SUNUCU1: Programımıza kaldığımız yerden Hocamızla beraber devam ediyoruz, Hocam hoş geldiniz.
ADNAN OKTAR: Hoş bulduk efendim. Efendim sizler hoş geldiniz, sefa geldiniz.
Taha Akyol’un bir yazısı varmış. Ne demek o; “ben” diyor Taha Akyol “siyasi bir öneride bulunmak istiyorum, sınırda değişiklik yapmak” Ne var ki sınırda?
ALTUĞ BERKER: “Sınırları değiştirelim” diyor Hocam. Bir garip, bir toprak vermek gibi bir şey.
ADNAN OKTAR: Ne demek istiyor acaba? “İsmet Paşa Lozan’da verdiğimiz toprak tavizlerini sert dille eleştirenlere mecliste bir ilkeden bahsetmişti. Şu kadar geniş, bu kadar geniş, fakat emniyetli bir vatan. Atatürk de 1932’de İran’la anlaşıp toprak değiş-tokuşu yaparak sınır çizgisini değiştirmişti. Yine güvenlik için uzmanların hazırlayacağı çizimler üzerinden konuyu İran ve Irak’la görüşmek gerekir diye düşünüyorum.” Sınırda değişiklik yapmak, doğru; Irak’ın daha aşağılarına doğru eski bizim yerler hep oralar. Kerkük, ondan sonra o anlamda doğru. Musul bize ait topraklar, onlar normalde Türkiye’ye dahil olması gerekiyor. O anlamda dediyse güzel. Efendim başka, bayağı zamanında bizim toprağımız gitti. Zaten hepsi Müslüman kardeşlerimiz ama şimdi benim evim ayrı, senin evin ayrı. Musul ve Kerkük değil mi? Türkiye’ye ait olması gerekiyor. O anlamda doğru, ama bu anlamda demediyse Taha Akyol, yani o zaman olayın şekli değişir tabii. Onu bir açıklaması lazım bize yarın değil mi? Bu akşam hazret dinliyordur çünkü bayağı sever bizi maşaAllah. Bayağı sever. Yani ana konularından biri de benim, hayatta yani iki tane konusu varsa biri benim. Fatih Altaylı Beyefendi için de onun için de. Şimdi buna cevap verecek Taha Akyol, bu toprak konusundan kastı nedir? Toprak vermeyi kastediyorsa, ben cevabımı ona göre vereceğim tabii, nasıl cevap vereceğimi herkes bilir. Ama toprak almayı kastediyorsa alkışlarız, helal olsun güzel, inşaAllah. Musul, Kerkük Türkiye’ye dahil edilsin diyorsa, ama bunu acil açıklaması lazım, böyle yarım ağız konuşma olmaz. Onun yöntemidir, hep böyle yarım ağız konuşur. Yani ima, imaya ne gerek var, dürüstçe, açıkça şakır şakır söyle değil mi? Anlayalım inşaAllah. Sınırı değiştirelim, tamam güzel. Değiş-tokuşu değiş-tokuş ne demek? Toprak alıp vermek mi onu mu kastediyor?
ALTUĞ BERKER: Allah-u alem Hocam evet.
ADNAN OKTAR: Bizim verilecek bir toprağımız yok. Alınacak toprağımız var ama inşaAllah. Değiş-tokuş demeyelim de, ne oluyor tokuş ne demek yani. Tokuş, tokuşma demek, çarpışma demek. Şimdi bu ağızları bıraksın, ben ne demek istediğini anladım. Onu bıraksın, fakat bunu netleştirecek. Şimdi net konuşmadığı için bir şey demiyorum. Biz öyle şehit vermekle, bomba bize atılmasıyla, bilmem neyle öyle vatan toprağından işte verelim, kurtulalım, öyle bir konu yok. Günde 100 kişi, 1000 kişi istedikleri gibi şehit veririz, öyle bir konu olmaz. 10 000 kişi de veririz günde, öyle bir sorunumuz olmaz. Yani bu ağızları, bu ayakları bırakacaklar, böyle bir şey olmaz, inşaAllah. Sıkıştık, ona değiş-tokuş yapalım. Yok öyle bir şey inşaAllah. Gerekiyorsa Türkiye’nin tamamı şehit olur, o zaman tamam, sözümüz yok ama bunun dışında olmaz. Yani bunu bırakacak inşaAllah. O bizim milletimizi daha iyi tanıması gerekiyor. Böyle bir üslup yakışmamış. Ama umarım düzeltir.
Okullarda anti-evrim köşesi yapılabiliyorsa, yapsın kardeşlerimiz evrimle ilgili, ama tabii çok şey yapabilirler. İş yerlerinde olabilir, küçük bir yere çuha üzerine değil mi? Çerçeveli çuha üzerine kağıt iliştirerek böyle, var ya okulda yapardık biz eskiden. Ne deniliyor, duvar gazetesi.
Taha Akyol’un yazısı benim önümde, burada inşaAllah. Yani şimdi onun meşhur yöntemidir. Geçenlerde de öyle çıkarttı birçok profesörü, bir tanesi çok değer verdiğim bir Alevi ağabeyimiz, Alevilerin önde gelen şahıslarından bir tanesi, çok muhterem bir insandır. Konuya girdi, dedik biz ne anlatacak acaba? Böyle dolaylı dolaylı konuyu eninde sonunda getirdi Mehdiyet’in içine derci oldu...
