SUNUCU: Hayırlı geceler değerli izleyenler. Yayınına HarunYahya.Tv’den devam ettiğimiz Gece Sohbetleri başlıyor. Bizlere harunyahya.tv sitesinden yirmi dört saat yayınlarımıza ulaşabilirsiniz. Soru ve görüşlerinizi iletmek isterseniz ahirzamansohbetleri@hotmail.com adresini kullanabilirsiniz. harunyahya.org ve harunyahya.net adreslerinden Hocamıza ait tüm eserleri ücretsiz indirebilirsiniz. Bize yarın 22:00’den itibaren harunyahya.tv internet sitemizden, Mavi Karadeniz Radyo’dan ve Aksu Tv ekranlarından takip edebilirsiniz. Hoş geldiniz Hocam.
ADNAN OKTAR: Hoş bulduk efendim, siz de hoş geldiniz.
SUNUCU: Teşekkür ederim, sağolun. Nasılsınız?
ADNAN OKTAR: Elhamdülillah maşaAllah.
SUNUCU: Siz de hoş geldiniz Oktar Bey.
OKTAR BABUNA: Hoş bulduk sağolun, siz de hoş geldiniz.
SUNUCU: Teşekkür ederim. Buyurun Hocam.
ADNAN OKTAR: Oktar Hocam, sen demin Habertürk’te ne var dedin?
OKTAR BABUNA: Bu, geçen hafta Pazartesi günkü programın aynısını tekrar yayınlıyorlar şu anda.
ADNAN OKTAR: Kardeşim, ben Yiğit Bulut’tan istirham ediyorum. Konuyu tam bilmeyen kişileri ekrana çıkartırsa sanki Darwinizmin bir gerçekliği varmış gibi veyahut ortalı bir konuymuş gibi bir imaj oluşur. Dolayısıyla anormal bir ruh hali de oluşturabiliyor. Yine kendisi daha iyi takdir eder ama tam anlamıyla hakkını verecek kişileri çıkartması lazım her seferinde. Adamlar bir çıksınlar, bir de tam hakkını verecek adamlar çıksın, konu bitsin. Şimdi evrim konusunda kafa karıştırmaması için arkadaşlarımızın tek konu üzere odaklanmasını ben çok istiyorum. Proteinler, proteinin üstünde çok durmaları lazım. Çünkü bir proteinin tesadüfen meydana gelmesi sıfır ihtimal. Bunu dar bir konu değil de geniş bir konu olarak da işleyebilirler isterlerse, öyle de yapabiliriz. Bu sağ elli proteinler, sol elli proteinler, şunlar, bunlar bu konuyu da işleyebiliriz. Yani bir proteinin nasıl oluşması mümkün değil, molekül yapısı nasıldır, bunu anlatalım. Başka da kardeşlerimiz hiçbir konuya girmesin bence. Yani 350 milyon fosil var demek, ara fosil yok demek bunlarla bence hiç vakit kaybetmeye gerek yok. Çünkü konu başından bitmiş durumda. Başı olmayan bir şeyin sonu olmaz zaten, değil mi? Sen proteinler hakkında kısaca ne anlatabilirsin şu an bize?
OKTAR BABUNA: Hocam, proteinler amino asitlerden oluşuyor. Anlatayım mı oluşma mekanizmasını?
ADNAN OKTAR: Evet.
OKTAR BABUNA: Amino asitler de sadece hücrede sentezlenebilen yapı taşları proteinin. Bunlar için de onlarca enzim gerekiyor, canlı hücresi gerekiyor. Proteinler, amino asit zincirleri, insan vücudunda yirmi çeşit amino asit var, bütün canlılarda daha doğrusu proteini meydana getiren. Mesela insanda bunlardan on tanesi sentezlenebiliyor, on tanesini dışarıdan alıyor diğer canlılardan alıyor. Bu amino asitler de proteinlerin sadece sol elli olanları. Bunlar şimdi ikisi birbirinin ayna simetrisi gibi benim sağ elim, sol elim gibi. Aynı forma sahipler ama ayna simetrisi oluyorlar. Sadece sol elli olanlar kullanılıyorlar proteinlerde, sağ elliler de olmasına rağmen doğada. Ayrıca amino asitlerde çok özel bir bağlanma şekli var peptit bağı diye. Sadece bu bağlarla bağlandığı zaman protein oluşturabiliyorlar.
ADNAN OKTAR: Peptit nedir?
OKTAR BABUNA: Peptit, proteinler için kullanılan özel bir bağ şekli, kimyasal bağ, sadece proteinlerde olan bir yapı. Sadece bu bağla bağlandığı zaman. Bu bağın olma ihtimali de amino asitler yan yana bırakıldığı zaman yüzde ellilik bir ihtimal oluyor. Doğada oluşmuyor, çünkü oluşması için hangi ısıda olursa olsun yüksek ısıda veya düşük ısıda mutlaka enzimler gerekiyor, başka proteinler gerekiyor peptit bağı ile bağlanabilmesi için. Dolayısıyla proteinlerin olması için mutlaka proteinler gerekiyor. Bunların da DNA’da kodlanmış olması lazım. Her amino asit için 20 tane alternatif var. Peptit bağı ile bağlanması için yüzde elli ihtimal olmuş oluyor. Bunların oluşma ihtimalini hesapladığımızda mesela 500 amino asitlik bir zincir için 10 üzeri 950 tane alternatif oluyor. Fakat bunlardan bir tanesi işlevsel. Mesela insülin hormonunu ele alalım insülin hormonunun 500 amino asidi olsaydı daha az ama 500 amino asidi olsaydı 10 üzeri 950 tane değişik dizilimden sadece bir tanesi insülin olabilecekti. Diğer kalanların hepsi işlemeyecekti. Dolayısıyla o bir taneyi bulabilmek için 10 üzeri 950 defa bilinçli bir mekanizmanın denemesi gerekiyor. Buna evrenin ömrü yetmiyor, kainatın ömrü yetmiyor. Ama daha da önemlisi proteinin olması için mutlaka başka proteinlerin var olması gerektiğinden, bu da bir canlı hücresi gerektirdiğinden, dolayısıyla oluşma ihtimali sıfır oluyor. 10 üzeri 950’de bir ihtimal de olmuyor.
ADNAN OKTAR: Şimdi her konuya giren yani mesela binlerce konuya giren olursa konu dağılır, dolayısıyla boğulurlar. Ama tek bir konuda sürekli aynı yerden vurursa, mesela sürekli alnından vurursa çok güzel netice alırlar. Onun için kardeşlerim bence konuyu hiç dağıtmasınlar, sırf proteinlerden vursunlar, devamlı, yani proteinlerin oluşmasından ve kromozomların yapısından. Buradan olayı tamamen çökertirler, başka bir şeyle bence uğraşmalarına gerek yok.
OKTAR BABUNA: Bir de Hocam proteinin karşılığı olan gen olması lazım geliyor. Mesela 500 amino asitlik bir protein için olması gereken geni, onlar da 4 harfli alfabeden oluşuyor, onun oluşma ihtimali, yani bu şekilde 10 üzeri 950’de bir ise proteinin, onun karşılığı olan geninki 10 üzeri 1400’de bir ihtimal oluyor. Onun için de enzimler gerekiyor. O da sıfır ihtimal oluyor. Ve ikisinin aynı anda var olması gerektiğine göre canlı hücresi olması gerekiyor.
ADNAN OKTAR: Şimdi o zaman biz yarından itibaren proteinler konusunda kardeşlerimizi uzmanlaştıralım. Başka da hiçbir konuya girmeyelim, kafaları karışmasın. Çünkü işte kulağın kenarındaki çıkıntıdan tut, bilmem ne, bunlar işi uzatıp insanları detayda boğmuşlar anladığım kadarıyla. Detaya sokmayıp “arkadaşım diyecekler proteinler tesadüfen olur mu olmaz mı, gelin bakalım” diyecekler. Konuyu oradan bitirttirelim ve bunların nefesini oradan keselim. Öbür türlü baktım geçenlerde o vatandaşın kitabına, yüzlerce konu daha çıkartmış, detaya girmiş. Detay detaya, detay detaya giriyor, ondan sonra boğulmuş oluyor olay. Biz böyle bir oyuna gelmeyiz baştan bitirelim.
OKTAR BABUNA: Siz daha iyi bilirsiniz inşaAllah detayla sıyırmaya çalışıyorlar. Ama temelde bitiyor zaten.
ADNAN OKTAR: Yok ben bayağı uyanığım o konuda, zannettikleri gibi olmaz. Tek noktadan vurup oturttururuz inşaAllah. Çünkü adamlar artık işi pişkinliğe veriyor. Biz “350 milyon fosil var” diyoruz, “Yaratılışı ispat eden”, boş boş bakıyorlar. Diyoruz “ara fosil yok, tek bir tane ara fosil yok” diyoruz, ona da boş boş bakıyor. “Yok, var” diyor. “Nerede?” diyoruz. Bakıyoruz, Yaratılışı ispat eden bir fosil getiriyor bize mükemmel, simetrisi mükemmel, altın oranla yaratılmış tam kusursuz bir canlıyı getiriyor. Onun için artık normal bir mantıkla karşımıza kimsenin çıkmadığını görüyoruz, yani bu tip kişilerde. Bu tip mantıkta olan insanların normal bir mantıkla yaklaşmadıklarını görüyoruz. Onun için demogojiyle kendilerini savunacakları için, demogojiyi en iyi vuran şey tek noktadan vurmaktır. Demogoji ona dayanamaz. Biz de sürekli tek noktadan vuracağız. Ama proteinler konusunda müthiş geniş bir açıklama yapalım. Molekül yapısını adeta ezberletelim insanlara. Yani oluşmasını ezberletelim, sağ elliyi, sol elliyi tam net öğretelim. Başka da bir konuya girmeyip, oradan herkese verilen bu silahla konuyu bitirmesini temin edelim. Böylece bir daha da konuşamazlar. Çünkü her konuya girdi mi dağılacaklarını daha önce söylemiştik.
