ADNAN OKTAR:“Sayın Hocam sizi ve ekibinizi çok seviyoruz.” Allah razı olsun biz de sizleri seviyoruz. “Türk-İslam Birliği hakkında konulardan başka bir şey istemiyoruz”. Yani herhalde internette, sitesinde. “Sürekli TV’de ve internette sizi izliyoruz”. Allah razı olsun, yani herhalde Harunyahya.tv’yi kastediyor. “Çin’in yaptıklarını biliyor ve lanetliyoruz. Şunları da iyi biliyoruz ki, Türk-İslam Birliği kurulması için sadece dua ile olmuyor. Hükümetimiz, bu yönde tam yol ilerlemekte ve bu başarı da sizin düşüncelerinizi tam olarak zaten yapıyor. Örnekler çok uzatmak istemiyorum.” Yani Türk-İslam Birliği için hükümet gayret ediyor diyor. Allah razı olsun güzel maşaAllah. “Filistin’li kardeşlerimize yıllardır, insanlık dışı muamele yapılmakta, Amerika desteklemese böyle olmayacak. Bunu kırmak için 32 ülke elele verdi. Çeşitli plan yaptılar, uluslararası sularda müdahale edildi. Mısır’a rota çevirdiler, yine müdahale edildi. İsrail askerlerin elindeki isim ve resimleri gördünüz mü? Bu kişilere müdahale edilmesinin... Bir tek Türk ismi yoktu, uluslararası 60 gazeteci vardı. Kameraları alınıp kırıldı onların ne suçu vardı.” Şimdi yine aynı uslüp; ne suçu vardı, ne istiyorsunuz siz? Kahrolmayın, eliniz kırılmasın falan mantığı yani. Bu çok pasif ve aciz bir üslup. Ne suçumuz vardı, ne istiyorsunuz bizden? Vurmayın, acıyın bize, yetmedi mi bizi ezdiğiniz? Şu mantık mı, şunlar laf mı yani. Nereye varılır bununla? “Onların ne suçu vardı, İsrail’de bir avuç iyi insan var diye, onları korumak niye?” İslam’a göre hareket ediyoruz biz, İslam’da bir kişi bile varsa iyi insan, onun hukuku korunur. Olur mu öyle şey? Onunla beraber toptan hepsi batsın denmez. 10 kişi, 1 kişi hiç fark etmez, inşaAllah. Allah mesela peygamber oluyor bir beldede, Allah oraya afat vermiyor. Sırf onun sebebi ile, yani bu kendi aklına göre olmaz. “Eğer iyi insan olsalardı, bu cani hükümete niye oy verdiler?” Canım şimdi hükümet adam, şer ehven-i şer, deyip iktidara getirebilir. Şer ehven-i şer, başka çözüm bulamamıştır, değil mi, yani kendine yakın görüyordur, nihayet. Çünkü onları eziyor, o hükümet de onları eziyor ama hiç olmazsa işte belki Tevrat okumamıza izin verirler... ona göre iktidara getirmiş olabilirler. Hiç karşılaşmadığımız bir olay mı? Mısır’da da Müslümanlar, şer ehven-i şer diye, bela olan hükümetleri iktidara getiriyorlar. Baş belası oluyor, Müslümanların başına, Müslümanları mahvediyor ama iktidara getiriyorlar. Çözüm yok başka türlü göremiyorlar, onu getiriyorlar. Tabii kendi kafalarına göre, yoksa İttihad-ı İslam olmuş olsa, zaten bunlara gerek kalmaz. Niye, niye, niye o kadar çok, niye var ki bitmez. “Bu kadar İsrail’i desteklemenize hayret ediyoruz”. Kardeşim ben mazlumu, Hıristiyan da olsa Musevi de olsa ehl-i Kitabı korumakla mükellefim. Bu Kuran’ın bana emri, Allah’ın emri. Ehl-i Kitap, yani tuttuğunuz yerde, Allah öldürün demiyor. Onlar bize Allah’ın emaneti ve özellikle de Ahir zaman’da, Mehdi (a.s.)’nin vazifelerinden bir tanesidir. Hıristiyanları ve Musevileri koruyup-kollamak. Ehl-i Kitap, ona tabi olacaklar ve Mehdi (a.s.) vesilesi ile hepsi iman edecek inşaAllah. Allah onların imanına vesile edecek. Biz de Mehdi (a.s.) öncüsüyüz, biz insanları helak etmeye gelmedik. Değil mi? İmanlarına, hidayetlerine vesile olmaya geldik, dolayısıyla onları korumakla mükellefiz biz. Müslümanları nasıl koruyorsak, onları da ehl-i iman olarak onları da koruruz. “Diyorsunuz ki İsrail bir Peygamber adı”. Doğru. “Biz ‘o, Peygamberin adını çalan, hırsızlar kahrolsun’ diyoruz.” Canım tamam da o zaman “hırsız kahrolsun” de, “çalan hırsız kahrolsun” de. Sen doğrudan Peygamber ismini vererek kahrolsun diyorsun. Olur mu öyle şey? Bunun düzeltilmesi lazım. Ben dedikten sonra zaten bunun farkına vardılar birçoğu da, inşaAllah. “Daha önce onlarca mail gönderdim, hiçbirine cevap alamadım. Bundan da alacağımı zannetmiyorum.” Allah, Allah’ın rahmetinden ancak kafirler ümit keser, diyor. Niye ümit kesiyorsun, değil mi? Bir hayır vardır, inşaAllah. Binlerce mail geliyor, biz hangisini anlatalım ki bunu özellikle böyle bir üslup kullandığı için, herhalde şey yapmışlar kardeşlerimiz. “Hocam eğer hala İsrail’i desteklemeye devam ederseniz, sizi takip edenlerin çoğunu kaybedeceğinize üzülüyorum.” Bütün dünyayı kaybetsem ben hak yoldan ayrılmam. Yani doğru bildiğim neyse onu yaparım. Yani ben milletin, insanların beni sevmesi, beni desteklemesi için ortaya çıkmış değilim. Ben sadece Allah’ın rızasını arıyorum. Allah’ın rızasını kazanırsam bu bana yeter. Bütün dünya bana cephe alsa, bana fark etmez. Ben insanlara şirin görünmek için ortaya çıkmadım ki ben. O yüzden bütün her yerle çatıştım. Darwinistlerle çatıştım, materyalistlerle çatıştım, komünistlerle çatıştım. Satanistleri karşıma aldım, değil mi? Efendim ateist siyonistleri karşıma aldım, masonları karşıma aldım. Yıllardan beri göğüs göğüse mücadele veriyoruz. Bana açtıkları davalar, bana yaptıkları komplolar, tuzakların haddi hesabı yok. Yaptıkları iftiralar, yani sırf Baron, Baron’un ekibi bir baktığımızda bunu görürüz. Baron, mesela benim herhangi bir olayımı adam sürmanşet veriyor. Sürmanşet, son derece makul bir olayımı suç gibi 8 sütuna manşet veriyor gazetesinde. Hatta adam Baron, baktı tek başına direk saldırsa kendi gurubuyla olmayacak. Bir çakalı, kendi emrindeki bir çakalı. Dedi ki ona: “sen bana