SUNUCU: İyi akşamlar sayın izleyicilerimiz ve dinleyicilerimiz. Bu akşam HarunYahya.Tv, Mavi Karadeniz Radyo ve Kocaeli Tv’den canlı olarak yayınlanan ‘Adnan Oktar’la Gece Sohbetleri’ programında yine sizlerle birlikteyiz. Birbirinden önemli konuların yer alacağı programımızda; bilmediğiniz, merak ettiğiniz konulardaki sorularınızla siz de e-maillerinizle katılabilirsiniz. Konuklarım, Harun Yahya müstear ismiyle yazdığı 300’ü aşkın kitabıyla tüm dünyaca tanınan Sayın Yazar Adnan Oktar ve Sayın Altuğ Berker. Nasılsınız Hocam?
ADNAN OKTAR: Teşekkür ederim, efendim. Sizler nasılsınız?
SUNUCU: Teşekkür ederim ben de çok iyiyim.
ADNAN OKTAR: Berker Hocam...
ALTUĞ BERKER: Estağfurullah Hocam. Bugünkü basın haberlerinden uygun görürseniz; Başbakan Erdoğan “Türkiye’nin eksen değiştirip Batı’dan kopmaya başladığı eleştirisini yapanlara, ‘kötü niyetli propagandanın taşeronları’ diye seslendi.” “Türk Arap’sız yaşayamaz” demiş Hocam Sayın Başbakan. MaşaAllah. Bediüzzaman Hazretleri’nin “Arap ve Türk hakiki iki kardeş,” bundan 100 sene evvel söylediği sözü Hocam.
ADNAN OKTAR: Bu Nur talebesi kardeşlerimizin sitesi değil mi?
ALTUĞ BERKER: Evet Risale Haber Sitesi. “Türkiye ile İslam dünyası arasındaki buzların erimeye başlaması büyük bir takdirle karşılanıyor. Özellikle son zamanlarda artan yakınlaşma Bediüzzaman Said Nursi’nin de üzerinde ısrarla durduğu ve “bu zamanın en büyük farz vazifesi” olarak nitelendirdiği İttihad-ı İslam’ın yolunu açıyor.”
ADNAN OKTAR: MaşaAllah.
ALTUĞ BERKER: MaşaAllah Hocam. Uzun yıllardan beri söylediğiniz, bu konuda kitaplar, dergiler çıkarttığınız İttihad-ı İslam, siz zikrederken kimse zikretmiyordu İslam Birliği, Türk-İslam Birliği’ni.
ADNAN OKTAR: Zikreden vardı ama nadir, evet.
ALTUĞ BERKER: Evet inşaAllah Hocam. Allah’a çok şükür, şu an onun yolları açılıyor inşaAllah Hocam.
ADNAN OKTAR: Bakın,2010 tarihini verdik. 2010 tarihinde Türk-İslam Birliği ile ilgili, İttihad-ı İslam ile ilgili bütün İslam aleminde çok yoğun bir faaliyet başladı. Daha önce böyle bir şey yoktu. Tam bak tarihe geliyor, 2010 geldi böyle. Şimdi de bak 2020. 2020’de neticelenecek. Ve bu sürekli tırmanarak, sürekli gelişerek devam edecek.
ALTUĞ BERKER: “Ortadoğu Birliği’ne doğru ilk adım” demiş basın da Hocam. “Türkiye ile Ortadoğu’da 3 ülke arasında serbest ticaret ve serbest vize bölgesi oluşturulmasına ilişkin ortak deklarasyon imzalandı.” Bildirgeyi Türkiye adına imzalayan Davutoğlu, sorulara yanıt vermiş, Hocam.
ADNAN OKTAR: Suriye, Lübnan ve Ürdün.
ALTUĞ BERKER: Evet Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Evet. İsrail açısından da çok iyi. Onların güvenliği açısından daha iyi. Türkiye’nin kontrolünde olan bütün İsrail’i saran ülkeler. Tamamı Türkiye’nin manevi kontrolünde oluşacak inşaAllah.
ALTUĞ BERKER: Evet Hocam. Bir başka haber de Hocam “İslam dünyasında sınırlar kalkıyor” demiş Hocam.
ADNAN OKTAR: Bir başka haber, nerede?
ALTUĞ BERKER: Bu da Risale Haber’de, alıntı yapıyor genelde diğer basından Hocam. Risale Haber’de evet.
ADNAN OKTAR: Yalnız haber kaynaklarını da alırsanız çok iyi olur.
“Fatih Altaylı, Başbakan’ın Said Nursi atıfları ilginçti” demiş. Bediüzzaman’ın aleyhinde bir program yapmışlardı biliyorsun, Fatih Altaylı’nın yönettiği bir programdı. Cübbeli de işte; “30 hususta Ehl-i Sünnete uymadığına dair bize geldi, falanca söylüyor” gibi bir şeyler söyledi. Sonra işte, “rüyamda Bediüzzaman’la ilgili bir şeyler gördüm” yahut işte birisi gördü gibisinden böyle evliyalığını ilan eden yine o yönde kullanan bir üslubu oldu. Bir muhterem büyük varmış. Bediüzzaman’la ilgili olarak bir rüya görmüş. Bediüzzaman, “Cübbeli’nin kendisini artık kabul etmesi gerektiğini, suçsuz olduğunu” yani hani “beni affet” gibisinden konuştuğunu, “ben mazlumum” dediğini ve Cübbeli’nin de bunu lütfenlikle kabul ettiğini, özetle konu, hikaye bu. Dolayısıyla Bediüzzaman Cübbeli’den tasdik almış oluyor. Bunu Nur talebesi kardeşlerimiz bayağı manşet yaptılar, sanki önemli bir konuymuş gibi. Halbuki bu belli ki Cübbeli’nin bir propaganda metodu, bir yöntemi, stili olarak görülüyor. Böyle bir olay da kendilerini kullandırmamaları gerekiyordu. Ki çok kızdırıcı bir üslup. Bediüzzaman kim, sen kimsin? Yani senin lütfenlikle kabul etmene mi ihtiyacı var Bediüzzaman’ın? Değil mi? Dolayısıyla böyle şeylere çok uyanık ve akıllı olmak lazım. İnşaAllah. Ama zannediyorum bu bir tecrübe olmuştur, bir daha daha dikkatli olurlar inşaAllah.
ALTUĞ BERKER: Hocam Türk-İslam Birliği’nin ne kadar acil olması gerektiğini söylediğinizi doğrulayan gelişmeler de oldu dün. Kırgızistan’da, Kırgızlar ve Özbekler’in bir nevi savaşı olmuş Hocam. 50 kişi civarında bir vefat vardı.
ADNAN OKTAR: Kırgızistan, evet. Türkler Türklerle mücadele ediyor, değil mi? Bu savaş, Türk-İslam Birliği oluşmayınca, başta bir manevi lider olmadığında kanser oluşuyor. Vücut kendi kendine saldırıyor. Diyorlar ki; “bir başa ne gerek var?” İşte buyurun, muazzam bir kargaşa olmuş oluyor. Türk-İslam Birliği olsa Kırgızistan’da böyle etnik bir çalışma olur mu?
ALTUĞ BERKER: Mümkün mü? Değil tabii ki, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Hiçbir şekilde böyle bir konu olmaz. Akıllarına dahi gelmez. Allah Türk-İslam Birliği’nin önemini ısrarla ve sürekli insanlara gösteriyor. İnşaAllah. Bu konuda da girişimde bulunmayanların, bu meydana gelen olayların manevi sorumluluğun boynuna olduğunu bilmeleri gerekir. Tabii burada meydana gelen zulüm ve acıdan hepsi sorumlular, inşaAllah. Gayret göstermeyen her kim olursa olsun inşaAllah.
ALTUĞ BERKER: “Türkiye, artık lokomotif ülke” demiş Meclis Başkanı, inşaAllah. “Neden Türk-İslam Birliği?” diye size soruluyordu ve Türkiye’nin, Türklerin önemini anlatıyordunuz Hocam. Öncü olduğunu, diğer ülkelerden de öncü olarak sadece Türkiye’nin göründüğünü. O da anlaşılmış oldu Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Türkiye lokomotif ülke deyince, daha önce anlattım; Türkiye artık süper güç oldu, Türkiye bölgede söz sahibi yani böyle sanki askeri, ekonomik güçmüş gibi anlatılıyor. Böyle bir şey yok. Türkiye kendi halinde sade bir ülkedir. Türkiye akıllı ülkedir, beyin ülkedir, sevgi ülkesidir, lider ülkedir, fikir ülkesidir, ülkü ülkesidir, ideal ülkesidir, dava ülkesidir, dava lideridir. Yani o yönden sevgi ve muhabbetin lideri olması yönünden bölgede çok önemlidir. Kavga varsa yatıştırır, gerilim varsa düşürür, anlaşmazlıkları giderir. Akılcıdır, halim selimdir Türkiye. O yönüyle. Yoksa öbür yönüyle değil.
ALTUĞ BERKER: Tabii Hocam inşaAllah. Türkiye’de Hocam 1970’lerde Darwinizme inanma oranı % 50 civarındaydı. Şu anda, sizin 80’lerden sonra yaptığınız, Allah rızası için, Darwinizmi çökerten bilimsel çalışmalar sonucunda, Allah’a inanma oranı % 99’larda Hocam, Allah’ın izniyle. İman arttıkça.
ADNAN OKTAR: Elhamdülillah, öyle bir oturdu ki; imani yönde öyle bir gelişti ki beton gibi evvelAllah. Tepmez, devrilmez, sarsılmaz hale geldi. Komünistlerin mesela Türkiye’de hiç umudu kalmadı, sıfır umutlu. Eskiden bayağı ümitvarlardı, bayağı bir şey yapacaklarını düşünüyorlardı. Şu an sıfır ümitleri. Darwinistlerin de sıfır. Yabancı Darwinistlerden de bunu duyuyoruz. “Türkiye gitti” diyorlar yani “Türkiye için yapacak hiçbir şey yok” diyorlar. Bu Allah’ın bir lütfu. Çok çok güzel mesela gönlümüz son derece rahat. İmkansız Darwinizmin girmesi. İmkansız komünizmin girmesi. Kapılar sonuna kadar açıktı. Türkiye komünist olacak diye hop oturup hop kalkıyordu insanlar. Darwinizm her yeri kaplamıştı. Yani girmediği sokak, mahalle, hiçbir yer kalmamıştı aşağı-yukarı ve muazzam bir güçtü, şu an hiçbir gücü yok. Küt diye gitti, maşaAllah.
SUNUCU: Peki bu ilerleyen yıllarda tekrardan geri gelme olasılığı olmaz mı?
ADNAN OKTAR: Şimdi, biz şöyle örnek verelim. Mesela bazı insanlar şöyle sineklikle sineğe vuruyorlar, değil mi? Hayvan dümdüz oluyor böyle, eziliyor. Desek ki; “bu sinek yeniden canlanır da millete musallat olur mu? Milleti rahatsız eder mi?” Aynı, bu mantıktadır. Yani öyle biçimsiz vurduk ki, kafa bir yana, kol bir yana, göz bir yana. Yani darmekeşan oldular. Ve çok köklü, dipten, çok sağlam tüm sistemlerini yıkan, tutundukları tek dal bırakmayacak şekilde yıktık. Ben vurdum mu öyle hafif vurmam. Hani derler ya; koydum mu oturturum yani, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Sesi Fransa’dan, Avrupa’dan, vesaireden geliyor inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Yani öyle hafif vuracak olsam, geçenlerde İsviçre’deki basının, medyanın paniği olur muydu? Yani öyle hafif bir tokat atacak olsak vız gelir tırıs giderdi adamlara. Yani hafiften bir haber yapardı. Ama ciyak ciyak bağırdılar. Acayip korktular. Yani iki kişi, İsviçre yani, değil mi? Sadece iki kişi bakın, milyonlarca insana karşı iki kişi.
ALTUĞ BERKER:Aslında bir tek sizin geleceğinize yönelikti. Tek başına maşaAllah.
ADNAN OKTAR: Hop oturup hop kalktılar. Ve gittik, gördük, yendik.
ALTUĞ BERKER:MaşaAllah. Evet Hocam.
“Doğu’ya birlik olalım” haberleri hep gazetelerde inşaAllah.
ADNAN OKTAR: “Dışişleri Bakanları 3. Toplantısı”.
