SUNUCU 1:Bu güzel sohbetimize HarunYahya.tv’den devam ediyoruz. Hoş geldiniz.
ADNAN OKTAR:Efendim, sizler de hoş geldiniz tekrar inşaAllah. Ne yapalım Berker Hocam?
ALTUĞ BERKER: Estağfurullah Hocam, nasıl uygun görürseniz inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Ben Bediüzzaman’a zamanında yapılan zulmü bir türlü hazmedemiyorum. Her düşündüğümde içimi bir öfke kaplıyor, açıkça söyleyeyim. Bayağı şiddetli bir öfke kaplıyor. “Üstad’ın vefatı döneminde, Menderes hükümeti döneminde, İçişleri Bakanı Namık Gedik, Adnan Menderes döneminde, Üstad 1960 yılı Mart ayında çok ağır hasta, Bediüzzaman. Kendi isteği üzerine Urfa’ya getiriliyor ve bir otel odasına yerleştiriliyor”. Kendi memleketlilerinin yanına gidiyor. Ben mesela Ankaralı’yım. Ankara’ya gitmek istiyorum diyorum, bu en doğal hakkım. O da Urfa’ya gitmek istiyor. “İçişleri Bakanı Dr. Namık Gedik Beyefendi Bediüzzaman’ın hemen Urfa’dan çıkartılmasını ve Isparta’ya geri gönderilmesini emir buyuruyorlar”. Yani ne zararı var, ben onu anlamadım. Böyle yaşlı, münzevi, pir-i fani bir insan ve tam yaşlı bir insan ve alim. Çok değerli, Osmanlı döneminde iftihar edilen bir alim. Suçunun ne olduğu, o da belli değil. Bakın, “Urfa’dan çıkarılmasını”, “çıkarın hemen” diyor. “Isparta’ya geri gönderilmesini emrediyor. Namık Gedik bu olay öncesinde de sürekli Üstad’ı takip etmiş, ev hapsinde tutmuş, sürekli engellemeye çalışmış”, daha önce de, bakan olduğu için talimat veriliyor ve yapılıyor bu, “Bediüzzaman’ın çok ağır hasta olduğunun söylemesine rağmen, yine de Urfa’dan çıkması emrini iki kere yeniliyor.” Adamlar diyorlar ki; “çok hasta, perişan, çıkaramıyoruz” diyorlar. “Yok” diyor, “illa ki çıkaracaksınız.” “Gece saatinde vasıta bulunamayacağını bildiriyor polis.” Yani yine merhamet ediyor polis, kurtarmaya çalışıyorlar, Bakan emri olmasına rağmen. “Demokrat Partili Gedik, Üstad için; ‘Urfa’da araba yoksa ambulansla, o da yoksa belediyenin çöp arabasına koyup derhal Urfa’dan dışarı çıkarın’ diyor.” “Çöp arabasıyla çıkarın” diyor. Bakın bu kadar değerli ve büyük bir alime uygun gördüğü ve reva gördüğü şeye bakın. Çöp arabasıyla. Hiçbir suçu yok. Mazlum, pir-i fani bir alim. Türk-İslam Birliği için uğraşmış, insanlar Müslüman olsun diye uğraşmış, yani her türlü işkencede sadece “Allah razı olsun” diye susan bir insan. “Bu olaydan üç gün sonra Üstad Urfa’da vefat ediyor.” Yani çıkarılsın diye uğraşırken, o arada vefat ediyor. Allah rahmet etsin. “Sonra”, bakın çok kısa bir süre sonra, “27 Mayıs darbesinde yakalanan İçişleri Bakanı Namık Gedik Harp Okulu’nun dördüncü katından atlayarak intihar ediyor.” Bu Namık Gedik intihar ediyor. “Kaldırımda can çekişirken, etraftan koşanlar araba bulamıyorlar, hemen kucaklayıp yoldan çevirdikleri bir çöp arabasına koyarak hastaneye götürüyorlar. Ama Namık Gedik çöp arabasında ölüyor”. Arabada, giderken. Şimdi ben bunu yorumlayayım mı, yorumlamayayım mı? Yorumlamama gerek yok, değil mi? Anlaşılacak gibi. “Bediüzzaman’ı çöp arabasıyla götürün” diyor, “çıkarın” diyor. Kendisi çöp arabasının içinde ölüyor. Yani yorumlanacak gibi olmadığı için, ben de yorumlamıyorum. Bir, bir tanesi bu, yüzlerce olaydan bir tanesi.
“Üstad Bediüzzaman 1959’da Menderes ile görüşüp ona ihtilal tehlikesini bildirmek için Ankara’ya gidiyor.” Bakın, “ihtilal olacak” diyor. “Şunu, şunu yaparsan, ihtilal önlenir” diyecek ve çözüm gösteriyor ki söyledi mi zaten olmaz. “Ama Menderes’e ulaşamıyor.” Olur ya, olabilir. Biz nasıl ulaşamadığını da biliyoruz ama fazla uzatmayayım. “1960’da Namık Gedik’in “evinden bile çıkmayacaksın” emri üzerine “evden çıkmayacaksın” diyor. Sebep? “Yok, çıkmayacaksın o kadar”. “Mahkeme kararı var mı?” O da yok. “Çıkmayacaksın o kadar.” “Çıkmayacaksın emri üzerine Mustafa Sungur Ağabey ile Menderes’e bu durumu çok garipsediğini ifade eden bir mektup ulaştırıyor.” Mustafa Sungur Ağabey ulaştırıyor, Menderes’e, mektup. “Üstad ikinci defa Menderes ile görüşmek için Ankara’ya gitmek isterken,” çünkü ihtilal yaklaşıyor, felaket olacak memleket için, uyaracak ve çözüm gösterecek, “yolda durduruluyor”, Namık Gedik Beyefendi tarafından. “Üstad’ın Ankara’ya girmesini engelliyor. Bunun üzerine Üstad “Menderes yanlış yaptı” diyor. Geçen anlattı ya burada, Seyyid Salih Özcan Hocamız, “siz şöyle bir kenara çekilin demişler.” Üstad’ın arabasını durduruyorlar. “Haydi gidin.” “Menderes yanlış yaptı” diyor. Üstad, “bizi anlamadılar” diyor. “Bizim onlara olan duamızı, himmetimizi anlamadılar.” İki elini birbiri etrafına döndürerek, şöyle yapıyor, “onlar böyle olacaklar” diyor. Yani artık ne anlama geliyorsa. Yani “altı üstüne gelecek” diyor ve zaten birkaç ay sonra biliyorsunuz, az bir zaman sonra, 2 ay sonra darbe oldu ve malum gelişmeler oldu ve Adnan Menderes asıldı. Bediüzzaman’la bakın, Allah’ın velisi ile uğraşmaya gelmez. Bu Allah’ın ağırına gider. Menderes burada çok büyük hata yaptı. Yani bu herkes için bir derstir. Bakın Allah’ın velisi ile uğraşılmaz.