muhalif görün, bir ara şöyle bana ters görün. Yani bana düşmanmış gibi yap. Ben sana yeni bir gazete kuracağım. Yepyeni bir güç oluşturacağım. Oradan Harun Yahya’ya da saldırırsın, Müslümanlara da saldırırsın, Bediüzzaman’a da saldırırsın. Böyle aşağılık, üç kağıtçı Hocaları da koruyup-kollarsın. Yani sahtekar böyle, soytarı Hocaları da desteklersin. Ama bu çok tehlikeli, Harun Yahya, Adnan Oktar çok tehlikeli” diyor. “Buna vargücünle saldıracaksın, saldırırken de bana düşman bilindiğin için, kimsenin de dikkatini çekmeyecek. Bu şekilde idareten. Ben sana alttan alttan parayı da vereceğim, desteği de vereceğim. Ha bakayım Deccalin yan kolu sen kenardan et” diye bir çakalı görevlendirdi. Mesela o çakal da, bizimle ayrıca uğraşıyor. İftihardır bizim için, dolayısıyla ben insanların şirinliğini, insanların muhabbetini aramış olsaydım. Değil mi? Mesela o sahtekar Hocalar gibi, bayağı sempati duyulurdu bana da. Değil mi? Çıkardık televizyonlarda, büyük televizyon kanallarına sohbet programlarına katılırdık. Niye adamın canını yakıyorum; Türk İslam Birliği’ni istiyorum, İttihad-ı İslam’ı istiyorum. 500 sene, 700 sene İslam ahlakı hakim olmayacak demiyorum. Hemen İslam ahlakı hakim olacak diyorum, değil mi? Türk İslam Birliği’nden bahsediyor, Türklük alerjisi tutanlara da bunu kabul ettiriyorum. Yani Türk kelimesini duyunca adamın tüyleri diken diken oluyor. Makbul güzel bir kavim, hak bir kavim, Kuran’ı, İslam’ı seven bir kavim. Allah’a kendini adamış bir kavim. Neden sevmeyeyim ben Türk milletini. Üzülme yoktur ayrıca İslam’da, neye üzülüyorsun? Değil mi? Adam, ben hakkı savunduğum için bana muhalif oluyorsa. Zaten ben onun için geldim, ben onun için mücadele ediyorum. Yani ben hakkı savunacağım, o da bana düşman olacak, bizim aradığımız bu. Ben de ondan sevap kazanacağım. Allah’ın rızasına uygun olan odur. Ben hakkı savunduğum için adam bana düşman olacak. “Sitenizde bir araştırma için, İsrail konusunda size katılıyoruz, katılmıyoruz diye. Bir anket yapın, gerçekleri göreceksiniz” diyor. Hiç umrum değil, benim öyle bir konum yok. Yani ben, hakkı ve samimiyeti ararım, doğruları. Ben israil’deki lüle saçlı küçük 7 yaşındaki çocukların da Hocasıyım, ağabeyiyim, hamisiyim. Filistin’deki, göbüşü açık ufak böyle, 7 yaşındaki o sevimlilerin de Hocası, ağabeyi ve hamisiyim. Ne onlara dokundururum, ne onlara dokundururum. Deccalin ikisiyle de oynamasına müsade etmem. Yani içlerinde bir kişi bile masum olsa, o bin kişinin içinde, o bir kişinin hakkını savunurum. Yani toptan hepsini helak edecek bir mantığı savunmam. Dolayısıyla yani kahrolsun mantığıyla, Osman kardeş bir yere varılmaz. Bunu demin de anlattım. Ne diyorsun sen? Mesela diyor ki: “Askerlerin elindeki resimleri görüyorsunuz, işte makineleri kırıldı, ezdiler, dövdüler, sövdüler” diyor. Ben de diyeyim bunlar ezdiler, dövdüler, sövdüler, hep beraber ağlayalım desem. Herkes dövünsün, mahvettiler, perişan ettiler. Bu mantık mı, şu? Ne kadar pasif, ne kadar açmazda ve ne kadar aciz bir üslup, bu. Biz diyoruz ki; Türk-İslam Birliği’ni oluşturalım, İttihad-ı İslam’ı oluşturalım. Aslan gibi bir kükreyelim, sincaplar yatağın altına girsin diyoruz. Deği mi? Adam böyle ne oluyor dediğinde. Zaten cevap verecek adam bulamayız o zaman. Değil mi? Ama şu an “ne oluyor” dediğinde, adam diyor ki; “seni öldürmeye geldim ben, ezeceğim, var mı bir diyeceğin?” diyor. Adam da diyor ki; “biz bağırmak istiyoruz sokakta” diyor. “Bağır, açılırsın” diyor. Adam bak yazmış burada, “iyi gelir onlara” diyor. “Bağırır bağırır, sakinleşirler, bir şey olmaz bırakın deşarj olsunlar” diyor. “Bırakın bağırsınlar” diyor. Yani İsrail aleyhinde söz söylemek peygamber adı vererek, bu yanlış bir yöntem diyorum. Benim söylediğim, deccal, bak deccali ağzına alamıyorlar. Halbuki Ahir zamanda deccal görevde. “Deccal kahrolsun, Şeytan kahrolsun” desene. Gerçek Museviler, gerçek Hıristiyanlar, gerçek Müslümanlar, değil mi, “Allah bunlara bereket versin, bolluk versin, hidayet versin, iyilik versin” de. Niye biz ehl-i Kitabı ezelim? Allah’ın bize emaneti onlar ve hepsi iman edecek inşaAllah. Hepsi Muhammedi olacaklar. Hz.İsa (a.s.)’nın gelişi kapıda, yani zuhuru, görünmesi. Mehdi (a.s.) zuhur etti, Hz.Mesih (a.s.), yani Mehdi (a.s.) zaten görevde. Onun görevi, Hz.Mehdi (a.s.)’nin görevi, Kral Mesih (a.s.), bir de Meryem oğlu Mesih (a.s.), bizim beklediğimiz ayrı. Şimdi orada bir karıştırma olmaması için söylüyorum, iki mesih vardır. Bir Musevilerin beklediği Kral Mesih (a.s.) vardır, Mehdi (a.s.)’dir bu. Bir de yine Tevrat’ta da geçen, Kuran’da da geçen, bizim de aşkla, muhabbetle sevdiğimiz, Meryem oğlu Mesih (a.s.) vardır. Biz onun dünyaya geldiğini biliyoruz. Fakat zuhuru biraz vakit alacak inşaAllah. Mehdi (a.s.) gelmiştir, Kral Mesih (a.s.) geldi. Yani bu aynı zamanda Musevileri de kurtaracak olan bir insandır. Kan dökerek netice almaz Kral Mesih (a.s.). Kral Mesih (a.s.)’i kabul etmemek, Kral Mesih (a.s.)’in yöntemlerini kabul etmemek, “Kral Mesih (a.s.)’e gerek yok, ben bunu yaparım” demek, “Mesih Mehdi (a.s.)’nin görevini kan dökerek ben yerine getireceğim” demek deccali bir hareket olur. Halbuki Tevrat’ta açık açık görüyoruz, diğer ehl-i sünnet eserlerde de, hadis kitaplarında da görüyoruz, Mehdi (a.s.) kan dökmez, uyuyan kişiyi uyandırmaz, damla dahi kan akıtmaz. Ve büyük bir başarıya inşaAllah Allah onu yönlendirecektir. Evet burada mesela, bakın, Daniel bölümü 7/14, “Ona”, Kral Mesih (a.s.)’e, “egemenlik ve yücelik ve krallık verildi. Egemenliği hiç bitmeyecek sonsuz bir egemenlik”, yani Kıyamete kadar bir egemenlik, “krallığı hiç yıkılmayacak bir krallıktır.” Yani son derece güçlü bir krallıktır. “Onun egemenliği bir denizden bir denize, Fırat’tan yeryüzünün uçlarına dek uzanacak. Her yere hakim olacak. Hz.