SUNUCU 2:Hayırlı akşamlar sayın izleyicilerimiz ve dinleyicilerimiz. Harunyahya.tv ve Mavi Karadeniz Radyo’dan sizlerle beraberiz. Aynı zamanda Güneydoğu Olay TV ekranlarından da sizlerle birlikte yayınımıza devam edeceğiz inşaAllah. Hocam yine sorularımız var inşaAllah. Onlardan biriyle başlayabiliriz.
ADNAN OKTAR:Tamam, inşaAllah.
SUNUCU 1:”Sayın Hocam, cinler Melekleri görüyorlarsa niye iman etmiyorlar? İstanbul’dan Mustafa Emin Yalva.”
ADNAN OKTAR:Yani makul görüyorlar, onların varlığını. Alışmayla ilgili. Biz nasıl alışıyoruz bu dünyada? Beynimizin içinde biz şu kadarcık yerde yaşıyoruz. Bunu çok makul görüyoruz, değil mi? Bütün kainat, sonsuz alem şu kadarcık yerde tecelli ediyor. Heyecanlanıyor mu insanlar? Tamamı görüntüden ibaret insanların, beyninin içerisinde. Gayet makul karşılıyorlar. Caddeler, sokaklar, yemek, içmek. Hatta makul karşılamanın dışında kavgaya tutuşuyor insanlar. Değil mi? Birbiriyle boğuşmaya kalkıyorlar. Ona nasıl alışıyorsa, onlar da Meleklere alışıyorlar çok makul görüyorlar. Dolayısıyla aklın ihtiyarı kalkmıyor. Mesela Ahirete de gittiklerinde Ahirete alışıyorlar. Dirildiklerinde insanlar çok çabuk ülfet geliştirirler. Yani zannedildiği gibi olmaz. Mesela mucizeye karşı da ülfet geliştirdi Musa (a.s.)’nın kavmi değil mi? Deniz yarıldı geçtiler. Ama ülfet oluştu adamlarda, çok makul gördüler. Onlar da Melekleri çok makul görüyorlar. İnşaAllah.
SUNUCU 2:“Pek muhterem, mübarek Hocama ve diğer arkadaşlara Allah’ın selamı üzerlerine olsun. Sevgili Hocam, cinlerin de insanların olduğu gibi imamları, Peygamberleri, kutsal kitapları var mıdır? Onlar ne şekilde imtihan oluyorlar acaba?”
ADNAN OKTAR:Onların kutsal kitabı Kuran. “Bir Kuran dinledik” diyorlar. Peygamberimiz (s.a.v.) onların Peygamberidir. Mehdi (a.s.) de cinlerin aynı zamanda Mehdi (a.s.)’sidir, yani onların mürşididir. Yani cinler Mehdi (a.s.)’yi dinlerler. Bütün cin alemi dinler. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i de bütün cinler dinliyorlardı. Yani onun sohbetlerine katılıyorlardı. Hatta ayette de var “üzerine yoğunlaştıkları” Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in. Dolayısıyla sohbetlerini dinlerler cinler. Bütün mürşidlerimizi Abdulkadir Geylani, İmam-ı Rabbani’ninde sohbetlerine katılıyorlardı, dinlerler. Ama kimi etkilenir, kimi etkilenmez.
SUNUCU 1:İnşaAllah. “Allah’ın selamı rahmeti üzerinize olsun Hocam. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Ahir zaman ile ilgili bir hadisi vardı, siz daha iyi bilirsiniz. Eksiğimi tamamlayın Hocam. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): Ahir zamanda öyle bir nesil gelecek ki, atalarımız ‘namaz diye bir şey kılarlardı’ diye bir şey söyleyeceklerini belirtmiş. Hocam, böyle bir dönem ne zaman olacak? Namazsız bir toplum nasıl olur? Hocam, sizi Allah için seviyorum saygılarımla. Züleyha Karakütük, Ankara.”
ADNAN OKTAR:Züleyha kardeşimizin dediği yaklaşık 1500, Hicri tabii 1530’lar gibi 1535’ler gibi bunlar söylenmeye başlayacak. Diyecekler gençler, “bizim atalarımız, ağabeylerimiz namaz kılarmış”. Yani işte “kılardı, hatırlarım”. İşte “babaannem kılardı, dedem kılardı,” yahut “arkadaşım vardı kılardı” gibisinden öyle bir geçmiş zaman gibi anlatacaklar. Ta ki 1543’e kadar yani bu şey devam edecek. Bu konuşma devam edecek. Ama 1543’den sonra çok şiddetli bir dinsizlik cereyanı hakim oluyor. Yani bir “inkılabı azime” diyor Bediüzzaman. Çok azgın, belki faşist bir devrim olacak. Ve kan dökücü, psikopat bir nesil bütün dünyaya hakim olacak. Adeta bir Yecüc Mecüc hakimiyeti gibi. Yani herkes birbiriyle dalaşıyor, ana konu bu yani böyle. Sokaklar da cinsel ilişkiye giriyorlar, hırsızlık, talan, hayatın hiçbir amacı kalmamış olacak böyle it kopuk etrafı saracak. Bu iki yıl kadar süreceği anlaşılıyor Bediüzzaman’ın ifadelerinden. Dünyaya yakınca bir yerde büyükçe bir yıldız var, daha yakınlar da keşfettiler. Sürekli bir göktaşı fırlatıyor bu yıldız. Muhtemelen görevli olan o. Ani, sürpriz bir göktaşı fırlatacak yine benim anladığım. Bu dünyaya gelip çarpacak. İkinci bir çarpmada delip geçecek, dünyaya çarpıp delip geçecek, spin atıp yeniden bir daha vuracak dünyaya. Ters dönüp yeniden çekim gücüyle bir daha vuracak. Ondan sonra dünyanın dönüş istikameti terse dönmeye başlayacak. İşte ondan sonra Kıyamet başlıyor. Çok şiddetli korku duyacaklarını, Allah Kuran’da belirtiyor. Yani en yüksek oranda, en şiddetli oranda korku duyacaklardır. “Hamile kadınlar çocuklarını düşürürler. İnsanların saçı bembeyaz olur” diyor. Bu normalde uzun vadede insanlarda olur üzüntüde. Mesela aylar alır veya haftalar alır. Ama ayetin ifadesinde derhal olacağı söyleniyor. Bir anda. Yani korkunun şiddetinden. Allah, “siz onları sarhoş zannedersiniz” diyor. Yani konuşuyor ama bir sarhoş gibi konuşuyor. Yani tam dengeli değil, toparlayamıyor korkunun şiddetinden. Ama vadedilenin doğru olduğunu anladığını ifade ediyor. Yani Kıyametin ve vadedilenin doğru olduğunu. Onların hiç tahmin etmediği sürpriz bir olay oluyor. Onlar böyle bir şeyi bir efsane gibi yani söylerler, kitaplarda geçer, izah edilir ama aslı yoktur gibi düşündükleri için, aniden söylenenin doğru olduğunu görmenin şokunu yaşayacaklar. Ondan sonra da “gökten indirmeyle Biz Melekleri indirmeye başlarız” diyor Allah. Bir kere, gökyüzünün tamamı Meleklerle doluyor. Yani yeryüzüne inecekler, aklın ihtiyarı kalktığı için, alenen Melekleri görmüş oluyorlar. Ama Melekler onlara tabii şirin yüzleriyle görünmeyecek. Yani onlara azap indirmek için geliyor Melekler. Canlarını almaya geliyorlar. Onun için yani çok dehşetli acı çekecekler ve müthiş korkacaklar. Melekler onlara azap verme ve onları canları acı içinde çıkması için geliyorlar. Hani diyor ya Cübbeli “Mehdi (a.s.)’nin başının üstünde Melek olsun görünsün” diyor. Allah “bu olacak da, o olduğunda onlara göz açtırılmaz” diyor. Dolayısıyla Mehdi (a.s.)’nin zamanında öyle görünür bir Melek olması mümkün değil. Ama görünmez olarak vardır zaten, Melekler var. Bu hadisler çok açık onu anlatıyor. Cebrail (a.s.), Mikail (a.s.), İsrafil (a.s.) hepsi onların yardımcısı Mehdi (a.s.)’nin. Sürekli yanındalar ve onun zaten ahkamda masum olmasının nedeni odur. Yani hata yapmaya yöneldiğinde hemen düzeltiyor Melekler. Ona hata yaptırtmıyorlar. Ve koruyorlar da, yani mesela dış tehlikelerden, dış olaylardan Allah’ın dilemesiyle onu koruyorlar. Ama o görünmüyor. Yani ömrünün sonuna kadar da devam edecektir. İnşaAllah.
SUNUCU 2:Devam ediyorum. “Selamun aleyküm Adnan Hocam”.
ADNAN OKTAR:Aleyküm selam.
SUNUCU 2:“Benim ailem Alevi. Kendimi bildiğimden beri Alevi-Sünni çatışması var. Sizin dışınızda hiç kimse bu konuyu Allah’ın rızası için aydınlatmadı Hocam. Allah’ın izniyle daha kapsamlı bir biçimde programınızda yer verirseniz Hocam bizleri çok memnun edersiniz. Hepimiz birimiz, hepimiz Müslümanız. Ezan hepimizin, namaz hepimizin, Ehl-i Beyt hepimizin. Allah’ın izniyle uyanmalı insanlar. Hocam, Mehdiyete girdiysek bu çatışmalar son bulmalı Allah’ın izniyle. Bu konuyu çözecek olan sensin Hocam Yüce Rabbimizin izniyle. Sevil Köksal.”
ADNAN OKTAR:İnşaAllah vesile olurum. İnşaAllah vesile olanlardan olurum. İnşaAllah vesile de olurum. Hz. Ali benim dedem, tabii ben ona dedem olmasa da çok severdim ama dedem olduğu için seviyorum ayrıca o yüzden de seviyorum. Hz. Ali sevgisini muhafazada Allah Alevileri görevlendirdi. Ehl-i Beyt sevgisiyle görevlendirdi. Belki Ehl-i Beyt’e sevgi mutedil olacaktı, az olacaktı. Ama onlar çok coşkun bir Mehdi sevgisi, coşkun bir Ehl-i Beyt sevgisi sağlamış oldular. Dolayısıyla çok güçlü bir Hz. Ali sevgisi sağlamış oldular. O yönüyle hayır var inşaAllah. Ahir zamanda Mehdi (a.s.)’nin sadık kardeşleridir, sadık dostlarıdır, Aleviler. Yani Allah onları özel görevlendirmiştir o devirde. Mehdi (a.s.)’ye yardım etsinler diye. Hepsi onların Mehdi (a.s.) aşığıdır. Yüzyıllardan beri Mehdi (a.s.)’yi beklerler. Kıyamete yakın devrede, işte bu devrede Aleviler büyük bir coşkuyla Mehdi (a.s.)’yle karşılaşacaklar inşaAllah. Dolayısıyla Sünni kardeşlerimiz de zaten aşkla, şevkle bekliyorlar. Fakat işin doğrusu Aleviler de, Caferiler de, Şiiler de Mehdi (a.s.) muhabbeti çok daha şiddetlidir. Hatta hadiste diyor, Mehdi (a.s.)’ye karşı en şiddetli sevgiyi, en coşkun sevgiyi Ehl-i Beyt sevgisiyle dolu olan kişilerin olduğu bölgelerin, o bölgedeki insanların göstereceğini belirtiyor. Yani sevgileri farklı olur. Ama “en şiddetli değerini bilecek olanlar onlardır” diyor. Hatta “Küfelilerdir” diyor. Mesela Küfe hep böyle Alevilerin yoğun olduğu bir yerdir inşaAllah. Orada demek ki bir coşkun muhabbete sebep olacak, hakikaten Aleviler de böyle daha aşk derecesinde ama çok şiddetli aşk derecesinde bir muhabbet vardır. Çok çok şiddetli. Bir de Aleviler, tabii bütün Müslüman milletimiz öyledir ama çok delikanlıdır yani yiğittir. Böyle esarete gelmez, baskıya gelmez. Yani esir alamazsın bir Alevi’yi. Kabul etmez, esir yaşamayı kabul etmez. Yani yiğittirler, gözünü daldan budaktan esirgemez Allah için. Bütün Müslüman kardeşlerimiz gibi, bütün Türklük alemi gibi onlar da öyle yiğittirler. O yönüyle de bir hayır var inşaAllah. İnşaAllah. Fakat Alevi-Sünni ayrımı var diye bunların üzerinde durmaya gerek. Zaten bu konu şu an bitmiş durumda. Bundan sonra kimse cesaret edemez buna. Yani Mehdiyetin gölgesinin sardığı bir ortamda, Alevi-Sünni ayrımının olmayacağını herkes görüyor şu an. Eskilere bir baksınlar, bir de şimdiye baksınlar. Şu an Alevi-Sünni ayrımı kaldı mı? Niye kalmadı? Çünkü Mehdiyetin gölgesi sardı etrafı. Ama daha önce çok şiddetliydi. Alevi dedin mi insanlar irkiliyorlardı. Değil mi? Mesela evlenecek bir insan bile, Aleviyse bir genç kız; “biz vazgeçelim o zaman” diyorlardı. Şimdi öyle bir konu kalmadı. Değil mi? Bambaşka bir yapıya girdi. Dolayısıyla Alevi-Sünni kardeşliği tam oturdu. Böyle bir sorun da artık yok. Gittikçe daha pekişecek, gittikçe daha güçlenecektir. Özellikle 1980’lerden sonra gittikçe Alevi zıtlığı kırıldı, kırıldı, kırıldı. Şu an 2010’larda bu yani tamamen bertaraf edilmiş durumda. Dolayısıyla öyle tedirgin olacakları bir konu yok inşaAllah.
