SUNUCU:İyi akşamlar sayın izleyicilerimiz ve dinleyicilerimiz. Bu akşam HarunYahya.Tv, Mavi Karadeniz Radyo, Çay TV, Güneydoğu Olay TV, Adana Ceyhan CRT TV ve Radyo, Ankara Beypazarı ve Seyran TV, Mardin Kanal 47, Sakarya Kanal 54’den canlı olarak yayınlanan “Adnan Oktar’la Gece Sohbetleri” programında yine sizlerle birlikteyiz. Birbirinden önemli konuların yer alacağı programımıza bilmediğiniz, merak ettiğiniz konulardaki sorularınızla siz de e-maillerinizle katılabilirsiniz. Nasıl başlamak istersiniz?
ADNAN OKTAR: Efendim siz de hoş geldiniz. Hocam anlat.
OKTAR BABUNA: Estağfurullah Hocam ne haddime inşaAllah. Dünyada çok büyük olaylar oluyor Hocam. Büyük yağışlar, milyonlarca insanı evsiz bırakan büyük yangınlar.
ADNAN OKTAR: Bu aralar yoğunlaştı değil mi?
OKTAR BABUNA: Evet Hocam. Bir örnek verelim inşaAllah. Mesela Pakistan’da büyük bir sel baskını var. 13 milyon kişiyi evsiz bırakan. Milyonlarca insanı, bakın şehirlerde çok büyük tahribat meydana gelmiş. Asya’da diyorlar yüzyılın en büyük sel felaketi. Çin’de de aynı şekilde büyük bir sel felaketi olarak devam ediyor. Hindistan’da evsiz kalan insanlar. Şehirlerin durumları gözüküyor. Bütün şehri su basmış görüldüğü gibi. Evler yıkılmış yine aynı şekilde görüldüğü gibi ve 13 milyon insanı etkileyen büyük bir felaket.
ADNAN OKTAR: Pakistan’da?
OKTAR BABUNA: Evet Hocam Pakistan’da. Bu da şehirdeki görüntüleri inşaAllah. Evet insanlar ancak damlara çıkarak böyle korunmaya çalışıyorlar. Evet bu bir tanesiydi. Ayrıca Rusya’da büyük bir devam eden yangın var. Onu da gösterelim. Hava sıcaklıkları çok artmıştı Moskova’da. Bütün şehri duman kaplamış. Hatta insanlar maskeyle dolaşıyorlar bu dumandan, karbonmonoksitten korunmak için. Gösteriyor orman yangınlarını. Çok büyük bir zarar ve tahribat meydana getirmiş. İnsanların durumları. Etkilenmemek için karbonmonoksitten maskeler takıyorlar, elleriyle yüzlerini kapamışlar. Görüyorsunuz orman yangınları. Kontrol altına alınmaya çalışılıyor ama çok. Evet siz daha iyi bilirsiniz Hocam, artan çok büyük doğa olayları var dünya çapında. Buğdayda bir kıtlık olması söz konusu. Rusya tahıl ambarı, dünyanın buğday ambarı, orada bir kıtlık meydana gelmiş. Dünyanın diğer ülkelerinde de buğdayda bir kıtlık bekleniyor yine aynı şekilde. Bu arada Burma ile ilgili bir haberimiz vardı Hocam inşaAllah. Burma’da mülteci. Burma’dan kaçan bazı Müslüman insanlar Tayland’a sığınmışlar. Tayland’da 150.000 kadar bu şekilde mülteci var. 1988 yılındaki başa gelen askeri cuntanın zulmünden kaçan bu insanlar, Tayland’a sığınıyorlar. 150.000 kadar mülteci çok zor şartlarda yaşıyor Tayland’da. Fakat Tayland’da şu anki seçimleri bahane ederek, seçimlerden sonra mülteci kampında kalan 150.000 insanı geri göndermeyi planlıyormuş. Bu seçimleri bahane ediyor. Halbuki Burma’daki askeri cuntanın öyle herhangi bir partiyi seçtirmek gibi bir şeyi yok. Sadece kendi istediği partiyi seçtiriyor. Seçimin sonucu ne olursa olsun, mutlaka onların istediği parti iktidara gelebiliyor. Dolayısıyla bu kişilerin Burma’ya dönmeleri onların felakete atılmaları anlamına geliyor. Buradaki bazı mülteciler ve çocukları görüyorsunuz. Evet o mülteci kamplarındaki çocuklar ve durumları, çok zor şartlarda yaşıyorlar. Bunların bir kısmı Müslüman. Fakat geri gönderildikleri takdirde, askeri cuntada çok zorlu bir zulüm yapan bir idare. Seçimleri bahane ediyorlar ama seçimlerde de herhangi onların istediği dışında da bir partinin gelmesi söz konusu değilmiş Hocam inşaAllah. Tayland da bu zor şartlarda yaşayan mültecilerin geri göndermeyi planlıyormuş seçimlerden sonra.
ADNAN OKTAR: Peki gönderilmesinin mahsuru ne?
OKTAR BABUNA: Askeri cunta var orada Hocam, zorba bir rejim. Onların zulmünden kaçmışlar zaten, Tayland’a sığınmışlar bu çocuklar, aileler. Ama yaşadıkları hayat da, Tayland’daki hayat da çok zor durumda olduklarını gösteriyor. Kamptaki bazı görüntüler. Tayland’da yaşadıkları şartlar da çok zor şartlar.
ADNAN OKTAR: Hepsini geri mi göndermek istiyorlarmış?
OKTAR BABUNA: Evet Hocam, 150.000 mülteciyi seçimleri bahane ederek.
ADNAN OKTAR: Cuntanın özelliği nedir?
OKTAR BABUNA: Askeri bir cunta Hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Biraz detay ver.
OKTAR BABUNA: Zorba bir rejim bildiğim kadarıyla. Burmalı Müslümanlara ve diğer insanlara karşı zulüm yapan bir idare.
ADNAN OKTAR: Şimdi o zaman bunu bir araştıralım.
OKTAR BABUNA: Evet inşaAllah Hocam.
ADNAN OKTAR: Bunların burada bir büyükelçiliği var mı Tayland’ın?
OKTAR BABUNA: Bakalım Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Onlara bakın. Bu olay nedir, onu bir soruşturalım. Orada eğer bunlara hakikaten bir zulüm düşünüyorlarsa, bu çok büyük rezalet. Ona geniş çapta tedbir alalım.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah Hocam.
ADNAN OKTAR: Avrupa’daki, Amerika’daki hatta Rusya’daki siyasi oluşumlara, hükümetlere yazı yazalım, dikkat çekelim. İnşaAllah. Berker’im anlat.
ALTUĞ BERKER: Estağfurullah Hocam.NTV televizyonu evrim yayınlarına devam ediyor Hocam, dün de bahsetmiştiniz. Evrimle hiç alakası olmayan varyasyon gibi konuları hep bahane ederek evrim varmış gibi anlatıyor. Sizin izahlarınız yoğunlaştıkça onlar da...
ADNAN OKTAR: O olay nedir, varyasyon diyorsun?
OKTAR BABUNA: Bu genetik Hocam, aynı genetik bilginin, muhtelif kombinasyonlarından bir türün içerisinde değişik türler, cinsler ortaya çıkıyor. Mesela küçük köpek büyük köpek gibi. Siz daha iyi bilirsiniz inşaAllah. Bunun evrimle hiç alakası yok. Buna mikro evrim adını vererek, mesela bir doğal şartlarını daha iyi uyum sağlayan bir şey varyasyonla olabiliyor, aynı genin değişik kombinasyonlarıyla, zaten var olan. Yeni genetik bilgi dolayısıyla bir değişiklik yok. Bunlar da bunu güya evrime delil göstermeye kalkıyorlar. Hiç alakası olmadığı halde.
ADNAN OKTAR: Özellikle NTV mi bu konuyla ilgileniyor?
ALTUĞ BERKER: Evet özellikle NTV Hocam.
ADNAN OKTAR: TRT’de devam ediyor mu böyle bir şey?
ALTUĞ BERKER: Durdurdu Hocam siz söyledikten sonra.
ADNAN OKTAR: Evet durdurdu.
OKTAR BABUNA: Siz söyledikten sonra, bir yayın vardı onu durdurdular.
ADNAN OKTAR: Geçen gün bir yayın vardı?
OKTAR BABUNA: Bir kıpırdanma oldu evet, o program yayınlandı mı bilmiyorum.
ADNAN OKTAR: Siz de NTV’yi birebir takibe alın. Her söylediğine cevap verin akşamları.
OKTAR BABUNA: Evet Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: NTV’nin yayını sizin zannettiğiniz kadar öyle geniş çaplı büyük bir yayın değil. Bizim yayınımız çok daha güçlü. Biz 20-30 milyon kişiye hitap ediyoruz. Ve çok çarpıcı ve net deliller ortaya koyuyoruz. NTV sanki böyle çok önemli bir durum varmış veyahut hakikaten geniş kitlelere ulaşıyormuş gibi bir uslup akla gelir, böyle bir şey yok. Bir de halkımız birbirine konuyu anlatıyorlar, o yüzden çok çabuk netice alırız. Ana hatlarıyla tespit edelim. Çok detaya girmeyelim, mesela 10 konuda varsa veyahut 20 konuda varsa, hepsini ayrı ayrı yazalım, tamam mı? Ve kısa kısa cevaplar. Uzatmak beyni uyuşturur, bundan kaçının. Bir özel anlatım tekniği vardır. Anlatım tekniklerindeki anlaşılırlığın üstünde durun. Ben anlattım, anlar gider falan, öyle bir şey olmaz. Hatta gerekirse temsille anlatmak lazım, aklında iyi kalması için. Mesela ben diyorum ki, kardeşim size şimdi zamanın oluşumunu anlatıyorum diyorum, değil mi? Gelip masaya tak diye gelip vuruyorum. O adamın aklında kalır. Ama onu sözlü olarak anlatırsam aklında kalmaz. Onun için böyle hiç umulmadık, hayret edilecek anlatım teknikleri geliştirilmesi lazım akılda iyi kalacak. Onlar anlatıyor, havanda su dövüyor. Kimse dinlemez onu inşaAllah.
Şimdi televizyona bazı Hocalar çıkıyor, bazı kişiler çıkıyor. Dün çocuklar Hocam diyorlar; “anlatıyor şu an, dini konuları tenzih ederiz, insanın beyni uyuşuyor. Ne anlattığı da belli değil, ne yaptığı da belli değil, sabaha kadar konuşuyor” diyorlar. Monoton bir anlatım, düz bir anlatım olmaz. Mutlaka benzeterek mutlaka bir şey aklında kalacak şekilde anlatılması lazım. Vurguların iyi olması gerekiyor. Ve bol bol anlatmak değil, kısa, özlü, vurucu anlatmak çok önemlidir. Ne kadar çok anlatırsak o kadar çok iyidir, öyle bir konu yok. Kuran’da da hep hikmet vardır, inşaAllah.