OKTAR BABUNA:Bunu da dünyada ilk siz söylediniz Hocam. Proteinin oluşma ihtimalinin aslında sıfır olduğunu. Ben hiç başka telaffuz eden, söyleyen duymadım dünya çapında. Bunu birkaç ay önce ilk defa siz açıkladınız.
ADNAN OKTAR:Bakın diyor ki: “950 sıfırlı sayıda bir ihtimal”. 950 sıfır sayıda bir ihtimal de olmaz. Hiç mümkün değil, yani sıfır. Kardeşim bakın, çok net. Bir proteinin oluşması için başka bir proteine ihtiyaç var. Hepsi bunu kabul ediyor. Bitti. Bu imkansız demektir. Yani orada tam bir kilitlenme var, açmaza girmiş durumda.
SUNUCU:Hocam, günümüz gençliğinin Mehdiyet zamanında, zuhur ettiği zaman inşaAllah Hz. Mehdi (a.s.), o zamandaki ferahlaması ne yönde olacak? Neler olacak? Ve bugünü değerlendirir misiniz?
ADNAN OKTAR:Şimdi Mehdi (a.s.) çıktığında tabii, eskiden beri bilinen odur. Ortalık böyle garip bir ruh haline girecek. Kimse evinden çıkamayacak. Mehdi (a.s.)’nin kesme işlemlerinden dolayı o operasyonun bitmesini bekleyecek millet. Dolayısıyla çıktıklarında insan denizleriyle karşılaşacaklar gibi böyle ucu bucağı olmayan böyle çok garip bir anlatım var. Günümüzde gençler, genç kızlar, delikanlılar gizlice mutlu değiller, gizlice. Mutluluk taklidi yapan çok fazla insan var ama mutlu değiller. Çünkü bir kere Kuran’daki sabrın uygulanması gerekiyor. Yani çok disiplinli uygulanması gerekiyor. İnsan zayıf bir varlık. Bir anda küser, darılır, üzülür, korkar, tedirgin olur, vesveselenir, şüphelenir. Yani ucu bucağı yok, her şey olabilir. Bu ancak sabırla, akılla ortadan kaldırılabilen bir durum. Mesela haline şükretmesi lazım, şükredemiyor. Mesela bilgisayar alıyor, arkadaşınınki daha gelişmiş oluyor, anormal ciğerine oturuyor adeta, çok ızdırap çekiyor. Her bilgisayarı görüşünde mutlu olamıyor veyahut blue jeani arkadaşından daha alt oluyor, pazardan alınmış bir blue jean oluyor, onunki daha klas oluyor, canını yakması için mutsuzluk için yeterli oluyor. Mehdiyet devrinde insanların beyinleri berrak hale gelecek. Bir kere psikolojik mükemmel bir tedavi olacak, toplum olduğu gibi psikolojik olarak rehabilite edilecek. İnsanlarda ruh hastalığı kalmayacak, psikolojik bozukluklar kalmıyor, Mehdi (a.s.), bütün dünyayı tedavi edecektir. Korku hastalığından kurtaracaktır onları, vesvese hastalığından kurtaracaktır, gelecek korkusundan kurtaracaktır ki çok dehşetli bir beladır gelecek korkusu, tevekkülsüzlük korkusunun acısından kurtaracaktır. Buna benzer yüzlerce psikolojik bozukluktan kurtaracaktır. Çok sağlam beyinler elde edecektir bir kere. Böyle sevgiyi, dostluğu çok sağlam elde edecek beyinler. Sonra bu beyinleri sanata ve bilime yönlendirecek ve bunun sonucunda da mükemmel bir sanat, mükemmel bilim ve mükemmel bir konfor ve modernlik meydana gelecek, yani evlerin en güzeli, sokakların bahçelerin en güzeli, kıyafetlerin en güzeli. Mesela şimdi gençler çok güzel giyindiklerini düşünüyorlar, Mehdi (a.s.) devrinde gerçek güzel kıyafeti görmüş olacaklar. Çünkü Bediüzzaman diyor, “sanatın da üstadıdır” diyor, Mehdi (a.s.) için, sanatın üstadı, “sanat, marifet ve ittifak” diyor, “silahlarımız” diyor. Ama tabii onu anlamazlıktan geliyorlar, “zanaat demek istiyor” diyorlar. Zanaat demiyor Said Nursi, Türkçeyi çok iyi biliyor “sanat, marifet ve ittifak” diyor çok net. Marifet nedir? Bir insanın marifetli olması nedir? Yetenek, üstünlük, güç. Tabii. Bir kere mekanların çok güzel olması, sokakların güzel olması, caddelerin evlerin güzel olması ve tertemiz olması, düzgün ve düzenli olması bile ruhlarda müthiş bir ferahlık meydana getirecektir. İnsanların psikolojik olarak dengeli olması, mesela dışarıdaki her insana güvenebileceksiniz. Yani konuşmasına, üslubuna, kişiliğine, şahsiyetine güveneceksiniz. Eğlencenin en güzeli olacak, gençler zannediyorlar ki eğlenemeyeceğiz zannediyorlar. En mükemmel eğlenceyi onlar yaşayacaklar, yaşlı da eğlenecek, genç de eğlenecek ama Allah’la iç içe. Allah’ı kalplerinde yoğun olarak yaşayarak, Allah’ın varlığını kalplerinde yoğun olarak yaşatarak, Allah’a yakın muhabbetle bunu elde edecekler inşaAllah. Dolayısıyla Allah aşkıyla eğlenmek ayrıdır, neşe ayrıdır, Allah’ı unutmuş eğlenme ayrıdır. Allah’ı bilen eğlenme olacak. En güzel renkler, en güzel biçimler, en güzel sesler, en güzel yapılar, en güzel hitabet, en güzel konuşma, her şeyin en güzeli hedeflenecektir. Mehdiyet’te hedef zaten, en güzeldir. Güzel değildir sadece bakın, en güzel. Mesela cadde, en güzeli, konuşma, en güzeli, üslup, en güzeli, kıyafet, en güzeli. Çünkü hep ende Allah’ın rızası vardır. Mesela burayı güzelleştirdik, değil mi? En güzel yaparsak Allah’ın rızasına uygun hareket ederiz. En güzel sözü kullanırsak Allah’ın rızasına uygun hareket ederiz. Çünkü Kuran’da bakın Allah güzel demiyor, “en güzeline uyarlar.” diyor Allah. Allah’ın rızasında da en güzeline uymak vardır. Dolayısıyla radyoyu açan neşe bulacaktır, televizyonu açan neşe bulacaktır, televizyonu açanın içi kararmayacak Mehdiyet devrinde, sokağa çıkan içi kararmayacak. Bu saatte dışarı çıkılmaz çok tehlikeli demeyecek, gecenin ikisinde elini kolunu sallayarak cıvıl cıvıl bir dünyanın içerisine girecek. Mehdiyet devrinde yirmi dört saat hayat olacak, yirmi dört saat. Sırf gündüz değil. Gece hayat duruyor, değil mi? Halbuki bir de gece hayatı da vardır İslam’da, değil mi? Peygamberimiz (s.a.v)’e diyor Allah, “gece kalk” diyor. “Gece neşesi” diyor Allah, “gece neşesi daha güzeldir” diyor, “daha iyidir” diyor Allah, anlayış ve berraklık açısından. Kimi insanlar da geceyi kullanacaktır, kimisi gündüzü de kullanacaktır. Gece bir ölüm gibi olmayacak inşaAllah. Ama tabii bunları saymaya kalksak, anlatmaya kalksak sabaha kadar bitmez. Hıristiyanlar, Museviler, Müslümanlar Kuran’ı sevmiş olmanın, Kuran’a bağlanmış olmanın huzurunu yaşayacaklar. Daha önceki o vicdani rahatsızlık üzerlerinden gidecek. Birçok Hıristiyanın aslında gözü Kuran’da kaldı, Kuran’ın haklı olduğunu hissediyorlar ama vicdan azabı çekiyorlar. Hz. İsa (a.s.)’ya karşı ihanet edeceklerini düşünüyorlar, o yüzden Kuran’a yanaşamıyorlar. Ama Kuran’ı her okuyan Kuran’a aşık oluyor aslında. Hep gönlü Kuran’da kalır. Mesela geçende buraya gelen Musevi genç de öyle, gönlü Kuran’da kalmış. Değil mi? Sarık takmış, Müslümanlar gibi kıyafet giyinmiş, hanımı başını örtmüş ama yine tabii kendince, kendi mantıklarında örtmüşler, derli toplu. Baktım İslam’a ve Kuran’a karşı müthiş bir iştiyak var içlerinde. Ama çekiniyorlar da Museviliği de tam bırakamıyor. Halbuki Kuran’a tam tabi olsa, Musevi olsun zaten. Musevi olmasında mahsur yok ki. Kuran’a tam tabi olacak. Biz de Museviyiz o anlamda, ben onu tam anlatamamış olabilirim. Biz de İseviyiz, Hz. İsa (a.s.) ne diyorsa Kuran’da hepsini biz uyguluyoruz, Hz. Musa (a.s.)’nın dediklerine biz –haşa- hayır der miyiz? Ne diyorsa Kuran hepsini uyguluyoruz, Museviyiz o yönden. Hz. İbrahim (a.s.)’in dediklerine ne diyoruz biz? Aşkla kabul ediyoruz. İbrahimiyiz o yönüyle, Nuhiyiz Hz. Nuh (a.s.) ne diyorsa kabul ediyoruz. Dolayısıyla geçmiş bütün Peygamberleri kabul etmek ne demektir? Onların dediklerine Kuran’daki bütün dediklerine uymak demektir. Kuran’la onların bize ne dediklerini, onlara gelen vahyi bize bildirmiş Allah. Dolayısıyla o yönüyle, tam anlamıyla ittiba olmuş oluyor. Vicdanen de rahatsız olacakları hiçbir şey kalmamış oluyor. Çünkü Hz. İsa (a.s.)‘ya ihanet değil, o Hz. İsa (a.s.)’ya hakkı ile bağlılıktır o, hakkıyla muhabbettir, tam doğrusunu yapmış oluyorlar o zaman.
