SUNUCU:İyi akşamlar sayın izleyicilerimiz ve dinleyicilerimiz. Bu akşam Harun Yahya Tv, Mavi Karadeniz Radyo ve Güneydoğu Olay Tv’den canlı olarak yayınlanan ‘Adnan Oktar ile Gece Sohbetleri’nde yine birlikteyiz. Bu akşam birbirinden önemli konuların yer alacağı programımıza bilmediğiniz, merak ettiğiniz, aklınızda kalan sorularınızla bizlere e-mail ile ulaşabilirsiniz.
E-mail adresimiz AhirZamanSohbetleri@hotmail.com. Bugün konuklarım Sayın Altuğ Berker ve Harun Yahya müstear ismiyle 300’ü aşkın kitap yazarak dünyaca tanınan Sayın Hocam Adnan Oktar.
Hoş geldiniz. Nasılsınız Hocam?
ADNAN OKTAR: Hoş bulduk efendim. Allah razı olsun, sizler de iyisiniz?
SUNUCU:İyiyim, teşekkür ederim.
ADNAN OKTAR: Allah’a hamdolsun, maşaAllah.
SUNUCU:Nasıl başlamak istersiniz Hocam?
ADNAN OKTAR:Ne anlatalım Berker Hocam?
ALTUĞ BERKER:Estağfurullah Hocam. Ben sadece sizin birkaç gündür söylediğiniz, iki gündür daha doğrusu söylediğiniz bir hatırlatma vardı, Risale-i Nur talebesi kardeşlerimize. Orada, “zamanı geliyor” “İslam Birliği’nin zamanı geliyor” ifadesini düzeltsinler demiştiniz onu düzeltmişler Hocam. O köşede şu anda "Bu zamanın en büyük farz vazifesi İslam Birliği’dir’’ diye yazmışlar.
ADNAN OKTAR:MaşaAllah, bak doğrusu budur, inşaAllah. Yavaş yavaş oluyor havası olmaz, inşaAllah.
Berker Hocam, bu Saadet Partili kardeşlerimizin mitinginde hahamlar da yürüdüler, değil mi?
ALTUĞ BERKER:Evet Hocam.
ADNAN OKTAR: Fotoğraflarını da gördük. Hani Yahudilerle görüşülmüyordu, hani benim görüşmem yanlıştı, hani her tuttuğumuz yerde işte öldürmemiz gerekiyor veyahut nefret etmemiz gerekiyordu? Böyle abuk sabuk laflar ediyorlardı. Saadet Partisi son derece dindar zemini olan bir topluluk, değil mi? İnşaAllah. Peki bu insanlar niçin görüşüyorlar? Hem de her gördükleri yerde bağırlarına basmışlar, şefkat, muhabbet göstermişler. Demek ki doğru hareket etmişler, demek ki ben de doğru hareket etmişim. Eninde sonunda dediğime gelindiğine göre.
SUNUCU:Demişler ki; “Muhterem Hocam, Said Nursi Hazretleri’nin akılla ilgili şu sözünden yola çıkarak Ahir zaman için Türk-İslam Birliği’nin kurulması için yönlendirmemiz gerekir diyebilir miyiz?” diye sormuşlar. “Mesela; akıl bir âlettir. Eğer Cenab-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan, öyle kötü ve sıkıntı veren, rahatsız edici bir âlet olur ki; geçmiş zamanın acılarını ve gelecek zamanın dehşetli korkularını senin bu bîçare başına yükletecek, bereketsiz ve zararlı bir âlet olarak aşağı derecesine iner. Eğer her şeyin gerçek sahibi olan Allah’a satılsa ve onun hesabına çalıştırsan akıl, öyle tılsımlı bir anahtar olur ki: Şu kâinatta olan sınırsız rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sahibini, ebedi mutluluğa hazırlayan Allah’a giden doğru yolu gösterenin derecesine çıkar.” Urfa’dan, Akif Bey bu şekilde bir e-mail ile bize ulaşmışlar ve Hocamıza soruyorlar.
ADNAN OKTAR:Allah Allah, Üstad ne kadar güzel ifadelerde bulunuyor maşaAllah. Mesela diyor “akıl bir alettir” bu çok güzel bir benzetme. “Eğer Cenab-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan,” yani “bu akıl tamamen Allah’a aittir” deyip, “Allah’a teslim olarak, aklı Allah’a bırakmaz da kendine ait olduğuna inanırsan” diyor, “öyle kötü ve sıkıntı veren bir alet olur ki,” Allah Allah, ne kadar güzel. Bak; “öyle kötü ve sıkıntı veren bir alet olur,” “başınıza bela olur aklınız” diyor, değil mi? Hakikaten vesveseler, korkular, tedirginlikler, huzursuzluklar. “Geçmiş zamanın acılarını,” “geçmişin de muhasebesini yapar” diyor, sürekli şu şunu demişti, bu bunu demişti, şu şunu demişti, “onun acısını çeker” diyor. “Ve gelecek zamanın dehşetli korkularını’’ birçok vesveseleri; hastalık, ölüm, yaralanma. “Gelecek zamanın dehşetli korkularını senin bu bîçare başına yükletecek,’’ zaten insanın nefsi zayıf, bedeni zayıf. “Başına yükletecek, bereketsiz ve zararlı bir âlet aşağı derecesine iner.” Yani “çok zararlı bir alet haline gelir” diyor, “başına bela olur” diyor. “Eğer her şeyin gerçek sahibi olan Allah’a satılsa” yani Allah’a insan kendini tam teslim etse, bıraksa “ve onun hesabına çalıştırsan;’’ yani aklı sadece safiyane Allah rızası için kullanırsan, “akıl, öyle tılsımlı bir anahtar olur ki;” bakın burada çok şahane bir vurgu yapmış; “öyle tılsımlı bir anahtar olur ki;” burada olayın boyutunu çok şahane ifade eden bir kelime kullanmış, “tılsımlı’’ diyor, çok müthiş bir ifade. “Şu kâinatta olan sınırsız rahmet hazinelerini” bak, “sonsuz” diyor sonsuz “rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar.” Yani çok şahane konuşma imkanı oluşur ama rahmet her şeyde; bereket, bolluk, dünya hakimiyeti, başarı, sağlık, sıhhat, iyilik, güzellik, Cennet, her şey, Allah’ın rızası. “Ve bununla sahibini, ebedi mutluluğa hazırlayan Allah’a giden doğru yolu gösterenin derecesine çıkar.” “Ve bununla sahibini ebedi mutluluğa hazırlayan,” bak aklın sahibi kim? İnsan, değil mi? “Sahibini ebedi mutluluğa hazırlayan bir alete dönüşür” diyor, akıl. “Ve Allah’a giden doğru yolu gösterenin derecesine çıkarır.” Yani “Allah’a giden, doğru yolu gösteren bir mekanizmaya dönüşür” diyor, “bir sebebe, bir mürşide dönüşür, akıl” diyor. Şahane, çok güzel. Urfa’dan Akif Kardeşimiz göndermiş. “6. Söz, orijinal sayfa 29” diyor, çok güzel. Bakın benim istediğim böyle; kısa özlü herkesin anlayacağı gibi yani tam konularımızı kavrayan, kapsayan olursa çok güzel olur.
SUNUCU:İsterseniz başka bir e-mailimizle devam edelim. Nasıl istersiniz?
ADNAN OKTAR: Tamam öyle yapalım, inşaAllah.
SUNUCU:“Sevgili Hocam, sizin yıllardır Allah yolunda gösterdiğiniz çabayı çok takdir ediyorum ve sizin takipçinizim. Hicr Suresi, 91’den 99’a kadar Rabbimiz aşağıdaki ayetleri buyuruyor. Siz en hikmetli şekilde takdir edersiniz sevgili Hocam, saygılarımla.” Erdem Yiğitalp yazmış ve ayet de şöyle: “Ki onlar Kur'anı parça-parça kıldılar. Rabbine andolsun, onların tümüne (bunu) soracağız. Yapmakta oldukları şeyleri. Öyleyse sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklere aldırış etme. Şüphesiz o alay edenlere (karşı) Biz sana yeteriz. Ki onlar, Allah ile beraber başka İlahları (ortak) kılmaktadırlar; onlar yakında bilip-öğreneceklerdir. Andolsun, onların söylemekte olduklarına karşı senin göğsünün daraldığını biliyoruz. Sen Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol. Ve yakîn sana gelinceye kadar Rabbine ibadet et.”
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, maşaAllah. Şeytandan Allah’a sığınırım. Erdem Yiğitalp, çok güzel maşaAllah. “Ki onlar Kur'anı parça-parça kıldılar.” Bir kere bu zamanımızda yaşanıyor birçok mezheplere ayrıldı. Birçok ekollere ayrıldı Müslümanlar, Kuran’ı bir kısmı başka yorumluyor, bir kısmı başka türlü yorumluyor. Bir kısmının helali ayrı, bir kısmının haramı ayrı. Mehdi (a.s.) devrinde bu tamamen ortadan kalkacak bir kere, bu bir güzellik olarak zuhur edecek inşaAllah. Aynı sahabe dönemi gibi olacak. “Rabbine andolsun, onların tümüne (bunu) soracağız.” Allah bunun bir suç olduğunu söylüyor yani Kuran parça parça, Müslümanlar da parça parçalar. Halbuki hepsinin tek ve bütün olması lazım inşaAllah. Bu parçalanmayı Allah; “tümüne soracağız’’ diyor. Kim parçalandıysa, bölündüyse ona soracağız, diyor veya bölünmeyi savunduysa, Kuran’ı parçalanmayı savunduysa soracağız. “Yapmakta oldukları şeyleri. Öyleyse sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklere aldırış etme.” Yani hakkı açık açık anlat, diyor. Hem Mehdi (a.s.)’ye işaret var burada ama birinci dereceden Peygamberimiz (s.a.v.)’e işaret var. Müşrikler Kuran’ı parçalamaya yönelik tavır gösteren kişilerdir aynı zamanda yani Kuran’ı kendi kafasına göre yorumlar, bir başka şekilde yorumlar, değişik yorumlar yaparlar. Şimdi Cenab-ı Allah burada ayrı bir konuya daha geçiyor; “şüphesiz o alay edenlere (karşı) Biz sana yeteriz.” Benim Alay Denen Zulüm diye de bir kitabım vardır. Şimdi alay insanın zavallılığının, aczinin bir ifadesi olarak birçok yerde tezahür eder. İnsanlar tek başınayken alaya pek yanaşmazlar. Acz içindedir, hakkı görürler, Allah’ın varlığını anlar. Mesela Allah hakkında kitap yazan bir kişi var, güya kendince alay ediyor ama onun tek dünyasında Allah’ı sürekli düşündüğünü anlıyoruz. Çünkü Kuran ayetleri de yazmış ve onun sıkıntısı içerisinde. Allah’a inanıyor fakat inanmak da istemiyor, direniyor Allah’a karşı. Yani Allah inancına karşı direniyor. Bu yüzden de kendini alaya vererek rahatlatmak istiyor. Ama alayı yaparken de kitlenin onu desteklemesini istiyor. Alay topluluk halinde yapılan bir eylemdir, kişi tek başına alay yapamaz. Alay da genellikle mukaddesata karşı insanların ruhundaki direnmedir. Yani o direnmeyi böyle ifade ederler, bu tarzda ifade ederler. Mesela Ahiret inancı sıkar onları, çok rahatsız eder. Nasıl kurtulsun? Cehennemle ilgili alay eder, Cennetle ilgili alay eder, onlarla ilgili fıkralar anlatır. O bunaldığı için, o fıkraları anlattıkça o bir parça o inanç üzerinden gider. Gittiğinde de Ahiret korkusunu bir parça izale ettiğini, azalttığını düşünür. Rahatladığını düşünür. Halbuki öbür türlü de zaten sonsuz yok olmayı düşünüyor. Sonsuz yok olma Cehennemden daha beter onun için. Çok dehşet vericidir bir şeydir bir insan için. Sonsuza kadar bir daha yok oluyor, sonsuza kadar. Cehennemde yine tanıdıklarını görme ihtimali var. Belki Allah’ın affetme ihtimali var, değil mi? Yine yeniden Cennete girme ihtimali var ama orada hiç kurtarırı yok onun, hiç kurtuluşu yok. Onun için alay toplumda çok yaygın. Mesela televizyonda bazen üniversiteli gençleri topluyorlar, bir şahıs güzel konuşan, akıcı konuşan ama boş konuşan birisi oluyor, onları topluyor. Programın