ALTUĞ BERKER:Harita da çizmişler Hocam aşağıda, sınırda kalmış ama. Bir büyük harita daha vardı Hocam. Şu anda “Ortadoğu Birliği Türkiye’nin yeni hedefi” derken Sayın Davutoğlu’nun yanında bir harita çizmişler. Ama tek kanadı, sizin çizdiğinizin tek kanadı gibi olmuş Hocam. Bir de yukarıda bir kanadı olacaktı.
ADNAN OKTAR: Canım şimdi birebir haritanın aynısını koyamazlar. Tabii usulen böyle bir harita olmuş oluyor şimdilik ama benim çizdiğim haritanın aynısını göreceğiz bir süre sonra. Kartal gibi böyle Asya’yı da, Avrupa’yı da kaplamış dev bir kartal görünümünde inşaAllah. “Sinop’tan Sudan’a, Boğaz’dan Aden’e.” Çok güzel. İlk aşama olarak çok güzel. “Yeni güçlerin sesi daha yüksek çıkıyor.” Tabii bu, “yeni güçlerin sesi daha yüksek çıkıyor,” bunlar hep yanlış anlaşılmaya çok müsait şeyler. Yani böyle; bizim tankımız, topumuz, askerimiz işte hazırdır, yerle bir ederiz mantığında değil. Bu bir muhabbet birliğidir yani bunu hiçbir zaman için unutmayacaklar. İman birliğidir, inanç birliğidir. Şimdi bakın böyle resmi toplantılarda bu konu o kadar olmaz. Yani manevi bir lider olmadıktan sonra resmi birliklerle, resmi toplantılarla netice alınmaz. Alınmış olsa yüzyıldan beri çalışma yapılıyor. Sürekli Dışişleri Bakanları toplanırlar, İslam ülkelerinin liderleri toplanırlar. Otellerde şurada burada peş peşe hiç nefes almadan yapılır. Ve hiçbir şekilde netice alınmamıştır. Alınamaz da. Yani derin bir iman, derin bir coşku, Kuran’a ve hadise dayalı fevkalade hakikatlere dayanmadıktan sonra bu tarz bir birliktelik insanlar tarafından pek tasvip görmez. “Suriye’nin sınırını açalım”, şu anda da mesela vize kalktı Suriye’yle. Kimse Suriye’ye gitmiyor. Suriye’den de kimse buraya gelmez. Vizenin kalkmasıyla, sınırların açılması arasında bir fark yok. Aynı şey, pasaportu da kaldırsan yine fark etmez. O aşkın, o muhabbetin olması için büyük bir manevi patlama gerekir. Büyük bir manevi devrim gerekir. Muazzam bir inkişaf gerekir. Bu ancak Mehdiyetle olabilir. Yani bunun dışında mesela Ürdün’den de kalkabilir, Tacikistan’la da kalkabilir. Kimse gitmez Tacikistan’a. Kırgızistan’a kimse gitmez. Şimdi Kırgızistan dese ki; “biz Türkiye’ye bağlandık. Tamamen siyasi yönden de bağlandık. Her yönden bağlandık” dese, Türkiye’den Kırgızistan’a gidecek 10 kişi, 20 kişi belki ancak çıkacaktır. Veyahut oradan da buraya çok az insan gelir. Yahut çok çok daha fazla da olabilir. Yani ilk aşamada öyle olur. Sonra çok daha fazla olabilir. Ama manevi bir devrim de, büyük bir inkişafta meydana gelen heyecan çok çok şiddetli olur. Yani insanlarda meydana gelen sevgi azminin dozu çok yüksektir. İnsanlar yerinde duramaz. Bu çok önemlidir yani bu tarz toplantılara zemin hazırlar. Ama neticeyi meydana getirmez. Bakın mesela Nur talebesi kardeşlerimiz ne dediler? “Mehdiyet şahsı manevidir” dediler. Bediüzzaman’ın vefatında “Bediüzzaman Mehdi’dir” veyahut “Risale-i Nur Mehdi’dir, biz de şahs-ı manevisiyiz.” “Şahs-ı manevisi olarak bizler bunu meydana getireceğiz” dediler. Ama ne oldu? Nur talebeleri kendi içlerinde paramparça oldular ve birbirlerine muhalif bir çizgiye girdiler. Hatta birbirlerine selam dahi vermeyen bir çizgiye girdiler. Hani şahs-ı manevi birlik ve beraberlik meydana getiriyordu? Hani Mehdi’ydi, şahs-ı maneviydi? Hani Mehdiyetin devamıydı? Mehdiyetin devamı olsa şahs-ı manevi paramparça eder miydi sizi? Böler miydi? Birbirine selam verilmeyecek hale getirir miydi? Mehdi (a.s.) şahıstır. Bir beyindir, bir insandır. Talebeleri vardır. Şahsı ve talebelerinden oluşan da bir şahs-ı manevisi vardır. Ama şahsı olmadan o şahs-ı manevi etkili olmuyor, olmaz. Yani Mehdi (a.s.) yoksa şahs-ı manevisi etki etmez. Öyle bir şey yok yani. Olsa görürlerdi. Kaç yıl oldu? 1960’da vefat etti Bediüzzaman. 2010’dayız. Yaprak kıpırdamadı. Değil mi? 1980 yılında, Mehdi (a.s.)’nin zuhurundan sonra muazzam bir inkişaf başladı ve 2010 yılına geldi, oldu olacak, bitti bitecek hale geldi neredeyse. Daha, Bismillah daha başındayız. Daha 2012’ye bile daha gelmedik. Daha 2017’ler var. 2012’ler var. Yer yerinden oynayacak. Mehdi (a.s.) geldiği için oluyor. Şahs-ı maneviyle olmaz. Mehdi (a.s.) geldiği için, ittihad-ı İslam’ı söylemeye başladı Nur talebeleri. Daha önce niye hiçbiri söylemiyordu? Bak kaç yıl oldu? Ben çocukluğumdan beri izlerim Nur talebelerini, hiç duymadım ben ittihad-ı İslam konusunu. İlk defa böyle topluca ve yoğun olarak ittihad-ı İslam’ın vakti geldi, diyorlar. Niye? Mehdiyetin başarısıdır bu. Yani Mehdi (a.s.)’nin, talebelerinin ve Mehdiyetin başarısıdır. Ben mesela bir Mehdi (a.s.) talebesi olarak var gücümle gayret ediyorum, yıllardan beridir. Sizler de Mehdi (a.s.) talebesisiniz. Yıllardan beri gayret ediyorsunuz. Ama kalben Mehdi (a.s.)’ye bağlıyız biz. Biz demiyoruz, “şahs-ı maneviye bağlıyız” demiyoruz biz. “Tamam bir şahs-ı manevi var ama bir Mehdi (a.s.) var” diyoruz, şahıs olarak. “Peygamber (s.a.v.)’in müjdelediği, Bediüzzaman’ın müjdelediği bir Mehdi (a.s.) var” diyoruz. Bediüzzaman’ın açık izahlarını kendimizi utandıracak şekilde, kendimizi küçük düşürecek şekilde, mahcup edecek şekilde göz göre göre reddetmiyoruz. Göz göre göre yalan söylemiyoruz. Göz göre göre gerçekleri tahrif etmiyoruz. 5 yaşındaki bir çocuğun bile anlayacağı bir gerçeği aklı hayali almayacak şekilde yalan beyanlarla örtmüyoruz. Açık, net, sarih olarak söylüyoruz. Diyoruz bak; Mehdi (a.s.) geldiğinde Bediüzzaman; “benden yüz yıl sonra gelecek” diyor, dedik. “Hicri 1400’de geleceğini söylüyor.” “Ben onun pişdar bir neferiyim, öncü bir askeriyim” diyor. “Ben ona zemin hazırlıyorum” diyor. Değil mi Bediüzzaman. “Geldiği vakit neler yapacak” diyor Bediüzzaman. Bir, “İttihad-ı İslam ortaya koyacak” diyor. “İttihad-ı İslam meydana getirecek” diyor. Bediüzzaman’ın zamanında ittihad-ı İslam gündeme geldi mi? Gelmedi. Ama şu an ciddi olarak gündeme geldi. Neden? Çünkü Mehdi (a.s.) vazifede olduğu için geldi. İttihad-ı İslam’ın daha yeni adı kondu. İttihad-ı İslam daha yeni başladı. Şimdi ittihad-ı İslam oluşacak. Bu bir, Mehdiliğin birinci alametidir. Mehdi (a.s.)’nin birinci faaliyetidir. İki, “Müslümanların hilafet-i İslamiye unvanıyla Müslümanların başına geçeceğini” söylüyor Bediüzzaman. Lider olarak. Yani bir manevi lider. Evinden yönetecektir. Siyasete karışmaz Mehdi (a.s.). Başka ne diyor? “Hıristiyanlarla ittifak edecek” diyor. Geniş çaplı dünya çapında, üç beş kişiyle değil. Geniş çaplı. Başka ne diyor? “Milyonlar fedakar seyyidler iltihak edecek” diyor. Milyonlarca, on tane yirmi tane değil. Değil mi? “O devirde de İslam orduları olacak” diyor. Askeri ordular ve bunlar birleşecekler. NATO gibi birleşecekler. Başka ne diyor? “Darwinizmi ve materyalizmi yok edecek” diyor. “Yerle bir edecek” diyor, değil mi? Hatta “avamın da” diyor, “imanına yönelik imanı çalışma yapacak” yani “tahkik-i imana yönelik faaliyetler yapacak.” Başka ne diyor? “Risale-i Nur’u hazır bir program olarak neşr ve tatbik edecek” diyor, değil mi? “Risale-i Nur’un gerçek sahibidir” diyor. Ebcedlerle de gösteriyor, Kuran’dan ebcedler. Mesela burada diyor; ‘mimler ve şeddeler’ şöyle sayılsa, böyle sayılsa. “Bundan 100 yıl sonra bu konuda faaliyet yapacak kişi Mehdi (a.s.) ve şakirtleridir” diyor. Değil mi? Çok net, açık söylüyor. Biz bunları milletin gözünün içine baka baka alenen yalan beyanlarla örtmeyiz. Beş yaşındaki çocuğun anlayacağı şekilde alenen yalan söylemeyiz. Bediüzzaman’ı küçük düşürmeye yönelik, Bediüzzaman’ı yalancılıkla itham eden bir üslup kullanmayız. Bediüzzaman taktik yaptı demeyiz. Oyun yaptı demeyiz, yüzlerce sayfa sizi aldattı demeyiz. Yüzlerce sayfa size doğruyu söyledi diyoruz biz. Hepsi doğrudur. Dolayısıyla gönlümüz çok rahat. O yüzden bu kadar rahat hareket ediyoruz. Mesela bizim anlattıklarımızda hiç kavrukluk oluyor mu ? Böyle bir insanların beyninde bir uyuşma oluyor mu? Mesela bazı şahıslar oluyor mesela beyni uyuşuyor. Ne konuştuğu belli değil. Bir şahs-ı manevidir diyor, bir Mehdi’dir diyor, bir Mehdi değildir diyor. Bir Mehdi’ler gelecek diyor. Üç tane Mehdi gelecek diyor. Daha da sıkışınca Mehdi’nin sayısını üçe çıkardılar şu an. Siyaset Mehdisi gelecek diyor. Diyanet Mehdi’si ayrı gelecek, saltanat Mehdisi ayrı gelecek diyor. Kardeşim hicri 1431’deyiz, değil mi? Hicri 1506’da bitecek diyor, Bediüzzaman. Ümmetin galibane ömrü bitecek. Ondan sonra kıyamet bekleniyor. 1545’de kıyamet bekleniyor. Üç tane ayrı ayrı sen diyanet Mehdisi saltanat Mehdisi gelecek diyorsun, ve siyaset Mehdisi gelecek. Soruyor çocuk, diyor “bunların üçü aynı yerde mi gelecek?“ diyor, olabilir diyor üçü ayrı ayrı da olabilirler diyor. Yani çeşit çeşit yerlerden gelecekmiş. Bir de diyecekmiş ki, ben diyanet Mehdisiyim, ben siyaset Mehdisiyim, ben de saltanat Mehdisiyim. Hep beraberiz. Üçümüz birlikte büyük Mehdiyi oluşturduk diyeceklermiş. Üç parçadan oluşacakmış. Bediüzzaman diyor ki, eğer bu görevlerden sadece birini yapıyorsa bu kişi diyor, Mehdi değildir diyor. Yani sadece diyaneti yapıyorsa, veya saltanatı veya sadece siyasetle ilgileniyorsa, bu büyük Mehdi değildir diyor. Büyük Mehdi olması için üçünü de aynı şahsın yapması gerekir diyor. Bakın ben gönlüm çok rahat. Yani yalan söylemenin gerginliğini yaşamıyorum. Karmaşasını yaşamıyorum. Onun böyle kavruk ve sıkıcı üslubunu, bereketsiz, kirli uslubunu yaşamıyorum. Değil mi? Çok rahat ve sarih söylüyorum, açık söylüyorum. Ve bunun nurundan ve bereketinden çok açık istifade ediyorum. Gönlüm de son derece rahat. Anlatırken de çok akıcı konuşuyorum. Bu sefer de şimdi yeni yeni kişiler bulmaya başladılar. Bunalmışlar ya. Ya diyorlar tabi ki birisi gelecek. Ama diyorlar, gelecek kişinin ismi Mehdi değil diyorlar, Cehcah diyorlar. Kardeşim bu kadar, bu hallere düşmeye ne gerek var. Yok diyorlar, başka bir isim daha, birkaç isim daha veriyorlar. Bunlardır diyorlar, bu değil Mehdi geldi diyorlar. Bediüzzaman Cehcah mı diyor orada? Mehdi diyor, Muhammed Mehdi diyor. Açık açık söylüyor. Mehdi Resul diyor, ve Büyük Mehdi diyor. Ahir zamanın büyük Mehdisi diyor. Nerenin Cehcah’ından bahsediyorsunuz? Değil mi? Yani bu samimiyetsizliğe ne gerek var, böyle bu hallere düşmeye ne gerek var? Bak İttihad-ı İslam’ı tamam. Hepsi birden kucakladılar. Allah Razı olsun. Elhamdülillah. İttihad-ı İslam’ı istiyorsak, peki İttihad-ı İslam’ı istediğine göre yani Müslümanlara bir din istiyorsun. İttihad-ı İslam ne demektir? Mutlaka bir başı olan topluluktur değil mi? Kim olacak başı Müslümanların? Herhangi bir şahıs diyorlar değil mi? Bu herhangi bir şahıs Mehdi işte. Yani bundan kurtuluşları yok. Evirip çevirmelerine gerek yok yani. Bunaldıkları için diyorlar ki bu sefer bak, bir tane başı olması gerekmez ki diyorlar, 4-5 tane de Müslümanların başı olabilir diyorlar. Allah’tan korkun. Nerede görülmüş böyle bir şey? Değil mi? 4-5 tane de desen, bunun da yine bir başı olması gerekiyor. Peygamberimiz (sav) de diyor; iki kişi de olsa bunun bir başı olması lazım diyor. Bir kişiyi arasında değil mi, baş yapmaları gerekir. Yola çıkarken bile diyor. İki kişiyse, bir kişiyi baş yapmaları gerekir diyor. İlla bölecek ya, parçalayacak ya mesela 5 tane Müslümanlar’ın lideri olabilirmiş, ayrı ayrı. E ne zaman, İttihad-ı İslam niye diyorsun o zaman? Değil mi? Tefrik-i İslam oluyorsun sen. Tefrik. Ayırıyorsun. Parçacı oluyorsun. Parçaya ayıran olmuş oluyorsun. Dolayısıyla tam köşeye sıkıştılar yani. Mesela Cübbeli’de köşeye sıkıştı. Fatih Altaylı’da köşeye sıkıştı. Bu kafada olanlarda köşeye sıkıştılar. Cenab-ı Allah Cabbar İsmi ile tamamen sardı bunları. İnşaAllah.