SUNUCU 1:“Hocam selamlar.”
ADNAN OKTAR:Aleyküm selam.
SUNUCU 1:Toplumda, televizyonda ve internette şeytanın oluşturmuş olduğu adamlık dininin etkileri herkesi kötü etkiliyor. Bu etkiyi azaltmak veya yok etmek için neler yapmamız gerekir? Serdar Alperen, İstanbul.”
ADNAN OKTAR:Serdar kardeşimizin sözü doğru. Adamlık dini çok yaygın. Samimi olmak tek kurtuluştur. Samimi olduğunda zaten insan güzel olur. Yani samimi insanı dinlemek hoştur, yanında bulunmak hoştur. Elektriği hoş olur, bakışları güzel olur, sesi hoş olur, hitabeti hoş olur. Ruhta insanın tahmin edemeyeceği bir gıdalanma olur. Yani ruhu gıdalanır. İstesin veya istemesin ona “hal” denir, “hal”. Hal alır insan. Mesela Peygamberimizin (s.a.v.) sohbetlerinde insanlar oturuyorlardı, Peygamberimiz (s.a.v.) şaka dahi yapsa, yani herhangi bir konu bile konuşmuş olsa, hal alıyorlardı. Olumlu olarak. Sırf yüzünden, bakışlarından, ses tonundan, elektriğinden çok olumlu etkileniyor, adam Müslüman oluyor. Müslümanlıkla ilgili hiçbir şey konuşmasa dahi. Simasına bakıyor, bitiyor konu. “Elhamdülillah, Peygamber olduğu açık belli” diyor, “mükemmel bir insan, ben Müslüman oluyorum” diyor. Adamlık dininde insanın üzerine bir aşağılıklık, basitlik, küçüklük ve bir kir siner. Bir uğursuzluk oluşur üzerinde. Bir iticilik oluşur, istesin veya istemesin. Ama Kuran ahlakında samimi olduğunda da bir ferahlık, bir nur, bir ışık, bir pozitif elektrik oluşur üzerinde. Bu Allah’ın kanunudur. O duruma göre Allah ona elektriğini verir veyahut azaltır. Onun yaptığı tavra göre. Eğer samimi ise ondaki elektrik ve etkileme gücü artmaya başlar. Enaniyet yapmaya başladı, “ben yaparım, ben ederim, işte ben her şeye hakimim, geleceği de ben dizayn edeceğim, her şeyi ben yaptım” kafasına girerse Allah onun üzerine bir uğursuzluk, bir iticilik vermeye başlar. Ama o hiç farkına bile varmaz. Zaten ayette de diyor Allah: “Onları farkına varmadıkları bir yerden yavaş yavaş helake sürükleriz” diyor Allah. Yavaş yavaş. Nasıl böyle elektriği bazen teknik aletlerle yavaş yavaş kısıyorlar, yavaş yavaş arttırıyorlar, onun gibi. Yahut saatin akrep ve yelkovanı gibi. Farkına bile varmaz şahıs. Onun için candanlık, bir kere Ahirette kurtuluş sebebi, bir. Allah’ın rızasının olabileceği bir ortam. Yani Allah’ın rızasını kazanmak için mutlaka samimi olmamız gerekiyor. Yani cahil de olsak, samimiysek kurtuluyoruz. Ama samimi değilsek, alim de olsak kurtulamayız. Bu Kuran’ın ölçüsüdür. Yapmacıklık tabii mesela kadında da çok itici durur. Erkekte de çok itici durur. Mesela plajlarda falan, akşam gençler toplanırlar. Bir kısmında bazı yerlerde mesela züppelik yarışına girer gençler. Özellikle delikanlılar böyle, daha şirin görünmek için kızlara böyle daha kendilerini hoş göstermek adına çok kendilerini aşağılayan, küçük düşüren, aptalca hareketler yaparlar. O da akılsızlıklarıyla orantılı olur bazen. O da çok şık hareketler yaptığını düşünür. Mesela horozlanır, böyle bir şeyler yapar, ters laflar konuşur böyle. Değil mi? Onunla şirin olacağını düşünür. Halbuki şiddetli bir nefret, öfke ve kin oluşur. Ama o anda ona saygı duyuyormuş gibi yaparlar. O onu fark etmez. Yani Allah onu gizler. Mesela kızlar da öyle bazen çılgın hareketler yaparlar, kendini kaybetmiş hareketler yapar. Gerçi tabiri caizse, uygun mu bilmiyorum ama olur olur çok güzel olur, yani züppe tavrı gösterir. Böyle boş vermiş, hiçbir şeye ehemmiyet vermeyen, işte bazı sanatçılara özenen bir üslup gösterir. Dolayısıyla hoş bir ortam meydana geleceğini, kendisinin etkileyici olacağını düşünür. Halbuki insanın bilinçaltı çok önemlidir. Bilinçaltındaki nefret çok ciddi bir konudur. Bilinç üstündeki saygı ve sevgi ayrıdır. Yani onu usulen gösterebilirsin bilinç üstünde. “Canım, ciğerim, çok seviyorum seni, çok saygı duyuyorum” dersin ama bilinçaltında bir de sevgi vardır. Bilinçaltındaki sevgi, en şiddetli olan odur. Yani “derin sevgi” derler ona, derin. O da yüzeysel sevgi, yani onlar heves. Ve “poz” denir ona. Yani usulen yapılan, resmi gösteriştir o. Ama derin olan sevgide kişi bazen belli etmeyebilir de. Yani çok derin sever. Ama hissedemeyebilirsin, yüzünden, üslubundan hissedilemeyebilir. Bazen küçük kıvılcımlardan anlaşılır o da yani derin bir sevgi olduğu. Onun için derin sevginin üzerinde çok durmak lazım. Allah’ı derin sevmek, Kuran’a derinlikle bağlanmak, derin derin düşünmek, derin dikkat vermek, derin muhabbet, derin aşk, bunlar çok makbuldür. Yoksa taklidi hareketler onların hiçbir anlamı yok. Yani yüzeysel tavırların etkili olmayacağı belli. Fakat bir kısım insanlar, genç kızlarda da var, delikanlılarda da bu oluyor. “Dünyada zaten gerçekten seven olmaz” diyor, gerçekten saygı duyacakları bir insan olmaz. Zaten yalnız yaşanır, ama böyle tiplere tahammül edilir, böyle bunlarla beraber yaşanır inancındalar. Epey büyük bir kitle böyle düşünüyor. Yani karşılıklı birbirine poz yapılır, numaradan hareketler yapılır. Böyle oyun yapılır. Çeşitli taktikler uygulanır. Yani sevme görüntüleri, böyle animasyonlar oluşturulur. Çeşitli filmlerden kareler uygulanır. Dolayısıyla iki tarafta birbirine böyle oyun oynar. Bu çok acıdır yani karşıdakinin sevgi oyunu yaptığını düşünmek. Öyle pozlar içerisinde olduğunu düşünmek çok kızdırıcıdır. İnsan ancak derin sevgiyle ruhu tatmin bulur, doyar. Tabii onunla tatmin bulur, huzur bulur. Öbür türlü o kuşku, onu çok kızdırır ve rahatsız eder. Genelde de ikincisi tercih ediliyor. Yani yapmacıklık kısmı. Mesela ben dışarıda gençler görüyorum bazen, ağustos ayında mesela kızcağıza sıcakta sarılmış mesela deve gibi herif. Bir eli omzunda, diğer eli elinde. Zaten çocuk terlemiş, ağır kolunu da koskoca yani kütük gibi omzuna koymuş. Gidiyor, gidiyor, gidiyor yüzlerce metre belki akşama kadar öyle geziyor. Bir sevgi gösterisi yapıyor ama hem etrafa bir poz yapıyor, hem o genç kıza poz yapıyor. Bunun sevgiyle ne alakası var, bu hareketin? Bu son derece rahatsız edici bir durum. Yani böyle bir uygulamaya gerek olmadığı belli. Daha candan olunması lazım. Bunlarla değil de akılla sevgi gösterilir. Ruh da sevgi derin yaşanır. O derinlik hissettirilir, buna sevgi denir. Yoksa, işte helikopterle gül yaprağı serpmeler, bilmem neler, evinin üstünden tavanına çıkıp konfetiler atmak bilmem ne, duvara yazılar yazmak. Bunlar çok gıcık hareketler. Yani itici hareketler ve rahatsız edici. Biraz da, rahatsız imajı veren hareketler. Yani insana kuşku verir öyle bir insan. Genç kızlara da yani delikanlıya da kuşku verecektir. Normal bir tavır değildir. Ama genelinde tabii yüzeyselliğe önem verdikleri için bir kısmı Lady Gaga takılıyor. Bir kısmı bilmem ne takılıyor falan? Anormal hareketler falan. Dolayısıyla çok garip bir durum meydana geliyor. Çok şaşırtıcı bir durum meydana geliyor. Yani peş peşe kötü örnekler oluşabiliyor bazen. Lady Gaga tabii şey olsun, dikkat çekmek için yapıyor belki ama öbürlerinin yaptığı daha da acayip. Ona hayatını hibe ediyor. Hayatını bağlıyor yani bütün ömrü Gaga takılarak geçiyor böyle. O anormal. O mesela adam o hayat film çekiminde öyle ama normal hayatında öyle değil adam. Başka türlü davranıyor. Ama bunlar 24 saat Gaga havasında yani sabah yataktan kalkıyor, akşam yemeğinde de öyle yani deli gibi bir saplantı içinde oluyor. Bunlar tabii riskli ve garip tavırlar.
Devam edelim.
SUNUCU 2: “Selamun aleyküm Hocam.”
ADNAN OKTAR: Aleyküm selam.
SUNUCU 2: “Bir sorum olacak size, “Mehdi (a.s.) talebeleri sadece sürekli Mehdi (a.s.)’nin yanında mı bulunur? Farklı bölgelerde de yaşayabilir mi?” Mehmet Köşker soruyor.