Mesela Kuran’da Cenab-ı Allah ne diyor, 16. surenin 116. ayetinde; “Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla, şuna helal, buna haram demeyin.” Bakın münafıkların ana özelliğidir, bol bol helal haramlar çıkartırlar. Biri bir şey söyler, şu haramdır der, şu helal. Kaynak? Yok. Kendi kafası mantığı, benim mantığıma göre böyle yolması gerekiyor der. Münafıkların bu özelliğine karşı da insanlarımızı uyarmamız gerekiyor. Bak, “çünkü, Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ermezler.” Münafığın özelliği de sürekli yalan uydurmasıdır, Allah’a karşı. Bak, 5. surenin, 87. ayeti; “Ey iman edenler, Allah'ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın.” Güzel bir şey mesela, hakikaten hoş, adam haram diyor, bitti. Neye göre haram? Benim kafama göre haram diyor. Uydurmaya göre haram. Bak Allah ne diyor? “Allah'ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez.” Kuran ahlakı dışında hareket etmeyin diyor Cenab-ı Allah. Mesela 6. surenin 119. ayeti. Şeytandan Allah’a sığınıyorum. “Ne oluyor ki size, kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalmanız dışında, O, size haram kıldıklarını ayrı ayrı açıklamışken,” şu şu şu şunlar haram diyor. “Açıklamışken, üzerinde Allah'ın ismi anılan şeyleri yemiyorsunuz?” Yiyecekler de, bu da yenmez diyor. Niye? Haram diyor. Peki şu? Bu da haram. Bu? Şu da haram. Allah bak buna dikkat çekiyor; “üzerinde Allah'ın ismi anılan şeyleri neden yemiyorsunuz?” diyor Allah. “Gerçekten çoğu, bir ilim olmaksızın” bak bir ilim olmaksızın, kaynakları olmaksızın, “kendi heva (istek ve tutku)larıyla (kimilerini) saptırıyorlar.” sürekli haram üretiyorlar, sürekli yasak çıkartıyorlar. “Şüphesiz, senin Rabbin haddi aşanları en iyi bilendir.” Mesela münafıkların, müşriklerin helal haram üretme yöntemlerinden bir tanesini Kuran gösteriyor yine, 6. surenin 138. ayeti; “Ve kendi zanlarınca dediler ki:” bak zan, kendi kafalarınca. "Bu hayvanlar,” şu şu şu gördüğünüz hayvanlar “ve ekinler dokunulmazdır” haram. “Onları bizim dilediklerimiz dışında başkası yiyemez.” Mesela diyor ki: “(Şu) Hayvanların da sırtları haram kılınmıştır." Uyduruyor. “Öyle hayvanlar vardır ki, -O'na iftira etmek suretiyle- üzerlerinde Allah'ın ismini anmazlar. Yalan yere iftira düzmekte olduklarından dolayı O, cezalarını verecektir” diyor Allah. Münafıkların en hoşlandıkları şeylerden bir tanesi de haram üretmektir, yasak üretmektir. Şu haram, şu yasak, şu haram, şu yasak, sürekli yasak üretirler. Amaç orada İslam’ı içinden çıkılmaz hale getirmek (haşa), yaşanmaz hale getirmek ve kendi hallerine çevirmek Müslamanları da. İnanan samimi Müslümanları kendileri gibi yapmak, dertleri odur. 2. surenin 246. ayeti, şeytandan Allah’a sığınıyorum. “Musa'dan sonra İsrailoğulları’nın” İsrailoğulları, Musevilerin, “önde gelenlerini görmedin mi?” yöneticilerini görmedin mi? “Hani, peygamberlerinden birine: ‘Bize bir melik gönder,’” bir idareci, bir Mehdi gönder de, “Allah yolunda savaşalım” demişlerdi, “O: ‘Ya üzerinize savaş yazıldığı halde savaşmayacak olursanız?’ demişti” mücadele yapmayacak tebliğe çıkmayacak İslam’ı yaymayacak olursanız, tembellik ederseniz, kaçarsanız diyor. Onlarda diyor ki, “‘Bize ne oluyor ki Allah yolunda savaşmayalım? Ki biz yurdumuzdan çıkarıldık ve çocuklarımızdan (uzaklaştırıldık.)’ demişlerdi.’” Tabii ki mücadele ederiz, tabii ki tebliğ yaparız diyor. “Ama onlara savaş yazıldığı (öngörüldüğü) zaman,” tebliğ, dini yayma öngörüldüğü zaman, “az bir kısmı hariç yüz çevirdiler.” Münafıkların özelliğidir. Haydi bize müsaade diyorlar. Ama bunlara dersen, işte bak yemek içmek var, fitne var, Kuran’ın hükümlerini yasak yapacağız, ne diyorsun dersen koşarak gelir. Müslümanların neşesini kaçıracak, şevkini kaçıracak bir şey yapmak istiyoruz, ne diyorsun derlerse hemen koşarak gelir. Ama bak böyle şeylerde önce çok müthiş mücahit havasında, değil mi? İşte şöyle de yaparım, böyle de yaparım. Ama iş kesin kararlılık gösterdiğinde, hemen uyuz domuzların arasına dalıyor ve gidiyor onlara kene gibi yapışıyor. Mesela 2. surenin 249. ayeti; “Talut, orduyla birlikte ayrıldığında dedi ki: ‘Doğrusu Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim bundan içerse, artık o benden değildir ve kim de -eliyle bir avuç alanlar hariç- onu tadmazsa bendendir.’” bir avuç su içerseniz benimle gelin, ama bunu yapmayanlar benimle gelmesinler diyor. “Küçük bir kısmı hariç (hepsi sudan) içti.” Şimdi bir insanın kalbinde münafıklık, hastalık olunca ne diyor? Allah’ın helal kıldığı suyu sen bana nasıl yasaklarsın? Halbuki o kumandan, değil mi? Onun sözünü tutması gerekiyor, emir sahibi. Sen bana karışamazsın, diyor. Şeytani kafa var ya, dik başlılık, burnunun doğrusuna gidecek, yok karışamazsın diyor. Bak diyor ki; “(hepsi sudan) içti. O, kendisiyle beraber iman edenlerle” ki bunlar 313 kişidir. Aynı Mehdi (a.s.) talebeleri sayısındadır, hadislerde de belirtilmiştir bu. “O, kendisiyle beraber iman edenlerle (ırmağı) geçince onlar (geride kalanlar):” münafıklar "’Bugün bizim Calut'a ve ordusuna karşı (koyacak) gücümüz yok’ dediler.” Zaten kaçacak yer arıyorlar, biz diyorlar, tebliğe, mücadeleye gelmiyoruz. “(O zaman) Muhakkak Allah'a kavuşacaklarını umanlar (şöyle) dediler:” gerçekten iman eden Mehdi (a.s.) talebeleri "Nice küçük topluluk,” ki 313 kişi, “nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah'ın izniyle galib gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir." Bu doğrudan Mehdi (a.s.) talebelerine bakan bir ayettir, ebcedi de zaten Mehdi (a.s.) devrini veriyor. İnşaAllah. Münafıkların da o küstah, dik başlı ve itaatsiz tavrının ne kadar anormal olduğunu Allah anlatıyor.
OKTAR BABUNA: Siz zaten münafıkların en ağırına giden şeylerden biri itaattir, demiştiniz inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Evet.Bir de mantık geliştirir, çok bilmiş ve ukala olur münafıklar. Hep burnunun doğrultusuna giderler. Her şeyi en iyi bilen oldukları kanaatinde olurlar. Bakın diyor ki, 3. surenin 168. ayeti, “Onlar, kendileri oturup kardeşleri için: ‘Eğer bize itaat etselerdi, öldürülmezlerdi.’ diyenlerdir.” başı belaya girmezdi, sıkıntıya. Bak önce ayrılmış münafık, kardeşlerini bırakmış münafık, ayrılmış. Uyanık olduğu kanaatinde. Onlarda böyle uyuz keçi gibi bir enaniyet böyle şeytani bir gıcıklık vardır münafıklarda. Bak, “Onlar, kendileri oturup kardeşleri için: ‘Eğer bize itaat etselerdi, öldürülmezlerdi’ diyenlerdir.” ne başına bela gelirdi, tutuklanmazdı, canı yanmazdı, hiçbir şey olmazdı diyor yanıma gelseydi. Ama söylemediler, dinlemediler, anlamadılar diyor. Etraflarına bunu söylemeleri lazımdı, anlamaları lazımdı, vazgeçmeleri lazımdı, yanıma gelmeleri lazım diyor münafıklar. “De ki: ‘Eğer doğru sözlüler iseniz, ölümü kendinizden savın öyleyse.’" Münafıkları bekleyen ölümü o zaman Allah durdurun diyor, değil mi? Ki münafıkların en çekindiği şey nedir biliyor musun? Ölmekten çok korkar münafıklar. Gece gündüz en büyük dertleri budur. Çünkü ahlaksız ve aşağılık olduklarını bildikleri için, her şeyde ölüm korkusu içerisinde olurlar, en ufak bir şeyde. Her an ölümün üzerlerine geleceğinden çekinirler. Mesela diyorlar ki Hz. Musa (a.s.) devrinde, bakın şimdi iki ayrı karakter 2. surenin 67. ayeti. Şeytantan Allah’a sığınırım; “Hani Musa kavmine: ‘Allah, muhakkak sizin için bir sığır kesmenizi emrediyor." Herhangi bir sığırı alın kurban edin diyor. “’Bizi alaya mı alıyorsun?’ dediler” diyor. Bakın tam züppece çakal üslubu, münafıkların klasik üslubudur bu. Bunlar hep böyle dik başlı, aşağılık ve sapık karakterlidir. Şeytanın ruhunu taşıdıkları için şeytani bir karakter taşıdıkları için şeytanın felsefesini taşıdıkları için bak, “’Bizi alaya mı alıyorsun?’ dediler.” Ulul azm Peygamber (a.s.), vahiyle söylüyor. Alaya mı alıyorsun, diyorlar. Tam münafık cevabı verdikleri cevap. “(Musa) ‘Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım’ dedi.” Ben cahil bir insan değilim, Allah’a sığınırım, ben vahiyle hareket ediyorum diyor. Bakın, 2. surenin 68. ayeti, “Rabbine adımıza yalvar da,” bakın küstahlığı görüyor musun? Münafıkların üslubu içinde hep bir küstah üslup gizlidir, “Rabbine.” Niye Rabbimize değil mi? “Adımıza yalvar da,” adına, kendini büyütüyor adam yerine koyuyor, adımıza. Sen kimsin? “Adımıza yalvar da bize niteliklerini açıklasın." demek istiyor ki Allah da akledemedi (haşa), sen de akledemiyorsun, niteliklerini açıkla. Allah yanlış hüküm getirmiş beğenmiyoruz, diyor detay istiyor. Münafığın en çok üzerinde durduğu şey detaydır, detayda da boğulur. Hem yapmaz kahpedir, hem de milleti detaya sokar, Müslümanları detaya sokmaya çalışır. İşte şu haram şu helal şu yasak, sağa dönme, sola dönme, oturmak yasak, kalkmak yasak. Sen yapıyor musun çakal? Ben diyor gizliden yapmam diyor ama açıkta olduğunda, poz olsun, söz olsun, gösteriş olsun diye yaparım diyor kendince. Ama gizlide yapmam, diyor münafık. “Bize niteliklerini açıklasın dediler.” Cenab-ı Allah’tan istiyorlar. Bak, “Rabbine adımıza yalvar da, bize niteliklerini açıklasın dediler. Şüphesiz Allah diyor ki:” diyor Musa (a.s.) “O ne pek geçkin, ne de pek genç, ikisi arası dinç(likte bir sığır olmalı)dır. Artık emrolunduğunuz şeyi yerine getirin.” Artık konuyu bitirin diyor. Şimdi münafık tiyneti; detay illa ki detay olacak daha fazla detay olacak. Doymuyor bak. “Dediler ki: ‘Rabbine adımıza yalvar da, bize rengini bildirsin.’" Tam münafık kafası. Sade bir dini münafık asla kabul etmez, zor din ister. Ne kadar zor ne kadar yaşanmaz bir din olursa o kadar iyidir münafık için. Yapacağından değil, sırf şeytanlık olsun. “O: "(Rabbim) diyor ki: O, bakanların içini ferahlatan sarı bir inektir" diyor. Sarı bir inektir diyor, rengini de söylüyor. “- (Onlar yine:) ‘Rabbine adımıza yalvar da,’” bakın münafık inatçılığı ve azgınlığını görüyor musun, ukalalığını, kararlılığını? İllaki yalancı çıkaracak, illaki Allah’ın hükmünü beğenmeyecek, illaki Peygamberin hükmünü beğenmeyecek, illaki itaatsizlik diretecek. “Bize onun niteliklerini açıklasın. Çünkü bize göre sığırlar birbirine benzer.” Bak ukalalık yapıyorlar. Bütün münafıklar ukaladır ve dik başlı ve gıcıktırlar. Bak; “Çünkü bize göre sığırlar birbirine benzer.” “Bize göre,” Allah bilmiyor (haşa) kendi kafalarına göre, Peygamber de bilmiyor, bunlar biliyorlar (haşa.) “’İnşaAllah (Allah dilerse) biz doğruyu buluruz’ dediler.” Bak bir de Müslüman üslubu kullanıyor, “doğruyu buluruz.” Peygamber anlatıyor, Allah söylüyor, o doğruyu bulması için yetmiyor ona. Çünkü onun kafasında bir din var. O dini bulması gerekiyor. Kuran’ın anlattığı din ona yetmiyor. İllaki başka bir din bulacak o, kararlı. Bak, “’İnşaAllah (Allah dilerse) biz doğruyu buluruz’ dediler.” diyor. “(Bunun üzerine Musa, ‘Rabbim) diyor ki: O, yeri sürmek ve ekini sulamak için boyunduruğa alınmayan, salma ve alacası olmayan bir inektir’ dedi. (O zaman): ‘Şimdi gerçeği getirdin’ dediler” diyor, çünkü başka söyleyecek artık sözleri kalmamış, detay detay getirdiler. “Böylece ineği kestiler; ama neredeyse (bunu) yapmayacaklardı.” Allah münafık tıynetine dikkat çekiyor. Asıl niyetleri yapmamak ve yaptırtmamak, başkasına da yaptırtmamak. Biz diyor şimdi tebliğ yapacağız, İslam’ı, Kuran’ı, Tevrat’ı -o zaman ki Kuran hükmünde olan kitap Tevrat- yaymak üzere harekete geçeceğiz diyor. Hadi hep beraber gidelim, diyor. “Dediler ki: ‘Ey Musa, orda zorba bir kavim vardır,’” bak yine akıl veriyorlar. “Onlar