SUNUCU 1:İyi akşamlar sayın izleyicilerimiz ve dinleyicilerimiz. Bu akşam harunyahya.tv sitemizden, Mavi Karadeniz Radyo’dan ve Kanal Avrupa’dan canlı olarak yayınlanan “Adnan Oktar ile Gece Sohbetleri” programına yine hoş geldiniz. Birbirinden önemli konuların yer alacağı programımıza, bilmediğiniz, merak ettiğiniz konulardaki sorularınızla siz de e-maillerinizle katılabilirsiniz. Konuklarım, “Harun Yahya” müstear ismiyle yazdığı üç yüzü aşkın kitabıyla tüm dünyaca tanınan yazar sayın Adnan Oktar, Doktor Oktar Babuna ve misafirimiz Ebru var. Hoş geldiniz.
OKTAR BABUNA: Hoş bulduk, siz de hoş geldiniz.
ADNAN OKTAR:Oktar Hocam hoş geldin.
OKTAR BABUNA:Hoş bulduk Hocam.
SUNUCU 1: Jale Demirkapı. “Sayın Hocam, ‘dinimize göre şehitlerin arkasından ağlanmaz’ demiştiniz, geçen gün Sayın Erdoğan’ın Manisa’da yaptığı konuşmayı dinledim. Şehit cenazelerinde dinimize uygun olarak dua edilmesini, aşırı hareketlerden kaçınılmasını, itidalli olunması gerektiğini, dindar Hocaların bu konudaki açıklamalarına uyulması gerektiğini söylüyordu. Ben bu konuyu ilk sizden duyduğumdan beri şehit ailelerindeki olumlu değişim hep dikkatimi çekiyor. Umarım sizin tavsiyeleriniz herkesce uygulanır Hocam.”
ADNAN OKTAR:Tabii inşaAllah. Onu bir başlatsalar, onun adabını, onun usulünü diğer kardeşlerimiz de örnek alırlar. İftihar edilecek bir güzelliktir şehitlik. Bir şereftir. Bir nimettir. Fakat şehit ailelerin iyi korunup kollanması lazım. Mesela bir kasabadaysa onlara karşı sevgi, ilgi, alaka, yardım, koruyup kollamak çok güçlü olması lazım. Gösterilen hürmet, nezaket, saygı da çok ciddi bir fark oluşması lazım buna özen göstermek lazım. Şehit çocuklarına çok özen gösterilmesi lazım. Mesela okula gidiyorlarsa onların okul masraflarını oradaki bulunan kim varsa mahallede karşılaması lazım. Durumları müsait dahi olsa, bu çok güzel olur. Sık sık yemeğe davet etmek, mesela bir gün birisinin evine, bir gün birisinin evinde şehit anneleri de, bu mahallede bir berekettir. Bir güzelliktir yani çünkü şehit annesi babası bereketiyle gelir. İhtişamdır. Nurdur, bir güzelliktir. Onur vesilesidir. Mesela akşam sofra kuruldu, hemen davet etmek lazım. Şeref konuğu olarak, şeref misafiri olarak. Böyle bir usul ve adabın her yerde uygulanması gerekir. Köylerde, kasabalarda, şehirlerde yani mesela ben ki, farz edelim Kadıköy’de veyahut Nişantaşı’nda ya da herhangi bir semtte de olabilir, fark etmez, nerede olursa olsun aynı adabın, aynı edebin uygulanması lazım. Ama köylerde, kasabalarda bu zaten çok yaygındır ama tam pekiştirmek lazım. En güzel hale getirmek gerekiyor. Niye ağlansın? Cenab-ı Allah zaten şehitlik diye bir güzellik meydana getirmiş, bir nimet meydana getirmiş ve Allah’ın adetullahı her zaman Peygamberlerden olsun, Peygamberlere yardım edenlerden olsun, en güzide insanlardan, en seçkin insanlardan hep Allah şehitler meydana getirmiştir. Hz. Hamza’lar, Hz. Ali’ler, değil mi? Ömer’ler, Osman’lar hep mübarekler, şehit olmuşlardır. Bir nimet ve güzellik oluşacağını ve Allah’tan onlara bir ikram olarak bu sunulur. Bu nimetin hakkını kadrini bilecekler, inşaAllah. Dolayısıyla ağlamak ne alaka? Bak, PKK’nın telsiz konuşmaları da var. Gazete de yayınlandı.
OKTAR BABUNA:Göstereyim mi haberi ben?
ADNAN OKTAR:Evet göster.
OKTAR BABUNA:“Şehit cenazesinde böyle sevindiler” diyor haberde. “Soruşturma çerçevesinde ele geçirilen belgelerde, cenaze törenlerinin hükümeti yıpratmak için istismar edildiğini gösteren çok sayıda örnek bulunuyor. Soruşturma çerçevesinde ele geçirilen, bunlardan en çarpıcı olanı ise Mersin’deki şehit cenazesinde yaşandı. Telefonda ‘ortalığı yıkıyoruz’ diyen Vatansever Kuvvetler Güç Birliği üyesinin arkadaşı ‘çok güzel, basın var mı?’ diye soruyor.”
ADNAN OKTAR:Bak, “ortalığı yıkıyoruz” yani şehit aileleri ağlıyor, perişan oluyor, bayılanlar oluyor, hastaneye kaldırılanlar oluyor, “ortalığı yıkıyoruz” diyor. Türk milletine savaş açmışlar. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyeti yıkmak için, iddia edilen Ergenekon Örgütü savaş açmış, bu savaşta da adam düşman olarak gördü. Türk milletini böyle bir konumda görmekten mutlu oluyor, sevinç duyuyor mesela “ağlıyorlar” diyor. “Bağırıyorlar” diyor, iftihar ediyor. Bak, “çok güzel” diyor. “Basın var mı?”, “basına yansıyor mu?” “Televizyonlarda görecek miyiz?” diyor, ağlayanları, bayılanları. Niye sevindirelim biz böyle alçakları? Niye sevindirelim böyle köpekleri, değil mi? Yakışık alacak bir şey mi bu? İddia edilen Ergenekon örgütü Türk milletinin karşısındaki en büyük düşmandır. Ne Avrupa’dır ne Yunanistan’dır, ne Rusya’dır, ne şudur budur, tek en büyük düşmanı iddia edilen Ergenekon Örgütü’dür. Dev bir mafya yapılanmasıdır. Ama yani tarihte görülmemiştir böyle bir mafya yapılanması ve çıkar örgütüdür. Çok acımasız ve psikopat bir örgüttür. Ve birbirini kilitleyen bir örgüttür, herkes birbirini tehdit ediyor iddia edilen Ergenekon Örgütü’nde. Yani liderini en alttaki bir adam tehdit edebiliyor. En alttaki bir adamı bir başkası tehdit ediyor. Herkes herkesi tehdit ederek sistemi kurmuşlar. İddia edilen Ergenekon Örgütü’nün özelliği budur. Ve bu köpekler şu anda faaliyet halindeler, vargüçleriyle faaliyet halindeler. Ben tabii yakalananları, tutuklananları, şunları bunları tenzih ediyorum, bunları çok alakasız görüyorum ben o açıdan, yani onların asıl faal olması açısından. Çünkü asıl sinsiler, asıl vicdansızlar hareket halindeler. Onların konumunu da mahkeme belirleyecek o da ayrı mesele. Fakat Türkiye’de yine söylüyorum; demokrasinin hızlandırılması, hukukun tanzim edilmesi, yargıda reform, yargının düzenlenmesi çok hayatidir. Mesela şu an yargının eksik yönleri vatandaşımızın canını çok yakıyor. Bilinmiyor ki bu yani yargıyla herkes karşılaşmıyor. Büyük bir kitle karşılaşıyor ama kol kırılıyor, yen içinde kalıyor. Çok büyük bir ızdırap çekiyor insanlar. Mesela farz edelim mahkeme safhasında, herhangi bir davada, vatandaş için bu muazzam bir maddi kayıp haline geliyor. Yani bu dev bir sektör. Mesela hiç ummadık insanlara hiç ummadık, değil mi? İddia edilen Ergenekon Örgütü’nün çengelleri var. Dolayısıyla yargı içinde de birçok kişiye çengel atmışlar ve istedikleri şeyleri, istedikleri tarzda yönlendirme gücüne sahipler, kendi kafalarına göre. Ve vatandaşlar bundan çok mağdur oluyor. Hükümete de çok anormal hareketler yapmaya kalktılar. Değil mi? Başbakana yönelik, bakanlara yönelik, halka yönelik, dindarlara yönelik, dindar gazetelere, milliyetçi gazetelere, milliyetçilere karşı akıl almaz oyunlar, akıl almaz baskılar uyguladılar. Ve halen de devam ediyor. Onun için milletimizin el birlik bu zalim oluşuma karşı tavır koymaları gerekiyor, inşaAllah.