OKTAR BABUNA:Siz gerçi anlatmıştınız Hocam ama inşaAllah, Hz. İsa (a.s.) geldiği dönemde Mehdi (a.s.)’nin bir dönem İncil’le hükmedeceği, aslı ile hükmedeceği bir dönem olduğunu söylemiştiniz. O Hz. İsa (a.s.)’nin ortaya çıkışından önceki bir dönem şeklinde mi oluyor?
ADNAN OKTAR:Ben şunu söyleyeyim, Hz. İsa (a.s.) aslında Peygamberimiz (s.a.v.)’in ümmeti olmak için geliyor, bir. İkincisi Mehdi (a.s.)’yi onore etmek için geliyor. Çünkü onun veziri olacak. Çok önemli bir şey bu, güzellik. Onu tasdik için geliyor. Zaten onu İncil’de müjdeliyor, Mehdi (a.s.)’yi “Ahmed isimli bir elçinin de müjdecisiyim” diyor. Peygamberimiz (s.a.v.)’e bakmak ile beraber aynı zamanda, Mehdi (a.s.)’ye bakan bir izah o. Çünkü Mehdi (a.s.)’nin de Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından ona verilen isim Ahmed’dir, hadislerde verilen ismi Ahmed’tir. Ama gerçek ismini Peygamberimiz (s.a.v.) gizlemiştir. Hz. Ali (r.a.)’ye söylüyor, sır olarak söylüyor, “söyleme” diyor, “zamanı gelince ortaya çıkacak” diyor Hz. Ali (r.a.), “gerçek ismi”. Kendi, anneden babadan gelen ismi ayrıdır, dolayısıyla o müjdelediği Ahmed’le de karşılaşmış olacak, değil mi? Hatta Deccal diyor, uzaktan beyaz bir evi gösteriyor, köşkü, “bakın, işte bu Ahmed’in Mescidi’dir” diyor. Bu aynı zamanda Mehdi (a.s.)’ye bakan da bir hadistir, Mehdi (a.s.)’nin evini de işaret eden bir hadistir inşaAllah. Dolayısıyla Hz. İsa (a.s.) geldiğinde zaten Darwinizm, materyalizm yerle bir olmuş oluyor. Mesih deccali de tepeliyor zaten Mehdi (a.s.). Fakat son adını koyduruyor Hz. İsa (a.s.)’ya, son darbeyi vurmak üzere gelecektir Hz. İsa (a.s.). Yoksa en başından başlayacak değil. Ama siyasi faaliyeti çok önemlidir Hz. İsa (a.s.)’nın. O çok dev bir faaliyet, büyük bir faaliyettir, dünya çapında. Çünkü siyasi faaliyet pek gözle görünmeyen, ama batınında, derininde büyük bir harekettir. Hz. Hızır (a.s.)’ın da yönlendirdiği bir harekettir. Çünkü Hz. Hızır (a.s.)’ı onlar, namaz kılmadığını görünce dinsiz zannediyorlar, anlamıyorlar Hz. Hızır (a.s.)’nin öyle elastikiyeti var. Mesela gidiyor, şeriata bağlı değil, Kuran’a bağlı değil Hz. Hızır (a.s.). Yani Kuran’daki hükümler onu bağlayıcı değil. O, kendi şeriatına göre hareket ediyor, Allah’ın ona verdiği bir şeriat var onun için. Onun için onu gören mesela namaz kılmadığını görünce dinsiz zannedebilirler. Halbuki kendi şeriatına göre hareket ediyor. Ona da, dolayısıyla birçok yere sızma, birçok yere girme imkanını vermiş oluyor. Allah ona öyle bir güç vermiş oluyor. Şeyh Nazım Kıbrısi Hazretleri İstanbul’da, Yerebatan Camii var, değil mi, yeraltında bir cami var mı?
OKTAR BABUNA:Bilmiyorum.
ADNAN OKTAR: Sen biliyorsundur.
SUNUCU: İstanbul’da değil de Hocam başka şehirde biliyorum. Yerebatan Sarnıcı var İstanbul’da.
ADNAN OKTAR:Yeraltında bir cami yok mu öyle?
SUNUCU:Benim bildiğim yok.
ADNAN OKTAR: Karaköy’de bir cami var, Sahabe mezarı olan, üstü geçit. Neyse bu konuyu netleştireyim, ondan sonra anlatayım.
OKTAR BABUNA:Karaköy’de var galiba Hocam, doğru söylüyorsunuz. Yerebatan Camii hatırası, bugün Karaköy Yerebatan Camii’nde diye geçiyor.
ADNAN OKTAR:Demek ki doğru söylemişim.
OKTAR BABUNA: Evet Hocam.
ADNAN OKTAR:Orada bir sahabe mezarı da var. Biz orada zamanında bir toplantı da yapmıştık bizim çocuklarla beraber. O zaman bizim çocukların hepsi sarıkla namaz kılıyorlardı. Orada da öyle bir namaz kılmıştık biz. Orada olan bir toplantıdan bahsediyor Şeyh Nazım Hoca. Mehdi (a.s.)’nin, Mehdi (a.s.) ile Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in ruhaniyetinin orada karşılaştığını belirtiyor. Bir detay veriyor, bir konu anlatıyor. Öyle aklıma geldi, geçici olarak bir anlattım, izah ediyorum. Ama “orada buluştular” diyor. Yani “ruhaniyet olarak geldi Peygamberimiz (s.a.v.)” diyor. Daha da detay var anlatımında fakat bu kadarı yeter şimdilik. Yani bu beldeler, bu camiler öyle herhangi bir yer değil. Sahabe mezarının oraya konulması, oraya defnedilmesi de çok manidardır. Gelip geçenler görürler, o yol üzerindedir inşaAllah.
SUNUCU:İnşaAllah Hocam. İslamiyet’te infak ve ölçüsünü merak ediyorum.
ADNAN OKTAR:Bir kere infak imani hizmette yoğunluk kazanması gerekir Ahir Zamanda. Ama mesela Peygamber Efendimiz (s.a.v.) zamanında olsa ne olur? Yine tebliğ için olması lazım. Mesela besili atlar bulundurmak, Müslümanları takviye etmek, mesela tebliğe gidecek bir kişinin bütün masraflarını karşılamak, onun ihtiyaçlarını karşılamak, bu gibi olması lazım, fakirlere, çok fakir olan insanlara yardımcı olmak, bunlar olabilir. Ama bu devirde en güzel infak kitap. Değil mi? En güzel hediye kitap olur. Ama aç ve açık, hakikatten çok zor durumda olan insanlar varsa onların da sağlıklı, zinde kalacakları gibi bir infak olması lazım. Mesela ağır hastalara yardımcı olmak gerekir. Çok perişan durumda oluyorlar. Onlara da hakikatten bir destek gerekir. Merhamet yönünden Müslümanlığın ehemmiyetli bir ibadet yönüdür bu. Ama tabii çok genişletip çoğaltabiliriz.
OKTAR BABUNA:Karaköy Yerebatan Camii’nde Hocam Vehb bin Hüşeyre (r.a.), Amr bin (r.a.) Hazretleri’nin kabri varmış.
ADNAN OKTAR: Bak maşaAllah, bir daha söyle.
OKTAR BABUNA:Vehb bin Hüşeyre (r.a.), Amr bin (r.a.) Hazretleri’nin kabri, Karaköy’de Yerebatan Camii’nde.
ADNAN OKTAR:MaşaAllah. Demek ki Peygamberimiz (s.a.v.) oraları ziyaret ediyor. Ama Mehdi (a.s.) ile karşılaşmak için orayı seçmesi de çok manidar inşaAllah. Velilerin keşfi de önemli bir olaydır, önemli bir bilgidir. Mesela Bediüzzaman’ın da birçok şeyi keşfe dayalıdır ve tam doğru çıkıyor söyledikleri. O kardeşim, sadece 1577-1545 onda biraz tereddüde düşmüş. Halbuki tahakkuk etmedi, tahakkuk ettiğinde dediğimin doğru olduğunu anlamış olacak inşaAllah. Çünkü oradaki hadiste çok net konuşuyor. Ama çeşitli tarihler vermiş. O özellikle küfre karşı bir şaşırtmaca ve tuzaktır inşaAllah. Çünkü gevşeyeceklerdir, rahatlayacaklardır.
“Selamlar Fransa’dan Ahmet kardeşimiz, Fransa’dan Hocamızı rahatsız etti” diyor. Kardeşim sorudan falan rahatsız olmam, öyle bir şey olmaz. Allah’ım YaRabbim, beni yanlış biliyorlar. Öyle hoşuma gidiyor benim. Böyle zor gibi görülen, karışık gibi görülen sorulara cevap vermek daha güzeldir, daha hoştur. Bunda şaşıracak bir şey yok inşaAllah.
