SUNUCU 1: İyi akşamlar sayın izleyicilerimiz ve dinleyicilerimiz. Bu akşam HarunYahya.Tv, Mavi Karadeniz Radyo ve Kanal Avrupa’dan canlı olarak yayınlanan ‘Adnan Oktar’la Gece Sohbetleri’ programına hoş geldiniz. Birbirlerinden önemli konuların yer alacağı programımıza, bilmediğiniz, merak ettiğiniz konulardaki sorularınızla sizde e-maillerinizle katılabilirsiniz. Konuklarım Harun Yahya müstear ismiyle yazdığı 300’ü aşkın kitabıyla tüm dünyaca tanınan Sayın Yazar Adnan Oktar ve Berker Hocam. Hoş geldiniz. Nasılsınız?
ADNAN OKTAR: Allah’a hamdolsun. Efendim sizler iyisiniz?
SUNUCU 2: Teşekkür ederim sağolun.
SUNUCU 1: Sorularımız da var sanırım burada. Ne yapsak? Peki, kısa bir sorumuz var. “Hocam Adem neden direkt dünyaya gönderilmedi” Yani Hz. Adem (a.s.) demek istemiş, “önce Cennete gönderildi?” Direkt dünyaya gönderilmedi de önce neden Cennete gönderildi. “Bunun hikmeti nedir acaba?” demiş bir arkadaşımız.
ADNAN OKTAR: Şimdi insanlar her zaman şu soruyu soracaklardır. Diyeceklerdir ki: “Allah bizi niye imtihan ediyor?” Birçoğu sorabilir, soruyorlar da, haliyle soruyorlar. “Doğrudan Cennete koysaydı ne olurdu?” Bunun cevabını vermesi için Cenab-ı Allah’ın pratik oluşmuş bir olay olması gerekiyor yani insanların anlaması için. Allah da insanların anlaması için oluşmuş bir olay meydana getiriyor. Sırf Adem değil, Havva annemizi de, ikisini birlikte Cennete alıyor. Cennette bizim anladığımız anlamda, o kadar imkana rağmen o kadar güzelliğe rağmen bizim anladığımız anlamda mutlu değiller. Mesela şeytan diyor ki; “ben size sonsuzluk ağacını öğreteceğim ve ondan yiyeceksiniz” diyor. Yani “size sonsuzluğu vereceğim” diyor. “Bu meyveden alacaksınız, sonsuzluğa kavuşacaksınız” diyor. Zaten sonsuzluğa kavuşmuş durumda, Cennette zaten öyle olacak. Yani Allah’ın değil mi yaratmasının sebebi bu, Cennetin özelliği o. Allah’a güvenilmesi lazım, sözüne güvenilmesi lazım. Allah ayrıca “dokunmayacaksınız” diyor o meyveye yahut o ağaca orada Allah’ın bir yasaklaması var. “Bunu yapmayacaksınız” diyor. Çok rahatça gidip yapıyorlar, ikisi birden. Hanımı da, kendisi de. Şimdi buradan anlaşılıyor ki önce Allah korkusu ve insanın iyi yetişmesi. Cennete eğitim almış olarak gitmiş olmasının gerekliliği ortaya çıkıyor. Yani direkt olduğunda mesela bazı zengin çocukları vardır, hep zengin yaşar, evi de zengindir fakat moron olurlar bazen. Bilirsiniz yani kafası çalışmaz, hiçbir şeyden zevk almaz, nimetten zevk almaz, öyle küt tiplerdir yani çok görürüz biz zaman zaman. Çok akıllı, zeki olanlar da var ama böyle avanak olanlar da var. Onun için ne güzellik bir şey ifade eder, ne yatlar, ne katlar, ne ev, evdeki mobilyalar, hiçbir şey onu ilgilendirmez, insanlar. Mesela küt küt konuşur, kaba kaba, münasebetsiz. Sürekli pot kırar, münasebetsizlik yapar. Değil mi? Millet de parası için ses çıkarmaz yani tahammül ederler. Böyle bir yapı vardır. Ama mesela bir gecekonduda yetişmiş bir insan, acı çekmiş, çile çekmiş, ızdırap çekmiş bir insan daha çok o tip insan değer bilir tabii. Sevgiyi bilir, nezaketi bilir, inceliği bilir, zorlukları bilir, halden anlar. Dolayısıyla Allah bu eğitimi, bize geniş kapsamlı olarak vererek bu eğitimi, bizim Cennette mutlu olacağımız zemini hazırlamış oluyor Cenab-ı Allah. Çünkü sırf Cennet köşküyle, Cennet yiyecekleriyle insan mutlu olmaz. Yani imanı olmazsa, aklı olmazsa, o eğitimi almamışsa, acıyı, zorluğu görmemişse, güzel ahlaka dair faziletleri dair böyle derinlikleri bilmiyorsa, büyük bir eksiklik ve kopukluk oluşur. Çok büyük bir kopukluk oluşur. Cenab-ı Allah bunu tamam ve tekmil ediyor. Bizim anladığımız, Kuran’dan anladığımız bu. Mesela biz şu an eğitiliyoruz. İnsanlar mesela birisini çok sevdiğinde bazen farkına vararak bazen farkına varmayarak kodlanır. Yani sevgi kodu işlenir ona. Neden sevdiğinin bütün gerekçeleri kafasına dolar. Beynine, bilinçaltına dolar. Mesela normal bir insandır, ama insan deli gibi sever. Adam da şaşırır yani “bunun nesini seviyorsun” falan derler, mesela şaşırırlar. “Neden seviyorsun?” Bilmiyorlardır yani onun neden sevildiğini. Halbuki orada bir manevi üstünlük, manevi güzellik vardır o yüzden seviliyordur tabii. Bütün dünya bunun eğitimini alıyor şu an. Yani kaybedenler var; bu kursu, bu eğitimi almak istemeyenler var. Bir de bu kursu, bu eğitimi mükemmel başarıyla tamamlayanlar var. Bunlara işte Allah hayatları içerisindeyken, aniden yeni bir boyuta geçiriyor. Yeni bir bakış açısı ve yeni bir anlayış meydana geliyor insanda. Bize Allah zaten boyutları da gösteriyor. Mesela uyuyoruz, yani bir alem. Bir hayat şekli uyku. Başka bir hayat. Bir boyut, hayat şeklidir o. O boyuttan bir çıkıyoruz bu boyuta geliyoruz. Mesela yekaze hali vardır, daha ikisinin arası. Yani ne uykuya benzer, ne uyanıklığa benzer. Mesela o da üçüncü bir boyuttur, ayrı bir boyuttur. Nadir insanlarda olur, velilerde olur. İnsanın yeteneği vardır da fakat insanlar buna yekaze haline girmeyi bilmezler. Bazı insanlara Allah bu ilmi öğretmiştir. Yekaze haline girer. Yekaze halinde mesela Cibril ile görüşebilir bazen, bazen Hızır (a.s.) ile görüşür. Yani olağanüstü bir boyuttur. Bediüzzaman Said Nursi de sık sık girdiği bir boyuttur yekaze hali. Mesela bu da bir boyut. Bunun dışında yine boyutlar var mesela şehitlerin boyutu var. Ayrı bir hayat boyutudur. Hz. İsa (a.s.)’nın bulunduğu bir boyut var, ayrı bir boyut. Yani bambaşka boyut. Mesela Cennet boyutu vardır, o da ayrı bir şey. Yani birçok boyuttan oluşuyor dünya. Ayette de var, şeytandan Allah’a sığınırım “sizi katlardan katlara geçiriyorduk” yahut “boyuttan boyuta geçiriyorduk” gibi bir ayet var, Kuran ayeti. Onu tam bulup söylerim. Biliyor musun ayeti sen?
ALTUĞ BERKER:“Tabakadan tabakaya”.
ADNAN OKTAR:Evet evet o ayet. “Tabakadan tabakaya” Tabaka işte boyut. Boyutlar, yani insanların karşılaştığı çeşitli boyutlar inşaAllah. Dolayısıyla biz bu eğitimi güzel aldığımızda, hoş aldığımızda hayatımızda sonsuza kadar hoş olacaktır. Öbür türlü, Adem (a.s.)’in ilk karşılaştığı zorlukla karşılaşırız. Yani şu an mesela Hz. Adem (a.s.) Cennette. Ama daha önce Cennette olduğu halde, Melekler olduğu halde yanında, bak; “Allah yapma” diyor, bir tane bir şey söylüyor, “bunu yapmayacaksın” diyor. Allah’a güvenmesi lazım, değil mi? Şeytana güveniyor. Allah diyor; “onu sebatkar bulmadık” diyor ayette. Ama dünyaya indiriyor Allah, eğitim için, kurs için. Bir geliyor dünyaya, demin de anlatmıştım mesela kolunu çarpıyor, morarıyor. Mesela bir yere çarptığında. Bakıyor baş ağrısı var, bakıyor doğal ihtiyaçları. Mesela doğal ihtiyaçlarını anladığında Hz. Adem (a.s.)’in ağladığı söylenir rivayette. Yani teessüründen, rahatsızlığından. Yani çünkü hiç ummadığı bir şey Cennette öyle bir şey hiç yok, doğal ihtiyaçları yok. Onunla karşılaştığında ağırına da gitmiş olabilir. Yani o hale niye geldim gibi de düşünmüş olabilir veyahut pişmanlığından da olabilir. Tabii Allah bilir doğrusunu. Ama mesela çileler, korku ortamları, zorluklar… Çünkü uzun yaşamıştır Hz. Adem (a.s.). Bayağı uzun yaşadı, torunlarının torunlarını gördü. Çok uzun bir nesil silsilesini gördü. Dolayısıyla o yüzden de Ulu’l azm Peygamberdir. Yani tabii Cenneti net hatırlamaz ama buna alışık değildi. Yani birdenbire bu şeyleri görmeye başladı. Mesela kolunun acıyacağını tahmin etmiyordu bir yere vurduğunda. Mesela başının ağrıyacağını tahmin etmiyordu, yahut mesela dişi kırılıyor kanıyor değil mi insanın? Her şey olabiliyor. Bunları gördükten sonra, burada aldığı eğitimle şimdi Cennete gitti, mümkün mü? Şeytan değil, bilmem kim gelirse gelsin Allah’ın izniyle, Allah’ın dilemesiyle hiçbir şekilde etkilenmez. Yani öyle mükemmel bir çizgide olduğu için zaten Cennette. Mantığı budur. Ama tabii Allah onu öyle bir anlatmıştır ki, Kuran küfür için bir tuzaktır. Bak ben, bu bir sırdır da söylüyorum. İmansız insanlar için muazzam bir tuzaktır. Yani müthiş imansızlığa sürükler Kuran, imansızı, imansızlığa yatkın olanı. Yani ortadaysa küfrü çok acayip şiddetlenir, Kuran ile bağlantıya geçtiğinde. Çünkü Kuran’da Allah, müminin iman edip sırları anlayacağı gibi Kuran’ı anlatmıştır. Kafirin aklını bulandıracak gibidir Kuran. Müthiş delalete düşürücü özelliği vardır aynı zamanda Kuran’ın. Sapıtır adam. Ama mümin de alemden aleme geçer. Yani Kuran’ın birçok sırrı vardır, sürekli o sırlar ona açılır. Ama mümin hulisi kalple, samimi kalple Allah’a teslim oluyor. Kuran’a şüphe gözüyle bakmıyor. Küfür ve bazı işte aklı zayıf insanlar Kuran’a şüphe gözüyle bakarlar. Şüphe gözüyle baktın mı Kuran onu boğmaya başlar. Kuran’a güven, samimiyet, teslimiyet ve muhabbetle bakılması lazım. Ve hep Allah’tan yana düşünerek bakılması lazım. O zaman Allah sırlarını açmaya başlar. Kuran’ın sırları ondan sonra açılır. Yoksa boğulurlar. Yani insanlara şu an içine düştükleri durumun nedeni budur veya yükselmelerinin, iyi olmalarının nedeni de budur.
