SUNUCU:İyi geceler sayın izleyicilerimiz. HarunYahya.Tv sitemizden sizlerle birlikteyiz inşaAllah. Konuklarımız Altuğ Berker, Oktar Babuna ve Sayın Yazar Adnan Oktar. Hoş geldiniz.
ADNAN OKTAR:Efendim sizler de hoş geldiniz. Oktar Hocam sen bir şey söyle başlayalım.
OKTAR BABUNA:İnşaAllah. Bir haber çıkmış Hocam, yeni bir deprem senaryosu yapmışlar. “Tsunami Anadolu yakasını vuracak” diye. “Deprem senaryosuna göre, en yüksek dalganın ulaşacağı kıyı bandı İstanbul’un doğusu ve kıyıya paralel olarak 10 kilometrelik kıyı çizgisini gösteriyor. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nin yaptığı çalışmada, en kötü deprem senaryosuna göre deniz altındaki heyelanın hareketine bağlı olarak, kıyılarda 5 metrelik dalgalar oluşacak” diye haberler var Hocam.
ADNAN OKTAR: Berkerim bir şey anlat.
ALTUĞ BERKER:Hocam, estağfurullah. Fethullah Hocamız’a sevginizden, muhabbetinizden bahsettiniz biraz evvel, hakikaten “benden çok seven olmayabilir” dediniz. Buna şahit özellikle Fethullah Hocamızın yakın talebelerinden ağabeylerimiz de bunu çok iyi bilirler, yakinen bilirler. Ne kadar ilgilendiğinizi, sağlığıyla, muhabbetinizi ilettiğinizi, hakikaten bizler de şahidiz inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Yani tabii ben Müslüman olarak tedirgin olurum. Bir şeyin daha iyi olması imkanı varken niye susayım? Hayra vesile olmak istiyorum. İyi olmasını istiyorum, inşaAllah. Yoksa yöntem olarak tabii ki çok güzel, yatıştırıcı, sakin. Ama yani şahs-ı manevi mantığı insanları bambaşka böyle monoton ve sakin bir anlayışa doğru itebilir. Ondan sonra olursa onu düzeltmemiz çok çok güç olabilir. Şevkli ve coşkulu bir din anlayışı esastır. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v.) zamanında mesela coşku vardı. Yusuf (a.s.) zamanında coşku vardı, Hz. İbrahim (a.s.) zamanında hep coşku vardı. Coşku çok hayatidir. Yani Allah aşkı.
Evet, bak diyor ki; “Kin, nefret ve art niyet, senin semtine uğramadığı için, artık rahatlıkla içlerindeki her şeyi, hatta yakınlarına ve kitle psikolojisi havasında hareket ettikleri arkadaşlarına söylemedikleri sırları dahi sana emin olarak açabiliyor.” Bu, Mehdi (a.s.)’den bahsediyor burada. “Kendilerini rahatsız eden düğümleri çözmek üzere önüne serebiliyorlar” Yani “sana en zor sırlarını bile söylüyorlar” diyor. “Ama bu duruma gelebilmek için aylar, seneler istedi.” Yani “ilk çalışmalarından itibaren, bir zaman geçti” diyor. “Ondan sonra artık acı sabrının tatlı meyvelerini yer gibi arzuladığın konuma geldin” diyor. “Çoklarının kalbine girdin.” “Birçok insanı etkiledin” diyor. “Bataklıkta yüzenlerden bazılarına el uzattın.” Yani Darwinizm, materyalizm bataklığına, Marksizmin batağına düşmüş kişilere el uzattın. “Hatta çamurları misk ü amber gibi yüzüne gözüne süren bazılarını derin gafletten uyarıp kendilerine kontrol etme, tiksinme ve ürperti duyma havasına hazırladın.” Yani, “küfrün içinde olup, haberi olmayan kişileri kendine getirdin” diyor. “(Toplum) haleti rûhiyesi içinde dava arkadaşlarından kopamayan pek çokları da, ruh ve vicdan yönü ile artık davalarına yabancı olmuşlardı.” Marksist mesela, solcu ama “artık senin anlattıklarından dolayı, davalarına soğuk hale geldiler” diyor. “Ama kitle psikolojisi yüzünden de kopamıyorlar arkadaşlarından” diyor. Yani mesela “Marksist bir topluluktan, gruptan kopamıyorlar” diyor. “En mütemerridlerinin” yani tereddüt içinde direnenlerin, “içinde de söz ve tavırların kendi meselelerine karşı bir burkuntu meydana getirdi.” Yani “Darwinist, materyalist, Marksist inanca karşı içlerinde burkuntu oluştu” diyor artık. “O kadar inanamıyorlar senin anlattıklarından sonra” diyor. “Tohum atamadığın çoraklar varsa da, çayır söker gibi birinci sürmeyi başardın.” “Tohum atamadığın