OKTAR BABUNA: Bugüne kadar Hocam cevap veremediğiniz hiçbir soruya rastlamadık Hocam maşaAllah, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:İnşaAllah. Şimdi bir kere Bediüzzaman’ın Kıyamet gibi bir konuda çeşitli tarihler vermesi üzerindeki şaibeyi de kaldırır. Çünkü tarih vermemiş oluyor. Kıyamet tarihi bilinmez olarak biliniyor. Peygamberimiz (s.a.v.)’in, Kuran’da da ayet var ama Allah gaybı Peygamberlerine bildiriyor. Peygamberimiz (s.a.v.) de Kıyamet’in bütün alametlerini bildirmiş. Bu alametler de çıkmış, çoğu çıkmış. Yani sayıyoruz. Mehdi (a.s.)’nin çıkışı, Hz. İsa (a.s.)’nın inişi, hepsi Kıyamet alametidir. Ama buna rağmen net tarih vermemesi Bediüzzaman’ın hem de bu sırra da uygun. Mesela 1545, 1577 gibi iki ayrı tarih vermesi yani bu tarihlerin arasında bir tarihte kopacak anlamına geliyor. Ama bak ben de diyorum ki Allah-u alem 1545 diyorum. Bu benim yorumum, açıklamam. Ama diyorsam, beklerlerse görürler inşaAllah. Üstad’a da laf söyleyenler zaten bu ifadeleri görünce sözünü geri almış oluyor. Çünkü Üstad şu yılın, şu saatinde, şu dakikada olacak demiyor. “Allah-u alem” diyor. “Gaybı Allah bilir” diyor. “Bu alametlerden bu çıkıyor. Ama ısrarla belirtilmesi bunu gösteriyor” diyor. 1545 dememizin nedeni şu; Peygamberimiz (s.a.v.)’in hadisine uygun düşüyor 1545. “Ümmetin ömrü 7000 yıl” diyor ya, “5600 yılı geçmiştir” diyor. O zaman 1400 ile 1500 arasında her şeyin olması gerekiyor. 1500’den sonra da Kıyametin kopması gerekiyor. 1500’ü 1 geçse bile artık Kıyametin kopması gerekiyor. Ama 1545’i geçer de 1546 olursa, mesela 1551 olursa artık 1600’e geçmiş oluyor. Buna rağmen Bediüzzaman Allah-u alem diyerek iki ayrı tarih vermiş. Böylece gaybı Allah’ın bildiğini de vurgulamış oluyor ama arkasında da bir tuzak var, onu da söyledim inşaAllah. Yani onları rehavete kaptıracak. Diyecekler ki, “bak, çeşitli tarihler vermiş. O da emin değil. Zaten böyle bir şey yok. Kimi 45 diyor, kimi 77 diyor. Kimi diyor 570 yıl sonra. Mesela Cübbeli’nin izahlarını da alanlar olacak. Bir tek o değil. Cübbeli’nin CD’leri de duracak, onun bilgileri de duracak. “Cübbeli de 570 yıl demiş” diyecekler. “Bediüzzaman iki ayrı, çelişik şey söylemiş” diyecekler. Böylece onları gevşetecek. Buna onların ihtiyacı var. Bilim adamları diyecek ki, “daha milyonlarca sene var, ne alakası var” diyecek. Bir kısmı diyecek, “bilmem ne kadar zaman”. Onların, yani küfrün içini rahatlatan ifadelerdir. Onlar çünkü Kıyametin en uzak olmasını isterler. Veyahut hiç olmamasını isterler. Zaten Kuran’da da “Kıyamet’in kopacağını zannetmiyoruz” diyorlar. Kıyamet kopsa çok rahatsız olur küfür. Ölmekten çekinmez de Kıyametten çekinir, Allah’ın hikmeti. Tabii doğrusunu Allah bilir. Şimdi 570 yıl, 1577’de kopacak demek, 1545, bunu duyan bir insan ne yapar sence, yani küfür içinde olan bir insan? Gevşeyecektir. Hatta imkansız görecektir. Çelişik ifadeler var diyecektir. İşte böyle olmayacak. Yani Peygamberimiz (s.a.v.)’in hadisi doğru, o 7000 yılla ilgili hadis doğru. 7. bin yılda Kıyamet kopacak, ondan sonra vakit yok anlamında söylüyor. Bediüzzaman’ın ifadesinde de 45 çok kritik bir noktadır, 45. 46’ya geçmiyor, 45 diyor. O yönüyle Allah-u alem o tarihte kopacak diyorum ben inşaAllah. Zaten kardeşlerimi vakti gelince görecekler inşaAllah. Bu zaten ispatı kolay olan bir şey. Ama şimdi Bediüzzaman’ın daha önceki sözlerinde, çıkmayan oldu mu? Böyle bir şey yok. Tek tek hepsi çıktı. Bir tek Kıyamet için 2 ayrı tarih veriyorum dedim bakın, bir tek Kıyamet için. Birkaç tarih vermiş. Ama öbürlerinde hepsinde çok net tarih vermiş. O da hikmetli ve sırlı diyorum. Bunu çocuk olsa anlar, karmaşık bir yönü yok bunun. İnşaAllah.
OKTAR BABUNA:Dediğiniz gibi çok tarih var Hocam ve hepsi çıktı. Söylediğiniz diğer şeyler de, hatta Seyyid Salih Hocamız’ın söylediği diğer başka kerameti. Mesela mezarının bulunmaması ki daha ölmeden önce söylüyor bunu. 1981’i veriyor, 1991’i veriyor, başka tarihler de veriyor inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Canım yani, zaten meşhur o konu. Tartışılacak bir konu değil ki o. Bediüzzaman’ın o yönü zaten bilinir. Kimse onun aksini söyleyemez. Aksini söyleyen gelsin bana gelsin yazsın göndersinler. Yani dedi de yanlış çıktı desinler, bir tane yoktur. İnşaAllah. Hikmet yönü daha da genişleyebilir, ben sadece özetle söylüyorum. O kadar, inşaAllah.
OKTAR BABUNA:Bir de bir açıklama yapmıştınız, ilk defa yapmıştınız Hocam onu geçtiğimiz programlarda, “Hz. Hızır (a.s.)’ın da talebesidir” dediniz. “Bunu ilk defa söylüyorum” demiştiniz inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Bakın, o devirde gelen büyüklerin özelliğiydi o. Mesela Süleyman Hilmi Tunahan da Hızır (a.s.)’ın talebesiydi. Onlar dört koldan Anadolu’ya bırakıldılar. Bediüzzaman ayrı, Süleyman Hilmi Tunahan ayrı, Şeyh Nazım Hoca ayrı. İnşaAllah. Abdurrahim Abbasi, yani bunların hepsi Hızır (a.s.) ile bağlantılı olanlar. Bir kere ehl-i tariktir bunlar. Zaten mutlaka makam-ı Hızır’dan geçiyorlar bunlar, bu kişiler. Gavsiyet makamından, Mehdiyet makamından, Hızır makamından mutlaka geçerler. Ve Hızır makamına geldiklerinde, Hz. Hızır (a.s.)’dan terbiye alırlar zaten. Bağlantıya geçerler. Yani mecburen bağlantıları oluyor.
Kaç dakika oldu sohbetimiz başlayalı? 32 dakika. Tamam, bir 10 dakika ara verelim yine devam ederiz. İnşaAllah.
SUNUCU:Kıymetli izleyenler, yayınımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Buyurun Hocam.