“Hayırlı geceler Sayın Hocam” diyor bir kardeşimiz. Mustafa Çetin, Elazığ’dan. Elazığ’ın koçyiğidi. “Sohbetlerinizi dinlerken nedendir bilmem çok ikilemlere düşüyorum Hocam. Bu ikilemlerden biri Agartha olarak ifade ettiğiniz Hızır (a.s.)’ın bağlıların oluşturduğu kırklar, yediler, üçler topluluğu. Ben geçmiş sohbetlerinizde Agartha’yı şeytanın ülkesi olarak ifade ettiğinizi işitmiştim. Ayrıca bununla ilgili bir kitabınızın çıkacağını biliyorum. Hocam rica ediyorum beni bu ikilemden kurtarın.” Tamam inşaAllah. “Yukarıda röportajınızda ve birçok konuşmanızda bunu gördüm. Ayrıca bu sorumu ekranda okursanız sevinirim.” Tamam okuyayım inşaAllah. Mustafa Çetin. Yani bu soruyu kast ediyor, biz de okuduk zaten inşaAllah. Şimdi Agartha, Şambala zaten hadiste, Kuran’da geçen bir üslup değil bu. Genellikle şeytani grubun yahut şeytani düşünenlerin veyahut bilgisi olmayanların, cahil olanların veyahut bazı fikirlere hizmet eden kişilerin ortaya attığı isimdir Agartha ve Şambala. Fakat bunu kullandıkları için ben bunun doğrusunu açıklıyorum. Çünkü şeytan yanlısı oldukları halde iddia edilen Ergenekon Örgütü; “biz Agartha taraftarıyız bir de Şambala taraftarları var. Biz de onlara karşı mücadele ediyoruz” diyorlar. Yani şeytanın taraftarlarına. Halbuki kendileri zaten doğrudan şeytanın taraftarı. Yani Agarta diye toplandıkları yer, bölüm yahut stil, düşünce akımı, Agartha diye toplandığı, direkt şeytanidir. Şeytani bir akımdır. Ama karşısında “Şambala var” diyor. “Biz de Şambalaya karşıyız” diyor, “o ekibe karşıyız, şeytanın ekibine karşıyız” diyor. Şimdi ben de dedim ki; yani asıl eğer iki zıtlık varsa, iki zıt düşünce varsa biz Agartha taraftarıyız, siz de Şambala taraftarısınız dedim. Yani şeytanın taraftarı sizsiniz, kurtuluşu ve iyiliği temsil eden de biziz dedim. Bu anlamda. Yani eğer anlaşılmaz gibi bir hava varsa anlatayım yeniden. Nasıl sen anladın mı anlattığımı?
SUNUCU 1: Anlıyorum.
ADNAN OKTAR: Ama mümkün, belki anlamamış olabilir. Yani adam iki tane cins ifadeye, cins diyelim, çeşitli isimler takmış. Birini kutsamış, “iyidir” diyor, biri de “kötü” diyor. “Biz iyi olan tarafı temsil ediyoruz” diyor. “Öbür taraf da kötü olan tarafı temsil ediyor.” Biz de diyoruz ki; “iyi olan tarafla alakanız yok. Eğer Agartha diyorsanız buna, kendinizi Agartha olarak tarif ediyorsanız. Yani “iyi olanı temsil eden, iyi ve güzel olanı temsil eden biziz” diyoruz. Müslümanlardır. Allah taraftarlarıdır. Siz de Şambala yani şeytanın taraftarlarısınız. Bu anlamdadır, anlatabildim mi? Umarım Mustafa Çetin kardeşim.
SUNUCU 1: “Sayın Hocam, Cehennemin her noktası inanmayanlar için azap olacak, değil mi? Yani gördükleri görüntü, hissettikleri koku, tat ve elbette fiili azapları.” Işıl Galip kardeşimiz.
ADNAN OKTAR: Işıl? Evet, Cehennem yani sakin bir yer değildir. Oturduğu yer rahatsız eder Cehennemde adamı. Yani öyle olmaz. Rahat bir olay mümkün değildir.
SUNUCU 1: Hatta oturamaz bile.
ADNAN OKTAR: Oturamaz tabii. Yani mümkün değildir. Her şey canını yakar, her şey onu rahatsız eder. Yani koku rahatsız eder, tat rahatsız eder, görüntü rahatsız eder. Yani beş duyuyla rahatsız olur, beş duyuyla inşaAllah. Bir de inanmayanlar şok yaşayacaklar. Yani o müminler için bir nimet ve sürprizdir. Küfür için de bela yönünde bir sürprizdir. Çünkü hiç ummuyorlar yani böyle bir şeyin olabileceğini. Yani “Nasıl olsun ki?” diyor. Ölürken birden çok korkunç bir ortama geçmiş olacak. Yani kapkaranlık bir ortama. Ve canını da, çok ürkütücü görünümlü varlıklar onu döverek almaya başlayacaklar canını. Mesela bu hiç beklemediği bir sürprizdir o. Aniden, mesela normal arkadaşlarıyla eğlenirken, yemek yerken, mesela hiç olmayacak zannederken, hiçbir şey olmaz zannederken, aniden Allah canını alıyor. Bir de can alma zannediyorlar ki; sırf hastalanır, yaşlanır, ölür öyle can alınır. Bir de normal gençken, sağlıklıyken aniden Allah insanın canını alır. Yani şahıs devam eder konuşmaya, sen onu yaşıyor zannedersin. Yani okuluna gider, devam eder yani ikinci ben de o devam eder, bilemezsin onu. Diyor ya Cenab-ı Allah; “siz onları sağ zannedersiniz, yaşıyor zannedersiniz halbuki onlar ölüdürler” diyor. Değil mi? Anlamaz bir şeyden, ölüdür. Ama mesela 19 yaşındadır, 25 yaşındadır, bilemezsin. Onu mesela tam böyle din ile iman ile ilgili bir espri yaparken, bir şey yaparken aniden böyle sille tokat döverek Allah canını alır. Yani Melekleri kanalıyla. Birden simsiyah bir ortama girer, karanlık bir ortama girer. Ama arkadaşlarının arasında en ufak bir alamet oluşmaz, böyle öldüğüne dair. Kimse de bilmez. Allah’ın öyle bir sanatı vardır. İki türlü öldürür Allah, bir aleni öldürür bir de böyle ayaktayken yahut konuşurken yahut en eğlendiği anda birden canını alır. Onun için küfür içinde olanlar zannediyorlar ki; uzun bir süreç geçecek, yaşlanacak, hastalanacak o zamanda diyor biz düşünürüz bakalım diyor. Böyle bir şey yok. Aniden, hiç tahmin etmedikleri anda Allah canını alabilir bir insanın. Yani kalp durmasına, şuna, buna hiçbir şeye ihtiyaç yoktur. Beyin kanaması, hastalık, şu, bu falan.
SUNUCU 1: Bunlar zaten Hocam bahane değil mi hani?
ADNAN OKTAR: Tabii. Sebep bunlar tabii sebep. Hiç bunlara gerek olmadan, gayet sağlıklı iken yani süper zinde görünürken, mesela kotrada gezerken, diskoda dans ederken, plajda yüzerken veyahut gayrimeşru bir ilişkiye girmişken veyahut bir şey yaparken veyahut din ile imanla alay ederken, haşa kendi kafasınca, aniden Allah canını alır. Yani o bir sürprizdir ona, müthiş bir sürpriz. Tabii. “Şimdi devam edebilir misin” denildiğinde kanı iliği çekilmiş oluyor tabii. Devam edemez. Yani “beni geri gönderin” diyor ondan sonra. Bak, “geri gönderin, çok iyi olacağım ben” diyor. Allah diyor: “Bu bir kere mümkün değil, geri dönemez” diyor, “olmaz” diyor. “Ama dönse dahi kaldığı yerden devam eder” diyor Cenab-ı Allah. Yani “hiçbir şekilde vazgeçmez” diyor. Çünkü o avanak zannediyor ki, oradaki gördükleriyle dünyaya geri dönecek. Tabii ki sen o kadar zoru gördün mü, tabii ki Müslüman gibi davranacaksın. Değil mi? O ona unutturuluyor. Unutturulduğu için, geri dönmüş olsa kaldığı yerden devam eder. Nitekim mesela bazen dinsiz, ateist insanlar olur, rüyasında ölür, Cehenneme götürürler onu. Hakikaten bin pişman olur rüyasında. “Ya Rabbi! Ben tevbe ettim, bir daha yapmayacağım, beni dünyaya çevir” der. Rüyasından uyanır, “ya nasıl bir kabus gördüm.” Gülüyor haline, “ne yaptım ben ya” diyor ve daha da azgınlaşıyor. Yani o rüya, rüya olduğunu bildiği için onun, müthiş rahatlıyor ve bütün azgınlığıyla devam ediyor. Bu örneği işte hayata yansıtabilirsiniz, buradan düşünebilirsiniz. Yani rüyasında birçok insan hiza olur, düzgün hale gelir. Ama uyandığında katlamalı azgınlığıyla devam eder. Birdenbire bambaşka olur. Mesela rüyasında zavallılaşan adam, uyandığında azgınlaşır bazen. Tabii belirli vakalar için söylüyorum bunları yani istisnai vakalar için söylüyorum.
SUNUCU 1: “Hocam çalıştığım iş yerinde bulunanların neredeyse tamamına yakının büyük bir mutsuzluk içinde olduğunu görüyorum. Sürekli bir şeyleri yetiştirme telaşı ve huzursuzluk içerisindeler. Özellikle gelecek endişesi taşıyan bu insanlar; “Yarın ne olacak?” “Seneye yeni bir işim olacak mı?” gibi birçok endişe yaşıyorlar. Ama yine büyük bir kısmı “Allah bir saniye sonra canımı alsa, Allah’a yaptıklarımın hesabını verebilecek miyim” diye düşünmüyor. Çevremizdeki bu kişileri bulundukları bu yarı uyku halinden nasıl kurtarırız Hocam?”