“O dönemin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan”, Beyefendi Hazretleri diyelim. “Vali, Üstad’ın Isparta’ya götürülmesi öncesinde Ankara’da onunla görüşmek istiyor.” Isparta’ya götürülmesi öncesinde onunla görüşmek istiyor Vali. Yani nasılsın, iyi misin için görüşmez tabii. Üstadım elini öperim demeyecek tabii ki. “Tutuklu olarak memurlarla odasına gelen Üstad”, tutuklu olarak geliyor, adam öldürdü sanki, kelepçelerle falan, resimleri var zaten. “Üstad ile Vali arasında şiddetli bir konuşma oluyor. Sesler dışarı geliyor. Vali Üstad’ın sarığını çıkarmasını istiyor.” Pir-i fani insan, başındaki sarıktan sana ne. Hayır, bir de zaten terleyen, yaşlı bir insan. Uzun saçlı Bediüzzaman. Başını da sarıyor. Yani hastalığa karşı korunmak için, ayrıca atkısını da doluyor. Yani tamamen kapalı üstü. Bilmiyorum resmini gördünüz mü? “Bunları çıkart başından” diyor. “Üstad odadan çıkartılırken vali ona ucuz bir kasket getirtmiş.” “Al amca, bunu giy, kasket” diyor. Yani şimdi bir şey diyeceğim ama kendime hakim olayım. “Bunun üzerine Üstad kıyafet kanununun münzevilere uygulanmayacağını söyler.” Ayrıca böyle bir kanun mu var, zorla şapka nerede giydiriliyor yani? Kanunda öyle bir madde yok ki. “Ardından da valiye ‘Allah başından buldursun’ diyor.” Yani çok bunaltıyor, çok üstüne gidiyor. O da onu söylüyor. “Bunun üzerine Üstad; ‘bu sarık bu başla çıkar’ demiş.” Yani başımı kes, ben sarığı çıkartmam başımdan. Çünkü hakaret gibi bir şey olacak orada. Alim insan, alimler zaten sarıklı. Hüküm var yani. Bu alim, cami Hocalarının hepsi başında sarık var. Bu da alim olan bir insan. ““Bu sarık bu başla çıkar” demiş. İki yıl sonra valinin adı bir cinayet olayına karışıyor. Bunun üzerine başına kurşun sıkarak intihar ediyor” diyor. İntihar ediyor, Nevzat Tandoğan. Biliyorsunuz intihar etti. Bakın diyor ki, “Allah başından buldursun” diyor. Yani. Ve kendisi başına kurşun sıkarak intihar ediyor. Yorumlamıyorum.
SUNUCU 2:Gayet açık.
ADNAN OKTAR: Evet. Ama bak diyorum. Allah’ın velisi ile uğraşılmaz. Apaçık belli bu insanın veli olduğu. Mübarek bir insan olduğu belli ve mazlum olduğu belli. Kimseye hakaret etmez, kötü söz söylemez. Akıl almaz zulmediyorlar, hepsine boyun eğiyor, ses çıkartmıyor. Nerede görülmüş milletin başına zorla kasket giydirilmesi, ben bilmiyorum, kanunda böyle bir madde var mı yani. Ben duymadım öyle bir şey.
ALTUĞ BERKER: Hocam veliliğine delil, siz daha iyi birlisiniz inşaAllah, Rusya’da esir düşüyor savaşta. “Rus’un bile çektirmediğini bana çektirdiler ama ben yine de affediyorum” diyor Hocam inşaAllah. “Hakkımı helal ediyorum” diyor.
ADNAN OKTAR:Herkesi affetmiştir. “Hepsine hakkımı helal ediyorum” diyor. Zulmedenleri, beni hapse atanları, hepsini, değil mi? MaşaAllah. O da onun veli olduğunu gösteren bir şey.
Bak, Bediüzzaman diyor ki; “ben Mekke’i Mükerreme’de olsaydım veya Medine-i Mükerreme’de olsaydım,” yani “Mekke’de veya Medine olsaydım” diyor. Hani diyor ya Cübbeli; “Mekke’de, Medine’de çıkacak Mehdi (a.s.)” diyor. Bak Bediüzzaman ne diyor; “ben Mekke-i Mükerreme'de, Medine-i Münevvere'de olsaydım, Türkiye'ye gelirdim. Alem-i İslam'ın kapısı, kilidi Türkiye'dir. Bu kapı açılacak, Alem-i İslam açılacak.” Kilit ne biliyor musun? Kapı ne? Kapı Mehdi (a.s.)’dir. “Kilidi Mehdi (a.s.) çözecek” diyor ve “Mehdi (a.s.) Türkiye’den çıkacak” diyor. Zaten yer de belirtiyor, “İstanbul’da çıkacak” diyor. Çok net konuşmuş Bediüzzaman, muğlak konuşmamış. Acaba gibi bir durum yok.
İnterneti tarif etmesi çok acayip. İnternetin oluşacağını da söylüyor. Daha 60 yıl öncesinden. “Yüksek ses ise, sözlerdeki kuvvet ve sürat-i intişarlarına işarettir.” Bir rüyayı tabir ediyor. Diyor ki; “birinci safta sana tahsis edilen makam ise, Abdurrahman'dan sana münhal kalan yerdir. O cemaat”, bakın, “o cemaat,” artık anlayın hangi cemaat olduğunu, “telsiz aletlerin ahizeleri hükmünde, bütün dünyaya ders işittirmek istemek işareti ve hakikati ise, inşaAllah tamamıyla sonra çıkacak” diyor. “Şimdi çıkmayacak” diyor. Bak, sonra çıkacak. “Şimdi efradı birer küçük çekirdek iseler de”, bunun küçük numuneleri var diyor, çok küçük, bunu andıran emareler, “ileride tevfik-i İlahi ile birer şecere-i aliye (temiz, büyük bir sülale, bir ağaç, ağaç kökleri) hükmüne geçerler ve birer telsiz telgrafın merkezi olurlar.” Yani “dünya çapında bir iletişim meydana gelecek” diyor. “Ağaç kökleri gibi her yer” diyor “ve hepsinin karışımı olacak” diyor. “Ne telsize benzeyecek, ne telefona benzeyecek, ne şuna, ne buna benzeyecek” diyor. “Her yeri kaplayacak, bütün dünyayı kaplayacak” diyor. Yani “ağaç dalları gibi her yeri kaplayacak” diyor. 1930’larda söylüyor, Barla’da sürgünde bulunduğu sırada. “Yüksek bir ağaç, hükmüne geçerler ve birer telsiz telgrafın merkezi olurlar.” “Her yere telgraf gibi anında ulaşılacak” diyor. Bakın telsiz, telgraf gibi. Net söylüyor, “dünya çapında her yeri saracak” diyor.