Radikal’de bir haber çıkmış. Daral gelmiş onlara, Radikal’e. Baksana, arkeoloji biliminden bir vatandaş çıkmış, “olmaz” diyormuş. “Ahşap kendisini korur ama” kardeşim bitti. “Ahşap kendisini korur”. Tamam bak, 5 bin yıldan beri bozulmamasını kabul etmiş, değil mi? “Ama o tarihlerde, o yüksekliğin su altında olması mümkün değil.” Kardeşim sen o tatlı canını onun için sen yorma. Bak, şimdi kafada o kadar değişik değerlendirebiliyor demekki. Yani öyle diyelim. Şimdi biz Nuh’un gemisinde olsak bak şimdi bu kardeşimize anlatıyorum. Biraz kafasını çalıştırsın Necmi kardeşimiz, arkadaşımız veyahut beyefendi neyse. Doktor Necmi kardeş. Nuh’un gemisi geldi mesela Ağrı dağına belirli bir bölgesine geldi, oturdu gemi. Şimdi bu geminin ileriki nesillere kalması gerekiyor. Yani değil mi insanlar bundan ibret alacaklar. Ne diyor ayette Cenab-ı Allah, şeytandan Allah’a sığınırım; “ve onu da tahtalar ve çiviler(le inşa edilmiş gemi) üzerinde taşıdık;” tahta ve çivilerle inşa edilmiş. Yalnız geminin vasfına baktım, hakikaten buharlı bir gemi değil. Biz daha önce “acaba böyle olabilir mi” demiştik. Buharlı bir gemi. “Tandır feveran etti”. Tandır feveran ettiğinden kasıt yerden sular kaynadı. İşte gökten de yağmur ama “Tandır”, yerden sular fışkırmaya başladığı, o anlama geldiği anlaşılıyor. Veyahut geminin içinde bir kazan vardır, yemek kazanı vardır o kaynamıştır, başlamıştır ondan sonra tufan başlamış olabilir. Ama bir buharlı gemi olmadığını gördük. Ahşaptan, büyük, çok büyük bir sal tarzında yapılmış dev bir gemi. Odalardan oluşuyor. İnsanların kaldığı bölümler ayrı, hayvanların muhafaza edildiği bölümler ayrı ve birçok odasına girilemedi zaten. Odalarda Nuh’a gelmiş olan suhuflar, Nuh’un kullandığı eşyalar da bulunabilir. Kap kacak, beylik eşyalar birçok şey bulunabilir. Bunları da göreceğiz inşaAllah. Ama tabii çok özenli çalışma yapılması gerekiyor. Tahribat olmaması lazım. “Gözlerimiz önünde akıp-gitmekteydi. (Kendisi ve getirdikleri) İnkar edilmiş-nankörlük edilmiş olan (Nuh)a bir mükafat olmak üzere.” Bak, “gözlerimiz önünde akıp-gitmekteydi”, gemi gidiyor. Bütün Müslümanlar geminin içinde. “Kendisi ve getirdikleri” yani kendisi ve arkadaşları, müminler. “Nankörlük edilmiş olan (Nuh)a bir mükafat olmak üzere.” Yani nankörlük edildi ona, Nuh (a.s.)’a. Allah ona bir mükafat olarak o nimeti veriyor. Gemiyle beraber mutlu bir şekilde gidiyorlar. Üzeri de tavan gibi kapalıdır, Nuh’un gemisinin. Yani yağmur işlememesi için şöyle üzeri kapalı, çatı gibi kapalı, kapalı bir kutu gibi. Öyle düşünün. Suya karşı dayanıklı. Suyun girmeyeceği gibi. “Andolsun,” bakın dikkat edin şimdi Kamer Suresi 15. “Andolsun, Biz bunu bir ayet olarak bıraktık.” Bakın, bir daha söylüyorum. “Andolsun,” diyor Allah yemin ediyor, “Biz bunu bir ayet olarak bıraktık.” “Delil olarak bıraktık”, diyor. “Fakat öğüt alıp-düşünen var mı?” diyor Allah. Bakın, şu anda da “gemi çıktı ortada. Düşünün” diyoruz. Allah “öğüt alıp-düşünen var mı?” diyor. Biz elhamdülillah alıp-düşünüyoruz. Ama öğüt-alıp düşünmeyenlere Allah dikkat çekiyor. Çünkü bak, “ayet olarak bırakacağım gemiyi ve göreceksiniz” diyor Allah. Şimdi bakın, Hocama açıklama yapayım biraz kafası açılsın. Şimdi diyor ki, “su o yüksekliğe çıkmaz.” Biz de diyoruz ki, kardeşim geldik biz gemiyle Ağrı’nın herhangi bir yüksekliğinde gemi oturdu. Şimdi Cenab-ı Allah’tan vahiy var. “Gemiyi muhafaza edeceksiniz,” diyor. “Gemiyi saklayın, ileriki nesiller görecek.” Şimdi ne yaparız? Deriz, burası yüksek yerler, dağın yükseği çok soğuk, bayağı soğuk. Bu ahşap, yükseğe götürürsek bunun muhafazası çok daha kolay olur, değil mi? Çok mükemmel olur. Belki de vahiyle bildirdi Allah, yükseğe götürmesini belki de kendi Allah kalbine ilham etti. Kalbine bir bilgi olarak geldi. Düşündü ve öyle karar verdi. Yani yüksek bir yer. Bir de arazi volkanik arazi. Çünkü o volkanik arazi de ayrı yani çürümeye ve bozulmaya karşı etken maddeler taşıyor içinde, o yönüyle de tamam. Şimdi ne yapacağız? 2 kilometre daha yukarıya çıkması gerekiyor. 2 kilometre. Gemi kaç parçadan oluşmuş? 40 parçadan oluşuyor. 40’a böler gemiyi aynı şekilde. Alır götürürler Müslümanlar oraya, monte ederler yeniden. Daha yukarı sağlam bir yerde, değil mi? Volkanik toprağı da üzerine güzelce örterler, kenarlardan, değil mi? Muhafaza olacak gibi. Tam uygun yere, en uygun yere. Üzerini de kapatırlar. Adabı usulü budur. Madem merak ediyor, ben de kardeşime sırrını söyleyeyim bu olayın. Anlaşıldı mı? Parçalara ayırıp, bu şekilde götürür. Zaten kutsal emanetin özelliği budur. Mesela şimdi Hz. Musa (a.s.)’nın Ahit Sandığı var. Orijinal yerinde mi duruyor? Tabii ki orijinal yerinde değil, tabii ki saklanacak bu. Tutulur mu aynı yerde? Yani Nuh (a.s.) da açıkta bırakır mı gemiyi? Yani bu kadar mı bunların kafası çalışıyor diyeyim artık ne diyeyim yani? Çalışıyordur muhakkak da aklına gelmemiştir, inşaAllah. Açıkta gemi bırakılır mı? Ya yakarlar, ya çürür, ya parçalanır, değil mi? Allah “bunu muhafaza et” derse, “gemiyi muhafaza et” deyince, Müslüman çekip gider mi? Ne yapar? Parçalara ayırır, aynı şekilde götürür, en mükemmel o muhafaza edilecek bir yerde monte eder, birleştirir. Ve üzerini de toprakla örter. Nitekim yapılan da budur. Anlaşıldı mı? Öyle heyecanlanacakları bir şey yok. Gemi halis muhlis o. Olay tamam. Radikal’in bütün ekibine saygılar, selamlar. Yarın bunu anlatsınlar birbirlerine. Olayı madem bilmiyorlar. Aydın Bey’e de anlatsın bir ekip gitsin. Ertuğrul Bey’e, ondan sonra, diğer o neydi? Bir yazar daha vardı.
OKTAR BABUNA:Oktay Ekşi mi?
ADNAN OKTAR:Oktay Ekşi’ye. Ona da, inşaAllah.
OKTAR BABUNA:Siz hazır Ahit Sandığından bahsetmişken onun bir temsili resmi vardı, gösterelim mi Hocam?
ADNAN OKTAR:Bakayım, göreyim. Aşağı yukarı aynen bu şekilde. Som altından bu şekildedir. Bak, şimdi bu da bulunacak önceden söylüyorum. Ahit Sandığı. Şimdi Ahit Sandığını Müslüman ortada bırakır mı, bunu? Hırsızlar kırıp yıkarlar. Çocuk olsa bunu bilir yani. Orijinal yerinde durmaz. Orijinal yerinde tutulmaz kutsal olan bir emanet, taşınır. Sandık da taşınmıştır, inşaAllah. Hatta taşınırken gerekirse kulpunu da çıkarılır, orada gider takar. Zaten seyyar kulbu çıkacak gibi, çektin mi çıkar. Bak, zaten oradan görülüyor. Maketinde yapıldığı gibi. Bak şunu görüyor musunuz? Akasya ağacından yapılma, üzeri altın kaplama, saf altın kaplamadır. Gerekirse çıkartılıyor. Ama içindeki eşyalar da gerekirse çıkartılır. Gider orada aynı yerde yerleştirirsin. Kuran’da Hz. Musa (a.s.)’nın öfkelendiği bir anda o tabletleri atması var, biliyorsunuz, elindeki tableti attı. Ve kırıldı o tablet. Onun parçaları duruyor. Bunu bulacaklar. Bakın şimdi burada söylüyorum. Bakın, diyor ki; “onun bir parçasında” diyor Allah, bir ayetten bahsediyor. Neydi o ayet, bul.
OKTAR BABUNA:Tamam inşaAllah Hocam.
ADNAN OKTAR:Şimdi bakın o ayeti gören ne kadar Musevi varsa, hepsi Müslüman olacaklar. Bak, Kuran ihbar ediyor önceden, söylüyor Allah. Diyor ki; “bir nüshasında şu yazıyordu”, diyor bakın. Şimdi yaklaşık 3 bin yıl sonra açıldığında Kuran’ın dediğinin aynısını görecekler. Yalnız parçalanmış tablet, kırıldığı için. Taştan. Bir nüshasında diyor, “Rabbinden korkanlar için” evet.
OKTAR BABUNA:Şeytandan Allah’a sığınırım. “Musa kabaran öfkesi (gazabı) yatışınca Levhaları aldı. (Onlardan bir) nüshasında "Rablerinden korkanlar için bir hidayet ve bir rahmet vardır" (yazılıydı)” inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Aynı zamanda bu ayet tabii Mehdi (a.s.)’ye de bakıyor. Bakın, Allah’ın Hadi isminin tecellisi ve Allah’tan bir rahmettir Mehdi (a.s.). Ve Mehdi (a.s.)’nin eliyle bulunacak, onu da söyleyeyim. Yani mübareğin eliyle bulunacak. Bak detay veriyorum, inşaAllah. O tablette bulunan aynı bak o ayetle beraber bulunacak. “Hocamız önceden söylemişti”, diyeceksiniz. Bu çok önemli bak. Nuh’un gemisinde detaylar verdim, dedim ki; “ahşap parçaları bulunacak” dedim. “Adamlar çıkardı ahşap parçasını gösterecekler. Ağrı Dağı’nda bulunacak” dedim. “Cudi’den kasıt dağ silsilesidir, dağdır. Dağı gösteriyor. Ve Ağrı Dağı’nda bulunacak” dedim. Değil mi?
OKTAR BABUNA:Tahtaları da tarif etmişsiniz Hocam. Tam söylediğiniz gibi çıktı Hocam.
ADNAN OKTAR:Aynısıyla, detayıyla. Bak şimdi de detay veriyorum. Aynen dediğim gibi bu ayeti göreceksiniz. Tabletin üzerinde, inşaAllah.
OKTAR BABUNA:İnşaAllah Hocam. Bir de asa demiştiniz Hocam.
ADNAN OKTAR:Asası, gömlek, bir tane uzun gömlek var. Hz. Musa (a.s.) ve Harun (a.s.) ailesine ait gömlek, bir tane ayakkabı. Yani bildiğimiz ayakkabı değil, sandalet tarzında, o çölde kullandıkları. Altın bir kutu. Hz. Musa (a.s.)’ın asasından parça, asası yok. Asa büyük çünkü. Bu şeye sığmaz. Asadan parça.
OKTAR BABUNA:O Kuran’da geçen attığı asa mı, yoksa başka mı?