ağırlığı alay üzerine kurulu, oradaki gençler de topluluk psikolojisiyle bir rahatlık, herkes benim gibi düşünüyor, herkes aynı kafada düşüncesiyle sanki ortak bir fikir varmış gibi tavır gösteriyorlar. Mesela o bir alay ettiğinde, bir şey yaptığında ortak alkışlıyorlar. Bu kadar insanın aynı fikirde olması mümkün değildir. Mutlaka, mesela gıcık olsa da alkışlıyor, beğense de alkışlıyor, anlamasa da alkışlıyor. Bu topluluk psikolojisinin bir gereğidir. Çünkü o topluluğa orada uymazsa onun dışlanacağını, kendisinin dışlanacağını düşünür. Genel kabul görmek için onlarla aynı fikirde olduğunu göstermek ister. Aynı kıyafetleri giyer, aynı biçimde oturur, yiyecekleri aynı şekilde yer, gülüşleri aynı olur; alayları, esprileri aynı olur. Mesela birisinin alay ettiğini gördüğünde o alay ona etkili olduysa aynı alayı, tekniğini geliştirerek bir başkasına uygular. Yani kendisinde etkili olan şeylerin üzerinde durur. Kendisinde etkili olmayan şeyi yapmaz insanlar. Yani hangi alay ona etkili olduysa, o da gider onu başkasına uygular. Çünkü tecrübe ettiği için onda da etkili olacağını zanneder. Halbuki alay iman eden de etki etmez; imanı zayıf olanda ve aklı zayıf olanda veya aklı olmayanda etkili olur alay. Aklı olmayanda şiddetli komplekse sebep olur. Ya büyüklük kompleksi, ya küçüklük, aşağılık kompleksine sebep olur. Ama mümin doğrudan Allah’ın ruhunu taşıdığını bildiği için, Allah’ın yarattığını bildiği için, bedenin ve ruhun tamamen Allah’a ait olduğunu bildiği için, kader içinde yaşadığını bildiği için ve karşıda onu konuşturanın da Allah olduğunu bildiği için çünkü alay edeni de Allah yaratır. Ona nasıl cevap vermesi gerektiğini de Allah gösterir. Dolayısıyla bir farklılık, bir üstünlük vardır Müslümanlarda. Ama imansız tabii bunu çıkaramaz, çıkaramadığı için de etkili olduğunu zanneder. O debelenir de debelenir, debelendikçe de batar. Alayın toplumda uygulanış şekilleri çok yaygın. Mesela siyasette alay vardır; çok kötü oluyor, ben görüyorum. Böyle laf dokundurmalar, karşılıklı yani o ona bir laf dokunduruyor, o ona bir laf dokunduruyor, o ona laf dokunduruyor. Kimi laf dokundurana meşru savunma yapıyor, o da makul görünüyor. Mesela hakikaten güya kendince nükteli bir dokundurma yapıyor, alay. Ama o da meşru savunmayla cevap veriyor. Bu alay değildir tabii. Ama bazen de karşılıklı alay da olabiliyor. Mesela siyasette de görüyoruz bunu. Üniversite öğrencilerinde vardır alay, kendi aralarında. Lisede alay vardır, liselilerin ayrıdır; ortaokul alay stili çok daha ayrıdır. Şaka üslupları, birbirlerine küçük düşürme üslupları daha ayrıdır. Hepsini tenzih ederim de bir kısmında, bazılarında çok ilkel, çok basit. O akıl düzeyiyle orantılı olur böyle, kültür düzeyi ve görgü düzeyiyle orantılı olarak gelişir. Kültürü ve bilgisi arttıkça alayın çirkin kalitesi de artar, çirkin derinliği de artar. Ama mesela ilkokul çocuğunun yaptığı alay çok daha ilkeldir, yapmayanları tenzih ederim tabii. Mesela görgüsüz, cahil yetişen birinin alayı da berbat olur, çok daha değişik olur. Veyahut mesela Afrika’nın vahşisi bile gittiğinde, Afrika’da yetişmiş, orada yetişmiş bir insan, onun da kendine has bir alayı vardır. Onun da gülme şekilleri vardır, değil mi? Böyle kendince, kendi kültürü içerisinde alay mantığı vardır. Fakat Müslüman bunların hepsinin üzerinde, Müslüman bir laboratuvardaki bir doktor gibidir. Hepsinin üzerinde onları inceler. Yani gerçek müminler kendini bir doktor gibi görür; onları hasta gibi görür, onları inceler ve hikmet görür onlarda, hayır görür. Allah’ın Kuran’da belirttiklerinin aynısının olmasından dolayı o Allah’ın yarattığı laboratuvarda onları müşahade eder; Kuran’ın hakikatlerini gördükçe de Allah’a sığınır, Allah’a olan sevgisi artar, imanı artar. Çünkü tam Kuran’da dendiği gibi olur. Mesela bütün Peygamberlere alayın şekli aynıdır, bakarsanız, aşağı-yukarı tıpa tıp aynıdır. Stilleri, üslup, yöntem. Kuran o yüzden hepsini teker teker vermiştir, Cenab-ı Allah Kuran’da. Ama hep kitle psikolojisiyle yapılmıştır. Mesela Hz. Musa (a.s.)’nın devrinde Firavun alay ediyor kendince fakat topluluğa yönelik yapıyor. Mesela diyor ki; Hz. Musa (a.s.) bir şey söylüyor, “duyuyor musunuz, işitiyor musunuz?” diyor. Adamlar sağır değiller, tabii işitiyorlar. Yani münasebetsiz. Orada, o bir alay girişi kendince, “işitiyor musunuz?” Yani örtülü alay ediyor kendince. “Ne kadar acayip konuştu, ne kadar şey konuştu” demiyor da ama onu dolaylı yoldan demiş oluyor, kendi kafasına göre. Ama mesela daha ileriki aşamalarda alayla netice alamadığında saldırganlaşır bu tip insanlar. Alayından netice alamadığını hissederse Firavun’da da bunu görüyoruz, saldırganlaştığını görüyoruz. Ama Müslüman her zaman hayrı ve güzelliği, akılcılığı savunur. Alay insanın heybetini alır, çok kalitesiz ve basit, sıradan bir görünüme insanı sokar. Derinliğini, ruhaniyetini kırar. Çok önemli bir konu olduğu için ben bunu eser olarak, Alay Denen Zulüm diye, kitap olarak hazırlamıştım. Orada çok bölümlere ayırdım. Bu konuyu incelemek isteyen kardeşlerimiz HarunYahya.org’a girerlerse çok detaylı olarak bakabilirler inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Berker’im senin var mı sorun ya da anlatacağın bir şey var mı?
ALTUĞ BERKER: Estağfurullah Hocam. Ahmedinejad Türkiye’deydi bildiğiniz gibi.
ADNAN OKTAR: Hoş geldi, sefa geldi.
ALTUĞ BERKER: Güzel ahlakı, sizin tavsiyelerinizi her zaman dillendiriyor maşaAllah. Yine İslam Birliği üzerinde konuşmaları vardı, arzu ederseniz gösterebilirim Hocam.
ADNAN OKTAR: “Gazze’ye Abluka Kalkmalı’’
- VTR -
ALTUĞ BERKER:Hocam 1 haftadır siz, İsrail güçten anlar, diyordunuz. Ama bu güç öyle zorbalık değil, birlik gücü, birlikten doğan bir güç. Aynı cümleleri telaffuz etmiş Hocam, maşaAllah, Ahmedinejad.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, Ahmedinejad hakikaten tam doğru çizgide gidiyor, devam ediyor. Fakat bu İsrail yine bu korku içerisindeler, tedirginlik içerisindeler. Onu bir defa daha vurgulasa çok güzel olur. Yani İsrail halkıyla İran’ın, Türkiye’nin, Müslümanların bir alıp veremediği olamaz. Onlar bizim yedi emanımızdalar, onlar bizim kardeşimiz. Biz onları korumakla mükellefiz zaten. Yani böyle bir konu olmaz. Biz İsrail’deki dindar halkın, Hıristiyanların, Musevilerin ve Müslüman kardeşlerimizin İsrail’deki bazı ateist siyonistler tarafından gasp edilerek elimizden alındığını söylüyoruz. Biz bu gasbın kaldırılarak emaneti ehline tebliğ etmelerini söylüyoruz. Onlar bizim yedi emanımızdadır, İsrail. Onlar bizim kardeşlerimiz, biz onları korumakla mükellefiz. Her şeylerine dikkat ederiz. Diyanetlerine, saadetlerine, mutluluklarına her şeylerine inşaAllah. Zaten diyanet içerisindedir mutluluk, inşaAllah. Ama Allah inşaAllah hepsine hidayet versin, hepsi inşaAllah Müslüman olurlar, Muhammedi olurlar. Muhammedi Musevi olurlar inşaAllah. İseviler de Muhammedi İsevi olur inşaAllah. O ümitteyiz inşaAllah. Onu özlüyoruz, onu Allah’tan talep ediyoruz inşaAllah.
SUNUCU:İskoçya’dan gelmiş bir mailimiz. Kardeşiniz Serdar Yavuz, diyor ki: “Değerli Hocam, Allah’ın selamı ve bereketi üzerinize olsun, inşaAllah. Hocam sizin gelecekte olacağını söylediğiniz her şey bir bir gerçekleşti ve gerçekleşiyor, maşaAllah. Artık şaşırmıyoruz bile, bize çok makul geliyor. Hz. Mehdi (a.s.) İsrail’de gerçek dindar Yahudiler ve İsrail’i yöneten siyonistler bir arada oldukları için bu ülkeye bizim bilmediğimiz bir ilim ile değişik bir yaklaşımda mı bulunacak ve siyonistlerin yenilgiye uğraması Hz. İsa (a.s.)’nın zamanında aniden mi olacak, yoksa bir dizi olaylar zinciri mi oluşacak ve Hz. Mehdi (a.s.)’nin bunda rolü ne olacak? İnşaAllah. Sevgiler ve saygılar.”
ADNAN OKTAR:Serdar Yavuz, İskoçya’dan. Şöyle söyleyeyim, insanlar kalabalığa karşı daha saygı duyarlar, güce karşı daha çok saygı duyuyorlar. Mesela demin de anlattım, topluluk bir şeyi alkışladı mı? Hiç alkışlamayanlar da alkışlarlar. Yani insanın ruhunda vardır bu. En büyük topluluğa karşı insanlarda eğilim vardır. Müslümanlıkta en büyük topluluk olacaktır. Dolayısıyla arkasından da şefkat, akılcılık ve makullük gelecektir. Yani hiçbir şekilde ne bir sertlik, ne bir keskinlik, ne bir hurafe, ne bir mantıksızlık. Bunu gören bir insanın direnmesi mümkün değildir zaten, niçin dirensin? Hak apaçık ortadayken, güzellik apaçık ortadayken bir insan neden dirensin. Değil mi? İyi olan, güzel olan çok açık belli olur. Mesela ben anlatıyorum, hak olan bir şey anlatıyorum, itiraz eden hiç kimse olmuyor. Şöyle; kabul ediyor, kalben kabul ediyor. Fakat diliyle reddediyor. Gurur olarak. O bizim için önemli değil. Yani benim anlattığım bir şeyi bir insanın inkar etmesi, reddetmesi mümkün değildir. Mutlaka çünkü delilli, çok net, vicdana uygun, akla uygun, son derece makul anlatırım. Ve sonra da benim dediklerimi de zaten yapıyorlar. Aynısıyla yapıyorlar. Yani şu ana kadar neredeyse bini buldu dediklerim, ne dediysem oldu. Aynısıyla oldu. Bir tane olsa mesela aksi olsa, tamam. Ne diyorsam. Mesela bak, “Saadet Partisine katılan hahamlar o gün Şabat olduğu için arabaya binmemişler. Mitingin olduğu yere gelmek için iki saat boyunca yürümüşler. Yolda, her sokakta sevgiyle karşılandıklarını anlatıyorlar, resimleri var zaten, fotoğrafları var. Türkler Musevileri çok seviyorlar diye anlatıyorlar. Bütün dindar kardeşlerimiz gittiler, onları kucakladılar. Ellerinde Türk bayraklarıyla geziyorlardı. Hani Musevilerle dost olunmuyordu, arkadaş olunmuyordu? Onlarla muhatap olunmazdı. Hani konuşulmazdı? Hani ben ayıp yaptım? Ben onlarla niçin konuştumdu falan. Böyle bir şeyler anlatıyorlardı ya. Bakın sonunda dediğime geliyorlar. İnşaAllah.