ADNAN OKTAR: Tabii ki hatta buna ait hadisler var. “Mehdi (a.s.)’nin talebeleri çok hızlı sürede dünyanın öbür ucuna gidebilir” diyor hadiste. Hatta talebeleriyle Mehdi (a.s.)’nin avucunun içindeki bir cisimle bağlantı kurduğuna dair hadisler var. “Avucunun içine bakar, Mehdi (a.s.) onları görür, o da Mehdi (a.s.)’yi görür. Mehdi (a.s.) onlarla konuşur, avucunun içinde ve bağlantı kurar” diyor. Demek ki uzaktalar ki bir kısmı bu şekilde oluyor. Yani bir anda dünyanın başka bir yerine gitmelerinin de başka türlü açıklaması yok. Ama Mehdiyet tabii yavaş yavaş böyle sadmelerle, gelişmelerle böyle nüfuz ederek etkisini gittikçe arttırarak gelişen bir sistemdir. Yoksa Mehdiyete karşı çok direnme olacaktır. Mesela Bediüzzaman’ın talebelerinde epey bir bölümü şu an normalde Mehdi (a.s.)’nin farkında değiller. Epey bir bölümü ve bu kabul etmeme olayının da olacağını bildiği için Bediüzzaman, Bediüzzaman’ın çok uzun telkin yöntemleri vardır. Çok güzel telkin yöntemleri vardır. Mesela imani konularda şüphe ve kuşku oluştuğunu düşündüğünde, eğer bir insanın bir şeyden şüphe edeceğini düşündüğünde mesela farz edelim Ay’ın yarılmasına inanamayacaklarını tahmin eder, onu çok kapsamlı anlatır Bediüzzaman. Yani neden bunun mantıklı olduğunu söyler? Neden vukuunun mümkün olduğunu belirtir. Veya bir başka mucizeyle. Veya bir başka olayın oluşmasının ne kadar vukua layık olduğunu hayret edici delillerle hayattan örneklerle anlatır. Mesela Mehdi (a.s.) konusunda da, Hz. İsa (a.s.)’nın gelişi konusunda da akıllarının almayacağını bildikleri için ve kendi talebelerinin de bu konuda kuşkuya düşeceğini bildiği için çok kapsamlı anlatmış. Mesela diyor ki, “kış ortamında Allah aniden yaz meydana getirir”, diyor Bediüzzaman. Bazen yaz ortasında aniden kış meydana getirir. “Bazen bir fırtına getirir aniden” diyor. Çok fazla geniş örnek vermiş bunlarla ilgili. Ani düzeltme, Allah’ın ani düzeltmesiyle. Mehdi (a.s.)’yle de diyor. “Alemi İslamın zulumatını dağıtabilir, vadetmiştir, elbette bu Haktır ve bu vaadini yerine getirecektir”, diyor. Kuşkuya düşeceklerini biliyor talebelerinin. Bu olur mu, nasıl olur yani? Mehdi (a.s.) hem diyanet, hem siyaset, hem saltanat aleminde aynı anda hiçbir Mehdi (a.s.)’nin yapamadığını Ahir zamanda birden nasıl yapabilir gibi düşüneceklerini bildiği için bunun mümkün olduğunu çok kapsamlı delillerle anlatmış. Yani Mehdi (a.s.) konusunda özellikle delillendirmesi çok fazladır. İnandırmak için, bu konuda kanaatlerinin gelmesi için Hz. İsa (a.s.) konusunda da öyle. Mesela Hz. İsa (a.s.)’nın geri gelmeyeceği inancında olanlar olduğunu biliyor Bediüzzaman. Onun için her yolu kapatmış. Hatta diyor, gerçekten ölenler, öldüğünü iddia edenler, iddiasında olan kişiler oluyor değil mi? Mesela “Hz. İsa (a.s.) vefat etmiştir”, diyoruz. Mesela diyor. Ama nasıl bir vefat? Uykudaki bir vefat. Biz her gün Allah’ın katına Hz. İsa (a.s.) gibi alınıyoruz. Vefat ettiğimizde. Her gün Allah bizi Hz. İsa (a.s.) gibi “teveffeni” cümlesine uygun olarak vefat ettiriyor bizi. Ve katına alıyor Allah. Ve her gün katından yeniden bize bir beden veriyor. Hz. İsa (a.s.) gibi biz her gün iniyoruz yeryüzüne. Yani sadece bedenimiz durması farkı var. Hz. İsa (a.s.)’daki fark bedeni de alınmış olduğu için. Yani rüya halindeyken, uyku halindeyken bedeniyle beraber alınmıştır. Ama insanlar bedeni alınmadan sadece ruhu alınıyor. Ama aynı Hz. İsa (a.s.) gibi Allah’ın katına alınıyorlar. Her insan her akşam uyuduğunda Allah’ın katına alınırlar. Ve her gün Hz. İsa (a.s.)’nın nüzulü gibi her insan nüzul eder, her gün. Bakın kendileri gördüğü halde nüzul ettiklerini ve her seferinde diriltildiklerini gördükleri halde buna şaşırıyorlar. “Bu nasıl olur?” diyorlar. Ama cisme kafayı taktıkları için bir kısmı yani “bedeni olmadan ruhu nasıl döner?”, onun şeyindeler yani şimdi ruhun bedene döneceğine kabul ediyorlar. Her gün Hz. İsa (a.s.) gibi göğe alındıklarını ve yeniden bedenlerine döndüklerini biliyorlar. Ama cismaniyete çok önem verdikleri için, bedenen alınmışken, alınan beden nasıl döner? Buna akılları pek yatmıyor. Yani ruhu alan Allah, değil mi? Zaten görüntü halinde bir varlığız. Ruhu almaya gücü yetiyorsa ve geri gönderiyorsa, beden de bir görüntü varlık. O da bir ruh gibidir. Onu almak niye o kadar zor oluyor? Değil mi? Beynimizin içinde bir görüntüyüz biz, dışarıda varız ama beynimizin içinde bir görüntüyüz. Ruh varlığız biz aynı anda. Bizi alıp geri bıraktığına göre Allah her gün Hz. İsa (a.s.)’yı da rahatça alıp bırakacağı anlaşılıyor. Ama bunları akıllarına sığdıramadıkları için orada Üstad çok detaylı açıklama yapmış. “Gerçekten ölse” diyor bakın, “gerçekten ölse” ve “Ahirete gitse” demiyor, “Ahiretin en uzak noktasına gitse” diyor. “Buna rağmen yine getirecek Hz. İsa (a.s.)’yı” diyor. Yani hiçbir şekilde itiraz edemesinler diye, akılları alsın diye. Mehdi (a.s.)’nin de şahs-ı manevi konusunda böyle bir kilitlenmeye gitmemeleri için o zat, o şahıs diye sürekli vurguluyor ki böyle bir itirazı olmasın. Yani mesela derdi, bir kere söylerdi, “Mehdi (a.s.)” derdi, fakat konuyu devam ettirirdi. Ama sürekli “beklenilen o zat”, “o şahıs”, “Mehdi (a.s.)” kelimelerini sürekli kullanarak bu itirazın yolunu kapatmış. Yani tevil edeceklerini biliyor Bediüzzaman. Batını tefsir yapmaya kalkacaklarını bildiği için bunu imkansız hale getirmiş. Yapanlar sadece acınacak hale geliyorlar şu an. Hakikaten acınacak hale geliyorlar başka bir görüntüsü olmuyor. Çünkü bak Bediüzzaman diyor ki; “eğer Ahir zamanda gelecek Mehdi (a.s.), bu üç vazifeyi üçe bölerse yani üç ayrı Mehdi gelirse ve bunu üç ayrı kişi yaparsa o zaman zaten bu Büyük Mehdi olamaz. Büyük Mehdi olması mümkün değil, çünkü daha öncekiler de böyleydi” diyor Bediüzzaman. “Ben de Mehdi’yim. Abdülkadir Geylani de Mehdi, hepimiz bir Mehdi’yiz, daha öncekiler de Mehdi’yiz. Ama hepimiz bir cihette yaptık” diyor. “Mesela ben diyanet cihetinde yaptım. Abdülkadir Geylani diyanet cihetinde, 12 İmam diyanet cihetinde, efendim Mehdi Abbasi siyaset cihetinde, saltanat cihetinde yapanlar oldu” diyor. “Ama hiçbirisi Ahir zamandaki Mehdi gibi hepsini birden toptan, tek bir şahıs olarak yapmadı” diyor. Ama bakın tekrar söylüyorum. Tek bir şahıs eğer bu görevi yine bölerse, bölünmüş olsaydı yani 3-4 kişiye bölünmüş olsaydı yine Ahir zaman Mehdi’si olamaz. Her biri ayrı ayrı o daha önceki Mehdi’lerin konumunda olur. Çünkü aynı süreç devam ediyor demektir. Çünkü yine bir diyanet Mehdi’si var, yine bir siyaset Mehdi’si var, yine bir saltanat Mehdi’si var. Geçmişe bakıyoruz. Yine bir diyanet, yine bir saltanat, siyaset aynısıdır, hiçbir fark yok. Siyaset Mehdi’si de aynı hepsi aynısıdır. Dolayısıyla tek bir insanın bunların hepsini birden yaptığı görülmemiş olacak. O zaman hiçbiri Büyük Mehdi olamaz. İşte “Büyük Mehdi’nin farkı budur” diyor. “Bir tek ona mahsustur” diyor. Ve “beklenilen” diyor, “asıl” diyor mesela böyle vurgular yapmış. “Beklenilen”, “gerçek olan Mehdi (a.s.)’nin özelliği bütün bu üç görevi de aynı anda yaşadığı anda kendinin bizzat talebeleriyle yapmasıdır” diyor. O yüzden “onlar bu unvanı alamamıştır, geçmiştekiler” diyor. Şimdi de Mehdi (a.s.)’nin Bediüzzaman’ın talebelerinin bir kısmı bunu aklına sığıştıramadığı için zorlanıyorlar şu an. Ama zamanla bu oturacaktır, inşaAllah. Mesela Allah tarafından öldürülen, ölen insanlar var, sürekli geri geliyorlar. Bütün insanlar, bütün insanlık öldürülüyor. Her gün öldürülüyorlar. Bunun üzerinde durmaları çok önemli, Hz. İsa (a.s.)’nın gelişi konusunda her gün onların nüzul ettiğini unutmamaları önemli. Bu örneklere iyi bakarak, Kuran’dan delillerine iyice bakarlarsa daha iyi kavrayabilirler. Bunu bin kere, bin iki yüz kere, bin beş yüz kere falan anlatacağım. Ta ki anlayıncaya kadar inşaAllah. Yani anlamayanlar tabii. Devam edelim.
SUNUCU 1: “Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Mehdi (a.s.)’ye evrimle mücadele de ne yapması gerektiğini söylemiştir, inşaAllah. ‘Bin yıldan daha eski iskelet kemiklerin İmam Mehdi (a.s.) ile konuşacaklar’ (Mikyaal al-Makaarem, 223-224). HHHadiste de bildirildiği üzere Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Mehdi (a.s.)’nin dinsiz kişilerle mücadele de en önemli görevinin halkın en rahat anlayacağı şekilde fosillerle olacağını söylemiştir. İnşaAllah. Allah’a emanet olunuz. Aziz İçli.”
ADNAN OKTAR: Aziz, maşaAllah gözünden bir şey kaçmıyor demek ki Aziz’in. MaşaAllah. Tabii çok şaşırtıcı Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in bu kadar paleontolojiye varıncaya kadar bütün bilim dallarını ve Mehdi (a.s.)’nin ne tür faaliyetler yapacağını en ince kapsamına kadar anlatmış olması çok şaşırtıcı. Ama Mehdi (a.s.) bakın bu kadar faaliyete rağmen aklın ihtiyarini hiç almayacak.
Şimdi mesela dün Davutoğlu Beyefendi bakın ne diyor? Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Genel Kurul’da milletvekillerine bilgi verirken söylediği söz. “Hayalim sınırsız bir dünya” bu nedir biliyor musun? Mehdiyet. Mehdi (a.s.) devrinde olacak olayı anlatıyor. Ve “bütün İslam ülkelerinin, bütün Türklük aleminin sınırlarını kaldıracağız” diyor. Nedir bu? Ben 2 yıldan beri ne anlatıyordum? Bütün sınırlar kalkacak demiyor muydum? Bakın devletin bu konudaki en yetkilisi bunu söylüyor, bak benim söylediğimi, bakın 2 yıl sonra. 2 yıldan beridir söylediğim sözün aynısını aynı detaylarla söylüyor. Bakın, “istiyoruz ki bütün sınırlar açılsın. İstiyoruz ki bu bölgelerde güvenlik hakim olsun.” Yani mesela bir kadın Şam’a kadar tek başına gitsin. Bu Mehdiyetin planı değil midir? 2 yıldan beridir anlatılan bu değil midir?“Çatışma hakim olmasın”. Bütün savaşlar kalkacak demedik mi Mehdi (a.s.) devrinde, bütün silahlar kalkacak demedik mi? Bakın Mehdiyet işte bu. “İşgaller bitsin, bütün savaşlar dursun” diyor. Mehdiyetin ve Hz. İsa (a.s.) zamanının özellikleri bunlar. “Donmuş krizlere çözümler bulunsun.” Mehdi (a.s.) devrinde ekonomik kriz sürecek demedik mi? Sevgiyle, muhabbetle, cömertlikle çözülecek dedik, bunu. “Bu perspektif hayata geçtiğinde bu bölgenin lokomotifi Türkiye olacaktır.” Ben Türkiye lider olacak demedim mi? Lokomotif Türkiye olacak demedim mi? Aynısı değil mi bunlar. 2 yıldan beridir anlattığım bakın ben ne dedim; “ben evdeyim ama fikirlerim iktidarda” dedim. Yani benim gidip Başbakanlık’ta oturmama veyahut şurada burada oturmama gerek yok. Evimde olmam yeterli ama fikirlerim iktidar oluyor. Bu çok önemli. Bu aynı zamanda şu anki bu Dışişleri Bakanı’nın ifadesi Türkiye’nin resmi devlet politikasıdır. Bakın bu çok önemli. Davutoğlu’nun kendi fikri değil bu. Bu Türkiye’nin resmi devlete ait, devlet politikasıdır. Yani bütün devletin kabul ettiği politikadır. Bu işte gürül gürül, cayır cayır Mehdiyet’tir. Baksana ne kadar güzel sözler.
Şu kısmı bir oku sen. “24 Nisan’da Balkan Barışı anılacak” diyor en altta.
SUNUCU 2:İnşaAllah. “24 Nisan Balkan Barışı ile anılacak, 24 Nisan 2010'un ''Büyük Balkan barışının başladığı gün'' olarak hatırlanacağını dile getiren Davutoğlu, 15 yıldır birbirleriyle görüşmeyen Sırbistan ve Bosna Hersek Cumhurbaşkanları’nın, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün ev sahipliğinde buluştuklarını ve Balkanlar'da ortak adım atma kararı aldıklarını kaydetti. Donmuş krizlerin çözüme kavuşması için çaba gösterdiklerini ifade eden Davutoğlu, Kafkasya'ya da aynı perspektifle baktıklarını söyledi”.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Bu gelişmeleri dikkatlice izleyen, dediklerimizin bir bir doğru çıktığını da görmüş olur inşaAllah. Devam edelim.