ADNAN OKTAR:Evet, bana bayağı sorular gelmiş. Efendim, maşaAllah iyi derin de düşünüyor kardeşlerimiz. Mesela diyor ki Abdulkadir Salih Soylu Konya’dan. “Hocam” diyor, yani özetle söylüyorum uzun bir yazı. “Mehdi (a.s.)’nin ledün ilmiyle hareket edeceğini söylüyorsunuz” diyor, “Hızır (a.s.) vahiyle hareket ettiği için ledün ilmini uygulaması makul” diyor. “Ama Mehdi (a.s.) vahiy almayacağına göre nasıl ledün ilmini uygular?” diyor. Ledün ilmini uygulamak için illa ki vahiy almak gerekmez. Şöyle ki, ledün ilmini mesela Hz. Musa (a.s.)’ya Hz. Hızır (a.s.) öğretti. Oradaki o derinliği kavramış oldu, oradaki hikmeti kavramış oldu. Yoksa Hızır (a.s.)’ın anladığı anlamda, Hızır (a.s.)’ın uyguladığı anlamda ledün ilmi ayrıdır. Tabii ki onun için vahiy gerekir. Ayrı bir konudur o ve Hızır (a.s.) olması gerekir şahsın. “O zaman” diyor, bak diyor ki; “Hz. Mehdi (a.s.) de dosdoğru olmak zorundadır. Şeriatın dışına çıkamaz” diyor. “O zaman nasıl olacak?” diyor. Mesela örnek vereyim, ama tabii kapalı bir örnek veriyorum, bir de açık bir örnek daha vereceğim ama bunun üzerine daha bir şey söylemem. Mesela geçenlerde verdim. Hz. İbrahim (a.s.), ledün ilminin bir uygulayıcısıdır, uyguluyor. Bir, diyor ki şöyle bir başını gözünü yıldızlara dikiyor, kaldırıyor, “ben hastayım” diyor. Yani “yıldızlardan ben bunu anladım” diyor, “hastayım”. Hasta değil, adamlar kaçıyor. Yalan söylemek haram, değil mi? Haram. Hasta değil, kaçıyor adamlar, yanından gidiyorlar. Biz yıldızlardan anlam çıkarabiliyor muyuz? İslam’a göre var mı bu? Yok. Ama bakıp söylüyor. İnandığından değil, onlarla alay ediyor. Alay ediyor ve sonucunda İslam’ın lehine bir hüküm meydana gelmiş oluyor, bir. İkincisi, bütün putları parçalıyor, büyük putu tutuyor, onun boynuna baltayı asıyor iple? “Kim kırdı?” diyorlar. “Bu put kırdı” diyor. Bu puta tazim değil mi? Haram bu. Yani puta bir güç vermiş oluyorsun, ilahlık vasfı vermiş oluyorsun, değil mi? “Kırdı” demek, ne demektir? “Gücü var” diyorsun adamlara. Haram değil mi? Ama orada onun amacı ne? O putu aşağılamak ve ezmek. Amacına da ulaşmış oluyor. Bu ledün ilmidir. Ben anlayamadım hala diyorsa kardeşimiz, o zaman bir şey diyemem. Şöyle diyeyim eğer bunu da anlayamayan varsa, mesela buraya çok çok çok kolay bir örnek vereyim artık bunu herhalde anlar diye tahmin ediyorum. Mesela buraya birisi geldi, “ben” diyor, “falanca kişiyi arıyorum, nerede arkadaşlar?” diyor. “Ne yapacaksın?” diyoruz, adam “ondan intikam alacağım” diyor yahut “kötülük yapacağım” diyor. Yalan söylemek haram mı? Haram, değil mi? Ben desem ki dürüstlüğüm tutsa, arkadaş buyurun gelin, al silahı, içeri buyurun falan mı diyeyim adama? Yani adam mesela eli silahlı gelmiş, adam da içeride buyurun bekliyor, sizi bekliyor diye. Bunun adına ahmaklık derler. Ona da yalan denmez, maslahat denir. Ledün ilminin uygulanmasına da maslahat denir, maslahat. Onun zaten feraset ehli anlar ne anlama geldiğini. Anlaşıldı mı? Şimdi ben bu kadar diyebilirim. Ama bunun üzerine daha da hala anlat diyorlarsa, o zaman yollarımız ayrılır onunla. Orada artık söyleyecek bir sözümüz kalmaz.
“Cudi’ye oturdu denilen ayetin numarası 44. ayet” diyor. “Ağrı Dağı da 44. boylamda” diyor. Allah Allah maşaAllah. “Selamun Aleyküm Sayın Hocam, 54. surenin 15. ayeti “Andolsun, Biz bunu bir ayet olarak bıraktık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı?” ayeti vermiş. Kuran’da 71. sırada bulunan Nuh Suresi sondan 44. sırada ve 114 Surelik Kuran’daki Nuh Suresi’nin sondan ya da sağdan yaklaşımı sırası da 44. “Gemiyi alemlere ibret yaptık” diyen ayetin numarası da 44, sure ve ayet numaraları yanyana getirildiğinde 5135 sayısı çıkıyor. Bu sayı Ağrı Dağı’nın yüksekliği. Bu araştırmayı sizinle paylaşmak istedim. Saygılarımla” Mehmet Naci. Allah Allah maşaAllah, güzel. Bu önemli, bunu inşaAllah sitemize de koyarız. Sure ve ayet numaraları yanyana getirildiğinde 5135 sayısı çıkıyor. Bu sayı Ağrı Dağı’nın yüksekliğini veriyor diyor. Bazıları belki alerji duyabilir bu izahtan ama bunlar önemli izahlar. Gayet güzel. İnanılması farz mı? Değil. İnşaAllah.
OKTAR BABUNA:Çok manidar bir sayı Hocam, siz daha iyi bilirsiniz inşaAllah. 5135.
SUNUCU:Hocam, “helal dairesi keyfe kafidir” cümlesini, hadis midir, sahih bir hadis midir, bir de açıklarsanız çok sevinirim.
ADNAN OKTAR:“Helal dairesi keyfe kafidir”. Güzel bir söz. Hadis değilse bile, güzel bir söz. Yani helalle insan çok güzel, mutlu olabilir. Her türlü nimetten istifade edebilir. Helal daire içerisinde en mükemmel hayatı yaşamak mümkündür. Dolayısıyla helaller ve haramlar kıyaslandığında yani haramların getirdiği sınır, bizim için bir nimettir. Mesela Allah diyor ki bize “içki içmeyin” diyor. İçki içmemek bize sıhhat getiriyor. Yani kafamız dinçleşiyor, canlanıyoruz. Mesela “yalan söylemeyin” diyor, dürüst bir insanla konuşmak çok zevklidir. Dürüst demek ne demektir? Samimi insan. Yani samimi insan, adamın, insanın kendisiyle görüşmüş oluyorsun. Çok büyük bir nimet. Dolayısıyla da helaller zaten çok fazladır, haramlar çok azdır. Yasaklanan haramlar da zaten hakikaten zararlı. İnsanın nefsinin çekeceği şeyler değil. Yani nefse hoş gelecek bir şey değildir haramlar. Mesela domuz eti hakikaten kötü. İnsan helal olsa da yemez onu? Bana tercih bırakılsa ben mesela koyun etini tercih ederim.
OKTAR BABUNA: Çok sağlıksız Hocam.
ADNAN OKTAR:Evet çok sağlıksız. Görünümü de bir garip böyle bilmiyorum gördün mü domuz eti?
SUNUCU:Görmedim.
ADNAN OKTAR:Ben gördüm. Kesmişlerdi, çok görünümü de garip, eti de garip. Yiyenler de söylüyor, “tadı da garip, bir acayip” diyorlar. Kokusu bir garip, itici bir kokusu var. Dolayısıyla domuz eti yememek bir nimet, kumar oynamamak bir nimettir. Kumar çok sinirleri bozar, insanı çok yorar. Ve yıpratıcı bir şeydir kumar. Bunun gibi ama helaller ne kadar güzel. Milyonlarca meyve sebze çeşitleri var. Hepsini yiyebiliyorsun. Çok güzel eğlenebilirsin meşru zeminde. O kadar çok zevk varki meşru zeminde. Ama oturup haramın içerisine girdiğinde dünya kararır o zaman. Yani zevk kavrulur, neşe kavrulur. Huzur kavrulur. Her şey kavrulur. İnsan, Allah esirgesin, karanlıklar içinde kalır. Ama öbüründe ışık olur, vicdanen de çok rahat olursun. Vicdan azabı da çekmezsin. Allah’a karşı gönlün de çok rahat, dolayısıyla mutlu yaşarsın.
SUNUCU:Peki Hocam, haram seçerken düştüğümüz o yanılgı anında bize asıl kaybettiren şey ne? Yani doğrusunu biliyoruz ama haram seçerken o anda bizi cezbeden şey ne?
ADNAN OKTAR:İçki içtiğinde işte güya neşeleneceğini düşünür. Çünkü aynı anda eğleniyorlar, gülüyorlar, mesela içki içenleri görüyorlar, çok havalı çok hoş gibi görünüyor. Güzel bir şeymiş gibi görünüyor. Ama pratiğinde öyle olmaz. İçki insanı sersemlik verir, dikkatini dağıtır. Nefes sıklaşması verir. Bunaltır insanı, dolayısıyla mutluluğunu alır. Dinç bir kafayla eğlenmek ayrıdır. Alkollü olarak eğlenmek ayrıdır. Alkollü sıkılır insan. Dikkati dağılır. Ama onların propagandasından dolayı sanki o güzelmiş gibi görünüyor. Yani onu deccaliyet öyle bir anlatıyor ki muazzam bir zevk varmış gibi. İnsanlara sunduğu için insanların gözüne öyle geliyor. Mesela kumar oynar, gider dünyanın parasını bir anda kazanır. Hiç çalışmadan bir şeyler elde eder. Cazip gibi görünüyor. Halbuki öyle değildir, bir başkasının canını yakmış oluyorsun ayrıca kumarda. Çünkü adamı mahvediyorsun, bütün parasını pulunu bir gecede alıyor adam elinden. Değil mi? Vicdan azabı. Ve kendisine hasım meydana getirmiş oluyorsun. Adam kinleniyor. Ya vurmaya kalkıyor, ya öldürmeye kalkar. Müthiş bir nefret meydana gelir. Yani Allah diyor, “aranızda kin ve düşmanlık düşürmek ister şeytan” diyor, kumarla, içkiyle. Dolayısıyla başımıza bela getiren, rahatsızlık meydana getiren, huzurumuzu kaçıran bir sistem olmuş oluyor. Ama helal daire içerisinde son derece sıhhatli oluyoruz. Hakikaten mutlu oluyoruz her şeyden. Yiyecekten zevk alıyoruz, eğlenceden zevk alıyoruz, sevgiden zevk alıyoruz, hepsi hoşumuza gidiyor. Ama Allah’a muhalif bir hareket yaptığımızda, haşa, Kuran’a muhalif bir şey yaptığımızda ruhumuz kasılır. Şiddetle kasılır. Vicdan azabından, Allah korusun, çökeriz. Ve dolayısıyla Allah orada bize bir mutluluk vermez. Ama helal dairede her zaman mutluluk vardır.
OKTAR BABUNA:Daha önce de söylemiştiniz Hocam, haram olan bir şey çok faydalı da olsa, çok güzel de olsa haram olduğu için zaten o açıdan da zaten yapılmaz, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Bir de haramın hiçbirinde fayda bilimsel olarak zaten tespit edilen bir şey yok zaten. Haram olup da insana yarayan hiçbir şey görülmemiş. Halbuki olabilirdi. Çok faydalı olurdu insana, zahiren fizik olarak faydası olurdu. Ama sen onu Allah rızası için terk ederdin. Ama böyle bir şey yok. Bu bir mucize. Hepsi zarar, hakikaten zararlıdır.
