SUNUCU 1:Yayınımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.
ALTUĞ BERKER:Şu an Kanaltürk televizyonunda bir program var. Kıyametle ilgili konuşuyorlar. 2012’yi bekleyen bazı şahıslar var, Toros Dağı’na çıkmış onlar, oradan konuşuyorlar. Bir de Süleyman Ateş Hocamız da vardı. O da “Kainatın 13 milyar yılı geçti, herhalde bir o kadar daha olabilir, olur” diyor. Ama “Kimse de bilemez” diyor sonra arkasından izahat yapıyor.
ADNAN OKTAR:Süleyman Ateş. Şu an devam ediyormuş. Toros Dağı’nın tepesine mi çıkmışlar?
ALTUĞ BERKER:Hocam, bazı inanışlarda olanlar var, 2012’de Kıyamet kopacak diye. Alametler.
ADNAN OKTAR:Toros Dağı’nın tepesinde ne işleri var?
ALTUĞ BERKER:Su seviyesi yükselmeyecekmiş orada, su fışkırmaları depremler olabilirmiş.
ADNAN OKTAR:Şu an orada mıymış arkadaşlar?
ALTUĞ BERKER:O Fuat Arman diye bir zat, kendisi şu an oradaymış.
ADNAN OKTAR:Dağın tepesinde.
ALTUĞ BERKER:12 Ağustos’u 13 Ağustos’a bağlayan gece 01:44’de su fışkırması olacakmış, deprem olacakmış. Bazı alametlerle başlayacakmış o dönem. O yüzden yüksek bir yere çıkmış kendisi.
OKTAR BABUNA:Bir şey diyorlarmış Hocam, 25 saat sonra büyük felaket olacak diye oraya çıkmışlar.
ADNAN OKTAR:Dağın tepesine? Allah Allah. Biraz serin olmaz mı akşamları orası? Nuh’un oğlu da biliyorsunuz dağa sığınmıştı. “Dağ beni korur” demişti, ama sular orayı da kapladı.
Ama daha Kıyamete inşaAllah Allah’ın izniyle var. Şimdi Hz. Mehdi (a.s.) İstanbul’da. Hz. Mehdi (a.s.)’nin olduğu yerde o tarz bir olay olmaz. Kuran’da da ayet var; “Sen onların içindeyken, Allah onları helak edici değildir” diyor. İnşaAllah. Hz. Mehdi (a.s.)’nin olduğu yerde de büyük olaylar olmaz, o tarz bir olay olmaz. İnşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Hatta 99 depremini örnek gösteriyordunuz daha evvel, Hocam. Depremin şehre dokunmadığını, denizden geçtiğini.
ADNAN OKTAR:Evet. Adalara kadar geldi, yer altından geçti, şehre dokunmadı, Avcılar’dan çıktı. Oktar Hocam bir soru sor konuşayım.
OKTAR BABUNA:Estağfurullah, Hocam. Hadis okuyayım mı Hocam inşaAllah. "Yüce Allah onun veladetini (doğumunu) gizleyecek ve şahsını saklayacaktır. Böylece o, zuhur ettiğinde kimsenin biatı onun boynunda olmayacaktır. Onun gaybetinde Allah onun ömrünü uzatacak, sonra kendi kudreti ile onu kırk yaşından daha genç görünümlü olarak aşikâr edecektir ve bu, Allah’ın her şeye kadir olduğunun bilinmesi içindir." (Kemal-ud Din) İnşaAllah.
ADNAN OKTAR:Demek ki üzerinde biat yok. Çünkü, bütün mürşitlerin üzerinde olan bir kişinin, bir mürşide bağlanması mümkün değil. Olay çok açık. Tarikatlar ona bağlı, o nasıl tarikata bağlı olsun? İnşaAllah. Ama “Bir mürşit-i kamil’in sohbetinde kemale gelir” diyor. Yani herhangi bir sohbet, bir dakikalık bir sohbet bile olmuş olsa bir mürşitin, o tarikata girme değil, tarikata girmiş olmuyor. Kemale geliyor sohbette, o kadar. Ondan sonra kendi ilerler diyor nübüvvet yolunda. İnşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Mürşidin Hocam -müsaade ederseniz- mürşidin kendisi mi olabilir yoksa mürşitten bir söz veyahut bir şey duymuş mu olabilir?
ADNAN OKTAR:Yok, “bir mürşidin sohbetinde kemale geliyor” diyor. Herhangi bir mürşit, inşaAllah. Yani mesela kimler var asrımızda mürşitler? Muhammed Raşid Erol Hazretleri vardı, Allah rahmet eylesin. Efendim, Şeyh Nazım Kıbrısi Hazretleri var mesela, onun sohbetinde bir dakika bile bulunmuş olsa kemale gelir mesela Hz. Mehdi (a.s.). Veyahut Mahmut Hocamız, o da bir mürşit, değerli bir insandır. Onun da mesela sohbetinde bir dakika bulunmuş olsa kemale gelir, ama tarikatlı olmasına gerek yok. Gerek yok, çünkü kendisi mürşit zaten. Mürşitlerin mürşidi. Yani şeyhlerin mürşidi. Ama “Oradan alır, kendisi devam eder” diyor ondan sonra.
ALTUĞ BERKER:Siz daha iyi bilirsiniz Hocam inşaAllah. Şu anda Üstadın o sözü çıktı karşımıza “en büyük bir müçtehid en büyük bir müceddid, kutb-u azam” diyor inşaAllah.
ADNAN OKTAR:“Hem en büyük bir müceddid, hem en büyük bir müçtehid, hem hakim, hem Mehdi, hem mürşit” diyor. “Hem kutb-u azam olarak bir zatı nuraniyi gönderir. O da Ehl-i Beyti Nebevi’den olur” diyor. “Beyn-es-sema vel-arz alemi” diyor, “her vakit ruhanilerle doldurup boşaltan Cenab-ı Allah” diyor. Değil mi? “Aniden çok büyük olaylar meydana getirmeye kadirdir” diyor. Ve Hz. Mehdi (a.s.) ile alem-i İslam’ı ıslah edeceğine dair mütehaddit rivayet var” diyor, sahih hadis. “Vaadetmiştir, elbette vaadini yapacaktır” diyor. İnşaAllah. “Hadis dahi olmasa, öyle olması lazım gelir adetullaha göre” diyor. “Olmasa dahi” diyor. “Allah’ın adeti öyle” diyor. İnşaAllah.
Şimdi Nur talebesi kardeşlerimize, Oktar sormaları için sorular söyle. Kardeşlerimiz gördüklerinde Nur talebesi kardeşlerimizi. Mesela diyor ki; “Hatta” diyor Bediüzzaman, Şualar sayfa 487, sırf Hz. Mehdi (a.s.)yi sormasınlar, Hz. İsa (a.s.)’yı da soracaklar. “Hatta Hazret-i İsa Aleyhisselam'ın nuzulü (yeryüzüne inişi) dahi ve kendisi İsa Aleyhisselam olduğu, nur-u imanın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez.”Şimdi burada şahs-ı manevi var mı?
OKTAR BABUNA:Yok, Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:“Var” diyorlar. Bak, “Hatta Hazret-i İsa Aleyhisselam'ın nuzulü (yeryüzüne inişi) dahi ve kendisi”. Kendisi ne demektir? Şahıs.
OKTAR BABUNA:Şahıs, evet Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:“İsa Aleyhisselam olduğu, nur-u imanın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez. Deccal ve süfyan gibi eşhas-ı müdhişe kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar.” Süfyan şahıs mı?
OKTAR BABUNA:Şahıs Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Süfyan şahıs. Hafız Esad’dır. Deccal? O da bir şahıstır. Kardeşim hayrettir, şimdiye kadar gelen bütün Peygamberlerin şahıs olduğunu kabul ediyorlar. Bütün velilerin şahıs olduğunu kabul ediyorlar. Bir tek Hz. Mehdi (a.s.)’de tıkandılar. O diyorlar; “şahs-ı manevidir”. Tabii, Hz. İsa (a.s.)’nın şahıs olduğunu kabul edecek ama, Hz. İsa (a.s.)’yı kabul ederse Hz. Mehdi (a.s.)’yi de kabul edeceği için onu da reddediyorlar bu sefer, “O da şahs-ı manevidir” diyorlar. Bu ne biçim korkudur? Akıl almaz bir korkuya döndüler. Bu da Hz. Mehdi (a.s.)’nin geliş alameti.
Bakın, üzüm suyunda mis gibi bir koku var. Şarabın o tiksinti verici kokusu yok. Kardeşim şimdi şaraba niye meraklı oluyorlar biliyor musun? Şimdi kadehte geliyor şarap, artistik hareketlerle falan bir beze falan sarıp bardağa döküyorlar. Şimdi efendim, “Afiyet olsun beyefendi” falan diyor. Yanında ızgara mızgara falan. Döküyorsun da leş gibi bir şey döküyorsun. Orada güzel et kokusu var, ızgara kokusu var, bir de leş gibi şarap kokusu, değil mi? Güzel bir üzüm suyu getir de insanın içi açılsın. Ne o yemeği batırıyorsun. Tadı zehir gibi acı, kokusu berbat. Ne o artistik hareketler? Ağzına alıyor işte “Hımm, bilmem kaç yılına ait işte roza, bilmem ne şarap”. “Vay be” diyorlar, “helal olsun, nasıl bildi mübarek”. Sanki marifet yani. Adli tıpta da zehiri anlıyorlar, mesela adam bakıyor, kokluyor, diyor ki “bu siyanür”. Şimdi bu marifet mi zehiri anlamak? Zehir ne tarafın zehiri onu anlamaya çalışıyor. Mesela baldıran mı, siyanür mü? “Hay maşaAllah, nasıl fark etti zehiri” diyor. Bunda sükse ne tarafı var bunun? Şak şak damak döverek, bilmem ne falan. “Mübarek üstaddır” diyor zehir üstadı. “Zehiri çok iyi bilir” diyor zehir çeşitlerini. Roza olsa ne olur, bilmem ne olsa ne olur? Zehir zehirdir, değil mi? Roza neydi gül müydü İngilizcede? Şahane bak, halis üzüm suyu. Tadı güzel, kokusu güzel, zararsız, bilakis faydalı. Ne zorumuz. Hayır haram, haram dahi olmasa içilecek gibi değil, helal dahi olsa içilecek gibi değil. Hakikaten helal olsa da içmem ben. Mesela domuz eti de öyle, helal olsa da yemem ben onu.
OKTAR BABUNA:Siz daha iyi bilirsiniz Hocam İnşaAllah. Zaten Allah-u alem domuz eti helal olsa, pek kimse yemez Allah-u alem. Sırf haram olduğu için oluyor olabilir mi?
ADNAN OKTAR:Tabii. Kardeşim inanılır gibi değil. Görünümü bile insanın acayibine gidiyor.
Bak diyor ki; “Hz. İsa Aleyhisselam'ı nur-u iman ile tanıyan ve tabi olan cemaat-i ruhaniye-i mücahidinin (mücadele eden ruhani cemaatinin) kemiyeti (sayısı), Deccal'in mektepçe ve askerce ilmi ve maddi ordularına nisbeten çok az ve küçük olmasına işaret ve kinayedir. (Şualar, syf. 495) Bak, “Hz. İsa Aleyhisselam'ı nur-u iman ile tanıyan ve tabi olan cemaat” Cemaat, cemaate tabi olur mu? Cemaat şahs-ı manevi, şahs-ı maneviyi nerede görsün adam, tabi olsun. Değil mi? Bir şahıs olacak ki, cemaat ona tabi olsun. Bak ne diyor? “Hz. İsa Aleyhisselam'ı nur-u iman ile tanıyan” şahs-ı manevi nur-u imanı ile tanınır mı?
