SUNUCU 1:HarunYahya.Tv’den yayınımız devam ediyor. Buyurun Hocam.
ADNAN OKTAR:Neler anlatacaksın Oktar?
OKTAR BABUNA:Hocam, siz PKK’nın hep Leninist, Stalinist bir örgüt olduğunu vurgulamıştınız. Taha Akyol bugünkü yazısında Stalinist bir örgüt olduğunu yazmış o da. “Böylece silahla özdeşleşmiş totaliter bir hareket oluştu ve demokrat, solcu, İslamcı, Kürt sözcülerini bile katletti. Stalinist örgüt modelindeki “Komiserler” şebekesi ile belediye başkanlarını, vekilleri zapturapt altında tutan, hür düşünceye izin vermeyen bir totalitarizm” diyor. “Bu gerçekleri dikkate alarak, Kürt hareketi, artık Stalinist metodları ve silahı bırakıp kendi ‘demokratik açılımı’nı başlatmalıdır. Çıkış yolu devlete “operasyonları durdur” demek değildir; sivil Kürtlerin PKK’ya silah bırakması için daha fazla toplumsal baskı yapmasıdır. Kürt hareketi, eğer 1970’ler markalı kalaşnikof tutkusunun ve Stalinist totalitarizmin dışına çıkarak ‘oy’u keşfetmek gibi kendi demokratik açılımını yapabilirse, çözümün yolu da açılmış, konu doğal mecrasına girmiş olur. Başka yol gözükmüyor” demiş.
ADNAN OKTAR:Şimdi Taha Akyol komünizmin ne olduğunu pek anlamamış. Hayır biz anlattık, anlata anlata anlamış. Stalinist olduklarını bak ilk defa söyledi. Yıllardan beri söylemeyen şahıs, ilk defa söyledi. Bunu anlamış tehlikeyi. Bak komünistlerin bir özelliği vardır, asla vazgeçmezler. Bunu anlamıyor. “Taha Akyol söyledi, hakikaten doğru, biz demokrasiye dönelim, yanlış fikirdeymişiz” mi diyecek? Bunu dedirtmek istiyorsa Taha Akyol, Milliyet’i, Radikal’i, Hürriyet’i devreye sokacak. Aydın Bey’le gitsin konuşsun. Diyecek ki; “bunlarla ancak fikri mücadele yapabiliriz.’’ Diyecek. Bilimsel fikri mücadele, bilimsel felsefi tartışma ortamı, bilimsel delilleri sunmak gerekiyor. Bunu yapmıyorsan, böyle ‘haydi demokrasi’, ‘haydi çorba’ edebiyatı, bunlarla hiçbir yere varılmaz. Taha Akyol’un ne olduğunu adam düşünecek. Der ki; bu daha önce sağcı iken şimdi böyle orta yolcu olmuş bir insan. Herkesi kendi kafasında görüyor diyebilirler. Dolayısı ile bunun bir fikri tartışma, bilimsel bir tartışma zemini yok. Bak herhangi bir delil de vermemiş. Stalinizm neden yanlıştır, Darwinizm neden yanlıştır, materyalizm neden yanlıştır, Marksizm neden yanlıştır bunu anlatması lazım. Bunu anlatmıyorsa, vazgeçin bu işten demekle olur mu?
OKTAR BABUNA:Olmaz Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Tabanda geniş çaplı bir komünist yapılanma var. Buna karşı bilimsel mücadele gerekir, ilmi mücadele gerekir. Bunlar demagoji tarzında olur, bir anlamda. Başka ne var Oktar Hocam?
OKTAR BABUNA:Estağfurullah Hocam. Ahmet Davutoğlu ile İsrail sanayi bakanı Ben Eliezer arasında yapılan bir görüşmeden bahsediyor Hocam. Gizli toplantıda, İsrail sizin söylediğiniz şekilde fikirler ileri sürmüş. Diyor ki, “Daha makul bir anlayışa yaklaştığı görülüyor İsrailli Bakanın. Diplomatik kaynaklardan edinilen bilgiye göre Ben Eliezer görüşmede Mavi Marmara olayı ile ilgili olarak 4 mesaj verdi. İsrail olayda ölümler meydana gelmesinden dolayı üzgündür.” Bunu siz söylemiştiniz, üzgün olduklarını açıklasınlar diye Hocam. “İsrail’in Hamas’la bağlantısı olmayanların ailelerine ise tazminat ödenmesi söz konusu olabilir.” Bunu da söylemiştiniz Hocam inşaAllah. Fidye ödenmesi gerekir diye inşaAllah. “Olaylarla ilgili olarak İsrail’de bir soruşturma komisyonu kurulmuştur. Bu komisyonun yapısı ve görev yönergesi hakkındaki ayrıntılı bilgi eğer dilerseniz size ulaştırılabilir. Türkiye’nin uluslararası komisyon konusundaki ısrarını anlamakla birlikte, İsrail’in kurduğu bu komisyona da bir imkan verilmesi gerektiğine inanıyoruz. Türkiye’den bu imkanı bekliyoruz. Bu konuların ayrıntılarını görüşmek üzere, İsrail ile Türkiye arasında diplomatik yolların açılmasını istiyoruz. Biz her türlü görüşmeye hazırız” demiş Hocam.
