OKTAR BABUNA:İyi geceler. Programımıza devam ediyoruz inşaAllah Hocamızla birlikte. Buyurun Hocam.
ADNAN OKTAR:Ramazan boyunca da Ramazan’dan sonra da maddenin hakikati konusuna her gün mutlaka bir 10 dakika da olsa vakit ayıralım. Bu, dünyanın büyük bir sırrıdır. Allah’ın çok büyük bir mucizesidir. Çok derin bir mucizedir, çok fevkalade bir olaydır. Güzel tekniklerle, iyi anlatım yöntemleriyle bu konuyu iyice genişleteceğiz. Maddenin hakikatini biz kitap olarak yayınladık. Yaratılış Atlas’ının arka kısmında da var. Ama daha detaylandırarak yeni anlatım yöntemleriyle insanların bu konuyu iyi kavramasını sağlayalım dünya çapında. Çünkü bunu anlayan adamın evrim konusundaki takıntısı zaten kökten hallolmuş oluyor. Yani ona fosil anlatmaya da gerek yok, proteinleri anlatmaya da. Çünkü adam, ruhu keşfetmiş oluyor. Ruhun ne olduğunu anlıyor. Cennetin, Cehennemin nasıl yaratıldığını anlıyor, yaratılacağını anlıyor. Yani onun sistemini anlıyor. Zamanın ve mekanın gerçeğini anlamış oluyor. Zamanın nasıl algı biçimi olduğunu anlıyor. Mesela Allah Katında zaman ve mekan yok. Ama bize göre zaman ve mekan vardır. Bunları görmüş oluyor. Bu gerçekleri görmüş oluyor. Onun için bu hayati konunun her gün mutlaka işlenmesi lazım. Onu bölüm bölüm, yer yer alarak, kısa özetlerle kesintisiz anlatmaya başlayacağız inşaAllah.
Bazı konular acil olduğu için bu hayati konuyu beklettik ama yani bu kilit anahtar konudur. Bunu dünya anladığında, buna dünyada kimse direnemez. Yani bu konuyu bilip de iman etmeyecek şuuru açık insan olamaz. Ama bazı insanlar ruh sahibi olmuyor. Gözü oluyor görmüyor, kulağı oluyor işitmiyor, “kalp gözü de kör” diyor Allah. “Onlar ölüdürler ve siz onları diri zannedersiniz” diyor. Şimdi ölü olanlar yani ruh sahibi olmayanlar bunu kavrayamayacağı için onlara bir usulen anlatılması lazım, tepkisine bakmak lazım. İlk anlatıldığında anlamaması normal. Ruh sahibi de olsa bir insan ilk anlatıldığında anlamayabilir. Ama ikinci anlatıldığında, detay verdiğinizde daha hala anlamıyorsa ruh sahibi değildir. Yani ölüdür. Kuran’da bahsedilen ölülerdendir. Şefkatli davranıp bırakmak lazım. Ama ruh sahibi olan hemen anlar. Fakat ruh sahibi olanın da işine gelmez. Cübbeli diyor; “maddesine dokunur” diyor. Tabii bir kısmı severek dinler ve kabul eder. Ama umumiyetle insanların enaniyetine, nefsine, çıkarlarına, maddesine dokunacağı için ilk reaksiyon olarak anlamazlıktan gelecektir. Ama anlamazlıktan gelme anlaşılır. Yani fazla sürmez o, kısa süre sonra...
Bir de bu konuyu anlatırken, maddeyi anlatırken, zamanı çok iyi anlatma imkanımız oluyor. Zamanı anlatınca da kaderi çok iyi anlatma imkanımız oluyor. Ki insanların en çok takıldıkları, açmaza girdikleri konulardan bir tanesidir kader. Maddenin hakikatini anlayan bir adamın zamanı anlamaması mümkün olmuyor. Mutlaka anlar zamanı, zamanı anlayınca da kaderi anlamaması mümkün değil. Anlamaması diye bir konu olmaz imkansızdır. Yani net olarak kavrar. Kaderi anlatmamız için de zaten bu konu gerekiyor. Cenneti, Cehennemi anlatmamız için de yine bu konu gerekiyor. Bu konuyu iyi anlamaları gerekiyor. Ruhun varlığı için zaten ruhunu bizzat kendi görmüş oluyor o zaman. Kendi ruhunu görmüş oluyor zaten. Onu anlatmamız yani ona iman etmesi diye bir konu olmaz. Zaten iman edeceği gibi de görüyor değil mi? Gördüğü bir şey zaten hakkel yakindir. Hakkel yakin, hakkul yakin, bizzat yakin gözüyle görmüş oluyor. Zamanı ilmel yakin ve hakkel yakin gibi görmüş oluyor, zamanın ne olduğunu. Cenneti, Cehennemi her şeyi anlar inşaAllah. Onun için anlatımda iyi yöntemler geliştirilmesi gerekiyor.
Genelinde, anlayanlar yani zeki akıllı olanlar anlarsa genellikle bir daha bu konuyu duymak istemezler. Böyle bir risk var yalnız; feci şekilde korkuyor bazısı, feci şekilde ürküyor. Bir daha duymak istemiyor. Ama öyle bir bilgidir ki bu, bir kere bu bilgi alındıktan sonra ömür boyu unutulması diye bir konu yoktur. Onun için kaçmak bir çözüm değildir, düşünmemeye çalışması, kaçması. En güzel yapacağı şey, samimi teslim olup akılcı güzelce dinleyip tam iman edip bu Allah’ın muhteşem sanatını, bu büyük mucizesini hayretler içinde temaşa etmektir. Kaçmak, Allah’ın belasını cezbedebilir, çıldırabilir bu sefer yani aklını atar. Çünkü zaten bakın biz anlatmadan kendi keşfedebilir. O çok tehlikeli olur. Biz anlatırsak en güzel şekilde anlamış olur. Kendi keşfederse çok tehlikeli olur. Çünkü biz anlatırken, onun Allah’ın bir ihtişamı olduğunu, Allah’ın bir sanatı olduğunu ona göstermiş oluyoruz. O zaman o Allah’a aşık olur. Tam kendini teslim eder. Onun için kaçmak da risklidir bu konuda, kendinin bulması da riskli olur. Kendi kendine bulması da. Onun için biz önden anlatıyoruz. Kendi kendine aniden fark ederse bu tehlikeli olur. İlk defa kendisinin fark ettiğini zanneder, bu da çok sarsabilir onu. Ama bizim anlatımımızla bunun imani bir mucize olduğunu ama çok büyük bir mucize olduğunu, Allah’ın varlığını ispatta ana delillerden biri olduğunu görmüş olacaktır. Yani daha türkçesi bu konuyu bilen bir insanın iman etmemesi mümkün değildir. Her konuyu anlar, her konuyu anlar, inşaAllah.
İkinci olarak münafıkların detay analizlerini sunduralım. Bak cereyanı münafıkane.
Üçüncü olarak Nur talebelerinin şahs-ı manevi ile aldatıldıklarını, büyücüler tarafından aldatıldığını, ama bir kısım samimi iyi niyetli kişiler tarafından da yanlış bilgilendirildiklerini. Bak büyücüleri ben ayırıyorum. Samimi, iyi niyetli kişiler tarafından da yanlış bilgilendirenler de var bunlar da ayrıdır. Hepsini kurtaracak şekilde doğruları anlatacağız. Bediüzzaman ne diyor bak; “o tohumlar sünbüllenir”, “hazır tohumlar var” diyor. Bak tohum demiyor, tohumlar. Yani Nur talebelerinin bölüneceği ama küçük tohumlar halinde olacağı, kapalı cemaatler, kapalı topluluklar olacağı. Tohum şeklinde fakat etken olmayacakları, etkili olmuyor. Çünkü tohum kendi içinde canlıdır. Ama dışarıya canlı alameti vermez. Dışarıda ölüdür görünümü. Ama kendi içinde canlıdır. Kapalı bir hayattır. Potansiyel güzel bir güçtür, değil mi? Çekirdeğinde iyiliği, güzelliği, her şeyi. Bitkinin bütün güzelliklerini saklar ama yarı ölüdür, değil mi? Yarı ölüdür yani tam aktif hayata geçmiş değildir. Ama nemi, güneşi gördüğünde, sıcak ortamı, toprağı gördüğünde birden boy atmaya başlar. İşte o güneş Mehdi (a.s.)’dir. O güneşi, o tohumlar gördüğünde tohumlar sünbüllenecek. Tohumlar, demek ki parçalar halindeler. Küçük küçük, ayrı ayrı parçalar halindeler. O tohumlar sünbüllenecek. Sünbül aşamasına geçecek. Ama bunun da tabii uygun bir üslupla anlatılması gerekiyor. Çünkü bir kısım Nur talebelerinin böyle sanki çok cahilmiş yahut kafası çalışmıyormuş gibi görüntü vererek anlatmak çok yanlış olur. Her insan birçok konuyu yanlış anlayabilir. Biz de insanız, biz de birçok konuyu yanlış anlıyoruz. Ama uyarıldığımızda, anlatıldığında anlıyoruz. Bize anlatıldığında anlıyoruz değil mi? Onlar da yani ne zoru, niçin diretsin? Ama grup taasubuyla diretebilirler. Grup taasubunu nasıl kırabiliriz, bunun üstünde durabiliriz. Ama yaygın mesela Nur talebeleri cemiyet içinde yaygındır. Her yerde vardır. Her karşılaştığı yerde arkadaşlarımız Bediüzzaman’ın izahlarını kısa kısa sororlarsa mutlaka aydınlanacaklardır. Başka bir şeye gerek yok. İddialaşmalarına da gerek yok.