OKTAR BABUNA:Tanınmaz Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Hayır, tabii ki bir şahs-ı manevi vardır, biz onu anlarız o ayrı da ama burada kastedilen o değil. Yoksa tabii ki bir şahs-ı manevi oluşur, ama şahs-ı manevinin mutlaka şahsı vardır, cemaati vardır, ondan meydana gelen şahs-ı manevi. “Hz. İsa Aleyhisselam'ı” bir isim bu İsa Aleyhisselam. “Allah’ın selamı üzerine olsun” diyor Hz. İsa Aleyhisselam. Şimdi Kuran’da Hz. İsa (a.s.) deyince biz şahs-ı manevi mi anlıyoruz?
OKTAR BABUNA:Hayır Hocam. Estağfurullah anlamıyoruz.
ADNAN OKTAR:Değil mi? Hz. Nuh (a.s.) deyince biz şahs-ı manevi mi anlıyoruz? Ne oldu peki, aradan biraz zaman geçince şahs-ı maneviye mi dönüşecek Peygamber? Olacak iş mi? “Hz. İsa Aleyhisselam” bak “nur-u iman ile tanıyan ve tabi olan” ona bağlanan “cemaat-i ruhaniye-i mücahidin” yani Müslümanlar. Değil mi? Şahs-ı maneviye bağlanmıyorlar, burada bir şahıstan bahsediyor. “Az ve küçüktür” diyor sayısı. Bak; “az ve küçük,” küçük bir cemaat, Hz. Mehdi (a.s.)’nin cemaati gibi. “Büyük Mehdi’nin dört ehemmiyetli vazifesinin ve daha evvel gelip geçen küçük Mehdiler, büyük Mehdi’nin bir kısım vazifelerini bir cihette (bir açıdan) icra ettiklerini.” Bakın “Büyük Mehdi’nin dört ehemmiyetli vazifesi” büyük Mehdi’yi ayırıyor. “Ve daha evvel gelip geçen küçük Mehdiler.” Bak bir büyük Mehdi var, bir de küçük Mehdiler var. Peki bu gelen küçük Mehdiler şahs-ı manevi olarak mı gelmiş? “Yok, şahıs olarak geldi” diyorlar. Buradan bu kişileri sıkıştırıp doğru söylemeye onları yaklaştırsınlar. “Büyük Mehdi’nin bir kısım vazifelerini bir cihette (bir açıdan) icra ettiklerini,” bakın, “bir kısım vazifelerini,” bir kısım vazifeyi icra ettiğinde ne oluyor? Küçük Mehdi oluyor. Üç tane küçük Mehdi’den bir tane büyük Mehdi olmaz. Bunlarda bu kafa var. Diyor ki; “Üç tane küçük Mehdi bir araya gelecek, bir büyük Mehdi edecek?” “Böyle bir şey olmaz” diyor zaten Bediüzzaman. “O zaman mutlaka o Küçük Mehdi olur” diyor. Büyük Mehdi olmuyor. “Büyük Mehdi’nin bir kısım vazifelerini bir cihette (bir açıdan) icra ettiklerini (yerine getirdiklerini) ve şeriat-ı Muhammediye’yi (a.s.m.) (Peygamberimiz (s.a.v.)’in yolunu, Kuran ahlakını) ve hakikat-ı Furkaniyeyi (Kuran ahlakını) ve sünneti Ahmediyeyi (a.s.m.) (Peygamberimiz (s.a.v)’in sünnetini) ihya ile (yeniden canlandırma ile), ilan ve icra ile (herkese duyurarak ve uygulayarak), başkumandanları olan” bak ihya ediyor İslamı, Kuran’ı, sünneti, ilan ediyor, bütün dünyaya ilan ediyor ve icra edip uyguluyor. “Başkumandanları olan Büyük Mehdi’nin”, şahs-ı manevi olur mu başkumandan?
OKTAR BABUNA:Olmaz Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Başkumandan, başta durur başkumandan. O, şimdi mesela genelkurmay başkanı var değil mi? Cumhurbaşkanı başkumandandır. “Cumhurbaşkanı yok ama başkumandan var” diyorsun. Nasıl olarak? “Şahs-ı manevi olarak” diyorsun. Olur mu öyle şey?
OKTAR BABUNA:Olmaz Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:“Başkumandanları olan büyük Mehdi’nin Kemal-i Adaletini (yüce adaletini) ve hakkaniyetini (haktan ve doğruluktan ayrılmayışını, doğruluğunu) dünyaya göstermeleri” bütün dünyaya gösterecek diyor. Başkumandan durması gerekiyor ve dünyanın da bunu görmesi gerekiyor. Şahs-ı manevi, vefat etmiş bir kişinin başkumandanlığı olmayacağına göre.
“Kanaltürk’teki programı izliyorum.” Peygamberimiz (s.a.v.)’in söylediği Kıyamet alametlerini Süleyman Ateş inkar ediyormuş, yani reddediyormuş. Var öyle. Süleyman Hoca’ya sorsunlar: Hanefi misin? “Yok.” Şafi misin? “Yok.” Maliki misin? “Yok.” Hanbeli misin? “Yok.” Şii misin? “Yok.” Caferi misin? “Yok.” Vahabi misin? “Yok.” Nesin? “Ben, benim.” Sen sen olduğuna göre, sana göre de fikirler geliştirirsin tabii ki. Ama fikirlerin de sen de kalır, inşaAllah. Sen, sen olduğun için sensin. İnşaAllah. Yani olabilir öyle, her yerden çıkar öyle insanlar.
ALTUĞ BERKER:İslam Akaidi’nden bir cümle okuyabilir miyim Hocam?
İslam Akaidi kitabı, Sait Ramazan El-Buti Madve Yayınları sayfa 324’te “Kıyametten önce meydana gelecek olan hadiselerle ilgili” diyor Hocam. Hz. Mehdi (a.s.)’ın çıkışı ve Hz. İsa (a.s.)’ın çıkışı ve diğer alametler, “Müslüman bireyin bunlardan şüpheye düşmesi veya onları temelden inkar etmesi caiz değildir” diyor.
ADNAN OKTAR:Ehl-i Sünnet inancında Hz. Mehdi (a.s.) haktır, Hz. İsa (a.s.)’ın inişi de haktır. Ama Ehl-i sünnet değilse olabilir. Edip Yüksel’de inkar ediyor. “Olabilir” diyor, bir sorun yok. Süleyman Ateş de inkar ediyor. Var öyle adamlar. Zekeriya Beyaz da inkar ediyor. Ama bunlar malum şahıslardır. Malum görüşlere sahiplerdir. Malum şekilde yorumlanır bunlar. Malum şekilde değerlendirilir. Ve malum gazetelerde yazarlar. Malum kanallara çıkarlar. Genel olarak Müslümanların kanaati de malumdur bu kişilere karşı.
Ruhi zemin titriyor, maşaAllah.
OKTAR BABUNA:Zekeriya Beyaz’la ben canlı yayına çıkmıştım Hocam inşaAllah. Mehdiyet konuşuluyordu. Sordum mezhebini, yani dedim, “Bütün Ehl-i sünnet alimleri mezheplerde kabul ediliyor. Nedir mezhebiniz?” diye. Cevap vermedi zaten İnşaAllah.
ADNAN OKTAR:O da Süleyman Ateş’i kabul etmez. Edip Yüksel bunları kabul etmiyor. Bu Edip Yüksel’i kabul etmiyor. Bunlar hep böyle Rambo maşaAllah ayrı ayrı. Allah tabii her şeyi hayırla yaratıyor. Hz. Mehdi (a.s.) çıkmış, vazifelerini yapıyor. Yer yerinden oynuyor. Bütün alametler çıkmış. “Ben kabul etmiyorum” diyor. Şimdi güneş doğmuş, diyor ki; “Ben Güneş’in doğduğunu kabul etmiyorum” diyor. Ay çıkıyor, “Ay’ın çıktığını da kabul etmiyorum” diyor. “Şu an dünyada olduğumu da kabul etmiyorum” diyor. “Varlığımı da kabul etmiyorum” diyor.
ALTUĞ BERKER:Geçen gün çok güzel bir izah yapmıştınız Hocam. Bu tohumların sünbüllenmesi ile ilgili. “Güneş, Hz. Mehdi (a.s.)’dir” dediniz inşaAllah. “O tohumlar, onu görünce açılacaklar, sünbüllenecekler” dediniz inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Bediüzzaman, Nur talebelerini tohum olarak görüyor. “Açılmış değiller” diyor. Hz. Mehdi (a.s.) devrine kadar açılmayacaklar, kapalı. “Kapalı cemaat olarak yaşayacaklar” diyor. Tohumlar şeklinde ve parçalanacakları da anlaşılıyor, değil mi? Ama “Hz. Mehdi (a.s.)’yi gördüklerinde sümbüllenip açılacaklar” diyor. O zaman bütün ümmet görüyor ve tek parça haline geliyor. O zaman çiçek bahçesine dönüyor. Tohum serttir, kabuğu kapalıdır. İçinde ne olduğunu bilmezsin. İçinde hayat vardır ama dışında hayat yok gibi görünür. Şimdi de öyle oluyor, inşaAllah. Bak diyor ki Bediüzzaman: “Büyük Mehdi'nin çok vazifeleri var. Ve siyaset aleminde, diyanet aleminde, saltanat aleminde ve mücadele alemindeki çok dairelerde icraatları olduğu gibi.” Büyük Mehdi’nin. Şimdi bunlar diyor ki kardeşlerimiz; “Bediüzzaman vefat eder, kıyamete kadar bütün çalışmalar Bediüzzaman’a gideceği için, siyasetteki çalışmalar da ona gider, saltanat alemindeki çalışmalar da ona gider, dolayısıyla her eklendikçe o Büyük Mehdi olur, ilaveler”. Peki o Mevlana Halid’e bağlı, Bediüzzaman Hazretleri, Mevlana Halid’in talebesi. Bediüzzaman da Mevlana Halid’e bağlı olduğuna göre, o zaman Mevlana Halit. O da İmam-ı Rabbani’ye bağlı olduğuna göre, o zaman İmam-ı Rabbani. Onlar da Hz. Ali (r.a.)’ye, Hz. Ebubekir (r.a.)’e bağlı olduğuna göre, onlar da. Böyle bir sistem yok. Herkes kendi anında, kendi vaktinde yaptığı çalışmalarla anılıyor. Hz. Ömer (r.a.) kendi vaktindeki faaliyetiyle Hz. Ömer (r.a.)’dir. Vefat ettikten sonra ayrıdır o, onun şahs-ı manevisi devam ediyor. Eder ama Peygamberimiz (s.a.v)’in kastettiği o olmuyor. Hayattayken olan kastedilir. Olur mu? O zaman, Bediüzzaman’da Mevlana Halid’e bağlı oluduğu için, o zaman Mevlana Halid’in şahs-ı manevisi gelişmiştir deriz o zaman. Onunla Bediüzzaman ve talebeleri olmuştur, diğer Nakşi kolları oluşmuştur. Çünkü Bediüzzaman’ın Nakşi yönü de vardır biliyorsun. Nakşi ve Kadiri yönleri de vardır. Bir mürşidi Nakşi, bir mürşidi Kadiri’dir. O zaman o şahs-ı manevinin devamı olmuş oluyor. Biz toplamını o zaman Mevlana Halid’e vermemiz gerekir, değil mi? Halidiye koluna. Biraz daha akılcı olaylara bakmak lazım. Evet.