ADNAN OKTAR:Böyle bir görüşme yapacaklarını bana yaklaşık 20 gün önce falan söylemişlerdi İsrail’den bazı arkadaşlarımız, dostlarımız. Yani böyle bir görüşme yapılacağını söylemişlerdi. Tabii ki biz bölgede barışı, kardeşliği ve dostluğu savunuyoruz. Ama ‘üzgünüz’, zaten İslam’da üzülme yok, ‘üzgünüz’ olmaz. Üzgünüz, pişmanız anlamında bir ifadedir. Böyle anlaşılır. Pişmansan özür dilersin. Özür dilemeyi bu kadar uzatmaları yersiz. Ne olur, bir insan birine çarpıyor, “özür dilerim” diyor. Bir şey oluyor, “özür dilerim” diyor. Yani özür dilemek ne demek? Biz bu olaydan memnun olmadık, rahatsız olduk, güzel bulmuyoruz. Bu anlama geliyor. Bundan mutazarrır oldum. Bunu mutlaka demeleri gerekiyor. Bunu ben aslında dedirtmek için bir girişimde bulunmuştum. Fakat biraz zamana da yayarak olayı daha böyle geniş zeminde ele almanın gereğini düşündük. Önümüzdeki günlerde yine inşaAllah gelecekler, görüşeceğiz. Bunu mutlaka söylemeleri lazım. Bir de Türkiye’ye güvenmeleri, bir anlamda güvenliklerini Türkiye’ye teslim etmeleri gerekir. Yani Türk-İslam Birliği düşüncesi içerisinde, Türkiye’nin ağabeyliğini, Türkiye’nin bölgedeki düzenleyicini rolünü benimseyip destekleyip istemeleri gerekiyor, inşaAllah. Türk-İslam Birliği içerisinde biz onları gayet güzel korur, kollarız. Dolayısı ile böyle denizde olay çıkması, karada olay çıkması, hadiseler çıkması, kan dökülmesi bunlar çok yanlış ve çok hatalı. Hiç gereği yok. Bir de ayrıca o arkadaşlar terörist falan da değil. Ama düzelecek, daha iyi olacak inşaAllah. Ne oldu sen annenlerle arayı düzeltiyorsun, değil mi?
OKTAR BABUNA:Hocam siz söylemiştiniz, maşaAllah. Tabii onlarla o şekilde dediğiniz gibi. Zaten bir karşıtlığımız yoktu.
ADNAN OKTAR:Hayır gidip geliyordun daha önce de ben biliyorum. Hastaneye de gitmeni teşvik etmiştim.
OKTAR BABUNA: Siz göndermiştinizevet Hocam. Rahatsızlandılar.
ADNAN OKTAR:Yaşlı insanlar. Olabilir, anormal hareketleri oldu, tavırları oldu ama biz kindar değiliz, öfkeli de değiliz. Bizde nefret yok, inşaAllah. Biz barışmanın, dostluğun yanlısıyız inşaAllah. Bugün görüştün mü annenle telefonda?
OKTAR BABUNA:Evet Hocam.
ADNAN OKTAR:Ne diyor annen?
OKTAR BABUNA:Annem aradı, görüştük. Gayet iyi konuştuk, o da selam söyledi ondan sonra. Hal hatır sorduk, ben de babamı sordum.
ADNAN OKTAR:Aleyküm selam.
OKTAR BABUNA:Gayet iyi bir konuşma oldu aramızda. Sizi zaten çok severlerdi Hocam. Hem annem, hem babam. Hatta babam sizin teşvikinizle, sizin adınızla konferanslara çıkardı. Televizyon programlarına.
ADNAN OKTAR:Daha iyi yapar. Yani eskisinden daha iyi olur inşaAllah. Bir şey olmaz. İslam’da küslük yok.
OKTAR BABUNA:İnşaAllah Hocam.
ADNAN OKTAR:İnşaAllah. Başka neler var?
OKTAR BABUNA:Daha önce Hocam, siz daha iyi bilirsiniz, siz hep söylüyorsunuz bunu, sizden başka söyleyen olmamıştı, bu PKK ile iddia edilen Ergenekon Terör Örgütü’nün bağlantısını. Şimdi bu konuda ilk açıklamaları siz iki sene önce yapmıştınız. Bugün de ilk defa resmi olarak Sanayi ve Ticaret Bakanımız Nihat Ergün bu konuda açıklama yapmış Hocam.
ADNAN OKTAR:Ne diyor?
OKTAR BABUNA:“PKK ve iddia edilen Ergenekon bağlantılı” demiş konuşmasında, özetle. Birçok yerde de çıktı Hocam bu haberler.
ADNAN OKTAR:Ama bu hiç etkili olmaz. Bakın devlet yöneticilerinin çıkıp; “PKK, Marsist, Leninist, Stalinist bir örgüttür. Dolayısı ile komünist bir yapılanmadır. Bu ayaklanmada, komünist ayaklanmadır. Bu ayaklanmaya karşı ilmi, bilimsel, felsefi cevap verilmesi gerekir” demeleri gerekiyor. Ve devletin imkanları var. Birçok profesörlerimiz var, doçentlerimiz var, çıkartsınlar ŞEŞ TV’ye, radyolara çıkartsınlar. Anti-komünist, anti-Marksist, anti-Stalinist, anti-Darwinist çalışma yapmaları lazım, bilimsel çalışma ve anlatmaları lazım. Biz yapamayız derlerse, biz hazırız, ezer geçeriz inşaAllah. Bu şart, bunun ilacı budur. Başka bir çözümü olmaz. Cehalet zemininde komünizm gelişir. Bunu herkes bilir. Bak Bediüzzaman da diyor; “cehalet, zaruret, ihtilaf” diyor, “üç tane düşmanımız var” diyor. Cehalet; cahillik, zaruret; ekonomik kriz, fakirlik ve ihtilaf; insanların birbirine düşmesi. “Buna karşı sanat, marifet ve ittifak silahları ile karşılık vereceğiz” diyor. Sanat, marifet; yani bilim ve ittifak; birleşerek yani Türk-İslam Birliği, “cevap vereceğiz” diyor. Bunun yapılması gerekiyor. Bunun dışında bir yöntem olmaz, inşaAllah. Başka ne var Oktar Hocam?
OKTAR BABUNA:Hocam şöyle bir haber vardı. “Af Örgütü’nden Doğu Türkistan raporu” diye. Çin’in davranışını siz vurguluyorsunuz uzun süredir Hocam. Çin’in davranışları kınanmış. Uluslararası af örgütü var, Londra kökenli Hocam.