SUNUCU: Hocam peki neye dayanarak bu şekilde ellerinde somut belgeleri olmadan, olan şeyleri farklı şekilde yansıtıyorlar ?
ADNAN OKTAR: Şimdi birçok sebebi var tabii, bir kere Bediüzzaman’ın değerini düşüreceğini zannediyorlar Mehdi (a.s.) olmayacak değeri düşecek, ikincisi daha da galiz olan Bediüzzaman’ın yanlış söylediği yani hüsnü zanda bulunduğunu tahmin ettiğini fakat tahminin yanlış çıktığını düşünüyorlar yani öylesine söyledi yüzlerce sayfa hadislerin öyle doğru olmadığını Bediüzzaman’ın da aldandığını düşünüyorlar en galiz düşünenler bunlar. Yani dillendirmiyor ama buna getiriyorlar. Bediüzzaman da hata yapabilir diyor ne demek işte bu, bunu kastediyor. Peygamber? Hadiste böyle bir şey yok diyor. Kardeşim bütün Ehl-i Sünnet ulemasının tamamı söylüyor ittifakla ayrıca hadis dahi olmasa Allah’ın kanunu böyledir diyor. Yani küfür varsa mutlaka zıttı da vardır mutlaka Mehdi (a.s.) çıkar diyor. Hadis olmasa bile böyledir diyor. Artık sıkıştıklarında ne yapacaklarını ne edeceklerini şaşırdılar. Mesela diyorlar ki Hz. İsa (a.s.) ‘da onların başına şu anda bir konu oldu, bunaldılar. Şimdi Mehdi (a.s.)‘den kurtulmaya çalışırken kurtulamaz bir de Hz. İsa (a.s.) var. Ondan da kurtulmaya çalışıyorlar ondan kurtulacakları gibi değil ki üç tane Kuran ayeti var. Kurtulmaya çalışmaları bir hastalık tabi bir rahatsızlık keyiflerini de kaçıyor çünkü bir sistem kurmuş baya çok geniş sistem kurmuş bu sistem sarsılacak. Çünkü Mehdi (a.s.) ne demek başta bir kişiye itaat ve saygı demek. Adam Nur talebesi zaten bölünmüş eğer itaat etmiş olsa başka bir insana tabi olur ona saygıyla bağlanacak. Kabul edemediğine göre kendi nur talebesi kardeşlerini kabul edemediğine göre Mehdi (a.s.) ‘yi nasıl kabul etsin? Onu hiç kabul edemiyor hepsini toplamış olacak Mehdi (a.s.)’nin inşaAllah. Dolayısıyla hayret edilecek Ahir zamanın olağanüstü bir olayı tahakkuk etti aslında. Hz. İsa (a.s.)’yı reddetmek için yaptıkları açıklamalar bir facia. Pencere açıkmış Bediüzzaman’ın yanında uzun boylu iri yarı bir adam varmış, uzun saçlı Bediüzzaman’ın arkasında namaz kılmış birden çıkıp gitmiş sonra sormuşlar Bediüzzaman’a bu kimdi Hz. İsa (a.s.)’ydı demiş. Geldi mi diye soruyor musun geldi gitti işte bu kadar. Şimdi gitmeyi de kabul etmiyor gitme de olmuyor ölmesi de gerektiği için nur talebesi ağabeylerin yanında ölmüş Hz. İsa (a.s.) ve gömmüşler diyor. Yani bunu koskoca adamlar söylüyor ve bunu söyleyen yüzlerce insan var. Kardeşim bu perişanlığa ne gerek nereden çıkarıyorsunuz bunları yani halüsinasyonlara ne gerek bu izahlara ne gerek var. Peygamberimiz (s.a.v.) açık açık belirtmiş, Kuran açık açık belirtmiş. Bak diyor “sana iman etmedik hiçbir fert bırakmayacağım” diyor Allah Ehli Kitap’tan. Herkes iman edecek Hz. İsa (a.s.)’ya. İslam ahlakı dünyaya hakim oluyor Hz. İsa (a.s.) zamanında. “Ölümünden önce sana iman etmedik hiçbir fert bırakmayacağım” diyor Ehli Kitap’tan. Hani Allah, İsa'ya demişti ki: "Ey İsa doğrusu seni Ben vefat ettireceğim (müteveffiyke), seni Kendime yükselteceğim (rafiuke), seni inkar edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları Kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim..." (Al-i İmran Suresi, 55) Bu nasıl oluyor peki o zaman? Değil mi öldü gitti diyorsunuz siz Hz. İsa (a.s.) için. Bakın bir konu da doğru söylemeyince ne kadar zincirleme doğru söylememeler gerekiyor görüyorsunuz bunu gören adamlar da yanaşmıyor tabi. Çok samimiyetsiz buluyorlar insan kendi dinine güvenmiyorsa peygamber (s.a.v.) hadislerine güvenmiyorsa, Bediüzzaman izahlarına güvenmiyorsa ne olmuş oluyor? Bunun için sebep ne? Peygamber (s.a.v.) bunu ispat etmedi mi, Allah ispat etmedi mi dediklerinin doğru olduğunu? Peygamber (s.a.v)‘in mucizelerini görmüyor musunuz? Bakın cayır cayır İttihad-ı İslam meydana geldi onu kabul etti mesela nur talebeleri Allah razı olsun onlar benim büyüğüm, ağabeylerim kat kat Allah razı olsun. Fakat şimdi bu konudaki kilitlenmenin de çözülmesi gerekiyor yani İttihad-ı İslam var ama başı yok. Başı olmayan İttihad-ı İslam olur mu kardeşim? Başsız gövde olur mu? Başsız hükümet olur mu? Ve niye bu kadar tedirgin oluyorsunuz? Bir de biz size şahıs belirttik mi şu olsun bu olsun falan yani böyle bir üslubumuz da yok. Allah’ın gönderdiği Mehdi (a.s.) kimse o olsun diyoruz biz niye telaş ediyorsun değil mi?
SUNUCU: İzin verirseniz bir soru daha sormak istiyorum. Hocam şimdi bu insanlar kendileri bölünmemek için bu tarz bilgileri öne sürüyorlar değil mi? Peki bu söyledikleri sözler ya da bu kurdukları cümleler kurdukları birçok kendilerine göre deliller ya da araştırmaların sonucunda insanların bunların geçersiz olduğunu onların kendilerinden ibaret sundukları bilgiler olduğunu öğrendiğinde zaten bölünmüş olmayacaklar mı, kaybetmeyecekler mi neyi göze alarak ya da neye dayanarak amaçları ne bu tarz şeyler de bulunuyorlar?