ADNAN OKTAR:Yani evet inşaAllah. Asası inşaAllah. Onu bilemem de asası ama inşaAllah. Onu Allah bilir, inşaAllah. Ve başka bazı emanetler, kutsal emanetler. Dolu zaten sandığın içi. Diyebilirler ki, “kardeşim siz gittiniz bir kuyumcuyla anlaştınız”, işte “som altından yaptırdınız”, işte “bu odur diyeceksiniz” de diyebilirler. Kardeşim götürsünler, istedikleri bilim adamlarını getirsinler, karbon metoduyla baksınlar. 3000 yıllık olduğunu görecekler gömleğin. Nereden bulalım 3000 yıllık gömlek biz? Değil mi? Ahşabın yine 3000 yıllık olduğunu görecekler. Ayakkabının 3000 yıllık olduğunu görecekler. Bir de parmak izleri var bunun üzerinde, o da var. Onları da tespit edecekler. Tabii. O devirden kalma. İnşaAllah, bayağı bir şey var üzerinde, alamet var. Bunları görecekler inşaAllah. Sandık öyle anlaşılan bir Sandık değildir. Öyle çürümeye, bozulmaya karşı etkili olan bir sandık. Bir de bu iki heykelin arasında, Tevrat’ta Allah’ın ona hitap ettiği yani tecelli olarak hitap ettiğine dair bilgi var. Allah-u alem doğrudur. Çünkü çalıdan da Allah tecelli ediyor biliyorsunuz, çalıdan da sesleniyor. Bunları böyle şimdilik detay olarak görüyoruz, olduğunda görürsünüz. Yine bir detay daha veriyorum; bir kısmı Taberiye Gölü’nde. Bu kutsal sandıktaki malzemelerin, Kutsal Emanetlerin bir kısmı Taberiye Gölü’nde. Ama sandık içinde olanlar da ayrı olarak yeniden ayrı bir yerdeler. Yani belki Hatay’da bir mağaranın içerisinde, yani hiç ummadıkları bir dehlizin, hiç ummadıkları bir kanalın içerisinde, bir yerde. Tahmin etmedikleri bir yer. Şu ana kadar hiç kimse “bu buradadır” diyemedi, demedi. Gittikleri halde, ondan sonra araştırdıkları halde Allah onlara onu göstermedi. Tahmin etmedikleri bir yerde çıkacak inşaAllah. Bir kısmı da Taberiye Gölü’nde, çamurların altında muhafaza altında, bunu da söyleyeyim. Kardeşim o kadar çok kutsal emanet çıkacak ki, 1 tane, 2 tane, 10 tane değil. Bu Firavun’un piramitleri, bunları açacağız söyleyeyim. Yani tamam sanat eseridir, manat eseridir ama ben o kadar sanat eserine benzetemiyorum. Nihayet üçgen bir dağ yani, o kadar büyütülecek bir şey yok, taş yığması. Bir estetik mestetik bir şey de yok. Kimse kusura bakmayacak, Mısır Hükümeti’nden istirham edeceğiz güzel ala gireceğiz. Altı dolu çünkü, bir o kadar da altta var. Yani çok kapsamlı bir şey. O devre ait teknoloji, o sfenksin taşını nasıl alıp getirdiler. Çünkü dağ büyüklüğünde bir taş. Yani o ağırlıktaki bir taşın sürüklenerek oraya getirilmesi teknik olarak imkansız. 400 tane dozer getirsen, 500 tane dozer getirsen yine taşıyamazsın o taşı. Yani yeri göğü birbirine katarlar, olacak iş değil. Dağı sürüklemek gibi, getiremezsin. O taş oraya nasıl geldi, onu anlayacağız. Bu ecinni takımı, cinlerin kabiliyeti nedir, bir de onlara bakacağız. İnşaAllah. Nuh’un o taş yığması, neyse onlara girmeyelim. Neyse bu kadar yeterli bugün.
Ankebut Suresi, 15: “Böylece Biz Nuh’u ve gemi halkını kurtardık ve bunu alemlere bir ayet kılmış olduk.” “Delil kıldık” diyor Allah. “Bizim gözetimimiz altında ve vahyimizle gemiyi imal et.” Vahiyle, Allah, mesela nasıl yapacak, tahtayı nereye koyacak, kaç bölümden oluşacak, bodoslaması nasıl olacak, hepsini Allah vahiyle yaptım diyor. Vahiy edilerek, yani kendisinin mühendislik bilgisine dayalı değildir. Vahiyle hareket etmiştir Nuh (a.s.). “Zulmedenler konusunda Bana hitapta bulunma.” diyor Allah. Yani “Benim affetmemi bekleme. Ben gereğini yapacağım” diyor Allah. “Çünkü onlar suda boğulacaklardır.” “Ben intikam alacağım, yani Bana o konuda aracı olma, dua etme” diyor Allah. Hud Suresi, 37. “Dedi ki: "Ona binin. Onun yüzmesi de, demir atması (durması) da Allah'ın adıyladır.” “Allah’ın demesiyle olacaktır” diyor. “Şüphesiz, benim Rabbim bağışlayandır, esirgeyendir." Hud Suresi, 41. “(Gemi) Onlarla dağlar gibi dalga(lar) içinde yüzüyorken” Bak, dağlar gibi dalgalar, ufak tefek dalga değil. Yani 15 metrelik, 20 metrelik, 30 metrelik dalgalar böyle dev, 40 metrelik dalgalar. Ki ona dayanması da geminin mucize. “(Gemi) Onlarla dağlar gibi dalga(lar) içinde yüzüyorken Nuh, bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi: ‘Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve kafirlerle birlikte olma.’” Oğlu ne diyor? “Baba, ben dağa sığınırım, dağ beni kurtarır” diyor. Dağı da su kapladı, dağ. Dağı su kapladı. Diyorlar ki bunlar, “olur mu öyle şey, alçaktır” falan diyorlar. Alçak değil. Yani muazzam bir sel meydana geldi. Öyle su baskını oluştu. Dağı yuttu yani o kadar büyük oldu. “Denildi ki: ‘Ey yer, suyunu yut ve ey gök, sen de tut.’ Su çekildi, iş bitiriliverdi, (gemi de) Cudi (dağı) üstünde durdu” Dağ üzerinde durdu. “Ve zalimler topluluğuna da: ‘Uzak olsunlar’ denildi.” İnşaAllah. Bak Allah “gözlerimizin önünde akıp gitmekteydi.” diyor. İnşaAllah.“Biz de 'bardaktan boşanırcasına akan' bir su ile göğün kapılarını açtık.” Yani günlerce sürekli su, yağmur yağıyor. Ama muazzam bir yağmur. “Bak bardaktan boşanırcasına” diyor, geceli gündüzlü. Dolayısıyla biriken her yerde sular sel meydana getiriyorlar. Bir ihtimal, bir ihtimal o zamanlar bir içdeniz veyahut büyük denizlerden bir tanesi bendini yıkıp, belirli bir yerden bendini yıkıp deniz de boşalmış gibi görünüyor. O tarafa doğru deniz de boşalmış gibi görünüyor. Allah-u alem, yapılan bilimsel araştırmalar da zaten tufanın olduğu kesinleşti. Bilmiyorum Radikal’den o arkadaşın haberi var mı, Necmi arkadaşımızın? Değil mi? Onun haberi yok. Nuh tufanın gerçek olduğu, yer tabakalarının araştırılmasıyla, katmanların araştırılmasıyla tespit edildi. Bir tufan kesin olmuş. Ve verilen tarihte olmuş, o net. Bu konuda ittifak halinde, bunun aksini iddia eden yok. Adamlar zannediyor ki, gemi o kadar yükseğe çıkmaz. Kardeşim parçalara ayırıp götürürsün, götürmeyecek bir şey yok. Allah Allah. Portatif ev yapıyor adamlar, parçalayıp getirip, koskoca evi kuruyorlar. Dağ evleri yapıyorlar, İsviçre’de falan, yok mu öyle? Evi helikopterle bütün alıp mı getiriyorlar, tavana koyuyorlar; öyle olmuyor, değil mi? Mesela 50 parça, 60 parça haline getiriyorlar evi. Monte ediyorlar, koskoca ev oluyor. Kısa sürede bitiriyorlar. Bu şekildedir, Necmi arkadaşımız, Hocamız mı kardeş mi diyeyim, doçent doktor. Evet. “Yeri de coşkun kaynaklar halinde fışkırttık.” “Yerden de su verdim” diyor Allah, yerden de. Yani seller şeklinde yahut denizin bendini patlatıp geçmesi gibi. Mesela bir boğaz ayrılıyor, yahut dar bir geçitle ayrılıyor deniz, orayı da yıkıyor oradan da geçiyor. Çok fazla sel olduğu için, çok fazla su olduğu için. “Derken su, takdir edilmiş bir işe karşı hükmümüzü gerçekleştirmek üzere birleşti.” Bak burada Allah açıklıyor bak “takdir edilmiş bir işe karşı hükmümüzü gerçekleştirmek üzere birleşti” diyor Allah. Yani bir noktadan patlattıktan sonra, öbürleriyle birleşiyor. Dev bir sel meydana geliyor. “...birleşti” diyor Allah. “Ve onu da tahtalar, çivilerle inşa edilmiş gemi üzerinde taşıdık.” Büyükçe bir sal, çok çok büyük bir sal. Olay bu, inşaAllah. Ben acaba “tandır feveran etti” deyince böyle basit bir buharlı bir sistem geliştirmiş olabilirler yani; basit bir teknolojiyle mümkün yani olmayacak bir şey değil. Ama baktığımız kadarıyla değil. Yani sadece dev bir sal halinde, nereye giderse oraya gidecek gibi. Allah onu, artık o suyu nereye götürürse onu o şekilde. Nitekim Allah Cudi’yi uygun görmüş, Ağrı Dağı’nı, oraya getirmiş koymuş. İnşaAllah.
OKTAR BABUNA:Siz söyledikten tam 1 sene 4 ay sonra bulunmuş oldu maşaAllah. Tarif ettiğiniz şekilde ve tarif ettiğiniz yerde. İnşaAllah.
ADNAN OKTAR:Göster. İnanmayabilirler bir kısım kardeşlerimiz.
OKTAR BABUNA:İnşaAllah, estağfurullah.
ADNAN OKTAR:Bak detay veriyorum Oktar Hocam. Değil mi? “Bulunacak” diyorum, bulunuyor. Bak “bütün Mehdi (a.s.) ile ilgili alametlerin hepsi olacak” dedim. “Kuyruklu yıldız çıkacak, çift uçlu kuyruklu yıldız” dedim, o da çıktı. Bilim adamları şaşırdılar. “Nereden çıktı birdenbire?” dediler. Hadisten söyledim, doğru çıktı. Aynı.
OKTAR BABUNA:1000’i buldu Hocam bu şekilde söyledikleriniz.
ADNAN OKTAR:Tabii. Yani benim söyleyip de çıkmayan hiçbir şey yok. MaşaAllah, elhamdülillah. Şimdi de bakın Kutsal Sandığın içindeki malzemelerin bir kısmı Hatay’da, bir kısmı da Taberiye Gölü’nün dibinde bulunacak diyorum. Bir kısmı da Şam’da bulunacak, Şam’da bir dağda. Bazı Kutsal Emanetler yani Tevrat’ın orijinali bulunacak. Göreceksiniz, birer birer. Bakın bütün Peygamberin dediği, bütün alametler birer birer hepsi çıktı mı? Çıkmadı mı?
OKTAR BABUNA:Çıktı Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Eksiksiz, değil mi? “Ramazan ayında Ay ve Güneş tutulmaları olacak, iki kere üst üste” dedim, oldu değil mi? “Kabe’de kan akıtılacak, hacıların kanı akıtılacak, Kabe yolu engellenecek”, ilk defa 1400 sene içerisinde ilk defa bu olay oldu. “Bir kuyruklu yıldız çıkacak” diyor Peygamber Efendimiz (s.a.v). “Arkasından kuyruklu bir yıldız daha çıkacak, çift uçlu olacak” diyor Peygamber Efendimiz (s.a.v.). Bunlar da aynısıyla çıktı. Biz bunları yıllar öncesinden yazdık, “hadislerde bu var” dedik. Ekonomik krizin olacağını da olacağını da söyledik, aynısıyla oldu. Ama hadislere dayalı olarak söyledik, İnşaAllah. Şimdi bir kısım basın tabii anlamazlıktan geliyor, bir kısmı da panikten ne dediğini bilmiyor gibi bir üslup halindeler. Bakın ben konuyu onlara anlattım, inşaAllah. Önümüzdeki günlerde daha da detaylı açıklanacak inşaAllah.
OKTAR BABUNA:Zaten tahtaları da kabul etmiş o arkadaş.