ADNAN OKTAR:Ne güzel maşaAllah. Kınamışlar, iyi çok güzel olmuş. Ne güzel kınamışlar. Kınayacağına sen oraya asker soksana, değil mi? Birleşmiş Milletler askerini sok oraya, ne oluyor burada dersin. Karakolları git teftiş et. Bütün karakollar işkencehaneye dönmüş. Alt katlarında kıyma makineleri var. İnsan katlediliyor. İnsanlar kitle halinde yok ediliyor. 220 kişi, yalan söylüyor ne 220’si? 10 binlerce insan yok edildi, bir gecenin içinde. Yani koskoca ülkede bir avuç insan bıraktılar. 30 milyon kişiyi şehit ettiler, 30 milyon, bütün dünyanın gözünün önünde. Bu bir soykırım ve çok büyük bir katliam, değil mi? Dehşetli bir olay. İlgilendirmiyor bir çok insanı. Yani dünyanın şu an en önemli olaylarından birisi budur. Doğu Türkistan’daki katliamdır ve soykırımdır. Genç kızlara yapılan işkence eziyet, o çocukları alıp gece yarısı götürüyorlar. Nereye götürdüklerini bilmiyoruz, kayboluyorlar. Dolayısı ile bunun açıklığa kavuşması için bir heyet oluşturup, Çin’deki karakollar, mahkemeler ve özellikle hapishaneler hepsinin teftiş edilmesi lazım. Hayat şartlarının bakılması gerekiyor.
OKTAR BABUNA:Sizi Çinli yetkililer davet ettiler aslında ama siz söylemiştiniz bir heyet şeklinde, şimdi sayıyı tekrar söylediniz, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Gel diyorlar bana ama ben gidip ne yapayım? Karakolları ziyaret etmemiz lazım, göreceğiz. Hapishaneleri göreceğiz. Bizi ilgilendiren o. Ben ne yapayım, eğlence yerlerine götürecekler bizi, mesire yerlerine götürecekler. Ben Çin’in o yüzünü görmek istemiyorum ki. Benim aradığım o değil. Ben orda kardeşlerimin rahat ettiğini görmek istiyorum. Huzur ve güven içinde yaşadıklarını görmek istiyorum.
Başka ne var Oktar Hocam?
OKTAR BABUNA:Hocam yaban arılarının inanılmaz yeteneği diye iman hakikati olarak... Bilim adamları yaban arılarının dünyayı insanlardan 5 kat daha hızlı gördüklerini belirlemişler Hocam inşaAllah. Görüntü kalitesi.
ADNAN OKTAR:5 kat daha hızlı?
OKTAR BABUNA:5 kat daha hızlıymış Hocam. Çok hareketli oldukları için hareketleri esnasındaki çabuk değişen görüntülere karşı çok hassasmış gözleri, maşaAllah. Bu yine işte biraz önceki bahsettiğiniz gizli görüşmelerdeki İsrail teklifi: “Kurduğumuz komisyona şans verin diplomasiyi başlatın.” Tazminat konusu var işte, inşaAllah Hocam. Bir de üzgünüz demeleri, özür dilemeleri.
ADNAN OKTAR:Özür dileyecekler. Yani çekiniyorlar bundan. Gerekçelerini de yazmışlar aslında, bana bildirdiler. Neden özür dilemediklerini. Şöyle diyorlar; “biz daha önce özür diledik,” yani yetkili olan kişilerle biz görüştük, “özür dilemek kabul etmek anlamına gelir” diyorlar. “Ondan sonra bize karşı öfke daha da artar” diyorlar. “Daha da nefret ederler” diyorlar. “Çünkü daha önce de biz özür dilemiştik; müthiş olaylar oldu, acayip nefretleri arttı, daha da kızdılar” diyor. Ya böyle bir şey olmaz, bizim milletimiz kindar değil, değil mi? Yani hakikaten özür dilediğini, samimi olarak bundan nedamet getirdiğini, rahatsız olduğunu belirtse; bizim milletimiz şefkatli, çok saygılı bir millettir, çok efendi bir millettir. Öyle bir kindarlık, nefret yok. Anlattım, izah ettik. Allah-u alem olacak, biraz daha konuşursak, inşaAllah.
OKTAR BABUNA:Taha Akyol’un yazısı Hocam biraz önceki, Stalinist olduğunu kabul eden. Ama çözümü de siz izah ettiniz Hocam.
ADNAN OKTAR:Hele şükür, hele şükür, yavaş yavaş açılmaya başlamış.
OKTAR BABUNA:İlk defa.