SUNUCU 2:Bir izleyicimiz de fark etmiş onu.
ADNAN OKTAR:Ne diyor?
SUNUCU 2:Söyleyebilir miyim? “Çok kıymetli Hocam, Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu Bosna Hersek ve Sırbistan liderleriyle bir araya geldiği toplantıda, ‘istiyoruz ki bütün sınırlar açılsın. İstiyoruz ki bu bölgelerde güvenlik hakim olsun. Çatışma hakim olmasın. İşgaller bitsin. Donmuş krizlere çözümler bulunsun. Bu perspektif hayata geçtiğinde bu bölgenin lokomotifi Türkiye olacaktır’ dedi. Hocam siz yıllardır ülkeler arasında gerçek birliğin oluşması için vizelerin ve sınırların kalkması konusunda ne kadar önemli olduğunu hep dile getiriyordunuz. MaşaAllah fikirleriniz bir süre sonra hepimizin isteği oluyor”, Turgut Koca.
ADNAN OKTAR:İyi bak maşaAllah. Kardeşlerimiz de durumun farkında demek ki. 800’ün üzerinde şu an “Ne demişti, Ne oldu”da bakın bir şey söylüyorum, mutlaka oluyor. Bir şey söylüyorum mutlaka oluyor. Allah’ın dilemesiyle maşaAllah. Akılcı olmayan, doğru olmayan bir şeyi söylemem.
Mesela bak Bediüzzaman için bir cümle. “Hakiki beklenilen ve bir asır sonra gelecek olan o zat.” Şimdi bir insan bunu nasıl değerlendirebilir, bu cümleyi? Bakın “beklenilen” demiyor, “hakiki beklenilen” ki orada böyle tevil etmeye kalkmasınlar. “Ve bir asır sonra gelecek” bir asır yani kendisi 1300’lerde, o zaman 1400’lerde demektir. Bir asır sonra zamanı da bildiriyor, “gelecek o zat.” Buna rağmen bunu tevil edip, “yok, orada demek istediği o değil” diyorlar. “Bediüzzaman, öyle olur mu? ‘Hakiki beklenilen’ kendini kast ediyor. ‘Bir asır sonra gelecek’, Risale-i Nur’un intişar edecek onu kast ediyor”, diyorlar. “ ‘O zat’ da zaten şahsı maneviyi kast ediyor” diyorlar. Kardeşim o zaman “kavak ağacı” deyince ben, “masa” anlayayım, “masa” deyince “televizyon” anlayayım. Böyle şey olur mu? “Masa” demek istememiştir. Bediüzzaman diyecek ki o zaman, masadan bahsedecek, “böyle olur mu sen yüzeysel zahire bakıyorsun? Masadan kastı televizyon onun kast ettiği” diyecek. “Yürümeyle neyi kastetti?” diyeceğiz, “onunla uçmayı kastetti” diyecek. Olur mu o zaman? Risale-i Nur’un tamamı şüpheli hale gelir o zaman. Risale-i Nur zaten tefsir kitabı, açıklama kitabı. Açıklamanın açıklaması olur mu? Müteşabihi açıklamış, o müteşabih de açıklama diyor. Olmadıki o zaman. Müteşabihi açmış zaten şerh etmiş, tefsir etmiş, bir daha onun açıklaması olmaz. “Biz yaparız” diyor. Yaparsa yapar, adam abdestsiz namaz kılıyor, “ben kıldım oldu” diyor adam. Ona benzer o zaman yani. Olmaz öyle, “ben yaptım” olmaz, “ben dedim oldu” olmaz. Risale-i Nur’a tam sadık olmak lazım. Samimi izlemeleri lazım. Ne deniyorsa o. Hadis olsa tamam. Müteşabih oluyor mesela açıkça belli onu şerh edersin. Zaten o müteşabih hadisleri almış, “benim özelliğim ne?” diyor Bediüzzaman, “mütaşabih hadisleri açıyorum ve şerh ediyorum”, diyor. “İlimde Rasih olanlar, Allah-u alem bilsevap diyerek o gizli hakikatleri izhar ederler, açıklarlar” diyor. “Ben şerh ettim, açıkladım” diyor. “Ne anlama geldiğini açıkladım”, diyor. “Şimdi Bediüzzaman açıkladı ama ben şimdi asıl şerhi ben yapacağım, asıl müteşabihi ben çözeceğim”, diyor. Bediüzzaman’ın o müteşabih sözünü size açayım, diyor. Bambaşka bir anlam. O zaman bütün Risale-i Nur’un yeniden yazılması lazım. O müteşabihi yazan, onu anlatan batın alimleri kimse, batını tefsirci Hocalar Risale-i Nur’u bir kenara koymaları lazım. Yeniden Risale-i Nur’un batın tefsirini yapacaklar. O zaman bizim onu okumamız gerekiyor. Risale-i Nur geçerli değil o zaman. Demek ki halka hitap etmiyor. İnsanlara hitap etmiyor. Ve izahları da geçerli değil. Batın tefsircilerinin söyledikleri geçerli oluyor o zaman. Bu olmaz. Biz Bediüzzaman’a göre hareket ederiz. Devam edelim.
SUNUCU 1:“Bizlere evrimi savunan insanlara karşı söylememiz gereken ve evrimin saçma olduğunu ispat edecek üç temel şey söyleyebilir misiniz, inşaAllah? Yani söylemesi de anlaması da kolay olan üç şey söyleyebilirseniz, çok seviniriz. Serdar Yavuz, İskoçya.”
ADNAN OKTAR:Yöntem budur Darwinizm’de. Yani Darwinizm bataklığına girip onlarla boğuşmak değil, havadan böyle F-104’le vuracaklar. Bataklığın içinde boğuşmaya kalkarsan olmaz. Adam adamın ufku geniş, adamın vakti var. Diyor ki “saç telinin kenarlarında bazen kırılmalar olur. Bu evrimin vurgusudur” diyor. “Yaratılış olsa, saç telinin kırılmaması gerekiyordu” diyor. Şimdi işi gücü bırak adamla uğraş. Böyle olmaz. Tepeden, “kardeşim, bir protein, en temel madde artık, en kolayı, tesadüfen olabilir mi?” diyeceksin. “Olur” dediyse, “haydi bana müsaade” diyecek. Çünkü yalan söylüyor, net. Çünkü hiçbir bilim adamı kabul etmiyor dünyada. “Olamaz” diyorsa, “uzaylılar yaptı” diyorsa, “gel alnından öpeyim, bana müsaade” diyecek. Yine yaratılışı kabul etmiş oluyor o zaman, değil mi? Öbür türlü yalan söylemiş oluyor. Öbüründe de yaratılışı kabul etmiş oluyor. Çünkü “birisi yarattı” diyor yine. Ara fosil rica edecekler bir tane. “Hep beraber Hocamızın yanına gidelim” diyecekler, bulduklarında. Çünkü 10 trilyonu tık alacaklar o anda. Yalan söylediyse, bu da olmaz. İnşaAllah. Ve 350 milyon yaratılışı ispat eden fosili bize açıklayacaklar. Zaten açıklayamazlar. Ama sırf proteini sormaları yeterlidir. Tek bir tane soru, başka şeye gerek yok. Devam edelim.
SUNUCU 2:“Selamun aleyküm, hayırlı akşamlar.”
ADNAN OKTAR:Hayırlı akşamlar.
SUNUCU 2:“Sayın Hocam, bugün haberlerde Nuh’un Gemisinin Ağrı Dağı’nda bulunduğunu bütün Türkiye öğrendi. Haberlerde ayrıca İlahi Kitaplarda, Tevrat ve Kuran’da da bahsedildiği bildirildi. Bu dünya çapında çok önemli bir haber. Darwinistleri etkileyecek çok önemli bir haber detaylarıyla anlatır mısınız? Allah İslam’ın dünya hakimiyetini bir an öne gerçekleştirsin. Amin.” İstanbul’dan Mustafa Dursun.
ADNAN OKTAR:Yani baktım, bayağı benziyor. Nuh’un Gemisi’ne. Çok benziyor, öyle pek yalana benzemiyor. Çünkü yapı tam klasik gemi yapısı. Koskoca kalın ahşap, Ağrı Dağı’nın tepesinde geminin ne işi var? Yani nasıl açıklanabilir bu? Ve yaşı da uygun. Yaklaşık 5000 yıllık falan, 4800 yıllık falan bir şey. Yaşı da uygun, tufan dönemine. Geminin kullanılış stili de uygun. Hayvanları bağlamak için takılan demirler, şunlar, bunlar, falan feşmekan. Tahtaların kalınlığı, her şey uygun. Allah-u alem o, yani Nuh’un Gemisi. Birçok kutsal emanet bulunacak dememiş miydim? Bak, 1400 senedir bulunmuyor, ama Mehdi (a.s.) devrinde bulunmaya başlanıyor. Daha Kutsal Sandık da çıkacak, daha birçok şey çıkacak inşaAllah. Tevrat’ın orijinali çıkacak, İncil’in orijinali çıkacak. Birçok harikalar duyacaksınız, inşaAllah. Allah-u alem gemi o. Yani bana verilen verilere göre, şu anki delillere göre net görünüyor. Eğer yanlış değilse o haber, gördüğüm fotoğraflar ve aldığım bilgi yanlış değilse, çok sarih, klasik gemi. Koskocaman, tarif edilen çapa uygun, tarif edilen büyüklükte, hakikaten de oranın kimyasal yapısından, bir de aşırı soğuk olmasından dolayı ahşap bozulmamış, kalmış. Bir mucize, çok şaşırtıcı.
SUNUCU 1:“Sevgili Hocam, sohbetlerinizi her gece büyük bir ilgiyle takip ediyorum. Rabbimi Kuran’a göre doğru bir şekilde tanımamı sağlayan, ruhumu açan, beni Allah’a yaklaştıran anlatımlarınız için Allah sizden razı olsun. 26 Nisan tarihli sohbetinizde bu önümüzdeki 10 yıl için çok önemli olaylarla dolu olacağını belirttiniz. Benim anladığım kadarıyla, bu zorlukların artacağı 10 yıl, Mehdi (a.s.) cemaati açısından da belirleyici olacak. Yani Mehdi (a.s.) Hazretleri’nin yanında bulunan saf, halis imana sahip kişilerle, kalplerinde hastalık bulunan münafık tıynetli kişilerin ayrılacağı bir dönem olacak. Bu yaptığım çıkarım doğru mu Hocam? Müjde Tire, İzmir.”
ADNAN OKTAR: MaşaAllah Müjde’ye. Evet doğru, çıkarımı doğru, inşaAllah.
Şimdi herhangi bir sayfa açıyorum. Beril Hocam, zat-ı alinize vereceğim. Gonca Tok, Muğla.
SUNUCU 2:“"Onun (deccalin) akıllara hayret veren işlerinden biri de şudur: Günde üç defa denize dalacak; ellerinin biri uzundur. Uzun olan eliyle denizin dibine dayanacak, diğer eliyle denizin dibine dayanacak diğer elleriyle derinliklerdeki balıklardan istediğini tutup çıkaracak" (Ebu Nuaym Hüzeyfe (r.a)'dan nakil edilmiştir, Kıyamet Alametleri, 10. baskı, s. 216). Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde Ahir zamanda deccalin "denizin dibine uzanarak, derinlerdeki balıkların tutup çıkaracağı" na işaret edilmiştir. Günümüzde su ürünleri avcılığında kullanılan "trol ağları", hadisin işaretiyle tam olarak mutabık görünmektedir (en doğrusunu Allah bilir). Trol ağları ile avcılık, pek çok türün aynı anda avlanıldığı bir avcılık dalı olduğundan "multi avcılık" da denilmektedir. Bir sürütme ağı olan trol, dip ve orta su balıkçılığında kullanılmaktadır. Çelik halatlarla denizin dibini tarayan bu ağlar, önüne çıkan tüm balıkları içine almaktadır.” Gonca Tok tekrardan devam ediyor. “(Deccal) Yıkılmaya yüz tutmuş bir harabenin yanından geçerken "Haydi altında saklı olan defineni çıkar!" diye emir verecek, anında define meydana çıkacak" (Müslim, Nuvvas'dan nakledilmiştir, Kıyamet Alametleri, Sayfa 219). Günümüzde yer altındaki metalleri tespit eden, değerli ve değerli olmayan metalleri ve metal alaşımlarını birbirinden ayıran dedektörler sayesinde, bir binanın, göçüğün ya da toprağın altında gömünün metal olup olmadığı hemen anlaşılmaktadır. Gömülü olan altın, gümüş, bakır, bronz gibi metallerin yerlerinin kolaylıkla tespit edilmesini sağlayan bu dedektörler mühendislikte, inşaatta, askeriyede sıkça kullanıldığı gibi, bazı kimseler tarafından da define dedektörü olarak kullanılmaktadır. Bu hadis-i şerif'te de, define dedektörü gibi bir aletin kullanılmasına işaret ediliyor olabilir. Bu yolla, yıkılmak üzere olan binanın altında hazine olduğu tespit edilmiş ve bu hazine yeryüzüne çıkarılmış olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.) Harun Yahya Hocam bu konuyu çok güzel açıklamış. Sevgiler, selamlar.”