Bu çok önemli olduğu için bunu bir daha söylüyorum, dün söylemiştim bunu. “Rüyayı sadıka, benim için hakkel yakin derecesine gelmiş ve pek çok tecrübatımla, Kader-i İlahinin her şeye müsait olduğuna bir hüccet-i katı hükmüne geçmiştir. Evet bu rüyalar, benim için hususan bu birkaç sene zarfımda o dereceye gelmiştir ki; mesela: Yarın başıma gelecek en küçük bir hadise” diyor, “herhangi bir şey” diyor, en küçük bir hadise, “ve en ehemmiyetsiz muamelat,” mesela herhangi bir belgenin gelmesi, kağıdın gelmesi, “hatta en adi muhaverat,” yani herhangi bir olay, “yazılı olduğunu ve daha gelmeden muayyen olduğunu ve gecede onları görmekle, dilim ile değil” diyor, “gözüm ile okuduğum bana kati olmuştur. Bir değil, yüz değil, belki bin defa geceleyin hiç düşünmediğim halde gördüğüm bazı adamlar veyahut söylediğim meseleler o gecenin gündüzünde az bir tabirle” diyor Bediüzzaman, “zuhura geldi” diyor. Meydana geldi diyor. Şimdi bütün talebeleri buna şahit. Mesela ne olacaksa söylüyor. Artık o kadar kanıksamışlar ki talebeleri, o kadar normal karşılıyorlar ki. Yani günlük olaylar gibi yani su içmek gibi. Mesela biraz sonra “şu olacak” diyor, oluyor. “Şu olacak” diyor, oluyor. 1971’deki olayları Kuran’dan ebcedle çıkartıyor. “Şimdiki tohumlar” diyor “mahsul edip ıslah olmazsa, 20 sene sonra tokatları dehşetli olacak” diyor. 71’de anarşinin başlayacağını söylüyor, 71’de başladı Komünist anarşi. Yine Kuran Ayetlerinden tağut kelimesinden çıkarıyor, 12 Mart’ı bildiriyor. “12 Mart’ta bir baskı meydana gelecek” diyor bakın. 70 yıl öncesinden, 80 yıl öncesinden bildiriyor, olağanüstü bir şey bu. Ve net tarih veriyor, tam tarihinde oluyor. Mesela “Mehdi (a.s.) 1400 yılında” diyor, bakın diyor “bir hakikati” diyor “bir hakikati, 1400 sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib zannetmişler” diyor. Tam 1400’de, dediği tarihte Mehdi (a.s.) geliyor. 81, 91 tarihini veriyor; 2001, 2011 tarihini veriyor, 2004 tarihini veriyor. Başka tarihler de veriyor. Mezarının yıkılacağını söylüyor. Hatta diyorlar ki talebeleri “mezar, zaten mezar olacak” diyorlar. İhtimal dahi veremiyor talebeleri mezarının yıkılacağına. “Cesedim de kaybolacak” diyor, “yerini bilmeyecekler” diyor. Seyyid Salih Özcan dedi ya, ona da demiş: “Sen benim cesedimin, mezarımın yerini bilemeyeceksin” demiş. Ona demişler ki, “biz sana gösterelim” demişler. “Yok” demiş, “Üstad sen bilmeyeceksin” dedi, “ben bilmem” demiş. “Bilmeyeceğim” demiş. Hakikaten de bilmiyor şu an. Yani çok az talebesi biliyor, yaklaşık 2-3 kişi biliyor mezarının yerini. Mesela mezarının yıkılacağını bilmesi, kaç yılında öleceğini söylüyor. Kaç yaşında, kaç yılında öleceğini söylüyor. Rusya’nın yıkılacağını söylüyor. Komünizm yıkılacak gibi görünüyor muydu? Asla yıkılacak gibi görünmüyordu. “Yıkılacak Rusya” diyor. “Komünizm yıkılacak” diyor. Avrupa Birliği’nin oluşacağını söylüyor. Türk-İslam Birliği’nin oluşacağını söylüyor, “İttihad-ı İslam oluşacak” diyor. “Hıristiyanlarla, Müslümanlar ittifak edecekler, dinsizliği yeryüzünden tamamen kaldıracaklar” diyor. İsa (a.s.)’nin gelişini söylüyor. “İsa (a.s.) geldiği vakit, yakın talebeleri” diyor, “seçkin alimler onu imanın nuruyla tanıyacaklar.” diyor. “Çok az kişi tanıyacak, ilk geldiğinde” diyor. “Ama sonra bütün halk tanıyacak, herkes tanıyacak. Hatta öyle bir hal göstermişler ki bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler” diyor. “Halbuki bu dünya bir tecrübe meydanıdır, akla kapı açılır. Ama ihtiyarı elinden alınmaz” diyor. “Öyleyse o eşhas, hatta o müthiş deccal dahi çıktığında” diyor, “bidayeten kendisi dahi” diyor, “kendisini bilmez” diyor. “Başlangıçta bilmez” diyor. Ama sonradan biliyorlar. Yani son anlarını biliyorlar. Fakat diyor “belki o eşhas, Ahir Zaman” diyor “imanın nuruyla tanır” diyor, Mehdi (a.s.), “nuru imanıyla bakan Müslümanlar Mehdi (a.s.)’yi tanıyacaklar” diyor. Tanınmaması diye bir konu yok. Hani diyorlar ya “nasıl tanıyacağız?”, Bediüzzaman bir tane şart koymuş o kadar, başka bir şey dememiş. “İmanın nuruyla bakan Mehdi (a.s.)’yi tanır” diyor, tanıyacaklar diyor.
Şeyh Nazım’a onu da sormuşlar; “oğlum diyor, gözlerine dikkatlice bak” demiş. Yani “gözlerinden anlayacaksın” demiş, “Mehdi (a.s.)’yi” demiş. “O anda ne dediğini anlayamadım demiş, sonra duman zuhuru olacak” demiş ondan sonra yani onu anlatmış. Yaklaşık söylüyorum tabii. Onun tam şeyi vardı. O neyse onu yayınlayalım da orada ben, mealen aktarırken kelime eksiklikleri oluyor. Var mı o şey? O bizde film olarak yok, yazı olarak var. Onu, bir dahaki sefere hazırlayabiliriz. İnşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Hocam siz daha iyi bilirsiniz inşaAllah. Bediüzzaman Hazretleri Seyyid Salih Özcan buradayken de kendi hayatıyla ilgili olanları anlattı ama bütün talebelerinin üzerinde bir gün sonrasını görünce, onların hayatlarıyla ilgili çok önemli şeyleri söylemiş. Mesela Seyyid Salih Özcan’a demiş, “sen bir Cumhurbaşkanıyla bir Devlet Reisiyle görüşeceksin” demiş. “Ben hayattayken hapse girmeyeceksin” demiş. Bunların hepsinin olduğunu söylüyor. Mesela “Mehdi (a.s.)’yi ben görmeyeceğim ama sen göreceksin” demiş Üstadımız. Hepsini yaşamışlar, hepsini söylediklerini yaşamışlar Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:MaşaAllah.