ADNAN OKTAR:Tabi hiç ağzına almıyordu, Komünist örgütü olduğunu. Hiç. Aydın Doğan bu konu ile ilgilensin dedik. Ondan sonra hafiften bir kıvılcım, bak ama yine mat bir izah bu. PKK komünist örgüt, ee? Taha Akyol’un mantığı ile olaya yaklaşalım. Taha Akyol sizi terbiye etsin, olmaz. Mutlaka bilimsel karşılık verilmesi gerekiyor. Yani felsefi, bilimsel cevap. Şimdi karşımızda felsefe var. Ve sahte bilim ile karşımıza çıkmışlar. Biz onlara gerçek bilimle ve felsefe ile cevap vermek durumundayız. Yani dinle cevap veremez. Bilim ve felsefe ile cevap verilmesi lazım. Çünkü karşımızdaki hareket sırtını felsefeye dayamış ve güya bilimsel görünümlü. Gerçek bilim onu darmakeşan eder. Bilim adına ortaya çıkar. Yani bunu laikliğe şuna buna ters bir yönü yok. Biz karşılarına çıkardığımız insanların bilim adamı olmasını söylüyoruz. Dolayısı ile bu konuda gecikme zeminin daha da palazlanmasına sebep oluyor. Çünkü PKK çok kurnaz bir yapılanma. Yani komünistler çok kurnazdır genellikle. Birçoğu öyledir. Zamana ihtiyaçları var ve zamanı da kendilerine göre çok iyi kullanıyorlar. Ayak hareketleri ile, bir ileri, bir geri, sağa, sola. O arada vakit kazanmış oluyorlar. Diyorlar ki mesela; “biz askeri çekelim, bir süre Birleşmiş Milletler askerleri gelsin. O arada biz müzakerelerde bulunalım,” bilmem ne falan. Zaten olacak işler değil, zaten yapılmaz da fakat demagoji ile vakit kazanmaya çalışıyorlar. Çünkü bu nesli, yeni nesli de tam Marksist yapmak için yoğun bir eğitim faaliyeti içerisindeler. Yani şu an 13-15 yaşında olan gençlik. Yani 11, 12, 13, 15 ve 20 yaş arasındaki gençlik. Onları da tamamen kazanmak için çok yoğun bir Marksist propaganda içerisindeler. Çünkü her propaganda da onları kazanmış oluyor zaten kendilerine raptetmiş oluyorlar. Ondan sonra da bu adamın acelesi yok. Yani “20 yıl sonra da olsa, 30 yıl da sonra olsa, biz oraya Kürdistan'ı kuracağız” diyorlar. Onun için onların eğitime ihtiyaçları var ve zamana ihtiyacı var. Yani felsefi propagandaya, sahte bilimle anlatıma ihtiyaçları var. Onun için zaman onların lehine işliyor. Yani son derece lehinedir. Geniş zemine yayılmalarını sağlıyor ve zemini sağlamlaştırmalarını sağlıyor. Buna karşı bak müthiş avantajları var karşı anti-Komünist propaganda sıfır. Hiç yok. Anti-Darwinist, anti-Stalinist, anti-Leninist propaganda hiç yok. Karşı hareket hiç yok. Onun için, onlar için çok bakir bir ortam orası. Ve alabildiğine ve son derece rahat yayılıyorlar. Mesela Mardin'de kahveye gidiyor. Zaten kahve sağlam. Bakıyor her yer PKK’lı dolu farz edelim, herhangi bir kahve. Onların kontrolünde olan kahveler, hangisi ise artık onlar. “Şimdi bugün diyor size şu konuyu anlatacağım” diyor. Zaten oraya herhangi bir yabancı birisi gitse anında tanırlar. Yani öyle konuları yok. Veyahut “falanca efendinin evinde toplanıyoruz” diyor adam. Mesela girseler, “sohbet ediyoruz” diyecek adam. Burada komünist propaganda yapıyorsun diye bir baskın olmadı şu ana kadar. Yani zaten mantığı da olmaz. “Biz çay içiyoruz burada” der adam. İspat edemezsin ki. Ve cayır cayır komünist, Marksist, Leninist, Darwinist propagandaya devam ediyorlar. Bu propaganda sonucunda zemini ve gençliği %70 kontrol altına aldın mı, sen ondan sonra pek bir şey yapamazsın. Ben sana söyleyeyim. Yani silahla, tüfekle, topla hiçbir şey yapamazsın. Yani oraya tümenler hesabı asker yığılmış olsa yine bir şey yapamazsın. Çözüm bilimsel karşı ataktır, inşaAllah. Ve her geç kalınmasıyla örgüt daha da palazlanır ve onlarla imkan tanınmış olur. Vakit kaybedilmemesi gerekiyor. Süratle hareket edilmesi gerekiyor. Bakın bu dediğimi sonunda, herkese açıkça ilan ediyorum, bu dediğimi yapacaklar ama geç kalmış olarak yapacaklar. Buna rağmen yine başarılı olacağız. Ama gereksiz bir gecikme var. Son derece gereksiz bir gecikme. Yani bunda gurur yapacak bir şey yok. Bu bir gerçek. Bak Taha Akyol kenardan daha yeni girmiş konuya. Senelerden beri anlatıyorum daha yeni girmiş. Israrla PKK'nın komünist örgütü olduğunu birçok kişi ağzına almak istemedi ısrarla. Eğer bu inat kırılırsa bir kısım çevrelerde netice çok kolay olacak inşaAllah. Ama bakın dediğimi yapacaklar. Yani bu olacak inşaAllah.
OKTAR BABUNA: Aslında Hocam, bunu dünyada yapabilecek bir siz varsınız Allah'ın izni ile. Yani anti-Darwinist, anti-komünist çalışmayı Hocam.
ADNAN OKTAR: Yani işin doğrusu hakikaten bizden başka kimse bunu yapamaz. Yani “var yapıyorum” diyen adam olursa, ben ayakkabısının altını öper, ona tabi olurum yani. Öğrencisi olurum. Ama yok. Bunu söke söke, yıka yıka, eze eze yapabilecek tek gücüz, Allah’ın dilemesiyle, Allah’ın izniyle. Bütün dünya bunu biliyor, herkes biliyor. Bilmeyecek bir şey yok. Dünyada başka anti-Darwinist cereyan yok. Yok. Varsa söylesinler yani. Yok. Evanjeliklerin var. Adamlarla alay ediyorlar. Diyorlar ki; “dünya 6 bin yaşında” diyor. Adam fosil getiriyor, 150 milyon yıllık; “yok” diyor, “6 bin yıllık.” Granite dönmüş, 6 bin yılda öyle olur mu? Anormal bir ifade. Daha başlangıcında, daha ağzını açmadan yenilmiş oluyorlar. Daha ağzını açmadan, 6 bin yılda o hale gelir mi kardeşim? Olacak iş mi şu? 6 bin yıllık birçok şey var. Görüyoruz yani ne hale geldiğini. Ahşap bile duruyor, hepsi duruyor. Dolayısıyla kainatın yaratılışını da reddetmiş oluyorlar. Halbuki milyarlarca yıl öncesinde, Big bangle, büyük patlamayla dünya oluşmuştur. “Bunu da demiyor. O zaman sen bilimi baştan reddetmiş oluyorsun. Konu kapanmış oluyor. Halbuki Allah diyor; “görmezler mi? İncelemezler mi? Araştırmazlar mı?” Sürekli bilimi teşvik ediyor Allah. Adam da bilimi reddediyor. Bilimi reddedince mağlup olmuş oluyorlar. Bak bizden sonra Evanjelikler kendilerini toplamaya başladılar. İsrail’de dinin tırmanmaya başlaması, gelişmeye başlaması Mehdi (a.s.)’nin çıktığı tarihte başlamıştır. 1980’dedir. Bakın, 1980 öncesi İsrail’de bakın dindarlara en zayıf dönemidir. En zayıf. Tamamen silinmişlerdir. Komünistler hakim İsrail’de o dönemde, 1980’lerde. Mehdi (a.s.)’nin zuhuruyla beraber İsrail’de din müthiş bir atağa geçti ve gün geçtikçe gelişiyor; Allah inancı, Allah’ın varlığına ve birliğine olan inanç, inşaAllah. Hıristiyanlarda da öyle, muazzam bir atak oldu. Biz destekledikten sonra Evanjelikler ayağa kalkabilecek hale geldiler. Daha önce ağızlarını açamıyorlardı. Komünistlerin sadece alay konusuydular. Sadece eziliyorlardı. Şimdi göğüslerini gere gere konuşabiliyorlar. Ama şimdi onları getireceğimiz nokta Allah’ın izniyle “La ilahe illAllah Muhammeden Resulullah” tır. Bunu dedirteceğiz Allah’ın izniyle. İnşaAllah.