İbrahim (a.s.)’e vaadedilen bütün topraklar ve her yer.” Bakın, “onun egemenliği, bir denizden bir denize, Fırat’tan yeryüzünün uçlarına.” Yani bütün dünyaya hakim olacak diyor, sırf Fırat’a değil. Fırat’tan demek, Türkiye’den çıkacak anlamında. Fırat, Türkiye’den çıkan bir nehir. Değil mi? Fırat, yerine de işaret etmiş oluyor, Allah. “Mehdi (a.s.) bilgece egemenlik sürecek” Yeremya 23/5. “Egemenliğin ve esenliğin büyümesi son bulmayacak. Egemenliği, adaletle, doğrulukla kuracak ve sonsuza dek sürecek.” Tevrat, Kıyamete kadar olan ifadeleri hep sonsuza dek diye ifade ediyor. Yeşeya 9/7. Yoksa Kıyamet zaten var Tevrat’ta, fakat sürenin uzunluğunu öyle vurguluyor. “Düşmanlarını, utanca bürüyeceğim.” Düşmanları utanacaklar, mahçup olacaklar diyor, Mehdi (a.s.)’nin düşmanları. “Ama onun başındaki taç parıldayacak.” Yani ışık gibi parıldayacak onun hakimiyeti diyor. “Rab Mehdi (a.s.)’yi büyük zafere ulaştırır” 2. Samuel 22/51. “Hz. Mehdi (a.s.)’nin çıkışı ve Davud (a.s.) krallığını, geçmişin ihtişamına ve başlangıçtaki hakimiyetine yeniden kavuşturacağı önceden belirlenmiştir” (Maimonides, Mişna Tora, Kralların Kanunları 11:4). “Mehdi (a.s.),(Kral Mesih (a.s.)) sadece sedirinden hükümdarlık edecek.” Oturduğu yerden, yani gidip Başbakanlık binasına, Cumhurbaşkanlık binasına gitmiyor, veyahut Genelkurmay binasına gitmiyor, oturduğu yerden. “Mehdi (a.s.) sadece kendi kadrosuyla hükümdarlık edecek.” Ekibiyle, arkadaşlarıyla. Az önce kardeşimiz sordu ya, bakın Mehdi (a.s.) var, Kral Mesih (a.s.) var, bir de arkadaşları var. Bakın, “kendi kadrosuyla hükümdarlık edecek” (Talmud, Sanhedrin 20/b). “Mehdi (a.s.) uluslara barışı duyuracak.” Hah savaş yok demek ki, gemi vurmak, adam öldürmek, adam asmak kesmek, bombalamak, bu yok. Ne zaman? Kral Mesih (a.s.)’in zamanın da. Kral Mesih (a.s.) de geldiğine göre, aksini yapan Kral Mesih (a.s.)’in aleyhine, aksine hareket ediyor veya Tevrat’ın aksine hareket ediyor demektir (Zekeriya, 9/10). “Onun, Kral Mesih (a.s.)’in doğruluğu ve onun getireceği kerametler, harikalar bütün insanların onunla barış yapmalarına sebep olacak. Bütün insanlar onunla barış yapacak diyor, savaş yok. “Kral Mesih (a.s.), (Mehdi (a.s.)) zamanında savaşlar olmayacak ve bir millet diğer bir millete kılıç kaldırmayacak.” Burada adam çekip vuruyor, alnından vuruyor. Bu deccaliyet olur, Mesih (a.s.) bunu yapmıyor. Mehdi (a.s.) bunu yapmıyor. Eğer gerçek Musevi ise bu Tevrat’ın hükümlerine inanması lazım. “Mehdi (a.s.)’nin fevkalade dindarlığı nedeniyle, olağanüstü dindarlığı nedeniyle” diyor, Maimonides tefsirinde, 10. Bölümde. “Mehdi (a.s.) Rab’be güvenir” (Mezmurlar, 21:5-7). Yeşeya, 11/2, “Rab'bin Ruhu, bilgelik ve anlayış ruhu, öğüt ve güç ruhu, bilgi ve Rab korkusu ruhu onun üzerinde olacak.” Mehdi (a.s.)’nin üzerinde olacak. Bak, “Rab'bin Ruhu”, Allah’ın ruhu, “bilgelik ve anlayış ruhu,” hem bilgi, hem çok anlayışlı bir insan “öğüt ve güç ruhu”, hem çok mükemmel öğüt veriyor, hem güç ruhu var. “Ve Rab korkusu”, Allah korkusu, “ruhu onun üzerinde olacak” ” Kral Mesih (a.s.)Mehdi(a.s.)’nin üzerinde. “İşte kendisine destek olduğum, gönlümün hoşnut olduğu, seçtiğim kulum. Ruhumu onun üzerine koydum.” Allah’ın ruhu senin üzerinde diyor, Mehdi (a.s.) için Allah, Yeşaya, 42/1’de. “Egemen Rab'bin Ruhu üzerimdedir” diyor, Yeşaya, 61/1. Allah’ın ruhunu, taşıyor üzerinde. “Akıllı davranacak” diyor, Yeramya, 23/5. “Akıl da olağanüstü olan Mehdi (a.s.) tarafından yönetilecek.” Mehdi (a.s.) dönemi iyilik ve akılla egemen olacak.” İyilik ve akılla, savaş yok, kan dökmek yok, olay çıkartmak yok. “Allah Mehdi (a.s.)’ye sonsuza dek sevgi gösterir.” Sürekli Allah’ın sevdiğidir diyor Mehdi (a.s.) 2.Samuel, 22/51. “Rab korkusu ruhu onun üzerinde olacak.” Rab korkusu hoşuna gidecek Mehdi (a.s.)’nin diyor, Yeşeya 11/2-3. “Allah’a yakın olan Mehdi (a.s.) tarafından yönetilecek” (Maimonides, Mişna Tora, Sanhedrin 10/1). “Halk Mehdi (a.s.)’yi bütün güzelliğiyle görecek.” Yakışıklı, güzel bir insan Mehdi (a.s.), Yeşeya, 33/17. “Sen insanların en güzelisin” diyor, Mezmurlarda, 45/2 Mehdi (a.s.) için. “Kalk, aydınlan, çünkü ışığın geldi ve Rab'bin izzeti senin üzerine doğdu.” Mehdi (a.s.)’nin, aydınlığını, Mehdi(a.s.)’nin nurunu belirten Yeşaya, 60:1-2’deki Allah’ın hükmü. Bak; “kalk, aydınlan, çünkü ışığın geldi ve Rab'bin izzeti senin üzerine doğdu.” Yani, bir ışık, güneş olarak belirtiyor, Mehdi (a.s.)’nin çıkışını. Bediüzzaman da bir güneş olarak belirtiyor, biliyorsunuz. Hadislerde de bir güneş olduğu belirtilir, Mehdi (a.s.)’nin. “Tüm insanları eğitecek”, Mehdi (a.s.) ve Allah’ın yoluna davet edip ders verecek. Mehdi (a.s.) çıktığında itaatsizliklerini düzeltecek” (Maimonides, Mişna Tora, Kralların Kanunları 11:4). “Mehdi (as) bütün dünyayı Allah'a kulluk etmeleri için mükemmelleştirecek.” Bütün dünyayı (Maimonides, Mişna Tora, Kralların Kanunları 11:4). “Kaldığı yer görkemli olacak” diyor. Güzel bir yerde kalacağını söylüyor Mehdi (a.s.)