Bak diyor ki, mesela “büyük Mehdi (a.s.)’nin” diyor “çok vazifeleri var.” Şahsının bak büyük Mehdi (a.s.) çok vazifeleri var. Ölümünden sonra demiyor bak Bediüzzaman, Mehdi (a.s.) derken değil mi? Abdulkadir Geylani, İmam Rabbani hepsi Mehdi (a.s.)’dir inşaAllah. “Büyük Mehdi (a.s.)’nin çok vazifeleri var. Siyaset aleminde, diyanet aleminde, saltanat aleminde, mücadele aleminde”. “Bunu bana açıkla. İstirham ediyorum” desin. Mesela “O zatın üçüncü vazifesi” diyor. O zat Mehdi (a.s.). bakın, o zat sürekli hayatta bakın. O zat bölünmüş olsa, o zattan sonraki şahsı derdi. Bediüzzaman hep tek Mehdi (a.s.) üstünde duruyor. İkinci vazifesi şu, üçüncü vazifesi şu. Şimdi birinci vazifesini anlatıyor. Ondan sonra geçiyor diyor ki; “o zatın ikinci vazifesi şu”, demek ki o zat hayatta. Sürekli o zattan bahsediyor çünkü, “o zatın üçüncü vazifesi”, yani ona ait bir vazife. O zatın üçüncü vazifesi; “hilafet-i islamiyeyi, İttihad-ı İslam’a bina ederek, İslam Birliği üzerine kurarak, isevi ruhanileri ile dindar Hıristiyanlarla, Hıristiyanlar alimlerle ittifak edip, din-i İslam’a hizmet etmektir”. Hocam bunu bize açıkla desin. Böyle Bediüzzaman’ın anlattıklarını beyni uyuşturacak tarzda böyle büyücü uğultusuyla anlatmaya kalkarsa -dini konuları tenzih ederim- bu şeytanın etkisindedir. Samimi olacak. Büyücü uğultusu tarzında olmaz. Bu çok net bir açıklama. Bediüzzaman’ın anlatımları sarih ve berraktır, Çok nettir. “Aynı berraklıkta rica ediyorum açıklarken, sakın demagoji yapma, Allah rızası için. Böyle garip kendinin de inanmadığı, benimde inanamayacağım, beynimi uyuşturan, senin de beynini uyuşturan, açmaza sokan samimiyetsizliği Allah rızası için yapma” diyecek. Veyahut daha da ılımlı izahlar olabilir. Her şeyi söyleyebilir ama sevgi ve şefkatle.
Şimdi Hocam diyecek mesela “ben aradan herhangi bir kısım olarak çektim aldım bu konuyu” diyecek. Bakın “ ‘o zatın’, bu kim?” diyecek, o zat. Hocam diyecek ki mesela; “şahs-ı manevi”. Hocam diyecek; “Bediüzzaman’ın Türkçesi bayağı iyi, Osmanlıcası iyi, Arapçası iyi. Şahs-ı manevi dese daha anlaşılır olmaz mıydı? Değil mi? Niye o zat diye, o kelime kullansın?”. Hafifçe onu mahçup etmeden, iddialaşmadan acaba niye sürekli ‘o zat’ diye kullandı? Yani şahs-ı manevi diyebilecekken bu cümleyi niye kullandı acaba?” Değil mi? “Burada direkt bir şahıstan bahsetmiyor mu” diyecek. Fakat üstelemeyecek fazla. “O zatın üçüncü vazifesi...” Şimdi mesela ben diyorum ki; Oktar sana dört tane vazife verdim. Birinci vazifen şu, ikinci vazifen şu, üçüncü vazifen şu, dördüncü vazifen şu, diyorum. Şimdi sen mesela diyelim ki, bana su getir, istirham ederim, dedim. Getirdin. Bir de bana mesela kayısı suyu getir, dedim. Sen bana suyu getirdin, kayısı suyunu getirmen için senin ölümünden sonra -Allah ömürünü uzun etsin- Serdar Hocam’a intikal etmiş oluyor. Serdar Hocam ve arkadaşları bana kayısı suyunu getiriyorlar. Senin ama şahs-ı manevin devam ediyor, anlaşıldı mı? Mesela sonra da diyorum ki, bana kahve getir. En sonra da diyorum mesela; şu sandalyenin yerini değiştir, diyorum değil mi? O bu kardeşimizde meyve suyunu getirdikten sonra, kayısı suyunu getirdikten sonra o da vefat ediyor. Fakat şahs-ı manevi devam ediyor. Bu sefer Berker Hocam’a bu görev geçiyor. Berker Hocam da yine vefat ediyor başkasına görev geçiyor. Ama bunun toplamı diyoruz ki biz; “Oktar’a zamanında söylemiştik, Oktar’ın dediği oldu, Oktar yaptı bu işi” diyoruz. Şimdi bu oldu mu bu? “Bu perişanlığa Hocam, canım kardeşim, muhterem ağabeyim, elini ayağını öpeyim, Allah rızası için bu kadar berrak bir anlatım varken, bu kadar uyuşturmaya, bu kadar böyle uğultu gibi anlatmaya ne gerek var” desin. Tabii, “senin samimiyetine inanıyorum, dürüstlüğüne inanıyorum, iyi niyetine inanıyorum ama Allah aşkına yapmayalım” diyecek değil mi? Açık, net. İmam Rabbani’nin açıklamaları nasıl açık, Abdulkadir Geylani’nin nasıl açık hadisler. Hadisler şerh edilir. Hadisi şerh etmiş, sen şerhin bir daha şerhini yapıyorsun.
OKTAR BABUNA:Bu konuda aslında bir Nur talebesinin açıklamaları, filmi vardı eğer uygun görürseniz.
ALTUĞ BERKER:Veyahut da Hocam siz söylemiştiniz; Oktar Hocam’a 70 defa Oktar Hocam derseniz birden manevi hale geçip ruh...
ADNAN OKTAR:Şahs-ı manevi.
VTR
ADNAN OKTAR:Ne diyorsun Oktar’ım.
OKTAR BABUNA:Diyecek bir şey yok artık.
ADNAN OKTAR:Kardeşim niye bu insanları böyle zor durumda bırakıyorlar. Bak nasıl zorlanıyor, nasıl acı çekiyor. Nasıl açmaza giriyor, ne yapacağını şaşırıyor. Bu kadar berrak anlatım varken bu kadar eziyet çekmeye ne gerek var? Bu hallere gelmenin ne âlemi var? Yani hangi vicdan bunu kabul eder. Buna ne gerek var? O anlattığına kendi inanıyor mu o Hoca? Oradakiler de inanmıyor, kendi de inanmıyor. Bu perişanlığa ne gerek var, bu zorluğa girmeye ne gerek var? Berrak, şakır şakır açıkça anlatsana. Ne diyeyim ben. Yani her biri ayrı bir üslup geliştirmiş. Mesela bu Hoca efendinin üslubu, bu da ayrı, bu da ayrı Nur talebesi ekibi. Bunların da apayrı bir stili var. Ve ne kadar açmazda, ne kadar zorlanıyor, ne kadar çelişik ne kadar bağlantısız. Yani yüzlerine bakamıyor konuşurken anlatamıyor. İnanmıyor çünkü anlatırken, kendi anlattığına inanmıyor. Çünkü berrak açık bir şeyi Bediüzzaman öyle yazmış ki kapatılacak gibi tevil edilebilecek gibi değil. Yani bak tevil etmeye çalışıyor kapatamıyor. Düzeltmeye, eklemeye çalışıyor yine beceremiyor ne yaparsa yapsın yine olmuyor. Hangi birini kapatsın hangi birini değil mi? Bu şekilde bir yöntemle muhatap olsun. Beceremiyor. İnşaAllah. Ne diyorsun Berkerim?
ALTUĞ BERKER:Hocam siz büyücüleri tarif ediyorsunuz. Yani ne dediği anlaşılmıyor ama karşısındakine.