OKTAR BABUNA: Bu arada Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu’nun güzel bir açıklaması var Hocam. Siz daha iyi bilirsiniz inşaAllah. “Ayrılık, gayrılık bir ateş çukurudur” diye, Türk-İslam Birliği’ne işaret eden bir açıklaması Hocam, inşaAllah. “Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, Türkler ve Kürtler arasında nifak tohumları saçılmak istendiğini ancak bu fitne ateşinin tutmayacağını söyledi.” İlgili ayeti söylüyor Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:“Okuduğumuz Kuran bizi birliğe çağırıyor.” Türk-İslam Birliği. Kardeşim Türk-İslam Birliği’nden bazıları böyle alerji kapıyorlar. Niyeyse, onu anlamıyorum. Kardeşim Türkiye önderse, bütün Türk devletlerini toplayıp koskoca bir yapılanma oluşturuyorsa ve İslam ülkelerini de bağrına basıp bir birliktelik oluşturuyorsa, ne isim vereyim ben buna? Tamam, İttihad-ı İslam da diyorum ayrıca, İttihad-ı İslam. Peki onu söyle. İttihad-ı İslam’ı söyle. Alerji duyacağım bir şey değil ki. Türk eşittir İslam, İslam eşittir Türk. Bu kelimeye bu alerjinin anlamı nedir? Ben bunu anlamıyorum. Kaliteli bir millet, güzel bir millet, vicdanlı bir millet, bunu söylüyoruz. Güzel ahlaklı. Kim güzel ahlaklıysa biz onu överiz. Liderse liderin adı belirtilmez mi? Adını söylüyoruz yani. Lidersiz toplum olur mu? Ne diyelim? Başı belli olmayan, lideri belli olmayan bir topluluk muyuz diyeceğiz. Türklerin lider olduğu İslam Birliği, bu. Karışacak bir şey yok. İttihad-ı İslam da denebilir. Diyoruz zaten. İnşaAllah. Bediüzzaman ‘İttihad-ı İslam’ diyor. Sürekli İttihad-ı İslam olarak kullanıyoruz.
OKTAR BABUNA:“Onun da bir lideri olur” dediniz Hocam doğal olarak.
ADNAN OKTAR:Bir lideri olacak, bunda şaşılacak bir şey yok. Başka kimse de bir liderlik yapmıyor zaten. Kardeşim bunlar irade, azim ve kararlılık gerektiren şeylerdir. Bakın bizim bu irade ve azmimiz ve kararlılığımız nereleri değiştirdi. Bütün dünyayı değiştirdi. Bak azmettik, Darwinizmi yıktık. Azmettik, Türk-İslam Birliği’nin gelişmesine muazzam katkımız oldu. Kararla oldu. Cılız izahlar, böyle pes izahlar, mat izahlar, ölüm ve durgunluk getirir. Delice bir azim, delice bir kararlılık gerektirir büyük davalar. Gözü kara kararlılık gerektirir. Bıkmak değil. Katlamalı artan bir şevk ve heyecan gerektirir. Heyecan olmadan birlik olmaz. Alimler Birliği toplanıyor. Hep beraber yemek yiyorlar. Otelde sohbet ediyorlar, dağılıyorlar. Yine geliyorlar otele. Çünkü heyecan yok, şevk yok ki onları da şevklendiren biziz Allah’ın izniyle. O da yoktu yani, değil mi? O şevki de sağlayan biziz. Nihayet bak İslam Birliği’nden bahsetmeye başladılar. Yavaş yavaş, yavaş yavaş. Kardeşim ne korkuyorsun, Allah’tan kork. İslam Birliği’ni istemek niye suç olsun? Müslüman değil misin sen? Birlik, kardeş olmak istiyorsun sen. Bunda anormal olan ne var? İnsanları seviyoruz diyorsun. Dostluk, barış olsun diyorsun. Burada anormal olan ne var? Yani kimi rahatsız edecek bir yönü var bunun? Desin ki adam, “arkadaş benim şu yönde aleyhime” desin. Bana bir kişi çıksın. Herkesin lehine, ne var bunda.? Bunda demeyeyim de, bu güzellikte ne var yani aleyhlerine?
OKTAR BABUNA:Sizin söylemenizle Hocam çok somut gelişmeler oluyor, maşaAllah. Siz mesela ilk önce vizeler, sonra pasaportlar kalkacak dediniz, birkaç yıl önce. 61 ülkenin vizesi kalktı maşaAllah, arka arkaya.