ADNAN OKTAR: Çalıştığı işyerinde kardeşimizin, İlayda Hanım’ın evet, “tamamına yakını büyük bir mutsuzluk içinde olduğunu görüyorum” diyor. Dışarısı da öyle, dışarı çıktığımızda insanlarda, birçok insan da görüyoruz bunu yani sokakta da böyle. “Sürekli bir şeyi yetiştirme telaşı ve huzursuzluk içindeler.” Bu tabii bizim ibret almamız için, düşünmemiz için özel yaratılan bir durumdur. Yani telaş ve sürate ve nasıl tekzif olduklarına insanların çok dikkat etmesi lazım. Yani sanki memleketi kurtarıyorlar böyle. Sürekli muazzam bir heyecan var, değil mi? Çekler, senetler kağıtlar döndü mü, yazı geldi mi? Şu oldu mu, bu oldu mu? “Özellikle gelecek endişesi taşıyan bu insanlar, “yarın ne olacak?” “Seneye yine bir işim olacak mı?” gibi birçok endişe yaşıyorlar. Bu dünya çapında olan bir olay zaten. “Ama yine büyük bir kısmı “Allah bir saniye sonra canımı alsa, Allah’a yaptıklarımın hesabını verebilecek miyim” diye düşünmüyor.” Tabii bak çok güzel tespit etmiş. “Allah bir saniye sonra canımı alsa, “Allah’a yaptıklarımın hesabını verebilecek miyim” diye düşünmüyor.” Hakikaten öyle. Patron ne der, annesi ne der, kız arkadaşı ne der, eşi ne der, işte erkek arkadaşı ne der, efendim nişanlısı ne der, eşi ne der, onun peşinde oluyorlar, tabii. “Çevremizdeki bu kişileri bulundukları bu yarı uyku halinden nasıl kurtarırız Hocam?” Bu ancak Cenab-ı Allah’ın takdiri ile ve bizlerin de vesile olmamız ile olacaktır inşaAllah. Uyarmamız ve anlatmamız olacaktır. Ama bu akılcı bakıldığında insanın nasıl zavallı bir varlık olduğunu, nasıl acz içinde olduğunu gösteriyor. Bakın beyninin içinde şu kadarcık yerde bir görüntü. Orada çekler, senetler, evraklar gösteriyor; olaylar, arabalar, dolmuşlar, gemiler, kayıklar ve muazzam bir heyecan ve hayat gailesi var gibi görünüyor. Adam o görüntü içerisinde Allah’a dikkatini vereceğine görüntüye veriyor, Allah da görüntü içerisinde o insanı daha da boğar, o görüntü onu çekmeye başlar bu sefer. Çünkü ya Allah’a insan gönlünü verir, ya dünyaya verir. Dünyaya insanı sürekli çekmeye başlar, hortum gibi. Artık savrulmaya başlar, girdaba katılır. Çekten senede, senetten evraka, evraktan babasına, babasından dedesine, her yere kafasına vurarak bütün ömrü bir kovalamaca içinde devam eder. Ama Allah’a kendini verirse sürekli manevi inkişaf içinde olur ve hayret edeceği yönde, hiç bilmeyeceği yönden sürekli Allah’ın yardımı, mucize meydana gelir. Hem ekonomik yönden çok rahat eder, tabii bu amaça yaparsa rahat edemez onu söyleyeyim. Allah bana para verecek, ben o yüzden Allah’a yaklaşıyorum derse, o değil. Halisane, samimi Allah’a teslim olursa mucize meydana gelir, bütün işleri rastgider. Bak bu çok büyük, çok çok büyük bir olaydır, net elle tutulur bir olaydır, bütün işleri rast gider Allah bütün yollarını açar. Hiçbir zorlukla karşılaşmaz, her şeyde hayır gördüğü için teker teker aşar. Allah Kuran’da zaten Müslümanlar için böyle bir garanti veriyor. Dünyada onlara bir zorluk dokunmayacağını ve kolay yaşayacaklarını, güzel yaşayacaklarını söylüyor. Ahirette de mutluluk içerisinde sonsuza kadar yaşacaklarını söylüyor. Ama insanların epey bir bölümü Allah’a güvenemedikleri için, güvenmedikleri için, bunu bir deneme olarak kabul ettikleri için, boş yere bir denemeye gireceğini düşünüp, “nasıl olur” diyor. “Bütün millet boğuşuyor hayatla” diyor. “Ben şimdi bunu bırakıp” diyor, “Allah’a sakince dönersem belli ki ezileceğim ben” diyor, yani “yok olurum ben” diyor. “O zaman ben Allah’a inanmayayım, Allah’ın sözüne, şeytanın sözüne inanayım” diyor, “ben bu hortumun içerisine gireyim, bu girdaba kapılayım, ben bunlarla boğuşayım” diyor, “çünkü ben gözümle görüyorum ben bunu” diyor. Allah’ın vadine inanamıyor. Allah’ın vadine inanamayınca da o istediği hayat içerisinde, girdiği girdapta onu Allah yerden yere vurur, bir sırtı vurur, bir kafası vurur, bir alnı vurur, ta dipsiz kuyuya doğru gider o şahıs. Ama Allah’a güvendiğinde, Allah tabii ki zorluklar çıkarır ama sabrederse ve şükrederse ki o ibadetin zaten önemli bir bölümüdür, Allah onu çok güzel bir hayatla yaşatır ve amaçlarına da tek tek ulaşır. Ama amacı tabii yine dünyevi olursa yine olmaz. Allah’ı hiç kimse kandıramaz, dini hiç kimse kullanmaya kalkmasın. Yani dini kullanmaya kalkanı din parçalar, söyleyeyim, Allah’ın dilemesi ile, mahveder. Din kendisi ile, Allah’ın dilemesi ile, oynanmasına müsaade etmez, kullanılmasına müsaade etmez inşaAllah. Hep helak olur ve perişan olurlar. Ama Kuran kendine teslim olana, Allah’a teslim olana, Allah yollarını açar. Kuran’a dayanıyorsa, Allah’a sarılıyorsa. Bakın diyor ki Allah; “Ben aksini yapanı gizlice ve yavaş yavaş helake sürüklerim” diyor. O yüzden fark edemiyorlar. Müminleri de, diyor ki; “hiç bilmedikleri bir yönden onlara güzellikler sunarım, tahmin etmedikleri yönden güzellikler sunarım” diyor. Mesela bak benim kendi hayatımı düşünüyorum; ben Ankara’daydım, normal bir Türk genciyim, Müslüman bir Türk evladıyım. Ama laik bir ailede yetiştim ben. CHP’liydi annem-babam, normal, lisem de öyle, çok uyanıktı bizim lise Ankara’da. Kurtuluş Lisesi’nde yetiştim. Semtim de öyle, dindar yani öyle bir zeminden, dindar bir semtten gelmiyorum, dindar bir yapıdan da gelmiyorum. Böyle bir eğitim de almadım çocukluğumda. Hatta bilakis hiç almadım. Normalde bazen çocuklarına bir eğitim aldırır aileler. Bende öyle bir olay da yok. Tamamını kendim öğrendim inşaAllah. Hatta birkaç kere bana din ile ilgili birkaç kişi bir şey söylenmişti, acayip hoşuma gitmişti ve hemen uygulamıştım. Bir kere Risale-i Nur toplantısına götürdüler, hemen arkasından Nur talebesi olmuştum. Bir kere gitmeyle. Hemen Risale-i Nur Külliyatı’nı aldım. Önce Şualar’ı almıştım, sonra bütün Külliyatı almıştım. Ondan sonra İmam Rabbani’nin Mektubat’ını aldım. İmam Gazali’nin İhya’sını aldım. Tenbihül Gafilin Bostanü’l Arifin, hepsini aldım böyle eserlerin. Hapishaneye girdim, akıl hastanesine girdim. Ama benim her yerde Allah işimi rastgetirdi. Mesela ben hapishanede çile çekmedim. Yani hücre hapsiydi çok rahat ettim ben, hücrede. Karışanım yoktu, görüşenim yoktu. Sakin, istediğim gibi kitaplarımı okuyordum, çalışıyordum. Ama küçük bir hücreydi. Şu kadar falan, ufak. İki buçuğa iki falan gibi. Hadi üç olsun en fazla, üç metreye iki metre, küçük bir hücreydi. Dokuz ay kaldım. Gayet mutluydum yani. Gayet rahattım. Akıl hastanesinde en azılı akıl hastalarının içerisine koydular. Arkadaşlarım da biliyor, siz de geliyordunuz. Bayağı mutluydum, değil mi? Gayet de rahattım. Benim avukatlarımın eli ayağı boşalıyordu. Sakinleştiriyordum onları. Cezaevinde de yani bir türlü çıkmıyordum, tahliye vermiyordu bana hakim. Avukatımın böyle gözleri doluyordu böyle gerilimden, ben onu yatıştırıyordum. Gayet normal bu, Allah’a tevekkül et. Makul diyordum. Çünkü Allah hapse sokar, Allah hapisten çıkartır. Yani hakimin orada nasıl olsun. Hakim daha annesinden doğmadan o karar alınmış. Hakim Allah’ın bir kulu yani Allah’a acz içinde teslim olmuş bir insan. Ta zer alemindeyken bu olmuş zaten. Onun elini Allah o imzayı attırmış ona. Nitekim de tahliye emrini de yine Allah verir. Allah çıksın, dedi mi çıkar, kulunu vesile eder. Ondan sonra da çıktım. Değil mi? Orada biz sadece sebebe sarılırız. Ama dolayısıyla ben o anlamda mesela 54 yaşına geldim, hiç acı çekmedim. Ben hiçbir zorlukla da karşılaşmadım. Hissetmedim. Hep Allah bereket, bolluk, huzur her şeyin hep en güzelini nasip etti Allah. Her şeyin ama. Yani benim de zaten hep isteğim o olmuştur, Allah’tan. Her şeyin en güzeli olsun isterdim. Allah da hep öyle nasip etti ve hiçbir zorlukla da bilmiyorum, karşılaşmadım. Yani şöyle mesela beni akıl hastanesinde şeyler karantinada ayağımdan zincirli tutmuşlardı, ayağıma zincir vurup. Orada da çok rahatım ayrıca. Onu söyleyeyim ayağımda zincirliyken de. Bayağı neşem yerindeydi. Bir elem, bir rahatsızlık falan hissetmedim. Yani hissetsem söylerim. Haram çünkü yalan söylemek, haram olur yani niye yalan söyleyeyim. Cezaevine geldim böyle yatak şilteleri falan saçılmış, saman şilteler, samanları saçmışlar, yerlere dökmüşler. Böyle akıl hastaları benim bulunduğum koğuşa vermişler, yerlere vermişler. Hep akıl hastaları dolu. Akıl hastalarının çığlıkları geliyor. Duman kaplamış falan. Böyle hani filmler oluyor ya böyle özel yapılmış. Yani içeri girdim, bakın yeminle söylüyorum, güldüm. Yani imtihan olduğu o kadar belli ki. Özel bir, Allah mizansen meydana getirmiş. Çok net görülüyor. Adamlar falan, pijamayla gezen ihtiyarlar falan böyle, perişan insanlar, akıl hastaları falan. Belli ki sabredilmek için özel yapılmış yani. Hemen anlaşılıyor. Gülmemin nedeni de o. Hoşuma gittiği için güldüm yani inşaAllah. Ama oradan da mesela aslan gibi çıktım, elhamdülillah. Bayağı da rahatım, neşem yerindeydi.
