizim arkadaşlardan da böyle teşhis koyduklarınız var, ben biliyorum inşaAllah. İzleyicilerimiz bilmezler ama sizin tıp bilginiz hakikatten, bir önceki programda da “indiferencia carcinoma”yı söyleyerek, maşaAllah.
ADNAN OKTAR: Oktar, beni demin orada, “Hocam, nereden biliyorsunuz?”, değil mi, şaşırdın.
OKTAR BABUNA: Pek bilinmeyen bir şey, doktorlardan bile birçoğu bilmez. Konuyla sadece ilgili olan uzmanlardan bilenler olabilir inşaAllah, maşaAllah.
ADNAN OKTAR:Mesela eklem ağrıları için kullanılan ilaçlar var. Bunlar midede çok olumsuz etki yapan ilaçlar, midede çok şiddetli tahribat meydana getiren ilaçlar. Hiç böyle, gazoz gibi veriyor bazı doktorlar. Adam alıyor, midesini perişan ediyor. Ödem gidermek için verilen bazı ilaçlar. Mesela midesindeki asitlenmeyi gidermek için verilen ilaçlar da yetersiz oluyor. Halbuki onun çok dikkatli kullanılması gerekir. Çok özenli ve deneyerek kullanmak lazım. Birden yüksek doz yüklemesi yapıyorlar, perişan ediyorlar. Böyle ilaçla, hastaneyle sakatlanan insanların sayısı normal hastalardan çok daha fazla olabilir. Ameliyatla sakatlanmalar, ilaçla sakatlamalar, buna da ayrıca dikkat etmek gerekiyor. Hatta gerekirse bununla ilgili, tıpta bir bilim dalı da oluşturmak gerekiyor. Değil mi? Ayrı bir bilim dalı oluşturmak lazım.
OKTAR BABUNA:Siz daha iyi bilirsiniz Hocam, çok yapılan bir şey, büyük paralar döndüğü için ilaç sanayisinde yeni bir ilaç keşfedildiği zaman hayvanlarda deneniyor, onun arkasından insanlarda denemeye başlıyorlar. Özellikle mesela Amerika’da bulunan ilaçları diyelim, Amerika’daki halka vermiyorlar, Türkiye gibi, başka ülkeler gibi insanların üzerinde deniyorlar. Buradaki doktorlar da sık sık yeni reçetelere yazıyor o ilaçtan. Bunların öldürücü etkisi olduğu, bir yan etkisi olduğu anlaşıldıktan sonra piyasadan çekiliyor. Bu çok sık olan bir şey. Hatta büyük ilaç şirketleri çok para kazandığı için ilaçların öldürücü olduğunu bile bile bazen piyasada tutuyorlar onu. Artık en sonunda örtemeyecekleri duruma geldiği zaman piyasadan toplatılıyor. Bu yüzden hayatını kaybedenler olabiliyor.
ADNAN OKTAR:“Mehdi (a.s.) devrinde ömürlerin uzayacak” diyor Peygamberimiz (s.a.v.). Tıpta olağanüstü gelişme olacak inşaAllah. Hadislerden de bunu anlıyoruz inşaAllah.
SUNUCU: Biraz radikal bir soru soracağım.
ADNAN OKTAR: Tamam, ne kadar radikal olursa o kadar iyi.
SUNUCU:Bana göre değil de böyle bir kesim var. İslamiyet’te müziğin yeri olmadığını savunan bir kesim var. Aynı zamanda müzikle tedavi edildiğini de biliyoruz eski zamanlarda. Hatta geçen çok güzel bir şey öğrendim Hocam. Üzerine yapılmış bir beste yok, dünyada en olağanüstü beste. Itri’nin bestesi, Salavat, Müslümanların toplandığı zaman söylediği Salavat normalde, biz öyle biliyoruz ama üzerine beste yok o bestenin. Onun dışında eski zamanlar, su sesiyle ya da ney sesiyle tedavi de yapıldığını biliyoruz. Peki, neden böyle bir de algı var müzik İslamiyet’te haram diye?