ADNAN OKTAR:Oradan zaten bitmiş. Bak diyor ki, ‘’Ahşap kendisini korur ama...’’ bitti, aması yok bu işin, değil mi? “O tarihlerde o yüksekliğin su altında olması mümkün değil”. Onu da bak açıkladık. Parça parça gemi ilgili yere taşınmıştır ve üstü de volkanik toprakla örtülmüştür. Çok yüksek ve çok soğuk olan bir yere taşınmıştır. En uygun yere götürülmüştür ve orada üstü örtülmüştür ve çok güzel muhafaza olmuştur. Zaten Allah muhafaza olacağını söylüyor Kuran’da, ona işaret var ayette inşaAllah. Bak, “ahşabın korunması için oksijensiz ortam gerekir, organik madde çünkü. Açık alanda korunması mümkün değil.’’ Bak kardeşim sen kendin, Allah söyletiyor sana, bak değil mi? Ne diyor hazret? “Ahşabın korunması için oksijensiz ortam gerekir’’, işte Hz.Nuh’a Allah vahyediyor onu, oksijensiz ortama gömüyor. “Organik madde çünkü, açık alanda korunması mümkün değil”, o da biliyordu senin dediğini, hazret, Hocamız kardeşimiz neydi ismi? Necdet.
OKTAR BABUNA:Zaten siz açıklamıştınız Hocam, siz daha iyi bilirsiniz inşaAllah. O üstündeki aralık da depremle açılan bir aralıktan girilebiliyorlar sonradan, önceden yokmuş Allah-u Alem.
ADNAN OKTAR:Tabii orası kapalı normalde. O açıklık depremle açılıyor. Yakın zamanda açıldı depremle. Kapalı tam kapatmışlar yani normalde fark edilmesi mümkün değil. Adam tevafuken düşüyor. Buzların erimesi neticesinde o yer açılıyor. Oradan içeriye düşüyor adam, değil mi? Ondan sonra olay gelişti, inşaAllah. Oraya düşüren de Allah onu. Bakın 2007’de buz katmanı çekilince fark edilmiş. Üstü buz katmanıyla kaplı. Hem soğuk hem oksijensiz bir ortam, hem de volkanik külle üstünü örtmüş. Nuh (a.s.) mübarek vahiy ile hareket ettiği için en güzel tarzı uygulamış, inşaAllah.
Seyyid Abdülkadir Geylani hazretleri Feth-ur- Rabbani isimli eserinin 60. meclisinde şöyle buyuruyor: “Her kim Mehdi (a.s.)’a erişirse artık Aziz ve Celil olan Allah’ın kapısından onu hiçbir engel alıkoyamaz. Mehdi (a.s.)’ın bayrağı indirilemez, askeri mağlup edilemez, hakkı haykıran sesi susturulamaz, tevhit kılıcı için bir hudut çizilemez’’ yani Allah’ın birliğini savunmadaki çalışmasına bir hudut çizilemez, “İhlas adımları’’ yani samimiyet adımları “yürümekle yorulmaz’’ yani çok samimidir diyor. Faaliyetlerine devam eder. “Hiçbir iş güç gelmez, hiçbir kapı önünde kapalı durmaz” mutlaka açar diyor o mübarek. Çok kapı kapatacaklar o kırıp geçirecek Allah’ın izniyle. “Açılınca da kapanmaz” diyor, maşaAllah bak. Dedem Abdülkadir Geylani. O da Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) soyundandır, seyyiddir. “Bütün kapalı kapıların kanatları uçuşur’’ kapıların kanatlarını uçuracak diyor, darmekeşan ediyor. “Bütün yönler ona açılır’’, doğuyu, batıyı bütün dünyanın her tarafına mücadele için, gayret için bir eylem içerisinde. “O Hak Teala’nın huzuruna varıncaya kadar hiç kimse durdurmaya güç yetiremez”, ancak ölünce durur, öbür türlü durduramazsın diyor, değil mi? “Rabbinin huzuruna vardığı an, O da ona lutfeder, ikramda bulunur. Onu kendi hücresinde uyutur’’ diyor Cenab-ı Allah, yani onu yarattığı yerde, inşaAllah. “Lütuf ve fazlından yedirir, ülfet badesinden içirir. Bunları bulduktan sonra hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırına gelmeyen harikuladelikleri görür’’ diyor. Manevi derinliği söylüyor, yekaze halinde olan olaylar anlatılıyor, anladığım kadarıyla, tabii. Ben “Rabbin huzuruna vardığım vakit” derken vefat ettiği an anladım ama değil. “Rabbinin huzuruna vardığı an, O da ona lütfeder, ikramda bulunur. Onu kendi hücresinde uyutur.’’ Yani Mehdi (a.s.)’nin bulunduğu yerdeki hücreye de işaret ediyor olabilir. “Lütuf ve fazlından yedirir, ülfet badesinden içirir. Bunları gördükten sonra hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırına gelmeyen harikuladelikleri görür.’’ Yani, “bir manevi aleme Allah onu alacak” diyor, “bir manevi derinliğe onu gark edecek” diyor. Yine hadislerle mutabık zaten. “Hak Teala’nın fazlını, keremini bulduktan sonra o büyük insan halk arasına tekrar katılır.” Yani, bir manevi makama gelir ondan sonra halkın arasına girer, önce bir gaybete çekilir, kaybolur sonra halkın arasına katılır. “Sebebi onlara hidayet yolunu göstermesi ve mülk sahibi kılmasıdır.’’ “Hem hidayete vesile olacak hem de onları mülk sahibi yapacak, zengin yapacak halkı, Müslümanları” diyor. “Çünkü o kul sonsuz bir manevi mülke sahiptir.” “Allah’a, Allah’ın desteğine sahiptir” diyor. “Ulaşmış olduğu mertebelerin bereketiyle diğer insanlara feyiz saçar rehberlik ve hidayet öncülüğü eder.” Yani, Mehdi (a.s.) her tarafa, bütün dünyaya feyiz saçacak. İnsanların hidayetine vesile olur diyor, inşAllah. Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri, biliyorsunuz Kadiri Tarikatı’nın şahıdır, şeyh değildir, şahdır. Tarikat kurucusudur. İslam dünyasının en büyük iki tarikatından birisidir. Biri Kadiri Tarikatı, diğeri Nakşibendi Tarikatı, Bahaeddin Nakşibendi Hazretlerinin kurduğu tarikattır. Ama şu an tarikatlar kaldırılmıştır. Hepsi şu an Mehdi (a.s.)’ye bağlanmıştır. Manevi halife olarak tek o kalmıştır, inşaAllah. Yani isteseler de istemeseler de hepsi Mehdi (a.s.)’ye bağlılar çünkü, inşaAllah.
1 dakikamız kalmış. Tamam bitirelim, sonra devam ederiz inşaAllah.
SUNUCU1:Kısa bir aradan sonra tekrar devam edeceğiz.
Yayınımıza tekrar hoş geldiniz. Kısa bir hatırlatma yapalım. Harunyahya.tv’den yayınlarımızı 24 saat takip edebiliyorsunuz. Soru ve görüşlerinizi bize ahirzamansohbetleri@hotmail.com adresinden gönderebilirsiniz. Harunyahya.org ve harunyahya.net adreslerinden Hocamızın tüm eserlerini de ücretsiz indirebilirsiniz.
ADNAN OKTAR:Şimdi konuşmamıza devam edebiliriz. Efendim, son günlerde bize karşı iddia edilen Ergenekon Örgütü’nün ve ateist onların bağlantısı olan bazı kişilerin ve satanistlerin, satanist bazı kişilerin, Sabetaycıların da içinde olduğu bir ekip tarafından organize olarak bize karşı bir tavırları var. Büyük komplo hazırlığı var. Onu dün de söylemiştim. Buna karşı yetkilileri uyarıyoruz buradan, inşaAllah. Kapsamlı bir komplo hazırlığı var. Gerçi müracaatları yaptık. Fakat bizi fikren yenemeyenler böyle kahpelikle, kalleşlikle, oyunla etkisiz hale getireceklerini sanıyorlar. Hodri meydan. Ellerinden geleni artlarına koymasınlar, inşaAllah. Efendim, ayrı bir konu olarak, konular konuları getiriyor. Başka bir konu var bunu da iletmemiz gerekiyor. Biliyorsunuz bize daha önce bir çete iddiasıyla dava açılmıştı. Defalarca takipsizlik aldık. DGM’de takipsizlik aldık. Yani özel yetkili Ağır Ceza’da takipsizlik aldık. Hem burada takipsizlik aldık. Fakat sonra bu takipsizliklerin içerisinden dava açılacak bir kısım buldu, bir hakim bey. Biz tabii saygı duyuyoruz, hürmet ediyoruz, bir şey demiyoruz. Fakat tabii dikkatimizi çeken bazı şeyler var. Onu da biz aktarmak istiyoruz. Bizim takipsizlik aldığımız ki beş kere falan takipsizlik aldık. Hem Üsküdar’da da, hem de özel yetkili Ağır Ceza’da, demin anlattığım. Bütün bunlara rağmen Kadıköy’de bir hakim bey bu durumu bozdu. Takipsizlikleri bozdu ve dava açılmasını sağladı. Eline sağlık, Allah razı olsun, teşekkür ediyoruz. Saygımız büyük, hürmet ediyoruz. Bir şey demiyoruz. Fakat dikkatimizi çeken bir husus var. Ben bunu söylemek istiyorum. Ben öğrenmek istiyorum, bilgimin artması için istiyorum. Şimdi, iddia edilen Ergenekon Örgütü’nün polis tarafından izlenmesi sonucunda polisin tespit ettiği telefon konuşmaları var. Tam bizim takipsizlik kararının bozulmasından 2 gün önce yapılan bir konuşma, polis tespiti bu. Kadıköy’deki bozmadan 2 gün önce. Adil Serdar Saçan -eski İstanbul Emniyet Müdürü- “bir şey söyleyeceğim,” diyor, arkadaşını aramış. “Kadıköy’de savcı var mı? Basın savcısı tanıdık mı?” diyor. Bizim davanın olduğu yerdeki savcıyı soruyor. “Murat Yiğit”, kim bu Murat Yiğit?
OKTAR BABUNA:Savcı. İstanbul Adliyesi’nde savcı, Hocam.