ALTUĞ BERKER:O zaman otuz yaşınızdaydınız Hocam, bunu da hatırlatmakta fayda var. Biz geliyorduk, siz bize moral veriyordunuz, teşvik ediyordunuz, gülüyordunuz, neşelendiriyordunuz. Çok iyi hatırlıyorum inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Mesela Emniyette de öyle. Beni böyle çelikten yapılmış şey var, dolaplar var, çelik dolap. Onun içine koydular. Mesela o da çok ilginç bir şey, ben ilk defa gördüm, çelik dolap gibi bir şey böyle, her tarafı metal bir dolap yani. Büyük bir şey, gardrop gibi bir şey, çelikten. Şangırt diye kilitlediler. Mesela günlerce kaldım ben, o şeyin, o teneke gibi şeyin içerisinde. Bayağı neşem yerindeydi. Hiç de rahatsız olmadım yani. Defalarca yani. Ben gelirdim mesela bizim çocuklar gelirdi, beni bulamazlardı. Benim ikinci adresimdi Emniyet, Gayrettepe. Her gittiğimde, bulamadılar mı direkt oraya. Yani iman gözüyle bakana hiçbir zaman için bir zorluk olmaz. Ama ben mesela şu an sürekli eğitim görüyorum. Hakikaten gittikçe olgunlaşıyorum. Mesela bilgim artıyor, görgüm artıyor. Mesela yirmi sene önceki kişiliğimle şu an aynı değilim ben. Çok farklıyım. Kırk yıl öncesiyle çok farklıyım. Sürekli değişiyorum. Dolayısıyla, çok büyük bir nimet. Çünkü insan olgunlaştıkça, kişiliği geliştikçe, bilgisi arttıkça, görgüsü arttıkça hayat kalitesi de artar. Yani Cennette yaşama kalitesi de artar. Çünkü aynı akıl ve görgüyle gideceğiz biz Cennete. Yani bu sevgi anlayışıyla, bu şefkat anlayışıyla gideceğiz. Dolayısıyla ben şimdi Cennete gitmiş olsam, Allah nasip etse, bayılırım yani. Acayip hoşuma gider. İnsanları da hoşuma gider, dağı, taşı da hoşuma gider. Değil mi? Suyu, bitkisi çok hoşuma gider. Çünkü kıyas yapacağım, inşaAllah. Ama mesela şimdi Allah bizi o kadar da güzel yaratmış ki, elhamdülillah. Mesela insanların yakininin Hakkel yakin derecesine gelmesi için Ahir zamanda, hem küfrü çok şiddetli yaratmış ama bakın imanın gücünü de çok müthiş yaratmış. Bakın aklın neredeyse ihtiyarını alacak. 2000 yıl sonra Hz. İsa (a.s.) iniyor ve indi yani. 2000 yıl sonra. 1400 sene önce söylenen Mehdi (a.s.) tıpatıp aynısıyla geliyor. Aynısı. Aynı yer, aynı olaylar yani milimi milimine, santimi santimine doğru olarak. Arkasından İslam tamamen yok oldu denildiği bir dönemde, İslam ahlakı ezici şekilde dünyaya hakim oluyor. Tam hakim oldu derken de arkasından ezici şekilde İslam yok olacak. İslam refediliyor. Yani bakın, zıtlıklara bakın, ne kadar büyük olaylar. Ve mesela şimdi farz edelim senin çocuğun olmuş olsa. İslam’ın bozulma dönemini görecek. Alenen görmüş olacak. Çünkü şu an yeni doğanların yetmiş yıl yaşadığını düşünelim, değil mi? 2080, yani tam bozulmanın başladığı zaman inşaAllah. Hatta seksen sene desek, 2090, şiddetli bozulmanın olduğu dönemler, artık başlamış. Bu son nesil yani, yeni doğacak olan son nesil, son nesil. Şimdi dediğimin sağlaması mümkün. Benim bu dediklerimin doğru olduğunu bütün dünya önümüzdeki on yıl, on beş yıl sonra farkına varacak. Daha açık. Çünkü her dediğimin doğru çıktığını görecekler. Ondan sonra o diğer aşamalara da inanmış olacaklar. Yani çünkü bu dediklerimin tamamı doğru çıkınca, aklı başında bir insan düşünür; bu tamamı doğru çıktığına göre, dev sosyal olaylar, dev gök olayları, dev tarihi olaylar. Yani bu bir yazı, bir kağıt, ufak tefek bir şey değil ki insanlar bunu suni olarak elde etsin. Kuyruklu yıldız yapılabilir mi gökyüzünde? Çift kuyruklu yıldız? Benim buna gücüm yeter mi? Bütün kuyruklu yıldızların tersine istikamete ben o kuyruklu yıldızı götürebilir miyim? Ve tam vaktinde çıkarabilir miyim ben o kuyruklu yıldızı? Ve o kuyruklu yıldızın çıktığı anda da yağmurları birden bire kesebilir miyim? Bütün millet kıtlık oldu diye korktular. Yağmurlar kesildi. Hükümeti suçlamaya başladılar. Ne oluyor böyle diye? Değil mi? Küresel ısınma. Birden arkasından muazzam yağmurlar başladı. Bunu da bildirmiş Peygamber (a.s.), aynı detayla. Hatta “şikayetçi olacaklar” diyor Peygamber Efendimiz (s.a.v.). “Yağmurların çok yağmasından şikayetçi olurlar” diyor. Bunun gibi 150 tane olay var. Ben bunları yapabilir miyim? Aynı dediğimiz gibi çıkıyor. Peygamberimiz (s.a.v.)ne dediyse aynısı çıkıyor. Ben naklediyorum, hani benim dediğim çıkıyor derken. Ben gaybı biliyorum anlamında demiyorum. Gaybı Peygamber (s.a.v.) biliyor, ondan naklediyorum. Aynısı çıkıyor. Bediüzzaman’a da veli olduğu için zaman açılmış, benim gördüğüm. Tayyi mekan ve tayyi zaman olmuş. Zamanın dışına çıkmış. Zaman zaman da çıkan bir insan. Olağanüstü bir insan. Hadislere de uygun söylüyor söylediklerini, hadislerle de mutabık. Ne diyorsa çıkıyor. Ama şimdi önümüzdeki yıllarda mesela bak, Darwinizmin tamamen yıkılması, İslam’ın gelişmeye başlayıp hakim olması, o bizim neslimiz, bundan sonraki nesil, dediğimin doğru olduğuna net kanaat getirecek ve hakikaten bir Kıyamet hazırlığı olacak insanlarda. Ama o zamanın gençliği, bir sonraki gençlik, onlardan sonraki gençlik; “bunlar amma yalan söylemiş” diyecekler. “Ne alakası var, bilim dünyaya hakim olmuş. Biz hücre de yapıyoruz, insan da yaparız” diyecekler. “Allah biziz” diyecekler, haşa. Değil mi? Allah’lık iddia etmeye başlayacaklar ve anormal azıp kuduracaklar. Bakacaklar ki hiçbir şey de olduğu yok. Normal hayat devam ediyor. Bediüzzaman diyor; “Hicri 1545” yani yaklaşık 2120. Aniden çok çok şiddetli hiç karşılaşmadıkları bir depremle olay başlıyor. Hatta bakın bunun alametleri de oldu, geçenlerde söyledim. Birkaç kere söyledim. Ben hiç adını sanını duymamıştım, çok yakınlarda dünyanın yakınlarında büyük bir yıldız var. Kuyruklu yıldız doğuran bir yıldız. Kuyruklu yıldız atıyor. Göktaşı atıyor. Böyle ilginç bir şey yani. Kapalı kutu gibi bir şey. Bakın ilk defa bunu fark ettiler. Bu oraya yanaşmış benim gördüğüm. Bir görevli yani kuyruklu yıldızı atacak olan, göktaşını atacak olan görevli. Ara ara fırlatıyor birden göktaşı ve şuursuzca gidiyor, gibi görünüyor. Tabii Allah’ın kontrolünde. Allah-u alem zannediyorum bu yıldızdan büyük bir göktaşı savrulması olacak ve dünyaya vuracak. Vurduğunda, dünya biliyorsunuz elma kabuğu kadar incedir, kabuk. Altı magmadır. Yani tereyağı gibidir dünya, öyle zannedildiği gibi değildir. Kabuk kuruduğu için. Normalde dünyayı böyle yerçekimi olan bir yere koymuş olsak, aynı yapıda bir şeyi, anında dağılır. Yani erimiş tereyağı gibidir. Tereyağının üzerini çok ince galetayla kapladığımızı düşünelim. Galeta kabuğuyla kapladığımızı düşünelim. Değil mi? Erimiş. Kızarmış içi ne olur? Hemen dağılır değil mi? Veyahut kızarmış nişastayla kaplansa çok ince bir kabukla, onu kaldıramaz. Yani böyle pişmiş domates gibi anında dağılır. Atmosferde çekim olmadığı için, her yönde dengeli bir yapı olduğu için dünyaya bir şey olmuyor. Yoksa taş mesela girdi mi göktaşı oradan giriyor, öbür taraftan çıkıyor. O kadar kolay. Yani normalde insanlar derdi, göktaşı girer zınk diye kalması lazım dünyanın yapısından dolayı. Tereyağı gibi yumuşak olduğu için, öyle bir konu olmadığı için vurduğuyla oradan girip bir de delip çıkıyor ve oradan da spin atıp, dönüp, bir daha vuruyor dünyaya, bir daha vuracağı bekleniyor. “Dünya’yı tehdit eden ölüm yıldızı” işte bu, kastettiğim. “Nasa, uzayda kayıp yıldız avına başladı. Geçen sene başlatılan projeye göre ısıya duyarlı “Ölüm Yıldızı” Nemesis’i Ocak ayından beri arıyor, ABD bilim adamları. Güneş’e uzaklığının 25 bin katı uzaklıktaymış. “Dinozorların ölümünden sorumlu.” Daha önce vurmuş bakın, dünyaya. Aynı yerden bu yıldız dünyayı vurmuş. Görevli. O zaman mesela büyük, yarı Kıyamet gibi bir olay meydana gelmiş. Dinozorları yok edecek, o dev hayvanları yok edecek bir olay meydana gelmiş. Şimdi bu yeniden bir vuruş daha yapacak. Ben şimdiden söylüyorum.
ALTUĞ BERKER:“İntikam alan” anlamındaymış. Mitolojide yıldızın ismi Hocam.