“O kadar kuvvetlidir ki ve devam eder” diyor deccaliyet. “Yalnız Hz. İsa (a.s.) onu (onun fikir sistemini) yok edebilir,” yani deccaliyetin dünyadan tamamen kalkması. “Başka çare olamaz diye rivayet edilmiş. Yani, onun mesleğini ve yırtıcı rejimini bozacak olan, yok edecek olan” çünkü Amerika ve Rusya’yı da kastediyor Bediüzzaman, onların da yok olması, oradaki bu Deccali sistemin yok olması. “Ancak semavî, ulvî ve hâlis,” bak, “semavi, ulvi ve halis bir din İsevîlerde zuhur edecek (ortaya çıkacak) ve hakikat-ı Kur'aniye’ye (Kuran Hakikatlerine) iktida (tabi olan) ve ittihad eden (birleşen) bu İsevî dinidir ki,” Müslümanlığa kaydolacak diyor. “İsevi dinidir ki, Hz. İsa Aleyhisselâm'ın nüzulü ile (inişi ile) o dinsiz meslek mahvolur yok olur” diyor. Burada şahs-ı manevi nerede?
OKTAR BABUNA:Yok Hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Kardeşim bak büyücüler, bu açıklamalarla baş edemezler. Hadislerle de baş edemezler. Akıllarını başına alsınlar. Bu oyunu, bu densizliği, bu münasebetsizliği bıraksınlar. Milleti kandırmayı da bıraksınlar. Allah’tan korksunlar, 30-40 seneden beri yalan söylüyorlar geceli gündüzlü. İyi niyetli, samimi, safi kalpli Müslümanları, samimi olarak anlamayıp anlatanları tenzih ediyorum. Ama artık bu büyücüleri görsünler. Hangi birini kapatacatsınız? Hepsine ayrı bir yalan uyduruyorlar, her birine ayrı bir yalan. Bu kadar yalanla bir insanın beyni ne olur? Deliye döner bir insan. O insanda akıl fikir kalır mı? Gece gündüz yalan söyleyen bir insan ne hale gelir? Bu kadar yalana, bu kadar uydurmaya, bu kadar abidik gubidiğe ne gerek var? Anlatsana doğrudan doğruya hadisleri, Bediüzzaman’ın izahlarını samimi olarak. Samimi Müslüman olsana, için de rahat eder, kafan da rahat eder, vicdanın da rahat eder. Bereket bolluk da bulursun, zafer de bulursun. Sürünüp aşağılanıyorsun, değil mi? Açmaza giriyorsun, kavruluyorsun. Ama sık sık söylüyorum. Samimi, iyi niyetli, halis Müslümanları, samimi olarak anlayamayanları, anlayamadığı için yanlış anlatanları tenzih ediyorum.
OKTAR BABUNA:İnşaAllah Hocam. Hocam, siz açıklamıştınız, yani bu da bir mucize. Çünkü Mehdiyet korkulacak değil, çok büyük bir müjde, en büyük müjde inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Bak diyor ki Bediüzzaman, Kastamonu Lahikası sayfa 50; “Evet o hadîs-i şerifin ifadesiyle Hz. İsa (a.s.)'nın semavî nüzulü (gökyüzünden inişi) kat'î (kesin) olmakla beraber,” ey büyücü, ey büyücü, sen bunu nasıl kapatacaksın, ey büyücü? Bu kadar açık bu. Ne gerek sahtekarlığa, üçkağıtçılığa? O kavruk kafanda iman edemiyorsan, o yamuk kan gitmeyen beyninde sen buna inanamıyorsan, “ben inanamıyorum” de. Allah hidayet versin, dua ederiz. Niye sahtekarlık yaparsın da yüzlerce binlerce kişiyi kandırmaya çalışırsın? Kardeşim yalan söylemeleri gereken yüzlerce konu var kendi kafalarına göre. Deli misiniz, ne gerek? Dürüst, samimi, gürül gürül İslam’ı anlatsa. Bunun için de ayrı bir yalan söylüyorlar. Her birine ayrı yalanları var. Bak, “Evet o hadîs-i şerifin ifadesiyle Hz. İsa (a.s.)'nın semavî nüzulü (gökyüzünden yeryüzüne inişi) kat'î,” bak kat’i diyor, net. “(kesin) olmakla beraber.” Bak büyücüleri acayip darlandırıyorum. Bak büyücüleri yine perişan edecek bir şey daha, Kastamonu Lahikası sayfa 57, “Hakiki beklenilen,” büyücüler duysun. “Ve bir asır sonra gelecek,” bak 1300’lerde bunu söylüyor, “1400’de gelecek o zat.” Kim bu?
OKTAR BABUNA:Hz. Mehdi (a.s.).
ADNAN OKTAR: Ey büyücü, kim bilir nasıl anlatıyor bunu? Benim anlamadığım da bunlara nasıl tabi olunur? Ben inanamıyorum. Akıl hayal alacak gibi değil. Yani adam yalan makinesine dönmüş. Sapıtıyor, ne yapacağını şaşırıyor. Oraya koyuyor, yalan söylerken öbür taraf açılıyor. Orayı kapatayım derken öbür taraf açılıyor, bu kadar delireceğin ne var? Söyle doğruyu, güzeli, ne korkuyorsun?
Bak diyor ki Bediüzzaman; “Hem bu üç vezaifi (vazifeler) birden (hepsi birden) bir şahısta,” yani kendi zamanını söylüyor. Şimdi bak, “bir şahısta, yahut cemaatte bu zamanda” Bediüzzaman kendi zamanını söylüyor. “Bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi pek uzak, adeta kabil görülmüyor.” Yani benim zamanımda Hz. Mehdi (a.s.)’ın gelmesi mümkün değil, imkansız diyor. Üç vazife birden bir şahısta yani “bende,” kendisini kastediyor. “Bende yahut cemaatimde,” diyor Nur talebelerinde. “Bu zamanda,” benim zamanımda diyor Bediüzzaman. “Bulunması ve mükemmel olması, birbirini cerh etmemesi,” yani birbirini engellememesi “pek uzak adeta kabil görülmüyor.” Mümkün değil diyor. “Ancak” bak nasıl diyor; “Ancak Ahir zamanda Al-i Beyt-i Nebevi'nin (ASM) (Peygamberimiz (s.a.v)’nin soyunun) cemaati-i nuraniyesini (seyyidler cemaatini) temsil eden” bak bir cemaatten bahsediyor ve onun temsilcisi var diyor, temsil eden. Sınıf mümessilleri olurdu, şahs-ı manevi olmuyordu, birisini seçiyorduk biz. Şahs-ı manevi mi oluyordu? Bak, “Temsil eden,” temsilci, mümessil. “Temsil eden Hz. Mehdi (a.s.)’de ve cemaatindeki şahs-ı manevide.” Bak Hz. Mehdi (a.s.) var ve cemaatindeki şahs-ı manevide, “ancak içtima edebilir”. Ancak ahir zamanda, Hz. Mehdi (a.s.) zamanında olacak, bu üç görev birden yapılacak diyor. “Benim zamanımda olması mümkün değil.” Ne olacakmış o zaman? Bak, “üç vazife birden bir şahısta ve cemaatte” bulunuyor. “Mükemmel olacak” diyor ve “Birbirini cerh etmeyecek” diyor, Hz. Mehdi (a.s.) zamanında. “Benim zamanımda olması mümkün değildir” diyor. Ver eline büyücülerin bu izahı, bak sana ne anlatıyorlar. Yani tam bir şizofren üslubuyla, tam peri perişanlıkla. Ne gerek? Hiç olmazsa de ki, “Bediüzzaman bunu söylemiş, ben açık açık size söylüyorum, anlamı da açık. Ne anladıysan o” de. Yani yalan dolana ne gerek var? “Böyle dedi ama,” diyor gevrek gevrek, “bununla Bediüzzaman Hazretleri’ni” diyor, böyle başlıyor. “İşte bir rüya gördük” bilmem ne falan. Yani hep onlara da bir hazır yalanları var, sahtekarca bir yalanları var. Kardeşim hangi bir yalanla halledeceksin. Deliriyorsun sonunda. Bırak yalanı.
Bak, “Çok defa mektuplarımda işaret ettiğim gibi” diyor. “Hz. Mehdi Al-i Resul’ün (Peygamberimiz (sav)’in soyundan gelen Hz. Mehdi’nin) temsil ettiği,” bak temsil ettiği, temsilci, “kudsi (mukaddes, kutsal) cemaatinin,” bir cemaat var, temsilcisi olan Hz. Mehdi (a.s.) var. “Cemaatinin şahs-ı manevisinin üç vazifesi var.” diyor. Hz. Mehdi (a.s.), talebeleri ve şahs-ı manevisi. Bunlar sadece şahs-ı manevi kısmını alıyor, Hz. Mehdi (a.s.) yok. Bak, “Onun üç büyük vazifesi olacak.” Onun, onun. Burada şahs-ı manevi nerede? Zattan bahsediyor burada.
SUNUCU 2:Hocam siz daha iyi bilirsiniz inşaAllah. Ama zaten siz Hz. Mehdi (a.s.) geleceği zaman Hz.Mehdi (a.s.)’a inanmayanlar, Hz. Mehdi (a.s.)’ın gelmeyeceğini söyleyenlerin daha çok artacağını, bu tarz olayların Hz. Mehdi (a.s.)’ın gelişine işaret olacağını söylemiştiniz.
ADNAN OKTAR:Evet. Hz. Mehdi (a.s.)’nin büyük alametlerindendir. Yani nereye gitsem bir Hz. Mehdi (a.s.) paniğidir gidiyor. İçler acısı, dün Almanya’da bir Nur talebesi konuşuyor. İlk önce anlatımı ile, son anlatımı muazzam farklı. Nasıl zor durumlara düşüyor, nasıl açmazlara düşüyor. İyi niyetli, yazık yani safi kalpli, samimi ama alışmış öyle yani değil mi? Ve ondan kurtulamadığı için, illa ki öyle bir stille bir çare bulmaya çalışıyor kendince. Çare de bulamıyor. Halbuki samimi olarak Kuran’ı açıklasa, samimi olarak hadisleri izah etse, Bediüzzaman’ın izahını samimi olarak anlatsa, konu bitecek.
ALTUĞ BERKER:Bediüzzaman Hazretleri’nin bir hitabı var; kendisinden 100 sene sonraki, siz söylemiştiniz daha evvel. Onlar, acaba kime sesleniyor? Siz daha iyi bilirsiniz Hocam inşaAllah. Okuyayım mı onu Hocam inşaAllah.
“Sizinle konuşmayacağım, müstakbel gelecektekilerle konuşuyorum” diyor. “100 seneden sonraki o yüksek asrın arkasına gizlenmiş ve sakitane nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile (gizli bir bakış, gaybi bir bakış ile) bizi seyreden Saidler, Hamzalar, Ömerler, Osmanlar, Tahirler, Yusuflar, Ahmedler vesaireler sizlere hitab ediyorum.”