ADNAN OKTAR:Kardeşim bakın pasif üslup yıkım getirir. Bakın dediler ki; “Mehdi (a.s.) şahsı manevidir.” Tamam. Ne yapar? “Mehdi (a.s.) ne yapar?” dedik, “Mehdi (a.s.) birleştirir, toparlar, güzelleştirir” diyor, şahs-ı manevi. Tamam, şahs-ı manevi şu an zuhur etti mi?” diyoruz. “Zuhur etti.” Niye parçalandınız o zaman, paramparça oldunuz? Sürekli niye parçalara ayrılıyorsunuz? Demek ki şahs-ı manevi değilmiş düzenleyen. Mehdi (a.s.)’ymiş birleştiren. Değil mi? Mehdi (a.s.) çıkacak da siz paramparça olacaksınız. Olacak iş mi bu? Mehdi (a.s.), talebeleri ve onlardan meydana gelen bir şahs-ı manevi vardır. Üç parça. Bak, Mehdi (a.s.), Mehdi (a.s.)’den oluşan, talebelerinden oluşan bir şahs-ı manevi ve talebeleri. Bu üçü birbirinden ayrılmaz. Mehdi (a.s.) yok ama şahsı manevi var. O zaman paramparça olursun işte böyle. Bu kafada olursan. Samimiyetsiz bu. Bak ilk defa şevklendi Nur talebeleri, elhamdülillah, İttihad-ı İslam konusunda. Ama yine güçsüz. Mesela bakıyorum internet sayfalarına bir yerde küçük bir parça olarak İttihad-ı İslam. Kardeşim Bediüzzaman diyor ki; “en büyük konudur” diyor “en büyük farzdır.” En büyük farz nasıl öyle kenarda bir konu olarak kalır? Ana konu olması gerekmiyor mu? Değil mi? Sitenizde ana konu olması lazım. İttihad-ı İslam nasıl olur? Kuran’daki İttihad-ı İslam ile ilgili ayetler, hadisler, bu o kadar genişletilecek bir konu ki. Bediüzzaman’ın İttihad-ı İslam’la ilgili sözleri, insanların demeçleri, İttihad-ı İslam nasıl olması gerekir, yapılan röportajlar, halkla yapılan konuşmalar, İttihad-ı İslam’ın getireceği güzellikler, bunlar çok detaylı anlatılması lazım. Mesela böyle isteksiz bir davet olsa kimse gelmez. Ben mesela birisi gelse misafir “istersen yemeğe kalabilirsin, canın istiyorsa” falan desem yani “ne dersin? vaktin var mı?” Bu ne demektir? Yani git istiyorsan demektir. Benim böyle bir şeye niyetim yoktur. Ama sen yemeği hazırlarsın, “buyurun canım, ciğerim” dersin. “Bak yemek hazır. Biz de bekliyoruz” dersin. Adam o zaman gelir. Böyle İttihad-ı İslam düşüncesi olmaz. Kenarda küçücük yazılarla, hafif izahlarla, şevksiz bir üslupla İttihad-ı İslam… Aşkla yapılan duaları Allah kabul eder. Sen isteksizsen Allah onu görmez mi? Değil mi? Aşkla dua et bak bakalım ne oluyor. Değil mi? Allah ne diyor ayette; “güçlüyseniz, kararlıysanız mutlaka kazanırsınız” diyor Allah. Yani ümitvar olmak. Kararlı olmak çok önemlidir. “Üzülmeyin, gevşemeyin. Eğer inanıyorsanız mutlaka galip olan sizsiniz” diyor Allah. Bir sır var, dünyada bir sır vardır. İnanıyorsa, azmettiyse bir insan, Allah onu meydana getiriyor, yaratıyor. Ama pasif bir izah yapıyorsa, pasif bir anlatım varsa, Allah onu görür. Ne anlama geldiğini bilir ve vermez Allah ona nimeti o zaman. Aşkla istenmesi gerekiyor. Evet, Oktar Hocam, devam et.
OKTAR BABUNA:Estağfurullah Hocam. Emekli Savcı Kayasu’nun açıklaması Hocam. “HSYK’nın üye sayısı artarsa keyfilik azalır” demiş. “Adalet Bakanı ve müsteşarı dışında kurulda 5 hakim bulunuyor. Sayının artması, dengeli kararların çıkmasını sağlar” demiş Hocam.
ADNAN OKTAR:Kardeşim, Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu gibi hayati bir yerde 5 kişiyle karar verilmesi inanılır gibi değil. 22 kişi olsun. 32 kişi olsun. Biz değil miyiz maaşını verecek? Vereceğiz. Biz güveniyoruz hakimlerimize. Ama kalabalığın verdiği karar daha güvenlidir, daha güzeldir, daha inandırıcıdır. Vicdanımız rahat eder. 5 kişi olur mu? 5 hakim. Çok kalabalık olsun. Biz vereceğiz maaşını nihayetinde, bize güvensinler, rahat olsunlar. O konuda direnmek çok yersiz. Veyahut direnen de ne gerekçeyle direniyor onu da anlamıyorum ben.
OKTAR BABUNA:Batı’da da bir örneği yok. Hep orada daha kalabalık.
“Boşanma Depremi” diye bir haber var Hocam. “Türk Evlenme Boşanma İstatistiklerine göre 2010'nun ilk çeyreğinde evlenmeler azaldı. Boşanmalar da arttı. Ocak-Mart döneminde 96 bin 841 çift evlenmiş. 30 bin 723 çift boşandı. 2009’un aynı dönemine kıyasla evlenme sayısında %9.9 düşüş meydana geldi. En büyük düşüş oranını da yine %22.5 ile Güneydoğu Anadolu bölgesinde görüldü. Boşanma sayısındaki artışta %4.8’i buldu. En fazla artış Doğu Marmara bölgesinde gerçekleşti” diye bir haber var Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Niye boşanıyorlar sence?
SUNUCU 1:Niye boşanıyorlar? Hem sadakat, hem insanların birbirlerine olan güveni çok düşmüş durumda. Artı ekonomik koşullar, insanların artık hayattan daha fazla böyle çocuk yapamıyorlar. Bir aile geçindirecek, yürütebilecek maddi durumları artık yok. Bunların hepsi de boşanmaya yok açıyor yavaş yavaş.