ADNAN OKTAR: Ben lise sondayken Nur talebeleriyle tanışmıştım. Bu konuda çok katı bir taassup vardı Mehdi (a.s.) konusunda ve konu pek açtırılmazdı Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Mehdi (a.s.) konusu pek açtırılmazdı ve geçiştirilen bir üsluptu. Ben o zaman o kadar incelemediğim için Risale-i Nur’da o kadar dikkatimi çekmedi ama sonra baktım Bediüzzaman alenen Mehdi (a.s.)’nin geleceğini anlatıyor çok net ve hiç kapatılacak gibi değil. Bediüzzaman o kadar muhteşem kilitlemiş ki yani öyle yalanla dolanla örtmekle efendim doğru söylememekle taklitle teknikle örtülecek gibi değil. Yüzlerce sayfa açıklamış ve çok sağlam delillerle açıklamış öyle kaçacakları gibi değil kilitlemiş Bediüzzaman, ama buna rağmen bir çok Nur talebesi kardeşimiz hepsini tenzih ederim. Bu konuda insanların gözünün içine baka baka bir doğru söylememe politikası izliyorlar. En ehilleri de diyor yine fitne çıkar onun için söylemiyoruz. Fitne çıkacaksa Bediüzzaman niye koysun kitaba. Niye fitne çıksın, Peygamber (s.a.v.) fitne olsa müjdeleyin der mi? Peygamberimizin (s.a.v.) geleceği önceden bildirilmişti, herkes bekliyordu bir Peygamber geleceğini, alametleri de vardı. O Rahip Bahira Peygamberimiz’in (s.a.v.) sırtını açtı baktı. Sırtında mührü gördü, dedi “bu çocuk Peygamber olacak, olağanüstü bir insan bu, çocuğu iyi muhafaza edin.” Yüzünden anladı. Önce yüzüne baktı bir olağanüstülük gördü Peygamberimizde, sonra gidip sırtını açtılar çocuğun “bu” dedi, “Peygamber olacak” dedi. “Olağanüstü bir insan, bu çocuğu çok iyi koruyun” dedi. Fitne mi bu şimdi, doğru bu Allah Mehdi (a.s.)’yi yaratırken, Mehdi yaratırken, fitneyi bilmiyor mu Cenab-ı Allah fitnenin olup olmayacağını bilerek Allah onu yaratıyor. Fitneyi yaratan Allah’tır zaten, siz Mehdi (a.s.)’ye uyun diyor Cenab-ı Allah. Peygamberi kanalıyla, vesilesiyle, hadisle bunu açıklıyor. Bakın Bediüzzaman ne diyor, “gerçi her asırda hidayet edici bir nevi mehdî ve müceddid geliyor ve gelmiş.” Bediüzzaman Mehdi değilim demiyor ki, Mehdiler gelmiyor demiyor ki. “Her asırda hidayet edici bir nevi” yani hidayete vesile olan, “bir nevi” ama “bir nevi”, “Mehdî ve müceddid geliyor ve gelmiş.” “Bu var” diyor, doğru. “Fakat her biri” diyor, “üç vazifeden birisini bir cihette yapmış” diyor Bediüzzaman, “üç vazifeden birisini bir cihette” “üç vazifeyi toptan yapmamışlar” diyor. Hep bir arada yapmamışlar, sadece bir tanesini yapmışlar o da bir cihette. “Bir yönü ile yapmışlar” diyor. Her biri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibariyle, Ahir zamanın büyük Mehdisi unvanını alamamışlar” diyor. Demek ki Mehdi olabilmesi için üç görevin, üçünü de, tam anlamı ile yapması gerekiyor, her cihette yapması gerekiyor. Siyaset, saltanat aleminde ve diyanet alaminde de tam yapması gerekiyor ve her cihette yapması gerekiyor. O zaman işte, Ahir zamanın büyük Mehdisi unvanını alan kişi odur diyor, Bediüzzaman. Ve Bediüzzaman “iman hakikatleri yönünde, ben diyanet yönünde geldim” diyor. Abdulkadir Geylani diyanet yönünde, İmam Rabbani diyanet yönünde, Mehdi-i Abbâsî siyaset yönünde, “bu Mehdiler geldi” diyor, bunu inkar etmiyor Bediüzzaman. “Ama her biri bir cihette gelmiştir, bir yönüyle üç cihette birden gelen olmamıştır” diyor. Mehdinin özelliği o olağanüstü bir insandır Mehdi ve ahkamda masumdur. Mesela hiçbir imamda görülmemiştir bu; masum imamdır inşaAllah. Evet. Ben bunu şimdi ısrarla anlatıyorum Nur talebesi kardeşlerimiz dershanede soruyorlar, bir çoğunu dersaneden kovuyorlarmış, sohbetlerden. Birçok dersane, birçok sohbet meclisinde de artık bir şahıs olarak Mehdi (a.s.)’nin geleceğini açık olarak kabul etmişler. Dün kardeşlerimizden haber geldi, “birçok yerde açık açık evet” diyorlarmış net Bediüzzaman söylüyor. Bunun örtülecek kapatılacak bir yönü yok hakikaten bir Mehdi’nin geleceği belli açıkça izah ediyorlarmış.
SUNUCU: Peki merak edip araştıran talebeler onlar soru sorduklarında ne cevap veriyorlar Hocam?
ADNAN OKTAR: Şimdi bu aşamada bu kadarını kabul ediyorlar anladığım kadarıyla. Çok acayip korkuyorlar nedense halbuki küfür korkar bundan. Deccal korksun, Mehdi (a.s.)’den Deccal korkar. Müslüman niye korkar ben anlamıyorum, kanları ilikleri çekiliyor bir kısmının, Hz. İsa (a.s.)’dan da korkuyorlar, Hz. Mehdi (a.s.)’den de korkuyorlar bir kısmı. Sevinsene Allah’tan sana nur, nimet bayram sevinci yapsana.
Hayır, kardeşim diyorlar ki mesela, “Deccal şahıs mı?” diyoruz. “Evet, şahıs” diyorlar. “Süfyan?” “O da şahıs” diyorlar. “Mehdi (a.s.)?” “O şahs-ı manevi.” İyi saatte olsunlar kardeşim, havale mi geçiriyorsunuz, ne oluyorsunuz, rahatsız mısınız? Bu çok acayip bir şey, değil mi bu? Bütün Mehdiler şahıs olmuş da şimdiye kadar, “mücedditler şahıs geldi” diyorlar. Bütün Mehdi (a.s.)’ler şahıs olarak geldi şu ana kadar, tamam. Ahir zamanın şahsı? “O şahs-ı manevidir” diyorlar. Kardeşim ne oluyorsunuz, ne yapmak istiyorsunuz siz böyle? Tabii şimdi bu gerçek sürekli ortaya çıkıyor. Tabii bu konuda cahilliğinden bunu söyleyenleri tenzih ederim yahut hakikaten anlayamadığı için bu şekilde olanları tenzih ederim ama kasten yapanları tenzih etmiyorum. Fitne olsun, kargaşa olsun diye yapanları, samimiyetsizliğinden, münafıklığından yapanları tenzih etmiyorum. Onları kınıyorum. Çok acayip bir durum. Mesela; “hem şu sırdandır ki;” diyor, “Hz. Mehdi (a.s.) gibi Ahir zamanda gelecek şahısları, çok zaman evvel hattâ Tâbiîn zamanında onları beklemişler.” Bakın, “sahabeler hemen sonra beklemişler” diyor, Mehdi (a.s.)’yi. Mesela sahabeler şahs-ı manevi olarak mı beklemişler Mehdi (a.s.)’yi? Şahıs olarak beklemişler, “Tâbiîn” bakın, “Tâbiîn,” değil mi? Yani artık bizim artık örnek aldığımız insanlar. Bu kişiler Mehdi (a.s.)’yi kendi zamanında bekliyor, şahıs olarak. “Yetişmek emelinde bulunmuşlar.” Şahs-ı manevi beklememişler, Mehdi (a.s.)’yi beklemişler. “Hattâ bazı ehl-i velayet, onlar geçmiş" demişler.” Onlar gelmiş geçmiş demişler, diyorlar ya şu anda da. “İşte bu da, Kıyamet gibi, hikmet-i İlahiye iktiza eder ki; vakitleri taayyün etmesin. Çünkü her zaman, her asır, kuvve-i maneviyenin takviyesine medar olacak ve yeisten kurtaracak “Mehdi” (a.s.) manasına muhtaçtır.” “Ta Ahir zaman çıkışına kadar da, bu gizli kalacaktır” diyor, Bediüzzaman. “Ta Ahir zamanda ortaya çıkacaktır” diyor, çıkış zamanı netleşecek, “gizlenecek o vakte kadar” diyor, hatta ismini de Hz. Ali (r.a.)’ye bildiriyor Peygamberimiz (s.a.v.) Hz. Ali (r.a.) ismini söylemeyeceğim” diyor, “gizleyeceğim” diyor ismini. Ta Ahir zamanda ortaya çıkıyor ismi de inşaAllah. Bakın mesela, “ümmetin beklediği,” geldi demiyor, “Ahir zamanda gelecek zatın,” şahs-ı manevi demiyor ve kırkıncı tekrar bu, kırk kere tekrar ediyor zat olarak Mehdi (a.s.)’yi. Bu kitapta kaç defa tekrar edildiği yazıyor inşaAllah. Bakın “ümmetin beklediği,” gelmiş olsa, “beklediği” der mi Bediüzzaman? “Ahir zamanda gelecek,” gelmiş olsa, “Ahir zamanda gelecek” der mi? Kardeşim bu konuda niye doğru konuşmuyorsunuz da milleti garip bir ruh haline sokuyorsunuz? “Zatın,” şahs-ı manevinin değil, “zatın üç vazifesinden,” bir tane demiyor, “üç vazifesinden, enmühimi ve en büyüğü ve en kıymetdar olan imanı tahkikiyi neşr.” Demek ki; tahkiki imana ait kitaplar yazacak Mehdi (a.s.), değil mi? Yani bir külliyat oluşturacak. Nasıl diyor? “İman-ı tahkikiyi neşr ve ehl-i imanı delaletten kurtarmak cihetiyle” diyor ve “birinci vazifesi de Darwinizmi ve materyalizmi yok etmektir” diyor, “etkisiz hale getirmektir” diyor. Mesela, bakın diyor ki; ”inşaAllah hiçbir kuvvet, Anadolu’nun sinesinden Risale-i Nuru çıkaramaz.” “Risale-i Nur sürekli kalır inşaAllah” diyor. “Ta Ahir zamanda,” ne demek bu, ne anlıyorsun ta Ahir zaman deyince? Kendisinden sonra uzak bir zamanda.“Hayatın geniş dairesinde” yani internetin, televizyonların, radyoların yayıldığı; sosyal sistemin güçlendiği, hürriyetlerin genişlediği bir dönemde; “hayatın geniş dairesinde.” Bakın Risale-i Nur’un asıl sahiplerinin kim olduğunu söylüyor. Baştan okuyorum; “inşaAllah hiçbir kuvvet, Anadolu’nun sinesinden Risale-i Nur’u çıkaramaz. Ta Ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri,” bakın Bediüzzaman açıklık getiriyor, “yani Mehdi (a.s.),” Risale-i Nur’un gerçek sahibi kimmiş?
SUNUCU: Mehdi (a.s.).