ADNAN OKTAR:“İntikam alan,” bakın çok manidar. Demek ki Allah’ın intikamını alacak bir yıldız, inşaAllah. “Çekirdeklerindeki nükleer füzyon patlamaları yüzünden uzaya göktaşı fırlatabiliyorlar. 65 milyon yıl önce Dünya’daki dinozorları yok eden göktaşı da Nemesis’in eseri olabilir. Sedna adlı gökcisminin Güneş’in yörüngesinde döndüğü ancak 2003’te keşfedilebilmişti” diyor. Bakın 2003’te, 2003. Bakın hep Mehdiyet çağında oluyor bu olaylar. Daha önce fark edilebilirdi. Ama şu an fark ediliyor. Ondan sonra işte dünyanın dönüş yönü değişiyor yani ters yönde dönmeye başlıyor. Ve Kıyametin başlaması da odur. Ama tabii çok kısa sürer, o kadar da uzun günlerce süreceğini zannetmiyorum ve çok şiddetli korku yaşayacaklarını söylüyor Allah, Kuran’da. Yani şok korku yaşayacaklar. Ama hiç ummazken diyecekler; “insanlar, nelere inanmış bunlar yahu” diyecekler ileriki nesiller. Yani “bilim her şeye hakim.” Mesela “istediğimizde göz de yapabiliriz, kulak da yapabiliriz, insan da yapabiliriz” yani haşa “biz Allahız” diyecekler. “Bizim neslimiz nelere inanmış ya Mehdi (a.s.), İsa (a.s.), Yecüc-Mecüc bunlar ne yapmışlar böyle” diyecekler. Değil mi? Yani “batıl şeylere inanmışlar, çok garip bunların böyle şeylere inanmaları” diyecekler. Tam bu inançtayken, “gökyüzünü de biz kontrol altına alıyoruz” ayrıca da diyecekler. “Nerede göktaşı var” diyecekler. “Yani varsa biz atom bombasıyla yok ederiz. Hidrojen bombasıyla yok ederiz, roket gönderir yok ederiz. Olur mu öyle şey” diyecekler. Veyahut “uzaya taşınırız gerekirse” diyecekler. Kafalarına göre yani veya “öyle bir olay olmaz zaten” diyecekler. “Çünkü bizim haber alma sistemimiz, bilgi alma sistemimiz çok mükemmel” diyecekler. Hatta Kuran buna işareten diyor ki, Cenab-ı Allah, dün bir kardeşimiz sordu; “Gökte bir bulut gördükleri vakit; ‘bu yağmur bulutuymuş, rahmet bulutuymuş’” diyorlar. “Ne kadar güzel” diyorlar. “Allah nimet getirdi” diyorlar. Halbuki azap bulutu, Allah yerle bir ediyor ortalığı o bulutun gelişinden sonra. Şimdi onlarda, göktaşı, belki “göktaşı yağmuru izleyeceksiniz” diyecekler. Mesela dünyaya teğet geçecek bir göktaşını düşünecekler. Mesela dünyaya 200 km öteden geçecek dolayısıyla herkes dışarı çıksın, seyretsin, çok zevkli olacak, eğlenirsin diyecekler belki de. Bakın bunu da söylüyorum. Eğlence var diyorlar ya göktaşı yağmuru var, hep sokağa çıkın bakın diyorlar ya, şimdi de bir eğlence olarak göktaşı yanımızdan geçecek, hayret edeceksiniz, çok hoşunuza gidecek diyecekler belki de. Ama tam hesapladıkları gibi olmayacak, tahmin ettikleri gibi tam dünyanın göbeğinden vuracak, inşaAllah. Bir de gelip bir daha vuracak, bir kere daha vuracak. Zaten Kuran’da iki tane vurmadan bahsediyor. Bir ilk çarpma, bir daha bir çarpmadan daha bahsediyor. İki çarpmadan bahsediyor. Yani buna da çok uygun. Yani bilimsel yönüne de olayın çok uygun, açıklamalara da uygun.
SUNUCU: Programımıza kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Programımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.
ADNAN OKTAR:Berker Hocam senin anlatmak istediğin, göstermek istediğin bir şey var mı?
ALTUĞ BERKER:Estağfurullah Hocam. Gazetelerde bazı haberler vardı.
ADNAN OKTAR:Ne o mesela?
ALTUĞ BERKER:Dün, evvelsi gün siz çözüm önermiştiniz Filistin’e giden gemilere. Avrupa Parlamentosu İsrail’e tepki göstermiş Hocam. “Dokunma gemilere” diye. Fakat İsrail kararlı, siz de güzel bir çözüm önerisi vermiştiniz, onu uygularlarsa inşaAllah sorunsuz hallolur, Allah’ın izniyle.
ADNAN OKTAR:Kaç gün kaldı o gemilerin gitmesine.
ALTUĞ BERKER:Yarın ulaşacak diye biliyorum.
ADNAN OKTAR:Yarın. Haydi bakalım hayırlısı. Ama artık İsrail eskisi gibi değil, daha iyi olumlu bir şey içerisinde. Yani eskiden daha keskin, daha yırtıcı bir politika izliyordu. Daha makul bir politika izliyor. Tabii bunu da daha makul bir tavırla halledeceklerdir, zannediyorum. Çünkü oradaki çocuklar, yaşlılar falan çok mağdur durumdalar.
ALTUĞ BERKER:“Dünyayı nükleer silahtan arındıralım” demiş Başbakan, Hocam. Brezilya’da Kuran ve İncil’den örnekler sunmuş konuşmasında.
ADNAN OKTAR:MaşaAllah maşaAllah çok güzel. “Dünyayı nükleer silahtan arındıralım.” Bu Mehdi (a.s.) devrinin bir uygulamasıdır. Mehdiyetin uygulamasıdır. Yine Mehdiyete açık aleni bir delildir. Çünkü Mehdi (a.s.) devrinde bütün silahlar yok olacak, kaldırılacak. Tabii bakın, “arındıralım” ne demek? Silahları yok edelim, kaldıralım demek, maşaAllah.
ALTUĞ BERKER: Volkanik patlamalar oluyor Hocam son günlerde. “Latin Amerika’da bir gün içinde iki yerde patlayan volkan Guatemala ve Ekvator’da binlerce insanın evlerini boşaltmasına ve hava limanlarının kapatılmasına neden oldu. Volkanik patlamaların ardından oluşan kül bulutları şehrin merkezine inince ev ve sokaklar kül içinde kaldı. Guatemala’daki patlamada iki kişinin hayatını kaybettiği bildirildi.”
ADNAN OKTAR: Yanardağlar her yerde patlıyor son zamanlarda. Bir duman bulutu bütün dünyayı kaplamaya başladı. Bir yerden ayrı, bir yerden ayrı, bir yerden ayrı, kül ve toz, duman bulutu dünyayı kaplıyor. Bunları, tabii akılcı düşünenler bunların ne anlama geldiğini anlıyorlardır inşaAllah.
SUNUCU 2: “Sayın Hocam, selam.”
ADNAN OKTAR: Aleyküm selam.
SUNUCU 2: “Ahkaf Suresi 4. ayeti okurken sizin Dawkins hakkındaki bir yorumunuz aklıma geldi. Bu ayet canlılığın uzayda gelmiş olabileceğini iddia eden Dawkins’e de bir cevap olabilir mi? Ahkaf Suresi 4. ayet: “De ki: "Gördünüz mü haber verin; Allah'tan başka taptıklarınız, yerden neyi yaratmışlar, bana gösterin? Yoksa onların göklerde bir ortaklığı mı var? Eğer doğru sözlüler iseniz, bundan önce bir kitap ya da bir ilim kalıntısı (veya bir eser) varsa, bana getirin."” Kurani anlayışımızın kat ve kat gelişmesine vesile olduğunuz için Allah sizden razı olsun değerli Hocam. Hakan Şahin.”
ADNAN OKTAR: Hakan Hocamız güzel söylemiş. Ahkaf Suresi 4. ayet. Şeytandan Allah’a sığınırım. “De ki: "Gördünüz mü haber verin; Allah'tan başka taptıklarınız, yerden neyi yaratmışlar, bana gösterin?” Çok güzel tabii tam mutabık. “Yerden neyi yaratmışlar bana gösterin.” Yani delilini gösterin. Fosili varsa, değil mi? Veyahut bir protein molekülünün olup olmayacağını bana gösterin. Bak; “De ki: "Gördünüz mü haber verin; Allah'tan başka taptıklarınız, yerden neyi yaratmışlar.” Yani “kendi kendine topraktan ne oluşmuş? Delil gösterin bana” diyor. “Yoksa onların göklerde bir ortaklığı mı var?” Tam mutabık. Diyorlar ya; uzaylılar var gökte. MaşaAllah, Hakan’a helal olsun, maşaAllah, aferin, maşaAllah. Tam mutabık. Bunu dikkatlice çıkaralım, kitaplarda da delil olarak kullanalım çok önemli. “Eğer doğru sözlüler iseniz, bundan önce bir kitap ya da bir ilim kalıntısı (veya bir eser) varsa, bana getirin.” Bakın tam mutabık. “Eğer doğru sözlüler iseniz, bundan önce bir kitap ya da bir ilim kalıntısı (veya bir eser) varsa, bana getirin.” Bir delil, alamet, fosil herhangi bir şey. Yaratılışı ispat ediyor Müslümanlar değil mi? “Siz de eğer tesadüfen olduğuna inanıyorsanız yani kendi putlarınızın bunu yaptığına inanıyorsanız, put inançtaysanız o zaman delil getirin” diyor. “Bunu söyle onlara” diyor. Bakın “de ki” diyor Allah Peygamber (s.a.v.)’e . “Bir ilim kalıntısı, bir eser veyahut bir şey bana getirin. Yoksa göktekilere mi güveniyorsunuz?” diyor. “Gökte bir şeyler mi var? Onların mı yarattığına inanıyorsunuz?” “Bunu da de” diyor. Tam aynısıdır. “Allah'ı bırakıp kıyamet gününe kadar kendisine icabet etmeyecek şeylere tapandan daha sapmış kimdir?” Yani hiçbir zaman için tesadüf ilah olamaz. Kuran ona işaret ediyor. “Oysa onlar, bunların tapmalarından habersizdirler.” Yani madde bunların inancından habersiz. Atom onları ilahlaştırdığını bilmiyor, değil mi? Bunlar atomun bir araya gelip göz imal ettiğini, kulak imal ettiğini; burun, beyin yaptığını; kollar, bacaklar yaptığına inanıyorlar. Bir kere projesi olması lazım atomun önce. Diyecekler ki; “arkadaşlar biz bir insan yapmaya karar verdik. Bu gözü olacak ama tam renkli görmesi lazım.” Ayrıca “buna bir ruh yapın diyecek önceden, siz ruhu hazırlayın, biz de bedenini yapıyoruz” demesi lazım. “Çünkü bak beden bizden, ruh da senden” diyecekler. “Siz de bir yerden ruh bulun” diyecekler. Nasıl olacaksa, atomun böyle demesi gerekiyor ve bunlar başlayacaklar insanı inşa etmeye. Atomlar, dünyanın çeşitli yerlerinde diyecekler ki; “arkadaş nasıl yapalım” diye toplantı yapmaları gerekiyor, atomların. “Önce bir protein yapalım” diyecekler. “Hücrenin ana yapısı bu olduğuna göre protein olması gerekiyor.” “Tamam” diyecekler, “yapalım tesadüfen.” “Tesadüfen olmuyor bu ama yapalım, mucize olarak yapalım” diyecekler. Öyle olması gerekiyor, başka türlü olmaz, onların demesine göre. Bir araya gelecekler, protein meydana gelecek. Afrika’da bir protein olacak Asya’da bir protein olacak, sonra onların bir araya gelmesi gerekiyor havadan. Artık herhalde uçakla mı getirecekler, nasıl gelecekler bilmiyorum. Birleşecekler tabii uçağa da ihtiyaçları var. O protein tozu olmuş oluyor. Protein tozuna bir şey olmaz. Su katarsın sulu protein tozu olur, başka bir şey olmaz, durur kabın içinde. Yüz milyon sene beklesen başında protein tozu öyle durur kabın içinde. Onun içinde ne zürafa, ne insan, ne çocuk hiçbir şey çıkmaz. Ama onlara göre çıkıyor. İşin doğrusu artık bunları böyle Allah mucize olarak yaratıyor. Bu kadar saçma, bu kadar şiddetli mantıksız sapkın bir düşünceyle dünya hiç karşılaşmadı. İlk defa karşılaşıyor ve bu kadar profesörün, bilmem neyin de bu inanca inanmaları yani tam anlamıyla mucize, başka bir açıklaması olamaz. Mantık diye bir konu yok ortada. Ama biz tabii bunun mucize yönünü ortaya koyarız ama mucize deyip durmuyoruz. İspat edip, delillendiriyoruz. Her yerde biz bu fitneyi kırdıkça, bu sapkın düşünceyi kırdıkça, dünyanın her tarafında şok meydana geliyor. Mesela bakın, İsviçre’ye gitti arkadaşlarımız, iki kişi. İki tane insan, kardeşimiz. Bütün İsviçre ayağa kalktı günlerden beri sakinleşemediler. İsviçre basınında sürekli sür manşet.