ADNAN OKTAR:Biz de ona sevgiler ve selamlar sunuyoruz tekrar inşaAllah. Ne anlatalım? Ben size bir yazı daha okutayım. Bismillah, herhangi bir sayfa açıyorum. Mesut Zaimoğlu Sivas’tan yazmış. Onu oku.
SUNUCU 1:“"Benliğime hakim olan zata yemin ederim ki, Meryem'in oğlunun adaletli bir hakem olarak size inmesi pek yakındır. O, Haç'ı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak; mal (o nisbette) çoğalacak ki, kimse onu kabul etmeyecektir" (Sünen-i Tırmizi Tercemesi, Hadis No: 2334, Mütercim: Osman Zeki Mollamahmutoğlu, Yunus Emre Yayınları, c. 4, s. 93). Hz. Mehdi (a.s.)'nin bu yüzyılda gelmesinden şiddetli rahatsız olanlar, Hz. İsa (a.s.)'nın gelişinden de tahmin edilemeyecek kadar rahatsızlar. Bu şeytani bir öfke. Hz. Mehdi (a.s.) gerçeğini, Hz. İsa (a.s.) gerçeğini gizlemek için bin bir çeşit taktik ve yöntem deneyen bazı çevreler yakın bir gelecekte çok utanıp mahcup olacaklar. Dünyada ve Ahirette bu utancı yaşayacaklar inşaAllah.”
ADNAN OKTAR: Diyor kardeşimiz. Haklı tabii maşaAllah.Herhangi bir sayfa daha açalım. Vehbi Ayık, Bartın’dan. Onu okuyabilirsin. Seçil Neciboğulları var, Kilis’ten. Onun yazısı var. Önce Vehbi Ayık’ı okuyabilirsin.
SUNUCU 1:Vehbi Ayık, Bartın’dan. “Bir kısım zahirî ulemalar (hadislerin dış anlamlarına bakarak hüküm veren alimler), o rivayet ve hadîslerin zahirine (dış anlamlarına) bakıp şüpheye düşmüşler. veya sıhhatini (doğruluğunu) (hurafe gibi, masallarda anlatılan gerçek dışı bir şey gibi yanlış) inkâr edip veya hurafevari bir mana verip âdeta muhal bir sureti (adeta imkansız, aklın vicdani kanaatle karar verme özelliğini ortadan kaldıracak özelliklerde bir şahsı) bekler bir tarzda (anlattıkları için), avam-ı müslimîne (böyle metafizik açıklamalara inanmada zorlanacak veya bu sebeple hiç inanmayacakları için, halktan bilgisi olmayan Müslümanlara imani yönden) zarar verirler (Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Kastamonu Lahikası S. 80)”.
ADNAN OKTAR:Evet doğru, Cübbeli mantığının nasıl zararlı olacağını Bediüzzaman açıklıyor, Risale-i Nur Külliyatı’nda.
SUNUCU 2:Seçil Necipoğulları, Kilis’ten. “"Ümmetimden başı sarıklı yetmiş bin alim kişi, deccale tabi olacaklar" (İmam Ahmed bin Hanbel, Müsned, sf. 796). Hadis-i Şerif'in işaret ettiği anlam şu; İslamiyet'e en büyük darbeyi, İslam'a hizmet görünümünde, aklı zayıf, cahil Hocalar verecek. Bu kişiler yaptıkları akılsızca izahlarla halkı İslam'dan, Kuran'dan uzaklaştırarak, dinsizliğe hizmet edecekler. Akıllı, tutarlı bir İslam anlayışı yerine yalan, yanlış ve hurafelerle dolu uydurma bir inanç sistemi geliştirecekler. Bu kişilerin başlarında sarık da olacak. Hz. Mehdi (a.s.)'ye karşı küfürle işbirliği yaparak saldırganlaşacaklar hatta, şehirde bir sahte alimin Hz. Mehdi (a.s.)'ye karşı mücadele edeceği ve Hz. Mehdi (a.s.)'nin onu etkisiz hale getireceği rivayetlerde var. İmam Rabbani Hazretlerinin, Mektubat-i Rabbani isimli eserinin 1. cilt, 535. sayfasında da bu konu açıklanıyor.”
ADNAN OKTAR: Tamam inşaAllah. Evet ara verelim.
SUNUCU 1: Kısa bir aradan sonra tekrar birlikte olacağız sevgili izleyenler.
SUNUCU 2: Tekrar yayınımıza hoş geldiniz. Bir hatırlatma yapalım. Harunyahya.tv sitesinden 24 saat yayınlarımızı takip edebilirsiniz. Soru ve görüşlerinizi bize ahirzamansohbetleri@hotmail.com adresinden ulaştırabilirsiniz. Ayrıca Harunyahya.org ve Harunyahya.net adreslerinden Hocamızın tüm eserlerini ücretsiz olarak indirebilirsiniz. Hocam sorularla mı devam edelim inşaAllah?
ADNAN OKTAR:Oktar Hocam ile devam edeceğiz herhalde inşaAllah. Hocam bugün bir hayli şık. MaşaAllah, maşaAllah. Oktar Hocam, görelim neler anlatacaksın inşaAllah.
OKTAR BABUNA:Estağfurullah. Bir sitede Hocam inşaAllah, “Sorularla Risale” sitesinde “Kastamonu Lahikası'nda “faraza hakiki beklenen o zat dahi” ifadesinden “ve bir asır sonra gelecek” ibaresinin kaldırıldığı iddia edilmektedir. Bu konuda ne dersiniz?” diye bir soru sormuşlar Hocam inşaAllah. Altta da bu şekilde bir cevap vardı inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Biz bu konuyu biliyoruz, anlattık bunu. Başka ne var?
OKTAR BABUNA: Bunun dışında bir göz var Hocam inşaAllah. Mantis gözü diye. Onunla ilgili evrimci bir haber çıkmış, güya evrime bağlamışlar ama muazzam bir mucize var. Allah’ın yaratılış mucizesi.
ADNAN OKTAR:Bakayım.
OKTAR BABUNA: 400 milyon yıllık bir göz Hocam inşaAllah. İnsan gözünden kat kat daha üstün bir yapısı var inşaAllah. Hemen açıyorum Hocam inşaAllah. Bu “Mantis karidesi” diye bir karides cinsi. Gözlerinin özelliği, inşaAllah, 100 bine yakın renk görebiliyor. İnsanın 10 katı daha fazla renk görüyor. İnsan gözünde 3 tane renk görebilen hücre varken onda 12 çeşit var. Ayrıca bir de teknik bir şey olarak da polarize dairesel ışığı da görebiliyormuş. Bu teknolojiyi taklit etmeye çalışıyorlar inşaAllah. Bunu evrime bağlamaları çok şey, çünkü 400 milyon yıllık bir geçmişi var ve elimizde de fosil var. Getirtebiliriz aslında, getirecektik ama. Hiçbir değişikliğe uğramamış ve mükemmel olarak birden bire ortaya çıkıyor.
ADNAN OKTAR:Dünyanın en ileri teknolojisini uyguluyor, değil mi?
OKTAR BABUNA: İnşaAllah. En mükemmel göz yapısı olduğunu söylüyorlar. MaşaAllah.
ADNAN OKTAR: Şu an bunu nelerde kullanmak istiyorlar, bu teknolojiyi?
OKTAR BABUNA: Bu işte, teknolojiye uyarlamak istiyorlar. Bu polarize ışığın görünümünü algılayacak kamera içlerine.
ADNAN OKTAR: Şu, bu falan, kamera konularında.
OKTAR BABUNA: Evet.
ADNAN OKTAR: Yani Mantis kadar bir durumları olmamış mı oluyor?
OKTAR BABUNA: Evet Hocam. 400 milyon yıl önce de bu şekilde, bu gözle görüyor Hocam inşaAlllah ve birden bire ortaya çıkıyor.
ADNAN OKTAR: Yalnız bu biraz kabadayı herhalde.
OKTAR BABUNA: Evet Hocam. Bir de bunun tokmakları var ayrıca. Bu da ayrı bir mucizesi. Dünyanın en süratli hareket eden canlılarından bir tanesi. Onunla vurarak o yengeçlerin sert kabuklarını mesela parçalayabiliyor. Orada bir bardağın, camın altına saklanan bir avını yakalamak için tek bir vuruşta bütün camı parçalıyor. Onunla kabuklu deniz hayvanlarının da kabuklarını kırabiliyor ayrıca.
ADNAN OKTAR: Bu herif çok tehlikeliymiş.
OKTAR BABUNA: Evet. Bu şekilde avlanıyor. MaşaAllah.
ADNAN OKTAR: Koydu mu oturtuyor. Çok acayip.
OKTAR BABUNA: Bir sinek var Hocam, onu gösterelim mi?
ADNAN OKTAR: Görelim.
OKTAR BABUNA: Bu da “Sinsi Göz Sineği” diye bir sinek. Gözleri var. Göz yapısı çok değişik. Dişisini çekmek için kendine özel olarak bu kenarında gözün durduğu kanallara sıvı pompalayarak onu genişletecek. Şimdi onu gösterecek inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Ambalajından çıktı herhalde?
OKTAR BABUNA: Evet, ambalajından çıktı, inşaAllah. Birazdan temizlenip harekete geçecek inşaAllah. O gözleri iyice dışarı çıkıyor. Bu dişisini çekebilmek için uyguladığı bir sistem bu.
ADNAN OKTAR:Daha nasıl çıksın, iyice, akıl almaz patlamış dışarıya. Daha da?
OKTAR BABUNA: Evet, evet inşaAllah, şimdi sıvı pompalayarak gösterecek onu, gözleriyle hatta bakın burada başladı. Hava pompalayarak daha doğrusu, hava kabarcıklarıyla. O kanallar açılıyor Hocam bu şekilde. Gözleri daha da dışarıda olmaya başlıyor, uzanıyor.
ADNAN OKTAR:Bu erkek mi, dişi mi bu?
OKTAR BABUNA: Erkek diye biliyorum ama tekrar kontrol ederim inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Kendini Humphrey Bogart gibi görüyor olabilir.
OKTAR BABUNA: Burada bakın, böyle bayağı bir dışarıya doğru uzattı. Çok değişik bir canlı maşaAllah.
ADNAN OKTAR: Daha yakışıklı olduğunu düşünerek, öyle mi?
OKTAR BABUNA: Evet. MaşaAllah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah.
OKTAR BABUNA: Ve hiçbir fonksiyonunda da kaybolma olmuyor, görmeye de devam ediyor o şekilde. MaşaAllah. Temizliyor şimdi,
ADNAN OKTAR:Süslüyor.
OKTAR BABUNA:Süslüyor evet. Son kırışıkları da düzeltiyor öyle.
ADNAN OKTAR: Şu an son şekli mi bu?
OKTAR BABUNA: Evet. Son şeklini aldı. MaşaAllah. Bu şekilde devam ediyor yaşantısına inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Allah, Allah hayret, çok değişik.
OKTAR BABUNA: Bir de baykuş var Hocam, onu gösterelim mi? Çok sevimli bir şey. Burada baykuş duruyor karşısında. Normal hali bu. Böyle bir şey çıktığında, bambaşka bir şekle.
ADNAN OKTAR: Korkudan?
OKTAR BABUNA: Evet korkudan.
ADNAN OKTAR: Hoppala, yassılaşıyor mu o, ne yapıyor?
OKTAR BABUNA: Yüzünün ifadesi falan hepsi değişti. Şimdi ağır çekim gösterecek.
ADNAN OKTAR: Ne şeker şey. El, yüz ekşidi. Limon damlatmış gibi oldu suratı. Pestil gibi oldu.
OKTAR BABUNA: Şeytandan Allah’a sığınırım: “Göklerde ve yerde bulunanlar O’nundur; hepsi O’na ‘gönülden boyun eğmiş’ bulunuyorlar.” Rum Suresi, 26. İnşaAllah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah.
OKTAR BABUNA: Bir de papağan var Hocam, müzikle komik hareketler yapmaya başlıyor. Gösterelim mi onu?
ADNAN OKTAR: Göster. Hoppala. Hard rockçı falan bu.
OKTAR BABUNA: Bayağı hoşuna gitmiş.
ADNAN OKTAR: Benim bildiğim hard rockçılar yapıyor bunu.
OKTAR BABUNA: Dağıtıyor biraz, inşaAllah Hocam.
ADNAN OKTAR: Evet. Oktar Hocam, var mı daha söyleyeceğin?
OKTAR BABUNA: Var Hocam inşaAllah. Bir bebek var. Bunun da uykusu gelmiş.