ADNAN OKTAR: Mehdi (a.s.). Ne zaman geliyormuş? Bak Bediüzzaman’a soruyoruz biz; “ne zaman efendim geliyor?” diyoruz. “Ta Ahir zamanda” diyor. “Hayatın nasıl bir yapısı içerisinde gelecek efendim?” diyoruz. “Hayatın geniş dairesinde gelecek” diyor. “Peki Risale-i Nur’un sahibi kimdir efendim?” diyoruz. “Asıl sahipleri yani Mehdi (a.s.) ve şâkirdleri” diyor. Şimdi burada anlaşılmayacak bir şey var mı? Bunu niye kapatmaya çalışırsınız? “Cenâb-ı Hakkın izniyle gelir,” geldi demiyor “gelir.” “O daireyi genişlettirir” yani mevcut olan daireyi genişlettirir yani Nur talebelerinin oluşturduğu yapıyı genişletir, “ve o tohumlar sümbüllenir,” o devirde neymiş demek ki onlar? Tohummuş daha, sümbüllenmemiş. Ne zaman sümbülleniyor? “Hayatın geniş dairesinde, ta Ahir zamanda.” “Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz.” Bak, “ben Mehdi (a.s.)’yi kabrimden seyredeceğim” diyor Bediüzzaman, değil mi? Yani Mehdi (a.s.) olmuş olsa, “ben kabrimden seyrederim” der mi? Ve böyle bir yalana niye girsin Bediüzzaman? Uzun uzun bu kadar yalan söyler mi bir insan? “Bunların hepsi taktik” diyorlar, bir kısmı; “hepsi yalan” diyorlar, “asıl doğrusunu bize söyledi” diyorlar. Yahu kardeşim, ne zoru var, niçin bu kadar yalan söylesinki Bediüzzaman? Bir de yalan değil ki, dedikleri doğru, aynen ortaya çıkmış, tahakkuk etmiş. Hadislerin hepsi tahakkuk etmiş. “İttihad-ı İslam olacak” diyordu, Ahir zamanda Mehdi (a.s.) devrinde; tarih veriyor, 2010 tarihini veriyor. Oldu 2010 tarihinde, ittihad-ı İslam başladı. “2021’de de bitecek” diyor. O zaman da göreceksiniz, onu da göreceksiniz inşaAllah. Bak, mesela; “o zat (Mehdi (a.s.)) o taifenin” yani bilim adamlarının, ”uzun tetkikatı (tetkikleri) ile yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak, onun ile o birinci vazifeyi” yani Darwinizmi ve materyalizmi yıkma vazifesini, “yapacak” diyor. “Bilim adamlarının hazır araştırmalarından istifade edecek” diyor, Mehdi (a.s.). “Bizzat kendisi yapmaya vakit ve hal müsaade etmez” diyor. “Ve onun” diyor, “ve onun,” benim demiyor Bediüzzaman, “ve onun (Mehdi (a.s.)’nin, üç büyük vazifesi olacak. Birincisi; fen ve felsefenin tasallutiyle maddiyyun ve tabiiyyun taununun beşer içine intişar etmesiyle”, yani Darwinizm ve materyalizmin insanlığın içinde gelişmesiyle, “her şeyden evvel”, yani ilk önce, “felsefeyi ve maddiyyûn fikrini,” Darwinizm fikrini, “tam susturacak bir tarzda îmanı kurtarmaktır.” Bir kere insanları imani yönden kurtaracak, demek ki Darwinizm ve materyalizm varken iman sağlamda olmuyormuş demek ki, değil mi? Hem Darwinizm olacak hem iman, “ikisi bir arada olmaz” diyor Bediüzzaman, “onu yıkacak ve böylece imanı kurtaracak” diyor. ”İmanı kurtarmaktır. Sonra ehl-i imanı dalaletten muhafaza etmek,” ehl-i imanın da Darwinizm ve materyalizme kaymasını engellediği için onları da dalaletten muhafaza etmiş olacak. Yani sapkın görüşlere yahut bölünmeye gitmelerini engelleyecek, bölünmelerini ortadan kaldıracak. “Bu vazife hem dünya, hem her şeyi bırakmakla, çok zaman tetkikat ve meşguliyeti iktiza ettiğinden” yani “Mehdi (a.s.)’nin hem dünyayı, hem her şeyi, her türlü faaliyeti bırakıp çok zaman araştırma ve okuması gerektirdiğinden” diyor, “Hazret-i Mehdi (a.s.)’nin,” bak, “Hazret-i Mehdi (a.s.)’nin,” şahs-ı manevinin demiyor, “o vazifesini bizzat kendisi görmeye,” şahsı manevisi demiyor, “bizzat kendisi görmeye vakit ve hal müsaade edemez. Ne vakti vardır ne de hali müsaade etmez. Bu ‘hal’ deyince de millet hastalık falan gibi anlıyor, o değil. Manevi hal ayrı bir şeydir, onun bir sırrı var, onu sonra öğrenecekler. “Çünkü hilafet-i Muhammediye (a.s.m) cihetindeki saltanatı, onun ile iştigale vakit bırakmıyor. Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihette görecek” yani “bilim adamları araştırmalar yapacaklar” diyor, “o zat o taifenin, uzun tetkikatı,” laboratuvar araştırmaları, incelemeleri ile, “yazdıkları eseri” yani her türlü çalışmayı, “kendine hazır bir program yapacak,” hazır kitaplar haline getirecek, “onun ile o birinci vazifeyi” yani Darwinizm ve materyalizmi, felsefeyi yıkma vazifesini, “tam yapmış olacak” diyor. Yarım değil, tam yapmış olacak. “Bu vazifenin istinat ettiği (dayandığı) kuvvet ve manevi ordusu” yani “bir kuvvete, bir manevi destekçi ekibe ihtiyacı vardır” diyor Bediüzzaman, bunu yaparken, “bu vazifenin istinat ettiği, dayandığı kuvvet ve manevi ordusu,” manevi ordusu; ona yardım eden insanlar, “yalnız ihlas, samimiyet ve sadakat” Mehdi (a.s.)’ye sadık, İslam’a sadık “ve tesanüd,” dayanışma içindeler, birbirlerine bağlılar, “sıfatlarına tam sahip olan bir kısım şakirtlerdir.” Bir kısım talebeleridir Mehdi (a.s.)’nin, öğrencileridir. “Ne kadar da az olsalar,” bakın; hem Mehdi (a.s.), hem Mehdi (a.s.) talebesi fakat Nur talebelerinin dışında çok az bir topluluk, küçücük bir topluluk ki; Peygamberimiz (sav) “313 kişilerdir toplam” diyor. “Ne kadar da az olsalar manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.” Nerede burada şahs-ı manevi? Değil mi, bakın diyor ki; “çünkü hilafet-i Muhammediye (a.s.m) cihetindeki saltanatı onun ile iştigale vakit bırakmıyor.” Bir kere buradan da anlıyoruz ki Müslümanların halifesi yani manevi lideri, Allah’ın halifesi. Halife yani manevi lider, Allah onu halife kılmış, Müslümanlara lider kılmış. “Hilafet-i Muhammediye (a.s.m) cihetindeki saltanatı onun ile iştigale vakit bırakmıyor” yani “o halifelik konumuyla ilgili bir manevi faaliyet içerisinde” diyor, bir manevi çalışma içerisinde, “onun için bu tarz Darwinizmle ve materyalizmle ilgili fiili çalışmayla ilgili” diyor, “onunla ilgili iştigale vakit bırakmıyor,” “vakti müsait olmaz” diyor Mehdi (a.s.)’nin, inşaAllah. Ama Mehdi (a.s.) var, talebeleri var, az bir talebesi var, tabii ki onlardan oluşan bir şahs-ı manevisi olur. Şimdi bizde, burada şahs-ı manevi oluşmuyor mu? Sen varsın, ben varım, birlikteyiz. Mesela Berker Hocam’ın lider olduğunu kabul ederiz, bu şahs-ı manevidir işte, bu kadar.
Şimdi bir ara verelim sonra devam edelim inşaAllah.
SUNUCU: Yayınımıza kısa bir aradan sonra devam ediyoruz.
Yayınımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.
ADNAN OKTAR: Oktar Hocam hoş geldin.
OKTAR BABUNA:Estağfurullah Hocam, hoş bulduk inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Oktar Hocam neler anlatacaksın bize?
OKTAR BABUNA:Estağfurullah Hocam, sizin söylediklerinizin gerçekleştiğini teyit eden gazete haberleri var ve çok arttı sayısı maşaAllah, her yerde.
ADNAN OKTAR: Haydi bakalım seri olarak göster.
OKTAR BABUNA:Hocam, inşaAllah. “Türkiye’nin İslam ülkeleriyle tarihi işbirliği” haberi Hocam, “Türkiye, Ürdün, Lübnan ve Suriye arasında serbest ticaret, serbest vize bölgesi oluşturulması ve ortak işbirliği konseyi çalışması yapılmasına ilişkin ortak deklarasyon imzalandı.” Bu tam sizin söylediğinizi teyit eder nitelikte, bir ya da iki sene sonra gerçekleşen olaylardan yalnızca bir tanesi Hocam maşaAllah. “Sınırlar kalkıyor,” siz söylemiştiniz; “vizeler kalkacak, sonra sınırlar kalkacak” demiştiniz; aynısıyla gerçekleşmeye başladı inşaAllah. “Sınırlar tamamen kalkıyor” haberi inşaAllah, Yeni Şafak’ta. “Ortadoğu’da sınırlar kalkıyor.” Bunlar, siz daha iyi bilirsiniz inşaAllah, hiç telaffuz edilmiyordu, hayal bile edilmiyordu siz söyleyene kadar. Şimdi fiilen gerçekleştiriyor Allah. MaşaAllah.
ADNAN OKTAR: İddia edilen Ergenekon Örgütü’nün tepesi ezildikten sonra bak Türk-İslam Birliği’nin yolu sonuna kadar açıldı, daha önce olmuyordu. Çünkü frendi onlar. İddia edilen Ergenekon Örgütü Türkiye’yi parçalamak, bölmek istiyordu. Türkiye’nin büyümesini istemiyordu. Büyük Türkiye olmasını istemiyordu, şimdi Türkiye’nin önü açıldı, büyük Türkiye’nin önünde bir takozdu, iddia edilen Ergenekon Örgütü.
OKTAR BABUNA:Siz daha iyi bilirsiniz inşaAllah, 97’de ilk siz söylemiştiniz, deşifre etmiştiniz. Bir de önemli söylediğiniz Hocam, siz daha iyi bilirsiniz inşaAllah, “Darwinizmin belini kırınca bu oldu” dediniz.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, elhamdülillah. Bak mesela diyor ki; Bediüzzaman, “Fakat bunda Risâle-i Nur şakirdleri yerinde Mevlâna Hâlid'in (k.s.) şakirdleri o bulut zulümatını dağıttıklarından bu âyet bu cihette onların başlarına remzen işaretle parmak basıyor. Şimdi hatıra geldi ki; eğer şeddeli "lâmlar" ve "mim" ikişer sayılsa, bundan,” bundan yani kendi vaktinden, “bir asır sonra zulümatı dağıtacak olan zâtlar,” yani Darwinizmi, materyalizmi tepeleyecek, deccaliyeti tepeleyecek “zatlar ise, Hazret-i Mehdi (a.s.)'nin şakirdleri (talebeleri) olabilir” diyor. Ayrıca bakın burada diyor ki; “Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar.” Kuran ayeti veriyor Bediüzzaman. Tevbe Suresi, 32. “Oysa kafirler istemese de Allah, Kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor.” “Allah nurunu tamamlayacak” diyor. “Tevbe Suresi, 32. ayetindeki; "Allah, kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor" cümlesinin ebced değeri 1424 yani Miladi 2004’tür.” 2004 yılını veriyor.
-VTR-
OKTAR BABUNA:MaşaAllah Hocam, tam teyit ediyor sizin söylediklerinizi, birebir aynısıyla, elhamdülillah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Allah tabii müminlere imanları vesilesiyle güç veriyor, kuvvet veriyor, sağlık-sıhhat veriyor, akıl veriyor. Bütün güç Allah’a aittir. Biz Allah’ın tecellisiyiz inşaAllah.
Bakın Üstadımız diyor ki; “benim cevabımın hikmeti şudur ki,” bakın; “benim cevabımın hikmeti şudur ki; bu zamanda öyle fevkalade hakim cereyanlar var ki” yani siyasi cereyanlar var ki, “her şeyi kendi hesabına aldığı için” yani “her siyasi cereyan hep kendi hesabına alır” diyor, olayları, “her şeyi kendi hesabına aldığı için faraza hakiki beklenen ve bir asır sonra gelecek o zat dahi bu zamanda gelse” ne zaman gelecekmiş? Bir asır sonra diyor. Değil mi? Bir asır. Kendisinden bir asır sonra. 1300’lerde geldiğine göre Bediüzzaman, 1400. “Bir asır sonra gelecek o zat” bak şahs-ı manevi demiyor, “o zat dahi bu zamanda gelse harekatını o cereyanlara kaptırmamak için siyaset alemindeki vaziyetten feragat edecek ve hedefini değiştirecek diye tahmin ediyorum.” Siyasete girmeyecek Mehdi (a.s.) diyor. İnşaAllah. Ama bakın ne diyor; “hakiki beklenilen,” gerçekten beklenilen “ve bir asır sonra gelecek,” bir asır sonra ne demek?
OKTAR BABUNA:1400’te.
ADNAN OKTAR: Evet. “Ta Ahir zamanda hayatın geniş dairesinde,” evet bunu her zaman söylüyoruz, “asıl sahipleri yani Mehdi (a.s.) ve şakirtleri Cenab-ı Hak’kın izniyle gelir. O daireyi genişlendirir.” Bakın ayrıca; “71’de fecr-i sadık başladı veya başlayacak, eğer bu fecr-i kazib de olsa 30-40 sene sonra fecr-i sadık çıkacak.” 71’e 30 eklersek, ne yapıyor? 1981. Otuz-kırk sene sonra diyor, değil mi Bediüzzaman? “30-40 sene sonra fecr-i sadık çıkacak.” 40 sene eklersek ne yapıyor?
OKTAR BABUNA:91.
ADNAN OKTAR:91 yapıyor. Sonra ne diyor devamında Bediüzzaman?“Evet şimdi olmasa da 30-40 sene sonra fen ve hakiki marifet” yani bilimi, sanatı her şeyi en güzel uygulayan kişi, “medeniyetin mehasini” yani modernliğini, medeniyetin güzelliklerini, iyiliklerini, “o üç kuvveti tam teçhiz edip, cihazatını ve manevi gücünü verip o dokuz manileri” Darwinizm, materyalizm, ateizm hepsi “dağıtmak için doğruyu arama gücünü insaf ve muhabbet-i insaniyeyi” yani insanlara merhamet edeni, muhabbet göstereni, “o dokuz düşman taifesinin” yani dokuz felsefe ceyranının; Darwinizm, materyalizm, ateizm, satanizm, işte hepsi, “o dokuz düşman taifesinin cephesine göndermiş, inşaAllah yarım asır sonra onları darmadağın edecek.” Ne yapıyor 2001. 2001’de ne oldu Darwinizm, materyalizm?
OKTAR BABUNA:Mağlubaneye döndü, maşaAllah.
ADNAN OKTAR: Evet.Bizler de Mehdi (a.s.) öncüsü, talebesi olarak buna zemin hazırladık, ortam hazırladık, imkan hazırladık inşaAllah.