‘nin (Yeşaya, 11:10). Yani Allah verir, mekanı da Allah verir. “Zevki Rabbin şeriatındandır.” Allah’ın, hükmüne tam uyar, ondan zevk alır, Mehdi (a.s.) için diyor. “Ve gece-gündüz onun şeriatını derin derin düşünür.” Yani Kuran’ın hükümlerini, derin derin düşünür, (Mezmurlar 1:2 ) “O, adil kurtarıcı ve alçakgönüllüdür”. Mütevazıdır, diyor, Mehdi (a.s.) için, (Zekeriya, 9:9) “Yardım isteyen yoksulu, dayanağı olmayan düşkünü o kurtarır” (Mezmurlar, 72:12). Kan-revan içinde bırakmaz. Ağzını, burnunu patlatmaz, bombalamaz ne yapar? “Yardım isteyen yoksulu, dayanağı olmayan düşkünü o kurtarır” (Mezmurlar, 72:12). “Yoksula, düşküne acır, düşkünlerin canını kurtarır”. Canını almıyor, can veriyor, yani vesile oluyor. Canını ona bağışlatıyor, Allah’ın dilemesi ile, Allah’ın yardımıyla. Bak can alıcı değil, can kurtaran. Canını kurtarır diyor, (Mezmurlar, 72:13). “Baskıdan, zorbalıktan özgür kılar onları,” zorbalık nedir? Gidersin, zorla bir adamın ağzını, burnunu patlatırsın. Kurşun yağmuruna tutarsın, bombalarsın zorbalıktır bu. “Bunu yapmayacak, Mehdi (a.s.)” diyor. Bakın “baskıdan” Kral Mesih bunu yapmayacak diyor. “Zorbalıktan özgür kılar onları, çünkü onun gözünde onların kanı değerlidir.” Kan akıtmaz, damla kan akıtmaz. “Kanı değerlidir” diyor (Mezmurlar, 72:14). “Bağırmayacak ve sesini yükseltmeyecek ve onu sokakta işittirmeyecek.” Yani sokağa taşan, var ya böyle, kavga-gürültü, bağırtı-çağırtı. Böyle karı-kocalar, cıyak cıyak bağırıyorlar. Yani “sokaklarda onun bağırtısını duymazsınız” diyor. ”Bak onu sokakta işittirmeyecek.” Bu da çok manidardır yani; “sokakta bir bağırtısı olmayacak, yüksek sesle sokakta, bağırmayacak” diyor, inşaAllah. (Yeşaya, 42:2) Yani slogan atmayacak, bağırmayacak” diyor, sokakta. “Şiddete başvurmadığı, ağzından hileli söz çıkmadığı halde, Mehdi (a.s.) vazifesine devam edecek” diyor. Bakın, “şiddete başvurmadığı,” şiddete başvurmaz, ağzından hileli söz çıkmaz diyor (Yeşaya,53:9). “Ey yiğit savaşcı, kuşan kılıcını beline, görkemli yüceliğine bürün” diyor Mehdi (a.s.) için, Peygamberimiz (s.a.v.)’in kılıcını kuşanacak inşaAllah (Mezmurlar, 45:3). “Yeryüzünde adaleti sağlayana dek, umudunu, cesaretini yitirmez” diyor, Mehdi (a.s.) (72:42). Bak, “yeryüzünde adaleti sağlayana dek,” bütün yeryüzüne, “umudunu, cesaretini yitirmez” diyor. “O müjdeci ki, esenlik duyuruyor, iyilik müjdesi getiriyor, kurtuluş haberi veriyor” diyor. Mehdi (a.s.)’nin, özelliğidir bu, müjde vermesi (Yeşaya, 52:7). “Mehdi (a.s.) büyük şöhret kazanacak ve onun ünü, putperest milletler arasında, Kral Süleyman’dan daha fazla olacak.” Herkes tanıyacak Mehdi (a.s.)’yi diyor (Maimonides, Sanhedrin, 10:1). “Mehdi son zamanda gelecek” (Talmud, Sanhedrin 97:b). Ahir zamandayız işte, dua ettik, herkes dua etti. Binlerce senedir, 3 bin yıldan beri devam etti. Dünyanın ömrü bir yerde bitiyor değil mi? Yani sürekli dua ederek, sürekli Mehdi (a.s.) beklenmiyor, Mesih (a.s.) beklenmiyor. Bir zaman geliyor, bitiyor bu vakit. İşte bu zaman geldi ve bu bitti. Yani Mehdi (a.s.)’ın vakti geldi artık. Bak Mehdi (a.s.) son zamanda gelecek. “Mehdi (a.s.)’nin çıkışı, hesaplamakla ilgili olarak onlara şöyle derdim. ‘Üç şey aniden ortaya çıkar. Kral Mesih (Mehdi), bulunan bir eşya ve bir akrep’” (Talmud, Sanhedrin 97:a). İnşaAllah. “Aniden çıkacak” diyor. Mehdi (a.s.) de aniden çıkar, bulunan bir eşya aniden bulunur, akrep de aniden ortaya çıkar” diyor, inşaAllah. “Mehdi (a.s.) unutulduğu, beklenmediği bir anda gelecek.” Peygamberimiz (s.a.v.) ne diyor? Aynısını söylüyor, değil mi? Tevrat, ne diyor? “Mehdi (a.s.) unutulduğu, beklenmediği bir anda gelecek,” diyor, Allah (Talmud, Sanhedrin 97:a). Önce bak, “değeri bilinmeyecek” diyor, Mehdi (a.s.)’nin. “İnsanlarca hor görüldü” diyor. “Yapayalnız bırakıldı, acıların adamıydı”, bak acı çekeceği söyleniyor, Mehdi (a.s.)’nin. “Hastalığı yakından tanıdığı, insanların yüz çevirdiği biri gibi hor görüldüğü, ona değer vermedik” diyor (Yeşaya, 53:3). Fark edemiyorlar, başlanğıçta. “O baskı görüp, eziyet çektiyse de ağzını açmadı.” Bak baskı görüp, eziyet çekiyor. Acı çekiyor, fakat ağzını açmıyor, bir şey demiyor. “Kesime götürülen kuzu gibi” diyor. O kadar mazlum. “Egemen Rab, bütün yüzlerden gözyaşlarını silecek.” Herkes ağlıyor şimdi, değil mi? insanlar. Bak, Mehdi (a.s.) zamanında ne oluyor? (Yeşaya, 25:8) Gerçek Musevi ise kardeşlerimiz, işte buyrun Tevrat. Tamamını Tevrat’tan okuyorum. Böyle bir kan dökücü zalim yok, Ahir zamanda. “Egemen Rab bütün gözlerden, gözyaşlarını silecek” diyor Allah. “O zaman körlerin gözleri, sağırların kulakları açılacak, topallar geyik gibi sıçrayacak.” Yani, tıpta muazzam ilerlemeler olacak, sağlık-sıhhat kazanacak diyor insanlar. “Sevinçle haykıracak, dilsizlerin dili” diyor. Dilleri de açılacak diyor (Yeşaya, 35:5). “Onun günlerinde Ay ışıldadığı sürece, esenlik artsın” diyor (Mezmurlar, 72:7). “Allah onlara kalplerin tüm isteklerini verecek” diyor. Ne istiyorlarsa hepsini verecek (Mezmurlar, 37:4). “O zaman çöl, meyve bahçesine, meyve bahçesi ormana dönecek.” O kadar çok meyve ve bolluk olacak. “Çölde dahi, meyve bahçeleri olacak” diyor (Yeşaya, 32:15). “Çöl de, sular fışkıracak, ırmaklar akacak. Bozkırda, kızgın kum havuza, susuz toprak pınara dönüşecek.” Yani “çölde bile deniz gibi güzel havuzlar yapılacak” diyor. Çöl ortamında, Mehdi (a.s.) zamanında (Yeşaya, 35:6-7).