çıkmadıkları sürece biz oraya kesinlikle girmeyiz.” Tam kahpe üslubu, kibarlığı görüyor musun? Kahpe kibarlığı, kibarlık da değil de bu kahpelik. Allah affetsin öyle demeyelim, tabii ki kibarlıkla alakası yok. “Onlar çıkmadıkları sürece biz oraya kesinlikle girmeyiz. Şayet oradan çıkarlarsa, biz de muhakkak gireriz.” Nasıl ortam istiyor? Cihat olmayacak, tebliğ olmayacak, hiç zorlukla karşılaşmayacak, tutuklanmayacak, göz altına alınmayacak, yaralanmayacak, herhangi bir riske girmeyecek. Münafığın riskten kaçınmasının delilidir işte, asla istemez. Halbuki bizim askerimiz mesela gidiyor Doğuya riske giriyor, Allah rızası için canını veriyor. Hakkı savunurken risk olur, hapse de girersin, iftiraya da uğrarsın, her şey olur. Ama bunlar, aman, diyorlar. “Dediler ki: ‘Ey Musa biz, onlar durduğu sürece hiçbir zaman oraya girmeyeceğiz.’” tehlike istemiyoruz biz. Kimse bize laf söylemeyecek, konuşma olmayacak, tutuklanma olmayacak, hapsedilme olmayacak, dövme sövme hiçbir şey olmayacak. Kibar bir ortam istiyorlar. Kibar da demeyeyim artık Allah affetsin. İşte rahat bir ortam istiyorlar. Bakın o züppe üsluplarıyla ne diyorlar, “Sen ve Rabbin git, ikiniz savaşın.” diyor. Münafık işte asıl karakterini burada ortaya koyuyor. Çünkü ben tehlike istemiyorum arkadaşım, kardeşim diyor oradaki insanlara ve Peygambere. Ben tehlikeye girmem, diyor. Münafığın ana özelliği. Bak, “sen ve Rabbin git, ikiniz savaşın. Biz burada duracağız." Nerede; o pis domuzların, bunak domuzların pisliğinin içinde. Siz gidin hapse de girin, mücadele de edin, ama biz küfrün içine sığınacağız, ahlaksız alçakların içine sığınacağız, böylece onlar bizi koruyacak, diyorlar. Biz tehlikenin içine girmeyiz, diyorlar. “Yeminlerinin olanca gücüyle” diyor bak, 24. surenin 53. ayetinde. “Yeminlerinin olanca gücüyle”. Bu 5. surenin 24. ayetiydi. Öbürü 5. surenin 22. ayeti yine. “Yeminlerinin olanca gücüyle Allah'a and içtiler;” münafıklar bir konuşurlar, hakikaten dindar zannedersin. Böyle Müslüman üslubuyla konuşuyorlar. Allah’tan çok bahseder işte çok takva bir üslup kullanır. Bak, “Yeminlerinin olanca gücüyle Allah'a and içtiler; eğer sen onlara emredersen mücadeleye çıkacaklar,” tebliğe çıkacaklar. Sen görevini yapmıyorsun, diyor. Yaparsan bak biz neler yapacağız diyor. “De ki: ‘And içmeyin, bu bilinen (örf üzere) bir itaattır.’” Zaten bu Allah’ın emridir. “Allah, yaptıklarınızdan haberdardır” diyor. “Allah'ın elçisine muhalif olarak” tebliğden, dini yaymaktan, “geri kalanlar oturup-kalmalarına sevindiler.” Onlar böyle uyuz domuzların kanıyla bit gibi beslendikleri için, bak, “oturup kalmalarına sevindiler.” Ne kadar isabetli hareket ettim, o domuz inine girmekle ne kadar doğru hareket ettim, diyor. Durup durup seviniyor. İçlerinde olsaydım tehlikeye girecektim, riske girecektim, şimdi bak kafam dinleniyor, diyor. Ne risk var, ne tehlike var. Sağında kafir, solunda üçkağıtçı, ilerisinde münafık, bir üst tarafında efendim sapık, ama tehlike yok diyor. Tehlikenin tam ortasına girmişsin, Allah belanı vermiş senin, değil mi? Cehennem trenine binmişsin sen. Haberi yok. “Ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmeyi”, bak, mallarıyla ve canlarıyla. “Ya zamanında ben malımı da vermiştim” diyor. Mal çok koyar münafığa. “Mallarıyla ve canlarıyla”. Ne canımı tehlikeye atarım diyor.. Çünkü ben yaşlanabilirim, hastalanabilirim, hapsedilebilirim her şey olur; canım tatlı, onu bir kenara koyalım” diyor. “Malım da tatlı” diyor. Ve verdiği malı da “başa kakarak” diyor ayette, çok ızdırap duyduklarını söylüyor. Pişman olurlar münafıklar verdikleri mallardan. “Cehd etmeyi,” bak, “mallarıyla ve canlarıyla cehd etmeyi çirkin görerek bu sıcakta tebliğe çıkmayın dediler.” Mücadeleye çıkmayın dediler. Nereye gidecek? Eğlenmeye gidecek. Ama çirkin görüyorlar, bunu yaptırmak istemiyorlar. Mal, en ziyade mal. Bunların asıl hedefi odur. Etini koparmış gibi olursun münafıkta, acayip koyar. Canı da pek tatlıdır ama canları da bağıra bağıra çıkar, her seferinde. İnşaAllah. “De ki; ‘Cehennem ateşinin sıcaklığı daha şiddetlidir.’” Allah vereceği belanın çeşidini söylüyor. “Bir kavrayıp anlasalardı” diyor Allah, Tevbe Suresi, 81’de. “Allah’a iman edin, O’nun elçisiyle tebliğe çıkın (dini yayın) diye bir sure indirildiği zaman, onlardan servet sahibi olanlar,” işte zamanında yığmış, oradan buradan toplamış. Onun bir de hampaları, yancıları olur. Uyuz köpekler olur, bir de onun bitleri olur, kanıyla beslenirler. Bak diyor ki: “Onlardan servet sahibi olanlar, senden izin isteyip, bizi bırak diyorlar, oturanlarla birlikte oturalım.” İlla ki o inine girecek, hiçbir şey yapmadan orada oturacak. “Geri kalanlarla birlikte olmayı seçtiler.” Diğer münafıklarla birlikte olmayı, onlar da geri kalıyor. İftihar ediyor geri kalmakla dolayı; “ne isabetli hareket ettik” diyor. Evet, bak; “bizi bırak, oturanlarla birlikte olalım” dediler. O münafıklarla aynı şekilde oturalım, diyorlar. Münafıkların en sevdiği şey, bir köşeye çekilip böyle kaya porsuğu gibi, uyuz kaya porsuğu gibi uzaktan olayı izlemektir. Uyuz kaya porsuğu nasıl korkar tehlikeden bilmem neden, sürekli inlerine saklanır. Bunlar da böyle, hayatta hep korku içinde kalır ve Müslümanlar’dan hep uzak dururlar, risk iddiasıyla. Müslümanlar’dan kaçmalarının nedeni budur. “Onların kalpleri mühürlenmiştir” diyor Allah. Ölü hale geliyorlar. Artık söz anlamayacak hale geliyorlar. “Bundan dolayı kavrayıp anlamazlar” diyor Allah, sebebi budur diyor. Tevbe Suresi 86-87. “Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı.” Mesela, 6 ay içinde, 1 yıl içinde, kolayca netice alınacak bir şey olsaydı diyor, “onlar mutlaka seni izlerlerdi.” Çünkü sonuçta, hemen kazancı elde edecekler. “Ama zorluk onlara uzak geldi.” Bak şimdi, iftira var, baskı var, hakaret var değil mi? Hapis var, şu var bu var. “Eğer güç yetirseydik muhakkak seninle beraber savaşa çıkardık diye sana Allah adına yemin edecekler.” İmkanımız yok diyorlar, çeşitli bahaneler öne sürüyor. “Kendi nefislerini helake sürüklüyorlar, Allah onların gerçekten yalan söylediklerini biliyor.” Münafığın ana özelliği, bol bol yalan söyler. Tevbe Suresi 42. 4. surenin, 72. ayetinde, “Şüphesiz içinizden ağır davrananlar vardır.” Bunlar çok hımbıldır, münafıklar. Alenen ağır davranırlar. Böyle kös kös bütün münafıklara bakın, çok uyuzdurlar. Nasıl böyle uyuz köpekler sümsük sümsük hareket ederler, bunlar da öyle uyuzdurlar. “Şayet size bir musibet isabet edecek olsa,” mesela tutuklansanız, dövülüp-sövülseniz, malınızı mülkünüzü kaybetseniz, “‘doğrusu Allah bize nimet verdi, çünkü onlarla birlikte olmadım’ der” diyor. Ne iyi yapmışım zamanında onlarla uzak olmakla, der diyor Allah münafıklar için. Üçüncü surenin, 78. ayeti. “Münafıklardan öyleleri vardır ki,” diyor Allah, “dillerini kitaba doğru eğip bükerler.” Şimdi Kuran var, “kitaba doğru eğip bükerler” diyor. Kuran’ın hükümlerini değiştirirler. Bambaşka anlamlar verirler. Mesela diyor ki Cenab-ı Allah: “Mescitlere giderken, ziynetlerinizi takınıp gidin.” Hayır, Kuran öyle diyor ama o ayet hükmünü bir düşün bakayım, ne anlama geliyor ben sana açıklayayım, diyor. Ziynet nedir; temiz giyinmek, temiz şey etmek... O ziynet olur mu; ziynet, oraya gidip perişan şekilde içeri girmen, diyor. Mesela çul sarınman, perişan olman, ziynetten kastedilen budur, diyor. Bambaşka bir anlam veriyor kendi kafasına göre. “Siz onu (bu okur göründüklerini) kitaptan sanasınız diye.” Ve kitaptanmış gibi de göstermeye çalışırlar diyor, delillendirirler. Kuran’ın hükmüymüş, Allah’ın hükmüymüş gibi göstermeye çalışırlar. “Oysa o kitaptan değildir” diyor. Kuran’ın hükmü değildir, ama öyle göstermeye çalışırlar, diyor. Çünkü zanna uyuyorlar, tahminle yalan söylüyorlar. “Bu Allah Katındandır” derler. Bakın münafıkların dini insanlara nasıl empoze ettikleri, nasıl yanlış anlattıklarını Allah anlatıyor. “Oysa o Allah Katından değildir.” Kuran’da öyle bir şey yoktur, diyor Allah. “Kendileri de bildikleri halde,” bak, münafıkların üçkağıtçılığını Cenab-ı Allah da vurguluyor; kendileri de bilirler diyor olmadığını. “Allah’a karşı böyle yalan söylerler” diyor. Çünkü dini içinden çıkılmaz, zor hale getirmek istiyorlar, kasten yaparlar diyor Allah, ahlaksızlıklarından. “Münafıklar ve kalplerinde hastalık olanlar şöyle diyorlardı: ‘Bunları (Müslümanlar’ı) dinleri aldattı.’” Kendi yanlış inançlarıyla bunlar yanlış yola girdiler, aldandılar diyor münafıklar Müslümanlar’a. “Oysa kim Allah’a tevekkül ederse, şüphesiz Allah üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” Müslümanlar Allah’a tevekkül ederler diyor. Allah da hüküm ve hikmet sahibidir. en doğru hükmü verir ve hikmet sahibidir. Kısa ve özlü olarak, en doğruyu anlatır diyor Cenab-ı Allah. Enfal Suresi 49. 38. surenini 6. ayeti. “Onlardan önde gelen bir gurup,” bunların bir de böyle ağa babaları vardır, münafıkların, önde gelen. “Yürüyün, ilahlarınıza karşı kararlı olun. Çünkü asıl istenen budur diye çekip gitti.” Bunların ilahı nedir biliyor musunuz? Allah’ın hükmünü değiştiren sahtekar bazı alimlerdir. Mesela, helali haram yapar durduk yere. Ne Peygamber (s.a.v.)’in sünnetini tanır, ne hadis tanır, ne Kuran tanır. Kendi kendine helaller oluşturur, haramlar oluşturur. “Çünkü asıl istenen budur,” dediklerini belirtiyorlar “ve çıkıp gitti” diyor. Allah’ın kastettiği asıl budur, doğru olan budur, bunu yapmamız gerekiyor, diyor. Ve akıl veriyor bak, etrafa da akıl veriyor. Ama mücadele, tebliğ, dini yaymak; aman ondan bana bahsetme, diyor. Hemen gidip domuza yapışıyor, kanını emmeye başlıyor. Beraber yaşıyorlar, münafıkların özelliğidir o. Bak; “yürüyün ilahlarınıza karşı,” ilah olarak gördüğü nedir; Allah adına hüküm koyan herkes. Allah adına yeni bir hüküm koyan varlıklar. Onları ilah edinmişler bunlar. Alim feşmekan diyorlar ama ilah edinmiş. Bak, kararlı olun. Mesela falanca Hocanın, sözüne itaatte kararlı olun. Çünkü asıl istenen budur diye Kuran’ın hükmüne karşı savaş veriyorlar. Ve dini içinden çıkılmaz hale getirme politikası, şeytani bir yöntemdir bu. Bak Cenab-ı Allah onun için diyor ki, şeytandan Allah’a sığınırım 5. surenin 101. ayeti: “Ey iman edenler, size açıklandığında sizi üzecek şeyleri sormayın” detaycı olmayın diyor. İşte şu nasıldır, bu nasıldır, şu nerden geldi, bunları sormayın diyor. “Kuran indirildiği zaman sorarsanız, size açıklanır. Allah onu affetti, Allah bağışlayandır, kullara karşı mülayim olandır” diyor. Allah’ın hükmü neyse açıkça Kuran’dan, değil mi? Peygamber (s.a.v.)’in sünneti neyse ona uyun, bitti. İnşaAllah. 5. surenin 102. ayeti: “Sizden önce de onu bir topluluk sormuştu da sonra kafirler olmuşlardı” diyor. Bu sefer dinden çıkıyor insanlar. Mesela dini öyle bir hale getiriyor ki, adama anlatıyor, anlatıyor, anlatıyor. Adam, imkansız bunun yapılması, diyor. insanın yapabileceği bir şey değil bu, diyor. Bu ne demektir? Adamı sen dinden çıkarttın işte, değil mi? 10. surenin 59. ayeti. Şeytandan Allah’a sığınırım, “De ki: ‘Allah’ın sizin için indirdiği, sizin bir kısmını haram ve helal kıldığınız, rızıktan haber var mı?” Bak, bir kısmını helal kılmışsınız, bir kısmını haram kılmışsınız diyor, kendi kafanıza göre. Sahtekarlık yapıyorsunuz diyor Allah. “Söyler misiniz, de ki: ‘Allah mı size izin verdi?’” deliliniz ne, diyor Allah. “Yoksa Allah hakkında yalan uydurup iftira mı ediyorsunuz?” Allah bunu açıklıyor işte. Allah hakkında yalan söyleyip iftira ediyorlar.