ADNAN OKTAR:O da savcı. Aradığı kişi de savcı, evet. “Basın savcısı değil de orada senin tanıdığın”, bak “senin tanıdığın”, “bizim oradayken Zinnur Topçu var, 1.Ağır Ceza Reisi.” Yani bizim davayı bozan, 5 kere takipsizlik alan davayı bozan hakim beyin ismi. Hürmet ediyorum, saygı duyuyorum, “eline sağlık” diyorum, bir şey demiyorum. “Birinci Ağır Ceza Reisi orada şu anda.” Adil Serdar Saçan diyor ki: “Zinnur hangisiydi ya?” diyor. Bak diyor ki, “senin tanıdığın” diyor ama o tanımazlıktan geliyor. “Zinnur hangisiydi ya?” diyor. Murat Yiğit, savcı dedin değil mi, Murat Yiğit için? “Ya, biz gittik ya Hicabi Bey falan ayrıldık, ondan sonra o kaldı. Kısa boylu.” Adil Serdar Saçan diyor ki, “Hee şu Ağır Ceza’da mı?” diyor. Yavaş yavaş anlar havaya geliyor, anladığım kadarıyla. Murat Yiğit, “Hee” diyor. Adil Serdar Saçan, “1. Ağır Ceza’nın Reisi mi?” Bak anlamazdan gelmenin en şiddetlisi artık yani böyle, yoğunlaşmış durumda. Murat Yiğit, “1. Ağır Ceza’nın başkanı ya Zinnur. Orada git, yanına git.” Adil Serdar Saçan diyor ki, ”gideyim de yardımcı olur mu?” Demek ki bir maruzatı var, bir şey anlatacak, bir muhabbet var. Bir şey var yani. Anlatmak istediği bir konu var herhalde. Yahut olur ya insanlık hali, bir talebi de olabilir. Ne bileyim belki mesela bir yemeğe davet edecektir, bir sohbet edecektir. İnsanlık hali, adamın herhalde bir talebi var, bir şeyi var, anlayamadım ben. “Gideyim de yardımcı olur mu tanır mı?” Murat Yiğit, “Tanımaz olur mu lan seni?” diyor. Böyle samimi bir şey var. Yani şimdi baştan beri anlamazlıktan geliyor, konuşmanın boyunca, değil mi? Sürekli anlamazdan geliyor, adam diyor ki “senin tanıdığın” diyor, “beraber hep beraberiz ya” diyor. “Kimdi ki o?” diyor. O da diyor ki, “tanımaz olur mu lan seni?” diyor. Adil Serdar Saçan, “tamam, peki” diyor artık. “Ben bir gideyim, bakayım ya” diyor. Murat Yiğit, “tamam mı?” diyor. Savcı Murat Yiğit, “tamam mı? Ben yine bir araştırayım.” Bu söz konusu telefon konuşmasının yalnızca birkaç gün sonra BAV camiası hakkında verilmiş olan takipsizlik kararı, bu hakim tarafından bozuldu. Ellerine kollarına sağlık, Allah razı olsun. Kaderinde olanı yapmıştır, teşekkür ediyoruz. Ama ben, yani biraz bu konuşmada bir incelik var, bir detaylar var, bir şeyler var, onu anlayamadım. Bir bilen varsa bana söylesin. O açıdan söylüyorum. Yoksa ben “gidip hakimi etkilemiştir de böyle bir olay olmuştur” demiyorum. Ama tabii insan öğrenmek istiyor, ne olduğunu, ne bittiğini anlamak istiyor. Yoksa ben tenzih ederim, Zinnur Topçu Beyefendi’yi, hakim, inşaAllah. Polis iletişim tutanağı, yine bu olaydan çok kısa bir süre önce, polis yine iddia edilen Ergenekon örgütünü takip ediyor, tutanak. Yani bu malum olaydan, bize dava açılmasından çok kısa bir süre önce. Adil Serdar Saçan diyor ki arkadaşına, “eğer bu şekil devam ederlerse,” M isimli şahıs “hee” diyor. Herhalde onların özel bir şifresi, ben anlamadım yani ne anlama geliyor “hee”. Bir şey herhalde, bir konuşma, bir lehçe, bir aksan da olabilir. Şu an çıkaramadım yani. Adil Serdar Saçan, “basına verecek ve soruşturma açtıracak. Şikayetçi olup diye bunların gözünü korkutmamız lazım.” Yani ben ve arkadaşlarımı kastediyor, bakın. “Basına verecek” yani basında haber çıkaracak aleyhte “ve soruşturma açtıracak.” Yani “savcılıkça soruşturma açtırıp dava açtıracak haklarında” diyor. Dava açtıracak durduk yere. “Şikayetçi olup, bunların gözünü korkutmamız lazım.” diyor. “…Ama öyle bir söylemeliyiz ki....” diyor. Nokta nokta orasının ne olduğunu bilmiyoruz. Adil Serdar Saçan karşıdan cevap gelmeyince diyor ki “anladın mı?”, M denen şahıs da “evet.” Adil Serdar Saçan, “hani senin haberin varmış da uyarıyormuşsun gibi onlara ‘aman dikkat et’ falan gibi.” Yani senin haberin varmış da uyarmıyormuşsun gibi, “anlamamış gibi yap, fark etmiyormuşsun gibi yap” diyor. Yani “senin haberin varmış ama kendinden, kendi kanaatinden uyarıyormuşsun gibi yap. Benden geliyor gibi deme” diyor. “Aman dikkat et, falan gibi” diyor. M isimli şahıs diyor ki “ee senin ismini söyleyeyim mi?” diyor. Adil Serdar Saçan, “söyle tabii” diyor. Bunu “Adil Serdar Saçan dedi de” diyor bize. Yani bana konunun aktarılmasını istiyor. “Ben böyle bir şey yapacağım” diyor. Durduk yere ama bak. “Basına verecek, soruşturma açtıracak, şikayetçi olacak. Bunların gözünü korkutmamız lazım” diyor. Şimdi neyi talep ettiğini de zaten söylüyor biraz sonra. “Tamam” diyor arkadaş. Adil Serdar Saçan, “ ‘Onu, bizzat de ki onu ben tanıyorum’ de. ‘Bana bir takım şeyler anlattı’ de. ‘Anlattı da’ de, tamam mı? Ben burada şimdi terbiyem el vermiyor de.” Yani “küfür etti, hakaret etti yani çok ağır konuştu ama terbiyem el vermiyor” de, “bu şekilde konuş” diyor. “Ondan sonra, şey de, ‘onları basına verecek ve aynı zamanda dava, savcılıkta suç duyurusunda bulunacak’ de.” Yani durduk yere suç isnat edecek, adam ayarlayacak, olay çıkaracak. Artık nasıl olacaktır bilmiyorum, şahitler bulacak bir şekilde herhalde. Durduk yere diyor, bak “ ‘Basına verecek haber çıkaracak, aynı zamanda dava oluşturacak, savcılıkta suç duyurusunda bulunacak’ de.” Ama durduk yere yani. “Hayali bir dava çıkaracak” diyor, hayali bir olay. Adil Serdar Saçan, “Hıh” diyor. O da herhalde özel bir üslup. “Onlara tak diye varır haber.” diyor. Olabilir, Japonca’da da oluyor öyle, laflar oluyor. Onlarda “hıh” diye bir anlaşmadır bilmiyorum. Adil Serdar Saçan diyor ki, “bu Adnan’ın” yani beni kastediyor, şu fakiri kastediyor, “bu Adnan’ın korkması lazım ağabey, tamam mı?” Ben Allah’tan başka kimseden korkmam, Adil Bey, Beyefendi, canım kardeşim. Ben bir tek Allah’tan korkarım. Bizde öyle bir olay yok. Biz korksak, defalarca tımarhaneye girdik, hapishaneye de girdik. Biz öyle bir şeyden korkmayız. Bakın, Adil Serdar Saçan diyor ki, “bu Adnan’ın korkması lazım ağabey, tamam mı? Ya davayı alsınlar bu işi kapattırayım diyeyim”. Bak bombayı patlatıyor diyor ki, --biz buna dava açtık, işkence davası açtık, 1000 küsur seneden yargılanıyorlar, dava sonuna doğru gidiyor- “bize biliyorsun 99’da işkenceden dava açılmıştı. Bu davayı alacaklar arkadaş” diyor. “Ya davayı alsınlar, bu işi kapattırayım” diyor. “Eğer siz bu işkence davasını alırsanız, ben de çıkarttığım bu hayali davayı, size açacağım iftiraya dayalı bir davayı aldırırım” diyor. Değil mi? Öyle gibi anlıyorum. Çünkü hayali bir davadan bahsediyor burada. Yani “bir suç var” demiyor. “Durduk yere çıkaracağım” diyor, o anlamda konuşuyor. “ ‘Bu işi kapattırayım’ diyeyim”. Adil Serdar Saçan, “ ‘Evet. Aksi takdirde bunlar bir en az 10 sene daha alacaklar’ de.” Bakın, “ ‘10 yıl daha hapis cezası verdireceğim’ de”, diyor. Kardeşim bu nasıl oluyor bu iş böyle? Böyle ısmarlama ceza oluyor muymuş? Ismarlama dava mı açılıyormuş? Böyle hakimler mi var Türkiye’de? Böyle savcılar mı var? Böyle bir organize yapılanma mı var? Nereden çıkıyor bunlar böyle? Adil Serdar Saçan. “ ‘Kafaya takmış çünkü’ de.” diyor. Kafaya taktığına göre, çivi gibi duruyor demek ki kafada yani. Yani ben bunu anlamadığım için yetkililere söylüyorum.
OKTAR BABUNA:Bu şeyden dolayı da dava açıldı ayrıca bu hafta Şişli Savcılığı’nca Hocam, Adil Serdar Saçan’a. Adil yargılamaya etkilemeye teşebbüs suçundan.
ADNAN OKTAR:Bilmiyorum, ama Adil Bey’in dediği olay da oluştu bize de dava açıldı yani. Şimdi tamam da, bize de bütün arkadaşlarımıza dava açıldı. Çete davası açıldı, bu olayın arkasından. Ama bununla bağlantılı mı, değil mi, ben bilmiyorum tabii. Ona bir şey diyemem. Ama bu konuşmaların hemen arkasından durduk yere dava açıldı. Değil mi? Şimdi onunla uğraşıyoruz.
OKTAR BABUNA:Evet, hemen akabinde oldu.
ADNAN OKTAR:Kardeşim diyorlar ki bize, “falanca falanca arkadaşlarını tanıyor musunuz?” Tabii tanıyorum. Türkiye’de benim binlerce tanıdığım var. Bundan doğal ne olabilir? Tanımayacak mıyım ben insanları? Arkadaşlarım olmayacak mı? Mahkemeleri tenzih ederim de, savcıları da tenzih ederim. Mesela diyor, “senin elli tane, altmış tane arkadaşın varmış.” Bakın davayı tenzih ediyorum, mahkemeleri de tenzih ediyorum. “Bu ne demek 60 kişi? Bunun adına ‘çete’ derler” diyor. O zaman demek ki insanın arkadaşı olmayacak. Herkes evde tek başına evde oturacak. “Bu organize bir oluşum” diyor adam. Bakın mahkemeyi tenzih ediyorum, yargılananları, hepsini tenzih ediyorum. Yani halktan bazı kişilerin sözünü söylüyorum. Kardeşim peki senin akraban, taallukatın yok mu? Arkadaşlarınla görüşmüyor musun, insanlarla mesela bir yazarın, bir bilim adamının yüzlerce binlerce arkadaşı olmuyor mu? Görüşmüyor mu? Kulüpler oluyor, gidiyorlar, kulüpte oturuyorlar. Telefon ağı oluyor, herkes birbirini tanıyor, görüyor. Mesela yaş günü oluyor arkadaşlarını topluyor, herkes geliyor evine. Bunlar örgüt mü oluyor? Yani “tek başına olmazsan arkadaş” diyor, “senin örgütle bağlantın var demektir” diyor. Yani “etrafında hiçkimse olmazsa, senin örgütle bağlantın olmaz” diyor. Ama “etrafında arkadaşların varsa, örgüt olursun” diyor. Arkadaşlarım var benim dostlarım var. Bütün Türkiye örgüt o zaman, herkes örgüt. Türkiye’de örgüt olmayan yok o zaman yani. Camiye gidiyoruz, toplanıyoruz, orası da örgüt. Museviler toplanıyorlar sinagogda, orası da örgüt. Holdinglerde toplanıyor millet, orası da örgüt. Bütün holdingler örgüt olmuş oluyor o zaman. Bu ne biçim kafadır böyle? Yani yol geçen hanı gibi. Elini kolunu sallayan istediğini yapıyor. Bu nasıl iştir ben bunu anlamadım. Ama ben buradaki kişileri tenzih ediyorum. Tabii buradaki şahısları tenzih ediyorum. Oktar Hocam var mı anlatacakların?