Mehdi (a.s.)’yi Peygamberimiz (s.a.v.) o kadar kapsamlı tarif etmiş ki, ben hakikaten ben Mehdi (a.s.)’nin bu kadar geniş anlatıldığını bilmiyordum. Ankara’dayken lise yıllarımda Pamuk Yayınları’nın Kıyamet Alametleri vardı ona bakmıştım. Sadece işte “burnu küçüktür, kavislidir kaşı” diyor. İşte “omuzunda Peygamberimizin mühürü vardır” diyor. Kısaca bildiriyor. Ama sonra kaynaklara baktık, yani bu kadar eşkal bildirilmesi artık yani milimetrik detaylar vermiş. Mesela diyor ki; “burnunun üzerinde, burun kemiğinde hafif bir bombe vardır” diyor Peygamberimiz (s.a.v.). “Hafif bir çıkıntı var” diyor. Ama belli belirsiz bir bombe yani. Düz değildir burnu diyor, hafif çıkıntı var. “Alnı, hafif içe doğru çukurdur” diyor. Müthiş bir detay. Hafif yani çok dikkat edersen anlayabilirsiniz anlamına geliyor. Değil mi? Mesela Peygamberin 1400 yıl öncesinden bu kadar detaylı bir insanı tarif etmesi, yani bu aklın ihtiyarını kaldırmasa bile, aklın ihtiyarını zorlayan bir durum. Bu kadar detaylı bilmesi. Mesela Bediüzzaman da tam anlamıyla biliyor. Yani Mehdi (a.s.)’yle bizzat görüşmüş, konuşmuş Bediüzzaman. Yani bütün faaliyetlerini takip etmiş, takip ettiği faaliyetlerini anlatıyor. Kimin aklına gelir mesela Mehdi (a.s.)’nin Darwinizmi, materyalizmi birinci hedef olarak seçeceği nasıl bilinsin? Hadislerde yok böyle bir açıklama. Mesela diyor ki; “ne vakti, ne hali buna müsade eder” diyor. Ben mesela Mehdi (a.s.)’yi çok büyük bir alim zannediyordum Mehdi (a.s.)’yi. Yani Arapçayı çok iyi bilir, Farsça bilir, İngilizce, Almanca bilir. Bütün hadis kitaplarını ezberden bilir. Tevrat’ı, İncil’i ezberden bilir ben öyle biliyordum. Öyle değil mesela Hadiste diyor Peygamberimiz (s.a.v.); “Arapçayı pek bilmez Mehdi (a.s.)” diyor. “Ve Allah onu bir gece de ıslah eder” diyor. Ümmi Mehdi (a.s.). Mesela Bediüzzaman da buna dikkat çekiyor. “Ne vakti, ne hali buna müsaade eder” diyor. “Bizzat kendisi araştırma yapabilecek vakti yok” diyor bakın Mehdi (a.s.)’nin. “Olmaz vakti” diyor. “Hazır eserleri kendine toparlayıp, onunla bir çalışma yapacak” diyor. Mesela “Darwinizm konusunda vakti yoktur” diyor. Çünkü paleontoloji bilmesi gerekiyor, mikrobiyoloji bilmesi gerekiyor. Bizzat, laboratuara gidip çalışma yapması gerekiyor. Yapamayacağı belli. “Ondan evvel, bir taifenin uzun tasdikatıyla yaptıkları eserleri, hazır bir program olarak neşir ve tatbik eder” diyor. Onlardan kitaplar hazırlar,” neşriyat yani. Neşriyat yapar “ve onunla tatbik eder” diyor. “Onunla bir çalışma yapar” diyor. “Talebeleri için” diyor, “her ne kadar sayıları da az da olsa” diyor, “manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar” diyor. Yani çok az sayıları olacak. “İhlas, sadakat ve tesanüd sıfatlarına tam sahip” diyor bakın; “tam sahip bir kısım şakirdlerdir” diyor. İhlas, samimiyet demek, sadakat delicesine bir sadakat. Ve tesanüd. Tam ittifak halinde, gece-gündüz birliktelik anlamına gelir tesanüd. “Sıfatlarına tam sahip olan bir kısım şakirtlerdir” diyor, “her ne kadar az da olsalar” diyor bakın bu çok manidar. Nur talebeleri milyonları buluyor, milyonlar için az der mi? “Her ne kadar az da olsalar manen bir ordu kadar kuvvetli”, kuvvetli kuvvetli demek kuvvetli. “Ve kıymetli sayılırlar. Birinci vazifesi budur.” diyor. Ve “en azam konusu budur” diyor. “En uzun vakit alacak çalışması budur. Onun için ilk geldiğinde” diyor “Mehdi (a.s.) tanınamayacak bu sebepten” diyor. Yani insanlar onu pek şaşaalı, saltanatlı bekledikleri için” diyor. Hadisler de işte “başında bir Melek bağıracak” ona benzer şeylerle bekledikleri için, “çıkar çıkmaz tanınacak gibi bir şekil vermişler” diyor. “Halbuki bu dünya bir tecrübe meydanıdır, akla açılır ama ihtiyarı elinden alınmaz” diyor. “Öyleyse” diyor, “o müthiş o eşhas” diyor, “hatta diyor o müthiş deccal dahi” diyor, “çıktığı vakit diyor bidayeten kendisi dahi kendisini bilmez” diyor. “İmanın nuruyla belki o eşhası Ahir Zaman tanıyabilir” diyor. “Mehdi (a.s.)’nin üç büyük vazifesi olacak” diyor, “diğer Mehdiler hep diğer cihette gelmişler” diyor. Ve diyor “kimi saltanat, kimi siyaset, kimi diyanet. Ben mesela Mehdiyim” diyor, Bediüzzaman bunu reddetmiyor. Mehdi olduğunu kabul ediyor Bediüzzaman. “Ama diyanet yönüyle Mehdi’yim ben” diyor. “Hidayet verici, bir nevi Mehdi’yim” diyor. Mehdi-i Abbasi, o da bir nevi Mehdi’dir diyor. Mesela Mevlana Halid, hepsi bir nevi Mehdi’dir onlar” diyor. “Ama hepsi” diyor, “bir cihette, bir yönüyle bu görevi yapmışlardır” diyor. “Mehdi (a.s.), hem diyanet, hem siyaset, hem saltanat aleminde üçünü birden toplu yapacak” diyor. “Onun için” diyor, “diğer Mehdilerin hiçbiri Büyük Mehdi (a.s.) ünvanını alamamışlardır” diyor. “Peki” diyorlar “nasıl olurlar bu” diyorlar. Onun çok uzun açıklamasını yapıyor Bediüzzaman. Fırtınanın ani dinmesini örnek veriyor, kış kıyametin bir anda sakinleşmesini örnek veriyor anlasınlar diye. Ama buna rağmen dün akşam bir internet sayfasında seyrettim. Aynı şahıs artık herhalde kontrolden çıktı Allah-u alem heyecandan. Bu sefer Cehcahlar’a geçmiş, başka şahıslara geçmiş. “Tercümesinde şu var” diyor. Halbuki sen sırf Risale-i Nur’dan anlatıyordun daha önce ne oldu sana birdenbire? Hemen Cehcah konusuna geçtin. Diyor ki “bu konunun içi doldurulması gerekir” diyor, Cehcah konusunun. Kardeşim sen önce şu Mehdi (a.s.) konusunu açıklığa kavuştursana. Direk Cehcah’a