Sabaha kadar okusak bitmez, inşaAllah. Tevrat doludur, bunlarla. Eğer Musevi kardeşlerimiz, gerçek Musevi iseler, Mehdi (a.s.)’ye biat etsinler, Kral Mesih (a.s.)’e biat etsinler. Sürekli dua ederek böyle hayali bir, asla gelmeyecek bir Mesih (as.) beklentisi içerisinde olmayacaklar. Gerçekten gelecek, Allah’ın vaadettiği Mesih (a.s.)’i, bekliyorlarsa o geldi. Ona tabi olacaklar. Ahir zamanı bekliyorsa, Ahir zaman geldi. Kıyametin yaklaştığını düşünüyorlarsa, Kıyametin vakti yaklaştı ve geldi. Değil mi? yani 300 yıl daha dua etmeyecekler yani. Bir yerde bitiriyor, değil mi? Cenab-ı Allah. İşte o biten döneme geldik biz. Tabi olacaklar Mehdi (a.s.)’ye. Ne arıyorlarsa Mehdi (a.s.)da bulacaklardır. Devlet de arıyorlarsa, huzur da arıyorlarsa, güven de arıyorlarsa. Ama kanla, irinle değil. Bak Allah onu, yasaklamış, Mehdi (a.s.) için yok öyle bir şey. O, o dönem için yani putperest kavimlerin olduğu dönem de olan olaylardır o. Saldırıyor, kan döküyor, putperestler orada da, kana kan dişe diş karşılık veriliyor. Ama Ahir zaman da, bu yok artık. Ahir zamanda saldıran olmayacak ki, öyle bir şey olsun, inşaAllah. Saldıran dahi olsa zaten saldıramaz, Mehdi (a.s.)’nin gücünün karşısında. Saldıranları da ortadan kaldıracak çünkü, güç var ortada inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Berkerim ne anlatalım?
ALTUĞ BERKER:Estağfurullah Hocam. Bu akşam çok güzel şeylerden bahsettiniz Hocam. Adaletli ve olması gereken tavrı koydunuz maşaAllah.
ADNAN OKTAR:Kardeşim, “niye oturup ağlamıyoruz, niye bağırmıyoruz topluca? Niye sürekli ‘kahrolsun’ demiyoruz? Niye sürekli şikâyet etmiyoruz? Niye böyle azap alametleri oluşturmuyoruz?” diyorlar. Onu yapacağına, küt diye tepeden olayı halledecek mükemmel sistem içerisine girsene. Değil mi?
“Selamlar değerli Hocam. Üstad’ın talebesi Sungur Ağabey ile bir gün arkadaşlarınızla camide karşılaştığınızı Mehdi (a.s.) hakkında konuştuğunuzu ve yanlış hatırlamıyorsam sizin isminizin ebcedini yaptığını söylemiştiniz. Acaba isminizin ebcedi kaç çıkmıştı. Biliyorsanız bizimle paylaşır mısınız? Sizi çok seviyoruz. İyi yayınlar. Canan.” Ne sevimliler bunlar böyle. Canan da çok sevimli bir tip anladığım kadarıyla. Merak etmiş. Aleyküm selam Canan Hanım. Ne diyelim? Evet, hakikaten, sen var mıydın o gün?
ALTUĞ BERKER:Yoktum Hocam.
ADNAN OKTAR:Kılıç Ali Paşa Camii’ne gelmişti. Biz caminin girişte sağ tarafındaydık, yani girişteki sağ ön kısım, kapıya yakın sağ ön kısımda oturuyorduk. Böyle topluca oturuyorduk, daire şeklinde oturuyorduk. Herkesin başında da sarık vardı o zaman. Tülbentten, başına birkaç defa hatta 7 metre falan sarık. Ondan sonra belinden aşağıya sarkıyordu. Sırtından aşağıya sarkıyordu. Sünnet öyle şeklinde bildiğimiz için o şekilde yapıyorduk. Böyle papatya tarlası gibi oluyordu. Kalabalık oturuyorduk. Sungur Ağabey uzunca cübbe gibi bir şeyle, onun şapkası var böyle deve tüyü gibi oksit sarı bir şapka, başında o vardı. O şekilde geldi. Böyle heybetli bir insan Sungur Ağabey. O gelince ben ayağa kalktım. Bizim çocuklar oturuyorlardı. İsmimi sordu, “adın ne?” dedi. “Adnan” dedim. “Soyadın ne?” dedi. “Oktar” dedim. Sonra detay konuşmaları tam hatırlamıyorum da ben “Hocam hoş geldiniz” dedim, yani ona benzer karşılayacak şekilde üslup kullandım. Sonra cebinden, bir küçük defter çıkarttı. Adımı soyadımı Arapça yazıp, onun ebced hesabını yaptı. Yani bir şey tespit etmek ister gibiydi tavrı. Bizim çocuklar o zaman yeni oldukları için biraz tabii gençlerde öyle oluyor, yani neye güleceği belli olmuyor, gereksiz heyecanlanıyor, tahmin etmediğin şeylere gülebiliyorlar, ona güldüler. Yani heyecanlandılar, Allah-u âlem, herhalde benim Mehdi (a.s.) olduğumdan şüphelendiğini düşündüler Sungur Ağabey’in. Onu tespit etmek için ebced hesabı yaptığını düşündüler. Hoşlarına gitti ama o hoşuna gitmesini gülerek ifade ettiler. Ben de utandım tabii onlar öyle yapınca böyle münasebetsizlik gibi gördüm. Ayıp olmasın diye ben Sungur Ağabeyi “ağabey ileri, şöyle buyurun ileri” dedim, ileri doğru geçirdim. Sonra orada “Hocam, Mehdi (a.s.) Nur talebesi mi olacak?” dedim. Direk Risale-i Nur’la bağlantısı olsun gibisinden, benim de Risale-i Nur’la bağlantım olduğunu da ima edecek şekilde. Yani bir övgü olsun diye. “Mehdi (a.s.) de Nur talebesi’dir” diyecek zannettim ben. “Hayır, bambaşka olacak dedi, Bediüzzaman” dedi. “ ‘Bambaşka olacak’ dedi” dedi böyle el hareketiyle. Ben müthiş şaşırdım. Çünkü şaşırmamın nedeni, bir kere Nur talebeleri Bediüzzaman’ın dışında asla ve kesinlikle bir Mehdi (a.s.) kabul etmiyorlar. Yani orada bir kere net olarak Mehdi (a.s)’nin geleceğini kabul etti bir, ikincisi de Nur talebesi, ben bir taassup olur zannediyordum. Yani “olursa Nur talebesi olur”. Ben baktım onu da demiyor. “ ‘Bambaşka olacak’ dedi” diyor. Benim tabii çok hoşuma gitti. Ben de heyecanlandım. Ama şimdi devam etsem, bu sefer, yakışık almayabilir diye düşündüm, fazla da sormadım. Tabii insan bazen şey oluyor. Seri sorular sorabilirdim, iyi gidiyordu Sungur Ağabey maşaAllah orada, bayağı bir açılmıştı. Allah nasip etmedi sormadım. O aklımda öyle kalmıştı, yani çok önemli bir delil olarak. Çünkü kaynağından. Mesela hiç kimsenin bilmediği bir şey, bu şekilde, ifade ettiği. Değil mi? Bilinmeyen bir gerçek. Bana neden güvendi, o da çok acayip. Hâlbuki ben çok gençtim o dönemde, yeni Risale-i Nur’la tanışan bir insandım. Yani bir Nur talebesinin, Bediüzzaman’ın büyük talebesinin hiç kimseye söylemediği bir sırrı, asla söylemeyeceği bir sırrı benim gibi Risale-i Nur’la yeni tanışan ve ne derece bağlantım olduğunu da bilmiyor Risale-i Nur’la, bağlantım hakkında da kesin bilgisi yok. Ama bizim çocuklar tanıyordu. Yani onlara ders veriyordu fakat benimle bir bağlantısı yoktu. Ben gönderiyordum ders yapsınlar diye Sungur Ağabey’in sohbetlerine gönderiyordum. Neden güvendiği çok acayip, şaşırdım ben ona. Yani beni tanımadığı, bilmediği halde böyle mühim bir sırrı neden bana öyle camide açıkladı, o çok şaşırtıcı. Sonraki şeyde de mesela gittiğimizde kalabalık da oluyor, o konuya tam giremedim. Belki özel bir sohbet olmuş olsa, mesela az kişi olan bir sohbette, daha detaylı sorabilirdim. Çünkü talebeleri dinliyor. Ben Hocamızın bir yeri var oraya gitmiştim. Rahatsızlandı dediklerinde, ama şimdi Hocamızın bir daha bir ziyaretine gidelim. Cihat gitti, değil mi?