ADNAN OKTAR: Hay maşaAllah.
ALTUĞ BERKER: Sizin de canlı olarak katıldığınız, bağlandığınız anda çekilmiş bir fotoğraf bu.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, maşaAllah. Bakın bizim burada yurtdışına çıkma yasağımız var ama Allah oraya beni götürdü, tabii. Hem de kocaman, değil mi? Böylece de yurtdışı yasağını aşmış olduk inşaAllah.
ALTUĞ BERKER: İnşaAllah. Bugün bir gazetede de haber çıkmış Hocam onunlar ilgili: “Avrupa’da yaratılış rüzgarı” “İsviçre’nin yoğun ilgi gösterdiği katılış panelinde salon ağzına kadar doluydu” diyor Hocam inşaAllah
ADNAN OKTAR: MaşaAllah taşmış, taşmış, maşaAllah.
SUNUCU 2: “Sayın Hocam Kuran’ın birçok ayetinde geçen kalp kelimesinin anlamının tıp bilimindeki kalp anlamında kullanılmadığı açıkça anlaşılıyor. Örneğin kalplerinde hastalık olanlardan bahsedilirken tıptaki fiziksel kalp hastalıklarından bahsedilmiyor elbette. Bizi aydınlatabilir misiniz? Söz konusu ayetlerde belirtilen kalp nedir? Ruhun, nefsin ya da vicdanın bir parçası mıdır? İzmir’den Mustafa kardeşimiz.”
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. “Kalp kelimesinin anlamı tıp bilimindeki kalp anlamında kullanılmaz.” Tabii ki maşaAllah. Kalpsiz derler, değil mi? İnsan bunu kalbinde taşıyor denir. Hem vicdan, hem ruh yani ikisi birlikte. Ruhun vicdanla birleşmesi sonucunda meydana gelen insanın içindeki olumlu gücü yaşadığı yer ve aslında insanın kendisi. Çünkü bir et, kemik var, bir de insan var. Etin, kemiğin içinde olan insan var. Asıl insan odur. Etin, kemiğin bir vasfı kalmıyor toprağın altında, biliyorsunuz parçalanıyor. Asıl insan onun içindedir. Yani insanın içindeki insandır asıl insan. Bir kalıp vardır yani etten, kemikten olmuş bir kalıp vardır, onun içinde de insan vardır. Kastedilen bu işte. Kalp yani vicdan ve vicdanla ruhun birlikte hareket etmesi. Benim anladığım bu inşaAllah.
SUNUCU 2:“Hocam selam”
ADNAN OKTAR:Selam.
SUNUCU 2:“Kuran’a dayanarak ölüm hakkındaki anlattıklarınızı ibret alarak büyük bir ilgiyle izliyorum. Kuran okurken de ölüm korkusuyla anlattıklarınızla tam mutabık bir ayete rastladım ve beni oldukça etkiledi. "Biz bunu (Kuran’ı) senin dilinle kolaylaştırdık. Takva sahiplerine müjde vermen ve direnen bir kavmi uyarıp, korkutman için, Biz onlardan önce nice insan nesillerini yıkıma uğrattık. Şimdi ise, onlardan hiçbirini hissediyor veya onların fısıltılarını duyuyor musun?" Meryem Suresi, 98. Selamlar, saygılar.”
ADNAN OKTAR: Meryem Suresi, 98. Berkerim açar mısın?
ALTUĞ BERKER: Hemen Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Şeytandan Allah’a sığınıyorum, “Biz bunu (Kuran’ı) senin dilinle kolaylaştırdık.” Kolay hale getirdik. “Takva sahiplerine”, yani samimi olarak İslam’ı yaşayanlara, “müjde vermen”, yani Cennet müjdesi, Ahirette Allah’ın rızasını kazanmaları müjdesi, İslam’ın dünyaya hakimiyeti müjdesi ve birçok, “ve direnen bir kavmi uyarıp, korkutman için.” Direnen, yani direnme şöyle, hakkı görüyor, kabul etmiyor, hakkı görüyor, kabul etmiyor. Yani vicdani direnme bu, vicdanlarına uymamak. Ayette de geçiyor, “vicdanları kabul ettiği halde zulüm ve büyüklenme dolayısıyla reddettiler” diyor Allah. Bir zulüm, yani zulme yatkınlık ve büyüklenme, enaniyet. “Kendini yüce görme duygusu nedeniyle yapmadılar, direttiler” diyor Allah, “direnen bir kavmi uyarıp, korkutman için, Biz onlardan önce nice insan nesillerini yıkıma uğrattık. Şimdi ise, onlardan hiçbirini hissediyor veya onların fısıltılarını duyuyor musun?” Tabii ki insanlar onları ne hissedebiliyor, ne de fısıltılarını duyuyor. Ama bakın burada, Kuran’da şuna da işaret var, bu hislerin saklandığı anlaşılıyor. Bütün hislerin ve fısıltıların, bütün konuşmaların da durduğu anlaşılıyor. Sonsuza kadar yok olmaz, biz duyamıyoruz. Normalde ses dalgaları biliyorsunuz ayrıca fizik anlamında da yok olmaz, kaybolmaz, durur. Ama buna rağmen insanlar tabii ölümü istese düşünmeyebilir. Çünkü ölümü düşünmemenin yolları vardır, insanlar bu yöntemi kullanırlar. Mesela ölümü düşündüğünde birden müziği açar, bağırarak mesela, arkadaşlarıyla bağıra bağıra şakalar yapmaya başlar. Veyahut böyle Allah’ı çok unutabileceğini düşündüğü bir mekana gider. Yani gerek ışıklar, gerek renkler, gerek bağırtılar, gerek konuşmalar, mesela boş bir konuşmaya girer böylece beynini uyuşturur, yoksa insanlar yirmi dört saat ölümü düşünmeye göre yaratılmıştır, sürekli ölüm aklındadır. Çünkü en önemli içgüdüdür sonsuz yaşama içgüdüsü vardır insanın, ölüm aklından hiç gitmez insanların. Yani güldüğü anda da, neşelendiği anda da, yerken, içerken de ölüm sürekli onun aklındadır ve en çok ağzının tadını kaçıran konudur insanların. Allah’a inananların şevkini arttırır, Allah’a kavuşma azmi olarak heyecanlarını arttırır ama Allah’a inanmayanların da en büyük azabıdır. Yani bilinç altında onlara sürekli tazyik yapan, sürekli ağzının tadını kaçıran, neşesini kaçıran bir gerçektir. Ona karşı direnmenin sanatını onlar geliştirmiş. Sanat demeyeyim de, sanat çünkü güzel bir söz. Bilimini geliştirmişlerdir.
ALTUĞ BERKER: Bugün Ertuğrul Özkök yazmış Hocam ölümle ilgili, şimdi siz bahsettiğiniz için göstermek istedim.
ADNAN OKTAR: Oku bakayım.
ALTUĞ BERKER:“Annem, babamın ölümünü şöyle anlattı: "Sabah ezanından yarım saat önce uyandı. 'Hafize, ben ölüyorum. Başıma otur bana Kuran oku' dedi. Divana uzandı ve hemen yanındaki pencereyi açmamı istedi. Ben, 'Şükrü saçmalama bir şeyin yok' dedim. O, 'ben biliyorum' dedi. Mecburen Kuran okumaya başladım. Elini omzuma koydu ve 'hakkını helal et' dedi. Sonra üç kere hıçkırdı ve öldü.”
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Biz böyle bir konu konuşmuştuk, Ertuğrul Özkök zannediyorum onu takip ediyor, bizi takip ediyor gördüğüm kadarıyla konuşmalarımızı. Ona paralel bir hatırasını da anlatmış gördüğüm kadarıyla. Bizi izleyen insanların sayısı tahminimizin çok çok üzerinde ve hiç ummadığımız kişiler de izliyorlar. O yönden çok güzel oluyor maşaAllah. Evet devam et oku.
ALTUĞ BERKER:“O sırada sabah ezanı okunuyordu.” Ölümünden bir yıl önce kendisine kanser teşhisi konmuştu. Doktor teşhisini açıklarken hastane odasında ben de vardım. Annem ağlamaya başlamıştı. Ancak babamdan bizi şaşırtan bir tepki geldi. "Hayır ben kanser değilim. Bu, benim tanıdığım bir ağrı ve 30 yıldan beri onu çok iyi biliyorum" dedi. Başındaki dahiliye profesörü akrabamızdı. "Şükrü Abi keşke öyle olsa ama maalesef kanser" deyince babam yine "Hayır kanser değil" diye itiraz etti. Üç gün sonra biyopsi raporları geldiğinde hepimiz şaşırdık. Babam kanser değildi. Ölümden hiç korkmayan bir insandı. Kanser olmadığını bilmişti. Öleceğini de bildi.”
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, şimdi bu önemli, biz bu tarzda doğru bilgileri bize kardeşlerimiz göndersinler. Ben o gün onu özellikle de anlattım, annemden örnek verdim, Ertuğrul Özkök de kendisinden örnek vermiş. Bunlar çok hayati bilgiler, bunları bir araya getirelim. Bizi izleyen kardeşlerimiz, ama tabii doğru bilgiyi ben ayırt ederim, onu konuda bana güvensinler inşaAllah. Bize bunları gönderirlerse hepsini bir kitaplaştırabiliriz de. Yani herkes bildiği, bu konuda, özellikle bu konuda, mesela bu doğru bir bilgi. Ertuğrul Özkök gerçi işte yani çizgi olarak bizden ayrı tabii düşünce sistemi, materyalist düşünceye yakındı bir ara, sonra imani yönde bir gelişmesi var gibi oldu, ama şu an ortalı gördüğüm kadarıyla, en son bildiğim oydu. Ama şu an belki daha gelişmiş olabilir. İmanında bir gelişme olmuş olabilir, çünkü an an insanlar gelişiyorlar, bilemiyorum. Ama zeki bir insan, fakat tabii yanlış olan, hatalı olan çok fazla yönleri oluyor, katılmadığım çok fazla yönleri oluyor, onlar ayrı bir konu. Fakat bu konuda doğru söylediği belli, dürüst bir açıklama bu, doğru bir açıklama ve güvenilir bir bilgi, bunu kullanabiliriz. İnşaAllah.
SUNUCU: Peki Hocam üç kere hıçkırarak ölmesi ne anlama geliyor?