OKTAR BABUNA:Estağfurullah Hocam. Nasıl uygun görürseniz. Gazete haberleri var. Siz söylemiştiniz Hocam. İhtiyaç sahipleri için sosyal market kurulmasını, bedava marketler. Onunla ilgili bir haber var. “İhtiyaç sahipleri için sosyal market” diyor. Konya Çumra Kaymakamlığı muhtaç ailelerin ihtiyacını karşılamak için Yıldız Sokak’ta sosyal hareket açtı.
ADNAN OKTAR:Kardeşim o kadar kolay ki bunlar. Mesela evine ekmek alıyorsun. Fakirler için bir bölüm açılır, fakirler için. 5 tane ekmek aldığında bir tanesini alır oraya koyarsın, fakirler için olan yere. Adam da para vermeden gider, evine alır götürür. Değil mi? Mercimek alıyorsun mesela. 2 kilo mercimek aldın, “yarım kilo da kardeşim şuraya koy” dersin. Bu kadar, değil mi? Fakirlerin bir bölümü olsun. Bir de oturup işte “size yiyecek verdik, bilmem ne” resimlerini basına basarak falan, böyle kamyonlardan atarak, havalarda kaptırarak, böyle olmaz. Nezaketiyle adam gidip alacak oradan, sesiz-sedasız, sakin. Şamata olmayacak, mahcup etmek olmayacak. “Sıraya girdiler işte”, “bak nasıl armut dağıtıyoruz”, bilmem ne, havalarda kapışmalar. Bu zulüm gibi görülür, bu olmaz. Dağıtacaksan 30 ayrı nokta kurarsın. Mesela 30 bin kişiye 30 ayrı noktadan dağıtırsın. 30 bin kişiyi toplayıp kamyonun önüne, “gelin size pirinç dağıtacağım, mercimek dağıtacağım” olur mu? Müthiş izdiham oluyor. Yaralananlar, ezilenler, bilmem ne, kafasına çarpıyor havadan atıyorlar falan, basına yansıyor. Yani böyle olay olmaz.
Bize yapılan ve yapılmakta olan komploların belgelerini bir açıklasam, insanların aklı dimağı durur. Mesela dün bir tane baktım belgeye. Kardeşim sıfır, yani hiçbir şey yok ortada. Olay çıkmış. İnanılır gibi değil. Şaka gibi, espri gibi. Böyle hakikaten dedim ki “dünyanın her yerine gönderin bunu, görsün millet, ibret alsın”. Şaka gibi yani. Bir şey olmuş Türkiye’de, bir şeyler var, ben anlayamıyorum. Onun için –tabii bu belgenin konumu ayrı-, fakat yargıdaki reformu desteklememek çok çok acayip bir şey olur, çok çok acayip bir şey olur. Çünkü yargı ile karşılaşmayan insanlar bunu anlamıyor olabilirler. Karşılaştıklarında yani bambaşka bir alemle karşılaştıklarını görecekler. Ve yargıda mutlaka bir düzenleme yapılması gerekiyor. Ama yani akıl almaz rahatsızlıklar ve zorluklar vardır, yargının içerisinde, akıl almaz. Bütün herkes bilir bunu, yaşayanlar herkes bilir. Yani Türkiye’de milyonlarca insan var, ama bir kısmı da bilmez. Bilmeyenler, bilenlere inansınlar yani mutlaka bir reform gerekiyor. Yargı içinde iddia edilen Ergenekon Örgütü’nün örgütlenmesi rezalet boyutlarda, dehşet verici. Ben dehşete kapılmam ama birçok insan için öyle olabilir. Bakın nasıl feryat ediyorlar, bir kısım şahıslar? Eti kopuyor sanki. Kardeşim hangi menfaatin gidiyor? Ne olur bir anlatsana bana. Mesela bazı konularda, bazı meselelerde, değil mi? Cıyak cıyak hopluyor. Para kanalın mı kapanıyor? Çıkar kanalın mı kapanıyor? Resmi dairede oluşturduğun holding iflas mı edecek? Bu yeni gelişmelerle, yani bir şey mi var? Ben bunu belirli bir olay için söylemiyorum yani her konu için söylüyorum, her konu için geçerli bu. Anlaşıldı mı? Ama bu olaylar, bunun benzeri, bunu andıran olaylar, yargının içinde çok var, yani bu tip olaylar. Yani bilen biliyor, herkes biliyor. Zaten alınan tedbirler de yargıdaki bazı sıkıntıları, bazı kilitlenmeleri çözmek için. Yani bazı şeyler söylenemiyor kardeşim. Söylenemiyor. Yani mesela bir Yargıtay mensubunu mahkemeye veremiyorsun, dava açamıyorsun. Kardeşim bu ne biçim bir olaydır bu?
OKTAR BABUNA:Kanunen mümkün olduğu halde usulen yapılamıyor.
ADNAN OKTAR:Hiç bir şey diyemiyorsun. El pençe divan duracaksın, ne diyorsan “kabul ettim” diyeceksin. Böyle şey olur mu? O da bir vatandaş istediğin gibi dava açarsın, istediğini söylersin. Olur mu öyle şey?
“Selamün aleyküm ve rahmetullahü ve berekatühü Hocam” Ve aleyna aleyküm aelam ve rahmetullahü ve berekatühü. “Bu terbiyesiz dinsizler, sizin hakkınızda komplo hazırladıkça sizin çevreniz genişleyecek. Sizi daha çok kişinin tanımasına vesile olacaklar. Allah’ın izniyle, bu da çok Müslüman’ın iman etmesini sağlayacak elhamdülillah. Bu da demek oluyor ki gümbür gümbür Türk İslam Birliği geliyor. Allah’ın selamı üzerinize olsun.” İnşaAllah, Nadir kardeşimiz Çerkezköy’den yazmış. Helal olsun kardeşime. Ben demek istediğini anladım. O benim ne demek istediğimi anladı. Biz dedik ki kardeşim, aylarca bak “heyecanlı günler geliyor” dedim. “Büyük olaylar olacak” dedik. Değil mi? Kardeşimiz kokuyu almış, gül kokusunu maşaAllah. İnşaAllah. Tabii ki hamiyet-i İslamiye feveran edecek ve muazzam bir heyecan meydana gelecek. Hızır (a.s.) kol geziyor İstanbul’da, burada Hızır (a.s.) misafirimiz, İstanbul’da yani kol geziyor. Güvensinler Allah’a, inşaAllah.
OKTAR BABUNA:Bu, Hocam siz söylemiştiniz, siz daha iyi bilirsiniz inşaAllah. “Yargıda yapılan değişik son derece makul”. Siz demiştiniz “5-7 kişi olan bir kurulu, 22 kişiye çıkarıyorlar.”
ADNAN OKTAR:Bunda mahsur nedir? Ben anlayamadım, yani bizim bilmediğimiz bir şeyler mi var? Değil mi? 8 kişi karar vereceğine, 22 kişi karar versin. Yani bunda ne mahsur var, yani bu telaş nedir? Ben dürüst yargı mensuplarını tenzih ederim. Onların benim başımın üstünde yeri var. Ben onları her zaman koruyup kollayan bir üslup içerisindeyim. Hakimlerimiz, savcılarımız baş tacıdır. Ama içlerinde kanı bozuk, cibilliyetsiz, kendini satmış, haysiyetsiz, iddia edilen Ergenekon Örgütü mensubu sinsi köpekler var. Bazı yerlerde dış ülkelerle bağlantılı, sızar bu olur insanlık hali. Dürüst olan, iyi olanların hepsini tenzih ediyorum. Ben bu kahpeleri kastediyorum. Ama durduk yere devlet bunlarla başa çıkamaz. Devlete yardımcı olmak lazım, devlet milletten oluşuyor. Değil mi? Milletvekillerinden oluşmuyor mu devlet? Yani dışarıdan gelmiyorlar, bizim kendi milletimizden. Devlete vargücümüzle destek olmamız lazım. Hükümetle de böyle oturup uğraşılacak zaman değil. En azından şu zaman buna müsait değil yani. Ama Hükümetin tabii halkın istemediği şeyleri, eleştirdiği şeyleri mutlaka göz önünde bulundurması lazım. Onlara da çok büyük görev düşüyor. Yani mesela AK Parti içerisinde böyle enaniyetli, gururlu bazı insanlar görüyoruz. Mesela bunların olmaması lazım. Halka, millete güzel davranmaları lazım. Sevecen davranmaları lazım. Mesela bir kısmı “ne oldum” oluyor. Yani mesela biraz imkanı buluyor, bazen maddi imkanı oluyor veyahut bir makam elde ediyor “ne oldum” havasına giriyor. Ben Tayyip Bey’i, Hükümet üyelerini tenzih ederim. Ama böyle insanlar mukaddesatçı kitleye bir zuldür, bir azaptır. Yani bu Adnan Menderes zamanında da vardı, Bediüzzaman’a akıl almaz zulüm yaptılar. Bediüzzaman da dedi, böyle bir eliyle hareket yaptı, “yakında devrilip gidecekler” dedi. Değil mi? O zulmün karşılığı olarak bunu söyledi. Onun için gerek AK partili kardeşlerimiz, gerek diğer kişilerin, tabii ilgililere söylüyorum ben, yoksa hepsi büyük bir bölümü yani ekseriyeti çok iyi insanlar, değerli insanlar. Fakat içlerinde enaniyetli, kibirli, halka ters davranan, böyle büyüklük ve azamet duygusu içinde olan, sanki o hak ettiği için oraya geldiği inancında olan bazı adamlar var. Bizim milletimiz mukaddesata düşkünlüğünden, özgürlüğe düşkünlüğünden, Allah’ı sevdiğinden dolayı bazı şeyleri yapar. Yani hiç kimsenin meraklısı değildir bizim milletimiz o anlamda. Yani bilmem şurada okumuş, burada okumuş, milleti o ilgilendirmez. Millet ahlakına kişiliğine, samimiyetine, candanlığına bakar. Bunu göz önünde bulundurmak lazım. “Bak, demekki bir fevkaladelik var ki ben buradayım” demeyecek, böyle bir şey yok. Tarihi şartlar var, büyük olaylar var. Bazen mecburiyetten, bazen takdir ettiğinden, bazen fevkaladeliğin daha da tırmandığından dolayı bazı kişilere destek sağlanır. Yani bu onun olağanüstü yetenekli olduğu göstermez. Anlaşıldı mı? Onun için tevazulu ve sevecen davranarak, sevgi içinde bulunarak söz getirmemek lazım. Yani “ne oldum” havasına girmemek lazım. Bu çok hayati. O zaman Allah bereket verir, bolluk verir, güzellik verir, huzur verir, iyilik verir. Aksinde bir bereketsizlik ve uğursuzluk olabilir. Yani Allah verdiği gibi almasını da bilir yani inşaAllah. Tabii gönlümüz istiyor ki birlik ve beraberlik olsun. Kardeşlik olsun, güzellik olsun. Hükümetin tabii daha cesur davranması lazım. Daha candan davranması lazım. Adaletsizliklere karşı, pis tavırlara karşı da daha kararlı davranması lazım. Yani “laf gelir, söz gelir” olmaz. Mesela Adnan Menderes böyle