geçiyorsun. Cehcah orada geçen herhangi bir şahıs. Bir zat. Mehdi (a.s.)’ye yardım eden yüzlerce talebeleri var, etrafında insanlar var. Hadislerde bunlar belirtilmiş. Ama bunların ne eşkali belirtiliyor, sadece bir sarışın gençten bahsediyor Mehdi (a.s.)’ye yardım eden. Sarışın detay olarak bu verilmiş, sarışın küçük bir genç. Yani o kişilerden herhangi birisi. “Sakalı çok hafif” diyor, yani yok gibi, sakalı yok gibi. Ben o anlamda bir kadın da olabilir diye düşündüm. Mesela delikanlı, yiğit, hani böyle erkek gibi bir kadın da olabilir. Çünkü yardımcısı, yani cinsiyet detayı verilmemiş sakalı olmayan, bir sarışın yardımcısı. İnsanın aklına ne gelir? Kadın da olabilir, yani o da aklıma geldi. Sarışın. Belki de olabilir de genç böyle sarışın bir delikanlı birisi de olabilir, yardımcısı. Kahtani var mesela Mehdi (a.s.) çıkmadan önce ona ortam hazırlıyor. Herhangi bir alim de olabilir şu an yani bu Fethullah Hoca da olabilir, Bediüzzaman da olabilir herhangi birisi olabilir. Ama o kadar detay yok. Mesela siperden fırlayan Mehdi (a.s.)’ye karşı mücadele eden bir topaldan bahsediyor, topal bir kişi. Sadece tek ondan bahsediyor. Bir de “kitle kabilesinden” diyor, o kadar kabilesi hakkında bilgi verilmiş bir de topal olması. Yani belirleyici vasfı bu. Hakikaten iddia edilen Ergenekon Örgütünün teorisyeni olan bir topal kişi var. İddia edilen Ergenekon Örgütünü yöneten gizli bir şahıs bu. Gizli bir zat. Biliniyor, Ergenekon Örgütünde bilirler, yani onları Marksist, Leninist, Komünist çizgi de eğiten bir zattır. Hakikaten topaldır bu kişi. Ve devleti yıkmak için gayret eden, değil mi? Abdullah Öcalan’la da bağlantısı olan, diğer dış ülkelerdeki Komünistlerle de bağlantısı olan, İslamiyet’ten nefret eden, Müslümanlardan nefret eden bir şahıstır. “Mehdi (a.s.)’ye karşı bu Mehdi döneminde atağa geçecek” diyor Peygamberimiz (s.a.v.) ve “vasıf olarak da topaldır” diyor. Hakikaten var böyle bir topal. Ve “o dönemde Kenane diye birisi çıkacak” diyor Mehdi (a.s.) döneminde. “Kenan diye birisi çıkacak” diyor. Kenan Evren midir, bir başkası mıdır artık Allah bilir. Ama “Kenan diye birisi çıkacak” diyor. Ama ne yapacağını belirtmemiş Peygamberimiz (s.a.v.), yani detayları belirtmemiş. Ama “o dönemde bir Kenan var” diyor. Devre damgasını vurmuştur Kenan Evren hakikaten. Çok önemli bir şahıstır Kenan Evren. Gece gündüz konuşuluyordu, değil mi? 12 Eylül’den sonra ana konuydu. Sırf Kenane olarak geçmesi o da çok manidar. Böyle çok şahıstan bahsediliyor. Ama asıl merkez şahıs olarak Mehdi (a.s.)’den bahsediliyor. Mehdi (a.s.)’de binlerce detay vardır ve ansiklopediler yazılmıştır Mehdi (a.s.)’nin üzerine. Tevrat’ta geçer, çok detaylı olarak yüzlerce ayet. İncil’de geçer, okudum. Kuran’da çok fazla ayette Mehdi (a.s.)’ye işaret eder. Ve yüzlerce, binlerce Mehdi (a.s.) ile ilgili hadis vardır. Bir tane iki tane değil. O kadar detaylı, kapsamlı anlatılmıştır ki. Bu varken oturup şimdi detaylara girmeleri daha değişik biraz. Merak etmesinler onları da açıklarım, yani öyle bir şeye gerek yok. Yani belki bir rahatsızlığı vardır ama neyse onu söylemeyelim. Psikolojik rahatsızlık anlamında demiyorum, bedeni bir rahatsızlığı olabilir. Bir şahıstan bahsedecektim ama ona şimdi gerek yok, yanlış anlaşılacak.
Evet. Şimdi bakın, benim anlattıklarımın başında da söyledim. Şunu anlatayım da oradan oraya geçeyim. “Bu eserler basılı duruyor”, Risale-i Nur Külliyatı. “Milyonlarca insanlar okuyacaklar imanlarını kurtaracaklar, ebedi saadete gelecekler. Bana kaç lira bunun fiyatı?” diyor Bediüzzaman, sormuş, Sait Özdemir Hocamıza, “Üstadım zaten bu eser sizin eseriniz dedim” diyor, “olsun” diyor.” Kendi bastığı kitabı da kendi parasıyla almış biliyor musun? “Olmaz öyle” demiş, çıkartmış parasını vermiş kendi kitabının. “Bu işin ihlâslı olması için kendi eserimi kendi paramla almam lazım” diyor, bu tamam. “Ne kadar?” diyor, “25 lira” diyor, “tuttu 25 lirayı verdi” diyor, kendi kitabının parasını. Bir tek Sözler’i aldı, ondan sonra da; her 25 lirayı verene vermeyin.” Bakın diyor ki; “ondan sonra da; her 25 lirayı verene vermeyin, 25 kişiye okutturacağım diyene verin” demiş. Yani ona garanti veriyorlarsa versin diyor, maşaAllah. “Meyve Risalesi biliyorsunuz” diyor, “hepsi Denizli Hapishanesi’nde yazıldı. Onun meselelerini Bediüzzaman Hazretleri yazıyor. Bazı meseleleri fakat kâğıt vermiyorlar. Kese kâğıtlarının boş kısımlarını, Meyve Risalesi’nin bazı meselelerini yazıyor.” Kese kâğıdının boş kısımlarına yazıyormuş. Kese kâğıdı, boş kısımlarına. “Meyve Risalesi’nin bazı meselelerini yazıyor. Hasan Fevzi geldiği zaman kibrit kutusuna koyup ona pencereden atıyor. O da gidip evde temize geçiriyor.” Şu eziyete bakın, şu zulme bakın yani. Kâğıt, ben nasıl olur, cezaevinde olan bir insana kâğıt, kalem verilmez yani, değil mi? Şu tecride bakın. İşte bu şartlarda yazılmış bir kitap Risale-i Nur Külliyat’ı yani ona göre değerlendirilmesi lazım. Bak, “kese kâğıdının boş kısımlarına yazıyor.” Çok acayip maşaAllah. “Hasan Fevzi Ağabey geldiği zaman kibrit kutusuna koyup, ona pencereden atıyor. O da gidip evde temize geçiriyormuş.”
Bana bazen böyle zehir zemberek mektuplar geliyor ama çok güzel ufkumu açıyor, çünkü hakikaten takıldıkları noktalar olmuş ama üslup biraz keskin oluyor, onlara sonra cevap vereceğim. Bazıları ultimatom gibi böyle, sıkıyönetim bildirici gibi.