Vicdan; mesela bak bu şeyin yönünü çevirdiğim halde soruyorum, üşüyor musun, diyorum. Mesela bu vicdandır, hakikaten belki üşüyordur, söylemiyordur nezaketen diye. Çünkü insan bir kere bir şeyi hatırlattıktan sonra, ikinci kere hatırlattığında utanır artık, söylemek istemez. Orada nezaketen karşı tarafın onu sorması lazım, değil mi? Mesela açtır insan, “yemek yedin mi?” dersin, “teşekkür ederim” der. Ama bir parça ama rahatsız etmeyecek şekilde ısrar gerekir. Çünkü utanabilir, çekinebilir. Israr da düz ısrar değil, gerekçeleriyle. Kardeş olduğunu, değil mi? Onu çok sevdiğini, samimi olduğunu, “tabii ki ben de sizin eve gitsem sizde yerim, sizin evinize gelirim” falan diye onun utanacağı, çekineceği hususları da ortadan kaldırarak. Bir şeyi bir insan teklif ederken, onun alt yapısını, psikolojisini de iyi hesap etmek lazım. “Gel yemek ye” dersin ama ağırına gidebilir, biraz garibine gidebilir. Ama, “ben de size geleceğim yemek yemeye” dersen, değil mi? O zaman, o onu dengeler. Ne gün, hatta mesela inandırıcı bir üslupla da konuşursan, bu olur. Mesela yemeği Allah’ın yarattığını unutabilir o anda, onu hatırlatmak lazım. Mesela, “Allah bir sofra hazırladı bize, rızık hazırladı, Allah Katından. Ben yemeğin sahibi ben değilim. Malın sahibi ben değilim, Allah. Bak ikimize de Allah bu sofrayı kurdu” dersen, o zaman gönlü daha da rahat olur, inşaAllah. Oktar’ım anlat.
OKTAR BABUNA:Estağfurullah Hocam. Ali Bardakoğlu’nun bir açıklaması vardı Hocam, Ramazan’la ilgili. Diyanet İşleri Başkanı.
ADNAN OKTAR: Ali Bardakoğlu Hocamız, evet. Ne diyor?
OKTAR BABUNA:“Ramazan hanımefendiliğe, beyefendiliğe götürmeli” diyor. “Ramazan’da nasıl değerlendirmeliyiz?” sorusuna, “Sadece oruç, ibadetin zamanı değil, Allah belli gün ve geceleri biraz daha özel zaman dilimleri olarak ilan etmiş. Aslında üç aylar, Ramazan, kendimizi sorgulama, özümüze dönme fırsatıdır” diyor.
ADNAN OKTAR: Şimdi, evet, bu yazıda asıl vurgulamak istediği şey ne Hocamızın? Çünkü uzun bir yazı.
OKTAR BABUNA:Ramazan’ın manevi katkılarından bahsetmiş, “Müslümanlık deyince insani ve ahlaki bütün meziyetleri, erdemleri de bir arada düşünmeliyiz” diyor. İnsanın üzerinde tecelli etmesi gerektiğini. İnşaAllah Hocam.
ADNAN OKTAR: Şimdi, erdemler nelerdir?
OKTAR BABUNA: Güzel ahlak, merhamet, sevgi, şefkat, karşılıklı saygı inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Fikirlere saygı da, değil mi? Fikir özgürlüğü. Mesela şimdi bu hiç vurgulanmıyor. İnsanlar mesela Pakistan’da İslam’ın anlaşılma şekli bambaşka, Afganistan’da bambaşka, Türkiye’de bambaşka. Mesela diyorsun ki: “Anlayışlı olmak lazım” Ne demek bu; Marksist de olabilir, dinsiz de ateist de olabilir. Onlara karşı saygılı olmak, değil mi? Kimseye baskı yapmamak, inançlarına baskı yapmamak ve inancından dolayı da ona karşı saygısız bir tavır göstermemek. Birinci sınıf insan muamelesi yapmak herkese, değil mi? Marksist de olabilir yine saygılı ve sevecen davranacaksın. İnşaAllah. Başka; sanatı öldürmeyeceksin. Neşeyi öldürmeyeceksin. Mutluluğu, sevinci öldürmeyeceksin. Bilakis sanatı, güzelliği, neşeyi ve sevinci dirilteceksin, değil mi? Estetiği, temizliği teşvik edip mükemmelleştireceksin. Şimdi mesela, “adaplı ve edepli ol” dedi mi adam, sadece bu kadar dersen, yanlış anlar. Çünkü çok yanlış anlayacağı gibi durumlar var. Adam diyor, karanlık, izbe bir bina aklına geliyor adamın, taştan yapılmış, bir köşeye oturmuş, her tarafı bezlerle sarılı bir insan aklına gelir. Yemeyen, içmeyen, gülmeyen, konuşmayan, konuşursa bile ağır ağır konuşan. Halbuki Müslüman, dünyanın en kaliteli, en akıllı, en zeki, en keskin dikkate sahip, en yaman insanıdır. Bir de bazı filmlerde görüyoruz, bir Müslüman imajı veriyorlar, “eey oğuull” falan diyor, sanki şizofren. “Ey oğul” desene, değil mi? Mesela “buraya gel” diyor, neredeyse 40 saniyede söylüyor “buraya gel oturalım” değil mi? Mesela, “ne dersiniz efendim?” diyor. Ses yok, eli böyle, “bir sual edeceğim size” diyor. Yine bekliyor adam, arada bir bekleme süresi var. İşin doğrusu, millet, insanların bir kısmı fıtık olur buna, çok gıcık bir hareket. İslam’da sürat vardır. Bak diyor ki Allah: “Ağırlaştılar” diyor, “işi ağırdan alanlar var” diyor. Bir kere bu şizofren ağırlığını bırakacaklar, bu dinde değil. Bize böyle münasebetsiz bir dünya göstermesinler, anlaşıldı mı? Işık yok, kapkaranlık bir ortam, değil mi? Çulların içerisinde böyle, porsuk gibi tipler. Sonunda bu adamlar manyak çıkıyorlar arkasından.
Peygamberimiz (s.a.v.) nasıldı; çok ataktı. Hanımlarıyla yakalamaca oynuyordu, çok neşeliydi. Hz. Hasan (r.a.), Hüseyin (r.a.) mescidin içinde kovalamaca oynuyordu, sevimliler, değil mi? Gelip dedelerinin başına oturuyorlardı namazda. Çok neşeli, rahat ve güzel bir İslam anlayışı vardı. Peygamberimiz (s.a.v.)’in evleri çok güzeldi, ortam güzeldi, sofrası güzeldi. Hz. Ali (r.a.) çok şakacıydı, bütün millet gülmekten kendini alamıyordu, çok hoş sohbetti. Bu anlayışı iyi vurgulamak lazım. Hımbıl Müslüman havası çok riskli.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah Hocam. Siz, hemen aklıma gelmişken Hocam, güzel giyimden bahsetmiştiniz. Peygamberimiz (s.a.v.)’in çok güzel giyindiğinden. Hırka-yı Şerif’i inceleme altına almışlar, onarmak için Hocam. Türkiye’den, Mimar Sinan Akademisi’nden bir yetkili, bir de yurt dışından gelmiş, televizyonda izlemiş arkadaşlarımız. Demişler ki: “Böyle bir teknoloji, tekstil teknolojisi, bu kadar güzel bir dokuma tekniği, bugün dahi mümkün değil” demişler inceledikten sonra Peygamberimiz (s.a.v.)’in hırkasını. “Mükemmel bir şekilde dokunmuş” demişler. Çok güzel böyle şık, kaliteli anlamında Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, elhamdülillah. Bu konuya devam edeceğiz.
SUNUCU:Sevgili seyirciler, kaldığımız yerden devam ediyoruz. Buyurun Hocam.
ADNAN OKTAR: Oktar Hocam buyur.
OKTAR BABUNA: Estağfurullah Hocam, ne haddime. Dün anlattığınız Hocam çok önemli konuları tekrar edebilir miyiz bazılarını inşaAllah. Vicdandan bahsettiniz, vicdanla Hz. Mehdi (a.s.)’nin kim olduğu tanınabilir, anlaşılabilir diye anlatmıştınız Hocam inşaAllah. Vicdanın sesini dinleyerek insanların büyük çoğunluğun göz ardı ettiği bir bilgi.