OKTAR BABUNA:Hocam yurt dışında, Müslümanlar arasında özellikle sizin hapse girdiğinizi bilen çok insan var. Muazzam bir hayranlık var Hocam, elhamdülillah. Yapılan zulümden dolayı inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Uğur Türk, Uğur da şimdi Musevileri koruduğum ve Müslümanları korumadığım şeklinde bir yazı yazmış. Kardeşim ben adaletle iş görüyorum. Adalette akılcılık vardır, makullük vardır. Biz adaleti kurarken Hıristiyan’ın hakkını da koruruz, Musevi’nin hakkını da koruruz, Müslüman’ın hakkını da koruruz. Adalette ne vardır? Samimiyet vardır, eşitlik vardır. Yani adamı Musevi deyip, oturup ezmem veyahut Müslümansa kardeşimdir; korur, kollarım, Allah rızası için. Şimdi biz ne dedik özetle? Bu karmakarışık bir şey değil; “gitmeden önce izin alsınlar” dedik. “Adamlar gelsin, kontrol etsin, muayene etsinler, ne istiyorlarsa baksınlar ve gidin birlikte dağıtın” dedim. Özetle bu, benim anlattığım, karmaşık bir şey yok. Adamları demir çubukla, sopayla falan karşılamaya gerek yok. Saldıran olsunlar onlar, mesela adamlar vursun, saldırsın o ayrı mesele. O zaman cevabını veririz, onun derdine düşmesinler. Yüzde yüz haklı olduğumuzda, biz Allah’ın inayeti altında olmuş oluruz, o zaman yenilmez bir güç oluruz. Kim olursa olsun ciğerini sökeriz yani, öyle bir konu olmaz. Amerika olsun, Rusya olsun, İsrail’deki ateist siyonistler olsun, kim olursa olsun fark etmez. Ama mutlak haklı hale gelmek çok önemlidir. Şimdi fotoğraflarda görüyoruz; ellerinde çubuklar, demir sopalarla bekliyorlar gibi olmuş. Buna gerek yok. Beyaz bayrak açarsın, çağırırsın adamları; “gelin arkadaşım.” Gelsin dövüşsün, değil mi? O ayrı mesele. O zaman bakın neler olur, o ayrı mesele. Ama adamlar orada, “biz bir dirençle karşılaştık” diyorlar, değil mi? Adama bir malzeme çıkmış oluyor, konuşacağı bir konu çıkmış oluyor. Ağzı, burnu patlamış askerler var İsrailli, ağlayarak iniyor adam, değil mi? Halbuki orada, oradaki kişilerin sadece mazlum konumda olması gerekir. Yani herhangi bir yaralamaya, herhangi bir şeye girmemeleri gerekir. “Gelin buyurun, arayın kardeşim” diyecek, arayacaklar. Aradıktan sonra bunları döverlerse, yaralarlarsa o ayrı mesele, onu bize bıraksınlar. Yani onu bize bıraksınlar, bakın bakalım o zaman ne oluyor yani, inşaAllah, değil mi? Yani gök kubbeyi tepelerine göçertiriz. Ama orada öyle bir görünüm oluşmadı, benim dediğim bu. Mutlak haklı olabilecekken, bir fluluk meydana geldi, değil mi? Bu yapılsaydı ne olurdu yani? Şu benim dediğim yapılsaydı, ne kaybedilir? Bak gitmeden önce bağırdım adeta. Dedim ki; ellemeyin, çıksınlar gemiye, baksınlar, bir şey yok, hoş karşılayın hatta güleryüzle. Gelin kardeşim buyurun, arayın, bakın desinler. Güleryüzle karşıladığı halde eğer diyorum bak, onlar döver, söver ve yaralarlarsa, onu bize bıraksınlar. O ayrı mesele. Bak diyorum, bakın bakalım o zaman ne oluyor yani. Ama böyle olmadı olay. Bir bu var, ikincisi de oraya gittiklerinde beraber dağıt, birlikte dağıtın. Kimse Yok mu Derneği, bak diyor adamlar; “biz uzun süreden beri bunu yapıyoruz, dağıtım yapıyoruz.” Nasıl yapıyorlarmış? İzin alıyorlar, “hiçbir sorun da çıkmıyor, dağıtıyoruz” diyorlar. Kardeşim aynı yöntemi kullansanıza, ne olur aynı yöntemi kullansanız? Konu biter, gayet de güzel olur. Şimdi burada yapılan olay tabii ki iyi niyetle yapılmış bir olay. Yani İsrail’in orada yaptığı, İsrailli askerlerin yaptığı hareket, orada kardeşlerimizi şehit etmeleri, bunlar tabii ki çok anormal hareketler ve özür dilemesini istiyorum ve bunu söyleyen de benim. Israrla da özür dilemeleri için takipteyim yani, inşaAllah ve ben bunu yapanların da cezalandırılmasını istiyorum zaten. Savcılık el koydu, cezalandırılsın diyorum. İlgili şahıslar kimse, kim yaptıysa, aracı olduysa hepsi cezalandırılsın istiyorum. Ama el ile bir şey tutmak ayrıdır, maşa ile tutmak ayrıdır. Yani kor ateşi gidip elinle tutarsan elin yanar. Maşa ile tutarsan hiçbir şey olmaz. Kimse Yok mu Derneği bunu başardığına göre, aynısını İHH da yapabilirdi. Oradaki kardeşlerimiz de yapabilirdi. Ben böyle mantıksız bir şeyi savunmam. Benim anlattığım şey son derece mantıklı ve uygulanmış bir şey. Bunun aksini kabul etmem ben. Ben adaleti de çok tarafsız ve akılcı yani Kuran’a uygun, hadise uygun değerlendiriyorum. Burada anlaşılmayacak bir şey yok. Adamlar önceden hiçbir şekilde size olumsuz bir şey olmayacak, adam askerler geliyor, tamam gelsin, elinde niye sopa olsun, niye demir olsun? Koz verilmiş oluyor, gerek yok, güleryüzle karşıla. Zaten yayın yapılıyor, değil mi? Siz karışmayın. Sen orada hiçbir şey kullanmayacaksın, sadece seni dövüp, sövecekler yani o adamları biz teker teker alır getiririz o zaman, öyle bir konu olmaz. Yani yakasından tutar alır getiririz, öyle bir konu olmaz. O kolay iş değil öyle zannedildiği gibi. Ama adamlara nefsi savunma görünümü verilmiş oldu. Ama ben bütün bunlara rağmen adamları kınadım, çünkü silah kullanılmaz. Silahsız adama silahla, mesela elinde sopa varsa, o da en fazla copla ona karşılık verebilir. Yani kuvvetlerin eşitliği ilkesi vardır. Neyse o elindeki, ona karşılık bir şey ile karşılık vermesi lazım yahut en fazla plastik mermi kullanılabilir, gerçek mermi kullanılmaz. Özellikle suratına kurşun sıkılmaz, 3-4 tane, değil mi? Hadi hadi en fazla yaralayabilirdi, mesela ayaklarından yaralayabilirdi en fazlası. Ki o da, polis onu yapmıyor, mesela Türkiye’de öyle bir şey olmuyor. Polise de sopa ile saldırıyorlar, demir ile saldırıyorlar, polis kendini koruyor, değil mi? Ona göre uygun bir şey yapıyor. Ben burada makulü düşünüyorum. Yoksa ben de derim işte şöyle olsun, böyle olsun falan. Ben o kafada değilim. “Gemiye çıkan askerleri savunuyorsunuz. Masumdu oradaki katliamlar …bunlara şeytanlar bile inanmaz” diyor. Kardeşim biz masum falan demiyoruz. Adamlar orada bir güç oluşturmuşlar. Şimdi gerçekçi olmak lazım. Orada “biz bu konuda sorumluyuz” diyor adamlar, “biz burada bir kuvvetiz, gücüz” diyor. Şimdi sen de onun üzerine gidiyorsun. Burada en akılcı, en mantıklı hareket nedir? Adamlarla çatışmamaktır, değil mi? Yani bu mu akılcı hareket, şu anki mi akılcı hareket oluyor? Bu kadar insanın şehit olması, bu kadar insanın yaralanması mı akılcı hareketti? Benim dediğimde yaralanma olmazdı. Yani şehit olma olayı olmazdı, ben onu anlatıyorum. Ben İsrail’in oradaki, bölgedeki siyasi hakimiyetindeki detaylara, onlara girmiyorum ki. Bir fiili durum var, değil mi? Yani mesela biz dışarıya çıkıyoruz, başka bir yerde. Farz edelim anarşist bir grup var saldırıyorlar, olay çıkıyor. Ne yapıyoruz? Uzağından geçiyoruz, içerisine girmiyoruz. Yahut gelsek bile, aman arkadaş bizim sizinle bir işimiz yok, biz şuradan geçiyoruz diyoruz, değil mi? Bunun bir usulü vardır. Orada bu insanları böyle bir şeyin içerisine sokup, böyle bir olayın meydana gelmesine sebep olmak ve tekrarını istemek olmayacağı için, yani şimdi mesela ben böyle bir şey olsa gidin yeniden aynı olayı yapın demem ben, Müslüman kardeşlerime. Yani bu aklın, mantığın, Kuran’ın, hadisin bana gösterdiği yapıdır bu, akıldır, değil mi? Ne derim? Git adamlarla barış yapın yani adamlara dokunmayın, hiçbir şekilde ellemeyin. Ama onlar size saldırırsa, hiçbir şey yapmadığınız halde, herhangi bir şey kullanmadığınız halde, bu tamamdır. Ama şimdi Uğur kardeşimiz de, diğer kardeşlerimiz de... Mesela özür dilemelerini biz istiyoruz, mesela ben İsrailliler ile görüşüyorum, konuşuyorum. Özür dileyin dedim. Hatta böyle şeylerde fidye ödenir, fidye ödemeleri gerekir ayrıca. Yargılansınlar diyorum, yargılananlar cezalandırılsınlar diyorum. “Şok olduk” diyor. Ben neye şok oluyorum biliyor musun? Türk-İslam Birliği’ni savunmamanıza şok oluyorum. İttihad-ı İslam’ı savunmamanıza şok oluyorum. Peygamber (s.a.v.)’in hadislerini kabul etmemenize şok oluyorum. Mehdi (a.s.)’nin gelişini beklememenize şok oluyorum. Hz. İsa (a.s.)’nın gelişini hasretle beklememenize şok oluyorum. Peygamber (s.a.v.)’in söylediği bütün alametler çıktığı halde bunları görmemenize şok oluyorum. Yani ucuz kahramanlığa gerek yok ki. Yani oturup hadi gidin, orada yeniden çatışın, kafanızı, gözünüzü adamlar yarsın, oradan yine şehitlerle dönelim, bu mantıklı bir söz değil ki bu. Bu kahramanlık mı bu, değil mi? Biz oraya gittiğimizde yaralanmadan, berelenmeden dönersek, bir olay çıkmadan dönersek, bu bizim başarımız olmuş olur. Kardeşim canlı örnek var diyoruz, örnek veriyorum, niye anlamazlıktan geliyorlar, değil mi? Bak Kimse Yok mu Derneği gidiyor, hiçbir olay çıkmadan dönüyorlar. Aynı onun metodunu uygulayın diyorum, bak aynı onların yaptığı metodu uygulayın diyorum. Böyle gidip orada Müslümanları şehit ettirmek, yarandırtmak, sakatlandırıp geri döndürmek, ben bunu akılcı görmüyorum. “Ben akılcı görüyorum,” diyor, ben akılcı görmüyorum, ben bunu Kuran’a uygun görmüyorum. Kuran’da da, mesela Peygamberimiz (s.a.v.) zamanında da, Peygamberimiz (s.a.v.) ilk şeyde güçlü değildiler, barış yaptılar. Kimseye karşı atak yapmadılar, değil mi? Hep hep barış anlaşmalarına devam ettiler. Barış anlaşmasında ne vardır? Hiçbir şekilde karşı atak yoktur. Senin orada mutlaka yenileceğin belli olduğuna göre ve hiçbir gücün olmadığına göre, değil mi? Ne silahlı gücün var, ne adam gücün var, ne onun sosyal zemini var, ne siyasi zemini var, ne hukuki bir zemini var, yani öyle bir şey oluşmamış şu an, değil mi? Sen silahsız adamları oraya götürüp, orada kafasını, gözünü kırdırıp, sakat ettirip, çok fazla sayıda şehit meydana getirip geri dönmek, bu mu kahramanlık yani, değil mi? Kahramanlık hiç zaiyat vermeden dönmektir. Birçok insan yetim kaldı, birçok kişi öksüz kaldı. Yani bu yiğitlikse, kahramanlıksa devam mı edelim buna yani, değil mi? Akılcı hareket edelim diyorum. Bir de niye bunlardan şok oluyorsun, bizim asıl şok olduğumuz konuların üzerinde durun siz. İttihad-ı İslam’ı savunmuyorsunuz, asıl biz buna şok oluyoruz. Türkistan’da 30 milyon kardeşimiz katledildi, bundan haberiniz yok şu ana kadar, biz bununla şok oluyoruz. Türkistan’da genç kızlar Kızıl Ordu’nun genelevlerinde görevlendiriliyor, binlerce, on binlerce genç kızımız, bunlardan haberiniz yok, buna şok oluyoruz, değil mi? Uğur Efendi, inşaAllah. Mehdi (a.s.)’nin alametleri hepsi aşağı-yukarı zuhur etmiş, bunlardan haberin yok, biz buna şok oluyoruz. Bediüzzaman Mehdi (a.s.)’nin çıkış tarihini açık açık belirtiyor, izah ediyor, bunlardan haberin yok, biz buna şok oluyoruz. İttihad-ı İslam olsa bunların hiçbiri olmayacağı belli. Kafasını, gözünü kırabilirler mi Müslümanların? Orada Müslümanlar şehit olur mu? Kökten çözüme yanaşmıyorsunuz ve kabul etmiyorsunuz, Allah farz kıldığı halde bunu kabul etmiyorsunuz, değil mi? Zat-ı aliniz, Uğur Efendi, inşaAllah. Şimdi orada böyle çocukça bir kahramanlık anlayışıyla bu hareketler olmaz. Müslümanlıkta akılcılık nedir? Vurdun mu, oturtursun. Koydun mu, yapıştırırsın. Yani Müslüman öyle maceraya girmez. Gidip kafasını, gözünü yardırıp, kolunu bacağını kırdırıp, işte çok fazla şehitler verip dönmek ve bu yüzde yüz böyle olacağı görüldüğü halde bunun içerisine girmez. Akılcı davranır Müslüman, değil mi? Biz gidersek, böyle adamı böyle afedersin paspas gibi çiğneriz. Tam anlamıyla hakkını verir, döneriz. Yani ben İsrail için veyahut herhangi bir ülke için demiyorum. Yani biz yüzde yüz haklı olarak gideriz bir yere gidiyorsak. Ona göre de donanımlı gideriz. Gittim mi pestil gibi ezeriz, yani affedersin böyle kürekle de kazısan çıkaramazlar yani öyle olur, inşaAllah.