Şimdi başta anlattığım konuyu bir daha açıklayayım. Müslüman tabii ki namaz kılacak, oruç tutacak, zekât verecek, hacca gidecek, kelime-i şahadet getirecek ama İslam’ın şartı beştir demek çok büyük bir hata ve yanlışlıktır. İslam’ın altıncı şartı ve en büyük farz; İttihad-ı İslam’dır, İslam’ın dünyaya hâkimiyetidir yani Türk İslam Birliği’dir. Aksinde çok büyük zulüm olur, şu an olduğu gibi. Ben bunu anlatıyorum yoksa Türk İslam Birliği’ni yapalım, namaz kılmaya gerek yok, oruç tutmaya gerek yok dedim mi ben? Yani şimdi sıkışmanın verdiği şuur kapalılığıyla bazıları da böyle münasebetsizliğe girmişler. “Hocam” diyor, “sen” diyor, “namaz kılmaya ne gerek var, oruç tutmana da gerek yok, zekât da verme, hacca da gitmeyin işte kelime-i şahadet de getirmeyin, Türk-İslam Birliği’ni savunun yeter yani İttihad-ı İslam’ı savunun yeter dediniz” diyor. “Bu size yakışmadı” diyor, falan bayağı kendince uzun uzun yazmış.
ALTUĞ BERKER: Risale’yi de böyle yorumluyorlar herhalde Hocam Allah-u alem.
ADNAN OKTAR: Kardeşim bu nasıl akıldır? İslam Birliği olur da, sen İttihad-ı İslam olur da. Zaten İslam’ın yaşanması için olmuyor mu bu birlik zaten. Ben nasıl sana namaz kılma der miyim öyle bir şey. İttihad-ı İslam ne demek? Kuran’ın bütünü dünya tarafından yaşansın diyoruz, değil mi? Kuran’ın bütününü, sırf namazı değil, sırf orucu değil, sırf zekâtı değil ki Kuran’ın çok fazla hükmü vardır. Helaller vardır, haramlar vardır. Hepsi yaşansın diyoruz. Buna rağmen yani artık şartlanmışlıktan şuurları kapanıyor. “Niye böyle dediniz?” diyor, “ben esef duydum” diyor, “sabaha kadar uyuyamadım” diyor, “siz nasıl böyle dersiniz?” diyor. Ben nerede dedim yani namaz kılmayın, oruç tutmayın, zekat vermeyin, hacca gitmeyin, kelime-i şahadet getirmeyin. İttihad-ı İslam sadece yeterlidir dedim mi? İttihadı İslam’ı zaten ben bunun için istiyorum, bunları yaşayın diye istiyorum yani Kuran yaşansın diye istiyorum. O dediğin çok doğru işte bu şuurla bakınca göremiyorlar demek ki yani bu mantıkla bakınca. Bunu tarif etmeye bile gerek yok şu ben bu konuyu anlatmama gerek var mı? Ama tabii cevap vermemiz gerekiyor her halükarda, cevap vermezsek, niye cevap vermedin, bu sefer de o yönüyle kınıyorlar.
Serap Hanım sizin çok güzel sorularınız oluyor, sizden bir soru alayım ben.
SUNUCU 1: Hazırlamıştım, benim gerçekten çok merak ettiğim Kuran okurken, mealini okurken çok merak ettiğim Kuran’da, “lam, mim” gibi anlamı deşifre edilmeyen harfler var. Bunların alameti ne? Bunun alametini öğrenebilir miyiz?
ADNAN OKTAR: Evet, Hurufu Mukatta, Kuran’da 1400 seneden beri sırrı bilinemiyor. Sırrı hiç bilinmeyecek diye bir şey yok tabii. Mehdi (a.s.) zamanında, Hz. İsa (a.s.) zamanında bu sırlar ortaya çıkarılacak. Bir Müslümanlara yani insanlara yönelik var, bir de cinlere yönelik de bir yönü var onun Hurufu Mukatta’nın. Onlarla ilgili zaten İslam kaynaklarında bilgiler var. Ben onları sadece acaba hani öylesine söylenmiş bilgi midir? Acaba diye düşünmüştüm. Cinlerle bağlantılı kardeşlerimiz var, yani bu ilme vakıf. Ben o Hurufu Mukatta’dan bazılarını söyledim. Onlar, o bağlantıdayken, cinlerle bağlantıdayken. Bakın şöyle söyleyeyim ben gördüm demiyorum. Şu şeylerde törenlerde, eğlencelerde sıvı azot gibi bir şey oluyor ya, böyle sanatçılara veriliyor. Azotu, sıvı azot verildiğinde hani duman meydana getiriyor ya, bilmiyorum şu hani diskolarda falan yapıyorlar ya duman. Ona benzer bir duman oluşmuş diyelim, yani tam cinin çağrıldığı yerde. Ben biraz manidar buldum, demek ki daha üstüne gitsek konunun, yani cinlerin tam istediği yapılsa ki onların nakli, ben inanıyorum onların sözüne, arkadaşlarımın sözlerine inanıyorum. Çok daha kapsamlı gelişme olacak gibi görünüyor. Yani Hurufu Mukatta’nın cinlere hitap eden, onların şifrelerini çözen bir yönü var olarak görülüyor. Yani ilk ana tespitim bu oldu. Çünkü bakın şöyle, ben mesela arkadaşlara bir şey yazıyorum. Kâğıdın içine yazıyorum, üst katta oluyorum. Soruyorum, söylüyorlar ne söylediğimi. Ne yazdığımı söylüyorlar. Yani cine diyorlar, “git öğren, gel” diyorlar. “Ne dedi?” diyorum, “bunu söylediler” diyorlar ben de kâğıdı gösteriyorum, “hakikaten doğru” diyorum. Yani şimdi ben bunu nasıl açıklayayım? Bir değil, iki değil, üç değil, dört değil, beş değil. Mesela daha önce de anlatmıştım. Bir kız arkadaşımızı kaçırmışlardı. Ellerini, kollarını bağladıklarını, bir minibüse koyduklarını, “minibüsten” dediler, “şu an arabaya koydu” diyor cin. Yani bütün detaylarıyla anlattı. “Şu bölgeye, şu şehre götürdü” dediler. Biz zaten bak cinin verdiği istihbarat üzerine jandarmaya ihbarda bulunduk ve yakalattık. Cinin verdiği, bilmiyoruz biz nerede olduğunu? Cinin verdiği bilgiyle yakalattık. Daha önce yine bir olayımız oldu. Bütün arkadaşlarımız bilir. Ben bunda polisi de şahit ederim, yalnız onu da söyleyeyim, polis de şahit. Çünkü bak polis teknik takibe aldı suçluları, teknik takipte. Biz dedik ki; “şu an suçlular Polonezköy’deler efendim” dedik. Gittiler, baktılar, polis Polonezköy’e gitti. “Şu anda ayrılmışlar” dedi Polonezköy’de tespit ettiler. Bir bakkala girmişler, bira almışlar, Polonezköy’de. Bakın polise biz bilgi verdik, yaşıyor polisler, yani resmi tutanak istersen polisin tutanaklarını da getirebilirim. Bizim bilgimiz üzerine gittiler. Yani bizim açtığımız telefonla gittiler. Sonra “oradan direkt Erenköy tarafına geçti” dediler, dedi cin. Onu da polise bildirdik oda doğru çıktı. Erenköy tarafına geçmişler. Sonra dediler ki bu olayda bir bayanın ismini verdiler. Dedi ki cin; “şu kişi şahit” dedi, yahu dedim acaba atıyor mu bu dedim. 