ADNAN OKTAR: Vicdan; mesela bir iltifat, övgü, sevgi, bunların hepsi vicdandır. Çünkü bir insan, mesela bir yere gelmiş, yabancı bir yer. Orada mutlaka şefkat ister, korunma ister, saygı ister, değer verildiğini görmek ister ama bu yapmacıkla yapılmaz. İnsan bunu içinde hakikaten yaşar, yaşadığın şeyi yansıtırsın. Yapmacık da mesela çok büyük vicdansızlıktır. Mesela büyük bir acıdır. Bir mesela genç kıza, içinden gelmediği halde -veyahut bir insana- iltifat ettiğinde, bu kızdırıcı olur. Ama onu ruhunda yaşamak, vicdanın bir gereğidir, onu yansıtmak vicdanın bir gereğidir. Biz iyi insanı vicdanımızda anlarız. Mesela bak çıktım şimdi annen baban, senin o ufaklık acayip şeker. Mesela o çocuk orada, ne diyeyim dedim, bir kitap vereyim dedim ama çocuk mesela kitapla o kadar mutlu olmaz. Çocuk aklı, kitap onun için doyurucu olmaz. “Bunu gofretle donatacağım” dedim. O zaman mesela hoşuna gitti, böyle daha mutlu oldu. Hayatın her noktasında vicdanın kullanılması gerekir. Vicdan kullanılmadığı için insanlar çok rahatsız oluyor. Mesela bir laf söylüyor. İçinde vicdan yeteri kadar kullanılmadığından, o insan ondan rencide olur. Onu tedirgin eder. Kuşkuya kaptırır onu. Mesela karşı münasebetsiz atakların nedeni o oluyor. Ben bu sözü söylediğimde karşıdaki insanda şu etkiyi yapar, bana söylense şu etkiyi yapar, diye bilinmesi lazım. Hani derler, langur lungur öyle laf söylenmez. Onun için, mesela vicdan ayda yılda bir kullanılır, dilenci gelir, arabaya gelir, elini vurur, sen de çıkarıp oraya para verirsin, o zaman vicdan kullanılır zannediyor. Vicdan sabah kalktığından itibaren akşama kadar binlerce kere kullanılır. Binlerce kere kullanılır. Öyle az, bir kere iki kere değil. Ve biz bundan sorumluyuz. Vicdan, Allah’ın bize vahyettiği bilgidir. Kalbimize vahyettiği Allah’ın sesidir. Mesela en güzel söz, en güzel tavır. Mesela bir söz söylersin, bir şaka yaparsın ama burukluk meydana getirir. “Ya ben bu şakayı yapmayayım” dersin. Mesela övücü şaka güzeldir. Mesela diyor ki adam: “Her şakanın arkasında bir gerçek vardır.” Belli ki adam tedirgin olacak, niye ben onu kuşkuya kaptırayım? Niye tedirgin edeyim, değil mi? Öyle şaka olmaz, münasebetsizlik olmaz.
Mehdiyet’te de bu böyledir. Diğer konularda da bu böyledir. Mesela, diyor ki bana: “Ben Mehdi (a.s.)’yi nasıl anlayabilirim? Deccali nasıl anlayabilirim?” Kardeşim, zulüm bütün dünyayı kaplamış. Bunu bir insanın görmemesi için kör olması lazım, değil mi? Kör olması ne demektir? Deccal de kördür. Çünkü deccal de görmüyor, kendi kafasına göre hareket ediyor, sen de onun sanki hampası gibi oluyorsun. Zulmü bir insan nasıl göremez? Ve iyiyi, güzeli bir insan nasıl göremez? Güzel bir sözü, güzel bir insanı, güzel bir çalışmayı, güzel bir davranışı nasıl göremez? Sen görmezlikten gelebilirsin. Nasıl görmezsin, değil mi? Mesela çok nefis bir sanat eseri var. Baktığımda ben bunu görmüyorsam, yahut başkası görmüyorsa, bu acayip bir hareket olur. Mutlaka görmek lazım vicdanen.
“Selamun aleyküm çok kıymetli Hocam” diyor. Aleyküm selam. Canan Hanım yazmış, Canan Una. Ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatühü. “Sizden ricam, mesajımı canlı yayında okuyunuz. Hocam ben sizi çok ama çok seviyorum” Ne güzel, Allah sevgini arttırsın, ben de seni bilmiyorum ama, gıyabında seviyorum. Bu kadar seveni ben zaten severim, elimde olmaz. Çünkü insan kendini çok şiddetli seveni, fıtraten çok şiddetli sever. Hayalinde hem onu oluşturur, görmeden de sever. Gördüğünde de sanki 40 yıllık ahbapmış gibi sever, böyledir insanın ruhu. “Bizleri de dualarınızdan eksik etmeyin inşaAllah. Siz; “bela Müslüman’ın başından yağmur gibi akar” demiştiniz. Musibet; isabet eden olaylar. Bela deyince çünkü yanlış anlaşılıyor. Bela insanın aleyhine olan her şey bilinir. Bela nimettir, nimetin diğer adıdır. Musibettir, isabet eden şey, bak isabet eden şey. O yanlış anlaşılmasın. “İnşaAllah siz: ‘Müslüman’ın başından aşağı yağmur gibi akar’ demiştiniz. Ben başıma gelen her sıkıntıya sabretmeye alışıyorum inşaAllah. Hocam, ben annem ve babamı kaybettim.” Ne mutlu sana canım benim. Allah seni inşaAllah Cennette onlara kavuşturacak. Cennette ekip olacağız. Ben de geleceğim oraya, kardeşlerim de gelecek, burdakiler de gelecek, hep beraber olacağız, sohbet edeceğiz, değil mi? “Onlar için çokça dua etmenizi rica ediyorum.” İnşaAllah Allah onların günahlarını affetsin. Allah Cennet nasip etsin inşaAllah. “Sizin dualarınıza çok ama çok ihtiyacım var.” İnşaAllah, Allah sana da hidayet versin bütün hepimize sağlık sıhhat versin. “Allah’ım size sağlık ve sıhhat versin inşaAllah. Benim arslan Hocam, sağlıcakla kalın inşaAllah. Hayırlı Ramazanlar.” Nuriye Canan Una’ymış. Ne güzelmiş ismi de maşaAllah. Evet Oktar Hocam anlat.
OKTAR BABUNA:Estağfurullah Hocam, bu bulutların Türkiye’ye gelmesi ihtimali varmış Hocam. Kabus bulutları Türkiye’ye kayabilir diye bir haber var inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Kabus bulutu?
OKTAR BABUNA: Rusya’daki bu 40 dereceye varan sıcaklarda çıkan yangınlardaki oluşan bulutların. 700 kişi de hayatını kaybetmiş. Bu normalde hayatını kaybeden kişilerin sayısının iki katıymış inşaAllah bu yüzden. “Türkiye’ye kayabilir” diyorlar.
ADNAN OKTAR: Nasıl bir şey? Ben dün de baktım ama tam anlayamadım, haberlerde o kadar kapsamlı anlatmamışlar. Daha teknik bilgi gelirse bize, bir bakın, inşaAllah ordan bakalım.
“Sayın Hocam sizin sitenizden çok istifade ediyoruz, lakin, “Maddenin Arkasındaki Sır”’a kadar kafam allak bullak oldu. Şimdi siz “Maddenin Arkasındaki Sır”’da, “kainat diye bir şey yok” mu diyorsunuz? Allah’ın yarattığı eşsiz sanatlar, mucizevi galaksiler, güneş sistemi, dünya, dünyanın içindeki mahlukatlar yok mu? “vardır da biz bunun gerçek mahiyetini bilmiyoruz” diyorsunuz. İnanın bu film, ümmetin aklını perişan etti. Çok izleyenlerden duydum, aynı şeyi yaşıyorlar.” Ne güzel, biz de zaten akıllarını perişan etmek istiyoruz, çünkü, dünyayı sevenlerin aklını perişan etmek istiyoruz. Dünya aşıklarının aklındaki dünya perişan oluyor. Bütün aşkla, bütün ruhtaki muhabbetle Allah’a dönüyorlar, ne güzel, değil mi? Dolarların yerini Allah sevgisi alıyor. Gemilerin, hırsların, yatların yerini Allah sevgisi alıyor ve gerçek mutluluk ve gerçek Cennet ruhu meydana gelmiş oluyor. “Nasıl olur? Dokunduğumuz, gördüğümüz, hissettiğimiz bu dünya yok mu?” Peki, aynı arkadaşımıza, Suat kardeşimize soruyoruz, Suat Doğan’a. “Allah nerde?” diyoruz, “Radyo dalgası gibi” diyor “Allah” değil mi? Daha da sorarsak, “Aklını gösterebiliyor musun bana?” diyor. “Gösteremiyorum” diyorum. “İşte Allah, nasıl aklını gösteremiyorsan, akıl gibidir” diyor. Allah’ı hayal haline getirdin. “Sen?” “Ben varım” diyor. “Cisimim, görünüyorum, bak eşya hepsi var” diyor. “Allah akıldaki gibi hayaldir.” diyor. Bak biz de diyoruz ki, koçum, canım ciğerim, yiğidim, arslan kardeşim, “sen hayalsin, Allah mutlak varlık” diyoruz. Niye bu kadar şaşırdın, değil mi? Allah’ı hayal yapacağına, kendini hayal yapsana, değil mi? Bu kadar allak bullak olacağın ne var? Gördüğün bütün galaksiler hepsi var dışarıda. Ama bunlar gölge varlıktır. Ve biz onları, o gölge varlıkları hayal olarak görürüz beynimizde. Görüntü olarak görürüz. Ha, “bilimsel açıkla” dersen, açıklayayım. Atomun yapısından dolayı, çekirdeğin, protonun, nötronun yapısından dolayı, madde dışarıda saydamdır. Senin zannettiğin gibi değil. Dinsiz, dindar, hangi bilim adamına sorarsan sor, kime sorarsan sor, madde saydamdır, bir. İkincisi, dışarıda ışık yoktur. Işık yok ne demek? Zifiri karanlıktır. Üçüncüsü, dışarıda renk yoktur. Renk nedir? Beynin, beyinde ruhun, dalgaları, dışarıdan gelen dalgaları yorumlama şeklidir. Aksi mümkün mü bu açıklamaların? Yok. Bütün bilim adamları ittifak halindeler, dinsiz, dindar. Peki dışarıdaki ışık ne? Dalga, değil mi? Beynimiz onu ışık olarak algılıyor. Dalganın bir ışık olmadığını, aydınlık olmadığını biz biliriz. Bilim adamları da biliyor. Biz de bu gerçeği söylüyoruz. Dolayısıyla allak bullak olacak bir şey yok. Dünya aşıklarının elinden dünyayı aldık da onun için. Sadece Allah olması, bazı kişileri rahatsız ediyor da ondan, değil mi? Onu mutlu etmiyor. Allah hayal olacak, onun gemileri, fabrikaları, malları, çocukları, oğulları, çevresi mutlak varlık olacak. Biz de diyoruz ki: “Allah mutlak varlıktır, mutlak varlıktır, mekansız ve zamansızdır, mekansız ve zamansızdır. Sen mekanlı ve zamanlısın” diyoruz, ama hayal olarak. Ve dışarıda da maddenin varlığı, gölge varlıktır. Anlaşıldı mı? Bu, ümmetin aklını perişan etmiyor, gerçekten iman ediyorlar.