yaptı, “laf gelir, söz gelir” dedi, gitti Bediüzzaman gibi mübarek, nurani bir zatı ezmeye kalktı, Allah da bak ona karşı yani, değil mi? Tabii, Namık Gedik’in tavırları malum, biliyorsunuz. Nevzat Tandoğan’ın tavırları malum, değil mi? Ve neler olduğunu biz de biliyoruz. Onun için yani herkesin birbirini sevip koruyup kollaması, “aman aman, işte şimdi bu kişileri biz şimdi koruyup kollarsak, bize laf gelir” mantığını Adnan Menderes Bediüzzaman’a yaptı. Ama faturası, değil mi? Manevi faturası vardır onun. “Fatura” demeyeyim de, Allah affetsin. Yani manevi karşılığı vardır. Bunu da düşünmek lazım. Onun için hakkı savunmada çok cesur ve kararlı olmak lazım. Doğru olanı bütün millet destekler, sever. Ama şu ana kadar ben Tayyip beyin candan olduğuna inanıyorum. Hakikaten samimi, böyle delikanlıca, atak bir tavrı var. Ama herkesin bu candanlık ve cesaret ve samimiyet içinde olması lazım. Ama ben Tayyip Beye tabii insandır, “kusursuzdur” demiyorum. Vardır kusurları, eksikleri vardır. Ama genel olarak düşündüğümüzde yani mazlum bir Anadolu delikanlısı. Benim gördüğüm bir temiz insan yani öyle bir şeyi yok, dünyadan bir çıkar hırsı yok benim gördüğüm kadarıyla. Yani hani “köşe olma” falan tabir ederler, öyle bir hırsı yok, öyle bir düşüncesi de yok. Yaşı da küçük değil Tayyip beyin yani dünyadan öyle beklediği, bekleyeceği bir şey de yok. Yani gerçi genç de yani fakat o anlamda bir şeyi yok, hırsı yok. Dolayısıyla sağda genellikle geleneksel olarak bir hep çekingenlik olmuştur. Cumhuriyet döneminde sağ hep çekingendir. Yani sol bir şey eder, bir yazı yazar, “aman aman, aman söz gelmesin” derler. Mesela devletin memurudur, ödü kopar bazen, hemen aleyhte mesela, hiç alakasız bir mazlum, gider mazlumu ezmeye kalkar, o şeyden kurtulmak için, solun baskısından kurtulmak için. Ne diyecek biliyor musun? “Kesin, istediğinizi yapın, biz hakkı savunuruz, doğruyu savunuruz, bu kadar” diyecek. Yani sizin şamata yapmanız, yaygara yapmanız bu boş. Ama varsa elinizde deliliniz hakiki samimi kanaatiniz, gelin konuşalım, değil mi? Ama boşsa, yaygara yapıp hani şeytan diyor, “biz üstlerinden altlarından gireceğiz, onlara yaygara yapacağız, gürültüyle durdurmaya çalışcağız”. “Biz yaygaraya bir şey bırakmayız” diyecekler. İnşaAllah. Tabii benim haddime değil. Ben Hükümete veyahut Ak Parti’li kardeşlerime nasihat babında bunu söylemiyorum. Yani ben kendime anlatıyorum bunları. Ama doğruları var bunların içerisinde, anlattıklarımın içerisinde doğrular var. İnşaAllah. Candan olmakta, samimi olmakta çok büyük fayda var. Çünkü dün okudum, bir evrak okudum yani inanılır gibi değil. Hakikaten şaka gibi yani artık güldüm. Ben böyle rezalet görmedim. İnanılır gibi değil yani. Hiçbir şey yok ortada. Bir konu yani mahkeme, yargı falan değil. Alakası yok, bir şey yok yani onu da söyleyeyim. Tam bir kepazelik yani. Ne cesaret kardeşim? Bu kadar mı boş memleket yani? Nasıl oluyor bu işler böyle? Yani bu “korku dağları bekliyor” gibi bir hava var. Bir tek Allah’tan korkulur. Onun için yani basının özellikle Baron’un yaygarasından hiç kimse korkmasın. Yani onlardan çekinerek böyle tavır ve kişilik değişiklik yapılması insana yakışmaz. Mahcup olur insan. İşte “Baron ya bir şey derse?” Baron’un zavallı bir insan olduğu belli. İki günlük dünyada iki günlük ömrü olan bir kişi. Herkes gelip gidiyor, bu da zavallı biri, değil mi? Et parçası en nihayetinde. Bunu bu kadar gözde büyütmek, bundan feci şekilde böyle korkmak, bunun yönlendirmesiyle hareket etmek hiçbir insana yakışmaz. Bakın iddia edilen Ergenekon Örgütü’nün üstünde bir züppelik ve şımarıklık geldi son günlerde. Öyle değil mi? Anormal şımardılar yani adamlar böyle kudurdu adeta, pervasızlar. Bir kısım devlet memurlarının çekingenliğinden bu cesareti alıyorlar. Mermi gönderiyor bilmem ne falan. O mermileri sana yuttururum ben teker teker ağzına böyle. Üstüne de bir bardak ıhlamur içersin yani. Ne züppelik yaparsın yani devletin memuruna, hakimine? Tek görüyor, yalnız görüyor, “nasıl olsa koruyanı yoktur, bir mermi göndeririz, o da korkar, onun dediği gibi hareket eder” gibisinden. Bunlar arasındaki bu lonca bağlantısı, bu yoğun organize bağlantı çok büyük bir tehlikedir. Heriflerde utanma yok. Açıyor telefonu, “falancanın işini hallet” diyor. Yani “sana geldi gönderdiğim, bunun işini halletsene sen” diyor. “Emret ağabeycim, ne demek” diyor. Adam yani artık köle haline gelmiş. Bunlara karşı mutlaka devletin tedbir alması lazım. Ama ben devletin her zaman söylüyorum dürüst, samimi, iyi niyetli olan memurlarını tenzih ederim. Biz onların kölesiyiz. Onlar bizim canımız ciğerimiz. Ama it kopuk hep devletin içerisinde mutlaka bir kilit noktalarda olmuştur. Bir yerlere sızmıştır. Baron köpeği de bunları kullanıyor. Yani bir sürü adamın, handalı, mandalı, yandalı birçok adamı var. Oraya buraya, adam adeta Türkiye’yi esir almak istiyor. Mesela bakın şu Deniz Baykal’a yapılan olayın arkasında yine Baron var. Ve hedefinde bazı ilginç düşünceler var. Yani onu bir ele geçirme şeyi var. Biz de işte gereğini anlattık, izah ettik. Ama fevkalade günlerdeyiz yani çok dikkatli olunması lazım. Bütün milletin birbirini destekleyip koruyup kollaması lazım. Özellikle milliyetçilerin, dindarların, vatanseverlerin birbirini çok iyi koruyup kollaması, desteklemesi lazım. Sola karşı da tabii anlayışlı ve şefkatli olmak lazım. Yani sağ-sol gerginliğine de dikkat etmek lazım. Bu çok büyük bir tehlikedir. Çünkü solcular bizim evladımız, nihayet kardeşimiz. Düşünebilir öyle, özgürdür yani. Bu düşünce nihayet yani. Adam samimi olarak söylüyor, “ben bu düşüncedeyim” diyor. Saygı duymak lazım.
Oktar Hocam, senin bana anlatacağın bir şey var mı?
OKTAR BABUNA: Evrimi yalanlayan haberler var. Güzel canlılar var, sevimli canlılar, o şekilde Hocam.
ADNAN OKTAR: Şimdi yine aklıma geldi de, hayret ediyorum yani. Bence Cenab-ı Allah, Ahir zamanda insanlar böyle şaşırsınlar diye Allah bunu yaratıyor Allah-u Alem. Yani şu dün gördüğüm belgeye daha hala şaşırıyorum, yani inanılır gibi değil, rezalet yani. Ona nasıl inanır bir insan? Bomboş, hiçbir şey yok yani. Şaka gibi.
OKTAR BABUNA: Sizin tarihiniz yalnız bu şekildeydi hep inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Allah’ın hikmeti, mucize yani. İleride ben bunu dolaylı olarak açıklayacağım. Yani nutkunuz durur, inanılır gibi değil. Komedi filmlerinde bile görülmez böyle bir şey. Yani bu kadar insanın nasıl gözünden kaçıyor böyle bir şey anlamıyorum, inşaAllah.
OKTAR BABUNA: Siz söylediğiniz tek bir cümle için Hocam inşaAllah, 10 ay akıl hastanesi, 9 ay hapis, sonra da “pardon” dendi, “suçu yok” denmişti inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Ama hayrettir, mesela bak diyor ki savcı, eline sağlık, o benim kardeşim, Allah razı olsun. Yaklaşık 25 yıl hapis cezası istedi, bak 25 yıl toplamında. 25 yıl benim bildiğim, adam öldürüyor, gasp yapıyor, ona 25 yıl, ben ne yapmışım? Hiçbir şey yapmadım ama işte “Türk kavmindenim, İslam ümmetindenim” dedim işte birçok konular var, toplamışlar. Yani o tarzda, “‘Türk kavmindenim, İslam milletindenim’ demişsin”, işte “şu fikri niye böyle anlattın” gibisinden. Sayın savcım bu iddianameyi düzenliyor, bak 25 yıl hapis cezası ile yargılandım. 19 ay sonra aynı savcı diyor ki, mahkeme diyor ki, “mütalaanı yaz, nedir?” “Efendim, sanığın konuşmalarında bir suç unsuru olmadığından, beraatını istiyorum” diyor mahkemeye. Mübarek 19 aydan önce keşke söyleseydin de yani değil mi? Ama yine takdir senin, teşekkür ediyorum, Allah razı olsun ama yani 19 ay illa beklemem mi gerekiyordu onu bilemiyorum. Yani beklemen gerekiyor diyorsa, bekleriz tabii, saygı duyarız. Mesela hukuka saygılıyız da yani. Niye 10 ay akıl hastanesinde kaldım, niye 9 ay hücrede kaldım ve sonucunda nasıl böyle bir olay oldu, ben bunu anlamadım. Ama hürmet ediyorum, saygı duyuyorum, teşekkür ediyorum, eline sağlık, Allah razı olsun, bir şey dediğimiz yok. Ama haklı olarak şaşırıyorum, kim olsa şaşırır. Ben biraz öğrenmek kastı ile soruyorum yani, inşaAllah.
OKTAR BABUNA: Şeyh Nazım çıktığınızda “büyük bir makam verildi” demişti Hocam, o sizin de bulunduğunuz ortamda, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Hocamın var mı o filmi, göreyim ben. Şeyh Nazım Hocamın. Şeyh Nazım çok mübarek, muhterem bir insandır. Çok değerli bir insandır.
OKTAR BABUNA: Bende metin olarak vardı.
ADNAN OKTAR: Hangisi var?
OKTAR BABUNA: 86 yılındaki konuşması Hocam. 87 yılındaki.
ADNAN OKTAR: Söyle bakayım.