ADNAN OKTAR: Şimdi o zaman benim bilinmeyen bir yönümü daha söyleyeyim de. Yahut bilinen mi bilinmeyen mi bilmiyorum. Ben klarnetten çok hoşlanırım, keman sesinden çok hoşlanırım, cümbüş sesinden çok hoşlanırım. Canlı müzik dinlerim. Yani öyle söyleyeyim. Akıl almaz zevk verir bana, müthiş hoşuma gider, Allah’a karşı coşkum ve sevgim kat kat artar. İçimi açar. Bende olumsuz duygular uyandırmıyor. Ud sesi, cümbüş sesi, klarnet sesi, keman sesi, bunların hepsi birbirinden güzel ve Allah bunları yaratıyor ve Ahirette de, Cennette de en mükemmel şekilde olacaktır. Benim yaşantımda var müzik. Gece gündüz ben müzik dinlerim. Çok da hoşuma gider. Ama İslam’ı, dini yaymak, cihad ortamında, tebliğ ortamında, şimdi mesela Uhud Savaşı yapılıyor, adam orada gidip de müzik dinlerse Peygamberimiz (s.a.v.) buna müsaade etmez tabii ki. Ben olsam o udu alırım bir kenara koyarım herhalde. Değil mi? Müslümanlar can hıraş orada canıyla uğraşırken adam orada ud çalıyorsa bu olmaz. Ama yani ortalık sakinse müzik insanın ruhuna gıda verir, kalbi güçlendirir. Mesela beni açıyor. Nefse güç verir ve ibadet şevkini arttırır, hizmet şevkini arttırır, Allah aşkını arttırır, Allah’a olan sevgiyi arttırır. Çünkü müzikteki o ritme karşı ruhumuzda Allah bir hoşnutluk meydana getirmiş. Cennet zevki var ve çok büyük bir nimet. Dolayısıyla müziğe benim bakış açım bu.
SUNUCU: Şeyi anlayabiliyorum Hocam, içinde isyan kokan cümleler olduğunda o zaman evet, zaten zarar verecek bir şey inanca.
ADNAN OKTAR: O çok kötü. Öyle parçalar oluyor, onları tek tek bilgisayarda arkadaşlara çıkarttırıyorum, oraya geldiğinde. Ben muğlak olanları bile çıkarttırıyorum. Yani mesela kadere yönelik ama muğlak bir ifade var. Ben onu çıkarttırırım çünkü ben onu duymak istemem, çok düzgün olacak. Canlı müzikte de eğer o sözlerin içinde bir anormal söz varsa hepsini çıkarttırıyorum yepyeni bir beste olarak söylettiriyorum. Yani garip sözü kabul etmem ben, içimi açacak böyle. İmanı, Kuran’ı öven bir söz olursa benim çok hoşuma gider, o zaman o müzik müziktir inşaAllah. Dolayısıyla benim bakış açım böyle inşaAllah.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah. Sanat estetik içinde değil mi Hocam inşaAllah?
ADNAN OKTAR: Kardeşim şimdi Müslümanları çökertmenin yolunu adamlar, şeytan, o kadar kestirmeden bulmuş ki Müslümanları kendi kendine boğdurtmuş. Adamlar hiçbir şey yapmıyor onlar eğlencesinde, işinde gücünde, yemeğini yiyor, mesela kotrada geziyor. Sadece Müslümanlara kendi içlerinde birbirlerini nasıl boğacağının sistemini öğretmişler, düğmeye basmışlar, alet çalışmaya başlamış. Adam işine gücüne bakıyor. Bediüzzaman diyor, “deccal, insanların hırs ve şikakından istifade ederek az bir kuvvetle koskoca İslam alemini esir alır” diyor, “dünyayı esir alır” diyor. Deccal taraftarlarını insanlar bir öğrenecek insanların dudakları uçuklayacak. Toplam 300 kişi falandır deccalin taraftarları. Derin dünya devleti 300 kişiden falan oluşuyor, bir de onların hampaları var tabii binlerce, on binlerce orada, burada görevli beslemeleri var. Bir avuçtur derin dünya devleti. Hızır (a.s.)’ın ekibi de bir avuçtur, onların ekibi de bir avuç, Hz. Mehdi (a.s.)’nin grubu da bir avuçtur, çok azdır. Şimdi Müslüman’ın elinden bilimi alıyorlar, sanatı da alıyorlar, özgürlüğü alıyor, neşeyi alıyorlar. “Gülme ağla” diyorlar, “bol bol ağlayacaksın” diyorlar. “Hırka giyeceksin, aç kalacaksın. Ne yapıyorsan yap ondan sonra da” diyorlar. “Birbirinizle de dövüşün, dünya hakimiyeti de yok, 570 sene var Hz. Mehdi (a.s.)’nin çıkmasına da” diyorlar, ona benzer. Veyahut “600 sene var”, kimi, “300 sene var”, kimi “200 sene var” diyor. “Ne yapıyorsanız yapın” diyorlar o kadar. Ondan sonra “Şiiler sizin en büyük düşmanınızdır” diyorlar. “Caferileri zaten bulduğunuz yerde pırasa gibi doğrayacaksınız” diyorlar. Ona da bazı saf diller inanıyor, bazı saflar inanıyor, bazı cahiller de inanıyorlar, değil mi? Bazı Hocaları da böyle kandırabiliyorlar, o çizgiye getirebiliyorlar. Ondan sonra adamlar işine gücüne bakıyor. Ondan sonra zaten sistem otomatik işlemeye başlıyor. Bu, manen bir topluluğu yok etmek demektir. Sanat yok, bilim yok, neşe yok, gülme yok, konuşma yok, giyinmek yok, yemek yok, içmek yok hiçbir şey yok. Düşmanlık var bütün mezheplerden nefret edeceksin onlar da senden nefret edecekler. Cemaatler birbirine bölünecek onlar da birbirinden nefret edecek, paramparça olacaklar. Müslümanlar bir araya geldiğinde birbirlerinin dedikodusunu yapacaklar, çekiştirecekler. Böyle bir sistemde zaten küfre gerek yok ki deccale gerek yok yani. Deccal zaten senin orkestra şefin olmuş oluyor o kadar. Düğmeye basıyor sistem çalışıyor o kadar.