yerler var” diyor. Yani çalışma yapamadığın yerler var. “Ama çayır söker gibi birinci sürmeyi başardın.” “İlk büyük neticeyi aldın” diyor. “Hakkın başka dertlisi ona, istediğini rahatlıkla ekebilir artık.” Yani “başka yetiştirdiğin taleben onu halledebilir artık” diyor. “Fikren mağlup olup fakat grubundan kopamayanlar sana bir şey öğretti.” Mesela Darwinist, materyalist ama yenilmiş, fakat gurubundan kopamıyor, “arkadaş gurubundan kopamayanlar sana bir şey öğretti.” “İnsanda akıl ve fikirden ayrı bir his; bir başka irtibat var. O zaman, (toplum)un manasını daha iyi anladın. Ve (toplum) şuurunun da ne demek olduğunu daha iyi kavradın. Evet, onun içindir ki, kendi hislerini aşıp bir damlacık benliklerini derya gibi (toplum)ları içinde eritenler; bir Kevser havzı kazanmış olurlar.” Yani, “sen bir cemaat ve topluluk olarak faaliyet yapmanın önemini anladın” diyor. “Tek başına olmaz” diyor. “Bu öyle bir bağ ki, akıl, mantık hatta vicdan ötesinde seyyareleri birbirine bağlayacak kadar kuvvetli bir zincir. Fikri ipler kopsa dahi bu (toplum) zincirinin kırılmasına imkân yok.” Yani “topluluğun fikir sistemini kimse yıkamaz” diyor, inşaAllah. Bediüzzaman da diyor bunu. “Tecrübelerin, bakir toprakların daha verimli olduğunu gösterdi.” Bakın, “tecrübelerin” demek ki deneme yapmış Mehdi (a.s.), “bakir toprakların daha verimli olduğunu gösterdi.” Bakir ne demek? Daha önce din eğitimi almamış. Çünkü kendine has özel din eğitimi almışsa adam, sen onu bir daha çeviremezsin, çok zordur. Saplanır, durur durur aynı noktaya gelir. Ama “bakir toprakların daha verimli olduğunu gösterdi.” “Hiç din eğitimi almamışsa çok kolay onları eğitebileceğini gördün” diyor. “Tek yanlı, sıhhatli bilgi alırlar” diyor. “Başkasının yazıp çizdiği bir sayfayı silip yazmaktansa, kirlenmemiş yapraklarla meşgul olman daha iyi neticeler veriyordu.” “Başkasının yazıp çizdiği bir sayfayı silip yazmaktansa,” yani daha önce eğitim almış, mesela bağnaz, tutucu yetişmiş, “onu silip yeniden yazmak çok zor” diyor. Kirlenmiş diyor artık bağnazlıktan. Bak, “kirlenmemiş yapraklarla meşgul olman daha iyi netice veriyordu.” Ki, toplum şu an öyle. Kirlenmemiş yapraklardan oluşuyor. “Bir de sıcak kalplerden çıkan ifadeler daha müessirdi.” Yani, “samimi, sevgi dolu tavrın; aşkla, tutkuyla yaklaşman çok daha etkili oluyordu” diyor. Mehdi (a.s.)’nin bir özelliği bu. “Tavsiyelerinde bu tarz kitapları tercih etmen gerektiğini anladın.” Yani, “Risale-i Nur Külliyatı tarzı, iman hakikatleri tarzı eserleri tercih etmenin önemini gördün” diyor. “Sonunda; kekre ve iç burkuntusu veren meyvelerin, acı ılgın ve dikenlerin” ki Kuran’da geçiyor bu. Biliyorsun bahçe önce bozuluyor; kekre ve iç burkuntusu veren meyveler, acı ılgından bahseder ve dikenli ağaçlar, Kuran’da bahsediyor, değil mi? “Hâkim olduğu çoraklıklar yavaş yavaş değişmeye” yani Marksist, Darwinist, materyalist insanların oluşturduğu toplum yavaş yavaş değişmeye. “‘Belde’” toplum, “artık ‘Tayyibe’ olmaya, daha doğrusu, Molla Cami’in,” bak, “Molla Camii” özel seçilmiş bir kelimedir, ‘Molla Camii’, “İstişmamı ve istihracı gibi.” Bu da kapatıcı bir kelimedir, ‘istişmam ve istihrac’ kapatıcı kelimedir. Ama ‘Molla Camii’ açık bir kelime. “Konstantin İstanbul’a dönmeye başladın.” “İstanbul’u fethetmeye başladın” diyor, maşaAllah. Yani Konstantin gözüyle bakanlara yani Darwinist, materyalist zihniyetin yani Avrupai zihniyetin, Avrupa’dan gelen felsefi akımların artık yıkılmaya başlaması. “Konstantin, İstanbul’a dönmeye başladı. Hâristan-mâristan, gülistan halinde arz-ı endama yüz tuttu” “Artık İstanbul’u fethetmek üzeresin” diyor. Bu da Mehdiyet’i açıkça anlatan, Safvet Senih imzalı ama Fethullah Hocamıza ait bir yazıdır. Sızıntı Dergisi’nde çıkmış bir yazıdır.