Çünkü daha önce, “şahs-ı manevi, şu bu” diyen -iyi niyetli diyenleri tenzih ederim, ben büyücüleri söylüyorum- büyücülerin beynine balyoz gibi indi bizim anlattığımız gerçekler. Ümmeti, insanları aldatıyorlardı. Cayır cayır, gözünün içine baka baka aldatıyorlardı. Bakın tekrar söylüyorum, iyi niyetli, samimi, hakikaten bilgi eksikliğinden söyleyenlerin tamamını tenzih ediyorum. İşte, “Mehdi (a.s.)’ın gelişi 2 bin sene sonra, 20 bin sene sonra, ve deccal de yok, işinize gücünüze bakın” diyenler. İşte, fakirlere verilecek malı çok çok çok azaltıp sanki yok hükmüne getirmeye kalkanlar bir de baktılar ki Allah ellerindeki bütün malı almış ve sadece Allah var, değil mi? Ve Allah’ın tecellileri var. Şimdi, Allah bizim Aşkla sevdiğimiz, biricik varlığımızdır. Mesela şu an beni konuşturan Allah’tır. Enaniyetle, kibirle, televizyona çıkan böyle azametli, deccal kılıklı bazı Hocalar oluyor. İyi olanları, temiz olanları tenzih ederim. Müthiş küstah, tepeden, kendinden çok emin, ilmin kendisinden zuhur ettiğini zanneden, değil mi? Süper bilmiş, herkese tepeden bakan bazı tipler var. Şimdi maddenin hayal olduğunu anlayınca ne olur o adam? Acayip garibanlaşıyor değil mi? Ne olur? Perişan olur, işte kardeşimin dediği o. Bak diyor ki: “Bu film ümmetin aklını perişan etti.” Nefsini perişan ediyor, aklını değil, yanlış kullanmış. Nefsini ve enaniyetini perişan ediyor. Ben öyle hakikatler anlatıyorum ki, Avrupa da, Amerika da yerle bir oldu. Dümdüz oldular, hiç kimse böyle, ne diyeyim ona, poz yapacak hali kalmadı, değil mi? İnşaAllah. Konu bu. Benim Atlasım, Avrupa’da, Amerika’da, sırf Avrupa’da 150 bin adet satıldı ve dağıtıldı. 150 bin “Yaratılış Atlası”. Bütün Avrupa felç oldu. Bakın kardeşim diyor ki: “Ümmetin aklını,” Dünyanın nefsaniyetini perişan ettik, dünyanın. Çünkü bu gerçek bütün dünyaya birbirine anlatarak yayıldı. Evren ve Einstein isimli kitapta diyor ki: “Bilim adamları bu gerçeği büyük bir korkuyla fark ettiler” Değil mi? Ne oldu, niye korktunuz ki? Çünkü öyle azametliydi ki, “madde sonsuzdan gelip sonsuza gidiyor” diyorlardı. Bir de baktılar ki, madde hayal ve gölge varlık olarak var. Biz, gölge varlığın hayalini gördüğümüzü gördüler, anladılar.
OKTAR BABUNA:Evet, bunu da siz anlattınız Hocam bütün dünyaya maşaAllah.
ADNAN OKTAR: Değil mi? Pür neşe samba yapıp yana döne oynuyorlardı. Oyna, biz oynamana bir şey demiyoruz da, gerçeği gör, değil mi?
OKTAR BABUNA: Evet, inşaAllah.Sizin eserleriniz, bilmeyebilir izleyicilerimiz Hocam, bütün dünyanın politikacılarına, başbakanlarına, krallarına, tanınmış sporculara ve bilim adamlarına gitti. Nitekim, bugün artık günümüzde sizin eserleriniz gittikten sonra bütün fizikçiler Hocam, maddenin hayal olduğunu söylüyorlar, çok net olarak.
ADNAN OKTAR:Kardeşim, benim anlattıklarımı, orta okulda, ilkokulda bize anlatırlardı, bu anlaşılmayacak bir şey mi bu? Anlaşılamayacak ne var? Dediği doğru da, nefisleri perişan oldu. Şimdi fabrika sahibi bakıyor, fabrikası muhteşem. Sonra bir gözünü kapatıyor, şöyle gözüne kenardan bir bastırıyor, gözünün kenarına. Fabrika bir bakıyor, böyle böyle oynuyor. Herkes deneyebilir. Hani senin fabrikan ordaydı, sabitti? Bir de bakıyor ki, beyninin içerisinde fabrika. Dışarıda vardır fabrika ama, gölge varlıktır. Dışarıdaki fabrika onun hiç işine yaramaz. Saydam, simsiyah fabrikadır, karanlıklar içerisinde. Hiçbir işine yaramaz. Allah ona nur veriyor, ve onu ışıklı olarak görüyor. Pırıl pırıl ışıkta ve renkleri yaratıyor Allah. Renk cümbüşü. Galaksileri pırıl pırıl bize gösteren Allah’tır. Sevdiren Allah’tır. Allah sevdirmezse ne anlamı kalır? Bak hem güzelliği yaratıyor, hem sevdiriyor. Güzellik de O’na ait, sevdirmek de O’na ait. Adam bunu istemiyor işte. “Ben sevdim” diyor. Sen sevmedin, Allah sevdirdi. Güzel yaratan, Allah yarattı güzel, değil mi? Perişan olacak bir şey yok. Gerçeği gördün, hafifçe şöyle bir ayağın yerden kesildi, o kadar.
OKTAR BABUNA:Bir de bunlardan en çok rahatsız olanlardan biri Lenin Hocam. Okuyayım mı sözünü Lenin’in?
Lenin diyor ki: “Duyularımızla algıladığımız.” Vladimir Lenin, ünlü komünist lider. “Duyularımızla algıladığımız nesnel gerçek değil, bir kere yadsıdın mı,” maddenin gerçeği konusunu, “bir kere yadsıdın mı, kuşkuculuğa (agnostisizm) ve öznelciliğe (subjektivizm) kayacağından, fideizme (dini inanca) karşı kullanacağın tüm silahları yitirirsin, bu da fideizmin istediği şeydir. Parmağını kaptırdın mı, önce kolun sonra tüm benliğin gider” diyor.
ADNAN OKTAR: Önce kolun, sonra neresi gidermiş?
OKTAR BABUNA: “Tüm benliğin gider” diyor.
ADNAN OKTAR: İşte bu kadar.
OKTAR BABUNA: Evet, komünizm gider diyor inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Demek ki bak Darwinizm, materyalizm konusunda da öyle. Benim meşhur bir sözüm vardır. Koydum mu oturturum. Şimdi ne kadar veciz anlatmış, ne kadar güzel anlatmış, değil mi? Her şey Allah ile çok güzel. Yoksa insanlar birbirinden korkardı. Deniz sizi korkuturdu. Gökyüzü korkuturdu. Yerin altındaki mağma sizi korkuturdu ve 10 saniye bile yaşayamazdı insanlar korkudan. Allah aşkıyla biz bu kadar coşkuluyuz. Allah’ın güvencesinden dolayı bu kadar rahat yaşıyoruz. Normalde, bedenin de, kalbin çalışması da mümkün değil. Kalp niye çalışsın kardeşim? Hemen durur. Elektrik sistemini nereden bilsin kalp? Onu anlat kısaca.
OKTAR BABUNA: Kalpte iki kulakçık, iki karıncık var. Elektrik sistemindeki bir gecikmeden dolayı kalp çalışabiliyor. Şundan dolayı, kulakçıkların önce kasılması, karıncıkların sonra kasılması lazım. Aynı anda kasılırsa olmuyor. Aralarında çok fark olursa, yine olmuyor. 0.12 saniyelik, 1 saniyenin onda biri kadar gecikmeye uğradığı için, arada çok özel hücreler var. Oradaki gecikmeden dolayı kalbimiz kan pompalayabiliyor. Eğer bu, 0.12 saniye değil, 1 saniye olsa olmuyor, hayat olmuyor. Bundan daha az olsa, yine hayat olmuyor. Tam olması gerektiği kadar 0.12.
ADNAN OKTAR: 0.12 saniye?
OKTAR BABUNA: Evet.Kardeşim 0.12 saniyeyi et nasıl ayarlasın? Kasapta falan satılıyor, sakatatçılarda görüyorsunuz kalp. Onu ayarlayacak bir durumu var mı onun?
OKTAR BABUNA: Yok Hocam, inşaAllah. Mümkün değil.
ADNAN OKTAR: Bütün varlık Allah’ın gücüyle ayakta durur. Bütün alem. Meselam bak, gök yüzünde koskoca bir kaya parçasıdır dünya. Son sürat, boşlukta gidiyoruz. Ve her taraf dev kaya parçalarıyla dolu. O ona çarpıyor, o ona çarpıyor, o ona çarpıyor. Trilyonlarca, katrilyonlarca galaksi, taş parçası, değil mi? Gezegen, yıldız, şu, bu falan hepsiyle beraber gidiyoruz. Ama bakın dünyaya hiçbir şey olmuyor. Ay hallaç pamuğuna dönüyor hergün. Venüs, Jüpiter hallaç pamuğuna dönüyor. Hergün isabet alıyorlar. Ama bak dünyada hiçbir şey yok, değil mi? Gayet sakin gidiyoruz. Tüy gibi. Şu an, arabada giden bile bir sarsılıyor değil mi? En ala o amortisör mü deniyor, o teşkilat var, o bile sarsıyor. En ufak bir sarsılma var mı?
OKTAR BABUNA:Yok Hocam. Saatte 900 bin km hızla gidiyoruz.
ADNAN OKTAR:900 bin km hızla giderken, gökyüzünde, bu normal mi şu? En ufak bir sarsıntı yok. Ve yerin altı da mağma, fokur fokur kaynıyor. Elma kabuğu kadar incedir, biliyorsunuz dünyanın yapısı. Mağma, elmanın içindeki etli kısmı biliyoruz, değil mi? Bir de kabuğu var. Kabuk kısmı kadar incedir elmanın. Biz onun üstünde yaşıyoruz. Ve altı fokur fokur kaynayan mağma. Bak çıt yok, gayet sakin. Ne mağmanın sıcaklığını duyuyoruz, ne bizi rahatsız ediyor, değil mi? Ama kardeşimiz istiyor ki, Allah hayal olsun (haşa), akıl veriyor. Bakın ben bir daha söylüyorum. Allah mutlak varlıktır. Dışarıda tabii ki gölge varlık olarak madde vardır. Saydam olarak ve simsiyah karanlık olarak. Bilim adamlarına, hepsine sorun, Allah bizim beynimizde, onu ışıklı, pırıl pırıl bir dünya olarak yaratır. Bakın ne kadar büyük bir lütuf. Mesela mavinin güzelliğini görüyoruz, o rengi yaratan Allah, değil mi? Ve göze anlam veren de Allah. Mesela anlam da vermeyebilirdi. Mesela bir çok göz çok korkutucudur, ürkütücüdür. Mesela adam bakmak dahi istemez. O göze nur veren, anlam veren, muhabbete sebep olan, yine Allah’tır. Onun için, Allah’ı unutmak isteyenlere pek ağır geldi ve aniden vurduk dünyayı. Bütün ağızlarının tadı kaçtı. Ve bütün dünya Allah’a dönüyor şu an ve dönecekler. İlk 1900’lü yıllarda falan, Allah’ı unutma modası vardı. Allah’a düşman olma modası vardı. Bu hakikati bilip de Allah’a inanmaması bir insanın, imkansızdır. Cenneti, Cehennemi bir kere tam net anlar. Yeniden yaratılışı çok net anlar. arkadaşımız diyor ya; “ümmetin aklını perişan etti” dediği, bilakis nefsini perişan ediyor, aklını açar. Bir kere yeniden yaratılış, onun için son derece kolay olduğunu bilir. Yaratılışın tek bir an, Allah’ın ol demesiyle hemen olacağını anlar. Cenneti, Cehennemi çok çok iyi anlar. Ruhun varlığını adı gibi bilir, gayet güzel bilir. Dolayısıyla, hakk-ul yakin iman eder. İlm-el yakin ve hakk-ul yakin. Sahtekar Hoca sisteminin yıkılmasında çok büyük faydası olmuştur. Sahtekar bazı Müslümanların atak yapmasının ortadan kalkmasına çok büyük faydası olmuştur. Ve benim milletim, halis Müslümanların olduğu yerdir. İnşaAllah. Onun için gönlü rahat olsun kardeşimizin.