OKTAR BABUNA:Evet Hocam.
ADNAN OKTAR:Nasıl, ne dediler?
ALTUĞ BERKER:Doktor Cihat Hocamız görüştü ama şekerinden de kaynaklanan, beyin damarları böyle tespih tanesi gibi olmuş, yani boğum boğum olmuş, tıkanıklıktan. Şeker ilacı da almıyormuş çok yüksek olduğundan. “Sol kol ve sol bacağı şu an tutmuyor” tarzında söylemiş Hocam doktor.
ADNAN OKTAR:Benim bundan haberim yoktu. Tıkanmadan dolayı, sol kol ve sol bacağında felç mi oluşmuş.
ALTUĞ BERKER:Evet.
ADNAN OKTAR:Sol tarafına felç gelmiş demek ki tıkanmadan dolayı. Allah sağlık sıhhat versin.
ALTUĞ BERKER:Şuuru yerinde. Yoğun bakımdaydı. Biz kapısına kadar girdik ama tabii uygun görmediler. Belki yarın odaya çıkarma imkânları var. Takip edeceğiz, dediğiniz gibi inşaAllah Hocam.
ADNAN OKTAR:Önüne giden misafir olarak gitmesi, gidip sarılmaya falan kalkıyorlar mesela, bu çok çok anormal olur. Daha önce de bir ağabeyimiz vardı, öyle hastalanmıştı, onda da uyardım. Sokaktan geliyor, her yere elini ayağını tutuyor, arabalara, buraya böyle, herkesle tokalaşıyor, üstü başı, gidip şapır şupur öpüp sarılıyorlar. Elini de sürüyor. Kardeşim, ya grip nezle getirirsen. O zaten hasta insan, o ne olur o? Olağanüstü steril olması lazım. Mesela oraya giren elini, ayağını iyice yıkayacak. Ve çok yakını, çok önemliyse onun talebine göre görüşülmesi lazım.
SUNUCU:Steril edilmiş kıyafetler verilmesi lazım.
ADNAN OKTAR: Tabii. Tabii hastanenin o steril kıyafetleri, mesela o çok güzel olur. Kafalarına bir şey geçiriyorlar falan. Ama Sungur Ağabeyimizle bir görüşsek iyi olur. Benim ona soracağım başka şeyler de var. İnşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Yarın takip etmeye devam edeceğiz Hocam, inşaAllah. Bir de DGM’nin önüne gelişi vardı Hocam, size 86’da.
ADNAN OKTAR:Çok tatlı maşaAllah. 1986’da ben tutuklanmıştım. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanıyordum. 25 yıldan falan, yargılanıyordum böyle adam öldürmüş gibi. Ümmetçilik propagandasından. Yani dini anlatıyor, İslam’ı. Zaten hapishane kartımda da yazıyordu. “Suçu ümmetçilik propagandası” diyordu. Kafam kazınmış falan resim de vardı böyle bir tane. Ondan sonra, tabii beraat ettim ama 25 yıl yani kardeşim ben ne yaptım da 25 yıl hapis cezası yani artık? Tutuklandım, bizim çocuklar daha yeniler. Bilmiyorlar tutuklanma falan. Benim de ilk defa başıma geliyor. Hiç tutuklanma olayıyla karşılaşmadım ben. Bediüzzaman’dan biliyorum, tutuklanacağını Nur talebelerinin ama tecrübem yoktu. DGM’ye gittim. Bizim çocuklar böyle cini cini bakıyorlar, gözler böyle açılmış, hayret içinde bakıyorlar. Dedim “bunlardan pek bir şey çıkmaz” dedim. Belli çocuklardan yani bir şey olacak gibi değil. “Sonra onlara anlatırız” dedim. Baktım annem gelmiş, çantasıyla mantasıyla. “Onunla konuşayım bari” dedim. “Ben önemli değil, rahatım” falan gibi ona benzer, “bu normal, Allah yolunda böyle şeylerle karşılaşılır” gibi konuşmak istedim. Annem baktım bir topuğuma bakıyor, topuğumdan yavaş yavaş göğüs hizama kadar geliyor ama yüzüme bakmamaya özen gösteriyor. Yüzümden de geri aşağı, geri topuğuma dönüyor. Baktım annemle de bağlantı kurulacak gibi değil. Allah’ım, ne sevimli insan. MaşaAllah. Sonra Sungur Ağabey geldi, maşaAllah, böyle cübbesiyle, sesi de gür. “Ne mutlu sana” dedi ama yer gök inledi orada, polisler-molisler, halk çok kalabalık, acayip, basın da vardı. “Ne mutlu sana. Mazi de, müstakbel de seni alkışlıyor” dedi. Yani “gelecek de, geçmiş de seni alkışlıyor, ne mutlu sana” dedi. İnşaAllah. Çok hoşuma gitti. İlk defa normal konuşan biriyle karşılaşıyorum. Avukata gidiyorum, neredeyse ağlayacak adam, zor yatıştırıyorum. Mahkûmlarla konuşuyorum, “vah vah vah” diyorlar. Onları da yatıştırmaya çalışıyoruz. Kiminle konuşsak “vah vah” tarzında. Sungur Ağabey, Nur talebesi olduğu için, tabii o yaman maşaAllah, çok şahane bir üslup ortaya kullandı. Çok hoşuma gitmişti.
ALTUĞ BERKER:Sonra siz, Medrese-i Yusufiye'deyken orada 2 sene bize haftada 2 gün, muntazam hiç aksatmadan ders yapmaya geldi, Hocam, muntazam.
ADNAN OKTAR:Bir kere ders yapmaktan vazgeçmiş herhalde.
ALTUĞ BERKER:Ben oradaydım.
ADNAN OKTAR:Nasıl oldu?
ALTUĞ BERKER:Şimdi o ayrılanlardan bir-iki kişi uyukluyordu derste arkada. Lakaytlık yapıyorlardı. Kızdı ona. “Ben gidiyorum kardeş” dedi, kalktı. Biz normal getirdiğimizde hava çok iyiydi. Bindi asansöre, indi apartmandan aşağıya kapıyı bir açtı bir adım atılamıyor sisten. Her taraf sis kaplamış, yani yürünebilecek gibi de değil. Hemen bir işaret olarak gördü. “Allah Allah kardeş, demek ki gitmemize izin yok” dedi, geri çıktı yukarı.
ADNAN OKTAR:MaşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Tekrar derse devam etti. Muntazam da her hafta 2 defa geliyordu.