“Hz. Mehdi (a.s.)’nin,” uzun bir mektup yazmış kardeşimiz. Mehmet Hakkı Sarıyer. MaşaAllah bayağı da okuyan bir kardeşimiz gördüğüm kadarıyla. “Siz Hz. Mehdi (a.s.)’nin kendisine has bir mezhebi olacağını ve bu mezhebin diğer Sünni mezheplerden çok farklı olup kolaylaştırıcı olduğunu söylemiştiniz.” Yakın buna yakın konuştum, evet. Hz. Mehdi (a.s.)’nin mezhebi olmayacak. Mezhebi olmayacak, mezhepleri kaldıranın mezhebi olur mu? Sahabe dönemi gibi olacak. Aynı Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in dönemi gibi. Yeni bir mezhep getirmeyecek Mehdi (a.s.).
SUNUCU:Onda toplanacak. Değil mi?
ADNAN OKTAR:Tabii, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) zamanında ama Sünni mezheplere benzeyecek tabii ki, benzer. Ama hiçbir mezhebin devamı değildir yani beşinci mezhep değildir Mehdi (a.s.)’nin mezhebi diye bir konu yok yani. Resulullah (s.a.v.) zamanında ne varsa onu uygulayacak, aynı Sahabe dönemi gibi olacak. Dolayısıyla buna mezhep demeyelim, mezheplerin kalkması diyelim. “Mezhepleri kaldıracak” diyor zaten hadiste. Yeni bir mezhep kuracak demiyor. Bediüzzaman niye kendi mezhebinde devam ettiği gibi bir konu olmuş, anladığım kadarıyla kardeşimiz. Mehdi (a.s.) yok ortada, Mehdi (a.s.) yokken Bediüzzaman tabii ki kendi Şafi mezhebindeydi, titizlikle kendi mezhebine uydu, en doğru hareketi yapmış oldu. Mehdi (a.s.) çıkmadan çünkü “en büyük müceddid ve en büyük müçtehid” diyor Bediüzzaman, en büyük müceddid en büyük müçtehid zuhur etmeden ona tabi olmadan kendi başına karar veremez Bediüzzaman. Mukallit Bediüzzaman. Mezhebe tabi olan bir insan. Mezhebi kaldıracak kişi Mehdi (a.s.)’dir. Ayrıca Bediüzzaman’ın Mehdi (a.s.) olmadığının bir delili de budur ayrıca. Çünkü Mehdi (a.s.) hiçbir mezhebe uymayacak. Aynı Sahabe dönemi gibi. “Peygamberimiz (s.a.v.) ne yaptıysa onun yolunda gidecek” diyor, Peygamberimiz hadiste. Dolayısıyla Bediüzzaman doğrusunu yapmıştır. Ama Mehdi (a.s.) geldiğinde o ayrı. Mesela Mehdi (a.s.) olmuş olsaydı, gelmiş olsaydı, Bediüzzaman da o devirde olsaydı, Mehdi (a.s.)’ye uyardı. Dolayısıyla Şafi mezhebinden olmazdı. Sahabe dönemi gibi olurdu. Tam ittiba ederdi, bağlanırdı. Yalnız tabii Mehdi (a.s.)’nin bu müceddidliği, müçtehidliğinin kaynağı şöyledir. “Bütün ulema ve evliyanın iltihaklarıyla” diyor Bediüzzaman burada çok önemli bir dikkat edilecek bir konu var. “Bütün ulema”, eser uleması, Türkiye’deki ulema, Amerika’daki ulema, onların hepsini toplayacak, ulema meclisi meydana getirecek. Onların ruhani lideri olarak hüküm verecek. Yani mezheplerin kaldırılması konusunda karar verecek. Ve onlardan da istifade edecek tabii ki. Görüş alacak, istifade edecek. Hz. İsa (a.s.) da onun yardımcısı zaten. Mehdi (a.s.)’nin çok geniş danışma ordusu vardır. İnternetten istifade edecek. Alimlerden istifade edecek. Mehdi (a.s.) öyle kendi başına hareket eden bir insan değil. İstişareye önem veren bir insandır. İstişareyle hareket edecek. Ama son karar onundur. Yani “ulema böyle dedi, tamam” demez yani. Hüküm onundur. Onların anlamadığı bir yön de olabilir. Ulema meclis toplu karar verirse zaten Mehdi (a.s.)’ye gerek kalmaz o zaman. Mehdi (a.s.)’nin olması o feraset ve basiret sahibi olmasıdır. Hikmet sahibi olmasıdır. Vehbi ilime sahip olmasıdır. Allah katından verilmiş Vehbi ilme sahip olması lazım. Onunla Sahabe döneminin aynısıyla ortaya çıkaracaktır inşaAllah. Ama ulemanın hepsi de tasdik edecektir. Ulema karşı olacak derken, bütün ulema karşı olacak değil, cahil yobaz böyle ayak takımı karşı olacaktır. Yoksa gerçek ulema Mehdi (a.s.)’nin yardımcısı zaten, Bediüzzaman diyor. “Bütün evliyanın, bütün tarikat şeyhleri, efendi hazretlerinin hepsi Mehdi (a.s.)’ye yardımcı olacaklar. Ayrıları gayrıları olmayacak. Ve bütün seyyidler destekleyecek Mehdi (a.s.)’yi. Bütün seyyidler cemaati.” İslam alemini kucaklayan bir insandır Mehdi (a.s.). Süleymancıları da, Nurcuları da, efendim İhvan-ı Müslimin var mesela Mısır’da onları da hepsini bağrına basacak, hepsini şefkatle koruyup kollayacak bir insandır. Bir tek onları değil, Hıristiyanları da, Musevileri de hepsini koruyup kollayacak. Hepsine şefkat gösterecek. Musevilerin gerçek Tevrat’a göre hareket etmesini sağlayacak. Hıristiyanların da gerçek İncil’e göre hareket etmesini sağlayacak. Ve Kuran’a tam tabi olmaları için gayret edecek. Hz. İsa (a.s.) geldiğinde de tam Kuran’a tabi olacaklar, inşaAllah. Soruları uzun uzun okumuyorum, özetini anlatıyorum. O zaman zaten yeterli oluyordur. “Saygıdeğer Hocam, biz arkadaşlarla bir ihtilafa düştük. Mektubat’ta Üstad Hazretleri Hulusi Ağabey rüyasında gördüğü sarıklı gençten bahsediyor. Acaba bu sarıklı genç, Hz. Mehdi (a.s.) mi? Bizim ihtilafa düştüğümüz nokta bu, saygılarımla kıymetli Hocam, sizler ve bizler hizmete daim oluruz, inşaAllah.” İrfan Şakird Şırnak. Tabii Müslümanlar kardeş ve dünyada da Ahirette de kardeş. Onların hepsi benim canım ciğerim kardeşlerim. Onların hizmetçisiyim ben, inşaAllah. Hepsinin hizmetçisiyim. Hademesiyim yani inşaAllah. Bediüzzaman Mehdi (a.s.)’den o kadar net bahsediyor ki, sarıklı genç de, tabii ki o da Mehdi (a.s.) ama bir tek buradan Mehdi (a.s.)’yi anlıyoruz dersek, acayip olur. Çünkü Mehdi (a.s.)’yi o kadar keskin, o kadar vurucu ve o kadar net delillerle anlatmış ki, reddedilmesi mümkün değil. Bir daha, bir daha, o kadar çok misallerle anlatılmış ki, geri kaçmalarını imkansız hale getirmiş. Hatta “Mehdi (a.s.)’nin birden kainatı, dünyayı düzeltmesi nasıl olur?” diyorlar. Onu da açıklıyor, o kadar çok misal veriyor ki yani kaçan, kaçmak isteyen de kurtulamazlar. Kaçıp göçecekleri bir yer yok. Bediüzzaman çivilemiş böyle manevi çiviyle. Yani çok sağlam çelik kutunun içine koymuş onları, kaçamazlar hiçbiri. Ama tabii işi böyle saflığa, cahilliğe verip hareket edenler olabilir. O ayrı mesele veyahut iyi niyetle anlamazlıktan gelenler olabilir. Ama doğruyu kabul etmek durumunda kalacaklar eninde sonunda. Bunun ikinci bir ihtimali yok inşaAllah.
OKTAR BABUNA:Bana da bir soru geldi Hocam.
ADNAN OKTAR:Sana soru geldi, oku.
OKTAR BABUNA:“Selam muhterem Hocam.”
ADNAN OKTAR:Aleyküm selam.
OKTAR BABUNA: “Sansürsüz Programı’na konuk olan Profesör Dr. Turan Güven’i iki yıl önce üniversitedeki odasında ziyaret ettiğimde Yaratılış Atlası’nı görmüştüm. Ayrıca Yaratılışı ispat eden fosil örneklerini öğrencilerine gösterdiğinden bahsetmiş ve bu konudaki faydalı çalışmalarınıza vurgu yapmıştı. Evrim Teorisi’nin geçersizliği üzerine sohbet etmiştik. Kendisini Sansürsüz Programı’nda görünce de çok sevinmiş ve umutlanmıştım. Fosil kayıtlarının Yaratılışı ispat ettiğini anlatmasını bekledim, ancak bırakın bu konuyu gündeme getirmesini fosil konusu açılınca, Yiğit Bulut’un ve evrimcilerin konuyu örtbas etmesine seyirci kaldı. Fosilden bahsedilmesi evrimcileri çok telaşlandırmıştı. Sayın Turan Güven Hocamız’ın tutuk ve çekingen tavrına bir anlam veremedim. Kendisi yıllarca Ülkücü camiaya hizmet etmiş bir büyüğümüzdür. Değerli Hocam sizce bu tavrının asıl nedeni nedir?” Ankara’dan Ufuk.