“Bu evrimle ilgili küçük fosil sergileri düzenlenebilir” diyor, olabilir düzenleyebiliriz. Kütüphaneler, evlerde küçük kütüphaneler, arabalara küçük çıkartmalar olabilir, arabaların üstlerine, evlerine olabilir, kitabın üstüne olabilir, dün de söylemiştim. Okullarda slayt gösterisi yapabiliyorlarsa yapsınlar. Olmuyorsa mahallede olur, kahvehanede olur değil mi? Ondan sonra çok kitap hediye etmek gerekir, kitap. Yani sık sık kitap hediye etsinler, başka şey, pasta, börek hediye etmeye gerek yok, değil mi? Çiçek hediye etmeye de gerek yok, ben acıyorum çiçeklere yani kesiyorlar, ölüyor zaten iki günde ölüyor. Bırakın o durduğu yerde böyle güzel dursun veyahut en azından toprağıyla getirin yani köklü. Köküyle gelmesi lazım, saksıda. Saksıda çiçek iyi, öbür türlü anında ölüyor yazık değil mi ona? Mesela acayip güzel, insanın gözü önünde solup gidiyor yani. Orada gittikçe gelişme imkanı var. Bu adamların en rahatsız oldukları konu evrimdir. Dini anlatmaktan rahatsız olmazlar o kadar ben söyleyeyim. Kuran okunursa, oku dinler adam. Sen Kuran okursun o başka işine bakar. Ama evrimin aleyhinde konuşursan, kendi dini olduğu için, işini gücünü bırakıp dinler. Mesela bak bizim programımızı normalde ateistlerin dinlememesi gerekir. Dinler de dinlememesi umulur, yani tahmin edilir. Yahu kardeşim yani en taşkın diyelim ateistler, en taşkın Marksistler, öyle diyelim artık, hepsi itina ile izliyorlar. Ağzımızdan her çıkacak kelimeye çok özenle bakıyorlar ve her anlattığımızda da içler acısı oluyor onlar için tabii. Onun için evrimi mutlaka anlattırıyorum akşamları, yani yarım saat de olsa, bir saat de olsa mutlaka anlattırıyorum. Çünkü böyle mum gibi eriyorlar o gerçeğin karşısında. Yoksa biz anlatsak, her konuyu dinlerler, öyle bir konu olmaz. Ama evrim ve bilim bunların elinden gitti. Bunların iki mühim silahıydı kendilerine göre, bilim bunları boğan bir sisteme dönüştü. Evrim de, bunları küçük düşüren bir sisteme dönüştü, çok çok küçük düşürüyor. Tesadüfü anlattıkları için, insan içinde yüzlerine bakamayacak hale geldiler. Şimdi çocuklar geliyor, “kim yaptı bunu?” “tesadüf yaptı” diyor. Şimdi 7 yaşında bir çocuğa tesadüf yaptı dersen, çocuk şöyle bir gidip-gelir yani değil mi? O zaman sihirli gibi görünen formüller ortaya atmaya başlıyorlar. İşte xmc2= π bilmem ne, bırak demogojiyi, sen nihayetinde tesadüften bahsediyorsun yani xmc2 anlamaz tesadüf, ne alakası var. Tesadüfü alırsın kumu atarsın, saçılır etrafa ki, her yerini de Allah yaratır yine onun, tevafuk denir ona.
Berker’im ne diyorsun anlattıklarıma.
ALTUĞ BERKER: Estağfurullah Hocam, çok doğru Hocam inşaAllah. Her söylediğiniz sonradan doğruluğu anlaşılan konular oluyor Hocam 1082 olmuş Hocam söylediklerinizin...
ADNAN OKTAR: Doğru çıkması.
ALTUĞ BERKER: Tabii, onunla ilgili internet sitemizden kardeşler bakabilirler www.harunyahya.org’dan. Geçen gün de, her zaman söylediğiniz, mesela terörün çözümünün ekonomide veyahut çorbada olmayacağını anlatıyordunuz Hocam onunla ilgili bugün bir yazarın...
ADNAN OKTAR: Kardeşim o kadar kızdırıcı ki. Ben daha önce, bak ben mesela Müslüman dindar olduğum halde Türk milliyetçisiyim, Atatürkçüyüm. O adamların o konuşması beni kızdırıyor. Alnını kaşır gibi, yani kardeşim adam kendisini Marksizme hibe etmiş, Leninizme hibe etmiş ve din haline getirmiş ve ölümü istiyor adam bunun için, ölümü göze almış. Adama sen çorbadan bahsediyorsun sen, şaka gibi. Espri mi yapıyor nedir böyle inanılır gibi değil, ne demek yani bu?
ALTUĞ BERKER: O söylediğiniz konuyla ilgili bu gün bir yazarın “yegane çözüm İslami değerleri güçlendirmek”, yıllardan beri bunu söylüyorsunuz Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: İnşaAllah. “Yegane çözüm İslami değerleri güçlendirmek” ne demek istiyor yani?
ALTUĞ BERKER: Şöyle demiş Hocam yazısında. “Türkiye’de Kürt meselesinin zuhur etmesinin nedenleri işsizlik, gelir dağılımı dengesizliği, kültürel hakların yok sayılması olarak görüldü. Oysa bunlar neden değil, sonuçtur. Neyin sonucudur? Elbetteki bölge halkının İslami duyarlıklarını aşındırmanın, seküleştirme girişimlerinin sonucudur. Kültürel haklar verildiği, dil konusundaki saçma sapan engeller bir şekilde ortadan kaldırıldığı halde, PKK terörünün tırmanma eğilimi göstermesi, siyasi dolayısıyla ekonomik çözüm yollarının yanlış olduğunu, bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Bölge halkının İslami duyarlılıkları aşındırılmak yerine pekiştirilmiş olsaydı, Kürt meselesi etnik bir mesele olarak karşımıza çıkmazdı. Ve Kürt halkını BDP, HADEP, DEHAP gibi partiler temsil etmezdi” diyor Hocam. Din kardeşliğini yıllardan beri siz söylüyorsunuz Hocam ve teröre karşı çözümün ekonomik değil ahlaki, kültürel mücadeleyle olması gerektiğini, Kuran ahlakının anlatılması, iman hakikatlerinin anlatılması gerektiğini söylediniz Hocam.