ADNAN OKTAR: Şimdi bakın burada çok önemli bir şey var, diyor ki, “ben öleceğimi biliyorum” diyor. Şimdi net bilgi almış, mesela bu çok önemli bir şey. Bir insan o anlamda bilemez, en fazla “bayılacağım” der. Öleceğini nasıl bilsin bir insan. Ve ölecek olanlar net bilgi veriyorlar bu şekilde, “ben öleceğim” diyor. Hıçkırması canının çıkmasından kaynaklanıyor, zaten ya nefes verme, ya nefes alma şeklinde ölünüyor. Ama bununla alakası yok, diyorlar ya mesela, “huh” dedi ağzından ruh çıktı, öyle değil. Ruh herhangi bir gaz gibi veyahut bir şey gibi değildir. İnsanların tespit edebileceği bir şey değildir. Yani gram veyahut şeyle tespit edebileceği bir şey değil, bir olay değil. Başka boyutta olan bir olaydır. İnsan başka bir boyuta geçiyor, başka bir boyutta bir tespit yapmak mümkün değildir. Nasıl yapacaksın tespiti? Yani ikinci, üçüncü bir boyuttur. Biz ikinci boyuttayız, bu üçüncü boyuttur. Üçüncü boyutta böyle bir tespit olmayacağı için bu söylenen bilgilerin de aslı yok. Ama bilmesi ölümün ve kaderin net delilidir ve önceden bilgi verildiğinin delilidir, çok net. Mesela o gün ben Atatürk’ten de örnek vermiştim. Ama çok iyi olmuş Ertuğruk Özkök’ün böyle, bu açıklamayı yapması, çünkü dolaylı yoldan bu tip bilgilerin gelebileceği. Bir de daha önce söylediğim o kitap vardı, onu bir de bunu böyle kitaplaştıralım. İnşaAllah. Yani böyle metafizik bilgiler olan kişiler, doğru bilgi olan kişiler bize bunları göndersin kardeşlerimiz. Biz de buradan hem anlatırız, yalnız bu konuda bol yalan söyleyenler de olur tabii, yani o konuda bana güvensinler ben ayırt ederim. Mesela bakın Ertuğrul Özkök buna garanti veriyorum, net doğru bu söylediği. Benim söylediğim net doğruydu, annemle ilgili olan net kesin doğru yani, bir de çok fazla şahidi var, bir kişi, iki kişi değil. O gün zaten otobüs şirketinden bilet alınmış yani gitmiş, artık ispatlı gece yarısı gitti yani. Niye gitsin gece yarısı? Hepimizi kaldırdı, hayatta hiç yapmadığı bir şeydi annemin. Daha önce anlatmıştım ama kısaca anlatayım, annem bir gün akşam kalktı gece 03:30 gibi falan, “ben İstanbul’a gideceğim” dedi, Ankara’dayken, biz çocuğuz hepimiz şaşırdık. “Sen ne yapıyorsun?” dedik, çünkü bayağı garip bir durum, ağlıyor üstelik. Sabah gidersin dedik.
ADNAN OKTAR: “Sabah gidersin” dedik, “sabah 07:30’da”. “Yok” dedi, “babam öldü” dedi, “rüyamda gördüm” dedi. “Gideceğim” dedi. Dedik “rüyayı insan görebilir ama inşaAllah o öldüğünü göstermez” dedik. Değil mi? Nereden bilecek. Görebilir. Herkes görebiliyor çünkü sevdiğini. Ama demek ki çok net ve kesin gördü ki bu kadar etkilenmiş. Hemen bilet aldık, gittik. Ailece gittik. İstanbul’a annem ulaştı. Gece hakikaten 03:00’te, o rüya gördüğü saatte dedem ölmüş. Yani bu çok acayip. Çok şaşırtıcı, annem de böyle üç, dört tane vaka var yani, net vakalar. Bir tanesi buydu. Çok net ispatlı, şahitli. Şimdi mesela bu Ertuğrul Özkök’ün de bu da çok ispatlı, şahitli. Maşallah. Bunlarda mesela en az yüz vaka olursa çok çok iyi olur. Yani acayip yaygındır. Çok bilinen bir şeydir. Ölümden önce bildiriliyor şahıslara. Çoğu insana bildiriliyor. İnşaAllah. Evet. Yani bir tek bu konu değil yani metafizik konularda da öyle ispatlı olan, net olan delilli bilgi varsa bana versinler.
Mesela, geçenlerde benim bir arkadaşım bana anlattı çok dürüst bir arkadaşım. Urfalı. “Hocam” dedi, “bizim küçükken mağazamızda bir hırsızlık vakası olmuştu” dedi. O zaman onu cinciye götürmüşler. Çocukken bu görmüş oradaki adamları, şahısları falan, tamamını detaylı anlatıyor. “Gittik” diyor, şu başparmağına Arapça bir yazı yazmış adam, herhalde Kuran ayeti mi yazdı, bilmiyorum. Ama yaklaşık anlatıyorum, yani çok detaylı anlatmıştı. Bir şeyler söylemiş. O da onu tekrar etmiş. Hz. Süleyman (a.s.) ile ilgili bir şeyler söylemiş. “Hz. Süleyman (a.s.)’nin kapısı açıldı” mı demiş. Yani tam hatırlayamadım. “Elimde” diyor, “ekran şeklinde burada oluştu görüntü” diyor. O hırsızlığa ait görüntü. “Müthiş korktum” diyor. “Gittim, elimi yıkadım” diyor, “yine görüntü devam ediyordu” diyor. “Yine gittim” diyor, “yeniden yıkadım” diyor, “bayağı korktum” diyor. “Elimi silkeledim” diyor. “En sonunda kayboldu görüntü” diyor. “Adamları gördüm” diyor, yani “net, küçük ekran şeklinde” diyor. İnşaAllah. Şimdi o şahısları bulduracağım, yani o ilgili kişileri. Yalnız sadece çocuklarda oluyor, yani sabi olması gerekiyormuş, günahsız, sabi çocukta. Onun tırnağının üzerine yazdıklarında ekran şeklinde görünüyormuş. Yani Hz. Süleyman (a.s.) ile bağlantılı olması, yani Süleyman (a.s.) ile ilgili ayetin yazılmasından sonra, zannediyorum onunla ilgili bir ayet yazmış, onunla oluşması da çok büyük bir olay. Çünkü Hz. Süleyman (a.s.) da Belkıs’ın tahtını getirttiriyor. Kadına soruyor; “bu muydu?” diyor. “Evet” diyor, “aynısı, tıpkısı, aynen bu şekildeydi” diyor. Halbuki tahtı ta kilometrelerce, yüzlerce kilometre ötede. Ama tahtını soruyor. Mesela “bu muydu?” diyor. Allah-u alem böyle bir ilim var demek ki, gizli bir ilim. Urfa da tam Peygamberler diyarıdır. O ilim böyle elden ele, elden ele nakledilmiş anladığım kadarıyla. Bu zamanımıza kadar gelmiş. Şimdi onu araştıracağım. Yani nasıl olmuş bu olay. Çok daha detaylarını bunu kardeşlerimize de sunacağım, anlatacağım.
Evet. “Selamun aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühü Sayın Adnan Oktar Hocam. Size Allah rızası için büyük bir çağrım olacak, Gazze’ye giden gemileri İsrail askeri gemileri uluslararası denizde operasyon yapmak üzere ve gemilerdeki canlı yayını elektronik sinyal göndererek kesiyorlar. Çünkü operasyon yapacaklar. Helikopterlerden Gazze’ye giden sivil insan ve yardım eşyaları da taşıyan gemilere İsrail askeri girecekmiş. Askeri girecekmiş evet. Şu an gemileri üç İsrail gemisi takip ediyor. İHH’nın yayınladığı internet yayınında bunları izleyebilirsiniz.” ihh.org.tr canlı yayın diye bir şey varmış. www.ihh.org.tr. Canlı yayın. “Yayın gidip gidip geliyor. İnşaAllah gemideki insanlara bir şey yapmazlar. Allah rızası için medyada politika bu insanlık dramına karşı bir şey yapın. Adnan Hocamız Kuran’la ilgili bir şeyi anlatırken “bir sır söyleyeceğim” gibi bir şey dedi. O sırrı nereden biliyor? Bir de neye göre sır? Lütfen yardım edebilirseniz.” “Adnan Hocamız Kuran’la ilgili bir şey anlatırken bir sır söyleyeceğim” gibi bir şey dedi. Tamam, Kuran’da çok fazla sır var. Evet. “O sırrı nereden biliyor?” Hadislerden biliyorum, Bediüzzaman’ın eserlerinden biliyorum. Bileceğimiz kaynak çok inşaAllah. “Bir de neye göre sır?” Bazı sözler vardır, “her bildiğin doğru olsun” derler, Bediüzzaman’ın sözüdür, “her bildiğin doğruyu her yerde herkese söyleme” derler. Yani söylenmez tabii. Zamanı gelince söylenir. “Yardım edebilirseniz.” Benim kanaatim böyle bir şey olmaz inşaAllah. Ama karşılıklı anlayışlı davranmak gerekiyor. Yani gelsinler adamlar baksınlar gemilere, bakmalarında bir şey yok. Ama tabii uluslararası bir garanti de verilmesi gerekiyor. İsrail biraz tabii stres altında, biraz korku gibi bir şey yaşıyorlar. Hiçbir şey olmayacağına dair bir güvence verilebilir. Göz göre göre silah sevkiyatı yapılmayacağı belli. Bütün dünyanın gözü önünde silah veya bomba mühimmat götürülmez. Kimse böyle bir şey yapamaz. Yapacaksa gizli yaparlar zaten. Dolayısıyla bu konuda İsrail’in anlayışlı davranması, nezaketli bir üslup kullanması İsrail’e karşı dünyada sempati ve sevgi meydana getirir. Şefkat meydana getirir. Böyle nezaketli güzel bir girişim olursa hem kardeşlik duyguları da pekişir. İnşaAllah. Ama ateist masonluk fitne çıkarmak isterse, olay çıkarmak isterse, Musevilerle Müslümanları birbirine düşürmek isterse buna ne Musevi dindarlar müsaade etsin, ne de Müslümanlar müsaade etsin. Yani biz böyle bir oyuna gelmeyiz. Çünkü insancıl amaçlı yapılan bir şey, Allah rızası için yapılan bir şey. Ama her noktasından İsrail’in gözü önünde yaparlarsa, yani İsrail devlet görevlilerinin gözü önünde yaparlarsa onların da kafasında bir izdifam kalmaz. Rahat ederler. İnşaAllah.
ALTUĞ BERKER: Evet inşaAllah Hocam. Siz her zaman açıklarsınız Hocam. İnşaAllah Türk İslam Birliği’nde İsrail de olacak, Ermenistan da olacak. Rusya da olacak diye. İsrail daha evvel altı yüzyıl süren bizim Osmanlı İmparatorluğu’nda ne kadar rahat ettiklerini bizzat kendi genelkurmay başkanları, başbakanları anlatıyordu Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Aslında tabii, masonlar yani ateist masonlar.
“Başbuğ’dan Osmanlı’ya övgüler.” MaşaAllah.
ALTUĞ BERKER: Evet Hocam maşaAllah. Genelkurmay Başkanımız, Mısır’ın başkenti Kaire’de Türk şehitliğini ziyaret etmiş. Orada Ortadoğu’da Balkanlar’da pek çok şehitlik olduğunu belirterek bu durumun Osmanlı’nın büyüklüğüne işaret ettiğini söylemiş Hocam.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, her yerde şehitlerimiz var, değil mi?
ALTUĞ BERKER: Evet maşaAllah.