ADNAN OKTAR:Evet hep “kardeş” diye hitap eder o. “Kardeş” diye kendine has bir özel bir şey, hafif de uzatır o, kardeşi değil mi? Risale-i Nur’u ezberden, mesela kitabı alıyor Risale-i Nur’u, okuyor zannettim ben bir kere baktım, kitaba bakmıyor, yukarıya bakıyor. Okumuyor kitabı, ezberden okuyordu. Su gibi bütün Risale-i Nur Külliyatı’nı ezberlemiş. Yani çok zor bir şey. Ezberden okuyor. Yani 12 cilt falan bildiğim, 5000 sayfa. Tabii, mesela yüksek sesle. Ama bir cezbe halinde okuyor okurken. Allah-u âlem kendinde değil gibi yani bir şey, sekir haline giriyor Allah-u âlem benim gördüğüm. Çünkü benim, dikkatimi çekti. Yani normal bir okuma değildi, yani bir manevi sarhoşluk halindeydi. Mesela o da çok acayip, rastlanan bir şey değildir o, garip. Kitaba bakmadığını gördüm. Yani dikkatlice baktım, kitaba bakmıyor ve sekir halindeydi ve ezberden çok mükemmel okuyor ama. Çok müthiş bir okuma ve heyecanla, apayrı bir ahenk ve apayrı bir üslubu var. Özel bir üslubu var, öyle okuyordu, çok dikkatimi çekmişti. Ondan sonra Hocamızla da uğraşmaya kalkmışlardı bir ara. İnşaAllah. Biz de rica etmiştik, “böyle şeyler çirkin oluyor, yapmayın” gibisinden, vazgeçmişlerdi. Dedik “kanun, hukuk ölçüleri içerisinde, ciğerinizi sökeriz” dedik, değil mi? Yani “kanun ve hukukla böyle zari zari hale gelirsiniz” dedik. Sonra ıslah oldular, sakin oldular.
ALTUĞ BERKER:O zamanlar biraz şeydi, beraber sizinle, beraber eşlik etmiştik, gitmiştik Hocam. “Ben herhalde öleceğim” gibi bir cümle de sarf etti ve o yapılanlardan, aleyhindeki iftiralardan dolayı biraz manen sıkıntı halindeydi. Sonra siz gittikten sonra siz “bir şey olmayacak sana. Görevlisiniz” dediniz. Ondan sonra Hocam bütün ülkeleri, şehirleri dolaşmaya başladı, şevki tam olduğuna dair.
ADNAN OKTAR:Yalnız Hocamıza çok iyi bakmaları lazım. Gerçi biz ilgileniyoruz ama bizimki bir dereceye kadar oluyor tabii. Biz yakını olmadığımız için o şekilde. Şekeri ile ilgili de çok üzerine düştük aslında dikkat etmesi için. Bizim çocuklarla tıbbi konularda sürekli bağlantı halindeydik. Yani doktora götürüp getiriyorduk. Birçok konuda yardımcı olduk. Ama şeker konusuna dikkat etmiyor. Yani o konuda daha bir rahat tavrı var. O konuda iyi bir önlem alınması gerekiyor, değil mi, şeker konusunda. Ona yoğunlaşalım.
OKTAR BABUNA:Bu da şimdi, siz daha iyi bilirsiniz şekere bağlı zaten. O tahribattan dolayı, bu tıkanıklıklar oluyor beyinde. İnşaAllah.
ADNAN OKTAR:Senin var mı anlatacağın?
OKTAR BABUNA:Estağfurullah, Cihat’ın söylediklerini biliyordum. Ama zaten anlattı Altuğ. Sağ tarafında olmuş beynin, sol tarafı felç. Dolayısıyla Allah-u âlem konuşuyor olması lazım. Genelde sol tarafta oluyor konuşma merkezi. Ama yoğun bakımda olduğu için onu görememişler tam olarak. O yarın belli olur inşaAllah. Şuuru yerindedir, konuşabiliyordur, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Öyle olduğunu söylemişlerdi.
ADNAN OKTAR:Nüzul için Bediüzzaman’ın Risalesi var yani nüzul ile ilgili açıklaması var. İhtiyarlar için nasıl bir sevaba sebep olduğu, nasıl manevi makamının yükselmesine vesile olduğunu, uzun olarak anlatıyor. “Nüzul” kelimesini açıklıyor, anlatıyor, inşaAllah. Oradan o konudan, o Risalelerden okuyup ders yapmak lazım, inşaAllah. Orada bir hikmetli ve derin bir anlatım vardır.
SUNUCU:Ben soru sorayım. Bir tanesi sizi eleştirenlerle ilgili yorum yapmış Hocam, izleyicimiz. Birisi de bu sloganlarla ilgili. “Selamün aleyküm ve rahmetullahi ve berakatühü muhterem Hocam.”
ADNAN OKTAR:Ve aleyküm selam rahmetullahi ve berekatühü.
SUNUCU:“Kırgızistan’da büyük karışıklıklar var. Çıkan çatışmalarda yüzlerce ölü ve binlerce yaralı olduğu söyleniyor. Müslümanları yabancıları şehit edince herkes ‘kahrolsun’ larla başlayan sloganlara başvuruyor ve böyle çözüm olacağını zannediyorlar. Peki, bu durumda ne denilecek, kime lanet okunacak? Hocam meydana gelen her olay sizin ne kadar haklı olduğunuzu gösteriyor. Görülüyor ki Müslümanların en büyük problemi birlik olmamak, beraberce akılcı hareket etmemek. Biz böyle oldukça ne kadar lanet okursak okuyalım hiçbir şeyin düzeleceği yok. Bir an önce tüm Müslümanların birbirini sevmesi, dost olması ve Türk-İslam Birliği’nin kurulması gerekiyor. Değerli Hocam, dua edin de felaketlere uğramadan ve azaplar çekmeden önce hem bizler hem de tüm Türk-İslam âlemi sizin haklılığınızı görsün. Ve söylediklerinize uyarak huzura ve mutluluğa kavuşsun. İstanbul’dan Sait.”
ADNAN OKTAR:MaşaAllah. Doğru tabii, Sait kardeşimizin sözü. Küfretmek, bağırmak, inlemek, acı içerisinde ızdırap çığlıkları atmak, bunlar hiçbir şekilde netice vermez. Yani “Ey zalim, niye vuruyorsun? Vurma, acı. Hiç mi içinde vicdan kalmadı? Hiç mi acımıyorsun? Bu kadar da vurulur mu? Bak darmakeşan ettin. Ağzını burnunu dağıttın, kırdın yıktın. Yakışıyor mu bu sana?” Kardeşim bunlar söz mü? Adam ben yapacağım diyor zaten, değil mi? Bunun çözümünü Allah gösteriyor Kuran’da, çözüme yanaşmıyorsun. Kökten çözüme yanaşmıyorsun. “Hayır ben slogan atacağım, sadece bağırıp-çağıracağım” diyor. Olmaz. Kökten çözüm vardır, kökten çözüm uygulandığında konu biter, bu kadar. Museviler de kurtulur, Hıristiyanlar da kurtulur, Müslümanlar da kurtulur, herkes kurtulur. Yoksa Müslümanlar da, Hıristiyanlar da, Museviler de hepsi ezilir, herkes perişan olur. Yahut bir kısmı perişan olur. Bu Allah’ın kanunu. Kuran’a uyulmadığında, olacağı budur inşaAllah.
OKTAR BABUNA:Allah razı olsun Hocam. Her iki tarafı da eğitiyorsunuz ve hakka sevk ediyorsunuz. Bir de her bakımdan, sizin yaptığınızın yapıldığı yok. Mesela internet siteleriniz var Hocam Filistin ile ilgili, Filistin Zulmü diye kitaplarınız var. Yapılabilecek zaten her şeyi, her konuda yapıyorsunuz. Hem de Musevileri de hakka davet eden sizden başkası yok. Hem hahamları getirdiniz buraya, haber gönderiyorsunuz, Tevrat’tan ilgili bölümleri çıkarıp Kral Mesih (a.s.)’in gelmesi, barış ile ilgili dünyada eşi benzeri yok zaten kitabınızın Hocam. Tek kitap örneği, Allah-u alem.