“Türkiye Mersin’de füze kalkanı kuruyormuş. İsrail bu kalkanın Türkiye’nin Hizbullah ve Suriye’yi korumak için kurduğunu bu nedenle tedirginlik duyduklarını açıklamışlar. İsrail’de güvenilir haber kaynağı olarak gösterilen MOSSAD’ın basın organı diye bilinen sitedeki şu andaki tüm haberler Türkiye’nin ve İran’ın İsrail’e savaş açma hazırlığı olduğu yönünde.” Kardeşim, böyle bir şey yok. Ne Türkiye’nin ne de İran’ın İsrail’e savaş açması gibi bir niyeti yok, öyle bir şey de olamaz zaten. “Sırf bu yönde yaklaşık on ayrı haber yapmışlar.” MOSSAD yanlış yapmış. Yanlış haber, yanlış bilgi. Yani öyle bir şey olsa en evvel duyacak olan insanlar vardır. Öyle bir şey yok, inşaAllah. Bana güvensinler, Müslümanım ben. Seviyorlar da beni bağlantıları da var. Değil mi? MOSSAD’la bağlantım yok da ama onlarla da bağlantımız olur yani gerekirse. Bir onlarla görüşmediğim kaldı. “Türkiye’nin füze kalkanı kurmasının sebebi, 2007’deki İsrail Türk hava sahasını izin almadan kullanarak Suriye’de gizli nükleer merkezler olduğunu iddia edip bu yerleri bombalamıştı.” Kardeşim, böyle vehimle, şüpheyle olur mu? Burada gizli nükleer tesis var, vuralım, öyle bir şey de yok. Aslı astarı da çıkmadı. Irak için de dediler, “her yer atom bombası dolu,” bilmem ne, “hallaç pamuğuna çevireceğiz” dediler, hiçbir şey çıkmadı. Bu konuda vesveseden kaçınacaklar. “Hatta İsrail jetleri boş yakıt tanklarını da Türk topraklarına atmıştı.” Şimdi bu normal bir hareket değil. “Bu da hem Türk Silahlı Kuvvetleri hem de hükümetten tepki almıştı. Bundan sonra bölgeye füze kalkanı kurulma kararı alınmıştı.” Bu yerinde bir karar. Elini kolunu sallayan, selamün aleyküm, ben geldim, diyemez yani. Öyle şey olmaz. İsrail’in böyle bir şeyde izin alması lazım Türkiye’den. Yani hükümet. Halk, onlar benim insanlarım, İsrail’deki halk. Bir kere gasp edilmiş insanlardır onlar, inşaAllah.
Risale Haber sitesini de kutluyorum, maşaAllah, elhamdülillah. Müslüman hakkı gördü mü, itiraz etmez, güzel, böyle çok şahane başlık atmışlar. “İttihad-ı İslam en büyük farzdır” diyor, çok güzel. Bediüzzaman’ın güzel bir sözü.
SUNUCU:Hocam, Hasan Bey demiş ki; “Kıyamet günü, Cennet veya Cehennemde hangi dil konuşulacak, Allah’ın izniyle tek bir dil mi? Yoksa herkes dünyada kullandığı dil, lisanla mı anlaşacak?”
ADNAN OKTAR:Evet, geçenlerde de sormuştu kardeşlerim, ona bir kere daha cevap vereyim. Cenab-ı Allah diyor ki, “Cennette istediğiniz her şey,” mesela ben bedenimin başka türlü olmasını istersem anında bedenim değişir. Bir yerde olmak istersem, anında orada olurum. Herhangi bir şeyi dilediğimde yani kafamdan geçirdiğimde anında oluşur. Dolayısıyla herhangi bir lisan, herhangi bir bilgi, herhangi bir düşünce, ben bunu istediğimde o hemen benim beynime akar. Bilgisayara bilgiyi dolduran Allah, her insanın beynine bilgiyi dolduran Allah, istediğinde bir insanın beynine de her türlü bilgiyi doldurur. Aklını doldurur. Değil mi? Yani metalin içine dolduruyor artık Allah. Mesela metalden bir şey. Bilgisayar şu kadarcık bir alet parçası, onun içine Allah çaka çaka bilgiyle dolduruyor. Küçücük kromozomun içerisini milyarlarca bilgiyle dolduruyor. Küçücük kromozomun içerisini. Görülmüyor artık. Bu bilgiyi dolduran Allah insanın aklına da istediği bilgiyi anında doldurur. Yeter ki kul istesin. Onun için biz mesela İngilizce, Fransızca, Almanca, hangi dilde istiyorsak o dil anında bizim beynimizde yaratılır. Çünkü mesela Fransızca öğrenen bir insan düşünelim, gidiyor Fransa’da eğitim alıyor üç yıl, beş yıl, değil mi? Fransızcayı öğreniyor. Nerede bu bilgi diyoruz? Beyninde şu kadarcık bir yerde Fransızca bilgi kodlu. Beş yıl uğraşıp elde ettiği bilgi nedir, biliyor musunuz? Amperi çok düşük, çok çok düşük cılız bir elektrik akımıdır. Çok çok düşük. Beyninde şu kadar mercimek kadar bir yerde o elektrik akımı olarak durur. Onun adına Fransızca bilgi deniyor. Ki yani ana dili gibi şakır şakır konuşacağı bilgi olmuş oluyor. O bilgiyi onun beynine koyan Allah’tır, o eğitimi Allah sebep olarak meydana getirir. Aslında hiç sebep olmadan o oraya konur, beynine. Ama aklının ihtiyarı kalkmaması için yavaş yavaş öğrenir. Durduk yere bir insan birden bire Fransızca konuşmaya başlasa bu çok acayip bir şey olur. Aklın ihtiyarını kaldırır. Onun için Allah sebebe bağlı olarak yavaş yavaş öğrettirir ve yavaş yavaş o bilgi dolar. Halbuki o bilgiyi dolduran Allah’tır. Zamanın tersinden geldiğimizde, Fransızca bilir halde oluyor, bilmeden eğitime doğru gider. Yani tersinden gidildiğinde. Çünkü zaman düzden terse, tersten düze gider. İki tarafta da gidecek gibidir zaman. Tek bir an vardır. Tek bir anın içerisinde zamanı biz hep soldan sağa alamayız. Sağdan sola da alabilirsin. İki tarafta zamandır. Yani bir başkası için son başlangıçtır, bir başkası içinde başlangıç başlangıçtır. Yani tamamen izafidir, zamanın izafiliğini daha önce de tarif etmiştik, anlatmıştık. An, ne demek? En kısa zaman dilimi. Yani sonsuz kısa zamana an deniyor. Sonsuz kısa zaman içerisinde Allah her şeyi yaratıp bitirmiş. Tamamını. Öyle bir durumda adamın Fransızca eğitim alacak vakti olur mu? Değil mi? Veyahut bir başka çalışıp kazanıp malını elde edecek durumu olur mu? Tek bir an içinde olup bitirmiştir. Allah sebebiyle beraber yaratmıştır. Sebep içerisinde yaratıp bitirmiştir. Bu Allah’ın bir mucizesidir. Sebepler de bir mucizedir. Ama tabii hayatın birçok yönüne bu uygulanabilir, düşünülebilir, düşünüldüğünde bunlar görülecektir.
SUNUCU:“Selamün aleyküm Hocam.”
ADNAN OKTAR:Aleyküm selam.
SUNUCU: “Nebe Suresinde Ahir zamana bazı işaretler var, Allah-u alem. İlk üç ayette şöyle buyruluyor. “Birbirlerine hangi şeyi sorup duruyorlar? O büyük haberi mi? Ki kendileri hakkında anlaşmazlık içindedirler” Hakkında anlaşmazlık içinde oldukları buyruluyor. Hocam 14. ayete kadar iman hakikatlerinden bahsediliyor. 14. ayetteyse ‘sıkıp suyu çıkaran (bulut)lardan 'bardaktan boşanırcasına su' indirdik’ (Nebe Suresi 14) buyruluyor. 14. ayette suyun bolluğundan bahsediliyor, 2014 yılındaki krizin bitmesine işaret olabilir. 17. ayetten sonra ise hemen Kıyamet bildiriliyor. Hocam, işari mana olarak Ahir zamana bakıyor olabilir mi?” Sayın izleyicimiz Mustafa Altınok sormuş.
ADNAN OKTAR:MaşaAllah maşaAllah ne ilim, ne ilim. Allah nur yağdırıyor maşaAllah. Kardeşlerimiz de mükemmel Kuran tefsiri, Kuran yorumlama ruhu gelişti. Urfa’dan, Adana’dan, Fransa’dan yazıyorlar. Nefesim kesiliyor. Mesela çok mükemmel bir yorum, çok çok güzel. Tebrik ederim, maşaAllah. Allah ilham etmiş kardeşimize. “Selamün aleyküm” diyor. Ve aleyna aleykümselam ve rahmetullahü ve berekatühü. “Nebe Suresi’nde Ahir zamana bazı işaretler var, Allah-u alem” diyor maşaAllah bak çok güzel. “Allah-u alem,” kesin konuşmuyor. Çok güzel. Doğrusunu Allah bilir. “Birbirlerine hangi şeyi sorup duruyorlar? O büyük haberi mi?” Mesela çok şahane. Kıyamete bakmakla beraber, Hz. İsa (a.s.)’nın inişi, İslam ahlakının dünyaya hakimiyeti ve Mehdiyet, zaten bunlar bir bütündür. Yani Mehdi (a.s.), İsa (a.s.) ve İslam ahlakının dünya hakimiyeti, İttihad-ı İslam hepsi bir bütündür. İttihad-ı İslam dedin mi, aklımıza Hz. İsa (a.s.) gelecek ve Mehdi (a.s.) gelecek. Türk-İslam Birliği dedin mi yine aklımıza gelecek, Hz. İsa (a.s.) ve Mehdi (a.s.)’dir. Yani İslam ahlakının dünya hakimiyetidir. “O büyük haberi mi? Ki kendileri hakkında anlaşmazlık içindedirler.” Ne diyorlar? Bir kısmı diyor ki; “İsa (a.s.) gelecek,” bir kısmı “gelmeyecek.” Bir kısmı “Mehdi (a.s.) geldi, bir kısmı “gelecek,” bir kısmı “gelmeyecek” diyor, değil mi? “Anlaşmazlık içindedirler” “İkinci ayetteki bahsedilen ‘büyük haber’ İsa (a.s.)’ya işaret olabilir.” Sadece İsa (a.s.)’ya değil, büyük haber bir bütündür. Yani büyüklük zaten çok fazla anlamına gelir, büyük. Yani mesela Hz. İsa (a.s.)’nın inişi, Mehdi (a.s.)’nin çıkışı, İslam ahlakının dünyaya hakimiyeti, bu büyük bir haberdir. Ama bu blok bir haberdir. Yani birbirinden ayrı bir şey değil bunlar. Birbirini bütünleyen bütünün parçalarıdır. İsa (a.s.), Mehdi (a.s.) ve İslam ahlakının dünya hakimiyeti. Dolayısıyla büyük haber olmuş oluyor. “İkinci ayette bahsedilen ‘büyük haber’ İsa (a.s.)’ya işaret olabilir. Üçüncü ayette ise ‘hakkında anlaşmazlık içinde olduklarını’ buyruluyor.” İşte anlaşmazlık da bu. Yani Hz. İsa (a.s.) ve Mehdi (a.s.) konusunda ve hatta Kıyamet konusunda. Diyorlar ya; “Kıyamet 530 sene - 570 sene sonra kopacak.” Bir kısmı “hiç kopmayacak” diyor, bir kısmı “milyonlarca sonra kopacak” diyor. Kimi “2012’de kopacak” diyor. Hiç birisi doğru değil bunların. Bediüzzaman’ın söylediği, hadislerde belirtilen doğrudur. Hadislerde Peygamberimiz (s.a.v) 7000 yıllık bir tarih veriyor. “Bunun 5600 yılı geçmiştir” diyor. Geriye 1400 kalıyor. Yani demek ki, 1400’de Hicri 1400’le 1500 arasında İslam ahlakının dünya hakimiyeti tamamlanacak. 1500’den sonra Kıyamet bekleniyor. Bediüzzaman da “Allah-u alem, 1545’de Kıyamet kopacak” diyor. Bediüzzaman da söylüyor bunu, Suyuti de söylüyor, diğer büyük alimler de söylüyorlar. Yani bu 7000 yılla ilgili hadiste büyük ulema, Ehl-i sünnet uleması hepsi ittifak halindedir. Sekiz hadis vardır. Sekizini de Suyuti almıştır eserine. “Hocam 14. ayete kadar iman hakikatlerinden bahsediliyor. 14. ayetteyse “sıkıp suyu çıkaran (bulut)lardan 'bardaktan boşanırcasına su' indirdik” buyruluyor. 14. ayette suyun bolluğundan bahsediliyor. 2014 yılında krizin bitmesine işaret olabilir.” Çok güzel, tabii mümkün. “17. ayetten sonra ise hemen Kıyamet bildiriliyor. Hocam, işari mana olarak Ahir zamana bakıyor olabilir mi?” diyor. Tabii. Daha da detaylı bakalım hatta, ebcedlerine bakalım ayetin. Bir dahaki sefere daha detaylı da açıklayabilirim. “bardaktan boşanırcasına su” aynı zamanda Cenab-ı Allah’ın rahmetine de işaret ediyor, değil mi? Nur yağacak dünyaya inşaAllah. İnşaAllah İslam ahlakının hakimiyetine, berekete, bolluğa işaret ediyor. Mehdi (a.s.) zamanında yağmurların bollaşacağına da işaret ediyor, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Onunla ilgili bir gazete haberi vardı. Uygun görür müsünüz Hocam, göstereyim inşaAllah?