Burada Hz. Mehdi (a.s.) ve talebelerine mi Hocam, acaba sesleniyor?
ADNAN OKTAR:Bir daha oku bakayım.
ALTUĞ BERKER:“Ben sizinle şimdi konuşmayacağım, müstakbeldekilerle konuşacağım” diyor. Sonra 100 seneden sonra bahsediyor. o “100 seneden sonra o yüksek asrın arkasına gizlenmiş ve sakitane nurun özünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile (gizli bir bakış, gaybi bir bakış ile) bizi temaşa eden (seyreden) Saidler, Hamzalar, Ömerler, Osmanlar, Tahirler, Yusuflar, Ahmedler vesaireler sizlere hitab ediyorum. Başlarınızı kaldırınız ‘Sadakte’ deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muâsırlarım (çağdaşlarım), varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mâzi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım; acele ettim, kışta geldim. Sizler Cennet-asâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır” diye devam ediyor.
ADNAN OKTAR:Hz. Mehdi (a.s.) talebelerine hitab ediyor tabii. “100 sene sonra” diyor zaten. Tohumların açılması konusu zaten izah ediyor, bir yönüyle çok net açıklıyor inşaAllah. Burada bir nebze kapalı ama öbürlerinde çok net açık, aleni söylüyor Bediüzzaman.
Bak mesela, “Hz. Mehdi (a.s.)’nin birinci vazifesi: Fen ve felsefenin tasallutiyle (etkisiyle) ve maddiyyun ve tabiyyun taunu (materyalizm ve Darwinizm inancını) beşer (insanlık) içinde intisar etmesiyle (yayılmasıyla) her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyun fikrini (maddeci düşünceyi) tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır.” Hz. Mehdi (a.s.)’ın birinci vazifesi. Bak, “fen ve felsefenin”, tabii burada çok net olarak Darwinizm ve materyalizmden bahsediyor. “Darwinizmi ve materyalizmi ezecek, yok edecek, etkisiz hale getirecek” diyor. “Tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır. Birinci vazifesi budur” diyor. “İkinci vazifesi” diyor. "Hilafet-i Muhammediye (a.s.m.) ünvan ile,” bir kere ünvan var. Bak, "Hilafet-i Muhammediye (a.s.m.) unvan ile” bu ünvanı nasıl alır bir insan? Şahs-ı manevi alır mı böyle bir şeyi? Hiç gördünüz mü? Hilafet-i Muhammediye ünvanını almıştır bu şahs-ı manevi denir mi? Şahıs alır bu ünvanı. Bak “Seair-i İslamiyeyi ihya etmektir.” Yani İslam’ın hükümlerini uygulatmaktır. “Alem-i İslam'ın vahdetini nokta-i istinad edip,” İslam aleminin birliğini, birlik varmydı Bediüzzaman’da? Paramparçaydı. Sonra Nur talebeleri kendi aralarında da parçalandı. “İslam alemini birleştirecek” diyor bak ve “Nokta-i istinad, ona dayandıracak” diyor. “İstinad edip beşeriyeti (insanlığı) maddi ve manevi tehlikelerden” yani savaşlardan, manevi çöküntülerden, bunalımlardan, acılardan, tehlikelerden “ve gabad-i İlahiden (kıyametten) kurtarmaktır.” Mehdi (a.s.)’ın görevi, diyor. “Bu vazifenin, nokta-i istinad (dayanak noktası) ve hadimleri (hizmetkarı olan), milyonlarla efradı bulunan ordular lazımdır." Milyonlarca ordu oluşacak, yani milyonlarca insandan oluşan ordu oluşacak. “Ve başkumandan olarak da Hz. Mehdi (a.s.) bunları yönetecek” diyor. İnşaAllah. Şahs-ı manevi görüyor musun sen buralarda?
OKTAR BABUNA:Yok Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Bak, “Üçüncü vazifesi” diyor, Mehdi (a.s.)’nin. Mehdi (a.s.) vazifeye devam ediyor. “Öldü” demiyor, yaşıyor.
ADNAN OKTAR:“Üçüncü vazifesi” diyor. “O zat” şans-ı manevi değil, “O zat, bütün ehl-i imanın” bak iman eden herkesin “manevi yardımlarıyla” kalbi, sözlü, maddi her türlü yardımlarıyla “ve ittihad- İslam'ın muavenetiyle” İslam birliği’nin yardımlaşmasıyla. Bir kere “İttihad-ı İslam oluşacak” diyor. “Ve bütün ulema ve evliyanın” bütün Ehl-i sünnet alimleri, Şii alimler, Caferi alimler, hepsi, Vahabiler, Aleviler, hepsi. “Bütün ulema ve evliyanın ve bilhassa Al-i Beytin neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakar seyyidlerin iltihaklarıyla” Mehdi (a.s.)’ye tabi olmalarıyla, “o vazife-i uzmayı (büyük görevi) yapmaya çalışır" diyor. Burada şahs-ı manevi var mı?
(Kanaltürk’te Kıyamet alametleri hakkında Süleyman Ateş’in konuk olduğu programın açılması.)
Bu Kanaltürk mü? Tamam kapat. Vay dedem vay. Vay dedem vay. Nasıl panik olmuş? MaşaAllah, MaşaAllah. Kardeşim madem anlattıklarımız bir gerçek değil, Kanaltürk niye heyecanlanıyor? Nacizane böyle anlatıyorum. Bütün kanallar hop oturup, hop kalkıyor kardeşim. MaşaAllah. Alimler, Hocalar, şunlar bunlar. Kimi ulemayı çıkarıyorlar “500 sene olacak aman aman öyle bir şey yok. Hz. Mehdi (a.s.) geçti”. Kimi “şahs-ı manevi” diyor. Her yerde bir panik. Kimi “5 milyar yıl sonra” diyor. Sakin olun muhterem Hocalarım, bir şey yok, Allah Allah. Gelmeyecekse niye bu telaş o zaman? Kardeşim Budistler diyor ki; “Budha dönecek.” Ben hiç telaşlanmadım şu ana kadar, sakin olun bir şey yok. Masonlar ne diyor? “Adonay, Adon yüzyıllar sonra bu yüzyılda gelecek” diyor. Ben gayet sakinim, bir şey yok. Allah Allah. Bu kadar telaşa gerek var mı? Hocam ne konuşacağını şaşırıyor baksana heyecandan.
Şimdi bak tekrar ediyorum. Güneş doğuyor, bakıyor, gözleri kamaşıyor, “Güneş yok” diyor. Ay’a bakıyor görüyor. “Deniz yok” diyor. Denizin içine sokuyoruz, suya basıp çıkarıyoruz, böyle üstünden sular akıyor, “Su da yok” diyor. Kendin var mısın? “Ben de yokum” diyor
Bak, “üçüncü vazifesi; o zat, bütün ehl-i imanın” bütün Müslüman kardeşlerimizin “manevi yardımlarıyla ve İttihad’ı İslam’ın muavenetiyle” İslam Birliği’nin yardımlaşmasıyla “bütün ulema ve evliyanın” bütün böyle mürşitler, büyük efendiler hepsinin desteği olacak Hz. Mehdi (a.s.)’a. “Al-i Beyt’te destekleyecek” diyor. “Ve iltihak edecekler” diyor. “O vazife-i uzmayı (büyük görevi) yapmaya çalışacak" diyor Hz. Mehdi (a.s.).
Bak diyor ki, Barla Lahikası sayfa 162. Büyücülere sorsun kardeşlerimiz, büyücülere. Nur talebesi kardeşlerimize de sorsunlar, iyi niyetli, samimi olanlara da sorsunlar, ama bir de büyücüleri de görecekler, yalan büyücüleri. Böyle yalanla milletin beynini uyuşturan efsun yapan büyücüler. Bakın ne diyor Barla Lahikası’nda Bediüzzaman; “o ileride gelecek acip şahsın” “acayip” diyor değil mi, acayip. Bak “acip” diyor, halbuki kendi acayip ama o bile ona “acayip” diyor. Öyle bir yaman ki Mehdi (a.s.), öyle yaman ki binbir perdeye sarılmış, gafil gözler göremeyecek. Bak “acip şahsın bir hizmetkarı,” bak “benim görevim bu” diyor, “Mehdi (a.s.)’nin hizmetkarlığı”. “Ve ona” şahs-ı maneviye değil, “Ona, yer hazır edecek, zemin hazır edecek, bir dündarı yardımcı kuvveti ve o büyük kumandanın,” onlar demiyor, kumandanlar demiyor. “O büyük kumandanın pişdar bir neferi (önden giden bir askeri) olduğumu zannediyorum” diyor. Nerede burada şahs-ı manevi büyücüler? Berker’im sen anlat bir şeyler.
ALTUĞ BERKER:Estağfiullah. Tasdik-i Gaybi’de şöyle diyor Üstad Hocam inşaAllah. Estağfurullah. “Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nuranî zatlara zemin izhar ediyoruz (zemin hazırlıyoruz).”
ADNAN OKTAR:MaşaAllah. Bak, “zemin izhar ediyoruz, o kudsi çiçeklere,” Mehdi (a.s.) ve talebelerine. Şimdi bak sırf Mehdi (a.s.) ile başları zorda değil. İsa (a.s.) konusu çok büyük bir sıkıntıdır büyücüler için. Onun nuru daha şimdiden onları yakıyor. Bak, “Hz. İsa (a.s.)” şahs-ı manevisi demiyor. Topluluğu demiyor. “Hz. İsa (a.s.)”. Hiç şahs-ı maneviye Hz. İsa (a.s.) dediğini gördünüz mü Hz. İsa (a.s.) talebelerine? Hz. İsa (a.s.)’ın topluluğunda meydana gelen o ruha, Hristiyanlığa Hz. İsa (a.s.) dedik mi biz hiç? Kim der? Hz. İsa (a.s.)’ya, Hz. İsa (a.s) denir. Bak, “Hz. İsa (a.s.), İsevilik şahs-ı manevisini temsil ederek,” İsevilik şahs-ı manevisi kelimesini biliyor demek ki Bediüzzaman, o ayrı bir konu. “Şahs-ı manevisini temsil ederek” temsilci, bir tane temsilcisi olur değil mi? “Temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı manevisini temsil eden deccali yok eder.” Bak deccal de bir şahıs, şahs-ı manevinin temsilcisi. Şahs-ı manevinin şahsı çok güzel açıklıyor, değil mi? Ayırdediyor Bediüzzaman.