ADNAN OKTAR:Hocamı tenzih ediyorum. Hocam iyi niyetli samimi belli, ama bak nasıl zorlanıyor yani insan acıyor yani. Bunu bir kısım ağabeylerin de bu insanlara böyle bir anlatım telkin etmeleri doğru olmaz. Yazık bak mahcup da oluyorlar. Yani sıkılıyor da çünkü biliyor çok açık net görülüyor Mehdi (a.s.). Bir de Bediüzzaman yüzlerce sayfa açıkladığı için, öyle kilitleyici o kadar net açıklamış ki tevil ile baş edilecek gibi değil, o arkadaşlarımızın yönünden. Tevil ile durdurabilecekleri gibi değil. Bakın demin de Berker Hocam dedi, günlerden beri söylüyoruz; Bediüzzaman 60-70 yerde “o zat” diyor. O zat, o zat mesela ben diyorum ki Oktar’a; “o zat şu şunu yapacak, o zat şu şekilde hareket edecek”, Hocam diyor; “sen 70 kere, o zat dediğine göre, demek ki diyor Oktar’ın dışında 70 kişi var. Ve bunlardan topluca bir şahs-ı manevi oluşmuş, oluşturdular” diyor. Allah aşkına yapmasınlar yani ben utanıyorum. Bu kadar buna ne ihtiyaç var böyle bir şeye. Bir de çok sarih, o kadar açık ki hem Peygamberimizin (s.a.v.) hadislerine karşı almaları gerekecek. Hem Kuran’ın açık hükümlerine adetullaha tavır almaları gerekecek. Bediüzzaman’ın açık sarih izahlarına tavır almaları gerekecek. Bu perişanlığa insanları zorlamasınlar yazık günah, değil mi? Onun için kardeşlerimiz de yardımcı olsunlar her yerde konuşsunlar. Sakin sakin hiç şey yapmaya gerek yok. Sadece bunları sürekli mesela; çocuk orada soruyor, orada düşünüyor o. Anlamıştır yanlış olduğunu, hakikaten Mehdi (a.s.)’nin geleceğini belki orada fark etti. Bak yüzlerine bakamıyor çünkü, değil mi? Geçiştirmeye çalışıyor. Mesela bir dediği bir dediğini tutmuyor. Her birine ayrı konuşuyor yani çok zorda kalıyor.
ALTUĞ BERKER:Siz daha iyi bilirsiniz Hocam inşaAllah. Herhalde -Sungur Ağabeyi anıyorsunuz siz sırları var diye- ona bir vazife düşüyor Allahüâlem. Ama herhalde o da bir zaman mı bekliyor, bilmiyorum.
ADNAN OKTAR:Sungur Ağabey net biliyor yani şahıs olduğunu, açık açık söyledi bana. “Nur talebelerinin içinden çıkmayacak bambaşka olacak, dedi” diyor. Daha ilk gördüğünde beni söyledi. O da hayret, görür görmez güvenmesi. Böyle azim bir sırrı ilk gördüğünde bana anlatması hayret verici bir şey, değil mi? Çok garip maşaAllah.
ALTUĞ BERKER:O bir anlık bir şey de değil Hocam, yıllara yayılan bir şey. Siz daha iyi bilirsiniz inşaAllah sonra mahkemeye gelmesi, sonra yıllarca bize derse gelmesi. Siz medresei yusufiye de iken, bir kanaati galibeyle hareket ediyor böyle bir hüsn-ü zanla.
ADNAN OKTAR:Tabii mahkemede de, mesela bak “mazi de müstakbel de, seni alkışlıyor” diyor. Bak “mazi ve müstakbel alkışlıyor, ne mutlu sana” dedi. Vargücüyle böyle yüksek sesle bağardı. Geldi, adımı soyadımı sordu. Bir ebced hesap yaptı. Ondan sonra Hocamla biz aşağıya doğru biz konuştuk. Hocam dedim, ilk sorum bu oldu, Mehdi (a.s.), Nur talebesi mi olacak Hocam, dedim. ’Nur talebesi olmayacak, dedi’ dedi. Nasıl olacak Hocam? Bambaşka olacak, dedi. Kendine has bir üslubu var ya onun, “bambaşka” olacak dedi. Ben, öyle söyleyince çok heyecanlandım tabii. Hem Mehdi (a.s.)’nin geleceğini söylemiş oldu. İlk defa bir Nur ağabeyinden, Nur talebesi büyük bir ağabeyin Mehdi (a.s.)’nin geleceğini açıkça söylediğini gördüm, ilk defa. Ve ilk defa da Nur talebesi olmayacağını gördüm. Ben hep öyle biliyordum; Nur talebesinden çıkacak Nur talebesi olacak diye biliyordum. Bak ’bambaşka olacak dedi’ diyor. Ama sonra da düşündüm, bana nasıl bu kadar güvendi Sungur Ağabey hayrettir. İlk defa görüşüyorum. “Sen nerelisin kardeş?” dedi böyle. Ondan sonra, adımı soyadımı söyledim. Arkasından böyle azim bir sırrı direk söyledi açıkladı. Kısa bir ebced yaptı bir hesap yaptı. Hemen söyledi arkasından maşaAllah.
Bak Bediüzzaman ne diyor; -arkadaşlarımız ne güzel bu kısımları hep not alsınlar, sorsunlar- Kastamonu Lahikası sayfa, 57; “Bu zamanda” kendi zamanında bak bu zaman ile Ahir zamanı açıklıyor Bediüzzaman. Kendi zamanı için ‘bu zaman’ diyor. Ahir zaman için “Ahir zaman” diyor, değil mi? Zaman farklarını güzel vurguluyor. Türkçesi mükemmeldir Bediüzzaman’ın. “Bu zamanda öyle fevkalade hâkim cereyanlar (fikir akımları) var ki, her şeyi kendi hesabına aldığı için”, yani her türlü siyasi, felsefi akım var şu an diyor. “Ama her şeyi kendi hesabına aldığı için, faraza (farz edelim) hakiki beklenilen”, bak beklenilen değil, hakiki beklenilen. Hocam; “beklenilen değil de hem de hakiki beklenilen”. “Bu hakiki beklenilen nedir?” desin kelime kelime sorsun. “Ve bir asır sonra gelecek” bu zamanda diyor. Biz bu zaman da deyince ne yaparız? Takvime bakarız takvim 1940 gösteriyor veya 1930 gösteriyor, Bediüzzaman’ın zamanında 1920’ler. Bir asır sonra deyince ne akla gelir? 2020 değil mi? 1920’ye yüz eklersen 2020. “Hakiki beklenilen bir asır sonra gelecek o zat”, Hocam diyecekler; “şahs-ı manevi deyince benim bildiğim çoğunluk. Şahs-ı manevi kelimesini Bediüzzaman çok güzel kullanıyor. İlgili yerde çok güzel kullanmayı biliyor. Burada niye kullanmıyor da, o zat diyor Hocam” diye sorsunlar. Çünkü bak zaman mefhumunu açıklamakta da çok usta görüyorsunuz. “Bu zaman” diyor. Yani burada ellerini vicdanlarına koysunlar. Gelecek zamanı da ayrıca açıklıyor, değil mi? “bir asır sonra gelecek o zat dahi bu zamanda gelse; harekâtını o cereyanlara kaptırmamak için siyaset âlemindeki vaziyetten feragat edecek ve hedefini değiştirecek diye tahmin ediyorum.” Mehdi (a.s.) siyasetle ilgilenmeyecek. Bir asır sonra gelecek hakiki beklenilen diyor. Şimdi bunu anlamazdan gelip orada Hocamız bak yani ben sıkıldım onun adına. Nasıl sıkılıyor görüyorsunuz. Çelişkilerin ve açmazların sayısını şimdi ben tek tek saymadım ama çok çok fazla.
Onun için kardeşlerimizin yani her Nur talebesine bu konuyu sormaları, o tohumların çatlayıp açılmasına ve tohumların sünbülleşmesine sebep olacaktır. Onun için bunu mühim bir konu olarak ele alsın kardeşlerimiz. O tohumları mutlaka uygun bir zemine, uygun toprağa koyup perdeyi de açıp üstlerine güneş gelmesini sağlayalım. O tohumlar çatlasın, açılsın kırsın kabuğunu ve sünbüllenmeye başlasın. Onların sünbüllenmesini Bediüzzaman çok önemli bir şey olarak görüyor bak; hazır dairenin genişleyeceğini söylüyor. Ama öbür türlü tohum olarak kalır diyor Bediüzzaman. Hz. Mehdi (a.s.) zamanında o tohumlar açılacak, kıracak yani kabuklarını kıracaklar ve sünbüllenmeye başlayacaklar, diyor. Onun için mümin kardeşlerimizin, şuurlu kardeşlerimizin, bilgili kardeşlerimizin, iyi niyetli olan kardeşlerimizin Nur talebesi kerdeşlerimizle karşılaştıklarında bu konuyu sormaları çok elzemdir. Nur talebeleri gerçekten imanlı ve samimi, iyi insanlardır. Ama tasavvuf ehli kardeşlerimiz var. Onlar da en az Nur talebeleri kadar, belki onlardan çok çok daha mükemmel hizmetler veren insanlardır, onlara da anlatsınlar inşaAllah, değil mi? Evet, başka ne anlatayım Oktar Hocam.