ADNAN OKTAR:Nerede?
ALTUĞ BERKER: Milliyet Gazetesi’nde “Metrekareye 56 kilogram yağmur düştü” diyor Hocam. Son zamanlarda da yağmurun bolluğu, kuraklıktan bahsediyorlardı, hep öyle gidecek, global... Siz “öyle değil” dediniz. “Ahir zamanda yağmurlar yağacak” dediniz, hakikaten de.
ADNAN OKTAR:Hani global ısınma, bilmem ne falan, gökyüzü ısındı, yağmurlar yağmayacak diyorlardı. Ben dedim, yağmurlar birkaç sene yağmayacak fakat sonra çok fazla yağacak sonra da yağmurdan şikayetçi olacaksınız, dedim. Neye göre dedim? Peygamber (s.a.v.)’in hadislerine göre söyledim. Aynısıyla, aynısıyla, aynısıyla çıktı. Hepsi. Bir tanesinde yanılmış değilim, elhamdülillah. Bir tanesinde. Çünkü Peygamber (s.a.v.) söylüyor. Peygamber (s.a.v.) neye göre söylüyor? Vahiyle söylüyor. Muhbir-i sadık Peygamberimiz (s.a.v.). Her seferinde Allah onun muhbir-i sadık olduğunu tasdik ediyor. “Devam ediyor” diyor ve “daha edecek” diyor Bediüzzaman ve aynı şekilde görüyoruz maşaAllah.
SUNUCU: “Adnan Bey merhabalar, ‘otururken, yatarken, yürürken dua ediniz’ dediniz. Bu dua şekli bildiğimiz dualar şeklinde mi yoksa kalp duası şeklinde içimizden geldiği gibi mi olmalıdır? Bu arada bütünleştirici, sevgiyle bütünü kucaklayan İslam anlayışınız için çok teşekkürler. Siz bizim için İslam’ın aydınlık yüzüsünüz. Bu çok sevinç verici insanlık alemi için, inşaAllah. Serra Çakmakçı”.
ADNAN OKTAR:MaşaAllah, maşaAllah. Serra ne seviyor böyle maşaAllah. Allah seni annene, babana bağışlasın Serra. Ben de seni çok seviyorum. Allah kalbini açsın, Cennette arkadaş etsin. Dünyada da arkadaş etsin, inşaAllah. Dua ederken, bakın bir sır vereyim, en çok üzerinde duracakları şey nedir biliyor musunuz? Allah’a derin imandır. “Ya Rabbi, bana samimi derin iman ver” desin. Yani ondan geriye hepsi hallolur. Allah korkusu tam olur, Allah sevgisi tam olur, akıl tam açılır, her şey mükemmel ve güzel olur, her şey. Bütün mesele Allah’a derin iman etmektedir, Allah’ı derin olarak sevmektedir inşaAllah. Bunun için de “Ya Rabbi” diyecekler, “bana derin iman nasip et.” Ama bu yüzeysel değil. Bakın insanda böyle bir güç var. Bir kere şu sır açılacaktır. Kendisinin Allah’ın ruhu olduğunu görür insan. Yani ruh olduğunu görür. Sesin yaratılışını görür. Sesin yaratılması muhteşem bir olaydır, çok büyük bir olaydır. Görüntünün birisi tarafından görüldüğünü görür. Birisi görüntüyü görüyor ve net ve üç boyutlu görüyor ve gözsüz görüyor. Bakın gözü yok. Gözsüz gören biri var ve üç boyutlu, tam renkli, gayet kaliteli görüyor. Ve kulaksız duyan birisi var bizim içimizde ve çok net duyuyor. Her şey düzenli yaratılmış. Mesela bakın sırf şu porselen, muhteşem. Tek başına Allah’ın varlığı açısından yeterlidir. Allah yaratılmamıştır, yaratır Allah. Tek bir parçadan iman edebilir, mesela sırf bir kalemden insan iman edebilir o zaman, eğer aklını açarsa. Sırf şu kalem yeterlidir; tam, derin, makul, mantıklı iman etmek için yeterlidir. Muazzam bir güç vardır insanda. Bediüzzaman ona çok güzel işaret etmiş. Diyor ya, akla yönelik açıklaması var ya, bakın “tılsımdan” bahsediyor, “tılsım.” Çok güzel bir ifade o, “tılsım.” Bir harikalık var insanın beyninde. Ama tarif et deseler, tam tarif edemem. Ama bu vicdanla iç içe tabii, böyle teknik akıl değil. Teknik akılda batarsın. Böyle şey olmaz. Vicdan, vicdanın içerisinde aşk olacak, yani sevme duygusu, onunla iç içe olan yapıda Allah’a bakılacak inşaAllah. Ve “ben kendim düşünüyorum” dedin mi insanın aklı gider. Bir kere bunu bırakacaklar. “Ben kendim düşünüyorum” olmaz. “Allah bana düşündürüyor” denecek. Yani samimi iman etti mi bir insan konu bitti, ben söyleyeyim. Dünyadaki tek sorun budur, insanlardaki tek sorun budur, tek sorun. Samimi iman etmek. Çok çok samimi olan insan zaten çok samimi de iman eder. Adam diyor ki; “ben çok samimiyim.” Öyle zannettiğin gibi kolay değildir samimiyet. Olur mu? Samimiyet kundakta çocuk gibi sürekli bakım ister ve sürekli özen gerektirir. Nasıl oluyor böyle samimiyet? Bir kere aldım götüreyim. Öyle bir konu olmaz. Ben demiştim, on dakika demiştim. Ben anlaşılsın diye söyledim on dakika. Yani çok yoğun dikkat gerektirir samimiyet. Bir anda akıl dağılır gider. Bir şeye kafan, mesela yemek yerken dağılır. Mesela gemiler geçiyordur, bakar adam kafası dağılır, mala-mülke kafası gider, dağılır. Hastalanır, bir anda dağılır. Mesela bir yerinde bir enfeksiyon çıkar, bir rahatsızlık olur veyahut bir ur, bir şey olur, darmakeşan olur kafası. Israrla devam etmesi lazım. Halbuki uru gösteren de Allah’tır. Urun dünyasına bir girsen bir alemdir ur. Yani Allah’ın sanatı olarak meydana gelir, Allah’ın emri olarak meydana gelir. Allah’ın emrini almadan ur meydana gelmez. Hastalık da Allah’ın emrini almadan meydana gelmez. Virüs son derece akıllıdır, Allah’ın aklını taşır virüs ve Allah’ın dediğini birebir yapar, Allah’ın dediğinin dışına çıkmaz. Yenilme emri verdi mi virüslerin hepsi yenilirler. “Yen” derse de yener virüs. Vücut bütün gücüyle dirense de yetmez. Tabii kardeşimiz benim kastettiğimi anlamış biraz. Bu konuda daha yoğunlaşmak gerekiyor. Çok daha yoğunlaşmak gerekiyor. Fakat “Ya Rabbi” diyecekler, “bana Kuran’ı hakkıyla anlamayı nasip et. Ve hakkıyla yaşamayı bana nasip et” diyecekler. Bu iki konu çok hayatidir. “Ya Rabbi, beni çok samimi kıl, çok samimi iman nasip et. Kuran’ı hakkıyla anlamamı ve hakkıyla yaşamamı bana nasip et.” Ondan sonrası tamamdır Allah’ın izniyle. Tevekkül, zaten tevekkül eder gerçekten iman eden bir insan. İmandaki, Allah esirgesin, zayıflıktan olur tevekkülsüzlük. Yoksa mutlak iman etti mi, tam anlamıyla hakkel yakin iman etti mi nasıl tevekkülsüz olsun. Olamaz ki emin. Mesela ben, gerçi şey bir örnek ama, şimdi bu kalem benim elimde, istesem ben bunu yere atacağımı biliyorum, yüzde yüz eminim, değil mi? Bırakırım veya bırakmam, yüzde yüz eminim. Bir tereddüdüm var mı? Yok. Tabii Cenab-ı Allah’ın dilemesiyle, Allah’ın güç vermesiyle. Ama bir tereddüdüm olmuyor Allah’ın dilemesiyle. İşte iman zafiyetinde düşer mi acaba o kalem diye düşünür şahıs. Bıraktım mı düşer mi? Düşebilir de düşmeyebilir de dedin mi işte bu tevekkülsüzlüktür. Hakk-el yakinde yüzde yüz emin olur. “Mutlaka düşer o” der. Hakkel yakin imanı Cenab-ı Allah’tan istemek lazım. Tabii Allah’ın izniyle yine. Her zaman Allah’ın izniyle düşer. Bunu unutmamak lazım.
SUNUCU:“Hocam selam.”
ADNAN OKTAR: Aleyküm selam.
SUNUCU: “Tevbe Suresi, 109. ayette şöyle buyruluyor inşaAllah: ‘Binasının temelini Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır? Yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi?’ Müslümanların birlik olduğu sisteme bakan ayet olabileceğini düşündüm. Müslümanların birlik olmayacağı bir sistemde sürekli bir Cehennem ortamı oluşacaktır değil mi Hocam? Selamlar, saygılar.”
ADNAN OKTAR:İsmini unutmuş. Biz de ona ne diyelim, bir isim verelim. Allah’ın kulu diyelim sadece isim olarak inşaAllah. Aleyküm selam ama kime selam verdiğimi bilmiyorum. Allah’ın kuluna aleyküm selam diyorum, rahmetullahü ve berakatühü. Şeytandan Allah’a sığınırım. ““Binasının temelini Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır? Yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi?” Müslümanların birlik olduğu sisteme bakan ayet olabileceğini düşündüm.” MaşaAllah. Çok güzel tabii, dolaylı yoldan bakıyor ama çok net bakıyor. Bakın, “binasının temelini”, hayatını, yaşantısını, sosyal düzeni, hepsini, “Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır?” Nasıl olur? Bir toplum açısından, bir topluma yönelik bakalım buna. Bir toplum binasının temelini Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuruyor mu, kurmuyor mu? Kurmuyorsa ne oluyor? “Binasının temelini” yani kendi sistemini “göçecek bir yarın kenarına” kurmuş oluyor. Ve o sistem yıkılıp gidiyor, kendi de yıkılıp gidiyor, toplum da yıkılıyor, insanlar da yıkılıyor. Bak, yıkılmakla da kalmıyor, “birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi?” Toplum olarak Cehenneme gitmekten bahsediyor Cenab-ı Allah, topluluk olarak. Çözüm ne? Kuran ahlakıdır. Sevgi, barış, kardeşlik, muhabbet, dostluk, iyilik, güzellik, güzel olan her şey. Müslüman demek, dünyanın en kaliteli, en keskin akıllı, en yaman insanı demektir, en yenilmez insanı demektir inşaAllah. Müslüman’ın topluma uygulaması da, Kuran ahlakının topluma uygulamasıdır, inşaAllah. Yani Kuran ahlakı eğer topluma uygulanmazsa insanlar bunun rahatsızlığını çok şiddetli çekerler. Şu anda da çekiyorlar.