Mektubat sayfa 53, “Süfyan ve Mehdi (a.s.) hakkındaki hadislerin ifade ettikleri mana budur ki, Ahir zamanda dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulacak.” Bak, “İki dinsizlik cereyanı, kuvveti cereyan gelişecek” diyor. “Birisi: Nifak perdesi altında inkarcı olduğu halde Müslüman gibi görünerek” yani münafıkane “nifak perdesi” dediği o, münafık. “Nifak perdesi altında inkarcı olduğu halde Müslüman gibi görünerek, Risalet-i Ahmediye’yi (a.s.m.) Peygamberimiz (s.a.v.)’in elçiliğini ve yolunu inkar edecek süfyan namında müthiş bir şahıs” Hafız Esad’dır. “Ehl-i nifakın (münafık karakterli kimselerin) başına geçecek,” Yani münafıkların başına geçecek, “Şeriat-ı İslamiye’nin (İslam dinin) tahribine (yıkılmasına) çalışacaktır. Ona karşı” Hay benim aslanım bak, Seyyid Battal Gazi gibi karşısına çıkacak inşaAllah Hz. Mehdi (a.s.) de. Bak, “Ona karşı Al-i Beyt-i Nebevi’nin silsile-i nuranisine (Peygamberimiz (s.a.v)’in nurani soyuna) bağlanan, es seyyid ve ehl-i velayet (yani veli) ve ehl-i kemalin başına geçecek” yani kamil olan kişilerin başına geçecek. “Al-i Beytten Muhammed Mehdi (a.s.) isminde” bak Peygamberimiz (s.a.v.)’in ona verdiği isim de Muhammed’dir. Muhammed Mehdi (a.s.) ismi de var. Mehdi’ye verdiği isim budur Peygamberimiz (s.a.v.)’in, yani Muhammed Mehdi (a.s.). Adı adıma benzer o apayrıdır. “Adı adıma benzer,” adı budur demiyor Peygamberimiz (s.a.v.). Adı adıma benzer ayrı. “Babasının adı da, babamın adına benzer” diyor. Babasının ismi de o zaman derdi “Muhammed Abdullah olacak”. Öyle demiyor, “benzer” denktir diyor, Arapçasına baksınlar aynısıdır. “Muhammed Mehdi (a.s.) isminde bir zat-ı nurani,” nurlu bir şahıs, zat “o Süfyanın” yani o deccaliyetin “şahs-ı manevisi olan cereyan-ı münafıkaneyi” ki iddia edilen Ergenekon Örgütü temsil ediyor bu sistemi aynı zamanda, Türkiye’deki kolu odur. Suriye’deki kolu ayrıdır. Irak’taki kolu ayrıdır. “Cereyanı münafıkaneyi (münafık cereyanı) yok edip dağıtacaktır.” Münafıklık akımını. Demek ki Hz. Mehdi (a.s.) anti-münafık. Anti-münafıktır. Evet. Mektubat sayfa 53.
OKTAR BABUNA:Bu Kanaltürk’teki program devam ediyormuş. Serkan Tekin çıkmış. Ayetlerle Kıyamet alametlerini anlatıyormuş programda. “Binlerce hadis var” demiş Kıyametle ilgili. “Fakat Mehdi (a.s.) konusu tartışmalı” demiş Serkan Tekin.
ADNAN OKTAR:Serkan Tekin. Serkan Mehdi (a.s.)’yi de çok iyi biliyordur da, anlatsın. Ne çekiniyor? Tartışmalı, doğru, şu yönden tartışmalı. Kimi diyor “Şahs-ı manevi”, kimi “geldi” kimi “geçti” onu diyordur. Kimi “Gelecek”, kimi “5 milyar yıl sonra”, kimi “570 yıl sonra”, kimi diyor “300 sene oldu geçeli”, kimi “100 sene oldu geçeli” diyor.
OKTAR BABUNA:Binlerce hadis var demiş bu konuda.
ADNAN OKTAR:Hz. Mehdi (a.s.) konusunda?
OKTAR BABUNA:Kıyamet alametleri, evet Mehdi (a.s.) konusunda. İnşaAllah.
ADNAN OKTAR:Bitti. Serkan’ı pek kandıramazlar, bir kısım şahıslar.
Bakın, yine büyücülerin ciğerine ciğerine vuralım biraz. Mektubat sayfa 53-54, bütün büyücü topluluğu duysun. Müslüman kardeşlerimiz de duysun, mümin tertemiz kardeşlerimiz de. “Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlup olan İsevilik ve İslamiyet” şimdi ayrı ayrı gidiyor, yenemiyorlar. At başı gidiyor küfür. Çünkü Hristiyanlar ve Müslümanlar ittifak etmediği için yenemiyor küfrü. Ne Müslümanlar, ne Hristiyanlar. “İttihad (birleşmeleri) neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip (galip olup) dağıtacak istidadında iken;” yani Hristiyanlarla Müslümanlar birleşseler küfrü yeneceklermiş gibi göründüğü bir hengamda, bir ortamda. “Alem-i semavatta (gökler aleminde) cism-i beşerisiyle” bak cisim nedir? Cisim diye buna derler, beden. Beşeri cisim nedir?
OKTAR BABUNA:Bedeniyle.
ADNAN OKTAR:“Cism-i beşerisiyle (insani cismiyle, bedeniyle) bulunan şahs-ı İsa (a.s.),” gökte bulunuyor diyor. Şahs-ı bedeniyle diyor, “cismi beşerisiyle şahsı-ı İsa (a.s.)” şahs-ı manevisi değil İsa (a.s.). “O din-i hak cereyanının” yani Hristiyanları Müslüman edip “dini hak cereyanının başına geçeceğini,” Hristiyan aleminin lideri olacağını “bir Muhbir-i Sadık” doğru haber aktaran Peygamberimiz (sav)’in haberine binaen “bir Kadir-i Külli Şey'in (her şeye muktedir olan Yüce Allah’ın) va'dine istinad ederek” yani Kuran ayetlerine dayandırarak, üç tane Kuran ayeti var. “Haber vermiştir. Madem haber vermiştir, haktır; madem Kadir-i Külli Şey (Cenab-ı Allah, her şeye kadir olan Allah) va'detmiş, elbette vaadini yapacaktır” diyor. Ey büyücüler. Ey büyücüler masanın altına girdiniz değil mi? Nerede burada şahs-ı manevi?
OKTAR BABUNA:Yok Hocam.
ADNAN OKTAR:Bana oyun sökmez. Hiç öyle sahtekarlık yapmayacaklar. Üç kağıtçılık da yapmayacaklar. Lime lime ederim inşaAllah.
OKTAR BABUNA:Zaten siz Hocam maşaAllah, yapamayacak duruma getirdiniz. Elhamdülillah.
ADNAN OKTAR:EvvelAllah. Benim canlarımı ciğerlerimi kandırmaya kalkarlarsa, kabul etmem. Bak benim canımdan, benim ruhumdan, benim güzelimden nasıl bahsediyor Hz. İsa (a.s.)’dan, o da aşık, hasretle bekliyor. Allah ona nasip etmedi, Ahirette görüşecekler inşaAllah. Bir de, “mezardan da göreceğim” diyor. İnşaAllah. Mektubat sayfa 56-57, “Evet, her vakit (şu anda da) semavattan melaikeleri (melekleri) yere gönderen ve bazı vakitte insan suretine vaz'eden” Hazret-i Cibril'in "Dıhye" suretine girmesi gibi. Mesela Cibril (a.s.), Hz. Dıhye (r.a.) suretinde giriyor. “Sürekli melek gönderir Cenab-ı Allah gökten, adetidir” diyor. Allah’ın kanunu. “Ve ruhanîleri (görülmeyen varlıkları; cin ve melekleri) âlem-i ervahtan (ruhlar aleminden) gönderip beşer suretine (insan şekline) temessül ettiren (sokan, cisimleyen),” mesela melekler bazen, bazen cinler, insan şeklinde görünüyorlar. “Hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını (ruhlarını) cesed-i misaliyle (varlığı maddi olmayan fakat cinsinin cesedine benzeyen beden) dünyaya gönderen.” Mesela bazen Abdülkadir Geylani, bazen İmam-ı Rabbani görüntü halinde gelir. Bazen de Said Nursi Hazretleri ruhani bir görüntü olarak gelir. “Gönderen bir Hakîm-i Zülcelal (her şeye muktedir olan Yüce Allah), Hz. İsa (a.s.)’yı,” şahs-ı manevi değil, Hz. İsa (a.s.)’yı. “İsa dinine ait en mühim” bak en mühim “bir hüs-ü hatimesi (güzel neticesi) için” çünkü şu an güzel değil durum. Teslis var, perişan Hıristiyanlar, “Allah bu perişanlıklarını güzelliğe çevirecek” diyor. “Güzel neticesi için”
ALTUĞ BERKER:Vatikan Darwinizme inanıyor, siz daha iyi bilirsiniz Hocam.
ADNAN OKTAR: Evet, Vatikan Darwinizme inanıyor perişan vaziyette. “Güzel neticesi için değil sema-i dünyada (gökler aleminde) cesediyle” Ceset nedir? Beden. Etten kemikten oluşuyor değil mi? “Etten kemikten olan cesediyle” diyor. “Gökler aleminde bulunan ve hayatta olan” yani normal bedeni, İsa (a.s.) canlı, ruhu, her şeyiyle tamam diyor. “Ruhuyla, bedeniyle gökte” diyor bak. Bak “cesediyle (insani bedeniyle) gökler aleminde bulunan ve hayatta olan” yani ruhunu üzerinde bulunduran bedeninde. “Hz. İsa (a.s.) belki Ahiretin, Ahiret aleminin en uzak köşesine gitseydi,” en uzak köşesine, bu büyücülere cevap veriyor, sahtekarlara. “Ve hakikaten de ölseydi, yine şöyle bir netice-i azime (büyük bir sonuç) için ona yeniden ceset giydirip”, dediğiniz gibi de olsa, Allah cesed giydirecek diyor. “Dünyaya göndermek o Hakim’in hikmetinden uzak değil.” “Ölüdür de deseniz gelecek diyor. Ama zaten şu anda gökte cesediyle duruyor diyor. “Bedeniyle, ruhuyla normal duruyor” diyor. “Belki O’nun hikmeti öyle iktiza ettiği için (gerektiği için) vaadetmiş ve vaadettiği için” dikkat edin büyücüler, “elbette gönderecek” diyor, elbette. Nereye üç kağıtçılık yapıyorsunuz? İyi niyetle, samimiyetle, candanlıkla, bilmediği için söyleyen bütün canım kardeşlerimi, mübarek kardeşlerimi tenzih ediyorum. Mektubat sayfa 60, “Hz. İsa (a.s.) geldiği vakit” o benim canım, o benim ruhum geldiği vakit, “Herkes onun hakiki Hz. İsa (a.s.) olduğunu bilmek lazım değildir.” Yani teşhiste mükellef değilsiniz, tanımayabilir şahıs. Ama ben tanırım.
OKTAR BABUNA:Evvel Allah. Siz demiştiniz, “On bin kişi arasında da olsa gösteririm” demiştiniz.
ADNAN OKTAR:Yapsınlar bana, denesinler. Üstünü başını da değiştirsinler, saçının şeklini de değiştirin, hemen çıkartırım. İnşaAllah, Allah’ın izniyle. “Hz. İsa (a.s.) geldiği vakit herkes onun hakiki Hz. İsa (a.s.) olduğunu bilmek lazım değildir. Onun mukarreb ve havassı derin imanlı yakın talebeleri Nur-u imanı (imanın ışığıyla) onu, Hz. İsa (a.s.)’yı tanır” diyor. Bakar bakmaz “hay mübarek hay” diyorlar. Gelip alnından öpüyorlar. “Hoş geldin, sefa geldin” diyorlar. “Tanır, yoksa bedahat (birdenbire ve açıklık) derecesinde herkes onu tanımayacaktır” diyor. İlk geldiğinde tanımıyor. Hakikaten dışarı çıksa, arabaya binse çıkaramazlar. Herkes tanıyamaz, dikkatinden kaçar. Yani tahmin etmediği için de beklemedikleri için, tanıyamazlar. Yoksa eşgali belli. Bakış, yüz hemen anlaşılır. Mektubat sayfa 60. Anlatsam sabaha kadar anlatırım. Büyücülerin başı belada. Büyücüler yanmış.