SUNUCU 2: MaşaAllah.
ADNAN OKTAR: Alkol zehirlenmesi gibi bu.
SUNUCU 2: Çok sevimli.
ADNAN OKTAR: Öbür arkadaşı da boşluğa doğru bakıyor.
OKTAR BABUNA: Hiç ilgilenmiyor.
ADNAN OKTAR: Ama acayip gürbüz maşaAllah. Çocuğu adam gibi bir yere yatırsaydılar. Ne yapacağını tam anlayamamış durumda. Başka ne var?
OKTAR BABUNA: Bu karides geldi Hocam inşaAllah. Bu gösterdikleri, 95 milyon yıllık hali, burada görülen hali inşaAllah.
ADNAN OKTAR: 95 milyon yıllık halini bir göster önce.
OKTAR BABUNA: Bu fosil Hocam inşaAllah 95 milyon yıllık, bu da günümüzdeki hali. Bu biraz önce gösterdiğiniz canlı.
ADNAN OKTAR: Çıksınlar evrimciler bizim yaptığımız gibi böyle kameraya tutsunlar fosili alenen. Bak diyorum, kaç milyon yıllık dedin?
OKTAR BABUNA: 95 milyon yıllık Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Mantis?
OKTAR BABUNA: Evet mantis karidesi.
ADNAN OKTAR: Mantis karidesi olduğu gibi duruyor.
OKTAR BABUNA: Milimetresi milimetresine aynı, bütün detayları yakından bakıldığında.
ADNAN OKTAR: Aynısı, “kardeşim aklımız yatmıyor biz incelemek istiyoruz” diyorlarsa, gelsinler hemen göndereyim, istedikleri üniversitede inceletebilirler, serbest.
OKTAR BABUNA: Bir de anlattıkları o kadar büyük mucize ki yani, teknolojik olarak taklit dahi edilemeyen bir sistem birden bire Allah’ın yaratmasıyla ortaya çıkıyor.
ADNAN OKTAR: Evet, bak gözleri falan olduğu gibi duruyor hakikaten, en ince detayına kadar. Kuyruğu muyruğu falan hepsi en ufak detayına kadar. Biz ispatlı konuşuyoruz. Onlar hayali konuşuyorlar evrimciler. Değil mi?
OKTAR BABUNA: Bir de elinizde hazır olarak vardı Hocam maşaAllah bu fosiller, evvel Allah. Bugün haberi çıkmıştı, bugün de fosilini göstermiş olduk.
ADNAN OKTAR: Tabii maşaAllah. Yiğit Bulut programına çıktıklarında evrimcilerden beklediğimiz bu. Arkadaş elimizde deliliniz var mı? Getirecekler. Delil olmadan konuşurlarsa biz inanmayız, kimse de inanmaz. Proteinler için ne dediler? Proteinler olur mu diyorlar tesadüfen?
OKTAR BABUNA:Dün proteinlerin sözü geçmişti ama tam hatırlamıyorum.
ADNAN OKTAR: Önce bir “proteinler tesadüfen oldu” demişler, arkasından “hücre tesadüfen oldu” demişler. Şu an yani yatmış vaziyetteler. İnşaAllah. Yani dünyadaki bütün bilim adamları, Darwinist olan olmayan herkes biliyor ki, proteinin tesadüfen meydana gelmesi mümkün değil, tesadüfen olması. Hücrenin olması hiç mümkün değil . Onlar için bu bir muamma hiçbir şekilde bilemiyorlar, uzaylılar yaptı diyorlar. Bak cehaletinden çıktı, “evet tesadüfen olur” dedi. Neye göre tesadüfen olur? Olur. Kime göre? O vatandaşa göre olur. Peki Darwinistlere göre oluyor mu? Olmaz. Yaratılışı savunan bilim adamlarına göre mümkün mü? Değil. Ama oraya çıkıp televizyonda Türk halkına doğru olmayan bir bilgi verdi, çok ayıp etti.
OKTAR BABUNA: Siz çok detaylı olarak açıklamıştınız, cansız maddelerin, atomların nasıl bir araya gelip, canlı yapamayacağını, ona “olur” dedi dün böyle. “Cansız maddeden olur mu?” diye sordu, “evet olur, cansız maddeler bir araya gelip, canlıları yaparlar” dedi. Bu şekilde konuştu.
ADNAN OKTAR: Kardeşim o zaman serbest ateş başlamış demek ki. Poligona dönüşmüş orada, devamlı bir doğru olmayan bir şey olmuş oluyor.
OKTAR BABUNA: Ama Allah gösterdi, sizin olmanız lazım Hocam orada, yetersiz kaldılar.
ADNAN OKTAR: Yani kardeşim bakın benim orada olmama da gerek yok. Benim namım yeter onlara namım. Yani onu seyreden herkesin aklına ben gelmiyor muyum? Yiğit Bulut’un programında herkesin aklına ben geliyor muyum, gelmiyor muyum? Bitti. Silindir gibi ezecek birini bildiği müddetçe, orada adamların anlattıkları hiçtir, yani dini konuları tenzih ederim. Oktar Hocam sen devam et.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah Hocam. Dün bahsettikleri konularda mutasyonları da bahsettiler Hocam, inşaAllah. Mutasyonların güya evrimleştirici etkisi olduğunu. Bütün verdikleri örnekler de yanlıştı. Hem örnekleri yanlıştı, hem genel mantık olarak da yanlış. Halbuki Hocamızın kitaplarında da çok açık detaylı okuyanlar göreceklerdir. “Evrim Aldatmacası” özellikle o kitabı okurlarsa. Mutasyonlar, rastgele değişiklikler, mesela bir kitaptaki rastgele harf değişiklikleri gibi mutlaka o kitabı bozar. Herkes bilir bunu yani, çocukların bile bileceği bir şeydir. Hele DNA gibi kompleks bir yapıda mutlaka zararlıdır. Onlar da tam tersine faydalı olup, organlar ve türler oluştuğunu, bambaşka canlılara dönüştüğünü iddia ediyorlar. Yani şunun gibi kitapta çok değişiklik olursa tarih kitabı fizik kitabına dönüşür, fizik kitabı biyoloji kitabına dönüşür gibi mantıksız bir iddia ile çıkıyorlar.
ADNAN OKTAR: “Esselamünaleyküm ve rahmetullah, Allah muhabbetinizi, cesaretinizi arttırsın Hocam. Bir sorum olacak inşaAllah.” Aleyna aleykümselam ve rahmetullahi ve berakatühü. “İnsanın Allah’ı düşünürken tefekkür ederken, esnemesini nasıl yorumlarsınız? Selam, saygı ve dua ile.” Şimdi normal bir hareket değil tabii, güzel bir hareket değil. Bizim programlarımızda öyle bir şeye ben hiç rastlamadım şu ana kadar, iki yıldan beri. İrade ve akılla ilgili bir şey bu. Yani bir ruh temizliği vardır, bir refleks temizliği vardır insanın. Bir de beden temizliği vardır. Ruhunu temizler, bir de reflekslerini temizlemesi lazım. Reflekslerinden bir tanesi de esnemesidir. İnsan isterse bön bön de bakabilir ama dikkatli de bakabilir. İsterse esneyebilir sürekli nefes almadan ama iradesini kullanır esnemeyebilir. İradesini kullanacak yapmayacak. Mesela Peygamberler hiç esnemezler, hiçbir peygamber esnemez. Peygamberlere benzememiz gerektiğine göre biz de irademizi kullanıp yapmayacağız, inşaAllah. Bir de bağıra bağıra, öyle tipler oluyor böyle var gücüyle bağırarak falan, yerlere yatarak, bir de arkaya doğru da kasılarak, yani biraz garip duruyor.
“Selamun aleyküm aslan, Hocam” diyor. Hakan sen de aslansın ve aleyna aleykümselam. “Nuh’un Gemisi Kuran’a göre Cudi Dağı’nda değil miydi? Ben mi yanlış hatırlıyorum? İnşaAllah. Bulunduğu iddia edilen geminin Nuhun Gemisi olduğuna inandığınızı söylediniz” diyor. Evet doğru söyledim, yani Allah-u alem o. Cudi Dağı, “cudi“ zaten dağ demek. Cudi Dağı Cudi’de Kuran’da, Cudi değil mi? Dağ. Gemi dağa geldi, orada karaya oturdu diyor. Cudi denen budur, dağdır. Yani o adı, o dağa vermiştir. Dolayısıyla her hangi bir dağa geminin oturduğu söyleniyor ki, bu Ağrı Dağı şeklinde bilinir. Fakat niye ise tedirgin oluyorlar Ağrı Dağı’nda olmasından. Ağrı bize ait bir il, bizim Türkiye sınırları içinde olan bir yer. Ve Mehdi(a.s.)’nin de burada zuhur edeceğine dair ciddi bir alamettir bu. Birçok kutsal emanet de yine Türkiye’de çıkacaktır inşaAllah. Hatay’da mesela çıkacak, çok manidar Nuh’un Gemisi Ağrı Dağı’nda bulunuyor. Şimdi ufak tefek tahta parçaları falan olsa tamam aklımız alır, ama orada net olarak bir gemi fosili var. Yani bunun açıklaması yok. Dağda geminin ne işi var? Kim çıkarır dağa gemiyi? Niye çıkarsın adamlar? İnşaAllah.
OKTAR BABUNA: Bir de sizin tam yoğun olarak bahsettiğiniz bir dönemin akabinde bulundu Hocam maşaAllah. Hep kutsal emanetlerin bulunacağını söylüyordunuz zaten siz.
ADNAN OKTAR: Endonezya’da satılan bu kitabı tanıt Oktar. “Best-seller” öyle bir eser. Ne diyor burada? Kitabı bana ithaf etmiş inşaAllah. “Endonezya’nın en çok satılan roman yazarı” diyor, Oktar Hocam tanıt.
OKTAR BABUNA: Estağfurullah.
ADNAN OKTAR: Şimdi ben kendi kendimi övmüşüm gibi olmasın.
OKTAR BABUNA: Endonezya’nın en çok satılan roman yazarı Andrea Hirata’nın 2007’de yayınladığı “Edensor” adlı roman, giriş bölümünde alıntı var burada, Hocamızdan alıntı bunu da gösterelim. Giriş bölümündeki alıntı, Hocamıza ithaf ederek. Bakın burada da yazmış altına Hocamızın adını “Harun Yahya” diye.
ADNAN OKTAR: Milli Eğitim Bakanlığı’nın yayınladığı 10. sınıf biyoloji kitabı, devletin resmi kitaplarında benim kitaplarım kaynak gösteriliyor ve benim kitaplarımdan alıntıyla basılıyor. Nerede? Endonezya’da. Buyurun gösterin kitabı, biyoloji kitabı. İnşaAllah darısı diğer İslam ülkelerine, inşaAllah. Başka ülkelerde de var. Onları da göstereceğim sonradan, bir tek Endonezya değil. Efendim mesela benden alıntı yapılan bir yer göstereyim. Benden alınan kaynağın yerini belirtiyor. Milli Eğitim Bakanlığı 3. sınıf biyoloji kitabı yine, göster. Devletin resmi olarak bastırdığı, okullarda okutulan, öncelik olan kitap. Bakın burada da benim kitaplarımdan alıntı mesela soruların içerisinde. Çokça kaynak olarak verilmiş. Dolayısıyla Endonezya’da Darwinizm yerle bir.
OKTAR BABUNA: MaşaAllah. Kitaplarınızın zaten çok önemli bir bölümünü tercüme edilmiş durumda ve en çok satan kitaplar sizin kitaplarınız Endonezya’da.
ADNAN OKTAR: EvvelAllah, evvelAllah yerle bir ettik Endonezya’da. Endonezyaca değil mi bunlar?
OKTAR BABUNA: Evet Hocam. Allah’ın Yaratış, Allah’ın Yaratmasının Mucizeleri.
ADNAN OKTAR: Biliyorsunuz 63 yabancı dile çevrildi benim kitaplarım.
OKTAR BABUNA: Evet Hocam, dünyanın 200 ülkesinde satılıyor Hocam kitaplarınız inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Fakat birçok ülkede de resmi olarak devlet tarafından okutuluyor. Yani resmi okullarda devletin bastığı kitaplarda kaynak olarak benim kitaplarım gösteriliyor inşaAllah. Yavaş yavaş, yavaş yavaş, ayet ayet Kuran, adım adım İslam. Bütün dünyaya böylece, inşaAllah, hakkı hakkaniyeti, doğruluğu gösteriyoruz. Ama ilk defa devlet kitaplarında benim eserlerim kaynak olarak verilmeye başlandı. Bir de benim kitaplarımdan doğrudan ders yapılan okullar var. Yani benim kitaplarımı olduğu gibi devletin bastığı değil de, benim kitabımı doğrudan kitap olarak alıp ders kitabı olarak okuyorlar, öyle ülkeler de var. Onları da yavaş yavaş, teker teker anlatacağım dersler boyunca, sohbetler boyunca.