ADNAN OKTAR:Ufuk kardeş, ben bunu açıkça söyleyeyim. Bu konunun Üstad-ı Azam’ı Hz. Mehdi (a.s.)’dir. Allah aradaki farkı göstermek için bu durumu meydana getiriyor. Bak, en alim, en bilen bir insan bile Yaratılış Atlası’nı okuduğu halde, efendim, her türlü ilmi araştırmayı, tahkikatı yaptığı halde, yine beceremiyor ve yine mağlup oluyor. Bunların ciğerini sökecek olan Mehdi (a.s.)’dir. Ve bizler de başarılı olmamızın nedeni Mehdi (a.s.) talebesi olmamızdır, inşaAllah. Mehdi (a.s.) öncüsü olmamızdır. Benim de, arkadaşlarımın da başarılı olmasının nedeni budur. Mehdi (a.s.) talebesi olmayan deccaliyetle baş edemez, Darwinizmle baş edemez, Materyalizmle baş edemez. Allah bunu gösteriyor bakın yani bu iddia değil görülüyor. Biz çıktığımızda panter gibi yani tek pençede yerle bir ediyoruz. Ama öbür kardeşlerimizi de görüyorsunuz perişan durumlara düşüyorlar ve feci şekilde eziliyorlar. Ben buna ezilme derim. Berabere kalıyorsa, o bile ezilmedir. Berabere kalma olmaz, vurdun mu oturtturursun, bu kadar yani. Değil mi? Adamlar onun için bu kadar fellik fellik kaçıyorlar. Değil mi?
OKTAR BABUNA:Hiçbir şekilde size karşı çıkmıyorlar Hocam. Yan odada duruyorlar, duvarın arkasında, duvarın önüne geçemiyorlar, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Kardeşim duvarın kenarından bak, korkma, bir şey olmaz. Nazarıma bile tahammül edemiyor adam, göz göze gelemiyor. Nefesim yeter onlara, nefesim. EvvelAllah.
Bak Risale-i Nur Külliyatı’nda otuz altı ayrı yerde, otuz sekiz defa Hz. Mehdi (a.s.)’nin bir şahıs, bir zat ve insan olduğu ifade ediliyor. Bakın, Risale-i Nur Külliyatı’nda otuz altı ayrı yerde, yani bak bir daha Bediüzzaman açıklıyor, bir daha, otuz altı kere ve otuz sekiz defa Mehdi (a.s.)’nin şahıs olduğunu belirtiyor, bir zat olduğunu belirtiyor. Biz anlamazlıktan geliyoruz diyorlarsa bir mahsuru yok. Biz sürekli anlatmaya devam ederiz inşaAllah. Yani Müslümanlar adına bir zararı yok, çünkü onunla konu değişmez.
SUNUCU:İnşaAllah. Hocam, acziyeti çerçevesi içerisinde insanın temel unsurları, temel acıları aslında acılandığı şeyler nelerdir? Acziyetini fark ettiği zaman, zoruna gidecek olan acılar neler?
ADNAN OKTAR:Mine Hocam şimdi öyle kapsamlı soru sordun ki eğer daraltmazsan sabaha kadar anlatsak bitmez Allah-u alem. Tabii hikmet de var sözünde ama biraz daha daraltır mısın?
SUNUCU:Misal hani Hocam, bana göre insanın dünyadan ayrılmak istememesi onun bir acziyeti. Mesela böyle acziyetinin etrafında dönüp durduğu temel acıları var. Mesela unutulmak da insanın zoruna giden şeylerden, hani ruhunun kabul edemeyeceği şeylerden. Bu tip şeylerden örnek istiyorum sizden.
ADNAN OKTAR:İnsan seviliyorsa, sevilenin kendisini unutmasını istemez tabii. Yani çok şiddetli rahatsız olur ama gerçekten seven zaten unutmaz. Sevgisine saygı duyduğumuz insanın kalitesine bakmamız lazım. Çünkü gerçekten sevginin üstadıysa o, zaten unutma yeteneği yoktur, öyle bir gücü olmaz, unutamaz zaten. Ama aklı zayıf ve güçsüzse, bir sevgi gücü yoksa ve derinliği ve tutkuyu bilmiyorsa o zaten kuş gibi uçar, daldan dala konar. Aklı hafif oluyor öyle insanların ve dolayısıyla öyle bir insanın unutsa ne olur, unutmasa ne olur o. Değil mi? Ama değerli bir insan zaten unutmayacağı için öyle bir risk de yoktur. Yani değerli insanı seçerken iyi seçmek lazım. Seçim tamamsa zaten o sağlamdır. Öyle bir konu olmaz. Karşılıklı bir değer verme, derinlik varsa bu devam eder, bunda bir şey olmaz. Ama tabii zenginleştirebilirim, daha çoğaltabilrim.
SUNUCU:Mesela ölüm de öyle Hocam. Ölüm de mesela insanın tabiri caizse zoruna gidecek şeylerden, hani dünyadan alıkonması, renkli, yaşadığı işte kendi çapında yaşadığı renkli hayatından onun uzak kalacağı aslında zoruna giden şeyin tam anlamıyla diğerlerinin devam etmesi.
ADNAN OKTAR:Ama ne güzel, Allah’ın ne güzel bir dersi. O güzellerin en güzeli olan Allahımız’ın mükemmel bir sanatı ve mükemmel bir caydırma yöntemi. Şimdi mesela diyor ki, “Naci Ağabey çok sıkı adamdır”, yani “muazzam..” onların ağzıyla söylüyorum, “alemi bilir, eğlenceyi bilir, ağabey kuralım masaları”, açıyorlar hakikaten falan, rakıyı içiyor, tansiyonu yükseliyor, küt orada ölüyor. “Ya” diyorlar, “böyle değerli bir ağabeyimizi biz ne yaparız? Güzel bir yere gömelim” diyorlar. Tepeye, yüksek bir yere götürüp, yaklaşık iki metre kadar falan toprağı kazıyorlar ki en az iki metre olacak, iki, iki buçuk metre, toprağın altına koyuyorlar. Onlar orada tefle, darbukayla eğlenirken, o toprağın altında hiç kıpırdamadan, simsiyah karanlıkta, bakterilerle, kurtlarla arkadaş oluyor. Küçük kurtçuklarla, değil mi? Ve üstelik bağırsağındaki muhteva ağzından çıkmaya başlıyor, değil mi? Ne oldu, Naci Ağabey’e böyle? Hani eğleniyordun, hani dünya seni bırakmıyordu, sen hani dünyayı bırakmıyordun, hani Ahireti önemsiz görüyordun, Allah’ı önemsiz görüyordun, haşa, Kuran’ı önemsiz görüyordun. Böyle dini fıkralar anlatıyordun, Cennetle, Cehennemle ilgili, göbeğini hoplatarak gülüyordun, orada da bir gülsene, toprağın altında. Değil mi? Ne oldu senin kotra, arkadaşlarınla toplanıyordun? Orada kotra duruyor, değil mi? Nazlı nazlı dalganın üzerinde sallanıyor kotra. Ama sen orada kolunu bile kıpırdatamıyorsun, simsiyah toprağın altında. Kotra pırıl pırıl ışıklarla dolu, evinde de şenlik var bayağı neşeli, çocukların falan herkes oturuyor yine bir şey yok. Ama sen zifiri karanlıkta bakterilerle, kurtlarla muhabbet halindesin, konuşuyorsun. Değil mi? Ve bekle de bekle, bekle de bekle, sürekli bekliyor, yerinden bile kımıldamıyor. Ama herkes koşuşturuyor, o eli, gözü... değil mi? O emek emek yaptığın senin villan duruyor, değil mi? Yemeklerin, hatta buzdolabında hazırladığın o Meksika salçaların, bilmem ne falan, karışık onlar bile duruyor. Ama sen toprağın altındasın. Herkes işinde, gücünde. Hani dostların seni çok seviyorlardı, hani senin imparatorluğun yıkılmazdı böyle, hani Müslümanları hafife alıyordun, İslam’ı, Kuran’ı hafife alıyordun güya. Ne oldu? Orada bir kıpırdasana bakalım kıpırdayabiliyorsan. Değil mi? Bir de bayağı bir soğuk, yani öyle klima sistemi falan da yok, air condition da yoktur mezarda, öyle hava falan da alamaz, öyle bir havadar bir yer de değil. Sadece çamurlu toprak ağzının içine girmiş olacak toprak o kadar. Dolayısıyla Allah’ın muhteşem bir caydırma yöntemi yani ancak bununla insanlar cayabiliyorlar işte. İnsan nefsinin, tabii iyi olanları, halis temiz olanları tenzih ederim, azgınlığını kırmada en muhteşem vuruştur ve en muhteşem Allah’ın nimetidir. Ve yürekleri ferahlatan en büyük nimetlerden bir tanesidir. Mesela “ben dünya güzeliyim” diyor kadın, böyle kasılıyor, parfümler marfümler, saçı yaptırmış, afro falan, etekler, kıyafetler falan, değil mi? Küt diye bir trafik kazası yapıyor arabada giderken, tam üniversite mezuniyetine gidiyor pür neşe, dine, imana, mukaddesata aleyhinde konuşmalar yaparak, kakara kikiri, yolda da viski içerek falan gidiyorlar eğlence halinde arkadaşlarıyla beraber, toptan bir anda kara toprağın altına giriyorlar. Üniversitede arkadaşları devam ediyor çalışmaya ama o toprağın altında kıpırdayamıyor. Hani Allah’ı, haşa, acz içinde görme mantığı, haşa. Hani Kuran