ADNAN OKTAR: İslami değerleri güçlendirmek deyince, İslami değeri sen bir Marksiste, Darwinist eğitim almış adama anlattığında, adam etkilenmez ondan. Cübbeli’yi çıkartıp, gelin size cima tekniklerini anlatayım, pilav nasıl yenilir, işte kavun nasıl yenir bunu anlatayım derse, bu İslami değerleri güçlendirme anlamında olmuyor. Çünkü adam bunu kabul etmiyor zaten. Kökten kabul etmiyor ve adama soruyorlar diyorlar; “evrim konusunda ne diyorsun?” “evrim ne ki?” diyor. Ama bir yandan da böyle çalı gibi sakalları kaşıyor yani mesaj veriyor. Şimdi önce adamın dininin, putun yok olması gerekiyor, bir put var değil mi? Darwinizm putu var ve bütün dünyayı %99’unu kapmış ve dünya tarihinde görülmemiş bir olay olmuş. İslami değerleri güçlendirmek için Kuran kursu açmak akıllarına geliyor bir kısım kardeşlerimizin, sokakta çocuk internette, orada burada hem evrimi öğreniyor, hem Marksist düşünceyi öğreniyor, hem gayri ahlaki her türlü anormal düşünceyi öğreniyor, her türlü sapkınlığı, haşa dinle, İslam’la alay eden insanların üsluplarını, yazılarını hepsini görüyor. Televizyonlardaki programların bir kısmını görüyorsunuz ne halde olduğunu. Mızraklı İlmihali öğretmek, sadece Kuran kursuna göndermek yeterli olmuyor, olmaz. Çünkü çocuk orada ayrı bir şey öğreniyor, dışarıda ayrı bir şey öğreniyor. Ve zihni kirlenmiş yani önce o zihninde kirin kalkması lazım. O putların temizlenmesi gerekiyor. Nitekim de bakın birçok dindar aile kızları kapalı ama bakıyorsun, kızın başörtüsü var ama yaşadığı hayat bambaşka. Dindar oluyor ama, yaşadığı hayat bambaşka oluyor. İçindeki özlem bambaşka oluyor. Bak mesela, ben hiç düşünemiyorum, mesela Cübbeli sürpriz oldu. Demek ki, bilinçaltında Malta’ya karşı, oradaki hayata karşı bir eğilim olmuş. Ama bak onu usulüne uyduruyor. Diyor ki; “ayaklarım, damarlarım kireçlenmiş, doktor bana yüzme tavsiye etti. Malta’ya gideceksin, mayolu hanımların içerisinde birlikte yüzeceksin.” Malta Adası’nda yüzmek için. Mesela peki biz bu mantığı geliştirecek olursak, herkesin bunu yapması gerekir. Yani her insan yaşı ilerlediğinde damarlarında kolesterol birikimi olabilir ki Türkiye’nin % 90’ı böyledir en az. En az % 90’ının o zaman Malta Adası’na gidip yüzmesi gerekiyor. Bakın en az % 90’ının değil mi? Mesela kasları eriyebilir insanların, spor yapmazsa omzu ağrıyabilir, yine Malta Adası’na gidip yüzmesi gerekiyor. Böyle usulüne uydurma mantığıyla ortaya çıkılırsa, çok samimiyetsiz şeyler yapılır. Çok samimiyetsiz mantıklar çıkartılır ortaya. Buna çok dikkat etmek lazım, dürüst davranmak lazım, candan davranmak lazım.
Evet, ne diyor Ertuğrul Özkök? Oku bakayım şu Ertuğrul Özkök’ü, rica edeyim.
ALTUĞ BERKER: Estağfurullah Hocam. “Ben kendi payıma artık; meydanlarda, parti toplantılarında durmadan bağıran, herkesi azarlayan ve liderlik diye bize sadece derin bir öfke belagatını kabul ettirmeye çalışan, siyasetçi profilinden yorgun düştüm. O nedenle daha sakin, yarı çıplak başlarını kendi öfkesinin başına sürüklemek istemeyen bir lideri bekliyorum. O lider Kılıçdaroğlu mu olur, başkası mı olur bilmiyorum. Ama hissiyatım odur ki, Türkiye artık huzurlu bir lider profilini özlemeye başladı. Biraz sakin, barışçıl, bölmeyen, toparlayan bir lider tipi. Ben Mesih (a.s.)’i bekler gibi böyle bir lider istiyorum.”
ADNAN OKTAR: Mehdi (a.s.) demek istemiş. Mesih (a.s.), Mehdi (a.s.) aynısı evet.
ALTUĞ BERKER: “Sakin, huzurlu, her an ceketini çıkarıp gömleğinin kollarını sıvayarak dalmaya hazırlanmayan, kızmadan, öfkelenmeden, germeden, maraza çıkarmadan konuşan bir lider tipini bekliyorum. Fareli köyün kavalcılarını değil. Duygumuza değil, aklımıza seslenen bir lideri özlüyorum.”