Efendim, “Sayın Hocam, Allah’ın rahmeti, bereketi üzerinize olsun.” Senin de Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun. Ayrıca, selamı üzerine olsun. Selam niye vermedin? “Ben sizden şöyle duydum, yanlış anladıysam lütfen düzeltin. Mehdi (a.s.) zamanında gençlerin sıkıntılarının biteceğini, daha rahat, daha huzurlu olacaklarını söylediniz, bu nasıl olacak? Bundan biraz bahseder misiniz programda? Ben buna çok inanıyorum, bize öğretilen din anlayışıyla, Allah’ın bizden istediğinin farklı olduğuna inanıyorum” Doğru, çok güzel. “Ben bazen bu konularda sıkıntı yaşıyor, işin içinden çıkamıyorum, yardımcı olun lütfen sayın Hocam. Yağız” Şimdi burada bir yobaz olsaydı, işin yoksa uğraş. Güzelliğe düşman olur, sevgiye düşman olur, dostluğa. İltifat edemezsin, sevgi gösteremezsin, konuşamazsın, bir şey konuşsan hemen iddialaşır, kavgaya hazırdır, ağzından kan akar, kan arar. Nefret, öfke. İstersen onun gurubundan ol, fark etmez. Onun içinde de gruplaşmıştır o. Kendini ilahlaştırmıştır. Ama Müslüman nasıl oluyor? Kuran’a tam tabi. Kuran nurdur. İnsanı ferahlatan her şey, insanları mutlu eden her şey, dünyayı ışıklandıran her şey Kuran’dadır. Ve sahabe dönemi İslam’ı; Peygamberimiz (s.a.v.)’in sözüne tam ittiba etmek, tam ferahlıktır ve güzelliktir. Bunun sonucunda meydana gelebilecek gençlik nasıl olacaktır biliyor musunuz? Hiçbir genç benim gördüğüm mutlu değil. “Mutluyum” diyen bana bir kişi göstersinler, var mı? Bak hepsi “yok” diyorlar, baştan söylüyorlar, yok. Hepsi mutlu olacaklar. Eğer 10 yıl sonra bu dediğim olmazsa, bana ne diyorsa desinler. İnşaAllah 10 yıl sonra. Bir kere Allah bizi neşeli yaratmıştır, neşemizi aldılar. Neşemiz geri gelecek. Sevinç geri gelecek. Sanatı aldılar, sanatçı yok. Mesela eskiden yerli filmler vardı, onlar da bile bir ruh vardı, biliyorsunuz değil mi? Bak onun benzeri bile yapılamıyor şu an. Mesela o eski, Çallı’nın falan tabloları var yahut Picasso’nun, yapılamıyor. Bitti, dünyada sanat yok. Çünkü insanların ruhu çekildi adeta. Mimari bina yapamıyorlar. Güzel bir bina yapılamıyor. Mesela o Gotik sanatı, şu bu falan değil mi? Osmanlı sanatı, nefis, yapamıyorlar. Çünkü aşk kalktı. Aşk gelince sanat gelir, estetik gelir, bilim gelir. Bilim de yok, bilim adamları da yok, değil mi? Darwinistler’i bize bilim adamı diye gösteriyorlar. Adam, hepsini tenzih ederim de, Darwinizm eşittir sahtekarlık bilimidir. Hepsini tenzih ederim. Mesela bir kafatasını nasıl sahtekarlık yapıp yalan beyanlarla, uydurma delillerle, nasıl halka gerçekmiş gibi gösterme sanatıdır. Mesela Piltdown Adamı’nı alıyor adam. Neydi onun hikayesi kısaca anlat.
OKTAR BABUNA:İnsan kafatasına, maymun çenesi ekliyorlar Hocam. Törpülüyorlar, bir de bir kimyasal maddeyle de eskimiş gibi gösterip...
ADNAN OKTAR: Adam yeni kafatası değil mi?
OKTAR BABUNA:Evet, yeni.
ADNAN OKTAR: Öbürü de yeni.
OKTAR BABUNA: Öbürü de yeni Hocam. Eski tip böyle müzede sergiliyorlar 50 yıl.
ADNAN OKTAR: Potasyum dikromat herhalde, onun içine sokuyorlar, simsiyah olmuş. Bir de eğe izi bak, avanaklıklarına bak şimdi artık. Bari iyi sil de artık göreceğimizi düşün. Alenen görünüyor eğe izi üstünde. İnsanları da ne konuma koyduklarını da düşünün. Simsiyah yanmış gibi böyle. “Ya” diyorsun, “ne kadar eski,” fakat, eğe izli. Adam asidin içine bir koyup çıkarttı, bembeyaz kemik ortaya çıktı. Eğe izleri de ortaya çıktı, yepyeni olduğu anlaşıldı. İşte Darwinizm, sahtekarlığın en ince detaylarının uygulandığı bir bilim dalıdır. Sahtekarlık uzmanlığı üzerine kurulmuş bir bilim dalıdır. Ama iyi niyetli, safi olan, hakikaten samimi olan bilim adamlarını, bu konuda samimi araştırma yapanları tenzih ediyorum ben, anlaşıldı mı? Aklınıza bu gelsin Darwinizm denildi mi. Nasıl insan aldatılır? Nasıl yalan söylenilir? Mesela “ara fosil var mı?” diyorsunuz. “zibil gibi” diyor. “Tamam” dedik. “Zibil gibiyse, bir tane rica ediyoruz, tek bir tane” dedik, tek bir tane ara fosil, evrimcilerden. Bak tombul dedemden bekliyorum, bir sene geçti değil mi? Daha mı fazla oldu? Bekliyoruz, gelmedi daha. Bir de “10 trilyon vereceğim” dedim. Getiremezler, çünkü yok.
Bak bunlara karşı dedim ki ben: “350 milyon adet fosili getirip istediğiniz yere yığayım.” 350 milyon adet yaratılışı ispat eden, 1 tane 2 tane değil bak. 350 demiyorum, 350 bin de demiyorum. 350 milyon adedin üstünde fosili getirip yığayım. Ama sen bana 1 tane fosil getiremiyorsun, ara fosil, tek bir tane. Bu nedir? Doğru söylememektir, değil mi? Ayıp yapıyorsunuz. “Bir protein tesadüfen meydana gelebilir mi?” diyoruz evrimci dedelerimize. “Bilimsel olarak tabii ki meydana gelemez” diyor. “Nasıl meydana gelebilir?” “Mucize olması lazım” diyor. Mucize ne demek? Allah yarattı demektir. “Bu nasıl olur, en fazla açıklayın” diyoruz. Adam havaya bakıyor, bakıyor, en ağababaları Dawkins, “uzaydan bir kısım varlıklar gelip onlar yapmıştır” diyor. “Allah yarattı” diyeceğine, “Uzaylılar yaratıyor” diyor sıkıştığında. Bunlar daha önce meydanı boş bulmuşlardı, at oynatıyorlardı, bir aşağı bir yukarı. Biz bir şöyle Osmanlı narası çektik, “ne oluyor?” dedik, yerle birler. Niye benim dedemi, tombul dedemi çıkaramıyorlar sence?
OKTAR BABUNA: Bunun için Hocam. Siz anlattıktan sonra zaten bir daha hiç gözükmedi ortada. Dawkins de gelemiyor Hocam. Haber Türk’teki Yiğit Bulut da araya girdi, Kanal 4’ün, İngiltere’deki en büyük kanallarından biri, yöneticileri araya girdi, ki orada program yapıyor, onun yöneticileri. İngiltere gazetelerine ilan verdiniz Hocam, “Gel, seni ağırlıyacağız, burada en iyi otellerde ağırlıyacağım” dediniz, yine gelemedi.
ADNAN OKTAR: “Kesinlikle gelmem” diyor. Daha mindere çıkacak hali yok. Gidiyor çocuklarla tartışıyor, rahiplerle tartışıyor, hahamlarla tartışıyor. Gelsene karşıma.
OKTAR BABUNA: Gelemez Hocam, mümkün değil.
ADNAN OKTAR: Haber Türk’e çıktılar, sen çıktın, doktor çıktı. Önden çocukları gönderdim önce, ben gitmedim. Beni de çağırmışlardı, ben gitmedim. Bunlar güzelce şöyle bir kabasını aldılar. Çünkü çok vaktimi alacak, ben öyle uzun uzun vuruşlar yapmam. Ben önce, önden bir kabasını bir aldırtırım, değil mi? Detay kısmına ben geçerim. Sonra 12:00 gibi falan da ben geldim. EvvelAllah, ne kadar Darwinist varsa yerle bir ettik değil mi? Adamlar aynı binada odaya gelemediler, bitişik odaya gelemediler paniğin şiddetinden. Nefesimden korkuyor adamlar. Ve konu bitti.Göz göze bile gelemiyorlar. İnşaAllah. Ve böylece milletimizi de bu fitneden kurtarmış olduk.
Yobazı da sokmayacağım bu memleketin içerisine, ateizmi de sokmayacağım. Sadece sevgi, barış, kardeşlik, dostluk, muhabbet. Benim canlarımın mutlu yaşaması lazım. Ben onların mutluluğundan mutlu olurum. İnşaAllah. Niye mutlu olmasınlar, değil mi? Allah’ı sevsinler, özgür olsunlar, sevinç içinde olsunlar, hiç kimseden korkmasınlar. Gecenin 2’sinde tek başına Şam’a gidecek insanlar, hadis var. Yırtıcı hayvanların bile zehiri gidecek diyor Peygamberimiz (s.a.v.). “Hiçbir silah kalmayacak dünyada” diyor, hiçbir silah. Mantar tabancası bile kalmayacak.
OKTAR BABUNA:EvvelAllah, inşaAllah. Bir soru var Hocam.“Selamun aleyküm Hocam”
ADNAN OKTAR: Aleyküm selam.
OKTAR BABUNA: “Parmağa yazılarak, Allah’ın izniyle, geçmiş olayları görebilmek mümkün ise, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i de görmek mümkün olur mu acaba? Hürmetler, ellerinizden öperim Hocam. İstanbul’dan Onur Ezber.”
ADNAN OKTAR:Tabii, o adaba ve edebe uygun olmaz. Ama şöyle söyleyeyim, Suyuti gibi bazı büyük alimler, doğrudan Peygamberimiz (s.a.v.)’le görüşerek bilgi alarak bazı konularda danışarak, ruhaniyetiyle, Peygamberimiz (s.a.v.)’in ruhaniyetiyle görüşerek, danışarak eserlerinde bazı konuları vurgulamışlardır. Bizim bilmediğimiz hayret edilecek bir kanun var dünyada, kanunlar var. Mesela bak ben bunu tevafuken fark ettim. Ben hurafeye en ufak taviz vermem. Beni bilen bilir. Bayağı keskindir kafam, en gıcık olduğum şey de hurafedir. Ben öyle yalan, dolan, üç kağıtçılık bana kimse yapamaz. Öyle sahtekar Hoca falan da kimse gelemez. Öyle bir konu olmaz. Ben onların hiçbirini kabul etmem. Mutlak doğru olmadıktan sonra bir şeye inanmam. Mesela diyorum ki, bakın: “Mehdi (a.s.) geldi.” Mutlaka doğrudur sözüm. “İsa (a.s.) indi.” Mutlaka doğrudur, bir bildiğim var. Ben mahçup olacağım bir şeyi söylemem. Bak 1000 küsür üzerinde konuda, ne söylediysem çıktı. Ve mutlaka belgelerle ispat ederim. Mesela bu konuda, yüzde yüz doğru söylediğim. Eminim, öyle diyeyim. Bu yalnız cinlerle ilgili bir şey değil. Ben önce cinlerle bağlantılı zannettim. Cin değil bu. İnsanın şu sağ parmağının üstünde, bir yazı yazıldığında, küçük ekranın çapı da belli, bir görüntü oluşuyor. Hakikaten geçmişe ait olaylar ses ve görüntü olarak aynısıyla oluşuyor. Bu videoda ve televizyondaki kanun, çok daha kolay olarak, çok daha sade olarak Allah’ın yaratmasıyla oluşuyor ve geçmişe ait. Mesela, 1000 yıl 1500 yıl öncesine ait olayları bile görmek mümkün olabiliyor. Mesela bu çok şaşırtıcı. Mesela böyle bir kanun, insanlar nasıl bununla ilgilenmezler, inanılır gibi değil. Mesela yapan kişiyle karşılaştım, anormal sakin. Yer yerinden oynar, bu çok büyük bir olay, net görünüyor. “Ne var ki bunda?” havasındalar. Bana göre çok önemli bu. Arkadaşım mesela, kapı yüzüne doğru açılıyor. Bu ne demek? Bu çok acayip bir şey. Görüntü olarak ve üç boyutlu. Ve arkasından olay, bak üç boyutlu ve net sesler, görüntüler, orijinal sesler. Ve ne kadar istersen, o kadar devam ediyor görüntü. Ve tam olay anına ait. Bu yer yerinden oynatacak bir olay, bu çok büyük bir olay. Onun için ben bunu iyice netleştirdikten sonra, canlı yayında dedim, Fatih Altaylı’yı, ondan sonra Aydın Doğan’ı artık kim varsa hepsini çağıracağım. Ali Sirmen Bey. Niye o kadar sinirli o?
OKTAR BABUNA: Bilmiyorum, asabi biraz.
ADNAN OKTAR: Allah Allah. Onla tartışmak nasıl oluyor acaba? Var mı onun tartışmaları falan öyle?
OKTAR BABUNA:Bazen çıkıyor Hocam evet. Hep o şekilde bakıyor, öyle öfkeli.