OKTAR BABUNA: Hatta Amerika Devleti hapishanedeki eğitemediği mahkumlar için sizin kitaplarınızı eğitimde kullanıyor ve çok sayıda Müslüman olan var. Ve topluma çok faydalı insanlar olarak hapishaneden çıkıyorlar. Devlet de çok memnun bundan Hocam inşaAllah, Amerika Devleti.
ADNAN OKTAR: Yaklaşık 10 yıl olmuştur biz Amerika hapishanelerine kitapları göndereli ve çok fazla da talep var maşaAllah. Okuyup Müslüman olan çok çok fazla insan var. MaşaAllah.
Bediüzzaman’ın insanların aklının almadığı konuları nasıl akılcı anlattığını bir dahaki programa böyle detaylı deliller ile hazırlayalım, onu anlatalım. Mesela, farz edelim dirilişe inanmıyorlarsa, onu çok detaylı anlatıyor Bediüzzaman. Veyahut mesela Allah’ın varlığını inanamıyorlarsa, onu anlatıyor. Veyahut Meleklere inanamıyorsa, onu anlatıyor. Mehdi (a.s.)’nin gelişine inanamıyorlarsa, onu anlatıyor. Mehdi (a.s.)’nin üç vazifeyi birden yapacağına inanamıyorlarsa, onu anlatıyor. Yani neden makul olarak bunu yapacağını anlatıyor. Hz. İsa (a.s.)’nın inişine inanamıyorlarsa, neden bunun kolayca mümkün olduğunu, Allah’ın gücü dahilinde olduğunu, bunu çok detaylı anlatıyor. Ama bakın Bediüzzaman’ın bunu bilip, bu kadar kapsamlı anlatması da onun bir kerametidir, bir harikadır. Yani demek ki böyle bir şey ile karşılaşacağını bilmiş. Halbuki doğrudan anlatabilirdi, bak hadis de var, Mehdi (a.s.) gelecek derdi hadisleri sıralardı, bırakırdı. Ama itiraz edeceklerini, bakın bizzat kendi talebelerinin bir kısmının da itiraz edeceğini bildiği için, çok kapsamlı anlatmış ve ayrıca da diyor ki, “gerçek sahibi Mehdi (a.s.) ve şakirtleridir”. Ama bakın bu bilgisi, görmeye dayalı bir bilgi olduğu anlaşılıyor. Demek ki, Mehdi (a.s.) konusundaki itirazı çok iyi anlamış. Nasıl itiraz edeceklerini bilmiş ve itiraz edecekleri her noktayı Bediüzzaman çok iyi tıkamış, itiraz edemesinler diye. Mesela Hz. İsa (a.s.) konusunda da, çok mükemmel anlatımlarla, hiç duyulmamış anlatımlarla tıkamış. Mesela ben hiçbir müceddidde duymadım diyor ki, “Gerçekten ölse, Ahiret’in en uzak köşesine gitse,” hiçbir din alimi, müceddid şu ana kadar bunu, bu delili kullanmamıştır. Buna rağmen “Allah gönderecek” diyor. Yani tam kapatıcı, tam susturucu bir delil. Mehdi (a.s.)’nin mesela 3 vazifesini yapmasının nasıl mümkün olduğunu, o kadar fazla delil ile Allah’ın gücüne ait deliller veriyor ki. Mesela demin de anlattım, kışın aniden bahar oluşması, bahar numunesi meydana gelmesi. Baharda bir anda kış meydana gelmesi. Aniden bir fırtınayı teskin etmesi. Çok uzun liste vermiş. Onun gibi “Mehdi (a.s.)’de de, Allah Müslümanların bu zulümatını dağıtabilir ve dağıtacaktır vadetmiştir, elbette haktır” diyor. Mesela yine Hz. İsa (a.s.) geldiğinde, nasıl gelir diye şüphelenmesinler diye başlangıç alametlerini de anlatıyor. Diyor ki mesela, “geldiğinde kendisi dahi kendisini bilmez. İmanın nuru ile yakın talebeleri onu tanır” diyor. Mesela bu müthiş bir detay ki itiraz olmasın. Ama sonra bidayeten hepsi anlayacak. Mesela Süfyan diyor “başlangıçta kendini bilmez, ama sonra bilir”. Bak “bidayeten bilmez, ama sonra bilecek” diyor. Deccal mesela, başlangıcında bilmez, ama sonra bilecek. Mehdi (a.s.)’de bidayeten bilmiyor, ama sonra bir hüsn-ü zannı olur. Yani “Allah-u Alem, herhalde” diyecektir, inşaAllah. Ama kati bir kanaat ile zaten bilmez. Ama benim anlamadığım, deccal de şahıs derken, mesela geçende de söyledim, bunu kabul ediyorlar. Süfyan o da şahıs. Peki Mehdi (s.a.)? “O şahs-ı manevi, o olamaz” diyorlar. Peki Süfyan tek başına bu deccaliyet tahribatını nasıl yapıyor, nasıl yapabiliyor? “O mümkün, o olur” diyor. Peki Mehdi (a.s.) nasıl tek başına, diyor ki “Süfyan tek değil, cemaati var. Onunla, topluluğu ile bu vazifeyi yapacak” diyor, bitirecek. Müslümanlar’a saldıracak, Süfyan. Peki deccal? “O da o şekilde yapacak, onun da bir ekibi olacak, o da yapacak” diyor. Ama Mehdi (a.s.)’ye geldi mi, “o yapamaz. O sadece şahs-ı manevi olabilir” diyor. Kardeşim, Süfyan’ın buna gücü varsa, Mehdi (a.s.)’nin nasıl buna gücü olmuyor, değil mi? Süfyan bu kadar büyük tahribat yapabiliyorsa, Mehdi (a.s.) de bu kadar büyük tamirat yapabilir, değil mi? Süfyan nasıl bir şahıs ise ve ekibi var ise, Mehdi (a.s.) de bir şahıs ve ekibi vardır, aynı tahribatı ters bir güç ile ve onun zıttı olan güç ile, hak olan, ışık olan, nur olan bir güç ile ortadan kaldıracaktır. Buna niye şaşırıyorsun sen, değil mi? Süfyan’ın tarifi de tam uygundur, yani Hafız Esad’ın tam birebir açıklamasıdır. Dış görünümü, Şam’da tezahür etmesi, Müslümanlar’a muazzam katliam uygulaması, bütün İslam ülkelerini komünist yapması. Irak’ı, Filistin’i, şunu, bunu, Mısır’a varıncaya kadar hepsini komünist olmasına vesile olması, Saddam’a tam destek vermesi yönü ile tam Süfyan’dır, Hafız Esad. Yani tam uyuyor, bu yönüyle şaşılacak bir şey. Ama oğlu Beşir Esad çok efendi çocuk. Ama o, yaptığı zulüm ile tam klasik Süfyan’dır. Yaptığı, yani manevi tahribatla, mesela Darwinizm’i, materyalizmi bütün İslam ülkelerine yaydı. Komünizmi yaydı, yani direkt, zaten komünistti partisi. BAAS Partisi komünistti. Mesela Süfyan’ın bu gücü oluyor da tek başına, Mehdi (a.s.)’nin nasıl gücü olmuyor, değil mi? Bu çok anormal bir hareket. Ve bütün müceddidler şu ana kadar şahıs oluyor da, nasıl Ahir zamanda Mehdi (a.s.) şahıs olamıyor değil mi? Süfyan kısa zamanda bütün İslam ülkelerine zarar vereceği hadislerde var. İslam’a zarar vereceği, İslamiyet’i yaşanmayacak hale getireceği var. Ve bir kişi oluyor, etrafında çok küçük bir ekibi oluyor. Bu kadar seri netice alabildiğine göre bu kişi, değil mi? Bak diyor ki “Allah, baharda kış meydana getirir Allah” diyor “bir anda”. Bahardı İslam alemi, bir anda kış meydana getirdi Allah, kısa sürede, Süfyan ile. Peki ama “kışta da bir anda bahar meydana getirir” diyor. “Bu olmaz” diyor işte bazı Nur talebesi kardeşlerimiz. Bak Bediüzzaman “olur” diyor. Süfyan konusu, “o da olur” diyor, ama Mehdi (a.s.)’de “olmaz” diyorlar. Ne yapmak gerekiyor? “Mehdi (a.s.)’yi üçe bölmek gerekiyor” diyorlar. Nasıl böleceğiz? “Diyanet Mehdi’si ayrı, siyaset Mehdi’si ayrı, saltanat Mehdi’si ayrı”. Ne zaman gelecek diyor? Bak şimdi bizim internet sitelerimize girsinler, görecekler orada, “üçü de aynı anda gelecek” diyor. Üç tane Mehdi (a.s.) gelecekmiş aynı anda, “selamın aleyküm” diyecekler, üçü birbiri ile karşılaşacak. Sen “siyaset Mehdisi (a.s.)’sin, ben saltanat Mehdisi (a.s.)’yim” diyecek. “Ben de diyanet Mehdisi (a.s.)’yim. Üçümüz birleştik büyük Mehdi (a.s.)’yi oluşturduk” diyecekler. Bediüzzaman nerede söylüyor bunu? “Böyle olduğunda yani ayrı ayrı bunlar Mehdi (a.s.) olduğunda, zaten kastedilen Mehdi (a.s.) olamazlar” diyor Bediüzzaman. Yani bir görevi yaptığında, bir görevi yaptığında Mehdi (a.s.) olamaz, yani Ahir zamanın Büyük Mehdi (a.s.)’si olamaz. “Bunun olması için, bu üç görevi tek şahsın yapması gerekiyor” diyor, bu açık. Yani yüzlerce, binlerce insanın bunu anlamaması çok büyük mucize. Ben bu mucizeyi onun için bu kadar vurguluyorum, yani hayretler içinde kalsın insanlar diye. Yani şaşırsınlar diye anlatıyorum. Yani bu nefes kesecek bir olay bu. Bediüzzaman diyor mesela, “deniz sakinken bir anda fırtına meydana getirir denizde” diyor. Denizde mesela yol alıyorsun, birden bir fırtına, ani oluyor, bir anda batırıyor gemiyi, mahvediyor. İşte Süfyan’ı buna benzetiyor Bediüzzaman. “Bir anda batırır” diyor ve “süratle yapar” diyor. Süfyan bir kişi, etrafında da insanlar var. Az bir ekip ile bunu hallediyor. “Ama aynı şekilde fırtınalı bir denizi, çok fırtınalı denizi bir anda teskin eder Allah” diyor. Bir anda mesela hakikaten muazzam fırtına varken hemen duruyor, sakinleşiyor. Bunu da Mehdi (a.s.) yapacak diyor bunun zıddını. “Yok, yapamaz” diyorlar. “Bediüzzaman dese de yapamaz, yapamaz” diyorlar. Şimdi bu adamların bir kısmı bakın görün Bediüzzaman’ı da reddedecekler bir süre sonra. Zaten Bediüzzaman ile ilgili üsluplarından da anlıyoruz. “Yani Bediüzzaman, her şeyi doğru söyleyecek diye bir şey yok” diyor adam. Buyrun! Hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğuna adamlar karar veriyorlar. Yani Bediüzzaman’ın bir kısmı doğruymuş dediklerinin, bir kısmı da yanlışmış. Bakın, rezalete bakın. Yani Mehdi (a.s.) konusundaki korkunun meydana getirdiği hainane ruha bak. Yani cahilliğinden, saflığından söyleyenleri tenzih ederim. Ama benim kastettiğim hainliğinden söyleyenler. Yani bu çok anormal bir hareket. Bediüzzaman akılları alsın diye, yani akıl almaz şekilde güzel örnekler ile anlatıyor. Kendisinin neden Mehdi (a.s.) olmadığını, kendisinin neden Seyyid olmadığını, değil mi? “Yok, Bediüzzaman’ın demesi önemli değil, biz biliyoruz” diyorlar. Kardeşim, bir insanın kendi ifadesi mi esastır, bir başkasının ifadesi mi esastır? Kendisi, “ben kendimi Seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmez, bilinmiyor. Ben Kürt’üm” diyor. Açıkça söylüyor. Zaten bilinse şu anda da Bediüzzaman’ın şeceresi çıkarılır. Seyyid ise, tespit edilir. Bu mümkün, olmayacak bir şey değil ki. Bak mesela yıllar sonra, ben kendimi Çerkez, normal Türk karışımı biliyordum, yıllar sonra baktım Seyyid’im. Şeceremi tespit ettirdim, baktırdım. 33 kuşağa kadar incelettim bilim adamına, Rus bir profesöre incelettirdik. Seyyid olduğumu belgeledim. Bu mümkün. Böyle bir şey varsa, mesela Bediüzzaman’ın da soyuna baktığımızda, Kürt olduğu anlaşılıyor ve çok büyük bir şereftir. O benim canım, ciğerim. Ama “ben Kürt’üm diyor” Bediüzzaman, “yani dedelerimden, atalarımdan ben Kürt biliyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor, ben kendimi Kürt biliyorum” diyor, bu kadar. “Seyyid bilemiyorum” diyor. Zaten hadis de veriyor ki: “Seyid olmayanın, ben Seyid’im demesi haramdır. Olanın da değilim demesi haramdır” diyor. Bu haramı işler mi Bediüzzaman bunu söyleyerek? Yani bu hadisi önce söyleyecek arkasından diyecek ki; “Ben Seyidim ama yalan söylüyorum şimdi size” diyecek. Olacak iş mi bu? Yani “ben harama alenen açıkça, alenen giriyorum” anlamına geliyor bu. Bir de ispatı mümkün olan bir şey. Yani bütün şeceresi, geçmişi Kürt’tür Bediüzzaman’ın. Ve çok büyük bir nimet ve güzelliktir. Yani Kürt kavminin, bütün hoşluğu, bütün o güzelliği üzerindedir. Selahaddin Eyyubi Hazretleri de bizim canımız, ciğerimiz; o da Kürt’tü. Kürt bana göre nedir? Bana göre hepsi Türk’tür. Çerkezi, Lazı, Arabı, Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür benim için. Ama Bediüzzaman; “ben kavim olarak Kürt’üm” diyor. Niye yalan söylesin? Kürt vatandaşına sorunca “Kürt’üm” diyorlar. Yani ne var? Değil mi? Laz olan da “Ben Lazım” der. Ama “Türk’üm” diyor yani, tebaam, hars milliyetçi olarak Türk’üz biz. Ben Allah’ın izniyle bu konunun peşini bırakmayacağım. Yani ben bu konuda yalan söyletmem. On binlerce kere de olsa Allah ömür verirse söyleyeceğim. Ve bu sefer de çok detaylı anlatmaya başlayacağım şimdi Risale-i Nur’dan. Ben çünkü genel olarak anlattım şu ana kadar, şimdi harf harf, kelime kelime anlatacağım. Ta ki böyle en anlamayan kafalara vuruncaya kadar yani. Öyle diyelim.