ADNAN OKTAR: Evet Mehdi (a.s.)’nin lakabı Tevrat’ta Mesih (a.s.)’tir, ismi Mesih (a.s.)’tir. Tarif ettiği Mesih (a.s.), Mehdi (a.s.)’dir, tarif ettiği kişi o. Demek ki, bizim Mehdi (a.s.) ile ilgili anlatımlarımızdan Ertuğrul Beyefendi de etkilenmiş. O da Mehdi (a.s.) beklentisi içerisinde. Doğru, Mehdi (a.s.) çağındayız, inşaAllah Mehdi (a.s.)’yi görecek yakın bir zamanda. Ama zaman zaman vesveseleniyor gördüğüm kadarıyla. Bak; “kitabı okurken allak bullak oldum” diyor, bir bilim adamı yazı yazmış. Allah ayette; “insan zayıf yaratıldı” diyor. Bakın bunu görüyoruz, bir kitapla allak bullak oluyor, hemen vesveseye açık. Kardeşim o bilim adamı dediğin senin adam 9 ay 10 günlük normal, değil mi, aciz, zavallı bir insan, yatan, kalkan, uyuyan senin gibi bir insan. Makul bir zekası var, biraz kitap okumuş, şuradan, buradan. Kendi vesveselerini, kendi içinden çıkamadığı düşüncelerini, kendi dar bakışıyla, belki kavrayamayan ruhuyla, beyninin dar perspektifiyle, bir şeyleri yazıyor. Ama dar düşündüğü, aklının yetersiz olduğu açık açık anlaşılıyor kitapta. Kitap okurken allak bullak olmak ne demek yani değil mi? Aklı başında, kültürlü, kişilikli bir insan niye allak bullak olsun? Garibanın, bir zavallının yazdığı kitaptan değil mi? Üstelik de kültür seviyesini, düşünce ufkunu açıkça belli eden bir insandan niye etkilensin? “İnsan denilen varlığın bir ruhunun olmadığı teşhisi bu güne kadar kurduğumuz sistemleri alt üst ediyor.” Şimdi derler ya, bir akıllı bir taş atar, 40 akıllı onunla uğraşır derler. Şimdi adam bir şey söylüyor, bak o da içine dalmış balıklama konunun. En başta dinleri, din bir kere dinler, bir tane din vardır, İslam dini vardır, hak din vardır. Muhammedilik vardır. Alt üst ettiği falan da yok, dimdik ayaktayız, nereyi alt üst edecek yani, değil mi? Adamın birisi çıkacak, dar ufkuyla, dar düşünce sistemiyle bize bir şeyler söyleyecek, biz de allak bullak olacağız, bu nasıl oluyor bu? Hakikatler o kadar açık, o kadar nettir ki, o kadar kesindir ki, gözümüzle görürüz, kulağımızla işitiriz, elimizle dokunuruz, burnumuzla koklarız Allah’ın verdiği. Mesela bak ayranı içtim, tattım değil mi? Bunların hepsi çok açık, keskin, asla aksinin anlatılamayacağı gerçeklerdir. Benim ruhum bunu hissetti şu an değil mi? Hissediyor, görüyor bütün bu anlatılanları, her şeyi görüp, hissediyor. Ruhu ben zaten yaşıyorum. Ruhu biz tarif ediyoruz zaten, anlatıyoruz. “Ölümü ruhun bedenden ayrılması olarak tasarlayan,” tasarlamıyor, böyle. Din böyle diyor zaten, kesin gerçektir. “Ve bize kabul ettiren, tek tanrılı, çok tanrılı dinlerin hepsi,” çok tanrılı dinleri bir kere bırak, tek tanrılı din de, bir tane din vardır. Yani sanki birçok düşünce varmış gibi anlatmış. Bu tabii bilinçaltı kurgulama yöntemleri, o ayrı mesele. “Hepsi birer hurafe mi?” Çok tanrılı dinler tabii ki hurafe. Tek tanrılı dinlerden de, İslam dininin dışındaki, mesela teslis inancı bir hurafedir tabii ki. Musevilikte de, yani Allah’a ve dine yönelik saygıya uymayan hareketler hurafedir, izahlar hurafedir. “Ya psikologlar, psikiyatrisler hepsi birer şarlatan mı bu insanların?” benim tanıdığım birçok psikolog, psikiyatrist var, dindar aklı başında. Amerika’da da var, Türkiye’de de var değil mi? Allah’ın varlığına, birliğine inanıyor. Kimi de, akıl hastası psikiyatristler de var deli, direkt tedavi görüyor adam yani. Veyahut cins adam veyahut dinsiz veyahut ateist veyahut Marksist, veyahut PKK’lı, yani her düşüncede insan çıkar. “Hepsi birer şarlatan mı bu insanların?” Bak “hepsi” diyor. Bir kısmı şarlatandır, bir kısmı avanaktır, bir kısmı aptaldır, bir kısmı çok zekidir, bir kısmı çok güzel ahlaklıdır, bir kısmı çok mükemmeldir, bir kısmı deha derecesinde mükemmeldir. Toptan yöntemle bilinçaltı kurgulama, Ertuğrul Bey’in yaptığı. Bıraksın bu üslubu, yaşlandıkça böyle üslubunda da değişiklikler olmaya başladı Ertuğrul Bey’in, yakıştıramıyorum ona. Böyle “yaşlandım 20 senem kaldı,” diyor geçen günler, “babam da o yaşta vefat etmişti” diyor. Herhalde vesveseye kapıldı, ölünce ruhum olacak mı, olmayacak mı? Ahirete gidecek miyim, gitmeyecek miyim? Ahiret var, Allah var, hepsi var. Gelsin bize sorsun, gidip Ahmet Hakan’a soracağına, gelip bize sorsun. “Tabii asıl soru insan denilen bu mükemmel makineyi, aptal hiçbir