3 ay sonra falan yaklaşık, o isimde bir genç kız hakikaten olayı görmüş. Sonra bulduk mahallede böyle bir kişiyi ve şahit olduk ve onun şahitliğiyle mahkemeyi kazandık. Yine başka bir olayda da hiç duyulmamış bir orijinal isim, yani Osmanlıcada kullanılan bir isim ama halk arasında kullanılmayan bir isim. “Şu isimde, şu kişi” dedi, “şu an sabah” dedi, “şu faaliyeti” yapıyor, “açın sorun” dedi, “telefonla”, biz de sabah altı ayıp olmasın diye, gece dörtte söyledi, “açın” dedi. Biz de altıya, yediye kadar, sabaha kadar bekledik. Açtık telefonu aynı o isimdeki kişinin dediğimiz tarzda bir tavır içinde olduğunu öğrendik. Ama bununla uğraşan bizim arkadaşlarımız var, onlardan aldığım bilgi bunlar benim bizzat bağlantım yok. Ama Hurufu Mukafatın cinlerle net bağlantısı olduğu kanaatim geldi, yani şu durumda. Çünkü yalan olması için yani çok uzakta olması lazım olayın, yani öyle bir olay yok mümkün değil. Bir de çok dürüst benim arkadaşlarım. Bir de ispat ediyorlar, yani bu anlattıklarım da resmi tutanağa geçmiş olaylar. Bir de Kuran’ın içindeki bir kısım tarihleri, bir kısım ebcedleri, bir kısım bilgilerin kodlanmasında eksik olan harfler olabilir, yani mesela bir cümleyi tamamlayan ara harfler olabilir onlar, onlar aralara konduğunda bir cümle çıkıp bir şey anlatıyor olabilir, yani böyle bir şey olabilir. Hz. İsa (a.s.)’yı bekleyelim, Hz. Mehdi (a.s.)’yi bekleyelim göreceğiz inşaAllah ama cinlerle bağlantısı ile ilgili Hadislerde bilgi var. Açan, okuyan, inceleyen görebilir. O çok net, hatta şimdi bilgi verirsem gidip okurlar, oradan kafaları karışır. Ben milletin cinlerle ilgilenmesini istemiyorum aslında işin doğrusu bazen korkuyorlar, tedirgin oluyorlar. Hiç girmesinler gerek yok. Onu bilen biliyor. Onları ilgilendiren yeterli olur o.
SUNUCU 2: Neden korkuluyor Hocam cinlerden?
ADNAN OKTAR: Ürküyorlar onlar bir şey yapacak sanıyorlar. Halbuki bir şey olmaz Müslüman cinler kimseye dokunmaz, yani kafir cinler Allah esirgesin büyü yapanlara musallat olurlar, yani böyle zulüm yapanlara onlara bazen musallat oldukları oluyor hakikaten ama Mümine hiçbir şekilde dokunmazlar, görülmüş bir şey değil. Çünkü bak, “iznimizle” diyor Allah ayette; “iznimizle iş gören bir kısım cinleri emrine vermiştik” diyor Hz. Süleyman (a.s.)’nin, Hz. Süleyman (a.s.)’nin emrindeydi biliyorsun cinler, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Mehdi (a.s.)’yi Hz. Süleyman (a.s.)’ye benzetiyor, “Süleyman (a.s.) gibidir” diyor. Mehdi (a.s.) için buradan da anlıyoruz, o da cinlere hakim olacak, cinleri emrine alacak ve istihbaratta ve mühim konularda bilgi almak için kullanacak bunu anlıyoruz inşaAllah.
SUNUCU 1:Burada bir izleyicimizin cinlerle ilgili, mevzusu olmuşken, Ankara’dan bir izleyicimiz, jeoloji mühendisi Özay Özkan. “Selamun aleyküm ve rahmatullah Sayın Hocam.”
ADNAN OKTAR: Ve aleyküm selam ve rahmatullahu ve berekatuhu.
SUNUCU:“Eğer uygun görürseniz inşaAllah Hocam inşaAllah siz Müslüman bir cin kardeşimizden şunu yapmasını inşaAllah Allah rızası için isteyebilirsiniz.” Bir fikir söylüyor size. “Cinlerin de Allah’ın izniyle yaratıldığını ve bizlerle birlikte var olduklarını inşaAllah insanlara ispat edebilecek bir şey yapmasını isteyebilirsiniz inşaAllah. Böylelikle çok fazla Müslüman kardeşimizin imanları daha da kuvvetlenir. Belki inşaAllah birçok insanın iman etmesine vesile olunabilir” diye bir seçenek sunmuşlar size.
ADNAN OKTAR:O olabilir, ben onu geçenlerde de söylemiştim ama onu nasıl yapacağız. Çünkü onda bir, yani inandırıcılığını ispat etmesi için materyalist, Darwinist, ateist bir insan olması lazım, ünlü bir yazar olabilir, yani ünlü solcu bir yazar ya da birkaç yazarı bir araya getirip o şekilde olabilir. Çünkü dindar bir kişi getirirsek illaki altında bir şey arayabilirler, o kişilerin bir yolunu bulmuş düşünebilirler.
SUNUCU 2:Bir oyun.
ADNAN OKTAR:Evet, öyle düşünebilirler. En kolay şöyle olabilir, yazdıkları yazının ne olduğunu söyletebiliriz cinlere, yani o anda gizli bir yazı yazdırtıp onu söyletebiliriz. Bu mümkün arkadaşlarımla görüşeyim ama bu kadar, onun da aşırısını istemesinler, yani o daha ileride benim kanaatim cinler daha net hizmet verecekler. Çünkü müthiş bilgileri var aslında cinlerin, muazzam bilgiye sahip oluyor ve yetenekleri de çok yüksek oluyor. Mesela bu gizli hazinelerin bulunmasında çok emekleri geçecek. Mesela bu Tabut-u Sekine’nin bulunması, kutsal tabutun bulunmasında onlar görevliler. Tevrat ve İncil’in orijinallerinin bulunmasında, birçok kutsal emanetlerin bulunmasında görev alacaklar. Yani cinlerin bir yönü de o demek ki Allah onları yaratırken hikmetle yaratıyor. Belki de böyle güzel hizmetlere vesile olacakları içinde yaratmış olabilir, bir yönüyle.
SUNUCU 1:Bir yönüyle tabii, cinlerin tabi sıfatları fazla değil mi? İnsanların sahip olduğu sıfatlar gibi değil mi?