ALTUĞ BERKER:Siz bu konuda Hocam, hatırlıyorum, size misafirliğe gelen Hıristiyan din adamları vardı. Hz. İsa (a.s.)’nın nüzulünü, tekrar gelişini onlara da müjdelemiştiniz. Hatta vaiz olanlar vardı. “Biz sizden evvel, bu konudan hiç bahsetmiyorduk. Sizin söylemenizden sonra vaazlarımızda Hz. İsa (a.s.)’nın nüzulünden bahsediyoruz” demişlerdi.
ADNAN OKTAR:Evet, hatta Ermeni’ydi. Ermeni rahipti. Ve teslis inancını da kabul etmeyen bir üslubu dikkatimi çekti. Şöyle dedi; “Yani teslisi ben o anlamda kabul etmiyorum” dedi. Ama öyle bir açıklama yaptı ki, “Allah birdir. Ama Hz. İsa (a.s.)’da da Allah tecelli eder, bizlerde de tecelli eder, herkeste tecelli eder. O anlamda anlıyorum” dedi. “Yani bir tecelli olarak anlıyorum” dedi. “Allah’ın tecellisidir” dedi. Zaten benim anlattıklarımın aynısı. Her yerde tecelli eder Allah. Hz. İsa’da da tecelli etmiştir.
OKTAR BABUNA:Bu İsrail’den gelen heyetteki, Ortodoksların lideri de Hocam, din adamı vardı. O da dediğiniz gibi teslisi kabul etmeyen bir üslubu vardı. Sizin için de maşaAllah Hocam, “Hz. Muhammed (s.a.v)’in bu dönemdeki karşılığı da sizsiniz” demişti size binaen Hocam.
ALTUĞ BERKER:Hocam siz daha iyi bilirsiniz inşaAllah. İdris (a.s.)’ten bir ayette bahsediliyor Kuran’da 19. surenin 56. ayetinde. Şeytandan Allah’a sığınırım. “Kitap'ta İdris'i de zikret. Çünkü o, doğru olan bir Peygamberdi. Biz onu yüce bir mekan (makam)a yükseltmiştik.” diyor Hocam inşaAllah.
SUNUCU:Yayınımıza kısa bir aradan sonra tekrar devam edeceğiz.
Yayınımıza tekrardan hoşgeldiniz. Hocam size bırakıyorum inşaAllah sözü.
OKTAR BABUNA:Obama’dan Ramazan için özel mesaj varmış, Hocam. Mesajında ““Ramazan-ı kerim, Ramazan’ınız mübarek olsun” ifadesini kullanan Obama. Ramazan’ın, dünyadaki Müslümanların, inançla birlikte gelen bilgelik ve rehberlik ve insanların birbirlerine ve Allah’a karşı sahip olduğu sorumluluk üzerine derinden düşündüğü, ailelerin birlikte toplandığı, dostların iftar yemeklerine ev sahipliği yaptığı, yemeklerin paylaşıldığı bir zamandır. Ramazan’ın ayrıca, yoğun sadakat ve düşüncenin zamanı, Müslümanların gün içinde oruç tuttuğu, geceleri dua ettiği, fırsatlar ve zenginliklerin her yerdeki insanlar için geliştirilmesi amacıyla diğerlerinin destek sağladığı bir zaman olduğunu” kaydeden Obama, “Hepimiz şunu hatırlamalıyız ki, inşa etmek istediğimiz dünya ve yapmak istediğimiz değişiklikler kendi kalplerimizde ve toplumlarımızda başlamalıdır” demiş Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Bak, Hz. İsa (a.s.)’nın nefesi nasıl hissediliyor. Mübareğin nefesi nasıl hissediliyor. Tam Hz. İsa (a.s.)’dan gelecek bilgiler bunlar.
OKTAR BABUNA:Siz Hocam 1.5 – 2 sene önce onun danışmanıyla konuşmuştunuz, din işlerinden sorumlu danışmanıyla. Ona söylemiştiniz Hocam, “Hz. İsa (a.s.)’ının gelişini müjdelesin, anlatsın” diye Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Evet. Buraya gelen o haham kardeşimiz, Obama ile görüşeceğini söylemişti, benimle görüştüğünde. “Sizle ilgili görüşeceğim, konuşacağım. Başka konular konuşacağım” dedi. “Ve Türkiye’nin lider olması için de görüşme yapacağım, bu konuda bilgiler vereceğim” demişti. O görüşmenin ardından Obama ilk Türkiye’yi ziyaret etti. Değil mi? İnşaAllah.
OKTAR BABUNA:Evet Hocam, ilk Türkiye’yi ziyaret etti.
ADNAN OKTAR:Mehdiyetin gölgesi, ışığı bütün dünyayı kapladı. Obama’nın üslubunda da Mehdiyetin üslubunu ve ışığını görüyoruz. İseviyetin, Müslüman olmuş İseviyetin ışığını görüyoruz.
Şu uçan balıkları sormuşlar bana bir arkadaşımız. Nedir o, çocuk merak etmiş?
OKTAR BABUNA:Filmi var Hocam gösterelim mi inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Göster.
OKTAR BABUNA:Bunlar Hocam inşaAllah...
ADNAN OKTAR:Ne şahane bunlar dansederek uçuyorlar.
OKTAR BABUNA:Saatte 50 kilometre hızla uçabiliyorlar Hocam. Tam 200 metre de süzülebiliyorlar. Saatte 50 kilometre hıza çıkabiliyorlar.
ADNAN OKTAR:Cennette balık gibi yüzeceğiz. Suyun altında da yüzeceğiz. Suyun üstünde de yüzeceğiz. Havada da uçacağız. İnşaAllah. Çok büyük bir güzellik. Şimdi bak, onlara baktım imrendim. MaşaAllah.
OKTAR BABUNA:Siz daha iyi bilirsiniz inşaAllah. Bunların nesli tükenseydi, evrimciler bunları kuşla balık arasında ara geçiş formu falan diye.
ADNAN OKTAR:Bak bunların milyonlarca senelik, bu balıkların fosilleri var, milim santim değişiklik yok aynı. Kiminin yüzgeci küçük oluyor, kiminin daha büyük oluyor, kiminin başka türlü oluyor. ama hep aynı şekilde kalıyor. Hayır değişse de çok mantıklı da olurdu, değişebilirdi. Zamanla ne değişmiyor? Birçok şeyin değişiyor. Allah’ın hikmeti, değişmiyor. Değişmesi çok makul olurdu aslında. Hani başka bir türe dönüşmezdi ama değişebilirdi, yani ufalırdı, büyürdü. Aynısıyla kalıyor, Allah’ın hikmeti. Milyonlarca sene bu çok büyük bir sanat. Allah’ın bir mucizesi.
Başka ne var Oktar Hocam?
OKTAR BABUNA:Bir izleyici bir soru sormuş size. Daha doğrusu bir mesajı var Hocam. Söyleyim mi Hocam inşaAllah. “Selamün Aleyküm Hocam. Siz Allah’ın aslanısınız, maşaAllah.”
ADNAN OKTAR:Aleyküm selam ve rahmetullahü ve berekatühü.
OKTAR BABUNA:“Hocam Evrim Teorisi’ni Darwin’e masonların, masonlara da şeytanın ilka ettiğini belirtmiştiniz yanlış hatırlamıyorsam. Darwin de pek çok gerçeği fark etmesine rağmen itiraflarının arkasındaki baskı hissediliyor. Mesela şöyle diyor: “Bu çalışmaların -Türlerin Kökeni için kullandığı çalışmaları- bunları yaparken harcadığım zamana değip değmediğinden şüphe ediyorum.” Francis Darwin. Fox’a yazdığı mektubunda “Doğanın tamamı gerçekten inatçı ve benim istediklerimi yapmıyor. Ve şu an sadece eski midyelerimden başka yeni hiçbir şey üzerinde çalışmak istemiyorum.” Yine Francis Darwin. İstanbul’dan Onur Ezber.”
ADNAN OKTAR:Doğru söylüyor. Doğa, dünya ona inatçı mı davranmış, delil bulamıyor muymuş? Darwin içip içip demek ki efkarlanıyordu. Nelerle başbaşaymış?
OKTAR BABUNA:Midyeleriyle.
ADNAN OKTAR:Midyeler. Onu da herhalde ızgara yapıp yiyordur. Bakın “Bütün yeryüzündeki deliller aleyhime” diyor. Yani Darwinizmin aleyhine, Yaratılış’ın lehine. Başka hiçbir şey çıkmıyor. Midye zaten Yaratılış harikasıdır. Ve milyonlarca senedir hiçbir değişikliğe uğramamıştır. Berker’im bir şeyler söyle.
ALTUĞ BERKER:Estağfurullah Hocam. Münafıklardan bahsettiniz Hocam her gün oldukça ve taklit edilemeyen özellikleri Hocam, müminlerin taklit edilemez özelliklerinden onlarda olmuyor. Mesela Allah’ı gereği gibi takdir edemiyorlar. Akıl ve derin kavrayıştan yoksun oluyorlar. Sevgi olmuyor, iman neşeleri olmuyor diye bunların hepsini teker teker anlatmıştınız Hocam. Derinlik olmuyor, saygı olmuyor. Samimiyet olmuyor. Müminler de bunların hepsi tecelli ediyor, münafıklarda bunlardan eser olmuyor Hocam, Allah’ın izniyle. Bunları anlatmıştınız hep.
ADNAN OKTAR:Böyle sarsak, bilmiş, kendinden emin, uyuz ve aptal bir ruha sahiptirler. Dünyanın en akıllısı olduğunu zanneder her münafık kendini. Bu çok büyük mucizedir yani, her münafık ayrı. Kendinden daha akıllı bir münafık olacağını da kabul etmez. Her biri ayrı. Mesela eski devre de gitsen, bu Dırar Mescidinin münafıkları, her biri ayrı kendini dünyanın en akıllısı olduğunu zanneder. Hep akıldanedir bunlar, acayip bilmiş olur münafıklar. Kendi içinde çöken şeytani bir sistemdir. Kendi kendini yiyip bitiren bir şeytani dessastır. Desise veren şeytandır. Bediüzzaman diyor, “desiseci şeytandır”. Hani diyor ya; insanların kalplerine, şeytan, vesvese vereceğim, diyor, münafık da bunun için uğraşır. Müslümanların inancını kendince sarsmaya çalışır. Birliğini sarsmaya çalışır. Başarısını sarsmaya çalışır. “Atlılarınla, yayalarınla” diyor, münafık da bütün gücüyle, askeri gücüyle, efendim başka şey gücüyle, ne varsa elinde bütün güçlerini kullanır.