ADNAN OKTAR: Çok büyük bir güzellik inşaAllah. Yani özetle Müslümanlarla Musevileri savaştırmak için şeytani bir lobi sürekli faaliyet halindeler, oyun halindeler, bunu kıracağız. Yani Mehdiyet devrinde Hz. İsa (a.s.)’nin nuzulü devrinde böyle bir oyun olmaz. Yani Kıyamet çok yakın. Böyle bir ortamda bir avuç Musevi var, bir avuç da Müslüman var orada, her iki taraf da zor da zaten. Niye birbirini kırıp geçirsinler. Niye olay çıksın? Aman sakın öyle bir şeye gerek yok. Ama bir insan bir şeyden çekiniyorsa, ona güvence vermek bir ahlak gereğidir. Mesela yeni tanıştığın bir insana dersin, “ben güvenilir bir insanım. İyi bir insanım” dersin. Yani gerekçelerini gösterirsin, “bak şuradan şuradan beni sorabilirsin, tanıyabilirsin, hayatım ortada” dersin, değil mi? Güvence verirsin. “Selamun Aleyküm” dersin. Adam seni bilmiyor, tanımıyor. Tedirgin olabilir. Şimdi orada da öyle. Gemiler gelmiş, tedirgin olabilirler. Baksınlar, “gelin arkadaşlar” dersin. “Geçin, bakın istediğiniz gibi neye bakıyorsanız bakın.” “Götüreceğimiz yere de birlikte gidelim, beraber gidelim.” Bu kadar, başka bir şey yok, karışık bir şey yok. “Ama biz buna rağmen yardım yaptırmak istemiyoruz. Oradaki çocuklar ezilsin, ölsün bizi ilgilendirmez,” Allah-u alem diyemezler bunu. Rezil rüsva olur bunu kim derse, zaten hiçbir kimse söylemez. Ayrıca benim tanıdığım Museviler çok hoş, güzel insanlar. Güzel huylular yani akıllarının uçundan bile öyle bir şey geçmez.
ALTUĞ BERKER:Hocam Sayın Başbuğ, Genel Kurmay Başkanımız; bu kutsal yerlerde 4500 şehit verdiğimizi, bu yerlerin savunulması için 4500 kişi gönderilmiş, şehit olmuşlar. “Ruhları şad olsun” diye konuşmuş Hocam.
ADNAN OKTAR:MaşaAllah, maşaAllah, Orgeneral Başbuğ, Genel Kurmay Başkanımız, böyle çok güzel sözler ediyor, çok güzel konuşmalar yapıyor. O yüzden ona karşı sevgimiz de gün be gün artıyor, muhabbetimiz artıyor. En başından beri böyle çok güzel sözler etmesi, mesela “’Allah, Allah!’ diye bizim askerimiz düşmana saldırır” dedi. Ondan sonra, mukaddes yerlere karşı muhabbetini, sevgisini belirtti. Hep böyle imani, Kurani güzel sözleri oluyor. Şehit cenazelerinde namaz kıldı defalarca. Onun için tertemiz bir Müslüman evladı ve yiğit bir Türk evladı. Allah doğru yolda, hak yolda başarılı kılsın, inşaAllah. Berker Hocam zat-i alinizin sorusu var mı?
ALTUĞ BERKER:Estağfurullah Hocam. Eğer uygun görürseniz, sevimli canlılardan gösterebiliriz Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Şu öndeki var ya şu, ben bunu yerim. İyi ki yanımda yok. İkisi de süper tatlı. Bir de birbirleriyle arkadaşlıkları çok güzel bunların. Ne yapmış kulağı böyle? Ne hoş şeymiş bu öyle, maşaAllah. MaşaAllah, bayağı süslü. maşaAllah. Annesi tutmaya çalışıyor, o da afacan. Ama hayret Allah’ın mesela onlara şefkat vermesi, yavru canlı normalde bizim bildiğimiz bunu alır parçalar yani yer, tabii. Müthiş nezaketli ve müthiş itinalı, asla zarar gelmemesine dikkat ediyor. Titizlikle koruyup, kolluyor, yalıyor, seviyor, yiyecek getiriyor ona, hiçbir şekilde zarar gelsin istemiyor ona. MaşaAllah. Bak bir şeyden korkmuş. MaşaAllah, gagaları da vernikli gibi. O dili böyle kırt diye ısırmak lazım böyle. MaşaAllah, elhamdülillah. Hep Allah’ın Rahman, Rahim isminin tecellileri. Allah’ın ahlakının, Allah’ın sevgi anlayışının, nur anlayışının yani yaratılışın, bizim anlamamız için söylüyorum, güzel tecellileri. Mesela Allah’ın ahlakı yüzlerinde çok tatlı görünüyor, maşaAllah. Tecelli olarak inşaAllah. Baksana sarılmış. Oo keyfi de yerinde. Kahkaha ile gülüyor gibi olmuş bayağı güzel. Hatıra fotoğrafı çektirmiş bunlar da. Oyuncağına sarılmış. MaşaAllah. Böyle güzel resim olursa bize gönderebilir arkadaşlarımız, onları da yayınlarız. Önemli böyle bilgiler olursa yine yayınlayabiliriz.
Mesela bak Urfalı da o kardeşimizin olayı çok önemli yani parmağının üzerinde öyle bir görüntünün oluşması. Defalarca yıkaması ondan sonra geçmemesi ve “aynısıyla gördüm” diyor. Net böyle ekran şeklinde. Demek ki böyle bir fizik kanunu var. İnsanların bilmediği, Allah’ın yarattığı bir kanun var ve bu kolayca oluşabiliyor. Şimdi oraya, Urfa’ya göndereceğim arkadaşımızı, diğer arkadaşlarla beraber göndereceğim. Yani o bir ocak anladığım kadarıyla, onun takibine bakacağım, nasıl oluyor yani? Nasıl, cinlerle bağlantıyla mı oluyor, başka bir ilim mi var? Bilinmeyen bir şey olduğu anlaşılıyor, ne olduğunu çözmeye çalışacağım. Urfa’da da bu konuda bilgisi olan kardeşlerimiz bize bilgi gönderirse çok iyi olur.
SUNUCU 1: Hocam cinlerle bağlantıyla ne olabilir, en fazla?
ADNAN OKTAR:Hakka, İslam’a hizmet olur, Hz. Süleyman (a.s.) nasıl hizmet etti. Bilgi alabilirsin, istihbarat sağlayabilir. Bir yerde olan bir şeyi, mesela Müslüman’ın aleyhine olan bir bilgiyi almak mümkün oluyor.
SUNUCU 1: Geçmişe dair.
ADNAN OKTAR: Geçmiş evet, gelecek olmaz, halihazırda yaşanan ve geçmiş.
SUNUCU 1:Yani hep doğruları mı bildirirler?
ADNAN OKTAR:Yani eğer Müslüman cinse, aklı başında ise, deli-meli değilse, böyle cins cin değilse doğruyu bilir evet. Ama işte iyi terbiyeli, akıllı, Allah’tan korkan cin olması lazım.
SUNUCU 1:Peki onlarla iletişim kurmak günah mıdır Hocam?
ADNAN OKTAR:Yok. Ama genellikle yalan söylerler. Halkın çağırdıkları genellikle dinsiz cinlerdir. Psikopatlık yaparlar böyle, abuk-subuk dengesiz konuşmalar yaparlar. Vakit alırlar. Ama Müslüman cinse, makul olur yani, soru sorduğunda doğru cevap verir. Dengeli hareket eder yani insanın vaktini almaz. Saygılı konuşur, soru sorduğunda biliyorsa doğrusunu söyler. Yoksa uğraştırmaz. Ama milletin cin çağırması, gençler yapıyorlar aralarında falan.
SUNUCU 1:Evet hep günah diye biliyordum biz.
ADNAN OKTAR:Yok niçin günah olsun. Ama hayır onlar ‘ruh’ diyor. Ruh gelmez.
SUNUCU 2:Ruh diye çağırılıyormuş ama gelen cinmiş.
ADNAN OKTAR:Cin tabii, onlarla dalga geçiyorlar inşaAllah. İşte falancanın ruhu... olur mu? Cinlerin onlarla eğlenmesi. Ama güzel bir özellik olarak bir daha söylüyorum. Cinleri çağıran herkese söylüyorum, cinleri çağırdıklarında benimle ilgili hüsn-ü şehadet ediyorlar. Yani çok güzel hüsn-ü zanları var. Bilenler çağırsınlar sorsunlar ‘Hocamız hakkında bilgi istiyoruz’ desinler. Bakın ne söylüyorlar, hepsi istinasız çok hüsn-ü zanla, çok güzel söz ediyorlar.
SUNUCU 1:Neden o kadar güzel söz ediyorlar?
ADNAN OKTAR:Seviyorlar beni.
SUNUCU 1:Aranız iyi o zaman.
ADNAN OKTAR:Yani tabii ki iyi, ben onları seviyorum, onlar da beni severler inşaAllah. Yani şöyle; benim doğrudan bir bağlantım olmuyor ama bu konuda uzman olan arkadaşlarım var. Yani iyi bilen arkadaşlarım var, onlar kanalıyla bilgi alıyorum, inşaAllah.
Kuran’dan bir ayet okuyup biterelim, inşaAllah. Şeytandan Allah’a sığınıyorum. Hac Suresi’ni açmışsınız. “İşte Biz onu (Kur'an'ı) apaçık ayetler olarak indirdik; şüphesiz Allah, dilediğini hidayete yöneltir.” Kimini hidayete yöneltiyor, kimini de küfre yöneltir Allah. Yani delalete düşürür. “Gerçekten iman edenler, Yahudiler, yıldıza tapanlar (Sabii) Hıristiyanlar, ateşe tapanlar (Mecusi) ve şirk koşanlar; şüphesiz Allah, kıyamet günü aralarını ayıracaktır. Doğrusu Allah, her şeyin üzerinde şahid olandır.” Şeytandan Allah’a sığınıyorum. “Görmedin mi ki, gerçekten, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu Allah'a secde etmektedirler. Birçoğu üzerine azap hak olmuştur. Allah kimi aşağılık kılarsa, artık onun için bir yüceltici yoktur.” “Aşağılıktır artık” diyor Allah. “Şüphesiz Allah, dilediğini yapar. “Şüphesiz Allah dilediğini yapar.”
Evet, bir dakikamız kaldı. Ne yapalım? Bitirebiliriz inşaAllah.
SUNUCU 1:Peki. HarunYahya.Tv sitesinden 24 saat yayınımızı takip edebilirsiniz. Soru ve görüşlerinizi ahirzamansohbetleri@hotmail.comadresinden gönderebilirsiniz. HarunYahya.net, HarunYahya.org adreslerinden Hocamızın tüm eserlerini ücretsiz olarak indirebilirsiniz. Bizi yarın 22:00’dan itibaren HarunYahya.Tv, Mavi Karadeniz Radyo ve Asu Tv ekranlarından takip edebilirsiniz. Yayınımıza HarunYahya.Tv’den devam edeceğiz. Hoşça kalın, esen kalın.
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Başlıklar
Devamı ...Evrimcilerin İtirafları
Devamı ...
Adnan Oktar Diyor Ki...
Devamı ...Ahir Zamana ait Yeni Bilgiler
Devamı ...Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...Evrim Sözlüğü
Devamı ...