SUNUCU:Eğer siz de bu şekilde merak ettiğiniz soruları bizimle paylaşmayı, Hocamızın cevaplandırmasını istiyorsanız AhirZamanSohbetleri@hotmail.com adresine sorularınızı mail olarak atabilirsiniz. Biz sizin gönderdiğiniz maillerle kısa bir aradan sonra tekrar sizinle birlikte olacağız.
Tekrar birlikteyiz. Mailleriniz gelmeye devam ediyor. Biz de onları burada cevaplandırmaya devam edeceğiz Harun Hocam’la.
“Adnan Hocam, bir Nur talebesi kardeşimize ‘bu Risale-i Nur’ların dili çok ağır, neden sadeleştirilmiyor’ diye sorduğumda cevabı şu oldu; Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, ‘bu kitaplar sizin seviyenize inmez, siz onların seviyesine çıkın’ dediğini söyledi. Şeyh Nazım Kıbrısi Hazretleri de Risale-i Nur’ların eski Osmanlıca olduğu için anlaşılmasının zor olduğunu söylüyor. Ben de Şeyh Nazım Hocam’a katılıyorum. Siz ne dersiniz? Reşat Özaksar”.
ADNAN OKTAR:Şeyh Nazım Hocamız çok tatlıdır, çok sevimlidir. Tamam, doğru; anlaşılması, dili zordur Risale-i Nur Külliyatı’nın. Ama ruha gıdadır. Nefis bir Osmanlıcası vardır. Kuran kelimeleri, Kuran cümleleri çok içinde geçer. Muhteşem bir hitabeti vardır. Risale-i Nur Külliyatı sadece bir bilgi kitabı değildir. Düz bilgi kitabı değildir. Bu Kuran’ın özelliğidir aynı zamanda, Kuran’da vardır bu. Cenab-ı Allah’ın bir güzelliğidir. Mesela “elem neşrah leke” mesela muhteşem bir müzik vardır Kuran’ın içerisinde. O ayeti okurken zaten senin kalbin müthiş ferahlar yani. Daha yani manasını dahi bilmesen, kısaca ayetin ne anlama geldiğini bilsen, detayını bilmesen ama inşirah ve ferahlıkla ilgili olduğunu bilsen, kalbine bir ferahlık gelir. Risale-i Nur Külliyatı’nda da, tabii haşa ben Kuran’la kıyas etmem ama. Mesela diyor ki bakın konuşmada gördük, Bediüzzaman’ın deminki konuşmasında. Mesela “bir tılsım” diyor, çok şahane bir kelime. Bir büyü anlamında veyahut bir şey anlamında değil oradaki tılsım. Bir harikalık, yani insanın tarif edemeyeceği şaşırtıcı bir harikalıktan bahsediyor. Mesela Mehdi (a.s.)’yi tarifleri ve Ahir zamanla ilgili eğer düz anlatımları olmuş olsaydı, o anlatımdan biz düz bilgi alırdık. Ama Bediüzzaman’ın anlatımlarından biz neyi görüyoruz, biliyor musunuz? Gördüğünü görüyoruz. Yani o konuşmadan, o cümleden Mehdi (a.s.)’yi bizzat gördüğünü görüyoruz. Yani olayları bizzat gördüğünü görüyoruz. Mesela bir anlatım vardır, bir insanın bir gördüğünü anlatması vardır. Kapatarak anlatmaya çalışır, kapatır ama gördüğü anlaşılır. Değil mi? Olayın bizzat içinde olduğu anlaşılır. Bediüzzaman’ın da kapatan bir üslubu var ama gördüğü anlaşılıyor. Ve bu yönüyle çok harikadır yani etkileme gücü çok yüksektir. Dolayısıyla Risale-i Nur okuyanları zaten, mesela herhangi bir yer açalım. Ben bu kitapları okumam çünkü burada Bediüzzaman’ın bazı sözleri çıkarılmış. Bakın üzerinde de yazılmış, “şu yayıncılığa ait” diyor, Osmanlıca. Kastamonu Lahikası. Bu kitapta iki söz çıkarılmış, işaretli, yerleri belli. Ben bu kitabı almam ve okumam. Ama mesela bu eserde çıkarılmamış. Bu tamam, bunu okuruz inşaAllah. Herhangi bir sayfa, bakın mesela herhangi bir sayfa açtım. Şeytandan Allah’a sığınıyorum "Evet, şu mevcudata; zerrelerden güneşlere kadar, fertler olsun, neviler olsun, küçük olsun, büyük olsun,” Yani gayet güzel mesela “mevcudat.” Yani bunu bir sadeleştirdiğimizi düşünelim. Mesela “zerrelerden güneşlere kadar, fertler olsun, neviler olsun,” yani biz niye kendi dilimizi, orijinal dilimizi unutalım ki? Ve neden bu Kuran kelimelerini unutmamız gereksin? Kuran kelimelerinde bir ferahlık var ve güzel sözler, güzel kelimeler. Bakın “semerat ve gayatla ve faideler ve maslahatlarla münakkaş,” bak, “münakkaş bir kumaş-ı hikmetten muhteşem bir gömlek giydirilmiş.” Şimdi bunu bir Türkçeleştirelim, sadeleştirelim, bakın ne duruma gelir bir düşünelim. Bakın “nakışlı münakkaş bir kumaş-ı hikmetten muhteşem bir gömlek giydirilmiş” Bakın buradaki vurgulara, ihtişama, anlatıma bakın. Bir de bunu çok sadeleştirdiğimizi düşünelim. İşte bu anlatımda kalbe özel etki meydana geliyor. Hal meydana geliyor, hal. Yani Risale-i Nur’un bu yönü vardır. Bak “ve o hikmet-nümâ suret gömleği üstünde lütuf ve ihsan çiçekleriyle müzeyyen bir hulle-i inayet her şeyin kametine göre biçilmiş ve o müzeyyen hulle-i inayet üzerine” diyor ve devam ediyor. Ben ilk defa okuyorum Risale-i Nur’daki bu kısmı, ben daha önce okumamıştım. Ama mesela okudum, müthiş hoşuma gitti benim. Mesela düz anlatımla bu konuyu ben hazırlayayım biraz sonra size, bir de aynısını bir okuyalım. Hangisi kalbe daha çok etki ediyor? Yani insan demir değil ki, makine değil ki. Kalbi ve vicdanı var, ruhu var. Böyle nefis anlatımdan çok etkilenir kalp ve çok iyi anlar. Yani aslında örnek olarak tamam ben kendimden de vereyim. Benim anlattıklarım aslında halkın bilmediği konular değil. Ama en az 60-70.000 kişi internetten izliyor şu an. Ve milyonlarca kişi de televizyondan izliyor ve nefes almadan izliyorlar. Yani büyük bir titizlikle izliyorlar. Niye? Çünkü samimi anlatıyorum da onun için. Mesela o klasik bazı vatandaşlar var çıkan, konuşmuş olsalar gına gelir insana, sıkılırlar, dinlemek istemezler. Ben 2 yıldan beri anlatıyorum, kesintisiz her gün anlatıyorum, aşağı yukarı yani çok nadir aralar oldu o da zarurete bağlı olarak oldu. Herkes zevkle dinliyor. Samimiyetle anlatıyorum. Bir de anlattıklarım mutlak doğru, çok önemli bu ve her anlattığım doğru çıkıyor. Metafizik bir çağda olduğumuz, metafizik bir ortamda olduğumuzu herkes anladı. Bir harikalık var. Mehdiyetle ilgili sözlerimin, Hz. İsa (a.s.) ile ilgili sözlerimin, Hz. İsa (a.s.) ile ilgili birçok bilgiyi gizlediğim anlaşılıyor. Hızır (a.s.)’la ilgili birçok bilgiyi gizlediğim anlaşılıyor. Ama Mehdiyetle ilgili bilginin gizlenecek yanı olmadığı için, sebebi de olmadığı için açıyorum, anlatıyorum. Bazen de gizliyorum ama tabii. Gizlediğim de var. Belki başka olayları da gizliyorum. Ama her halükarda anlattığım kısım çok önemli oluyor ve mutlak doğru oluyor. Mesela bakın bu Marmara Gemisi’ndeki bu olay olmadan önce dedim ki; inşaAllah bir şey olmaz dedim. Ama Bediüzzaman; “hamiyet-i İslamiye feveran edecek” diyor dedim. “Hamiyet-i İslamiye feveran edecek” diyor dedim. Bütün İslam aleminde hamiyet-i İslamiye bir anda feveran etti. Birkaç gün sonra, bu sözümden birkaç gün sonra, yoğun bir feveran oldu. Halbuki olay olurdu da feveran olmazdı. Ve görülmemiş bir feveran oldu. Yani mesela sadece Türkiye’de olurdu feveran. Lübnan’da, Amerika’da, Yunanistan’da, Fas’ta, Tunus’ta, Cezayir’de hiçbir yerde olmayabilirdi. Ama bütün İslam aleminde bir feveran oldu ve çok ciddi bir feveran oldu ve kırmızı bayraklar ortaya saçıldı. Ben ne dedim? Önce kırmızı bayraklar ortaya çıkacak dedim. Herkes gördü mü kırmızı bayrakları? İsrail dahil bakın, İsrail’de bile hamiyet-i İslamiye feveran etti. Sözüm aynısıyla ortaya çıkmış oldu. Tıpkısıyla, değil mi? Mesela diyordu ki, “Musevilerle görüşülmez” diyordu bir kısım kardeşlerimiz. Bakın, bunu diyen kardeşlerimizin bir kısmı Saadet Partisi’ndeler. Doğrusu bu yani, Saadet Partisi’ndeler. Bana yüzlerce mail gönderiyorlardı. Neden kucaklaştınız o zaman? Demek ki dediğim doğru. Değil mi? Çünkü Allah’ın kulu, onlar bizim yedi emanımızda. Mesela Necmettin Erbakan Beyefendi, çok severim ben Necmettin Hoca’yı. Bir tek Allah’tan korkar, kimseden korkmaz. Mesela bazı siyasiler vardır, “ya seninle aman arkadaşım görüşmeyelim basına yansır, olay çıkar. Yani “hadise çıkar, aleyhimize kullanırlar.” Yahut işte “bizi izliyorlardır, dikkati çeker.” Hiç tınmaz o. Mesela falanca kişi, hak mı? Açık açık gider, konuşur. Falanca kişi hak mı? Gider, açık açık konuşur. İsrail Cumhurbaşkanı gelmişti, bayağı direkt övdü Necmettin Hocamız, Necmettin Erbakan Hocamız. Bayağı saygı ve hürmet dolu bir üslupla konuştu. Hani görüşülmezdi Musevilerle? Değil mi bakın, ben Necmettin Erbakan Hocamızı ben aynı zamanda bir parti lideri olarak değil de, bir mürşit olarak görürüm. Yani ben mürşit olarak görüyorum, kendime mürşit olarak görüyorum. Çok değerli bir insandır. Bütün İslam alemi içerisinde de bence mürşittir. Yani mürşit konumundadır ve değerli bir insandır. Kim ne derse desin benim hiç umurumda değil. Bir tek Allah’tan korkar, Allah’tan başka hiç kimseden korkmaz. Bunu her zaman göstermiştir. Bakın siyasi hayatına görürsünüz. Mesela biz ne zaman görüşmek istesek çok rahat Erbakan Hocamızla görüşürdük. Başbakan olduğu dönemde de görüşürdük, olmadığı dönemde de görüşürdük. Açık açık mesela basına da açıklama yapardı, değil mi? Hatta Saadet Partisi çok yüksek oy kazanmıştı o zaman, tabii sürekli ismi değişiyor partiler kapatılıyor da, Refah’tı o zaman. Yine mesela göğsünü gere gere bizlerle beraber sevgisini, muhabbetini ifade etmişti. Seviyorum, sevgi gösteriyor, niye gizlesin, değil mi? Gizlemek, samimiyetsiz bir görünüm verir. Bir siyasi lidere yakışmaz. Seviyorsa açıkça vurgulaması lazım. “Aman aman belli olmasın” bilmem ne, ne demek bu yani? Biz Erbakan Hocamızı bu yiğitliğinden dolayı o kadar çok seviyorduk. Yani dürüstlüğünden, Allah’tan başka kimseden korkmamasından dolayı seviyorduk. Herkes de seviyordu. Hak mı bir şey mesela, açık açık söylüyor. Fethullah Hoca o zaman, Fethullah Hocamız Erbakan Hocamız’ın kısmen aleyhine bir ifade kullanmıştı. Erbakan Hocamıza sordular cayır cayır lehine ve çok güzel bir ifadede bulundu Fethullah Hocamız ile ilgili. Şimdi Fethullah Hoca belki siyaset icabı, durumu icabı öyle demesi gerekiyordu. Bu bir Ledün ilmidir bir nevi. Ben Ledün ilmi gözüyle baktım. Ama o hiçbir zaman için mesela siyasi öfkeyle ters bir cevap vermedi. Şefkatle kucaklayan bir üslup kullandı. Böyle bir insandır, maşaAllah.