şeyden habersiz hücreler meydana getirmesine ne diyeceğiz?” Ertuğrul Bey’i biz bir hücreyle karşı karşıya getirelim. Eğer onun aklının milyonlarca misli, trilyonlarca misli akıl göstermezse, ben ona bir on trilyon vereceğim. Herhangi bir hücrenin zekasını, bak herhangi bir hücrenin zekasıyla, Ertuğrul Bey’in zekasını karşılaştırdığımızda, kromozomların zekasını, onların yaptığı yüksek teknolojiye ait, akıl almaz, mükemmel atakları, akıl almaz tedbirleri, olağanüstü hareketleri, mesela bir tane küçük bir tane örnek verelim. Adam mesela şeker imal edecek veyahut protein imal edilecek, gidip proteini çok mükemmel imal edebiliyor, bir hücre. Ama Ertuğrul Bey yapamaz, değil mi? Bir amino asit bile yapamaz. Ama hücre mükemmel yapıyor, götürüp ilgili yere yerleştiriyor, eksik yere. O yeri onun bulması ne kadar sürer biliyor musun Ertuğrul Bey’in? 1 milyon sene versen, yine bulamaz, 1 milyon sene. Onun için hücrelerin aptal olduğu iddiası yanlış bir iddiadır. “Bütün bu aptal etraftan habersiz hücrelere emredecek, onları idare edecek bir patron yoksa,”. Bakın çok yanlış anlamış, aptal değil hücreler, son derece zekidir. Asıl aptal olan, bir kısım aptal bilim adamlarıdır, bazı bilim adamlarıdır. Ve onlara insanların da kanmaması gerekir, inşaAllah. “Etraftan habersiz,” yani etraftan haberleri olması konusu, zaten hücrelerin insanın aklının alamadığı olağanüstü özellikleridir. Mesela hücre, bir yerde bir enfeksiyon oluyor, anında haber alıyor ve anında haber veriyor ve bütün vücut haber alıyor, gidip orada o enfeksiyonu yok ediyorlar birlikte. Sonra da o enfeksiyonu, orada dağıtıyor hücre yeniden. Ona benzer bir mikrop geldiğinde, ona karşı nasıl mücadele vereceğine dair bilgiyi de, diğer hücrelere dağıtıyor. Bak bu buraya geldiğinde, arkadaş bunu gelip vuracaksınız, özelliği budur, bakın silahı da budur. Bu mermiyle indireceksiniz bunu aşağıya, onun anladığı mermi budur, diyor. Nasıl habersizmiş bu? Mesela büyüme hormonu bir geliyor hücrelere, hemen haber alıyorlar. Büyüme hormonu gelmiş, biz hücreyi büyütelim, kemiği büyütelim diyorlar. Mesela büyütüyor, burada artık duralım, bu kadarlık, bize gelen emir bu kadar diyor. Mesela vücut demir emilimi olacak, bu demir şu an yüksek olduğuna dair bilgi geldi bize, demir emilimini durduralım diyor, durduruyor. Veyahut mesela bir hormon vücutta fazla, diyor ki, bu hormon fazla, adama haber gönderiyorlar. Hemen parçalayalım o zaman hormonu, vücut atsın, diyor. Karaciğere görev veriliyor, şak atılıyor. Böyle anlatacağım konular milyonlarca, hangisini bunun Ertuğrul Özkök yapabilir? Bir tanesini bana söylesin. Nasıl aptal oluyor? Bakın asıl aptal olan kimdir biliyor musunuz? Bunu anlayamayan ve yalan söyleyen, insanları kandıran bazı bilim adamları vardır, inşaAllah. “Bilim, bunların cevabını aramaya devam ediyor.” Arıyor, her seferinde hayretler içinde kalıyorlar. Her seferinde nutukları tutuluyor, nefesleri kesiliyor. Anlattığımız konular bunlar. “Ama insan denen varlığın bir ruhunun bulunmadığı tezi, beni allak bullak etti.” Sen bu kadar zayıf bir insan mısın Ertuğrul Bey? Yani bir aklı zayıf bir insanın, dar ufuklu bir insanın bir yazısıyla sen allak bullak oluyorsan, yarın başka bir kişi çıkar, o da seni allak bullak eder. Her günün allak bullak olmakla geçecek, o zaman tekne gibi her gün sallanacaksın sen. Olur mu öyle şey? İnsanın aklı vardır, fikri vardır, değil mi? Vicdanı vardır, ufku vardır. “Eğer bir ruhum yoksa, ben kimim?” Zaten sen ruhtan ibaretsin sen ve Ertuğrul Özkök’sün sen, inşaAllah. “Ölüm aptal, geri zekâlı, umursamaz hücrelerin, yaşamaktan vazgeçmesinden ibaret bir şeyse...” Hücreye niye bu kadar ağır hakaretler ediyorsun sen Ertuğrul Bey? Sen niye bu kadar taktın? Bak onların aklını sana tarif ettim ve onların gösterdiği zekayı, aklı ve yeteneği, milyonlarca sene de geçse gösteremeyeceğini de anlattım. Hiçbir insan da gösteremez, hiçbir insan, Allah’ın dilemesiyle. Allah dilemedikçe hiçbir insan gösteremez bunu, topluluğu da gösteremez. Bütün onun akıllı dediği profesörlerin tamamı gelse, bir hücrenin aklını gösteremiyorlar. Bir kere aptal da değiller, geri zekalı da değiller, umursamaz da değiller. Son derece dakik, son derece uyanık, son derece sistemliler. Bakın ben yine söylüyorum, asıl aptal, geri zekalı ve