ADNAN OKTAR:Kardeşim biz, Filistin ile ilgili de, diğer Müslümanlara yapılan zulümlerle ilgili her zaman kitaplar çıkardık, yazılar yazdık, anlattık, ama çözümüyle anlattık. Bağırıp çağırmadık değil mi? İşte ne kadar biçimsiz vurdunuz, acımıyor musunuz? Bizi merhametle karşılayın, bize acıyın demedik. Tabii ki merhameti öğretiriz, haramı, helali öğretiriz ama yani pasif bir tavrımız olmadı. Daima aktif, etkili, kesin sonuca götüren, kesin çözümü arayan bir tavır içerisinde olduk.
OKTAR BABUNA:Siz aynı zamanda, bütün konulara da sahip çıkıyorsunuz, maşaAllah Hocam. Türk-İslam konusunda da, aynı şekilde Afganistan’a da, Irak konusunda da, bütün dünya çapında inşaAllah bu çalışmalarınız.
ADNAN OKTAR:Evet, bu kitap nedir?
OKTAR BABUNA:Filistin ile ilgili Hocam inşaAllah. 2002 yılında yazdınız Hocam o kitabı.
ADNAN OKTAR:Evet, ne var içinde kitabın?
ALTUĞ BERKER:Çözümler var Hocam, Filistin konusu.
ADNAN OKTAR:Bak biz hepsini burada belgelendirmişiz.
ALTUĞ BERKER:Yapılan zulümlerin belgeleri ve çözümler.
ADNAN OKTAR:Biz sadece böyle bağırıp çağırmakla kalmayız. Net çözüm üzerine. Bakın bu, kendi çapında hazırlanmış en kapsamlı eserdir. Gayet detaylı, belgeleriyle değil mi? Detaylarıyla açıklanmış mükemmel bir kitap. Hepsini anlattık, izah ettik. 333 sayfa, tabii.
OKTAR BABUNA: Ve çok okunuyor ve biliniyor Hocam. Biz yurt dışında konferanslara gittiğimizde, Filistinli Müslümanlar bu kitabı çok iyi biliyorlardı ve hep Allah razı olsun diye selam gönderiyorlardı size, Hocanız böyle bir kitap yazdığı için diye maşaAllah.
ADNAN OKTAR:Evet, ben sokaklara çıkıp bağırıp çağırmıyorum değil mi? Kitap yazıyorum, dergi çıkarıyorum, internete bilgiler koyuyorum, halkı aydınlatıyorum, Türk-İslam Birliği’nin oluşmasının ne kadar acil olduğunu anlatıyorum. Mehdi (a.s.)’ye tabi olmanın önemini anlatıyorum. İttihad-ı İslam’ın bu asrın en büyük farzı olduğunu anlatıyorum değil mi? Bunda gecikmenin, felaket getireceğini söylüyorum ve net çözüme yönelik tavırlar, inşaAllah.
OKTAR BABUNA:Nitekim de bütün alametleri görülüyor Hocam sizin söylediklerinizin. Gün be gün gerçekleşiyor, her gün.
ADNAN OKTAR: Bana, “biz bağırıyoruz sen de bağır, hep beraber bağıralım.” diyorlar. Ben öyle bir adam değilim. Ben çözüm adamıyım, neticeyi alırım. Kökten çözümle hallederim, inşaAllah.
SUNUCU:Söyledikleriniz 1001’e çıkmış Hocam. Ali Gürçay kardeşimiz söylemiş. “Selam Adnan Hocam. Siz daha önce kayıp çocuklar konusuna dikkat çekmişsiniz. Şu anda hükümet 5 bakanla bu konuda koordineli şekilde araştırmakla görevlendirilmiş. Sanırım dedikleriniz ve gerçekleşenler şu andan itibaren 1001’e çıktı.” Altında haberle ilgili olan internet sitesinin...
ADNAN OKTAR:“5 bakanla bu konuda koordineli şekilde araştırmakla görevlendirilmiş.” Çok güzel. “Sanırım dedikleriniz ve gerçekleşenler şu andan itibaren 1001’e çıktı” diyor, doğru. Bu konuya da biz dikkat çekmiştik, aynı şekilde oldu.
SUNUCU:“Hocam ben size bazı eleştirilerde bulunan kişilere şaşırıyorum. Çünkü sizi eleştirirken, acaba kendileri ben İslam’ın hakim olması için ne yaptım diyorlar mı? Hocam bu kişiler Müslümanlar için ne kadar değerli olduğunuzu görebiliyorlar mı? Kalplere hastalık veren Darwinizm ve başının ölmesine vesile olduğunuzu, İslam Birliği için yürüttünüz çabaları bu kişiler görsünler, ondan sonra diyeceklerini desinler diye düşünüyorum. Hocam, saygılar. Ahmet Sayar, Adana’dan.”
ADNAN OKTAR: Evet. “Hocam bu kişiler Müslümanlar için ne kadar değerli olduğunuzu,” inşaAllah hepsi değerli kardeşlerimizin. “Kalplere, hastalık veren Darwinizm ve başının ölmesine vesile olduğunuzu, İslam Birliği için yürüttünüz çabaları bu kişiler görsünler. Ondan sonra diyeceklerini desinler diye düşünüyorum” diyor, evet. Olabilir, kardeşlerimiz yani böyle slogan atınca, hakikaten İslam’a faydalı olacağını düşünüyorlar. Mesela “kahrolsun” demenin, işte sokaklarda bağırıp çağırmanın, ahı elinde bulunmanın, ızdırap çığlıkları atmanın hakikaten iyi netice vereceğini zannediyorlar. O, çocuk annesine yapar onu. Bağırır çağırır, annesi de ona yardımcı olur. Burada karşısında annesi yok ki. Burada bambaşka bir yapı var, bambaşka adamlar var değil mi? Kral Mesih’i, Mehdi (a.s.)’yi önemsemeyen bir Museviyi ben önemsemem, benim için Musevi değildir. Tevrat’ın hükümlerini hiçe sayan bir adam, benim için Musevi değildir. Tevrat’ın hükümlerini eğer saygı ile karşılıyorsa, Kral Mesin’in vakti Tevrat’a göre geldi, Kral Mesih de geldi. Kral Mesih kan dökmüyor. Yok “biz Kral Mesih’i kabul etmiyoruz, Mehdi (a.s.)’yi kabul etmiyoruz, kan dökerek yapacağız” derlerse, Allah onları helak eder söyleyeyim. Yani Tevrat’a sıkı sıkıya sarılsınlar, Tevrat’ın hükümlerine uysunlar. İnşaAllah Allah onları Muhammedi de yapar, tam gerçek Musevi olmalarını da nasip eder. Ama her halükarda Mehdi (a.s.)’ye tabi olmaları gerekir. Eğer Kral Mesih’e tabi olurlarsa, zaten onları o, Muhammedi yapacaktır. Muhammedi hakiki Musevi olacaklar. Yarım olan, yapmadıkları ibadetlerini de yapar hale geleceklerdir. Birçok ibadeti yapmıyorlar, Tevrat’ta birçok hükmü yapmıyorlar. Sorduğumuzda da kabul ediyorlar, “Yapmıyoruz biz” diyorlar. Bunları yapar hale gelecekler, inşaAllah.
SUNUCU:Programımıza kısa bir ara veriyoruz.
Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...Evrim Sözlüğü
Devamı ...Allah'ın Güzelliklerinden Bir Demet
Devamı ...
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Başlıklar
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...Sunumlar
Devamı ...