-VTR-
ADNAN OKTAR:Bu da dediklerimin aynen çıktığını gösteriyor. Peygamberimizin (s.a.v.) hadisleri görüldü. Her yer kırmızı ve yeşil bayraklarla doldu, bütün İslam alemi. İki yıl önce “ne diyor?” diyorlardı, “ilginç şeyler konuşuyor” diyorlardı benim için, şaşırıyordu bir kısım insanlar. Şimdi ne kadar makul geliyor Türk-İslam Birliği. “Ne var? Tabii ki oluyor tabii ki olacak” diyorlar. Ama iki yıl önce “ne konuşuyorsun?” diyorlardı. O dönemin gazete haberlerine, o dönemin izahlarına, anlatımlarına bir bakalım, bir de şimdiki gazete haberlerine bir bakalım. Ve şu anki reaksiyonları, tavırları bir gözden geçirelim. İki yılda muazzam netice alındı, çok muazzam netice alındı. Bir de 2012’leri düşünün, kim bilir neler olacak?
Demin bana kardeşlerim, şeytandan Allah’a sığınırım, “birbirlerine hangi şeyi sorup duruyorlar. O büyük haberi mi?” Onun ebcedine bir bakalım, dedim. Ebcedine bakıp kardeşlerimiz göndermişler. 2012 tarihini veriyor ebcedi. “Birbirlerine hangi şeyi sorup duruyorlar. O büyük haberi mi?” 2012. Demek ki 2012’de bayağı bir şeyler olacak, inşaAllah. Yani daha iki yılda bu kadar bir şey olduysa, değil mi? Bir iki yıl sonra kim bilir neler olacak? O zaman yine karşı karşıya olacak. Allah’ın izniyle, Cenab-ı Allah nasip ederse, Allah ömür verirse, inşaAllah.
Risale-i Nur’un üslubunu ve dilini kardeşlerimiz öğrenmeye çalışsınlar. Herkesin Kurani hurufu zaten bilmesi lazım. Yani öğrenecekler. Hiç olmazsa ebcedleri bilecek kadar bilsinler veyahut harfleri tanıyacak kadar en azından bilmeleri iyi olur. Ama Osmanlıca nefis bir üsluptur, çok çok güzel bir üsluptur. Özellikle iltifatta, sevgide ve saygıda bu cümlelerin üslubu ruhta bir müzik etkisi yapar. Çok şahane, ihtişamlı bir üsluptur, inşaAllah. Yine bak söylüyorum, “münakkaş bir kumaş-ı hikmetten muhteşem bir gömlek giydirilmiş” Yani mesela “nakışlı bir gömlek giydirilmiş” mi etkileyici, “münakkaş bir kumaş-ı hikmetten muhteşem bir gömlek giydirilmiş” mi etkileyici? Ruhumuzda bir müzik meydana getiriyor, bir ihtişam, bir coşku meydana getiriyor. O yüzden Risale-i Nur Külliyatı’nın üslubunda Türkçeleştirme olmaz. Ama açıklayan kişi, anlatan kişi Türkçeleştirerek anlatabilir. Ama orijinalini okuduktan sonra Türkçeleştirerek anlatmak lazım, yani orijinalini okuyarak. Çok fazla harikalarla dolu Risale-i Nur Külliyatı. Fakat ısrarla daha hala, yine baktım dün, “Mehdi (a.s.), evet bir zattır” diyor. Hayret, maşaAllah. Arkadaşım getirdi, “bakın Hocam burada ‘zat’ diyorlar” dedi. Zaten mümkün değil. Üsluptan da anlıyorum, Mehdi (a.s.), gerçekten Mehdi (a.s.)’nin geleceğini bilseler, öyle o kadar sakin bir üslupla yazmazlar. Öyle değildir ama yine de bir bakayım dedim. Baktım, yine hakikaten şahs-ı manevi olarak açıklıyorlar. Kardeşim yani inanılır gibi değil, bu çok büyük bir mucize, inanılır gibi değil. Bakın yeni bir sayfa açtım. “Bundan sonra gelecek Mehdi (a.s.) Resul’ün” diyor Bediüzzaman. Mesela ne demek bu “bundan sonra gelecek Mehdi (a.s.) Resul”?
ALTUĞ BERKER:Bu devirden bir sonra devir, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Bakın “Ahir zamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid,” Bediüzzaman en büyük bir müceddid olsa Şafi mezhebinde kalır mıydı? Mehdi (a.s.) bütün mezhepleri kaldıracak. Mukallit olarak kalır mıydı? Mukallittir Bediüzzaman, Şafi mezhebine tabii olmuştur. O zaman derdi Bediüzzaman “ben en büyük bir müceddidim, müçtehidim. Mezhepleri kaldırıyorum. Asr-ı saadete dönülecek ve Peygamberimiz (s.a.v.)’in modeli neyse o uygulanacak” derdi. Bunu demedi. Şafi olarak hiçbir mezheplere dokunmadı. Bediüzzaman ne diyor; “en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim,” Bediüzzaman ne zaman hakimlik görevi gördü? “Hem mehdî, hem mürşit, hem kutb-u âzam olarak bir zât-ı nuranîyi gönderecek ve o zat da ehl-i beyt-i Nebevîden olacaktır.” “Cenab-ı Hak” diyor bak aklı almayan kişilere, “bir dakika zarfında beyn-es-sema vel-arz alemini (göklerin ve yerin arasını, dünyayı) bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtınalarını teskin eder.” Kardeşim “Mehdi (a.s.)’ın ömrü buna yetmez” diyorlar. Bak mantık çıkarıyorlar. Bediüzzaman bunu diyor, Peygamberimiz (s.a.v.) de açıklıyor. Ne Bediüzzaman’ın aklını, açıklamalarını, hadisin açıklamalarını kabul ediyorlar ne Kuran’ın anlatımını kabul ediyorlar. Kendileri akıl çıkartmışlar. Diyorlar ki; “bir insanın ömrü hem siyaset, hem diyanet, hem saltanat aleminde Mehdi (a.s.) olarak görev yapmaya gücü yetmez.” Kardeşim Bediüzzaman “gücü yeter” diyor. Peygamberimiz (s.a.v.) “gücü yeter” diyor. Sen hangi aklınla, kavruk mantığınla bunu ortaya çıkarıyorsun? Bak “Cenab-ı Hak bir dakika zarfında” diyor bak bir dakika. Bak kafalarına vuruyor Bediüzzaman, bir dakika. Bir dakika 60 saniye, değil mi? “Beyn-es-sema vel-arz alemini (göklerin ve yerin arasını, dünyayı) bulutlarla doldurup boşalttığı gibi,” kafası almayanların kafası alsın diye örnek veriyor, “bir saniyede denizin fırtınalarını teskin eder.” “Bir saniye” ne demek? Göz açıp kapama kadar. “Birden durur” diyor. “Bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin numunesini, örneğini verir” diyor. Bakın bahar. Bahar mevsiminde birden bire bakıyorsun bir saat içerisinde yaz mevsimi oluyor. Birden müthiş bir sıcaklık oluşuyor. Yani “serin ve soğukken yaz olur, ama bir saatte olur bu” diyor. “Yazın da bir saatte birden bire kış fırtınası icad eder” diyor. Mesela yaz ortamında birden hava buz gibi soğuyor. İnsanlar kazaklarını giyiyorlar, pardesülerini giyiyorlar, yaz ortamı, değil mi? “Kış fırtınasını icad eden Kadir-i Zülcelâl (celal ve izzet sahibi Yüce Allah) Mehdi (a.s.) ile de, alem-i İslam'ın zulümatını (karanlıklarını) dağıtabilir.” Yani kafaları alsın diye anlatıyor, “kısa sürede yapar” diyor. “Nasıl yapacak?” diyor. Sana ne. Allah’ın işine sen karışabilir misin? Sen iman etmekle, inanmakla mükellefsin. “Benim aklım almıyor” diyor. Aklın almıyorsa o zaman; Allah’ın varlığını da aklın almıyorsa inkâr edersin, haşa. Cenneti, Cehennemi de aklın almıyorsa inkâr etmiş olursun. “Aklım almıyor” olur mu, dinde böyle bir şey var mı? Din iman üzerine kuruludur. “Mehdi (a.s.) ile de, alem-i İslam'ın zulümatını (karanlıklarını) dağıtabilir. Ve vaat etmiştir, vaadini elbette yapacaktır” diyor. Bak, Bediüzzaman kesin iman etmiş. “Ben iman edemiyorum” diyor. O zaman nasıl bir iman oluyor bu? “Kudret-i İlahiye noktasında gayet kolaydır.” Allah’ın gücü noktasında “gayet kolay” diyor. “Yok, bana göre kolay değil. İsterseniz göstereyim. Yani birçok Nur talebelerine ait sitede, Nur sitesinde bu yazılar var. “Olmaz” diyorlar. Bediüzzaman diyor ki; “olur, Allah’ın gücü dâhilinde”, onlar diyor ki; “olmaz, mümkün değil” diyorlar. “Bir insan ömrü içerisinde bu iş olamaz” diyor. Bediüzzaman da “olur” diyor. “Kudret-i İlahiye noktasında gayet kolaydır. Eğer daire-i esbab (sebepler dairesi) yönünden bakılırsa ve hikmet-i Rabbaniye (Allah’ın hikmeti) noktasında düşünülse, yine o kadar makul ve vukua (oluşa) layıktır” diyor. “Makul, çok rahat olabilecek şey” diyor yani. “Yok, bize göre de makul değil” diyor. Aslında bundan sonra birebir göstereceğim bu siteleri, o ifadeleri de bundan sonra. Yani orijinal kaynaktan göstererek anlatacağım, böyle hayali anlatımı keseceğim. Yani bir bir. Burada bunu diyor, Bediüzzaman bunu diyor, bunlar da burada bunu diyor, diyeceğim. “Layıktır ki; eğer muhbir-i Sadık'tan (Peygamberden (s.a.v.)’den) rivayet olmazsa dahi,” “hadis dahi olmasa” diyor. Bir kısmı “hadis yoktur Mehdi (a.s.) ile ilgili” diyorlar. Buhari de var, Müslim de var, Tırmizi de var, İbn-i Mace de var, Sünen-i Neseî de var, Sünen-i Davut da var. Bütün Ehl-i Sünnet âlimlerin tamamının eserlerinde var, ama tamamında istisnasız. Kardeşim sen ehl-i sünnet değilsin ki, bambaşka bir inançtasın sen. Normal onu öyle düşünmen. Hayır, Şiiler de kabul ediyor, Aleviler de kabul ediyor, Mehdi (a.s.)’