umursamaz olan, bazı avanak bilim adamlarıdır. Kafası çalışmayan bazı avanak araştırmacılardır, bilim adamlarıdır. Yani onların isimlerini de tek tek vermeyeyim ben şimdi. “Cennete veya Cehenneme giden nedir?” Ruhtur, ruhtan ibaretsin sen zatsın çünkü. “Benim kafam karıştı.” Benim anlatımlarımla kafan düzelir, bir şey olmaz inşaAllah. Bana sorsun, ama herhalde böyle yazılı soracak anladığım kadarıyla, bu şekilde genel olarak. Olur, tamam bu şekilde de olur. Birebir anlatsak pek olmaz, böyle olur, bu daha makul. Çünkü ben, bana sorsun dedim, hakikaten soruyor bak, inşaAllah. Dar sorsak birebir, hem benim çok vaktimi alır, feda olsun, fark etmez de inşaAllah. “Bu pazar günü biraz da siz kafa yorun.” Bizim kafa yormaya ihtiyacımız yok, kafamız açılıyor, yorulmuyor inşaAllah. “Demek ki ‘ruhsuz’ dediğimiz insanlar, aslında insanoğlunun en bilinçli varlıklarıymış.” Yok, “’ruhsuz’ dediğimiz insanlar,” bizim anladığımız ruhsuz dediğimiz insanlar, en bilinçli varlık olsa, Cehennem’in ortasında sonsuza kadar yanmazlardı. Demek ki, Allah’ın dediği doğru. Yani “gözleri vardır, görmez. Kulakları vardır, işitmez” değil mi? “Kalp gözleri de kördür, onları siz canlı zannedersiniz, onlar ölüdürler” diyor Allah ve anlamazlar, ölüdürler diyor. Ama Cehennem’in ortasında bunlar. Dolayısıyla en bilinçli varlık olsa, sonsuza kadar o azap çekmeyeceği de belli, inşaAllah. O sorsun biz cevaplarız evvelAllah, inşaAllah. Ama Ahmet Hakan’la görüşmesin, hiç tavsiye etmem.
Berkerim şimdi var mı anlatacakların?
ALTUĞ BERKER: Estağfurullah Hocam. Haberler var. “İslam Deccali Süfyan anarşiye yol açar” diye bir haber Risale Haber’de çıkmış Hocam. Üstad’tan alıntılar almışlar. Sizin de anlattığınız gibi Hocam. Esasında tercümesi, Darwinizmin terörü ortaya çıkardığı.
ADNAN OKTAR: Darwinizmin, materyalizmin diğer adıdır süfyaniyet yani özetle budur.
ALTUĞ BERKER: Bir şehit ailesinin sözü vardı Hocam. Onu okumamı ister misiniz?
ADNAN OKTAR: Evet okuyalım.
ALTUĞ BERKER: Siz daha evvel şehit ailelerinin ağlamalarını ve şehit ailesi olmanın gurur duyulacak bir durum olduğunu anlatmıştınız Hocam. Dünkü saldırıda şehit olan Jandarma Komando onbaşı Selçuk Gökdağ’ın babası Kemal Gökdağ, oğlunun şehit olmasından gurur duyduğunu şöyle anlatmış Hocam. Şehitlik mertebesinin herkese nasip olmayacak kadar büyük bir makam olduğunu ifade eden Gökdağ, ''20 tane oğlum olsa 20'sini de vatan için veririm. Vatan için benim oğlum ölsün, ona şehit derim, şehit babası olurum, gurur duyarım. Kadere inanıyorum, Allahıma inanıyorum. Şükürler olsun ki şehit babası etti beni oğlum. Herkese nasip olmaz bu mertebe. İnşallah mahşerde beraber, Cennette beraber oluruz.”
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, maşaAllah. Ölmemiş zaten oğlu, şehit olmuş. Öyle demiş ama, yanlış söylemiş, ölmemiş şehit olmuş. Ben böyle babayı alnından öperim. Aslan babaymış inşaAllah koçyiğitmiş. Atasına rahmet olsun inşaAllah, maşaAllah, elhamdülillah. Halis Türk Müslüman evladı. Tam yakışırını söylemiş inşaAllah. Biz Malazgirt’te de şehitler veriyorduk, kimse ağlamıyordu. Çanakkale’de de şehitler veriyorduk, kimse ağlamıyordu. Mohaç’ta da verdik, her yerde şehit verdik biz. Bizim mayamızda var bu, böyle bir sorunumuz yok. On ne? Yüz, yüz bin, istedikleri kadar şehit veririz. Ama bir karış toprak vermeyiz, onu unutacaklar. Değiş tokuş falan, ona da niyetimiz yok, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER: Hocam çok güzel bir bilgi var. Kudüs İbrahim Üniversitesi’nde matematiksel istatistik dersleri veren bir doktor Eliyahu Ribs, Tevrat’ta Harun isminin çok geçtiğini keşfetmiş Hocam. Tevrat’ın Levilla kitabının satırları arasında, harfler atlanarak okunabilen, oldukça yüksek sayıda Harun isminin kodlanmış olduğunu fark etmiş. İhtimal hesaplarına göre, tasadüfi olamayacak kadar yüksek olan bu sayı, Ribs’i Tevrat şifrelerini araştırmaya yöneltmiş ve Tevrat’ta çok fazla şifre keşfetmiş. Örneğin Tekvin bölümünde 34 tane ünlü kişinin adlarını, doğum ve ölüm tarihleriyle birlikte kodlanmış olarak bulmuşlar Hocam. Ve Harun isminin de çok fazla geçtiğini bulmuşlar Hocam.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, maşaAllah. Kim bilir ne hikmeti var? Yani benim ismim Harun diye demiyorum da, ama tabii çok hikmeti var inşaAllah.