ADNAN OKTAR: Tabii yani olabilir.
SUNUCU: Bir sorumuz var, sorayım mı ister misiniz? Leyla Akcan, “Sayın Hocam geçen röportajınızla gönülleri Yüce Allah’la, Peygamberimiz (s.a.v.) ile beraber olarak Habeşistan’a hicret eden Müminlerden bahsetmiştiniz. Bu konuyu biraz detaylandırabilir misiniz?” diyor Leyla hanım.
ADNAN OKTAR:Ben girişte ondan biraz anlatmıştım ama yine anlatayım, inşaAllah. Şöyle özetle söyleyeyim o dönemde Peygamberimiz (s.a.v.)’in manevi beraberliğinde, kalbi beraberliğinde bir kısım Müslümanlar Habeşistan’a hicret ettiler. Az sayıda gittiler. Sonra müşriklerin düzeldikleri yönünde bir bilgi geldi. Ve Müslümanlar iyi niyetle geri döndüler. Bu sefer çok daha büyük bir zulümle karşılaştılar. Halbuki öyle bir şey yokmuş, yanlış bilgi gelmiş. O yüzden 100 küsur Müslüman yine Peygamberimiz (s.a.v.)’nin manevi, kalbi beraberliğiyle, döndüler, yeniden Habeşistan’a geçtiler. Peygamberimiz (s.a.v.) de Medine’ye hicret etti. Orada bir Müslüman grup oluşmuştu. Onu güzel karşıladılar maşaAllah. Peygamberimiz (s.a.v.)’i orada koruyup kolladılar. Ama sonradan tabii hep birlikte toptan anlı şanlı olarak Mekke’ye döndüler. Ama o dönem tabii Müslümanların en zorlandığı, en çok sevap aldıkları, en çok çileler çektikleri dönemdi. Habeşistan’a deniz yoluyla gitmişler biliyorsunuz, okudum, yarım altın, kişi başına yarım altın ödüyorlar. Deniz yoluyla, o da bir hayli tehlikeli bir şey, o devrin gemileri, ortamı, değil mi? Akdeniz’i geçeceksin boydan boya, çok çok tehlikeli. Ama Allah korumuş, birçok zorluklardan, birçok sıkıntılardan sonra sonunda mutlu ve güzel bir hayat oluştu onlar için. Kardeş oldular. Allah diyor, “sizler ateş çukurunun kenarındaydınız, Allah sizi uzlaştırdı ve kardeş yaptı” diyor. “Dünya malını her şeyi harcasaydınız bunu yapamazdınız” diyor Allah. “Ama Allah uzlaştırdı ve kardeş yaptı” diyor. Şimdi de yine Ahir Zamanda Mehdi (a.s.) vesilesiyle, Hz. İsa (a.s.) vesilesiyle Allah insanları uzlaştıracak ve kardeş yapacak. Ateşin kenarında değil, bu sefer ateşin içine girmiş vaziyetteler zaten. Değil mi? Allah ateşin içinden çıkaracak, inşaAllah. Yanıyorlar şu an, ateşten çıkaracak. Allah diyor, “uçurumun kenarındaydınız ve dünyanın bütün malını harcasaydınız” diyor, “yine beraber olamazdınız” diyor, “kalpleriniz uzlaşmazdı” diyor. Ama Allah kalplerinizi uzlaştırdı, diyor ayette. Tabii bunları mealen söylüyorum yaklaşık, aklımda kaldığı kadar ama detay olarak da tabii okuyarak olsa daha düzgün daha net, daha keskin olur inşaAllah.
Ne kadar oldu sohbete başlayalı?
ALTUĞ BERKER:48 dakika.
ADNAN OKTAR:48 dakika, 45 dakikada ara veriyorduk biz. Ne yapalım Berkerim?
ALTUĞ BERKER:Estağfurullah Hocam. O ayeti isterseniz okuyabilirim inşaAllah. 103’üncü ayet.
ADNAN OKTAR:Şeytandan Allah’a sığınırım. “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın”, bakın Cübbeli’ye de burada bir işaret var, Cübbeli diyor ki, “ne anlatıldıysa o doğrudur, direkt o anlam üzerinedir, o müteşabih diye bir şey yoktur, ne deniyorsa onu o şekilde anlamak lazım.” Halbuki hadiste de, Kuran’da da müteşabihat var. Bakın diyor ki Allah “hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın”. Şimdi –haşa- bir ip var da biz o ipe sarılıyor değiliz. Nedir Allah’ın ipi? Kuran, Kuran’a sıkı sarılın, imana sıkı sarılın. Bu anlamdadır. “Dağılıp ayrılmayın” şimdi Müslüman alemi bunu yaptı mı, yapmadı mı? Dağılıp ayrıldılar, değil mi? Her biri ayrı bir başı çekiyor. Bu harama girilmiş bir kere. Harama girmek günah. Günahtan kaçınmak da farzdır. Bu ayetin oluşması için işte Mehdi (a.s.)’nin zuhuru gerekiyor, inşaAllah. Başka türlü olmuyor şu an. Mehdiyet bu ayeti uygulayacak inşaAllah. “Ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın”, yani Allah’ın her türlü verdiği nimet, sağlık, sıhhat, güç, ne varsa bunları hatırlayın, “hani siz düşmanlar idiniz”, şu an olduğu gibi, değil mi? Birbirini kırıp geçiriyorlar. Şiisi, Sünnisi ayrı, başka, “şu millettenim” diyor, “bu millettenim” diyor. Birbirini kırıp geçiriyorlar. “Hani siz düşmanlar idiniz, o kalplerinizin arasını uzlaştırıp, ısındırdı” diyor Allah. Hem uzlaştınız, hem ısındınız diyor kalplerinizin arasını. “Ve siz onun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız” diyor. Kardeş ne demek? Kan kardeşi gibi, gerçek kardeş gibi. Kanı, canı gibi, evet, sabahladınız. “Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken”, “yanacaktınız” diyor Allah. “Ateş çukurunun kıyısındayken, oradan Allah sizi kurtardı” diyor Cenab-ı Allah. “Umulur ki hidayete erersiniz diye”, belki Allah size hidayet verir diye. Kuran’a, İslam’a döner, İslam’ı tam yaşarsınız diye. “Allah, size ayetlerini böyle açıklar.” “Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.” Hadiste de bu topluluğun Mehdi (a.s.) ve cemaati olduğunun, Mehdi (a.s.)’ye baktığına dair hadis var. Al-i İmran Suresi 104. Zaten hadis olmasa dahi Mehdi (a.s.)’ye baktığı görülüyor.
Evet, bugün bu kadarla bitirelim dersimizi, sohbetimizi. Yarın yine devam edelim inşaAllah.
SUNUCU 1:Bu güzel sohbetimizin sonuna geldik, esenlikler diliyoruz.
Bunları Biliyor Musunuz?
Devamı ...Makaleler
Devamı ...Makaleler
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...Allah'ın Güzelliklerinden Bir Demet
Devamı ...Kısa filmler - Mutlaka izleyin
Devamı ...