ın gelişini. “Eğer muhbir-i Sadık'tan rivayet olmazsa dahi”, “hadi farz edelim, hadis olmadığına inansanız dahi” diyor, “her halde” diyor, her halükarda, “herhalde öyle olmak lazım gelir.” “Öyle olması gerekir, Allah’ın adetullahı budur” diyor. “Ve olacaktır diye ehl-i tefekkür hükmeder. Âl-i İbrahim Aleyhisselâm soyu öyle bir vaziyet almış ki, umum mübarek silsilelerin başında, umum aktar (açıklık alanlar) ve âsârın mecmalarında (kuytu toplanma yerlerinde) o nuranî zatlar kumandanlık ediyorlar. Ve öyle bir kesrettedirler ki (o kadar kalabalıktırlar ki), o kumandanların mecmuu (tümü), muazzam bir ordu teşkil ediyor.” Seyyidler topluluğu. “Eğer maddî şekle girse ve bir tesanütle bir fırka (tümen) vaziyetini alsalar,” “hepsini bir araya getirse Mehdi (a.s.)” diyor, “İslâmiyet dinini milliyet-i mukaddese (mübarek topluluk) hükmünde rabıta-i ittifak (dayanışma düzeni) ve intibah (uyanış) yapsalar, hiçbir milletin ordusu,” ne İsrail ordusu ne Amerikan ordusu ne Alman ne Rus ordusu, “onlara karşı dayanamaz” diyor. Bak şimdi bir kabadayılık yapıyor, herkes susuyor. Bakın diyor ki “hiçbir milletin ordusu onlara karşı dayanamaz,” birleşirlerse diyor. Bediüzzaman zamanında birleşmişler mi? Birleşmemişler. Bediüzzaman diyor ki; “en büyük kumandan Mehdi (a.s.)” diyor. Said Nursi kumandanlık yaptı mı? “Zaten olamaz, mümkün değil, bir şahısta bütün bunlar toplanamaz” diyorlar. “Peki, nasıl olacak?” diyoruz. “Şahs-ı manevi.” Kardeşim şahs-ı manevi kumandan olur mu? Şahs-ı manevi diye diye bölmediniz mi, Nurcuları, Nur talebelerini? Paramparça etmediniz mi? Şahs-ı manevi eğer birlik, beraberlik getirseydi, böyle parçalanır mıydınız? Birbirlerinin yüzlerine bakmıyorlar bir kısmı. Muhatap olmuyorlar yani. “Hiçbir milletin ordusu onlara karşı dayanamaz. İşte, o pek kesretli (kalabalık) o muktedir (güç yetiren) ordu, Âl-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır ve Hazret-i Mehdi (a.s.)’nin en has ordusudur.” Şahs-ı manevinin ordusudur” demiyor. “Hz. Mehdi (a.s.)’nin en has ordusudur” diyor. Allah’tan korkun. Doğru konuşun. İnanamıyorum yani, gözlerime inanamıyorum, rüya görüyorum herhalde. Bakın “evet, bugün tarih-i Âlemde (dünya tarihinde) hiçbir nesil, şecere ile ve senetlerle ve anane ile birbirine muttasıl (birbirine bitişik) ve en yüksek şeref ve Âli hasep ve asil neseple (soyla) mümtaz (ayrıcalıklı) hiçbir nesil yoktur ki, Âl-i Beytten gelen seyyidler nesli kadar kuvvetli ve ehemmiyetli bulunsun.” Yani “şecereleri vardır, senetleri vardır, belgelidir, silsilelerine, bağlantılarına baktığınızda bu ortaya çıkar” diyor. “Ananesi de vardır” diyor, “birbirine muttasıl, birbirine bitişiktir” diyor. Hakikaten silsile olarak devam ediyor. Mesela ben seyyidim, bakıyoruz silsile ta sonuna kadar gidiyor. Yaklaşık 33 kişiye kadar birbiriyle bağlantılı. Zaten ilk silsile bağlantısı kurulduktan sonra zaten sonra hazır olmuş oluyor, gidiyor. Abdülkadir Geylani’ler, milyonlarca seyyid var, İstanbul’da da bugün binlerce seyyid var. Ben de o seyyidlerden herhangi biriyim. Adıyaman’da da var, Urfa’da da var, Siirt’te, Tillo’da hep, oralar hep seyyid doludur, maşaAllah. Bakın, “Âl-i Beytten gelen seyyidler nesli kadar kuvvetli ve ehemmiyetli grup yoktur” diyor. “Eski zamandan beri bütün ehl-i hakikatin fırkaları başında onlar,” hep büyük toplulukların başında seyyidler olmuştur. Hakikaten bugün bölgede, İran’da da öyle hep seyyidler kilit noktalardadır. Birçok devlet başkanı da seyyiddir. Mesela halk bilmiyor, Ürdün’de de, diğer ülkelerde de hep seyyiddirler. “Ehl-i kemâlin namdar reisleri yine onlardır. Şimdi de,” mesela Şeyh Nazım Kıbrısi Hazretleri de hem seyyid, hem şeriftir. O pek bilinmiyor olabilir, tabii yani has seyyiddir, has şeriftir, ananeli seyyiddir yani ve belgeli mürşittir, öyle hayali değil, inşaAllah. “Şimdi de, kemiyeten milyonları geçen bir nesl-i mübarektir.” “Milyonlarcadırlar” diyor. “Mütenebbih (akıllı, sorumluluk sahibi) ve kalbleri imanlı ve muhabbet-i Nebevî (Peygamber (s.a.v.) sevgisi) ile dolu ve cihandeğer (dünyanın en kıymetlisi) şeref-i intisabıyla (mensup olmasıyla) serfirazdırlar” diyor. “Seçkindiler yani Peygamberimizin (s.a.v.) soyuna uygun olmakla, ona bağlı olmakla seçkindiler” diyor. “Böyle bir cemaat-i azîme (büyük cemaat) içindeki mukaddes kuvveti tehyiç edecek (coşturacak) ve uyandıracak hâdisât-ı azîme vücuda geliyor.” Geliyor mu? Geliyor, değil mi? Görüyor muyuz? Görüyoruz. Bak, “geldi” demiyor, “geliyor, sonradan olacak” diyor. “Büyük ve önemli olaylar oluşuyor. Elbette o kuvvet-i azîmedeki bir hamiyet-i âliye feveran edecek,” bütün Müslümanlar heyecandan ayağa kalkacak, “ve Hazret-i Mehdî (a.s.) başına geçip,” şahs-ı manevi başına geçip demiyor, “Hazret-i Mehdî (a.s.) başına geçip tarik-i hak ve hakikate sevk edecek.” “İnsanları hak ve hakikate sevk edecek” diyor. Bunu niye örtbas edersiniz bu açıkça izahları, niye doğru konuşmazsınız? Ve arkasından da bize “ticaret yapın, bilmem ne falan” akıl veriyorlar yani. Ticaret yapıyorsun da, ne oldu ticaret yaptın? Nerede ticaret yapıyorsan gidip ümüğüne çöküp almıyorlar mı? Afganistan’da adamların paraları vardı, hepsini gittiler, aldılar. Irak’ta Saddam dolarları Merkez Bankası’na doldurdu, adamlar konteynırla alıp götürdü Amerikalılar. Konteynır hesabıyla, bir gecede talan oldu dolarlar, havalarda uçuştu. Ticaretle olmaz, imanla olur bu işler. Aşkla olur, şevkle olur, Allah’ı, Peygamber (s.a.v.)’i sevmekle olur, derin iman etmekle, Peygamber (s.a.v.)’e güvenmekle, Bediüzzaman’a güvenmekle olur; yeni yeni çığırlar açmakla olmaz. “Hz. Mehdi (a.s.) başına geçip,” yine şahs-ı manevi demiyor, bakın bir daha söylüyorum, “Hz. Mehdi (a.s.) başına geçip” yani lider olup, “tarik-i hak ve hakikate sevk edecek (doğru yola ve gerçeğe yönlendirecek). Böyle olmak ve böyle olmasını, bu kıştan sonra, bu kış hangisi? Kendi zamanındaki kışı söylüyor Bediüzzaman. “Baharın gelmesi gibi, âdetullahtan (Allah'ın yarattığı kurallardan) ve rahmet-i İlâhiyeden bekleriz” diyor, “oldu” demiyor, “bekleriz, bekliyoruz, gelecek” diyor inşaAllah. İnşaAllah Allah hidayet verir de, Allah akıllarını açar. Ben bu duruma şaşkınlıkla bakıyorum, çok büyük bir mucize bu. Bu kadar sarih anlatımda sırf bir konuda bile çok sarih anlaşılıyor ki böyle yüzün üzerinde konu anlatmış Bediüzzaman Mehdi (a.s.) ile ilgili, çok net anlatıyor. Tarih veriyor, “benden 100 yıl sonra gelecek” diyor, Hicri 1400’de zuhur edeceğini söylüyor, “İstanbul’da çıkacak” diyor. Hiç oralı dahi olmuyorlar; “yok kardeşim, öyle bir şey yok, olamaz” diyor. Bediüzzaman “olur” diyor, Peygamber (s.a.v.) “olur” diyor, Allah “olur” diyor Kuran’da; bunlar “olamaz, mümkün değil” diyorlar. Allah akıl fikir versin, hidayet versin, ne diyeyim yani? İnşaAllah. İnanılır gibi değil. Şu ittihad-ı İslam’ı nihayet bir kabul ettiler, elhamdülillah, onu kabul ettiler. Bütün sitelerde var şu an ittihad-ı İslam. Kardeşim böyle hayati bir konuyu nasıl unutursunuz? Nasıl geri planda bırakırsınız? Nasıl konuşmazsınız? Bediüzzaman diyor ki; “bu devrin, bu zamanın en büyük farz vazifesi ittihad-ı İslam’dır.” En büyük farz. En büyük farzı nasıl unutursun sen? Nasıl geri planda bırakırsın? “Daha dur bakalım” diyordu mesela bir site, maşaAllah düzeltmiş. Allah razı olsun, ben onların elini-ayağını öperim. Onlar benim kardeşim, benim onlara karşı bir üstünlük iddiam yok. Ben onların kölesiyim, hiç benim bir vasfım yok. Ama böyle hayati bir konuyu insan coşkuyla, aşkla, muhabbetle anlatır. Sen yap, gerisine karışma, Allah “yapacağım” diyor. Allah sözünden dönmez. Görmüyor musunuz gürül gürül İslam gelişiyor. Darwinizm yerle bir olmadı mı? Bütün Müslümanlar ayağa kalkmadı mı? Her yeri İslam coşkusu sarmadı mı? Siyasi gelişmeleri görmüyor musunuz? İsrail’deki ateist siyonistler tir tir titremiyor mu şu an? Ne zaman korkuyordu herifler? Hiç korktuklarını gördünüz mü onların siz daha önce?
ALTUĞ BERKER: Siz, ittihad-ı İslam’ın zaten Mehdiyet olduğunu anlatıyorsunuz.