OKTAR BABUNA:Sizi tanıyanlar bilir Hocam, hiç peşini bırakmayacağınızı inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Yani ne kadar kızdırıcı bir şey. Gözümüzün içine baka baka doğru söylememek. Ve bizi zorla yanlış bilginin içine itmeye kalkmak. Ne kadar ayıp yani.
OKTAR BABUNA:Siz daha iyi bilirsiniz Hocam, yani somut olaylar da var. Mesela “Mehdi (a.s.) Gelecek” diye kitap yazıp, Risale-i Nur’u kaynak göstererek daha sonra hem kendi kitabını reddedip hem de Bediüzzaman’ın söylediklerini inkar edip... Bunun açıklaması ne olabilir Hocam, inşaAllah?
ADNAN OKTAR:Yani şimdi onlar zannediyor ki ben bu konunun üzerine gitmemin nedeni, kendimi Mehdi (as) zannettiğim için bunun üzerine gidiyorum. Kardeşim, ben bir Mehdi (a.s.) görsem, değil mi Mehdi (a.s.) zuhur etmiş olsa en başta ve en şiddetli sevgi gösterecek kişinin ben olduğumu herkes bilir. Mesela Hz. İsa (a.s.) çıktığında ben onun ayağına kapanırım yani. En şiddetli sevgi gösteririm, Allah’ın izniyle. Benim öyle bir enaniyetim yok. Mehdi (a.s.) olduktan sonra ne güzel, ona tabi olmak, ona bağlı olmak çok büyük bir nimettir. “Emret” derim, o kadar. Emredecek. Bitti. Niçin böyle bir hırsım olsun yani? Kuran ayetine göre tabi Müminler “takva sahiplerine bizi önderler kıl bizi” diyor. Ama bu Ebru için de geçerli, senin için de geçerli, Beril için de geçerli, benim için de geçerli. Hepimiz tabii ki takva sahiplerine önder kılması için Allah’a dua ederiz. Ama benim öyle bir kafama oturmuş bir hırsım bir şeyim yok. Ama benim, bu konuda doğru söylenmemesi çok kızdırıcı. Bediüzzaman adına yalan söylenmesi kızdırıcı ve çocukça bir üslup kullanıyorlar ayrıca. Ne gerek kardeşim? “Evet, ‘Mehdi (a.s.) gelecek, İsa (a.s.) da gelecek’ dedi, ama şu an göremiyoruz” de. Yani mecbur değilsin ki görmeye. Zaten diyor Bediüzzaman, “imanın nuruyla fark edilir. Herkes bilemez” diyor bidayeten. “Başlangıcında olduğu için, bilemiyoruz” dersin, bu kadar. Ne kaybedersin yani? Ben mesela göremedim şu ana kadar. Ben ne kaybettim? Değil mi? Yani gayretime, şevkime ne zarar verdi bu benim? Bir durgunluk görüyor musunuz bende siz? Bilakis artarak devam ediyor. Ne alaka o zaman? “Yok fitne olur”. Fitne olur değil amacın senin kardeşim, fitne olur değil. İnanamıyorsunuz. Yani Allah-u alem imanları yetmiyor bir kısmının. Konu bu. Yani bize yaptıkları teviller, yani imani gibi görünen teviller, ben onlara inanmıyorum. Fitne olsa Bediüzzaman koyar mı bunu Risale-i Nur külliyatına? Mesela riskli gördüğü yazıları koydurtmamıştır. “Mahrem, koymayın” diyor. Yok şu an bulamazsınız Risale-i Nur külliyatında. Var, birçok eseri vardır. “Bunları koymayın, Risale-i Nur külliyatına. Bu mahsurlu” diyor. Mehdi konusu mahsuru olur mu? “Ben, onun pişdar bir neferiyim. Ona zemin hazırlamak için, benim görevim bu” diyor Bediüzzaman. “İman hakikatleri yazdım, çalışmalar yaptım, talebeler oluşturdum. Benim amacım Mehdi’ye zemin hazırlamak” diyor. “Anladık ki, biz bu faaliyetlerimizle o şahıslara zemin izhar ediyoruz, Mehdi’ye ve talebelerine. Görevimiz bu bizim.” diyor. Ayrıca bakın yine bir daha vurguluyor, bir daha vurguluyor, çeşit çeşit anlatıyor. Tek bir vurgulaması yok Bediüzzaman’ın. “Onun pişdar bir neferiyim, öncü bir askeriyim”, mesela derdi, “ben onun öncüsüyüm, öncü askeriyim”. Onunla bırakmıyor. “Hizmetçisiyim”, “öncü askeriyim”, “pişdar bir neferiyim”, o kadar çok kelime kullanıyor ki. O kadar çok cümle kullanıyor ki, inkar etmek mümkün değil. Mehdi’nin (a.s.) gelişi için o kadar çok tarih vermiş ki, inkar edilebilecek gibi değil. “Benden sonra gelecek”, “bir yüzyıl sonra gelecek”, ebcedle veriyor, “1400 yıl sonra” diyor, “kabrimizden seyrederiz” diyor, yani kaçıp kurtulacakları gibi değil. Bediüzzaman tam kilitlemiş. Boş yere debeleniyorlar yani. Ve kardeşim sen bu kadar Mehdi (a.s.) nefreti içinde olursan, bu kadar Hz. İsa (a.s.) nefreti içinde olursan, -olanları kastediyorum, olmayanları tenzih ederim-, o zaman senin konumun nedir? Sen neyi anlatıyorsun sen? 1400 sene Müslümanlar sevinçle Mehdi (a.s.)’yi beklemiş. Şimdi ödü kopuyor Mehdi (a.s.) çıkacak diye. Bu nasıl oluyor bu? Niye sevinçle bekleyemiyorsun Mehdi (a.s.)’yi sen. Değil mi? Bediüzzaman, “her asrın, kuvveyi manevi takviye için bir Mehdi (a.s.) manasına muhtaçtır” diyor. “Kötülere uymamak için. Ve her devirde deccalden çekinilmiştir” diyor. “Vakti gizli tutulmuştur, ta ki vakti gelinceye kadar” diyor. Vakti gelince de o gizli sırrı açıkladı Bediüzzaman. Tarihini verdi. “Hep gizlenmiştir, 1400 sene tarihi gizlendi“ diyor. Hakikaten kapalı. Mesela “7 bin yıl” diyor Peygamberimiz (s.a.v.), 7 bin yıllık takvim vermiş. 8 tane hadis vermiş. “5600 yılı geçti” diyor. Şimdi bu bir net tarih. Fakat bunu çıkaramamışlar ümmet, fark edememişler. Allah’ın hikmeti. Hatta 1400’de Kıyamet kopacak zannetmişler. Diyor Berzenci’nin kitaplarında var. “1407’de kıyamet kopacağı tevehhüm edinilmiştir, düşünülmüştür” diyor. Mehdi’nin çıkış tarihi verilmiş halbuki orada. Bir kere Peygamberin (s.a.v.) hadislerinde var. Mehdi (a.s.) geldi mi Kıyamet durduruluyor. Mehdi’nin özelliğidir o. Kıyameti durduran insandır Mehdi (a.s.). Mesela tam kopacakken, Allah Kıyameti koparacakken, Mehdi (a.s.) geldiğinde Kıyamet duruyor. İlerleyemiyor Kıyamet. Mehdi (a.s.)’yi bekliyor, Hz. İsa (a.s.)’yı bekliyor kıyamet. Mehdi (a.s.)’nin vazifesini bitirmesi, Hz. İsa (a.s.)’nın vazifesini bitirmesinden sonra Kıyamet dünyanın üzerine çökecek. Onlar olduğu için ellemiyor şu an Kıyameti. Yani o zaten atakta, dünyayı şu an sallıyor. Kıyameti Cenab-ı Allah zaten hareketlendirdi. Yani dünyanın üzerine çökmek için adeta sabırsızlanıyor Kıyamet, Allah’ın izniyle. Allah’ın emrindedir Kıyamet. Ama Mehdi (a.s.) varken gelmiyor, duruyor. Bekler. Çünkü Kıyamet Mehdi (a.s.)’yi seviyor, Hz. İsa (a.s.)’yı seviyor. Allah onların hatırına durduruyor. Ve onlara tabi olanların hatırına bekletiyor. Onlar çekildi mi, dünyanın üzerine çöküp paramparça edecek dünyayı. Ve akıl almaz bir dehşet ve akıl almaz bir azapla karşılaşacak insanlar. O zamanlar böyle göbeğini kaşıyarak buna gülenler, ani çarpmayla beraber kül gibi olacak renkleri böyle. Kulaklarına kadar bembeyaz olacaklar, doğru olduğunu anlayacaklar. İlk önce büyük çaplı bir deprem zannedecekler ama bir de bakacaklar yani deniz açılıp açılıp geri geliyor. Boğaz açılıp açılıp geri geliyor yani pek depreme benzer bir hali yok kıyametin. Bakacaklar dünya artık dağılmaya başlıyor, “dağlar erimeye başlar” diyor Allah, kum gibi eriyor. Mesela yüksek dağ, mesela Ağrı Dağı, iniyor iniyor dümdüz ova haline geliyor depremin şiddetinden. “Her yer dümdüz olacak” diyor Allah ayette, dümdüz ova gibi. Çünkü tümsek bırakmaz şiddetli deprem. Teknik olarak bırakmıyor. Bilinir, yani bilim adamları da bilirler. Ama şu ana kadar o şiddette deprem olmadı daha. İşte Kıyamette oluyor. Ve arkasından dünyanın tamamen dağılması mevzubahis oluyor.
OKTAR BABUNA:Bir canlandırma yapmışlar Hocam. Amerika’daki çarpışma uzmanları böyle uzmanların olduğu bir film hazırlamışlar, dünyaya bir gök taşı geliyor.
ADNAN OKTAR:Oktar Hocam program bitmiş. Sen bu anlatımını biraz sonra internette yapacaksın, internet yayınında. Hadi bakalım.
OKTAR BABUNA:İnşaAllah.
SUNUCU:Tekrar hatırlatma yapalım. HarunYahya.Tv sitesinden yayınları 24 saat takip edebilirsiniz. Soru ve görüşlerinizi bize ahirzamansohbetleri@hotmail.com adresinden gönderebilirsiniz. Ayrıca harunyahya.org ve harunyahya.net adresinden Hocamızın tüm eserlerini ücretsiz olarak indirebilirsiniz. Bizi yarın 22:00’den itibaren harunyahya.tv internet sitesinden, Mavi Karadeniz Radyo’dan, TV Kayseri, Samsun AKS ve Kanal S ekranlarından takip edebilirsiniz. Yayınımıza harunyahya.tv sitesinden devam edeceğiz hayırlı geceler.
Makaleler
Devamı ...Makaleler
Devamı ...Evrimcilerin İtirafları
Devamı ...
Adnan Oktar Diyor Ki...
Devamı ...
Adnan Oktar Diyor Ki...
Devamı ...Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...