ADNAN OKTAR:Sen ne düşünüyorsun?
SUNUCU 2: Hocam ekonomik durumlar evet etkiliyor bir aile kurmayı. Bir de sanırım çok acele ediyoruz. Hani yeni nesil olarak evlenmek için mantıktan çok duygularla hareket ediliyor birden. Ondan sonra herhalde bir şeylerin öyle gitmediği anlaşılıyor. Bir de eskiye göre boşanmanın artmasında biraz da kadının hayattaki rolünün de etkisi var bence. Artık eskiye göre hani kadın daha çok söz sahibi hissediyor kendini. Çalışıyor sonuçta kendi ayakları üzerinde duruyor. Hani “ben kocama bağlı olmadan da yaşayabilirim” mantığıyla hareket ettiği için de çok çabuk pes ediyoruz herhalde artık. Bir bıkmışlık var insanlarda böyle.
ADNAN OKTAR:Sen ne diyorsun?
SUNUCU 3: Hocam yani aldatmalar çok olduğu için, bir de kadın ayakta durabildiği için hani “kendi başıma yaşarım ben,” küçücük bir eşinin karşı çıkması ya da tepki göstermesinde direkt diyor; “boşanıyoruz.” Çok çevremde var yani.
ADNAN OKTAR:Şimdi insan kadını Allah için sevmezse, Allah için muhabbet duymazsa, Allah’ın tecellisi olarak onu görmezse, onu bir et kemik yığını olarak, makine gibi; işte bulaşık yıkayan, yemek yapan, evi süpüren, ütü yapan, zaman zaman da işte ihtiyaçlarını giderdiği bir et parçası gibi görürse, ona değer vermemiş oluyor. Saygı da duymamış oluyor. Dolayısıyla içinde bir öfke oluyor. Onu böyle tüketici bir varlık gibi, bir et yığını gibi görüyor. Kadın sevilip sevilmediğini çok iyi bilir. Özellikle samimi olarak sevilmediğini çok iyi bilir. Bunu fark ettiğinde de tabii bir öfke meydana geliyor. Karşılıklı bir nefret meydana geliyor. O onu Allah’ın tecellisi olarak görmüyor. O da onu Allah’ın bir tecellisi olarak görmüyor. O onu maymundan türemiş gelişmiş bir maymun türü olarak görüyor. Evrim Teorisi’ne inandığı için. O da onu aynı şekilde gelişmiş bir maymun türü olarak görüyor. İki maymunun evlenmesini mantıksız buluyor bazen adam. Yani kendi kafasına göre, bir kısmı için diyorum. Ve içinde de o maymuna karşı olan bir nefret oluşmuş oluyor. Dolayısıyla ona ne bir vefa, ne bir sadakat, ne bir koruma hissi, ne şefkat, zaten onun aczini de görüyor. Bakıyor işte sabah kalkıyor aczi ortada. Uykusuzkenki halini görüyor. Grip, nezleyken halini görüyor. Veyahut doğurduğunda ki halini görüyor. İçinde tahammül edilmez bir nefret meydana geliyor. İlk önce hemen bir evleri ayırıyor. Aman diyor, yüzünü görmeye tahammül edemiyor artık yani sanki bir mahluk var. İnsan değil, mahluk yani o kadar nefret ediyor. Yüzünü dahi görmek istemiyor. Nasıl olur, sen Allah rızası için seninle evlenmiş. Kendini teslim etmiş değil mi? Dünyada, Ahirette senin kardeşin olmuş. Artık senin çocuğun gibi o, değil mi? Parçan, etin, kemiğin o senin. Nasıl ayrılırsan sen onunla? Sokağa atıyor. Nereye gittiğinden de haberi yok. Ne yaptığından. Ne yiyecek, ne içecek? Bunun başına ne gelir? Ne olur? İnsan nasıl kıyar? Nasıl sokağa atar onu? İşte Allah korkusu olmadığında, Allah sevgisi olmadığında bu tip olaylar olabiliyor. Bazen başka nedenlerden de oluyor. Ama genelinde, çoğunda bu durum var. Şefkatle merhametle yaklaşmak mümkün olmuyor o zaman. Sabırlı da değiller, irade de kullanmıyorlar, aklını da kullanmıyor. O ona laf sokuyor, o ona laf sokuyor. Her gün boşanma teklifleri, boşanma insanın ağzına en son alacağı sözdür. Daha evlenir evlenmez, on beş gün geçmeden boşanma muhabbetine başlıyorlar. İnsan onu ağzına alır mı, öyle bir sözü? Ne kadar korkunç bir şey? Adamı öldürmüşsün gibi bir şey bir anlamda yani. Sokağa atmak ne demektir? Benim için öyle. Başkası için nasıl oluyor bilmiyorum da, bana göre öyle. Çok acı bir olaydır. Kökeninde materyalist eğitim var, Darwinist eğitim var, ateist eğitim var. Sonucunda da böyle şefkatten, merhametten uzak insanlar oluşuyor. Hepsi için demiyorum, bir kısmı için. Dolayısıyla işte homo ekonomicus mu bir şeyler diyorlar ya insana böyle, ilginç böyle süslü laflar ediyorlar böyle. O da neyse öyle? Sanki ekonomiye bağlı bir haşa hayvan gibi, değil mi? Doğru mu söylüyorum? Mesela evlenecek, adam evlilik teklif ediyor, “olur” diyor, “tabii ama ne iş yağıyorsunuz?” diyor. Adam “falanca yerde çalışıyorum” diyor. “Şöyle bir iş yerim var” diyor. “Ne kadar gelir geliyor?” diyor. Bayağı bir şey. Bir anda kafasında kalpler. Arabayı bir görüyor böyle, tay gibi araba, mesela Jaguar, BMW falan, neyse artık. Zapt edilmez bir sevgiye dönüşüyor bu sefer. Çarpıldığını söylüyor artık, böyle elektrik çarpmış gibi beyninin dumura uğradığını, neye