ADNAN OKTAR: Allah Allah. Tamam. İnşaAllah sakinleşir, ne diyeyim ki, inşaAllah. Ama öbür konuda, mesela hakikaten cinlerle olduğu belli. Gidip bir şey soruyorsun, “orda şu var, şu var, şu var” diye bilgi verip geliyor, hakikaten söylüyor ve aynısıyla dediği doğru çıkıyor. Mesela bu da çok hayati bir konu. Ben cinlerin böyle insanlarla bu kadar haşır neşir olduğunu bilmiyordum. Bu kadar söz dinlediklerini de bilmiyordum. Biliyordum da asrımızda böyle bir uygulamanın olduğunu bilmiyordum. Hz. Süleyman (a.s.) devrinde vardı bu. Peygamberimiz (s.a.v.)’in zamanında vardı, ama asrımızda bunun ustalarının olduğu ve bu konunun bu kadar yaygın olduğunu, etken olduklarını bilmiyordum. Şimdi bu çok büyük zevk değil mi? Mesela geçmiş bir olayı, insanın parmağında dörtgen bir ekranda görmesi, üç boyutlu.
OKTAR BABUNA:Muazzam bir şey Hocam, muazzam.
ADNAN OKTAR: Ama işte çok şiddetli korku meydana geliyor seyredenlerde. Bunu ortadan kaldırmak lazım. Önce bunun eğitimini vermek lazım, Allah’ın bir lütfu. Televizyon açıldığında niye korkulmuyor da, parmakta görüntü oluştuğunda korkuluyor? En küçük o ipodlarda falan o görüntü oluşmuyor mu? Ama herhalde biraz olağanüstü. Tabii, bunu bu kadar büyütecek bir şey yok. İnşaAllah bunu önümüzdeki günlerde yapacağız. İnşaAllah. Ben yapmayacağım, ustaları var, ben karışmam.
Ne kadar güzel bir şey. Bir şeyin orijinal bilgisini görmek, tarihi bir olayı aynısıyla görmek, çok güzel değil mi? Çok şaşırtıcı değil mi?
Özellikle Beytullah Aydın Zonguldak’tan sormuş. İşte ne diyor, “Ahir zamanda gelecek, İstanbul’u manen feth edecek.” Tabii ki, manevi fetihtir. Ahir zamanda kan yok. Silah yok, öyle bir şey yok. Tamamı ortadan kalkacaktır. Sadece sanat, bilim ve sevgi hakim olacaktır. Güzellikler hakim olacaktır, dostluk hakim olacaktır. Çünkü bizim fıtratımız öyle. Mesela burada gergin bir ortam olsa. Biz, beynimiz adeta felç olur. Hatta yorulur, çok sıkıntı çekeriz. Ama sevgi bizi açıyor. Allah bizi böyle yaratmıştır. Bizim enerjimiz, iman. imandan kaynaklanan sevgidir. Biz sevgisiz yaşayamayız. Seveceğiz ve sevileceğiz, yapamayız başka türlü. Tabii, ruhumuz öyle. Kedileri seveceğiz, çiçekleri seveceğiz, güzel sesi seveceğiz, güzel evi seveceğiz, güzel insanı seveceğiz, güzel konuşmayı seveceğiz, ruhumuz açılır. Öbür türlü vücudumuz isyan eder, çok bitkin oluyorlar o yüzden insanlar. Rengi benzi soluyor, ciltleri kuruyor, sağlıksız oluyorlar. Sıhhati, her şeyleri bozuluyor.
Mesela sevgi dolu bir insanın saçları pırıl pırıldır. Gözleri pırıl pırıldır, genç kalır. Hafızası çok güçlü olur. Mesela insan, Allah esirgesin, bunar sevgisiz yaşarsa. Beyni erir insanın, çok müthiş etki eder insan bünyesine. Yemekten içmekten çok daha önemlidir sevgi. Sevmek ve sevilmek. Bizim gıdamızdır bu. Ama bağnazlık, yobazlık, dinsizlik, ateistlikle olmaz bunlar, yaşayamazsın. Yobazın olduğu yerde sevgi gider, ateistin olduğu, dinsizin olduğu yerde sevgi gider. Gerçek Kuran’ın, sahabe ahlakının olduğu yerde sevgi vardır. Aşk vardır. Allah aşkı vardır. Orda insan mutlu olur. Özgürlük, baskıyı bizim ruhumuz kabul etmez. Ruhumuz özgür olacak, değil mi? Kuran’ın özgürlüğünü yaşayacağız. Allah’ın verdiği bize bu özgürlüğü yaşayacağız. Münafık baskısını, müşrik baskısını ki bunların toplamına “yobaz” diyoruz. Bakın münafık ve müşriklerin toplam ahlakına biz “yobaz” deriz. Bunu, insanlarımızın üzerinden kaldıracağız. Dünyanın üzerinden kaldıracağız. Ateistlerin o korkunç dünyasını, o karanlık dünyasını, komünistlerin, faşistlerin, o korkunç karanlık dünyasını insanların üzerinden kaldıracağız. Bizim beynimiz aydınlık istiyor, sevgi istiyor, dostluk istiyor. Ha, bunu yaparken biz güçsüz mü oluruz? Allah’ın en büyük gücü olmuş oluruz biz dünyadaki. Allah hizbi olmuş oluyoruz. Hiç kimse yenemez Allah hizbini. Kuran’da da var, değil mi? “Allah, hizbi, galip olandır” diyor Allah. Yenemezsin. Neyle yener? Allah aşkıyla yener, sevgiyle yener, silahla değil. Bak silahla her ortaya çıkan yenilecek, göreceksiniz. Sevgiyle ortaya çıkanlar yenecekler. Bu dünyanın özelliği bu.
Efendim, “Selamun aleyküm Adnan Hocam, hepinizin mübarek Ramazan ayını kutluyorum.” Ben de bütün milletimin, bütün kardeşlerimizin, Ramazan, mübarek Ramazan’ını kutluyorum. Allah tekrarına erdirsin. Allah şifalara vesile etsin. İnşaAllah. Yalnız, hasta olanlar, mesela böbreğinde rahatsızlığı olanlar, tansiyonu düşük olanlar, yahut ilaç kullananlar oruç tutmayacaklar. Doktora sorup, haram olur. Kahramanlık gibi bir ruhla yapıyorlar, öyle bir şey olmaz. Allah’ın beğenmediği bir şey yaparsın. “Hastaysanız tutmayın” diyor Allah ayette, değil mi? Kardeşim bayılıyorsun oraya buraya düşüyorsun, daha hala “tutacağım” diyor. Yahut böbrekleri mesela perişan vaziyette, tutacağım, olmaz, haram olur. İnşaAllah. İftar açarlarken de kardeşlerimiz, ılık suyla açsınlar şöyle büyükçe bir kupayla, ılık suyla. Hemen yemek yemesinler. Belki namazını kılabilir o arada. 10 dakikayı geçirsinler. O kanına geçsin o su. Vücudunda kanına geçsin. Bir dinçlik verir. Öbür türlü yorgunluk hissederler. Birden ağır yemeklere de girmemeleri lazım. Hafif çorbalarla falan başlayabilirler, sonra ilerde ne yiyorsa yesin. İnşaAllah. Ama acele etmemesi lazım.
“Şükürler olsun Rabbim’e çocukluğumdan beri beklediğim, Hz. Mehdi (a.s.)’yi bilip tanımayı nasip etti” diyor. Allah Allah, kimmiş acaba? “Biliyorum” diyor. Öyle demeyecek. Diyecek ki: “Benim hüsn-ü zan ettiğim bir insan var. Bir sevdiğimi Mehdi (a.s.) olabilir diye umuyorum Allah’tan diyecek. Ben mesela sizi inşaAllah Cennetlik olarak umuyorum. İnşaAllah Cennette kardeş oluruz. Ama ben hepimiz Cennetliğiz der miyim? Onun gibi bir şey, “falanca Mehdi (a.s.)’dir” denmez. “İnşaAllah öyledir, veli insandır, inşaAllah” değil mi? “Allah onu Mehdi (a.s.) yaratmıştır inşaAllah” diyeceğiz. “Allah Hz. İsa (a.s.)’yı da görmeyi nasip eder.” Evet.
Hz. İsa (a.s.)’yı hep beraber seveceğiz. Yanaklarından tutup böyle inşaAllah seveceğiz. Çok dünya tatlısı ve dünya şekeri, ulülazm bir Peygamberdir. Ayaklarına kadar çillidir Hz. İsa (a.s.), öyle sevimli. İnşaAllah. Ama çok imanlıdır, çok çok imanlıdır.
“Adem Allah’a şöyle yalvardı: ‘Rabbim bu yazıyı el parmaklarımın tırnakları üzerine bana bahşet’” Barnabas İncil’i 39’da. Çok hayret verecek bir şey böyle bir bilginin İncil’de olması. Makul de, aslında tabii. “Sonra Allah ilk insana baş parmakları üzerine bu yazıyı verdi” Çok acayip değil mi? Bak “sağ elin baş parmağı tırnağı üzerine” diyor, “Allah’tan başka ilah yoktur.” La ilahe ilallah yazdı diyor, çok acayip. Sol elin başparmağı tırnağı üzerine de, Muhammed Allah’ın Resulüdür. Sonra, “bu senin dünyaya geleceğin gün mübarek olsun” Barnabas İncili’nde. Evet. Hz. Resulullah’ın gelişi müjdeleniyor Barnabas İncili’nde. “Sağ elinde Allah’tan başka ilah yoktur, sol eli başparmağı tırnağı üzerinde de Muhammed Allah’ın Resulüdür. Sonra babacan bir sevgiyle ilk insan bu sözleri öptü ve gözlerini ovarak dedi: ‘Senin dünyaya geleceğin gün mübarek olsun.’” iki eliyle öpüp gözlerine sürdü diyor. Peygamberimiz (s.a.v.)’in müjdesini belirtiyorlar. Barnabas İncil’inin 39. sayfasındaymış. İnşaAllah bayağı güzel.
OKTAR BABUNA:Bir hadis okuyayım mı Hocam Peygamberimiz (s.a.v.)’den, Hz. Mehdi (a.s.) ile ilgili.
“Hz. Mehdi (a.s.) devrinde, gerçek sevgi ve barış ortamı olacağı, insanlar balarılarının beyleri etrafında toplanması gibi, Hz. Mehdi (a.s.)’nin çevresinde toplanırlar. Hz. Mehdi (a.s.) daha önce zulümle dolu olan dünyayı, adaletle doldurur. Adaleti o denli olur ki, uykuda olan bir kimse dahi uyandırılmaz. Ve bir damla kan bile akıtılmaz. Dünya adeta asr-ı saadet devrine geri döner.” El Kavlul Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyyil Muntazar.
ADNAN OKTAR:“Ya nasıl kan akıtılmaz ki?” diyor. Bak, psikopatlığa bak, kana alışmışlar da “nasıl kan akıtılmadan olur ki?” diyor. Niye kan akıtılsın ki? Kan akıtman anormal senin. Kan akıtmamak niye anormal olsun, değil mi? “Burnu dahi kanamaz” diyor. “Olur mu öyle şey, hayret nasıl oluyor o?” diyor. Mutlak adalet olacak düzeni, her yer adaletle dolacak. “Nasıl olacak o ya?” Adaletsizliğe o kadar alışmış ki, makul görüyor. Adaletsizlik anormaldir. Niye adalet olmasın? Sen aklı başında adamsın. Asıl adaletsizlik anormal, ona şaşır sen. Adalet makul olandır. “Herkes birbirini sevecek, nasıl olacak o?” diyor. Herkesin bizbirini sevmemesi zaten anormaldir. Değil mi?
SUNUCU:Evet sevgili seyircilerimiz buradaki yayınımızın sonuna geldik. Harunyahya.tv sitesinden 24 saat yayınlarımızı takip edebilirsiniz. Soru ve görüşlerinizi bize ahirzamansohbetleri@hotmail.com adresinden gönderebilirsiniz. Harunyahya.org ve Harunyahya.net sitelerinden Hocamızın tüm eserlerini ücretsiz olarak indirebilirsiniz. Bizi yarın 22.00’den itibaren Harunyahya.tv internet sitemizden, Mavi Karadeniz Radyo, Kanal S, Samsun AKS ve TV Kayseri ekranından takip edebilirsiniz. Yayınımıza Harunyahya.tv sitemizden devam edeceğiz.
Marşlar/Fasıllar
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...Web siteleri
Devamı ...Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...