OKTAR BABUNA: Şeyh Nazım: “ ‘Cenab-ı Hakk efendim siz Yusuf (a.s.)’ın makamını versin, salahiyetini de versin’ diyorum. Siz bu beyi tanıdınız mı?” Soruyor katılanlardan birine. Bir bayan “evet” diyor. Şeyh Nazım: “Kimdir?” Bayan, “Adnan Hoca değil mi oradaki? Resminden tanıdım”. Siz, “sağ olun” diyorsunuz. Şeyh Nazım: “Hem o rütbeyi hem salahiyeti versin diye ben dua ediyorum, Adnan bey kardeşimize de Cenab-ı Allah, namaz için Yusuf peygamberin tecellisini ona giydirmek üzere ona halvet emreylemiş ve onu ihmal ettiği kimi kafidir, şık giyerekten ona icazet vermiş, ümit ederiz ki ileriye doğru Adnan bey’in yapacağı mükemmel hizmetler vardır. Velayet sırrı ile, zahiri de başka da, Velayet sırrı ile yapacağı ve yapmakta olduğu hizmet de vardır. Tebrik ederiz. Kendisi sabırlılardan yazılmıştır. Sabırlıların bir ötesi, efendim, razılardan da yazılmış razılık da verildi ona, kendisine, efendim, ben kendime göre bir düşünüyorum, bakıyorum benim tahammül edebileceğim gibi değildi o, o maşaAllah gençti zamanında, o hizmeti tekmil etmiş, arada askerlik hizmeti gibi, velayet erbabına böyle iftiralar geliyor, size zarar vermemiştir o.” Siz diyorsunuz ki, “Allah razı olsun Hocam, duanızla, himmetinizle inşaAllah.” Şeyh Nazım Hazretleri: “Estağfurullah, O da geçmiştir, şimdi sizin peygamber huzurunda, size bir rütbe giydirilmiştir, bu muharrem-ül şerifte hafzeten, zahir ve batında sizi tevhid edecek, hem manevi bir ruh, hem bir maneviyat giydirilmiş ve bir anlayış da, bir ilham da size açılmıştır, ki o ilham üzerine siz, kendinizi etraf ile meşgul etmeyin. Siz Kur’an-ı Kerim’i okuduğunuz vakıtta, teemmül ile okuyunuz. Üzerinde düşüneceğiniz her ayeti kerime, her okumanızda gusül abdesti ile okuyun. Bu size olan hitaptır.” Siz “inşaAllah Hocam” diyorsunuz. Şey Nazım: “Bir defa okuyun, lakin gusül abdesti ile okuyun. Ve tenha bir makamda okuyun ve ayak üzeri okuyun, Kur’an-ı Kerim’i yüksekte tutun.” “Allah razı olsun.” Şeyh Nazım: “Böyle ayakta durduğunuzda okuyabilecek yükseklikte tutacaksınız.” Siz “İnşaAllah” diyorsunuz. Şeyh Nazım: “Ve O’nun huzurunda Sultan huzurunda durur gibi duracaksınız. Gusülle geleceksiniz oraya, iki rekat namazı kıldıktan sonra ayakta, üç kelime-i şahadet, yüz estağfurullahtan sonra destur alıp, Kur’an-ı Kerim’i siz tilavet edeceksiniz. İsterseniz, efendim, bir çeyrek tilavet edin, isterseniz yarım saat, isterseniz sizin kalbinizdeki ilhama göre okuyacaksınız… ve ondan sonra kalbinize verilecek ilhamı göreceksiniz.. Çünkü size bu yapmış olduğunuz halvetin neticesinde size bir ikram olarak bir şerik bağlanmıştır kalbe, ilhamla bağlanmıştır. Ve siz beni buraya kapattılar, kapatanlara... beni muhakeme eylediler, muhakeme edenlere… beni suçladılar, suçlayanlara diyerekten kötü bir temenni olmayacak.” Siz Hocam “inşaAllah” diyorsunuz. Şeyh Nazım: “Onlara muğber olmak ister insanın nefsi, reddedeceksiniz.” “İnşaAllah Hocam.” Şeyh Nazım: “Ve siz bu minval üzerine, size mükellefiyet vardır şimdi, yanınıza kimse almadan, o hücrenizde yüksek sehpa gibi yerde Kur’an-ı Kerim’i, böyle sultan huzurunda duruyor gibi okuyacaksınız, isterseniz bir hizip, isterseniz iki, isterseniz üç, isterseniz tekmil bir cüz okuyun. Ondan sonra size bir varidat vardır, manevi varidat verilecektir size mükafat olarak. Ki o ilhamdır, o ilham geldiği vakıtta o ilhamı kaybetmeyeceksiniz, o kıratı bitirdikten sonra diz üstüne oturunuz mecliste, elinizde kalem kağıt, efendim, kalbinize doğacak olanı zapt edin, o inkişaf edecektir ve genişleyecektir, darlanmayacak, artacaktır, eksilmeyecektir, o surette siz Kur’an-ı Kerim hakkında yeni bir görüş, yeni bir anlayışla bilhassa o gençlere çok bir hizmet yapacaksınız. Velayet sırrı olduğu için size ben bunu söylemeye memurum bugünkü günde, efenim, sizin vilayetiniz vardı, yani evliyaullah’tan olduğunuz için, lakin şimdi o böyle tomurcuk gül olur, daha ne rengi belli, ne şekli belli, ne kokusu bellidir, o açıldığı vakıtında belli olur. Şimdi Adnan Bey’in halide o kapalıdır. 24 saat zarfında bir defa bir veliullah, bir defa bir veliullah, bir defa bir veliullah, üç evliyadan rızaat çıktı, onun kalbine nazar ettiler, O gerek mahpusta, gerek bu hastanede bulunduğu vakıtta. Öyle nazar etmese o bu halde çıkamazdı. O, efendim, zindanın sıkıntısı onu bozardı, bozmadı, bozulmaya bırakmadılar ve şimdiki imanı ve mertebesi bu halvethaneye girmezden önceki halinden çok fazla farklıdır.” MaşaAllah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Şeyh Nazım Adil el Kıbrisi Hazretleri. Çok mübarek, muhterem ve asrın kutbu olarak gördüğüm muhteşem bir insandır, inşaAllah. Bir sözü daha vardı, “Adnan Hocamızla uğraşmasınlar” diye, var mı o sende?
OKTAR BABUNA: Yok, bakayım ama Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: O çok güzel, şeyde, Güneş Gazetesi’nde çıkmıştı. “Kimse uğraşmasın Hocamızla, Adnan Hocamız ile”, öyle değil mi?
OKTAR BABUNA: Evet Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Onu evet belki biraz sonra internet yayınında da yayınlayabiliriz, anlatabiliriz, inşaAllah. Bir ayet ile bitirebiliriz inşaAllah. Bismillah, herhangi bir sayfa açalım. Şeytandan Allah’a sığınırım. “Bilmiyorlar mı, kim Allah'a ve elçisine karşı koymaya çalışırsa, gerçekten onun için, onda ebedi kalmak üzere cehennem ateşi vardır? İşte en büyük aşağılanma budur. Münafıklar, kalplerinde olanı kendilerine haber verecek bir sûrenin aleyhlerinde indirilmesinden çekiniyorlar. De ki: ‘Alay edin. Şüphesiz, Allah kaçınmakta olduklarınızı açığa çıkarandır.’ Onlara sorarsan, andolsun: ‘Biz dalmış, oyalanıyorduk" derler. De ki: "Allah ile, O'nun ayetleriyle ve elçisiyle mi alay ediyordunuz?’ Özür belirtmeyiniz. Siz, imanınızdan sonra inkara saptınız. Sizden bir topluluğu bağışlasak da, bir topluluğunuzu gerçekten suçlu-günahkar olmaları nedeniyle azaplandıracağız. Münafık erkekler ve münafık kadınlar, bazısı bazısındandır; kötülüğü emrederler, iyilikten alıkoyarlar, ellerini sımsıkı tutarlar. Onlar Allah'ı unuttular; O da onları unuttu. Şüphesiz, münafıklar fıska sapanlardır.” İnşaAllah.
OKTA BABUNA: Hocam okuyayım mı?
ADNAN OKTAR: Evet oku.
OKTA BABUNA: Şeyh Nazım da Adnan Oktar’a 1 Ocak 1989 tarihli Güneş Gazetesi’nde yayınlanan röportajında destek verir: “Allah ile arasında ne gibi bir rabıta olduğu belli olmaz. Belki bir icabet saatinde dua eden olur, başlarına bir felaket gelir. Onun için Adnan Hoca ile uğraşılmasını tavsiye etmem. Bundan sonra da uğraşanlara bir felaket geleceğini haber veririm. Çünkü ben de bazı şeyler bilirim. Maneviyat yolunda bazı haberlerim var, haber verirler.” MaşaAllah.
ADNAN OKTAR: Evet, maşaAllah. Güneş Gazetesi’nde çıkmıştı.
OKTA BABUNA: Hocam hakikaten tarihte sizinle uğraşanların tek tek hepsinin başlarına çok büyük olaylar geldi. Ben de şahidim inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Ben de saysam, en az 50 kişi olabilir yani, en az 50. Hem böyle kilit noktadaki kişiler. Hakikaten çok vahim belalar geldi başlarına. Bir özel sohbet olsa, orada anlatabilirim, bir tane iki tane değil. Tabii, Cenab-ı Allah kendi yolunda gidenlere daima yardım eder. Allah bütün milletimize hidayet versin. Yanlış yolda olanları da düzeltsin Cenab-ı Allah. Türk İslam Birliği’ni oluştursun Cenab-ı Allah. Mehdi (a.s.)’ı bizlere tanıtsın, göstersin. Hz. İsa (a.s.)’ı bizlere tanıtsın, göstersin. Hz. İsa (a.s.)’ya sarılmayı, muhabbet etmeyi nasip etsin Allah. Kuran Ahlakı’nı bütün dünyaya hakim etsin Allah inşaAllah. Zulmü ve zalimleri yeryüzünden yok etsin, helak etsin Allah, hepsini. İnşaAllah hidayet ile düzelenlere hidayet nasip etsin, hidayet ile düzelmeyenlerin hepsini Allah helak etsin. İnşaAllah. Yani insanlara zulmeden, zalimleri, acımasızları, kahpeleri, kalleşleri, Cenab-ı Allah hidayet nasip etsin, düzelsinler. Ama düzelmiyorlarsa ve zulmetmeye devam ediyorlarsa Allah helak etsin. İnşaAllah. Evet, inşaAllah.
SUNUCU:Harunyahya.tv sitesinden yayınları 24 saat takip edebilirsiniz. Soru ve gürüşlerinizi bize ahirzamansohbetleri@hotmail.com adresinden gönderebilirsiniz. harunyahya.org ve harunyahya.net adreslerinden Hocamızın tüm eserlerini ücretsiz olarak indirebilirsiniz. Bizi yarın 22:00’den itibaren harunyahya.tv sitesinden, Mavi Karadeniz Radyo’dan ve ASU TV ekranlarından takip edebilirsiniz. Yayınımıza harunyahya.tv sitesinden devam edeceğiz.
Kuran'ın Bazı Sırları
Devamı ...Makaleler
Devamı ...Güncel Yorumlar
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...Güncel Yorumlar
Devamı ...
Adnan Oktar Diyor Ki...
Devamı ...