ALTUĞ BERKER: İsterseniz iman hakikatleri resimleri gösterebiliriz inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Bakayım göreyim. Bunlara sarılıp yatmak çok şahane olur. Hep birlikte bunlarla uyumak lazım. Bunlar çete, mahallenin çetesi bunlar belli. Bak kamyon gibi anneleri, onlar da altına girmişler. Annesine de sarılmış maşaAllah. Bak annesine sarılışındaki huzuru görüyor musun? MaşaAllah.
ALTUĞ BERKER: “Canlılarda Anne Şefkati” diye Hocam belgesel yaptırmıştınız film, kitaplarınızda hep bunları, maşaAllah. 30 yıldır iman hakikatlerini anlatıyorsunuz.
ADNAN OKTAR: Şimdi ben bu dili ne yaparım. Bu dili, burnu? Bak hepsinde dil istisnasız dışarıda. Pembe ve çok tatlı da dilleri. Bu ne, uzaylı gibi böyle, çok şeker. Bak küçücük canıyla koskoca balığı yutuyor. MaşaAllah. Bir aile saadeti görüyoruz. Bu da öğlen uykusunda herhalde. Kedinin köpeği sevmesi çok güzel oluyor görüntü maşaAllah. Severim ben onu yeni doğmuş herhalde bu da. Dilleri de çilek gibi. Tam ekip. Kimin kafası nerede kimin bacağı nerede belli değil. Aptal hücreler böyle şeyler yapamaz. Değil mi? Geri zekalı hücre böyle bir şey yapamaz. Mesela sperm, bir tane spermden bunlar oluşuyor. Küçücük bir spermden. Geri zekalı olsa böyle bu kadar harika yapabilir mi? Vesile olabilir mi?
ALTUĞ BERKER: O yazıyı yazmak için elini bile kaldıramaz. Hücreler sonsuz aklın tecellisi olmasa Hocam.
ADNAN OKTAR: Tabii, tabii. Ertuğrul Özkök de, o aptal geri zekalı dediği bir tane hücreden oldu, tek bir hücreden. Ve sonra da kendisi oldu. Ki bayağı ileri zekalı bir insan kendisi, değil mi?
Muhabbet çok şık. MaşaAllah. Şu yüzdeki ifade acayip şeker oluyor. Hafif tebessüm eder gibi. Şu göz çizgileri falan. Aile fotoğrafı bunlar. Bu da çok güzel olmuş maşaAllah. Ayı yavruları ne kadar şeker varlıklar onlar. Severim ben onların tatlı canlarını ben. Bayağı şekermiş bunlar. Tilki ama acayip kibar maşaAllah çok güzelmiş. Bak Cennet kuşu gibi maşaAllah. Cennette bu keratalar şarkı söyleyecek inşaAllah. Acayip süslü olacaklar. Mücevher gibi çok fazla kuş olacak Cennette inşaAllah. Her türlü hayvan var inşaAllah. MaşaAllah kardeşim özel yapımla plastik gibi çok şeker. Haşarılıkları çok hoş oluyor. Yavrularına duydukları şefkat Allah’ın Rahman Rahim isminin tecellisi maşaAllah. Bayağı güzel.
SUNUCU 1: Hocam burada sorular var, onlardan ilerleyebiliriz isterseniz.
Ayşe Ersönmez sormuş Hocam. “Değerli Hocam Ertuğrul Özkök’ün bir yazısını okudum. Özlemle beklediği lideri şöyle tarif ediyor. ‘Sakin, huzurlu, barışçıl, bölmeyen, toparlayan, kızmadan öfkelenmeden, germeden, maraza çıkarmadan konuşan bir lider’ istiyormuş. Hocam açıkçası ben bu özellikleri okuyunca ilk siz aklıma geldiniz. Sanki sizi tarif etmiş gibi. Sizin görüşlerinizi merak ettim, saygılar”
ADNAN OKTAR: Şimdi beni değil de, Mehdi (a.s.)’yi tarif etmiş. Beni de ne yönden tarif etmiş, bir daha anlat bakayım.
SUNUCU1: “Sakin, huzurlu, barışçıl, bölmeyen, toparlayan, kızmadan, öfkelenmeden, germeden, maraza çıkarmadan konuşan bir lider.”