SUNUCU: Bu anlayışın slogan cümlesi de şey Hocam, “dünya Müminin Cehennemidir.”
ADNAN OKTAR: Bak söze bak. Halbuki Kuran ayeti var diyor ki Cenab-ı Allah; “dünyada sizin” diyor bakın, Müslümanlara Allah, “dünyadaki bütün dünya nimetleri sizin, Ahirette ise yalnızca sizin, kafirlere hiç vermeyeceğim” diyor Allah, “onları perişan edeceğim size en güzel nimetleri vereceğim” diyor. Kuran ayeti bu. Niye Müminin Cehennemi oluyor? Müminin dünyada da Cennetidir, Ahirette de Cennet nasip olur. İmanla nasıl Cehenneme döner dünya bize? İmanla Cehennem yaşanır mı? Allah’ın nimetleriyle Cehennem yaşanır mı? Niye Cehennem yaşansın?
SUNUCU: İşte o siyah beyaz dünyayı Müminin eline verip biraz da bu şeytanın sağdan yaklaşması gibi bir şey ifade olarak. Daha böyle mazbut yaşaması daha sanki müspetmiş gibi göstermeleri ondan.
ADNAN OKTAR: Kardeşim diyorlar; “lüks evler, lüks arabalar, kaliteli malzemeler, kaliteli kıyafetler karşı tarafındır, ne alakası var. Bize ne? Bir hırka”, mesela “açlıktan Peygamber (s.a.v.) karnına taş bağlayıp kıvranmıyor muydu?” diyor, “yiyecek bulamadığı için”, bakın, sahabelere rağmen. Bakın, Allah, “Habibim” diyor Peygamberimiz (s.a.v.)’e sahabeler bütün aşık, bir emriyle kendisini ölüme atan insanlar, şehit olmaya giden insanlar. Ölüm demeyeyim Allah affetsin, şehit olmaya giden insanlar. O güzel Sevgili Peygamberlerini açlıktan kıvrandıracaklar ve seyredecekler ve kendileri de yağla, balla beslenecekler. Bu sahabelere hakaret değil mi bu? Bu ne biçim söz böyle? Niye kıvransın Peygamber (s.a.v.)? “Kuzu kolunu çok severdi” diyor rivayette. Kolun birini yemiş Peygamberimiz (s.a.v.). Afiyet şeker olsun, Allah bereketini artırsın dünyada da Ahirette de inşaAllah. Bir tane daha istiyor, ön kol hep sevdiğidir Peygamberimiz (s.a.v.)’in, bir tane daha istemiş Peygamberimiz (s.a.v.) sahabeden. Demiş, “bir tane daha ver koldan.” “Ya Resulullah kaç tane kol olur ki?” demiş. Bu cevap olmadı, bu cevap olmadı, Peygambere böyle söylenmez. Peygamberimiz (s.a.v.) demiş; “eğer sen vermeye niyet etseydin o üçüncü kolu da verecektin” demiş. Sen onu isteseydin. O güzel bir söz o. Belki pilavın altında kaldı değil mi? Allah onu orada yaratırdı, çok da makul olurdu. Birisi daha kesmiştir, fırına giderken Allah onun içine koymuştur. Belki bir mucize vardı onu görememiş oldu. Dolayısıyla Peygamberimiz (s.a.v.) çok mükemmel beslenen bir insandı. Kavunu da severdi, karpuz severdi, tirit yaptırırdı güzel, et yemeğini beğenirdi Peygamber Efendimiz (s.a.v.). Gayet de sağlıklıydı, zindeydi, aslan gibiydi yani inşaAllah. Öyle açlıktan da kıvrandı gibi öyle bir konu yok ayrıca. “Bir de öyle bir perişan durumda ki” diyor, bir Musevi’ye borcu varmış, Musevi’ye işte evdeki zırhını rehin vermiş Peygamber (s.a.v.). Ve o kadar perişan, ağlıyormuş, hanımları da ağlıyormuş perişanlıktan. Peygamberimiz (s.a.v.) de taş bağlayıp karnına kıvranıyor. Müslümanlara işte layık gördükleri hayat bu, Peygamber (s.a.v.)’e de işte bunu layık görüyorlar, “bu şekilde olması lazım” diyorlar. Böyle bir hayat yok, açsınlar Süleyman (a.s.) kıssasına baksınlar. Müslüman’a saray yakışır, sarayda yaşayacak Müslüman, yani saray gibi evlerde yaşayacak. Ve dünyanın sahibidir, Cennet’in de sahibidir Müslümanlar Allah’ın dilemesiyle, Allah’ın nasip etmesiyle. Nerenin taş bağlaması? Taşı nereye bağlayacaklarını Ahirette görecekler inşaAllah, değil mi?