Şöyle oluyor, küfür de tabii şeytanın emrinde büyük birlikler olur. Çok büyük birlikler olur. Mesela, büyük yapılanmalar vardır. Farzedin Çin, Çin’den örnek verelim. Çin’de bir münafığı düşünelim. Çin ordusu emrindedir münafığın. Çin polisi emrindedir. Çin istihbaratı emrindedir. Çin’in bütün sadistleri emrindedir. Psikopatları, ayyaşları, cinsi sapıkları, ahlaksızları hepsi emrindedir. Onun için münafığın gücü şeytanın gücü gibi oluyor. Yani muazzam bir güce sahiptir. Ama şeytan gibi de ahmak ve güçsüzdür. İki şeyi bir arada barındırır, hem güçsüzlüğü, hem de şeytani gücü. Ama Müslümanın bir üfürmesiyle tepetakla gider. Mümin olan kulları üzerinde etkisi olmuyor münafığın. Kalbinde zayıflık olana etkisi olur. Onun için münafık da zayıf olduğunu düşündüğüne gidip musallat olur, yani kendi kafasınca, kendi ahmak aklınca. Münafık için ilk kurtarılacak olan, kendi düşüncesinde, kan bağıyla yakın olduklarıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) zamanında da öyleydi. Münafığı başkası pek ilgilendirmez, usulen yapar. Yani, onları kurtarmak için onlara saldırı, diğerlerine saldırır. Kan bağı esas olduğu için mesela Peygamberimiz (s.a.v.) yanına gidiyorlar, ayrılıyor. “Sen nasıl gidersin” diyor. “Niye?” diyor. “Sen benim çocuğumsun” diyor. “Neden dolayı çocuğunum?” diyor. “Çünkü kan bağı var” diyor. “Benim kanımdan geliyorsun” diyor. “Ben de Peygamber (s.a.v.)’in dininden geliyorum” diyor. “Senin kan bağın varsa, benim de iman bağım var” diyor. “Bu iş kanla irinle olmaz” diyor Müslüman. Ne ile olur? İman bağıyla, ahlakla, ruhla, derinlikle, kardeşlikle bu şekilde olur. O yüzden münafıkların maddi bakış açıları çok zıt bir karakterdir. İnsanlığın ruhuna çok aykırı bir karakterdir. Kuran bunu çok detaylı açıklar. Kuran ahlakıyla zıtlık gösterir. Ama kendince tabii Kuran’ı kullanmaya çalışır münafık. Beceremez, halletmeye çalışır ama yine uğraşır.
Mesela Peygamberimiz (s.a.v.)’in hadislerini münafık yine Peygamber (s.a.v.)’in aleyhine kullanmaya çalışır. Dırar Mescidini kuranlar, “Biz Kuran’a tam tabiyiz” diyorlar. Tamam, maşaAllah diyoruz, elhamdülillah. Ama münafık olduğunu biliyor tabii Müslümanlar yahut Peygamber (s.a.v.) biliyor. Peygamberimiz (s.a.v.) ne dedi, diyor. “Ne dedi?” diyor. “Mescidler açın dedi”. Tamam güzel. “Biz de mescid açtık bir daha.” Tamam. “Peygamberin mescidine gidiyor musunuz? Yok gelmiyoruz” diyor. Niye gelmiyorsunuz? “Bizim mescidde daha takvayız biz, yani mesela kadın gelmiyor mescide” diyor. “Mesela biz orada, Hz. Hasan (a.s.)’ın, Hz. Hüseyin (a.s.)’ın bu evlilikleri konusu bizi rahatsız ediyor” diyor. “Hz. Ali’nin bu şakacılığı, neşesi bu da bizi rahatsız ediyor” diyor. “Ama orada öyle bir şey olmuyor, biz şaka yapmıyoruz, biz çok ciddiyiz. Kadın da gelmiyor” diyor. Dedim, bütün münafıklar anti-kadındır. Hep sapıktır münafıklar. Alayı sapıktır. Gizler ama, hep sapıktır, kendince gizler ama zaten belli. İnşaAllah. O nefreti, o kadın nefretini İslam’a da sokmaya çalışmıştır münafıklar. Bir çok yerde de bu münafıkane mantık devam etmiştir günümüze kadar, kadına karşı öfke ve nefret tarzında. Kadına karşı güvensizlik, saygısızlık tarzında devam etmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hadisleriyle, Kuran ayetleriyle tabii bu durum engellenmiştir. Fakat ataktadır, bekler münafık. Kadını bir sorsan münafığa, sana çok acayip bir şey tarif eder. Onun için Allah münafikun ve münafıkat diyor. Münafık erkekler ve münafık kadınlar ancak birbirleriyle devam edebiliyorlar. Kavgayla, nefretle ve öfkeyle devam ederler. O ondan nefret eder, o da ondan nefret eder. Müminun ve müminat diyor Cenab-ı Allah Kuran’da. Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerini canı gibi severler. Sanki tek bir beden gibi acayip severler. Mesela Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i hanımları çok fazla seviyorlardı, aşkla, tutkuyla seviyorlardı annelerimiz. Hz. Hasan (a.s.)’ın eşleri, tutkuyla aşkla seviyorlardı. Yarışa girmişlerdi, onunla evlenmek için, onun olmak için. Azadlı cariyeleri vardı. cariyeleri de vardı, azadlı cariyeleri de, yani kendini vakfediyor. “Ben sana kendimi vakfediyorum. Sen benim velimsin. Bana bak, sana aitim” diyor kadın. Ondan sonra, gören şahitlerin yanında huzurunda bunu söylüyor. O da onun azadlı cariyesi oluyor veyahut doğrudan cariyesi oluyor. Ama o devirde tabii mesela hür bırakıyorsun. Hür oluyor kişi, köle mesela hür oluyor. Üç kişi gidiyor kaçırıyor, başka yerlere götürüp köle satıyorlar hür adamı. Yeniden köle oluyor. Yine hür oluyor, mesela bir başkası hürriyetine kavuşturuyor. Bu sefer savaşta kaçırıyorlar, savaşta el koyuyorlar yine köle oluyor. Savaştan çıkıyor, yine üç beş kişi alıyor, hür yapıyorlar. Yine kaçırıyorlar, yine köle oluyor. Öyle bir dönem, öyle bir zamandı o inşaAllah. Ama Müslümanların yanına geldiğinde cariye veyahut köle, zaten tam anlamıyla hür hükmünde oluyordu. Aynı yemeği yiyor, aynı sofrada oluyor, aynı saygıyı görüyor, aynı kıyafeti giyiyor, süper rahatlar. Yani klasik köle ile uzaktan yakından alakası yok. İstediği yere gidiyor, istediğini konuşuyor. Tam anlamıyla rahat yaşıyor. Sadece Müslümanlar ona sahip çıkmış oluyor, o dönemde. Adı köleydi o zamanlar, yani Müslümanların yanında zaten kölelik kalkmıştı. Çünkü köle, küfürde nasıl oluyor köle? Dövüyor, sövüyor, aşağılıyor, en kötü yiyecekleri yediriyor. En ağır şartlarda çalıştırıyor. Sözüne itibar etmiyor, saygı duymuyor, onu gayri meşru ilişkiye sokuyor. Müslümanlıkta bunların hükmü hep açıklanmıştır, haramdır. Yediğinden yediriyor, içtiğinden içiriyor, yani tam anlamıyla hür, hüründe üstünde hatta hür bile o kadar rahat yaşayamaz. Hürden daha güzel yaşıyordu. Onun için İslamiyet’le beraber kölelik kalktı. Çünkü kölelikten kasıt, köle deyince aklımıza ne gelir bizim? Ezilen, zorlanan, hürriyeti elinden alınan, canı yanan, adam yerine konmayan, saygı duyulmayan insan akla gelir. Tamamı kalktı, tam anlamıyla saygı ve hürmet, sevgi ve şefkat geldi ve mükemmel hayat şartları geldi. Dolayısıyla diyorlar, “İslam’da kölelik vardır,” kölelik İslam geldikten sonra toptan kalktı. Azad etsen de etmesen de aynı. Mesela azadlı köleler var, yani aynısı azadlı, tam anlamıyla hürler. Tam anlamıyla mükemmel yaşıyorlar. En güzel kıyafetleri giyiyorlar, en güzel yiyecekleri yiyorlar, Müslümanlarla beraber yaşıyorlar. İnşaAllah. Onun için Hz. Hasan (a.s.)’a, Hz. Hüseyin (a.s.)’a, Peygamberimiz (s.a.v.)’e de öyle hanımlar geliyorlardı, kendilerini vakfediyorlar yani kendilerini hibe ediyorlar. “Ben seninim, sen benim velimsin” diyor. Akid oluyor, o şekilde. Yani cariyeleri o şekildeydi, bir kısmı cariyeleri. Bir kısmı da gerçekten cariyeydiler, inşaAllah. Mesela savaş sonucu gelmişler ama adı cariye, yani hükmen. Zaten takılar mükemmel, yiyecekler mükemmel, kıyafetler mükemmel, değil mi? Cariyesi, zaten göz kamaştırıcı bir güzellikte oluyordu annelerimiz mübarek. O yanlış anlaşılıyor, onu onun için düzeltmek istedim. İnşaAllah. Yani kendi isteğiyle de cariye oluyorlardı o zaman. Yani azadlı cariye deniyor. İnşaAllah. Mühim olan orada herkese şefkat ve sevgi duyulması. Mesela Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanına hamal olan bir kişi geliyor, sofrada Peygamberimiz (s.a.v.)’in sağında. Öbür tarafta mesela ne bileyim -toplumda değeri anlaşılmayan birçok kardeşlerimiz oluyor, her meslek esastır- faraza falanca kişinin kölesi, yahut kapıcısı diyelim kapıda görevini yapan da hizmetçisi veyahut tarladaki işçi sol tarafında o, hepsi bağdaş kuruyorlar. Peygamberimiz (s.a.v)’in kumandanı bir ileride, Peygamberimiz (s.a.v)’in kumandanları. Mesela o şehrin en zengini biraz daha ileride, sofra ortada herkes beraber. Namaz kılarken ne yapıyorlar? Hepsi kol kola omuz omuzalar yanyanalar. Kumandan, efendim işçi, biraz sonra şehrin en zengini, onun yanında yine fakir bir insan, ama hep beraberler, aynı şeyleri yiyorlar. Giydikleri mesela, beğendiği gibi giydirecek onu da. Kendi beğenmediği kıyafet olmuyor, Kuran bunu kabul etmiyor Cenab-ı Allah. Kendi beğendiğini giydirecek. Kendi yediğini beğendiğini yedirecek. İnsanlar tarafından bilinir, birisini getirirler fakir, bayat yemek falan varsa yahut kalmasın diye adam yemediği şeyleri yedirir. Öyle bir şey yok. En beğendiği yemek neyse onu yedirecek, İslam’da böyleydi. Onun için hani dediler, İslam’da kölelik şöyle kalktı yavaş yavaş. İşte şu suçun cezasında şu köle azad edilir, Kuran’da var, ayetler var. Mesela şu suçun karşısında dört kişiyi azad edersiniz, onun karşılığıdır, deniyor. Böyle yavaş yavaş bir azad etme ile bitti, deniyor. İslam geldiğinde hemen bitti kölelik sistemi. Komple, kökten bitti. Yani köle adam bacak bacak üstüne atıyor oturuyor. İstediği yerde mesela ta Yemen’e kadar gidiyor, işte tamamen özgür. Namazını kılıyor Peygamber (s.a.v.)’le, sahabelerle. Şehrin en ileri gelenleriyle aynı sofrada oturuyor. Nerede burada köle? Benim anladığım köle böyle değil ki, eskiden anlatılan köleler. Yani küfrün kölesi ile İslamiyetin kölesi arasında uçurum var. Birinde bey, öbüründe köle olmuş oluyor. İslam’daki köle, bey hükmünde, tabii öyle köle, adı köle, kalkmış kölelik yani. Çok şık temiz giyiniyorlar. Sözüne itibar ediliyor. Mesela Bilal-i Habeşi (r.a.), Peygamberimiz (s.a.v.)’in kölesiydi. Bilal-i Habeşi (r.a.) denilince insanın nefesi kesilir değil mi? Müslümanların aşkla sevdiği bir insandır. Müthiş hürmet saygı duyuyordu. Köle deyince insanın aklına kim bilir ne geliyor? Gayet şık giyiniyordu Bilal-i Habeşi (r.a.). En mükemmel yemekleri yiyordu. Çok mükemmel evde oturuyordu. Ve son derece de özgürdü, istediği yere gidip geliyordu. Tabii. Yani İslam’da birçok şey yanlış biliniyor olabilir, onun için ara ara böyle şeyleri anlatmak da fayda var, inşaAllah. Mesela Hz. Hasan (a.s.)’a, Hz. Hüseyin (a.s.)’e kızlar geliyorlardı, “Ben kendimi sana vakfettim.” diyorlardı. “Ben kendimi vakfettim” yani azadlı köle. “Tamam” diyor Allah rızası için. “Bütün ömrüm boyunca seninim, sana aitim. Bana bak, gözet, ne yapıyorsan yap” diyor. Helali oluyor o zaman, onun oluyor, inşaAllah. Veyahut mesela dışarıdan gelen hakikaten yabancı hanımlar oluyordu, inşaAllah. Hatta sahabeler Peygamber Efendimize (s.a.v.)’e, “ya Resulullah (s.a.v.) köleler içinde çok güzel bir hanım var, size layık” diyorlardı. Mesela çok akıllı, Peygamberimiz (s.a.v.) onu alıyordu. En mükemmel terbiyeyi, en mükemmel saygıyı, en mükemmel sevgiyi, en mükemmel temizliği, en ruhaniyetli ortamı, ne kadar büyük bir nimet. Oralarda küfrün içinde harcanıp perişan olacağına, itin kopuğun elinde rezil rüsvay olacağına, Peygamber (s.a.v.) gibi dünyanın en mükemmel insanının yanında Ahiret arkadaşı da oluyor. Ve her şeyin en güzeliyle karşılaşıyor. Sevginin, tutkunun, arkadaşlığın, kardeşliğin, değil mi? “Niye Peygamber (s.a.v.) çok evlendi?” Sana mı olacaktı peki güzel kadınlar? Senin ne özelliğin var? Tabii ki dünyanın en güzeline, benim mübarek Peygamberim (s.a.v.)’e, nur Peygamber (s.a.v.)’e layık tabii ki annelerim. Annelerin tozu, toprağını öperim ben annelerimin. İnşaAllah. Ben onları yaratan Allah’a kurban olayım. İnşaAllah. Ne mübarek anneler onlar.