SUNUCU: Hocam bir şey sorabilir miyim izninizle? Bediüzzaman’ın bir örneklendirmesi aklıma geldi de. İnsandan bahsediyor. Güneşe aynayla bakan, “onlar Güneşe ayna ile bakıyorlar” diyor. Fakat ayna kırıldığında onları çıldırtıyor ve sinirlendiriyor tam hatırlamıyorum Allah affetsin. Fakat “aynanın kırılması Güneşin ışığını kesmez” diyor. Sadece aynanın kırılmasından bahsediyor. Oradaki Güneş Mehdi (a.s.) insanlar da belki Nur talebesi belki inanmayanlar, oradaki aynada şahs-ı manevi yada dedikleri gibi üç kişi olabilir mi? Burada şey çıkıyor mesela nasıl Mehdi (a.s.)’nin baharda gelmesi ile tohumların sünbüllenmesi Güneş belki.
ADNAN OKTAR: Tabi onu Allah’ın varlığında delil olarak kullanıyor. Fakat Nur talebelerine Bediüzzaman’ın açık ifadelerini onlara anlattırmak, şerh ettirmek yeterlidir. Yani bir de bakacak ki öyle tevil edilecek, dil eğilip bükülecek, kapatılacak gibi değil. Bir de önü arkası yok. Çok fazla insan sorarsa hakikaten o zaman düşünürler. Derler ki; ”arkadaş artık bu konu örtbas edilecek gibi kapatılacak gibi değil, biz bununla uğraşmayalım herkes bir ağızdan ayrı ayrı yöntemlerle bu konuyu kapatmaya çalışıyor. Biraz hem acınacak hale geliyoruz. Bir kısmımız garip bir görünüm veriyor, bir kısmımız samimiyetsiz bir görünüm veriyor. Ve teviller de tevile benzemiyor zaten açık yani filmlerde de görünüyor, konuşmalarda da görünüyor. Doğru söylememekte haram niye gizleyelim bu gerçeği? Biz Allah’a güvenelim, Bediüzzaman’ın dediğini olduğu gibi aktaralım. Mehdi (a.s.) çıkar, çıkmıştır, çıkmamıştır Allah’ın takdiri. Ama biz Bediüzzaman’ın dediğini, Peygamberimizin dediğini olduğu gibi aktaralım, Allah’a güvenelim, gerisini Allah’a bırakalım. Biz Mehdi (a.s.)’yi bulmak mecburiyetinde değiliz. Hayır ararız, bakarız ama Allah nasip eder veya etmez. “İmanın nuru ile görülecek” diyor Bediüzzaman. Ama biz bu konuyu kapatmakla mükellef değiliz, okutmamakla mükellef değiliz. Dil eğip-bükerek böyle acınacak hallere gelmekle mükellef değiliz. Akıl almaz derecede açmaza girmekle mükellef değiliz. Bu kadar berrak bir konu nasıl kapatılsın? Ne gerek var kapatmaya. Bediüzzaman’ın her söylediği çıktı mı, çıkmadı mı? Çıktı. Kardeşim Peygambere güvenin, Bediüzzaman’a güvenin. Bir kere Bediüzzaman’ın dediği yanlış çıktı mı? Güvenin. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Mehdi (a.s.) ile ilgili bütün hadisleri çıktı mı, çıkmadı mı? Bütün alametler çıktı mı, çıkmadı mı? O zaman niye panik oluyorsunuz? Zaten yüzde sekseni, doksanı tamamlanmış Mehdiyetin, değil mi? Yüzde seksen doksanı tamamlanmış, niye tedirgin oluyorsunuz? Yani yüzde 90’ı bir hareketin tamamlandıysa zaten gönlünüz rahat olsun. Çıkacak mı, çıkmayacak mı? Vesvesenizi de Allah kaldırmış zaten, değil mi? Yani acaba gibi diyeceğiniz gibi de değil. En azından bakın Bediüzzaman bunları demiş, dümdüz okusunlar Bediüzzaman’ın dediğini. Bu demeye göre açık zaten anlamı “sen açıkça ne anlıyorsun arkadaşım?“ diyecek. “Açıkça ben de bunu anlıyorum” diyecek. “Bakın bu açık sarih ifadelerden çünkü 5 yaşında çocuk olsa bunu anlar. Çok sarih ben buradaki anlamı çok açık anladım, sen de çok açık anladın anlaşılmayacak gibi de değil. Burda bir Mehdi (a.s.)’nin geleceği açıkça belirtiliyor” diyecek. Bu kadar açık. “Allah görmeyi nasip etsin” diyecek, bu kadar. “Biz de gayret edeceğiz” diyecek. Çünkü Bediüzzaman; “ben pişdar bir neferiyim, öncü bir askeriyim” diyor değil mi? İftihar ediyor ve “benim görevim bu” diyor. Bakın “Risalei Nur Külliyatı Mehdi (a.s.) için Allah tarafından bana ilham edildi” diyor. “Mehdi (a.s.)’ye ait bir kitaptır. Yani Mehdi (a.s.)’nin kullanacağı değerlendireceği bir eserdir, ona aittir, gerçek sahibidir” diyor. Gerçek sahibi ne demek? “Risale-i Nur'u hazır bir program olarak neşr ve tatbik edecek” diyor. “Bak Risale-i Nur'u Mehdi hazır bir program olarak neşr ve tatbik edecek ve gerçek sahibi Mehdi (a.s.) ve şakirtleridir” diyor. O zaman Risale-i Nur'a gerçek sahip olan kişi Mehdi (a.s.) olacak. Bu zaten bu çok büyük bir güzellik, çok hoş bir durum ve bir nimet. Ve Bediüzzaman da diyor ki; “benim asli görevim iman hakikatleri anlatıyorum, İslam’ı, Kuran’ı ama Mehdi (a.s.)’nin bir kumandanıyım, öncü bir askeriyim. Ona zemin hazırlıyorum. Allah bana bu eserleri ilham etti Mehdi (a.s.)’ye ortam hazırlamam için” diyor. Bu kadar önemli bir görevde Üstad ben Mehdi (a.s.)’nin talebesiyim, ona ortam hazırlıyorum derken, böyle mühim bir şahsı böyle mühim bir olayı örtbas etmeye kalkmak kimin haddine. Ve ne yapıyorsunuz? Yazık günah değil mi? Bu sizi kavuruyor bir kısmınızı, bir kısmınızı hasta ediyor, dimağınızı durdurur. Açın kendinizi rahat olun bir şey yok ama %99,99’u iyi niyetlidir Nur Talebelerinin. Çok çok küçük bir azınlık büyücüler var. Hipnozcu büyücüler onlar milletin kafasını böyle efsunluyor adeta kendi kafasınca ve bu konuları örtbas etmemi istiyorlar. Bu efsunun etkisinde kimse kalmasın, inşaAllah. Samimi candan iyi niyetli anlamayanlar zaten onlar benim canlarım ciğerlerim kardeşlerim. Onlara benim bir sözüm yok. Yahut iyi niyetle, samimiyetle yanlış anlatanları da tenzih ediyorum.
ALTUĞ BERKER: O söylediğiniz cümlenin Hocam başında şöyle diyor Üstad; “ve anladık ki” diyor Hocam.
ADNAN OKTAR: Ve anladık ki.
ALTUĞ BERKER: Bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin ishar ediyoruz.
ADNAN OKTAR: Bak bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin ishar ediyoruz. Görevini söylüyor Bediüzzaman. Bunu nasıl önemsiz görürsün sen? Adam diyor; fabrikanın patronunu, iş yerinin patronunu nasıl biz bilmezsek, Mehdi (a.s.)’yi bilmek durumunda da değiliz biz” diyor. İş yerinin sahibini nasıl tanımıyorsak, nasıl büyük şirketler işte Toshiba, şu bu falan şirketlerin sahibini biz biliyor muyuz? Ama ürünlerini kullanıyoruz. Niye tanıyalım ki, mecbur muyuz tanımaya, diyor. Kardeşim böyle Toshiba fabrikası ile bağlantı kurulacak gibi bir durum var mı? O ayrı bir şirket o. Sen fabrikanın sahibini tanırsın da ayrıca. Çalışırsan orada nasıl tanımazsın? Adamın resmi her yerde oluyor. Nasıl tanımıyorsun? Hatta fabrika adamın adına kuruluyor zaten. Mesela Sabancı’nın SA işareti her yerde, işaret olarak üstünde duruyor. Biz Sabancı’yı tanımıyor muyuz? Şimdi yani sahibi olarak ezberden biliyor herkes. Bilinmez diye bir konu yok. Ortada da olur, görünür de olur. Ama bu benzetme, benzetme mi? Yani bunun için Mehdi (a.s.)’yi gönderiyor Cenab-ı Allah. Bu tarz bir benzetme yapalım diye mi, gönderiyor? Yani yakışıyor mu bu? Ne gerek var bunlara? Bir de bu garip örnekleri niye yayınlarlar? Bir de beğeniyorlar da yayınlıyorlar. “Ne güzel konuştun sen maşaAllah” diyorlar. Bunu yayınlayacağına sen Kuran’a baksana, hadislere baksana, Bediüzzaman’ın eserlerine baksana. Nerede böyle bir şirket örneği var? Bu tarz bir açıklama var? Bir de bu açıklaman kurtarıyor mu? Kurtarma demeyeyim de senin mantığını, değil mi? Ortaya koymuyor yine garip bir şey olmuş oluyor, evet.