OKTAR BABUNA: Kıyafetleri de çok iyiydi. Değil mi Hocam? Peygamberimiz (s.a.v.)’in kıyafetleri, giyinmesi çok iyi.
SUNUCU: Evet çok zevkli maşaAllah.
ADNAN OKTAR: Müthiş zengin kıyafet giyiyordu Peygamberimiz (s.a.v.). Öyle olur mu? Mesela yabancı elçilerin yanına çıkmıştı diyor hadiste de var, karşılığını veriyor, o devrin parasına göre müthiş yüksek miktarda, Bizans cübbesi diyor, çok değerli böyle acayip süslü ve güzel nefes kesiyor. Hz. Dıhye’yi de buraya göndermişti Peygamberimiz (s.a.v.), İstanbul’a, bütün İstanbul sokaklara dökülmüş, bütün kadınlar, erkekler Hz. Dıhye geldiğinde. Peygamberimiz (s.a.v.)’e çok benziyordu, müthiş şık, atı, kıyafeti çok ihtişamlıydı. Müslümanları perişanlığa itmeye çalışmak çok anormal bir hareket olur.
SUNUCU: Aslında bir kinin göstergesi, hani kötüye talip olmasını istemek Müminin.
ADNAN OKTAR: Çok akıl almaz bir şey. Biz niçin en kötü kıyafetleri giyelim, en kötü yiyecekleri yiyelim? “Nefsi azdırır” diyor bilmem ne. Normal proteinli bir yiyecek mesela faydalı, “onu yememesi lazım” diyor. Hatta diyor işte lokmanın sayısını da vermiş işte “şu kadar lokma yemesi lazım Müslümanın” diyor. Ama diyor mesela “şu kadar gün aç kalırsa, şu kadar gün uyumazsa, uyumadan günlerce uyumadan kalırsa artık melekleşir, bir süre sonra ezan sesleri duymaya başlar, güzel görüntüler oluşmaya başlar” diyor. Adamın beynindeki ağır hasarı o bir güzellik olarak görüyor. Halüsinasyonlar başlıyor, sonra şizofren oluyorlar. Onları tekkelerin kenarına bağlıyorlarmış eskiden, yani aklını kaybediyor. “Bu çok güzel” diyor, “kırklara karıştı mübarek, seni de kırklara karıştıralım” diyor. “Geri kalanı da devam ettirelim” diyor. Böyle bir sistem Müslümanlığa zıttır, şeytani olduğu anlaşılıyor bunun. Fazla düşünülecek bir yönü de yok bunun. Müslüman her şeyin en iyisine layıktır, en güzel şekilde yaşayacak. Ama cömert olur. Dünyada olmayacak, kazanacak zebil gibi harcayacak, herkes harcayacak ama. Herkes harcadığında herkes zengin olur. Para hareket eder, mal hareket eder, herkes zengin olur inşaAllah. Şu anki kasılmanın sebebi malın ve paranın durması, ekonomik krizin sebebi. Kimse malını da vermek istemiyor, parasını da vermek istemiyor. Kan damarlarda dondu ve bütün bünye ölüyor o zaman işte. Kan hareket ettiğinde bütün vücut canlanıyor.
Ne kadar oldu konuşma yaptığımız. Tamam, biraz ara verelim inşaAllah.
SUNUCU: Kısa bir aranın ardından yeniden beraber olacağız.
Makaleler
Devamı ...Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...Kuran'ın Bazı Sırları
Devamı ...Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...
Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...