OKTAR BABUNA:EvelAllah, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Bize bu yakışmıyor, Müslümanların yapacağı bir şey değildir bu, yani ittihad-ı İslam ile, Türk İslam Birliği ile kökten konu hallolacakken, götürüp Müslümanları sürekli olayların içerisine sokup ezdirtmek ve kendi oturduğu yerde internetten ahkam kesmek olmaz, değil mi? Kardeşim canlı örneği var diyoruz artık, değil mi? Canlı örneği var, o şekilde yapın. Ama ben buna rağmen İsrail haklıdır demedim ayrıca, doğrudur da demedim. Adama orada bir hukuki malzeme verilmiş oldu, konu oluşmuş oldu. Yoksa normal İsrail ne alaka mesela, yük gemisi gelir, burada kontrol ediliyor zaten. Bir de orada kontrol edilir, oradan verirsin adamlara ne yapıyorsa yapsın, gitsin dağıtsın, değil mi? Bu mantıktadır. Ama fiili bir durum oluşmuş yani var olan bir gerçek var. Bu gerçeğin içerisine sen giriyorsun ve Müslümanları orada perişan ettiriyorsun ve bununla yetinmeyip bir daha yapacağım diyorsun. Şimdi bu kafada Uğur ne demek istiyor, Uğur kardeş? “Bir daha yapalım” diyor. Bir daha gideceksin yine şehit vereceğiz, yine yaralılar olacak, yine döneceğiz. Bir daha gideceksin, yine şehit vereceğiz, yine yaralılar olacak, yine döneceksin. Bu ne bu? Bunu yapacağına, böyle oturup yan gelip yatacağına evde, Türk-İslam Birliği’nin hakimiyeti için Allah’a yalvarsana. Bu yazdığın yazıda Türk-İslam Birliği ile ilgili bak tek kelime yok. İttihad-ı İslam’dan tek kelime yok. Şok olduk, işte tok olduk, bilmem ne, bunları yazıyorsun, inşaAllah. Benim asıl şok olduğum konulara baksana sen, ben Kuran’a göre haklıyım bu şok olmada, değil mi? Ve ben adil olmaya ve huzuru ve sükuneti arayan bir politika içerisindeyim. Ben aklımı kullanıyorum, mantıklı olanı kullanıyorum. Yüzde yüz ezileceğin belli olan bir şeye el sokulur mu, değil mi? Şimdi adam balyozla vuruyor, elini balyozun altına sokuyorsun. Gel diyorsun bir daha sokalım, yine ezer senin elini. Balyozun sahibi sen olsana, değil mi? “Onu olmak istemiyorum ben” diyor. “Balyozun altına millet gitsin elini soksun” diyorsun. Eğer öyleyse gidip kendin bir elini soksana altına, balyozun altına, millete tavsiye edeceğine, değil mi? Öyle bürodan, evden, yataktan kahramanlık yapmakla olmaz. Yani bunlar lokanta kahramanı. Hem kürdan ile yemeği karıştırıyor, hem de oradan da kafasına, aklına ne gelirse yazıyor, inşaAllah. Ve bu kafadaki adamlara bakıyorum, hiçbiri Mehdiyet’ten bahsetmiyor. Bahsetse de usulen bahsediyor, yani kerhen, tabii biz de bekliyoruz yani falan tarzında böyle, o kendilerine has özel dilleriyle. Öyle olur mu? Sen Mehdi (a.s.) talebesiysen bu açık açık, alenen belli olur, bu yönde yoğun bir faaliyet yaparsın. Allah’a çok şükür de, Mehdi (a.s.)’nin bütün alametleri çıktı de. İttihad-ı İslam oluşmak üzere, manevi balyoz biz olacağız de, değil mi? İnşaAllah. Ve bizim elde ettiğimiz güç ile de, bu konuların olmayacağı açıkça belli. Burada kör açmaza sokup olayı, Müslümanları sürekli telef ettirmek, sürekli ezdirmek, sürekli perişan ettirmek, nasıl bir akıllı hareket oluyor? Ben senin ne bileyim, yani senin bir bu konuda özel bir görev ile görevlendirilmediğini, yani Müslümanları fitneye sokmak için özel bir çalışma içersinde olmadığını nereden bileyim? Ben Müslümanları helak ettirmek istemiyorum, Müslümanlara kıyım uygulanmasını istemiyorum, ezdirmek istemiyorum ve ezdirmeyeceğim, bu kadar basit. Bu kadar açık. Ben Müslümanların ahlakını hakim hale getirmeye çalışıyorum ve hakim hale getireceğim inşaAllah, Allah’ın izniyle. Dünyada süper güç haline getireceğim. Böyle kenardan köşeden biz öyle tırtıklayarak hareket etmeyiz. Koydun mu, oturttururuz, öyle olur, inşaAllah. Sevgi ile ve şefkatle. İsrail’i de kurtaracak olan biziz, Azerbaycan’ı da kurtaracak olan biziz, Ermenistan’ı da kurtaracak olan biziz. Ama böyle kurtarma olmaz, inşaAllah.
OKTAR BABUNA:Hocam ayrıca orada gerçekten çok büyük haksızlık var, çünkü siz İspanya Radyosu’na bağlandınız, Amerika Radyosu’na, orada tekrarladınız bu durumu; “orantısız güç kullanıldı” dediniz, yani “bu olmaz” dediniz. Ayrıca orada savunan bir sunuş hiç olmadı. Bir de çok önemli bir detay daha verdiniz Hocam. Orada ben biliyorum, 3 tane de kiralık katil vardı” dediniz, özel olarak oraya yerleştirilmiş.
ADNAN OKTAR:Hayır, biz bak bunun tespitini bile yaptık değil mi? Bak profesyonel katil getirildi oraya dedim ve bunlar yargılansın dedim.
OKTAR BABUNA:Bu yönde gazete haberleri çıktı Hocam, sizi teyit eden.
ADNAN OKTAR:Tabii benim söylememin hemen arkasından, onların profesyonel katil olduğu, ertesi gün Hürriyet gazetesi yayınladı. Tabii, önden bilgisini verdim.
SUNUCU:Tam anlamıyla takip edilmemiş olan bir suçlama galiba, ya da ithamda bulunmuşlar Hocam.
ADNAN OKTAR:Tabii, inşaAllah. Bir de, yani fiili durumu görmemezlikleri, yani çocuk gibi düşünüyorlar. Fiilen bir durum meydana gelmiş, orada askeri bir güç oluşmuş ve adam geldiğinde eziyor, değil mi? Yani ben gücüm diyor. Sen de parçalandığın için, İttihad-ı İslam’ı istemediğin için, Müslümanların birlikte olmasını, Türk-İslam Birliği’ni istemediğin için gücün gitmiş, dolayısı ile de hiçbir şey yapamıyorsun. En fazla demir sopa ile kendini savunuyor. Mesela orada normalde Türk-İslam Birliği olmuş olsa, demir sopaya, hiçbir şeye gerek yok, oraya 10 kişi ile bile gidersin, 10 kişi ile. “Selamün aleyküm, yardım malzemesi getirdik” dersin. Kimin haddine orada sana bir şey sormak. 10 kişi ile gidersin, değil mi? Ama oradaki olayda bu yok, inşaAllah. Ama ben bunu rağmen var gücümle savundum Müslümanları, yani olabilecek en adil ölçülerde. Ama ben makulü arıyorum, akılcı davranıyorum, inşaAllah. Gidin geri kalanını da devam ettirin de diyebilirim, değil mi? Yeniden bir gemi filosu daha götürelim, yeniden olay çıksın da diyebilirim. Yeniden orada şehitler verilsin de diyebilirim ama ben bunu demiyorum. Ama Uğur Efendi diyor gördüğüm kadarıyla, inşaAllah. Ama ne hikmettir, böyle tipler Türk İslam Birliği’nden hiç hazetmiyorlar, ittihad-ı İslam’dan hiç hazetmiyorlar, Mehdi (a.s.)’den hele hele hiç hazetmiyorlar. Hz. İsa (a.s.)’nın inişinden de çok rahatsızlar. Bir kısmı, hepsini tenzih ederim, inşaAllah. Bana bunu diyecek adam önce Türk-İslam Birliği’nden bir bahsetsin, ittihad-ı İslam’dan bir bahsetsin, Mehdi (a.s.)’den, Hz. İsa (a.s.)’dan bahsetsin, ondan sonra ağzına ne geliyorsa söylesin. Zaten o zaman akılcı düşünecektir. Mehdi (a.s.)’ye tabi olsa zaten akılcı düşünür, bunları konuşmaz. Mehdiyet akılcılıktır. Müslümanları telef edecek, Müslümanları pisi pisine olayların içine sokacak olaylar akılcılık mı oluyor? İrfan-ı Müslüm’ü de mesela gittiler Mısır’da ayaklandılar, binlercesini astı Mısır. Sonra Bediüzzaman’ın yöntemini kabul ettiler, akılcı yöntemi. Müslüman girdiği yanlış bir yoldan, ikinci kere girmez. Yani bilinir bu, değil mi? Kör kuyuya parmak sokulmaz. Akılcı hareket ederiz, inşaAllah. Bir de ben her zaman söylüyorum, ben Musevi olsun, Hıristiyan olsun, Müslüman olsun, bütün insanların korunup kollanmasından yanayım. Fakat fiili durumu anlamazlıktan gelip, böyle ucuz kahramanlık yapmak, yani bu akılcılık değildir bu. İnşaAllah. Bir de bu tiplerde sıkıyı gördün mü de kaçar da yani, canları pek tatlı olur. Okulu, evlenmesi, işi, gücü, ailesi, tabii. Sen git şehit ol, ben de burada işte işime gücüme bakayım mantığında oluyorlar. Hayır gerekirse biz Allah yolunda şehit oluruz ama bu Kuran’a uygun, akıllı, mantıklı, hakikaten netice alınacak bir şeydir; burada hakkıyladır. Ama pisipisine yapılan bir şey, bu akılcı hareket olmaz. Belli yani, inşaAllah.
SUNUCU: Mantıklı düşünemiyorlar Hocam.