SERDAR DAYANIK: Hocam sizin bu büyücü diye tarif ettiğiniz kişiler kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım. Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor; “Onlar, kelimeleri konuldukları yerlerinden saptırırlar” buyuruyor. Ona işaret ediyor olabilir mi, o zat ve şahs-ı manevi konusunda.
ADNAN OKTAR: Kardeşim bir de tabii ki bir de akıl almayacak bir cesaretle Risale-i Nur Külliyatı’ndan kilit kelimeleri çıkartmışlar. İyi niyetle yapmışlardır, belki cahilliklerinden yaptılar. Ama yani ne gerek bunlara. Çünkü orijinalleri zaten var el yazmaları. Bak mesela bana bu konuda güç yetiremezler. Bütün el yazmalarını aldım. O devrin orijinal baskıları da var şu an elimde. Nasıl yapacaklar? Bunlar çözüm mü? Ve niye böyle bir çözüm arayışı içindeler? Bu nedir, bu kadar korkacakları konu.
OKTAR BABUNA:Bir izleyici ısrarla bir soru sormak istemiş inşaAllah. Veli Küçükbıçak. “Selamün aleyküm Hocam. Hayırlı akşamlar. Dün bir soru yazdım gönderdim size ancak Adnan Hocamıza sormadınız. Bir sorun bakalım bilgisi varsa paylaşsın ve bir daha sormak istiyorum. Hz. Mehdi (a.s.)’nin kardeşleri var mıdır? Varsa kaç tanedir? Bilginiz varsa paylaşıverin. Ve bütün İslam sitelerinde herkes telaşlı. Sevinmesi gerekirken herkes niye telaş yapıyorlar? Hocam, bana ulaşın sorularınızı sorabilirsiniz diyorsunuz bu yanınızdaki kardeşimiz soruları size iletmiyor.”
ADNAN OKTAR:Bundan sonra ileteceksin. Oku bir daha benim yiğidimin sorusunu baştan bakayım.
OKTAR BABUNA:“Selamün aleyküm Hocam.”
ADNAN OKTAR:Aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatühü.
OKTAR BABUNA: “Dün bir soru yazdım gönderdim size ancak Adnan Hocamıza sormadınız. Bir sorun bakalım bilgisi varsa paylaşsın ve bir daha sormak istiyorum. Hz. Mehdi (a.s.)’nin kardeşleri var mıdır?
ADNAN OKTAR:Tamam bu kadar yeter. “Mehdi (a.s.) kardeşi az olandır” diyor Peygamberimiz. Az olan ne demektir? Bir kişi demektir. Çünkü 3, 5, 7, 8 az anlamına gelmez. Az, şifreli. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in muhteşem üsluplarından bir tanesidir. Mesela sayı belirtmemiş ama “azdır” diyor. Az deyince insanın aklına en az gelir. En az da bir kişidir.
OKTAR BABUNA:Endenozya’da sizi çok seven bir öğretmenin ibadet eden öğrencilerinin fotoğrafları geldi, göstereyim mi Hocam? İnşaAllah.
Bu öğretmen aynı zamanda sizin daha önce karakalem resminizi yapmıştı Hocam, inşaAllah. Resimlerini çekmiş öğrencilerin.
ADNAN OKTAR:Ama hepsi biblo gibi. Öndeki imam falan ben bunları görsem acayip severim. Ne tatlı şeyler bunlar maşaAllah. MaşaAllah Melek gibiler maşaAllah. Aferin maşaAllah. İyi güzel.
Emirül müminun Hz. Ali keremullahı vecheden nakledilmiştir. Bak, Hz. Ali dedem keremullahı veche ne diyor? “Kapalı bir sandık içinde olsam dahi” diyor. Hani var ya bazı insanlar; gücüm yok ailem benim dışarı çıkartmıyor. Babam baskı yapıyor. Dedem baskı yapıyor. İşte sülalem baskı yapıyor” diyor, değil mi? Hz. Ali bütün bahaneleri kapatacak bir açıklama söylüyor. Bak diyor ki “Kapalı bir sandık içinde olsam dahi”, kilitli kapalı sandık. “Mehdi (a.s.)’ye katılmak için (Mehdi cemaatine katılmak için) kilidini kırar çıkarım” diyor. Neyse onun kilidi, neyse engel, ben onu kırarım arkadaş değil mi? Hz. Ali de böyle. “Kilidini kırar çıkarım” diyor.“Çünkü orada Allah’ın halifesi Mehdi vardır” diyor Hz. Ali. 171. sayfa Kıyamet Alametleri Berzenci’nin eserinden, inşaAllah. İşte “okuldan baskı var” diyor, “arkadaşlarımdan baskı var.” Kardeşim baskı yoksa nasıl imtihan olacak, değil mi? Bir de sırtından itelim bari. Tabii ki baskı olacak, tabii ki zincirlerin olacak. Zincirini kırmıyorsan sen nesin o zaman? Engel yoksa neyi yapmış oluyorsun sen? Hatta diyor Peygamber Efendimiz (s.a.v.) karda, kar yağmış. Kar tipi. Adamın da feri kalmamış. Yere düşmüş. Açlıktan, perişanlıktan, soğuktan yere düşmüş yüzüstü. “Karda sürünerek, apallayarak böyle eliyle sürünerek, kendini çekerek dahi olsa, Mehdi (a.s.)’ye katılın” diyor. Hiçbir bahane yok, demektir. Hangi vicdan insanı tutabilir Mehdi (a.s.)’yi gördüğünde? Hissettiğinde, anladığında.
OKTAR BABUNA:Tutulamaz Hocam maşaAllah. Elhamdülillah.
ADNAN OKTAR: İşte bak o kilitli sandık, insanları düşündürsün. Demek ki insanlar, Mehdi (a.s.)’ye karşı kilitli sandıklar oluşturacaklar. Sandıkçılar oluşacak demek ki. Büyücüler oluşacak. Ve Mehdi (a.s.)’ye karşı içlerinde bir öfke, bir hasetlik, bir kin olacak. O sandıklarıyla Müslümanları zaptetmeye çalışacaklar. Mehdi (a.s.)’ye gitmesin, Mehdi (a.s.)’ye yardım etmesinler, ittihad-ı İslam olmasın diye müslümanları kavurmaya kalkacaklar. Fakat buna rağmen koçyiğitler, aslanlar o kilitleri kırıp Mehdi (a.s.)’nin o anlı şanlı topluluğuna katılıyorlar.
Şimdi aklıma Şeyh Nazım Hocamız geldi. Kardeşim bak gücü olan imkanı olan, o mübareği dünyada bir kere görmesi şart, ben söyleyeyim. Dünyanın en şahane insanı şu anda benim gördüğüm. Bu kadar derinliği, bu kadar güzelliği olan bir insan ben yaşayan insanların içinde görmedim. Bu kadar akıllı, bu kadar zeki çok mübarek bir insandır çok. Ama tabii gidip rahatsız etmek, uzun uzun şey yapmak değil. Bir kere şöyle göz göze gelsinler. Bir kere kısaca bir konuşsunlar yeter. Mesela gidiyorlar ben görüyorum. Şifa için işte Hocam “bana dua et, işte evleneceğim. ” Kardeşim o mübarek insan. Tabii bunlar da güzel tamam Allah razı olsun ama. O mübarek insan sizin manevi olarak derinden istifade edeceğiniz bir insan. Değil mi? Feyzinden, bereketinden, nurundan istifade edeceğiniz bir insan. Bir kısım kardeşlerimiz için söylüyorum. İşte kolum ağrıyor onun için gidiyor. Kardeşim tamam kolun ağrıyorsa git dua al, hakikaten de şifa oluyor maşaAllah. Hz. İsa (a.s.)’nın bir tecellisi var onda da maşaAllah. Peygamberimiz (s.a.v.)’de de vardır. Sahabelerde de vardır bu. Allah’ın onlara bir lütfudur. Mesh eder hakikaten şifa bulur. Bazı hastalıklara da hakikaten faydalı oluyor. Allah’ın hikmeti. Fakat Hocamızı fazla yormasınlar inşaAllah. Biz bunu istiyoruz inşaAllah. Ama çok çok sevilecek bir insan. Berker’im anlat bir şeyler.