uğradığını şaşırdığını, artık gece-gündüz onu düşündüğünü, kafadan atamadığını falan söylüyor. Ona da diyor ki, onda bazı özellikler gördüğünü söylüyor. Ne dediğini şöyle diyelim. İlk defa onu keşfeden insan konumunda olmuş oluyor. O avanak da ilk defa keşfedilmenin heyecanıyla, “ilk defa hayatımda beni bir kadın keşfediyor” diyor. “Nasıl da gördün sen?” diyor. O diyor ki; “dehşet bir şeysin sen” diyor. “İlk defa görüyorum bu özelliği” diyor. “Şunu da ilk defa görüyorum, bunu da ilk defa görüyorum.” Hepsine inanıyor, kaz gibi. Halbuki o, onu ele geçirmek için. Kadınlar çok zekidir, akılcı bir politika izliyor. Onun aczini anlıyor. Hassas noktaları önce bir tespit ediyor. Zaaflarını tespit ediyor. Hangi noktalardan vurursa etkili olacağını tespit ediyor. Ona göre sürekli uygun ve muntazam bir politikayla o minik avını çepeçevre sarmaya başlıyor. Ondan sonra da o da güzel, ensesi tıraşlı güzel ensesiyle alkışlar arasında atıyor imzayı. Ama yine de maymunla evlendiği kanaatinde o. Yani ilk şeyle, nefsani şehvetle o gözüne hoş görünüyor. Şehveti tatmin olduktan sonra da, şehvetin gücü gittiği için üzerinden yani artık kendi o hayvani bakışı devreye giriyor, şehvet kalkınca. “Daha akılcı gördüm seni şimdi” diyor. Halbuki o zaman da hayvan gibi görmüşsün, şimdi de hayvan gibi görüyorsun. Hayvani bir yönün gittiği için, değil mi? Hayvani kafayla yine hayvani bakıyorsun. Müthiş bir nefret meydana geliyor. Mesela sabah kalkıyor, kadınlar ilk zifaf gecesinin sabahı mesela müthiş bir nefret. “Ben ne yaptım ya?” diyor. “Çok erken karar verdik biz” diyor. Erken de 3 yıl falan nişanlı kalıyorlar. Nasıl erken karar vermeyse o? Oradan başlıyor zaten. Kadın tabii bütün gücüyle direniyor, maddi kayıp elde etmemek için. Ama o da tabii bir yolunu buluyor. Gidiyor bir kadınla beraber olduğuna dair bir görüntü gösteriyor ona. “Yanlışlıkla oldu” diyor, “nasıl senin eline geçti bu görüntü?” diyor. O da yakaladığını zannediyor tabii. Halbuki özel oyun oynuyor. Ona benzer. Mesela para vermiyor, aşağılıyor, hakaret ediyor. Garibim kadın da mecburen direnemiyor artık, teslim oluyor ve boşanıyor. Ben belirli vakalar için söylüyorum, hepsini tenzih ederim. Buna benzer bazı olaylar. Tek tek bunların analiz edilecek durumu var. Ama hep dinden uzak olmak, Allah sevgisinden uzak olmak, Allah aşkıyla sevememekten kaynaklanıyor. Allah’ın tecellisi olarak Allah aşkıyla sevsen, insanın ruhunda ikinci bir güç vardır. Derin bir güç. O şehvetle, şunla, bunla falan yıkılmaz. Hiçbir şeyle yani cinsel tatminle yıkılmaz o. Daha fazla seversin. Daha aşkla seversin, özel bir güçtür. Bu devreye girer. Ama o olmadığında manevi gücü olmadığı için sevemiyor ve itici geliyor ona. Çünkü nihayet et-kemikten oluşmuş bir varlık. “Ben ne yaptım? Bütün gençliğimi ben buna mı vereceğim?” diyor. Bir an önce… Kadınlarda da aynı mantık oluyor yalnız, tam tersi vakalar da var bunun. Özetle Allah için sevmek dünyanın bir süsü ve güzelliğidir. Allah bizi öyle yarattı. Allah için aşkla, tutkuyla sevecek şekilde bizi yarattı, Allah’ın tecellisi olarak. Bunu yapmadığımızda mutlaka ama mutlaka felaketle karşılaşırız. Sevgisizliğin, egoistliğin acısını en şiddetli şekilde yaşarız. Allah vermesin. Onun için şiddetle kaçınıp, materyalist kafadan, Kuran ahlakıyla, Kuran sevgisiyle, Allah sevgisiyle, Allah’ın tecellisi olarak sevmek çok hayati bir konudur. İnşaAllah.
OKTAR BABUNA:Sizin internet sitelerinizde de yayınladığınız Hocam, bir hadise dayalı olarak, Ahir zamanda da boşanmaların artacağına dair hadis var. Siz daha iyi bilirsiniz inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Peygamberimiz (s.a.v.) de, evet “Mehdi (a.s.) devrinde boşanmalar artıyor” diyor. Bak ‘boşanma depremi’, Mehdi (a.s.)’nin çıkış alametidir. Boşanmaların artacağını söylüyor Peygamberimiz (s.a.v.). Mehdi (a.s.) devrinin mühim olaylarındandır. Sevgisizliğin, materyalizmin artacağını söylüyor Peygamberimiz (s.a.v.). Materyalist demiyor tabii, inançsızlık şeklinde söylüyor Peygamberimiz (s.a.v.). Allah inancının yok olması olarak söylüyor. Bunun sonucunda boşanmaların artacağını söylüyor.
OKTAR BABUNA: Evet Hocam, inşaAllah.
Allah'ın Güzelliklerinden Bir Demet
Devamı ...Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...Kısa filmler - Mutlaka izleyin
Devamı ...Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...Ahir Zamana ait Yeni Bilgiler
Devamı ...Allah'ın Güzelliklerinden Bir Demet
Devamı ...