yanlıştı? Hani “Melekler yok” diyordun? O ağzını burnunu kırarak canını alan Melek kimdi? O mezarın altında, orayı sana Cehenneme çeviren kim? Yani bir anda onun röfleli saçları, kara toprağın içinde paramparça oluyor. O güzelim cildi mosmor oluyor ve şişiyor, yani olağanüstü pürüzsüz dediği cildi, davul gibi şişiyor suratı. Hani o güzel gözlerin, jöle olup toprağa akıyor. Hani böyle üstlerden bakıyordun insanlara, kimseyi beğenmiyordun, “dağlardan daha yükseğim” diyordun, o çok beğendiğin etlerin paramparça toprağın üstüne dökülüyor ve şişip, dağılıp ve akıl almaz iğrenç bir koku, o parfümünü tamamen yok ediyor. Yani insan aklının alabileceği en iğrenç kokudur ve o kadar yoğunki. Orada havalandırma sistemi falan da yok, air condition, şu, bu falan, açıp havayı öyle oksijen gelecek bir ortam da yoktur. İşte bununla Allah intikam almış oluyor. Yani yaptığına, yapacağına, dediğine, diyeceğine bin pişman eder Allah. Hani Allah bir şey yapmazdı, haşa? Nasılmış? Yapıyormuş, değil mi? Onun için, “bekleyedurun, biraz beklesinler” diyor Allah. Eğer dünya hayatının, mesela diyor ki, iki ayet var, ben bir tanesini söylüyorum, “mallarınız”, her türlü mal, emtia, eşyalar, grayderleri, dozerleri, dükkandaki malları, “eşleriniz”, karısı veya kocası neyse artık, artık süslü püslü böyle briyantinli kim varsa, briyantini kötü gördüğümden değil ama, onu putlaştırdıkları için söylüyorum, “oğullarınız”, hani Avrupa’daki oğulların, eğitim gören, bilmem ne yapan, “aşiretiniz”, çevreniz diyor, internet arkadaşları bilmem ne, Facebook’taki dostların, yerin altında Facebook’a giremezsin sen, oraya öyle kablo, bilgisayar falan gitmiyor, sadece kefeni var. Zaten kefen de rezalet bir hale geliyor orada. Yani velileri, Peygamberleri tenzih ederim, onun dışında akıl almaz bir ortam meydana geliyor. Dolayısıyla tabii çok genişletebiliriz bu konuyu da, fakat anlamazlıktan gelenlere Allah’ın kısa sürede gelen cevabıdır bu. Yani mallar, oğullar, akim kalmasından korkulan ticaret. “Niye İslam’a hizmet etmiyorsun?” diyoruz, “ya paraya ihtiyacımız var” diyor. “Zaman kötü biliyorsunuz, ihtiyaç var” diyor. “Ne için?” İşte biraz daha gelişmek istiyor adam, kiloları az görüyor herhalde, biraz daha gelişmek istiyor o kadar. Halbuki gelen para zaten onu doyurmaz, daha fazla istiyor. Mesela 10 milyon geldi, yetmez, 100 milyon geldi, yine yetmez. Hatta derler “insanın gözünü”, tabii dünya hırsı olan insanlar için söylenmiş bir sözdür, “kara toprak doyurur” derler. “Hiçbir şey doyurmaz, kara toprak doyurur.” Kara toprak gözlerine dolduğunda doyuyorlar. Orada sakinleşiyor. İnsanların sakinleşme yeridir, yani azanların, kısa sürede sakinleştiği yer, bir hastanedir aslında mezarlık. Kökten tedavisi olur. Yani hiçbir şeycikleri kalmaz, böyle bütün kötü huyları, bütün anormal huyları, bütün azgınlığı, saldırganlığı bir anda biter. Allah’ın meydana getirdiği bir nimettir, Mümin için Cennete bir kapı, kafir için de Cehenneme bir kapıdır. Onun için Allah, mallar, oğullar, dünya hayatının çekici süsü olan her şeyi, uzun uzun saymış Kuran, “ama” diyor, “buna karşılık Allah’ı, Resulünü ve Allah yolunda mücadeleyi tercih ediyorsanız”, demek ki mühim olan nedir? Allah, Resulü ve Allah yolunda mücadele, yani Mehdiyet. Mühim olanlar bunlardır. “Ben bunları mühim görmüyorum” diyorsa, Allah diyor ki, ona hemen cevap veriyor Allah, “bekleyedurun” diyor. Tedavi olacağı yere süratle gidiyor zaten, hiçbir sorunu kalmayacak, kökten halloluyor. Zaten hiç debelenmiyor da biliyorsunuz. Yani ben o tipleri kastediyorum, tam bir teslimiyetle kendini bırakıyor, 4 kişi, 5 kişi toprağa bırakıyorlar, süratle üzerini toprakla örtüyorlar. Gece olduğunda çekirgeler, diğer hayvanların sesinden başka bir şey olmaz. Üzerini örter, hafif de bir su dökerler üzerine, kürekle de iyice bastırıyorlar ki iyice sağlam olsun gibisinden, o kadar. Yani konu biter. Oraya gittikten sonra arkadaşları yine Facebook’ta görüşmelere devam ederler, diskolarda eğlenmeye devam ederler ama o bir türlü diskoya gidemez, bir türlü Facebook’a giremez, grand tuvalet bir daha giyinemez, parfümünü bir daha kullanamaz. Orada mezar parfümü kullanır, yani dünyanın en korkunç kokusu, en iğrenç kokusunu kullanır. Ama Mümin bir anda Cennet bahçesine alınır vefatında. Ve vefat etmesiyle beraber mutluluk başlar. Bir kere lütufla, muhabbetle karşılık buluyor, sevgiyle, yani canı alınırken. Zaten hayatı da çok güzeldir Müminin, zaten anlar, her safhası güzeldir.
Mesela her asrı da Allah güzel yaratmıştır, ama bu asır müthiş bir asırdır. Bundan sonra mükemmellik devri başlıyor inşaAllah. Bakın “Mehdi (a.s.) çıkacak” dedim, ne kadar şahane bir şey, sözüm doğru olacak. Açık açık söylüyorum bak, Mehdi (a.s.)’yi görecek insanlar. “İslam hakim olacak” diyorum, yüzde yüz olacak göreceksiniz. Ama mesela bu sene bir geçecek, bir dahaki sene yine anlatacağız, bir dahaki sene bir daha anlatacağız, hatta diyecekler ki, “hani geliyordu Mehdi (a.s.), ne oldu?” diyecekler böyle. Hatta diyor ayette, “Peygamberler Allah’ın vaadi ne zaman derler” diyor, Müminler de, yani “o raddeye geldiler” diyor Allah ayette. “Allah’ın vaadi ne zamandır?” derler diyor. Bayağı zor bir dönemden geçeceğiz, ama gümbür gümbür İslam hakim olacak, anlayacaklar ki mutlak muktedir olan, iktidar sahibi olan, güç olan Allah’tır. Bakın eze eze, söke söke Allah İslam’ı dünyaya hakim edecek. Mehdi (a.s.)’si de mazlum bir insan, millet Mehdi (a.s.) deyince böyle olağanüstü bir varlık zannediyor, öyle bir şey değil mazlum bir insandır Mehdi (a.s.). Allah’ın seçtiği bir insan, o kadar. Yani Mehdi (a.s.)’nin bir gücü yok, Allah ona o gücü veriyor. Millet ona şirk koşabilirler, yanlış anlıyor olabilirler, Mehdi (a.s.), Allah’ın bir ruhu, bir tecellisi. Her insanda Allah tecelli eder, Allah onu seçmiş, o kadar. Başka bir şey yok. Mehdilik görevi vermiş, “senin vesilenle Ben İslam’ı hakim edeceğim” diyor Cenab-ı Allah. Hz. İsa (a.s.) vesilesiyle de hakim edecek inşaAllah.
OKTAR BABUNA:MaşaAllah Hocam, Allah razı olsun, saatlerdir anlatıyorsunuz, Allah’ı anarak sürekli tebliğ yapıyorsunuz saatlerdir Hocam ve her gece bu şekilde ve hep yeni şeyler anlatıyorsunuz, o da bir mucize maşaAllah.
ADNAN OKTAR:Beni daha ileride daha iyi anlayacaklar. Tam anlamıyla Allah’ın delisiyim ben. İnşaAllah. Daha iyi anlayacaklar zamanı gelince inşaAllah. Ölünceye kadar mücadele edeceğiz evvelAllah. İnşaAllah. Hatta ölsek dahi, eğer yarım kalsa görevimiz Allah’a yalvarırız ruhaniyetimiz döner inşaAllah, yine devam ederiz inşaAllah.
SUNUCU:Kıymetli izleyenler, bizlere her gece harunyahya.tv’den yayınlarımızı takip ederek ulaşabilirsiniz. Soru ve görüşlerinizi ahirzamansohbetleri@hotmail.com adresine gönderebilirsiniz. Hocamızın tüm eserlerini harunyahya.org ve harunyahya.net adreslerinden edinebilirsiniz. Bizleri yarın 22:00’den itibaren harunyahya.tv sitesinden, Mavi Karadeniz Radyo’dan ve Aksu TV ekranlarından takip edebilirsiniz. Hoşçakalın, Allah’ın selamıyla kalın inşaAllah.
Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...Evrimcilerin İtirafları
Devamı ...
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Başlıklar
Devamı ...Kuran'dan İşaretler
Devamı ...