ALTUĞ BERKER: Estağfurullah Hocam. “Türk Diyanet Vakfı yayınlarında şöyle diyor Hocam. “Ehl-i sünnet mezhepleri Hz. İsa (a.s.)’nın yeryüzüne kıyamete yakın bir dönemde geri geleceğine, deccalin çıkışından sonra yeryüzüne ineceğine, deccali öldüreceğine, domuzları öldüreceğine. Namaz kılarken Kabe’ye yöneleceğine ittifak etmişlerdir” diyor.
ADNAN OKTAR:Bitti. Ehl-i sünnetin inancı bu. Caferiliğin aynısı, Şiiliğin aynısı, aynı inançtadır. Vehabilik aynı inançtadır. Edip Yüksel karşıymış. Tamam olabilir. Sayın karşı olanları başka? Abdülaziz Bayındır karşı.
OKTAR BABUNA: Osman Ünlü.
ADNAN OKTAR:Kim o?
OKTAR BABUNA:Bu geçen gün hani TGRT’de konuşan.
ADNAN OKTAR:Yok, o Hoca gelecek diyor da o bin yıl daha ilave ediyor. İnşaAllah Hocamız. Başka o Vatan’ın meşhur Hocası neydi?
OKTAR BABUNA:Süleyman Ateş.
ADNAN OKTAR:Süleyman Ateş. Değil mi? Zekeriya Beyaz. Yeter bu kadar. Böyle bir ekip, inşaAllah, değişik değişik düşüncelere sahip ekipler. Bunlar ortak olarak “Mehdi (a.s.) yok, gelmeyecek” diyorlar. Şimdi neye benziyor biliyor musun? Denizin kenarında deniz dalgaları vuruyor, “deniz yok” diyor. Dalga kafasına kafasına geliyor böyle, ıslanıyor, elinden, yüzünden deniz suyu akıyor, yine “deniz yok” diyor. Ama millet denizin içinde yüzüyor. Değil mi? Onlar da denizin kenarında “deniz yok” diyorlar. Kardeşim Kuran’da başından sonuna kadar Mehdiyet anlatılır. Deccaliyete karşı da dikkat çekilir. Nereye baksan görürsün Kuran’da inşaAllah. Buhari, Müslim, Tirmizi, İbn-i Mace, Süneni Nesei, Süneni Davud, bütün sahih hadis kitaplarının hepsinde. Ehl-i sünnet ulemasının bütün eserlerinde, binlerce eserde Mehdi (a.s.) haktır. Hz. İsa (a.s.)’ın inişi haktır. Dört mezhep ittifak halindedir. Dört mezhep imamı, ayrıca bütün Şii uleması, bütün Alevi uleması, bütün Bektaşi uleması ki onlar da canlarımız ciğerlerimizdir bizim. Vahhabiler hepsi ittifak halindedir. Mesela bir buçuk milyar mı Müslümanların sayısı?
OKTAR BABUNA:Evet Hocam.
ADNAN OKTAR:Bir buçuk milyar, bir buçuk milyarın içerisinde yüz iki yüz kişi de karşı olsun. Edip Yüksel başta olmak üzere. Efendim işte bazı Diyanet’in Hocaları, bazı kişiler de karşı oluyorlar. Normal. Tamamen hiç, Allah’ı inkar edenler de var insanlardan. O da normal yani bunda şaşıracak bir şey yok. Yalnız şimdi o Taraf Gazetesi, bize bir cevap hakkı vermesi gerekir. O zaman yani kimden taraf acaba diye düşünürüz, olmaz. Yani çünkü hakikaten samimi üslupları var, samimi düşünceleri var ama solcu bir gazete gördüğüm kadarıyla, evet. Yani Darwinist, materyalist ama saygı duyuyorum. Çünkü samimi görüyorum. Samimi bir şey ama yanlış, hatalı, çok çok hatalı yönleri var. Yalnız böyle şeylere oturup tabii işte falanca Hoca bunu demiş, bunları toptan ele almak lazım. Malum topluluktan bir zat böyle bir şeyler yazmış diyeceksin. Çünkü bunlar bir topluluk zaten, aynı toptan böyle bando gibi düzgün adım yürüyor bu kişiler zaten inşaAllah. Birbirinin aynı şeyleri söylüyorlar zaten farklı bir şey söylemiyor ama hepsinin sorunu genel kültür eksikliği, yani müthiş bir genel kültür açıkları var. Edip Yüksel’in de bir parça görgüsü eksiktir, yani görgü yönünden bilgisi eksiktir bir parça. Onu kendisi de söylüyor zaten samimi olarak açıklıyor, inşaAllah.
Serdar Örs. “Selamün aleyküm saygı değer Hocam. Biliyorum bu mesaj da okunmayacak”. Allah Allah, Oktar siz bir şey yapıyorsunuz. Bu nasıl oluyor, bu çocuklar bunları diyorlar? Okumaz olur muyuz, okuruz. “Bu mesajı alınca yine de sormak istiyorum, inşaAllah okunur. Levhi Mahfuz hakkında sormak istiyorum. Hocam bu konuda mailler gelmeye başladı. Biraz ürkütücü bir üslup var, bilginiz var mıdır? Saygılar”. Ne maili, ne ürkütücüsü? Biliyor musun sen?
ALTUĞ BERKER:Yok Hocam.
ADNAN OKTAR:Nereye geliyor bu mail?
OKTAR BABUNA:Ben de bilmiyorum Hocam.
ADNAN OKTAR:Bu Serdar kardeş Serdar Örs, koçyiğit, aslan, bunun ne. Bir kere sen delikanlısın ne ürkeceksin yani, bunların alayı sekizer sekizer gelsinler, sekizer milyonar gelsinler yani. Ne ürkeceksin. Şöyle hafiften bir rüzgar estiririz uçarlar, öyle bir konu olmaz. İlmen, fikren karşımda hiç kimse duramaz Allah’ın izniyle. En krallarını, en baba adamlarını getirsinler toz duman ederim. Hepsi araziler, karşıma çıkamazlar.
OKTAR BABUNA:Bugüne kadar hep ettiniz Hocam, kimse kalmadı ortada maşaAllah.
ADNAN OKTAR:Bilgiyle, ilimle, kültürle, sanatla, sevgiyle, şefkatle en azgın düşünceleri, en büyük kaleleri yerle bir ederiz. Esintimiz yeter esintimiz, nefesimiz, adımız yetiyor yani inşaAllah.
OKTAR BABUNA:Adınızı söyleyince, dünyanın en ünlü evrimcisi baygınlık geçirmişti Roma’da Hocam.
ADNAN OKTAR:Bembeyaz oldu değil mi, kulaklarına kadar?
OKTAR BABUNA:Kaçtı kürsüden böyle.
ADNAN OKTAR:Tansiyonuna baksaydık orada inşaAllah.
OKTAR BABUNA: Daha adınızı söyleyince Hocam, elhamdülillah.
ADNAN OKTAR:Doktor adamsın, insan bir tansiyonuna bakar.
“Levhi Mahfuz konusunda bilgi almak istiyorum”, şimdi bana bunu bir açıklasınlar. Levhi Mahfuz açıklayayım tamam da “mailler gelmeye başladı, biraz ürkütücü” ne demek? Onları da bize bir açıklasın. Onu açıklarsa bu konuyu da açıklayacağım inşaAllah. Kader, kader Levhi Mafhuz, yani insanların olmuş olacak her şeyi Cenab-ı Allah Levhi Mahfuz’da onu yazmıştır. Levhi Mahfuz nedir? Bakın şimdi bir daha anlatıyorum. Demin de anlattım, çocuklar vardı, onlara anlatıyordum. Sesi duyduk mu? (Bardağa vurma sesi)
OKTAR BABUNA: Evet.
ADNAN OKTAR:Şimdi bir daha. (Tekrar bardağa vurma sesi) İkisini birbiriyle kıyaslayın. Arada bir boşluk var değil mi?
OKTAR BABUNA:Evet.
ADNAN OKTAR:Bu inanç oldu kafamızda, inanç. Zaman, bizim kafamızda oluşturduğumuz, Allah’ın bizim kafamızda oluşturduğu bir inancın adıdır. Allah Katında, dikkat edin zaman ve mekan yoktur. Zaman ve mekan bizim içindir, insanlar içindir. Dolayısıyla zamanın ve mekanın olmadığı yerde her şeyin olup bitmesi için dikkat edin sonsuz kısa zaman vardır, sonsuz kısa zaman. Sonsuz kısa zamanın adına “an” denir. Sonsuz kısa zaman, an içerisinde Cenab-ı Allah bütün bu yaşananları, sonsuza kadar yaşananları hepsini bitirmiştir. Bunun adına “Levhi Mahfuz” denir. Tamam. Yalnız ürkütücü dediği nedir? Onu anlatsın bize Serdar kardeş.