Cenab-ı Allah imkan verse, ömrüm olsa, yüz kere dünyaya gelsem, her seferinde kızımı Peygamberimiz (s.a.v.)’e verirdim. Helal olsun ona. MaşaAllah. İhtişam onda, güzellik onda, ahlak onda, sevgi onda, her şeyin en güzeline layık o. Tabii ki kadının da en güzeline o layık.
OKTAR BABUNA:Hz. Süleyman’ı da söylemiştiniz Hocam. “700 cariyesi 300 de hanımı vardı” diye Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:MaşaAllah. Hz. Süleyman (a.s.) bir çıkıyordu, hanımlar hipnotize oluyorlardı adeta güzelliğinden, ihtişamından. Tepeden tırnağa kadar muhteşem giyiniyordu. Tepeden demeyeyim de, yani en başından ayaklarına kadar çok mükemmel giyiniyordu. Ve müthiş zekiydi Hz. Süleyman (a.s.) ve müthiş akıllıydı. Çok keskindi nazarları, yani muhteşem bir güzellik meydana geliyordu. Ve estetik, sanat ve güzellikte üstaddı. Çok şahane saray yaptırdı. Münafıklara koydukça koydu onun zenginliği, koydukça koydu. Vefatından sonra onun sarayını yerle bir ettiler, münafıkların azgınlığından. Yine kuruldu, yine yerle bir ettiler. Ama dedemizin sarayını Allah’ın izniyle en mükemmel şekliyle yeniden kuracağız Ahir zamanda. İnşaAllah. Evet.
OKTAR BABUNA:Buraya gelen Sanhedrin Hahamlarına söylemiştiniz Hocam inşaAllah. Altından, aynı şekilde orijinaline uygun yapılacak diye.
ADNAN OKTAR:Aynen orijinaline uygun yapacağız inşaAllah.
OKTAR BABUNA:İnşaAllah Hocam. Siz daha iyi bilirsiniz Hocam inşaAllah. Hz. Ebubekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.), kızlarını Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e teklif ediyorlar, Peygamberimiz (s.a.v.)’de bunu uygun buldukları için Hz. Ayşe ve Hafza ile evleniyorlar Hocam. Yani evleniyor inşaAllah.
ADNAN OKTAR:MaşaAllah. Hz. Ayşe (r.a.) annemiz müthiş güzeldi ve müthiş zekiydi. Çok yamandır Hz. Ayşe (r.a.), Hafsa (r.a.) annemiz de öyle. Muhteşem insanlardı. Hep hadisler onların kanalıyla gelmiştir, birçok hadisler, rivayetler. İslam’ı mükemmel yaşayan annelerimizdi. Peygamberimiz (s.a.v.) de hepsine aşıktı. Onlar da Peygamberimiz (s.a.v)’e aşıktı. İkisi de Allah’ın tecellisi. Allah gani gani helal etsin. Helal olsun ona. Helal olsun. MaşaAllah.
OKTAR BABUNA:Bu demin de, köleleri söylemiştiniz Hocam beyefendi diye. Siz daha iyi bilirsiniz inşaAllah. Hz. Zeyd (r.a.) de köleydi ama kumandandı.
ADNAN OKTAR:Kıyafete bakıyorsun mükemmel. Mevkiye bakıyorsun mükemmel. Üslup, konuşma mükemmel. Yemesi içmesi mükemmel. Nesin? “Köleyim.” Birde “kölelik vardı” diyorlar. Öyle kölelik, olur mu?
OKTAR BABUNA:Olmaz tabii Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Adı kalmış köleliğin. Hükmen kalmış, hüküm olarak kalmış. Pratikte bey olmuşlar, inşaAllah. Hepsi beydi, inşaAllah. Evet Berker’im anlat.
ALTUĞ BERKER:Estağfurullah Hocam. Bütün o zenginliklerini, neşelerini, güzelliklerini, güçlerini, sağlıklarını, münafıkların kıskandığını anlatmıştınız Hocam inşaAllah. “Çatlıyorlar” demiştiniz inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Peygamberimiz (s.a.v.)’e Allah çok güzel bir ömür verdi. Sağlık sıhhat verdi. Yakışıklılığını kıskanıyorlardı, gücünü kıskanıyorlardı. Hatta münafıklar bir pehlivan gönderdiler, Peygamberimiz (s.a.v.)’in kuvvetini kıskandıkları için. “Sen, Resulullah” (s.a.v.) dediler. “Ya Ebul Kasım” diyorlar tabii onlar. “Bu pehlivanı yen” dediler. Bölgenin baş pehlivanı adam, ağır siklet güreşçisi. “Bunu yen, Müslüman olacağım” dedi adam. Peygamberimiz (s.a.v.) aldığıyla çarptı. Yani tepesinin üstüne sırt üstü vurdu. “Ben boş bulundum” dedi. “Tamam” dedi Peygamberimiz (s.a.v.). Bir daha geldi, bir daha aldığıyla vurdu. Konuşacak lafı kalmadı o zaman.
OKTAR BABUNA:Hocam maşaAllah. Siz de bu yönden Peygamberimiz (s.a.v.)’e benzemişsiniz. Boksörün kasını kopartıyorsunuz bilek güreşinde.
ADNAN OKTAR:Sen onu marifetmiş gibi anlatıyorsun. Anlatma. Ben bir kere söyledim, onu unut. Ben onu aklıma getirmek dahi istemiyorum. O yanlış oldu bir daha da yapmadım zaten öyle bir şey.
SUNUCU 2:Hocam, nasıl..?
ADNAN OKTAR:Türkiye şampiyonuydu bir arkadaşımız, boksördü. Lise sonda, hani eğlenirler, teyp açıyorlar işte çocuklar toplanmışlar. Sınıfa girdim baktım, o herkesin bileğini tek tek yatırıyor. Diğer sınıflardan da getirmişler, onların da bileklerini yatırıyor. Benim de bileğim kuvvetli bilinirdi. Dediler ki; “Eğer, sen madem kuvvetlisin, gel bakalım bunu yen” dediler. “Ben nasıl yeneyim onu, Türkeyi şampiyonu o, mutlaka yener” dedim. Olsun, gel dediler. “İyi, tamam, ama yener zaten” dedim. Böyle tuttu benim kolumu. Ben kasten bıraktım yavaş yavaş. Bir alkış tufanı koptu o yeniyor diye. Karşı tarafta kızlar falan bağırıyorlar, çocuklar bağırıyorlar. Şöyle iyice eğdim, işte benim de biraz çocuksuluğum, hatam, birden aldım çarptım kolunu. Çok zordur o açıdan geri çevirmek. Küt diye bir ses geldi hakikaten o zorlamayla. Sonra çocuk dışarıya çıktı, okul doktoruna gitmiş. Demişler ki kirişin kopmuş, demişler. Kolunu sardılar gazlı bezle falan, ağlıyordu geldiğinde. Özür diledim, ama ben hakikaten tahmin edemedim böyle bir şey olacağını ben. İnşaAllah. Defalarca özür diledim. Ama yapacak bir şey yok. Aman dedim bir daha da böyle bir şey yapmayayım. Berker’im anlat.
ALTUĞ BERKER:Estağfurullah Hocam. Bir ayet okuyorum inşaAllah. Şeytandan Allah’a sığınırım. “İşte kalplerinde hastalık olanları: "Zamanın, felaketleriyle aleyhimize dönüp bize çarpmasından korkuyoruz" diyerek aralarında çabalar yürüttüklerini görürsün” diyor.
ADNAN OKTAR:Şimdi onlar; bizi polis tutuklarsa, hapsedilirsek, bir hakaret olursa, televizyonlarda, gazetelerde bizimle ilgili bir şey çıkarsa yani asrımıza yönelik böyle bir korku. Kuran’da da açıkça bu belirtiliyor, yani çaba yürütüyorlar. Hep bu korku, panik içinde.
Dışarıdaki madde aynıdır. Dışarıdaki madde insanlara göre değişmez. Mesela dışarıda bu masa aynı bu şekildedir. Herkes bu masayı bu şekliyle görür. Rengi de aynı görür herkes, ama Allah beynimizde yaratır. Ama dışarıda madde saydamdır. Bilimsel olarak bu böyledir. Ve karanlıktır. Yani ışık için bir sebep yok dalga yayıyor sadece. Renk de yok. Işığı, rengi beynimizde Allah oluşturuyor. Saydamlığı da Allah madde olarak bize gösteriyor.
Bir ara verelim devam ederiz biraz sonra.
SUNUCU:Kısa bir ara veriyoruz.
Kısa filmler - Mutlaka izleyin
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...
Adnan Oktar Diyor Ki...
Devamı ...Güncel Yorumlar
Devamı ...Makaleler
Devamı ...