ADNAN OKTAR: Tabii, tir tir titriyorlar. Mehdi (a.s.) korkusu sardı, Hz. Mesih (a.s.)’in iniş korkusu sardı ve bütün Museviler de bayram sevinci içindeler. Niçin? Kral Mesih geliyor. Binlerce seneden beri bekledikleri, gece gündüz dua ettikleri Kral Mesihleri geldi, Mehdi (a.s.) geldi. Onun sevinci içindeler. Her gün dua ediyorlar, ağlayarak dua ediyorlar, Ağlama Duvarı’nda; “Ya Rabbi bize Mesih’i gönder” diye. Kaç bin seneden beri yapılan duadır bu? Kaç bin sene? Sürekli, Tevrat’ta dolu, yüzlerce; Kral Mesih, Mehdi (a.s.)’yi öven ayetler. Ve “dışarıdan gelecek” diyor İsrail, Tevrat’ta da öyle geçiyor. İsrail’den çıkmayacak, dışarıdan gelecek Kral Mesih. Oradaki ne kadar bizim Musevi kardeşimiz varsa, nur gibi tertemiz kardeşlerimiz varsa; Müslümanları, candan kardeşlerimizi, Hıristiyanları, hepsini o gasıplardan, gasp eden zalimlerden kurtaracaklar. Museviler ne yapacak biliyor musun? Duvarları gümbür gümbür yıkacak, var ya o duvarlar, hapisten bir kere kurtulacaklar. “Selamün aleyküm, biz Ürdün’e gidiyoruz”, basacak gidecek. Diyecek “biz burada yurt, yuva kuracağız.” Kurun, helal olsun. Atalarımız, Hz. Musa (a.s.) Ürdün’e gelmedi mi? Geldi, dağın üzerine çıktı, oradan Kenan iline baktı. Gelin, çıkın dağın üzerine, bakın Kenan iline. Namazınızı kılın, Muhammedi Musevi olun, aşkla muhabbetle, değil mi? Diyor ki Cenab-ı Allah; “Kuran’ı işittiklerinde çenelerinin üzerine kapanırlar” diyor. Çünkü Tevrat’ta, onlardaki secde bizim secdemiz gibi değildir. Yüzükoyun yatıyorlar ve çenesini yere koyuyor, inşaAllah. Kuran ayetlerini işittiklerinde yüzü koyun yere. İşte bu devre geliyoruz inşaAllah. Muhammedi Museviler yedi emanımızda olacaklar. Onlar bizim canımız ciğerimiz inşaAllah. Musevi çocuklar böyle, saçlar böyle lüle keratalar, ortalarda gezinecekler. Ne birine hakaret ettiririz, ne bir söz söyletiriz. Kılına, tüyüne dokunamazlar hiç kimse. Hıristiyanların da öyle. Mesih’i bekliyorlar, zaten onlar da Muhammedi İseviyet içerisine girmeye başladılar. Buraya geldi o mübarek, Ortodoks, Ortodokslar’da çok katıdır teslis inancı, kesin. “Ben teslise inanmıyorum, Allah’ın birliğine inanıyorum” dedi. Açıkça, canlı yayında söyledi maşaAllah, elhamdülillah. Dolayısıyla güzel günlerin arefesindeyiz. Hürriyet, sevgi, barış, kardeşlik, adaletin en mükemmeli, soyluluk, samimiyet, sanat, bilim, demokrasi en mükemmel şekliyle. “Muhteşem, kardeşim biz bilseydik bir saniye beklemezdik, Allah kahretsin şeytanı” diyecekler. “İsrail kahrolsun” demesinler, “şeytan kahrolsun, deccal kahrolsun” desinler, “kör deccal kahrolsun” desinler. Ama olan kardeşlerimiz sevinsin çünkü onları Allah manen üstün kılmıştır, bütün amalar hepsi üstündür. Yani onların kafiri bile gözü açıktan daha hafiftir onun durumu. Yani gören kafirle görmeyen kafir daha farklıdır. Görmeyen kafirin hükmü daha hafiftir. Ama ama bir Müslüman, gören Müslüman’dan kat kat kat fazla sevap alır, inşaAllah. Deccalin mana gözü kör. Darwinizm’dir, materyalizmdir. O anlamda söylüyorum. Mana gözü kör deccali kastederek “kör deccal kahrolsun” desinler, yazsınlar yahut “deccal kahrolsun” desinler, “tuğyan, delalet kahrolsun” desinler mesela. “Delalet kahrolsun, tuğyan kahrolsun, küfür, zulüm kahrolsun.” Ama İsrail, Peygamber ismidir. İsrail (a.s.) de bizim bir Peygamberimizdir. Olmaz, orada bir yanlışlık var, bir hata var. Bunu mutlaka kardeşlerimiz düzeltsinler ve “Ya Rabbi bizi birleştir, İslam Birliği istiyoruz” desinler. “Ya Rabbi bizi birleştir.” “Müslümanlar kardeştir” mesela bunu desinler; “Müslümanlar kardeştir,” “İslam birliktir,” “Müslümanlar birleşsin,” “Türk-İslam Birliği olsun.” Çok güzel sözler varken, bunları yazmak varken, bunları konuşmak varken gece-gündüz “kahrolsun İsrail” denmez. “Kahrolsun siyonist rejim” de, “kahrolsun ateist Siyonist rejim” de. Halkın ne suçu var? İsrail dedin mi oradaki Müslümanları da içine kapsıyor, Peygambere söylüyorsun bir kere, Peygamber ismiyle söylüyorsun ve hepsini kapsayan bir ifade oluyor. İçinde Müslümanlar da var, çok fazla Müslüman var. Filistinli Müslüman binlerce var İsrail’de. Binlerce Hıristiyan ve binlerce dindar Musevi var. Böyle denmez ve ayrıca Peygamber ismi, bu çok önemlidir. İki tane ayet ile gösterdim. O şekilde olmaz. “Ateist siyonistler kahrolsun” de. “Şeytan kahrolsun” de, yani o bir duadır, inşaAllah kabul olan bir dua olur. Dua mahiyetinde “şeytan kahrolsun.” O kadar. “Şeytan kahrolsun” deyince zaten ateist siyonistler onu üzerine alacaktır, anlayacaktır. Yani diyecekler ki; “bizim şeytandan kastımız ateist siyonistleri kastediyoruz” dedin mi arkasından istediğini söyle. Bunlar bir avuç, toplam 300-500 kişi ancak vardır. İsrail’de ki bu ateist siyonist, it-kopuk takımı 300-500 kişi ancak vardır ki bunların da kurtuluşunu isteriz biz. Bunları da yakmak peşinde değiliz, parçalamak peşinde değiliz. Allah onlara da hidayet versin, akıllarını başlarına alsınlar, doğruyu görsünler. Ama bu Türkiye’den özür dileme işi önemli. İsrail’in aklı başında insanları devreye girsin. Türkiye bunları hep korudu, kolladı kardeşlerimizi, yapmasınlar etmesin bak ayıp yapıtılar, çirkinlik yaptılar, zulüm yaptılar. Boş bulundu desin, cahillik yaptı desin, bir şey desinler ve özür diliyoruz desinler. Bak bunu söylüyorsam bir bildiğim var. Özür dilesinler. Kardeşim ne malum profesyonel bir katile, oradaki o çocukları şehit ettirmedikleri? Nereden biliyoruz? Yani bu adamın daha önce kaç tane cinayeti var, nereden biliyoruz? Özellikle oraya bir profesyonel, birkaç tane profesyonel katil getirilmediğini ve yüzlerce kişinin katili olan bu kişilerin gemiye özel indirilmediğini nereden biliyoruz? Bakın bir şey biliyorum ki söylüyorum, değil mi? Bu profesyonel katiller özür dileyecekler. Anlaşıldı mı? Ha “özür dilemiyoruz.” Allah ona özür dilettirir bak söyleyeyim. Yani zorla dilettirir. Ama perişan olurlar onu söyleyeyim, özür diler ama perişan olur yani. Allah perişan etmeden özür dilesinler. Bir bildiğim var ki söylüyorum. Çok büyük terbiyesizlik yaptılar, oraya profesyonel katil indirmekle. O yapan kişi kendisini biliyor. Özür dilediğinde konu tamamdır. İnşaAllah. İsrail halkına karşı bizim hiçbir sözümüz yok, biz onları seviyoruz. Ama oraya profesyonel katil indirilmesini bize açıklayamazlar bazı kişiler. Diyecektir ki; “benim haberim yoktu” ama haberi olanlar var onu söyleyeyim. Yani diyecektir ki en başta olan; “benim haberim yok.” Hakikaten haberi olmayabilir, ben bir şey demiyorum. Ama oraya onu gönderen ekibin başı biliyor. Profesyonel katil olduğunu biliyor onların. Bir çocuğun yüzüne dört tane kurşunu, bir psikopatın dışında kimse sıkamaz. Mesela öbür İsrailli çocuk onlar amatör belli; ağlıyor falan normal çocuksu bir reaksiyon gösteriyor. Ona benim bir sözüm yok. O heyecandan ağlamış da olabilir yani boş bulunmuş olabilir, olay hiç tahmin etmediği şekilde geliştiği için, o şekilde yapmış olabilir. Yani çocuk olarak görüyoruz, hatalı yine, Allah affetsin, kendileri de inşaAllah özür dilesin. Yani yaptıkları yanlışlıklar, hatalar varsa bilmiyoruz oradaki çocuğu. Ama o katillerin özür dilemesi çok hayati. Anlaşıldı mı? Kuran’dan bir ayet açayım inşaAllah. Bismillah. Şeytandan Allah’a sığınırım. Meryem Suresi 12. ayet: “"Ey Yahya, Kitabı kuvvetle tut." Allah’ın kitabını kuvvetle tut, Kuran’a, İslam’a iyi sarıl. Tabii Yahya (a.s.)’a bakıyor ama Ahir zamana da bakıyor. “"Ey Yahya, Kitabı kuvvetle tut." Daha çocuk iken ona hikmet verdik” diyor Allah, Yahya (a.s.)’ya. Hikmet çok önemlidir, kısa, vurucu, çok etkileyici, kalpte inşirah ferahlık getiren, derinlik meydana getiren, derin kavrayış meydana getiren ifade, hikmet. Ebcedi 2067. Dünyanın tamamen İslam ile kaplandığı tarih, Allah’ın izniyle inşaAllah. “Katımız'dan ona bir sevgi duyarlılığı” yani “coşkun bir sevgi” verdik diyor. Yahya (a.s.) müthiş sevgi dolu. Muazzam bir sevgi. Allah, “Ben özel olarak verdim sana” diyor. Yani şahsına mahsus. Bakın, “Katımız'dan ona bir sevgi duyarlılığı ve temizlik” çok temiz bir insan, “verdik. O, çok takva sahibi biriydi.” Allah’tan çok şiddetli korkan, Allah’a çok bağlı olan bir insandı. Aynı zamanda Ahir zamana bakan yönüyle baktığımızda da, Mehdi (a.s.)’ye bakıyor. İnşaAllah. "Ey Yahya, Kitabı kuvvetle tut." Yani Mehdi (a.s.) Kuran’a sıkı sıkıya sarıl. “Daha çocuk iken ona hikmet verdik.” Mehdi (a.s.) de daha çocuk iken Allah ona hikmet verecek inşaAllah. Hadislerde bunu görüyoruz. “Allah ona bir gecede hikmet verecek, derinlik verecek” diyor. “Katımız'dan ona bir sevgi duyarlılığı” coşkun bir sevgisi olacaktır Mehdi (a.s.)’nin, çok çoşkun bir sevgi. Hem sevecektir, hem çok sevilecektir Mehdi (a.s.). “Ve temizlik,” çok temiz olacaktır Mehdi (a.s.) inşaAllah, “ve O, çok takva sahibi biriydi.” “Allah’tan bir kuşun titremesi gibi titrer” diyor, ismini veriyor kuşun hatırlamıyorum. “Çok şiddetli Allah’tan korkar” diyor Mehdi (a.s.) için. Yahya (a.s.)’ya bakışı budur, Mehdi (a.s.)’ye bakışı da budur, Ahir zamana bakışı da budur ayetin. Ama çok daha geniş ayet tabii. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e bakar, diğer peygamberlere bakar tabii. İnşaAllah.
SUNUCU: Sayın Altuğ Berker Beyefendi’ye, Sayın Hocam Adnan Oktar’a bu keyifli sohbeti için teşekkür ediyoruz. HarunYahya.Tv sitesinden 24 saat yayınlarımızı takip edebilirsiniz. Soru ve görüşlerinizi bize AhirZamanSohbetleri@hotmail.com adresinden gönderebilirsiniz. HarunYahya.org ve HarunYahya.net adreslerinden Hocamızın tüm eserlerini ücretsiz olarak indirebilirsiniz. Bizi yarın 22:00’den itibaren HarunyYahya.Tv internet sitemizden, Mavi Karadeniz Radyo, Kanal S, Samsun Aks ve TV Kayseri ekranlarından takip edebilirsiniz. İyi geceler diliyoruz.
Kuran Tefsiri
Devamı ...Ahir Zamana ait Yeni Bilgiler
Devamı ...
Adnan Oktar Diyor Ki...
Devamı ...Makaleler
Devamı ...Makaleler
Devamı ...Evrimcilerin İtirafları
Devamı ...