Efendim, Ufuk Özsaran; “Hocam selamün aleyküm. Bugün yürürken yerde 50 TL buldum. Aldım, yalnız hiçbir şey yapmadım. Ne yapacağımı bilmiyorum Hocam, yardımcı olur musunuz? Harcasam haram olur mu? Ne yapsam bu parayı? Saygılar”. Aferin Ufuk’a Özsaran. Hakikaten zor bir durum değil mi? Şimdi bilemez. Şöyle yapsın, bulunabilecek gibi bir şeyse, caddede bulunmaz o tabii o yani ama dar bir alandaysa bulunabilir. Mesela birisinin evinin önündeyse kısa bir soruşturmayla bulabiliriz. Çünkü ev sahiplerine aittir ama çok genele ait bir yer, mesela bir ana caddede, bir şeyde çok zor. En fazla şöyle olabilir, oradaki dükkan sahibi falan bir kişi varsa, burada para arayan olursa bir telefon verir, “bana haber verin” der. Bir veya birkaç gün beklenebilir, bir iki gün beklenebilir. Çünkü çok kolay, adam miktarını söylemeyecek ama miktarını söylerse oyun oynayabilirler bazı kişiler. Olmaz öyle, çünkü “benim param vardı, burada düşürdüm” der. Miktarını söylemeyecek. Adam hakikaten gelip ararsa gelir ona söyler. O zaman o da soracak; “ne kadardı” kardeşim diyecek. 50 TL derse “tamam gel al paranı” der. Ama olmuyorsa, kırk sekiz saat, yirmi dört saat bekledikten sonra onun adına bir hayır yapsın, bir fakire versin ama bir gün sahibi çıkarsa çıkarır cebinden verir, ne var. Yani ben öyle biliyorum. Vicdanen öyle, şu an öyle düşündüm.
İsmail Kayıkçı; “Selamün aleyküm Hocam. Sizi her akşam izliyorum. Sağolun”, Allah hepimizi sağ yapsın inşaAllah ve hayırlı uzun ömür versin. “Sayenizde, vesile olmanızla bilmediğimiz şeyleri öğrendik”. Vesile olmanızla. Sayenizde demeyecek. Değil mi? Vesile olmanızla. “Bilmediğimiz şeyleri öğrendik. Hocam ben çok rahatsızım, doktorlara gidiyorum ama çare bulamıyorlar.” Hastalığını söylememişsin, olmaz İsmail kardeş. Rahatsızlığını söyle, belki kolay bir şeydir yardımcı oluruz. “Sizin duanıza çok ihtiyacım var.” Allah şifa versin, bütün hastalık sahibi müminlere Allah sağlık, sıhhat versin. Bütün mümin kardeşlerimize, hepimize. “Sizin hakkınızda hüsn-ü zan sahibiyim” diyor. Bir insan sevdiğinin evliya olabileceğini, veli olabileceğini düşünebilir, Cennetlik olmasını umar. “Umarım” der. Ummak olabilir, hüsn-ü zan, umarsın. Ben de kardeşlerimi umuyorum. İnşaAllah Cennete giderler. İnşaAllah veli olurlar. İnşaAllah Mehdi (a.s.) olurlar. “Allah’a dua ettim, Mehdi (a.s.)’ı rüyamda göster, dedim. Sizi beyaz elbiseler içinde rüyamda Mehdi (a.s.) olarak gördüm” diyor. Bak bu olmaz. Geçen günler anlattığımız konu. Hiçbir şekilde delil olmaz, hiçbir şekilde. Bak bununla çok büyük hata yaparlar. Başka Hocaefendiler için de, başka kişiler için de. Kardeşim, nereden, böyle şey olur mu? Peygamberimiz (s.a.v.), Mehdi (a.s.)’yi açıklarken neresinde rüyada görürseniz anlarsınız demiş? Olur mu öyle şey? Mehdi (a.s.)’nin eşgali niçin verilmiş? Dış görünümü niye verilmiş? Nerede yaşayacağı, ne zaman çıkacağı niye verilmiş? Biz Mehdi (a.s.)’yi nasıl anlarız? İslam ahlakı dünyaya hakim olur, küfür yerle bir olur. İsa Mesih (a.s.), o güzeller güzeli, Allah’ın Katından nüzul eder, Hıristiyanlarla Müslümanlar birleşir. Bir de bakarız ki Hz. İsa (a.s.)’nin yanında, Müslümanların başında nurani, sevecen, kalender, hoş bir insan var. Hoş mu hoş. “Kim bu insan?” deriz. “Bütün Müslümanların lideri” derler, “Hıristiyanların aleminin de”. Çünkü Hıristiyanlarla Müslümanların, hepsinin imamı ve lideri. Allah-u alem Ahir zamanda kastedilen Mehdi (a.s.) herhalde bu diyeceğiz Allah-u alem. Çok benziyor diyeceğiz. Bak alametleri de benziyor diyeceğiz. Saçı, sakalı, kaşı, gözü, boyu, posu benziyor, olay da benziyor, her yönüyle benziyor, inşaAllah odur diyeceğiz. Onun dışında rüya, şu, bu, bunları bıraksınlar. Ben de diğer insanlar da Allah’ın herhangi bir kuluyuz, Allah’ın aciz kullarıyız, fani kullarıyız. Sakın ha, öyle o şekilde olmaz. Bu konunun usulünü söyledim bak, bir Hocaefendi var geçen günler anlattım. Mazlum yazık, Allah affetsin. Cezbe halindeyken belli ki televizyona çıkıp da söylüyor, kendisinin Mehdi (a.s.) olduğunu açıklıyor. Zaten açıkça yazmış da Mehdi (a.s.)’yim diye. Dua edilir böyle şeyde. Ya Rabbi dersin; “inşaAllah sulükün den çıkar, o cezbe halinden çıkar, makul bir üsluba geçer” dersin. Gidip ona inanmak, rüyamda gördüm demek.. Kardeşim sen birisini aklına koyarsan, ona teksif olursan onu görürsün. Hatta yiyecek, içecek de bile bir insan kafasını pilava, hindiye takıyor. Akşam rüyasında pilav, hindi görüyor. İllaki kafanı o işe takarsan aklında onu görürsün. Çünkü yönlendirmiş oluyorsun, sen kendini. Ve rüya ile de hiçbir şekilde amel edilmez. Olur mu öyle şey? Ve sen adama, rüyanda görüp Mehdilik iddia ediyorsun ve harama giriyorsun arkasından. Rüyada haram bir hüküm çıkar mı? “Mehdi (a.s.)’sin” dediğinde, ne demektir o? “Sen günahsızsın, arkadaşım” diyorsun. “Sen Cennetliksin, ama ben imtihan oluyorum. Benim Cennete, Cehenneme gideceğim belli değil. Ama seninki netleşmiş, sen Cennete gideceksin” diyor. Bu haramdır, bunu dediği an insan küfre girer. Ama hüsnü-zan edebilirsin. “İnşaAllah Mehdisindir, umuyorum” dersin. “Allah, Mehdi (a.s) etsin. Rüyamda Mehdi (a.s.) olarak gördüm, evliya olarak gördüm” dersin. Hz. Ali ile Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile sohbet ederken görebilir. Bunlar güzel şeyler. Ama onun evliya olduğunu göstermez o. Cennete gideceğini göstermez. Gönül açar bu bir güzelliktir, bir işarettir, bir hayırdır. Ama bundan netice çıkmaz. Böyle fıkhi bir hüküm çıkmaz. Yani böyle bir şeyin olması için Kuran ayeti gerekir. Mesela Cenab-ı Allah der, falanca kişi masumdur. Mesela diyor ki Cenab-ı Allah, Hz. İsa (a.s.)’ya garanti veriyor Cenab-ı Allah, “cennete gidecek” diyor. Bitti. Biz Hz. İsa (a.s.) Cennetliktir dediğimizde günaha girmeyiz doğru söylüyoruz, ayet var. Ama rüyamda gördüm falanca kişi Cennetlik. Küfre gidersin. Senin rüyan vahiy mi kardeşim. Vahiy hükmünde mi? O zaman peygamber olmadığına göre, Kitaplı peygamber olmadığına göre sen nasıl böyle rüyanın vahiy hükmünde olan bir konuda iddia sahibi oluyorsun. Ben rüya gördüm diyorsun sen, vahiy aldım anlamına gelir. Peygamberlik iddia etmiş oluyor. Rüyasıyla peygamberlik ilan etmiş oluyor. Çünkü rüyasında vahiy geldiğini iddia ediyor. Vahiyle bir insanın günahsız olduğunu iddia edip Cennete gideceğini söylüyor. Bu haram değil mi? Haram, onun için sakın böyle hatalı bir tavra kimse girmesin. Bu çok sarih ve açıktır. 5 yaşında bir çocuk olsa da görür. Değil mi?