ADNAN OKTAR: Hayır kardeşim yani çok kolay yolu varken yani buradan geçersen bir şey olmayacak, buradan geçersen adam senin üzerine çökecek. Ben buradan geçerim, niye oradan geçeyim? “İlla buradan geç” diyorlar. Allah Allah, kardeşim ne kaybedersin? Şuradan kenardan geçersen aynı neticeyi alacaksın ve fiilen bunu yapan var diyoruz.
OKTAR BABUNA: Yıllardır yapıyorlar Hocam.
ADNAN OKTAR: “Yıllardır yapıyoruz” diyor adamlar, “hiçbir şey olmuyor” diyorlar adamlar. Onun için böyle bir mantığa karşı benim cevabım da bu tarz olur, inşaAllah. Mesela, bu kardeşlerimi tenzih ederim de, birçok şeyde, yine böyle şey var, mesela daha önce de böyle Müslüman gruplar çıkmışlardı böyle, sokaklarda bağırdılar bastonlarla, mastonlarla falan, aldılar hepsini, içeri girdiler. Baktık hepsi arazide, kimse yok ortada. Önce atıp tutuyorlardı, “biz Mehdi (a.s.) cemaatiyiz, Mehdi (a.s.) grubuyuz, şöyle yaparız, böyle yaparız,” işte “en iyi Ehl-i Sünneti biz savunuyoruz” falan diyorlardı. Bunları alıp hepsini içeriye derdest şey yapıldıktan sonra, adam çıktı iki büklüm, boynu bükük, “ben perişan vaziyetteyim, ifade verecek halim bile yok, ifade veremeyeceğim efendim” dedi. İşte bu kadar yani, bu kahramanlık buraya kadar. Güya kahramanlık, kahramanlık mı bu? Fitne nasıl kahramanlık olsun? Adam orada fitne çıkartıyor, onu da kahramanlık gibi gösteriyor. Müslüman akılcıdır; ilimle, fenle, sevgiyle, şefkatle, Kuran’la, sünnetle hareket eder. Peygamberimizin (s.a.v.) akılcılığıyla hareket eder. Peygamberimiz (s.a.v.) gidip ilk dönemde gidip Mekke müşriklerine saldırdı mı? Dikenli çalıları atıyorlardı, dövüyorlardı, sövüyorlardı, şehit ediyorlardı, hiçbir şey demiyordu Müslümanlar. Belli dahi etmiyorlardı kendilerini, ta ki belirli bir güç oluncaya kadar. Belirli bir güç olduktan sonra, tam haklı olmak şartıyla kendilerini savundular, tam haklı. Ve savunma savaşı yaptılar genellikle de. Yani saldırıldığında kendilerini savundular. Şimdi kardeşim Türkiye’ye birisi gelse, bir gemi gelse, Türkiye’nin gümrüğüne geliyor, kontrol ediyorlar, bakıyorlar yani, asker bakıyor veyahut neyse görevliler bakıyor. “Gel bak” de, ne var bunda yani? İnşaAllah.
“Hocam Suriye’den gelmezler dedi ama Antep’te çok sayıda Suriyeli var ve günübirlik gezmeye geliyorlar. Eskiden bavul ticareti için belli bir iki otobüs geliyordu. Ama şimdi Antep caddelerinde çok çok sayıda Suriyeli var. Gezmeye geliyorlar, alış veriş yapıyorlar. Hocamızın bilgisine sunarım.” Kardeşim gelip orada adam baklava, börek yeyip, göbek şişirerek falan… Biz Türk-İslam Birliği’nden, ittihad-ı İslam’dan bahsediyoruz yani, ticaretten bahsetmiyoruz ki. Yani Nesli Kardeş. Burada turistik, turistik gezi olur zaten. Ben 10 kişi derken sembolik anlamda diyorum. Eskiden beri geliyorlar; turist gelir, parası olan gelir gezer. Buradan da oraya gidiyorlar, Şam tatlısı yiyorlar, börek yiyorlar, Şam caddelerinde geziyorlar. Bizim kastettiğimiz bu mu? Bizimki iman coşkusuyla küfre karşı ittifak etmek; Darwinizme, materyalizme karşı, dinsizliğe karşı, zulme karşı, Müslümanlara kabadayılık yapan ve zulmedenlere karşı bir güç birliği oluşturmak; toplu hareket etmek. Yoksa burayı, mesela serbest bölge yaparsın, adam gazinolar kurar, eğlence yerleri kurar, tefle, darbukayla eğlenirler, işine gücüne bakar adam. Geliyorlar, Araplar her zaman geliyor buraya, gelmiyor değiller ki. Topluca böyle, göbeğini çıkararak ben bazen görüyorum bazı şahıslar, arkasında hanımlar, çoluk çocuk falan, etrafa hava atarak, tavanlara bakarak geziyorlar yani, şaşkın şaşkın etrafa bakarak geziyorlar. Hepsini tenzih ederim de, gördüğüm bazı münasebetsizler var, onları kastediyorum. Adamların haberi bile yok. Yani küfrün saldırması, Müslümanların ezilmesi; Müslümanlara önüne gelen kabadayılık yapıyor, görüyorsunuz. Böyle bir şey olduğunda, adam buraya turistik eşya alıyor, yiyecek içecek alıyor, gazoz alıyor, bilmem ne. Mesela bak, Filistin’e bile sokulmayan maddeler, cips, gazoz, fanta, bunların listesini vermişler. Kardeşim sen kitaplardan bahsetsene, Kuran’dan bahsetsene, iman hakikatleri ile ilgili kitaplardan bahsetsene, Türk-İslam Birliği, ittihad-ı İslam ile ilgili kitaplardan bahsetsene. Doldur gemiye, onları götürelim, asıl ihtiyaç o. Yani yemesi-içmesi, betondan falan hepsinden çok çok önemlidir bu. En hayati konudur, iki günlük dünya burası. Hayır, yiyeceği kadar, normal sağlığını muhafaza edecek kadar yiyecek zaten gitmesi gerekir. Yani sağlıklı, sıhhatli olacağı kadar. Ama bakın bu detayların içerisinde kitaptan hiç bahis yok, cd’lerden hiç bahis yok, tebliğden, eğitimden; imani, Kurani eğitimden hiç bahis yok. Ben göremedim. Bakın yine kardeşimiz, “Suriye’den gelmezler dedi ama” diyor. Turistik gezi, bizim kastımız Türkiye’yi sen turistik bir belde haline getirirsin, herkesi eğlendirirsin, herkes gelir gider, her yere gazinolar kurarsın, bilmem neler kurarsın. Adam bastırır parasını eğlenir, göbeğini kaşıyarak gider. Biz bunu mu kastediyoruz Türk-İslam Birliği’nden yani?
OKTAR BABUNA: Evet Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Şimdi başka sorular da var ama bunlar çok önemli olduğu için ben bunların üzerinde duruyorum. Şimdi bak burada, Nesli Hanım’ın bu şeyi çok iyi oldu, buradaki anlatımı. Anlamıyorlar demek ki. Biz Suriye, Ürdün’le efendim başka ülkelerle, sınır açılsın da onlar gelsinler bizde baklava yesin de, biz onlara gidip börek yiyelim; böyle yiyip-içip eğlenelim. Bu anlamda demedik ki biz yani. O anlamda parası olan gelir zaten, herkes gezmeye meraklı zaten, insanların büyük bir bölümü gezmeye meraklıdır. Biraz para kazandığında gidip harcamak ister, değil mi? Bu mu Türk-İslam Birliği? İttihad-ı İslam’dan kastettiğimiz bizim bu mu? Sen orada baklava-börek yerken, orada adam boynunu kırıyor Müslümanların, ırzına geçiyorlar genç kızların. Türkistan’da 30 milyon kişi şehit edildi diyorum, 30 milyon. Yani bu insanların bir kısmına hikaye gibi geliyor. Bak son olaylarda da binlerce insanı şehit ettiler. Göz göre göre sokağın ortasına getiriyor polis, adamlar koskoca kalaslarla, Müslümanları döve döve şehit ettiler. Bunlar niye haber olmuyor kardeşim. Yani neredeydiniz o vakte kadar? Bak yeni yeni uyanıyorlar. Bakın 9 tane kardeşimiz şehit oldu, hakikaten haklı olarak, Müslümanlar reaksiyon gösterdi. Bizler de reaksiyon gösterdik. Ama bakın 900 yüz bin değil, 30 milyon kişi katledildi Doğu Türkistan’da. Bakın daha yeni geçenlerde, sokaklarda, caddelerde basbas bağırtarak, yani yalvarıyor yapmayın diye, koskoca kütüklerle Çinliler, döve döve Müslümanları şehit ettiler. Değil mi? Peki bundan niye Uğur kardeşin haberi yok bundan? Afganistan’da her gün yüzlerce Müslüman katlediliyor, şehit ediliyor. Bununla ilgili niye haberi yok, bu kardeşimizin. Bunun çözümü gidip tekrar tekrar boş kabadayılıklar mı yapmak yani. Yani ben oradaki kardeşlerimi tenzih ediyorum. Yani oraya giden, Filistin’e. Ama pisi pisine Müslüman’ı ezdirmem ben. Yani mutlak yenileceğim belli olan bir şeye Müslüman girmez. Akılcı olur, sebepleri vardır, Müslüman Kuran’a göre önce el birlik yapılır. Türk-İslam Birliği oluşturursun, ittihad-ı İslam oluşturursun. Buna rağmen bu oluyorsa helal olsun. Oluk oluk gitsin Müslümanların kanı, hiç önemi yok. Yani yüz bin, iki yüz bin, bir milyon, 2 milyon. 10 milyon şehit hiç sorun değil yani, öyle bir konumuz olmaz. Yeter ki tam haklı olalım, tam samimi olalım, ittihad-ı İslam’ı oluşturmuş olalım, Türk-İslam Birliği’ni oluşturmuş olarak, olalım. Ondan sonra şehit vermez miyiz? Alasını veririz, öyle bir sorun yok. Öyle bir konu yok, yani onu bize bıraksınlar öyle bir konu olmaz. Ama Mehdi (a.s.) devrinde damla kan akmayacaktır. Mehdi (a.s.) kan akıttırmaz, Mehdi(a.s.) anti-kandır. Kanı kabul etmez Mehdi (a.s.). Müslümanların burnunun dahi kanamasına müsaade etmez Mehdi (a.s.). “Gidin ağzınızı, burnunuzu dağıttırın” demez, “gidin orada kan, revan içinde kalın” demez. Mehdi (a.s.) öyle bir plan kurar ki, öyle bir zemin hazırlar ki; böyle dolanır arkadan, birden aniden yakalar, derdest teslim alır. Anlaşıldı mı? Mehdiyet’in özelliği budur, Mehdi (a.s.) gidip pisi pisine kan akıttırmaz. Ne diyor Peygamberimiz (s.a.v.)? “Damla kan akıtmaz” diyor. “Uyuyan kişiyi uyandırmaz,” uyumasına devam ettirir. Bakın; “burnu kanamaz, damla kan akmaz” diyor. “Damla.” Yani damla ne demektir? Şu kadarcık bir şey, değil mi? Sahih hadis bu, muhkem açık hadis “damla kan akıtmaz,” bu şekildedir Mehdi (a.s.). Mehdiyet’ten kan beklemesinler, Mehdiyet’te kan yok, Mehdiyet barışla, akılla, makullükle hareket edecektir. Ben de Mehdi (a.s.) öncüsü olduğum için, anti-kanım ben, kan akıttırmam. Damla kan akıttırmam. Müslüman kanı da akıttırmam, Musevi kanı da akıttırmam, Hıristiyan kanı da akıttırmam.
SUNUCU:HaunYahya.Tv sitesinden 24 saat yayınlarımızı takip edebilirsiniz. Soru ve görüşlerinizi bize AhirZamanSohbetleri@hotmail.com adresinden gönderebilirsiniz. HarunYahya.org ve HarunYahya.net adreslerinden Hocamızın tüm eserlerini ücretsiz indirebilirsiniz. Bizi yarın 22:00’den itibaren HarunYahya.Tv internet sitemizden, Mavi Karadeniz Radyo ve Kanal Avrupa ekranlarından takip edebilirsiniz. Yayınımıza HarunYahya.Tv sitesinden devam edeceğiz. İyi geceler.
Makaleler
Devamı ...Web siteleri
Devamı ...Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...Ahir Zaman Alametleri Gazete Kupürleri
Devamı ...Kısa filmler - Mutlaka izleyin
Devamı ...