ADNAN OKTAR: Doğru benim kişiliğim böyle, ama benim arkadaşlarımın kişiliği de böyle. Bütün etrafımdaki arkadaşlarımın hepsinin kişiliği böyle, çok insancıl. Ama bunların en üstünde Mehdi (a.s.) vardır, inşaAllah. Yani bu ahlakı en mükemmel uygulayan Mehdi (a.s.) ve Hz. İsa (a.s.)’dır. İnşaAllah yakın bir zamanda göreceğiz, inşaAllah. Bediüzzaman’ın 1971 olaylarını haber vermesini anlatıyor. Açtığımız sayfa o çıktı. Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla, şeytandan Allah’a sığınırım. “De ki: ‘Sabahın Rabbine sığınırım. Yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfüren-kadınların şerrinden, (ğasikın izâ vekab,) karanlık çöktüğünde geceden,’’ kelimeleri bu zamana değil, belki “gecenin karanlığı” 1161, “çöktüğünde” 810 ederek, o zamanlarda ehemmiyetli maddi ve manevi şeylere işaret eder. Eğer beraber olsa, miladi 1971 olur. O tarihte dehşetli bir şeyden haber verir. 20 sene sonra, şimdiki tohumların mahsulü ıslah olmazsa, elbette tokatları şiddetli olacaktır” diyor. 1971’de anarşi başlayacak.” diyor, Bediüzzaman inşaAllah. “(Ğasikın izâ vekab), karanlığı çöktüğü zaman” ebced değeri 1971, Cengizhan’ın doğum ve ölüm tarihleri, 1162, 1227 o tarihe o şeye bakar, o döneme bakar diyor. Onun yaptığı katliamlar, hani Müslümanları katletti, geniş çapta şehit etti. Katletti demeyeyim şehit etti. “O devre bakar” diyor. Tam hakikaten, tam mutabık çıkıyor. Çünkü 1161 diyor, O’nun doğumu da 1162, tam yani inşaAllah. İnşaAllah. “Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılabatı içinde en yüksek gür seda, İslam’ın sedası olacaktır” diyor Bediüzzaman. Yani şu devirde yaşayan insanlar, bunu göreceksiniz istikbalde. En gür seda, İslam’ın sedası olacak, İslam ahlakı dünyaya hakim olacak” diyor inşaAllah. “Bir gün olur elbette doğar şems-i hakikat. Hiç böyle müebbed mi kalır zulmet-i âlem?” Sünuhat’ta yine. Yine İslam ahlakının dünyaya hakim olacağını, küfrün ortadan kalkacağını söylüyor, inşaAllah.
Efendim, şeytandan Allah’a sığınırım. “Gerçekten münafıklar, ateşin en alçak tabakasındadırlar. Onlara bir yardımcı bulamazsın.” Nisa Suresi, 145. “ eğer şedde iki nun sayılsa, okunmayan hamzeler ve “y” de sayılsa 1376, 1956 ederek bu zulümatlınifakın” dinsizlik ve zulme dayalı, ikiyüzlü, münafık hane sistemin yani Darwinist, materyalist sistemin yıkılışının başlangıcına işaret eder” diyor Bediüzzaman. “O tarihten itibaren bekleyin, 1956’dan itibaren” diyor Bediüzzaman. Emirdağ Lahikası mektup numarası 15. “Bediüzzaman Said Nursi Emirdağ Lahikası eserinde Nisa Suresi, 145. ayetinin ebcedini 1956 yılına işaret ettiğini ifade etmiştir. Kuran’da 1956 yılının ebcedini veren bir başka ayet ise Al-i İmran Suresi’nin 81. ayetidir. Şeytandan Allah’a sığınırım. “Hani Allah peygamberlerden 'kesin bir söz (misak)' almıştı: "Andolsun size kitap ve hikmetten verip sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir elçi geldiğinde” ki Mehdi (a.s.)’a bakıyor bu ayet inşaAllah, bir yönüyle. “Ona kesin olarak iman edecek ve ona yardımda bulunacaksınız." Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.)’e de söylenen, Hz. İsa (a.s.)’ya da söylenen bir ayet bu, yani hüküm bu. Bak, “ona kesin olarak iman edecek ve ona yardımda bulunacaksınız. Demişti ki: "Bunu ikrar ettiniz ve bu ağır yükümü aldınız mı?" Bütün Peygamberlere soruyor, Cenab-ı Allah, bütün Peygamberlere hepsine, Peygamberimiz (s.a.v.) dahil. Onun için Mehdi (a.s.)’ye baktığını söylüyoruz inşaAllah bir yönüyle. “Onlar: "İkrar ettik" demişlerdi. Öyleyse şahid olun, Ben de sizinle birlikte şahid olanlardanım" demişti,” Cenab-ı Allah. Bu ayette geçen “sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir elçi geldi” sözlerinin ebcedi 1956 yılını göstermektedir. Bak “sonra size beraberinizdekini” yani Kuran’ı, “doğrulayan bir elçi geldi” bir tebliğci, bir Mehdi (a.s.) geldi sözlerinin ebcedi 1956 yılını göstermektedir. 1956 yılında 8 yıldır Afyon’da süren davanın sonuçlanmasıyla Risaliye Nur’ların hiçbir suç unsuru taşımayan imani eserler olduğu mahkeme huzurunda karara bağlanmıştır” diyor. İnşaAllah, Risalei Nur o tarihten itibaren serbest bırakılmış. Onun için 1956 ‘da çok fazla olay oldu. Çok müthiş bir atak başladı, bütün İslam aleminde. Ama en önemlisi Risalei Nur’un serbest bırakılmasıydı inşaAllah. Evet, programımız bitmiş ama internetten devam edeceğiz inşaAllah.
SUNUCU1: Bizi yarın 22.00’dan itibaren www.harunyahya.tv internet sitemizden, Mavi Karadeniz Radyo’dan ve Güneydoğu Olay TV ekranlarından takip edebilirsiniz. Yayınımıza www.harunyahya.tv sitesinden devam edeceğiz, hayırlı geceler.
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Başlıklar
Devamı ...İlanlar
Devamı ...Kuran'ın Bazı Sırları
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...Allah'ın Güzelliklerinden Bir Demet
Devamı ...Makaleler
Devamı ...