Sakın kardeşlerimiz küfürden korkmasınlar. Darwinizmden, materyalizmden korkmasınlar, ateizmden korkmasınlar. Böyle dev bir kaplan düşünsünler. Bengal kaplanı, değil mi? Bir de küçük porsuk, ufak bir porsuk böyle ama zor, rahatsız, cildinde rahatsızlıkları olan, zor gidiyor falan yolunda zor gidiyor, yürüyemiyor. Küfür öyle bir şeydir. Müslümanlar da aslandır. Dolayısıyla ben de aslanım. Bakın tek pençede 30 takla attırırım. Korkacak hiçbir şey yok. Pençemiz ilim pençesi. Fen pençesi, değil mi? Kültürle, sanatla, sevgiyle böyle havada hoplatırız, havada. Rüzgar gibi uçar hani. Ürkütücü-mürkütücü laflarına gerek yok. Ürkütücü filmlerde olur. Onları da ben hep gülerek seyrediyorum. Ama tavsiye etmem tabii. Berker’im anlat.
ALTUĞ BERKER:Estağfurullah Hocam. Bilmiyorum bahsetmiş miydiniz, Ertuğrul Özkök bir yazı yazmış. Arınmak istiyormuş galiba. “En büyük cinayeti işleyeceğim”, başlıklı bir yazı yazmış.
ADNAN OKTAR:Anlat oku.
ALTUĞ BERKER: Nefsini temizlemek istiyormuş Hocam. “Egomu öldürmek ondan kurtulmak için” onu kastediyor Hocam.
ADNAN OKTAR:Ne diyor? Oku bakayım ben anlayayım.
OKTAR BABUNA: “O Allah'ın belası egom” diyor yazının ilerleyen bölümlerinde. “Snobe ettiren, küçümseyen, küstürten, kafa tuturan, zıtlaştıran, keskinleştiren, meydan okutan.”
ADNAN OKTAR:Ego deyince Elektrik Gaz Otobüs gibi oldu. Enaniyet desin enaniyet. Yanlış anlaşılır ego.
OKTAR BABUNA: “Hep yalnızlığa mahkûm eden, kafama akıl almaz megalo idealar sokan, elinin tersiyle ittiren, “Ben” diye kendi kendine konuşturan, o Allah’sız ego'dan kurtulmak istiyorum. Beni zebraya çeviren o kalın siyah çizgileri derimden silmek, daha da beyazlaşmak, kimsesizlikten kurtulmak istiyorum” demiş Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:MaşaAllah. Ertuğrul Özkök. Allah Allah maşaAllah çok güzel. Çok çok güzel maşaAllah.
OKTAR BABUNA:Siz vesile oluyorsunuz Hocam buradan.
ADNAN OKTAR:Elhamdülillah, demek ki kalbine bir inşirah, bir ferahlık gelmiş. Çok güzel maşaAllah. İnşaAllah bu yolda devam eder böyle. Kendini arındırır düzeltir. Eksikliğini giderir. Ertuğrul Hocamla bir gün görüşelim sohbet edelim. İftarımıza gelsin. Bir şeyler yapalım. Madem böyle güzel gelişmeler var, konuşalım, inşaAllah.
Kardeşim biz, fikriyle alıp-veremediğimiz oluyor. Düzelmesini iyi olmasını istiyoruz. Yoksa bizim şahsına ne alıp veremediğim var. Ben herkesi severim, şefkat duyarım şahıs olarak değil mi? Bütün Müslümanlar böyledir zaten. Bir tek ben değil. Benim şahsıma ait özel bir durum değil. Her Müslüman bu şekilde değerlendirir. Şahsına karşı bir şey yok. Onun yanlış olan fikrine, yanlış olan inancına buğzeder. Onu düzeltmek için gayret eder. Konu budur.
ALTUĞ BERKER:Siz sorsun demiştiniz yazıyla. Herhalde öğrenmek istiyor sizden.
ADNAN OKTAR:İşte bir şekilde sohbet edelim. Bir yerde konuşalım.
OKTAR BABUNA:Hz. Mehdi (a.s.)’nin bu yüzyılda geleceğini söyleyen İslam alimleriyle ilgili bir sunum var Hocam. Gösterelim mi?
ADNAN OKTAR:Tamam.
OKTAR BABUNA:İnşaAllah. “Hz. Mehdi (a.s.)’nın bu yüzyılda geleceğini söyleyen büyük İslam alimleri”. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri. Diyor ki inşaAllah; “İstikbal-i Dünyeviyede (dünyanın geleceğinde) 1400 sene sonra gelecek bir hakikati, asırlarında karib (yakın) zannetmişler.” (Sözler, s.318)’de Hocam inşaAllah. Burada 1400 senesini söylüyor. Hicri 1400, 1980’leri söylüyor Hocam inşaAllah. “Ta 1371 senesinden sonraki alem-i İslam’ın mukadderatına (kaderine) nazar eden (göz atan) Hutbe-i Şamiye’deki hakikatler. Evet şimdi olmasa da 30-40 sene sonra fen ve hakiki marifet (müspet ilimler ve sanat, ilim ve fenlerle öğrenilen bilgi) ve medeniyetin mehasını (medeniyetin iyiliklerini).
ADNAN OKTAR:Bak ne diyor Bediüzzaman. Sanat, ilim ve fen. Bizim silahlarımız ne? Sanat, ilim ve fen. Değil mi? Medeniyetin iyilikleri modern dünyanın güzellikleri ve “o üç kuvveti tam teçhiz edip” Mehdi (a.s.)’ye ait bir özellik olarak bunu anlatıyor Bediüzzaman. “Üç kuvveti tam teçhiz edip” yarım değil tam teçhiz edip “cihazatını verip” yani aletini edavatını her şeyini düzenleyip, mesela bilgisayarsa bilgisayar, uyduysa uydu her türlü ne ise cihazatını verip o dokuz manileri mağlup edip dağıtmak için hakikati araştırma meylini insaf ve muhabbet-i insaniyeyi” insanı seveni, insan sevgisiyle içi coşmuş olanı “o dokuz düşman taifesine” Darwinist, materyalist, ateist ne varsa “cephesine göndermiş” İstanbul yani “inşaAllah yarım asır sonra onları darmadağın edecek.” Ne kadar oluyor, 71, 81,91, 2001, 2011.
OKTAR BABUNA:71’de fecr-i sadık (tan yerinin ağarması, güneş doğmadan önceki kızıllık, sabah vakti) başladı veya başlayacak. Eğer bu fecr-i kazib (sabaha karşı ufukta yayılmaya başlayan birinci kızıllık) de olsa, otuz kırk sene sonra fecr-i sadık (fecr-i kazibden sonra yayılmaya başlayan ikinci aydınlanma) çıkacak. 1981 ve 1991.
ADNAN OKTAR: Güneş doğacak diyor. Değil mi?Güneş ne? Mehdi (a.s.).
OKTAR BABUNA:1981 ve 1991 veriyor, inşaAllah Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Berker’im bir şey söyle.
ALTUĞ BERKER:Şeyh Nazım Hazretlerini gösteriyordu Oktar Hocam. Mehdi (a.s.)’nin çıkışıyla ilgili.
ADNAN OKTAR:Tamam bakalım.
OKTAR BABUNA:Sadece ilgili kısmı okuyayım mı Hocam inşaAllah. “Hz. Mehdi (a.s.) iki bininci yıllarda hazır olsun ve Hz. İsa (a.s.) yirmi birinci asrın içinde gökyüzünden inip yeryüzünde hazır eylesin. İnancımız budur şimdi. Asrın yarısından fazlası bu suretle Hz. İsa ve Hz. Mehdi’nin mevcudiyetiyle şeref kazanacak.” 2000’li yıllara Hz. Mehdi (a.s.)’ye veriyor inşaAllah. “21. asrın içinde de Hz. İsa (a.s.) gelecek diyor ve 50 seneden fazla da kalacaklar” diyor inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Yani “2000 yılından önce 1999’larda, 1998’lerde, 1980’lerde Mehdi (a.s.) olacak” diyor. Ama “2001, 2002’den itibaren de Hz. Mesih devreye girecek” diyor. “Hz. Mesih nüzul edecek ve asrın yarısından fazlası bu suretle Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Mehdi (a.s.)’nin mevcudiyetiyle şeref kazanacak”, yani şimdi 2010’lar, 2020’ler, 2030’lar, 2040’lar, 2050’ler, 2060’lar, 2070’ler anlamında olduğunu anlıyoruz inşaAllah.
Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...Güncel Yorumlar
Devamı ...
Kuran Tefsiri
Devamı ...
Makaleler
Devamı ...