Mehdiyet’i yakından takip ediyordu Fethullah Hocamız. O yüzden ben, talebe kardeşlerimiz, Hocamızın mecburiyet tahtında, belki zaruretten dolayı şahs-ı manevi dediği bir düşünceyi gerçekten şahs-ı manevi olarak anlar da, ruhlarında bir boşluk meydana gelirse çok büyük hata yaparlar. Hz. İsa (a.s.) şahıstır. Bu Buhari’de, Müslim’de, bütün sahih hadis kitaplarında vardır. Ehl-i sünnet inancında da bu sabittir, kesindir. Bediüzzaman’ın ifadelerinde de kesindir. “Şahs-ı İsa Aleyhisselam” diyor bakın. “Semavi nüzulü kati olmakla beraber” diyor, “ve cesediyle” diyor, “ve ruhuyla semavatta bulunan Hz. İsa (a.s.) nüzulü kati olmakla beraber.” Yani “ruh ve beden olarak inecek” diyor Hz. İsa (a.s.). Tevil edilecek gibi değil. Yani Peygamberimiz (s.a.v.)’in bu sözlerini hiçbir alim, hiçbir kimse değiştiremez. Kesindir bu. Bediüzzaman da onu olduğu gibi almıştır. Doğru olarak söylemiştir. “Ya benim aklım almıyor” mantığına girerse bir insan, o zaman onun önü sonu gelmez. İnşaAllah. Berkerim ne anlatıyorsun?
ALTUĞ BERKER:Estağfurullah Hocam. Bazı Nur talebesi kardeşlerimiz de, Bediüzzaman’ın sözlerini yanlış yorumlayarak, birinci görevi, birini yerine getireceğini Üstad’ın, mesela öyle hüsn-ü zan ediyorlar. Mehdi (a.s.)’nin bir görevi yerine getireceğini, kendisinden sonra gelen cemaatinin diğer görevleri yerine getireceği gibi bir yanlış inançları var. Üstad halbuki şöyle diyor Hocam Emirdağ Lahikası, sayfa 260’ta; “Gerçi her asırda hidayet edici, bir nevi Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat her biri üç vazifeden birisini bir cihette (bir açıdan) yapması itibariyle, Ahir zamanın Büyük Mehdisi ünvanını alamamışlardır” diyor Hocam.
ADNAN OKTAR: Evet, demek ki Büyük Mehdi (a.s.) üç görevi de bir tamam, yani tam anlamıyla yapıyor. Eksiksiz yapıyor. “Bu hakikatten anlaşılıyor ki” diyor, “sonra gelecek o mübarek zat” yani Mehdi (a.s.), “Risale-i Nur’u bir program olarak neşr ve tatbik edecek.” “Mehdi (a.s.) Risale-i Nur’u tatbik edecek” diyor, açık söylüyor. Bakın, “bu hakikatten anlaşılıyor ki, sonra gelecek,” gelmiş değil, “sonra gelecek o mübarek zat,” şahs-ı manevi değil, “Risale-i Nur’u bir program olarak neşr ve tatbik edecek.” Demek ki Risale-i Nur’dan sürekli bahsedecek. Sürekli delil verecek. İnsanlar direnecekler ama Risale-i Nur’la direnecekleri bir mevzi bırakmayacak. Tasdik-i Gaybi, sayfa 9; açsınlar, baksınlar. Bakın ne diyor yine, Tasdik-i Gaybi, sayfa 9; “Ümmetin beklediği,” bekliyoruz, “Ahir zamanda gelecek zatın,” kardeşim Ahir zamanın şiddetine bakın ki biz bunları açıklamak durumunda kalıyoruz. “Bu” diyoruz “şahıs söyleniyor burada, şahs-ı manevi değil” diyoruz. Adam mesela 1000 kilometrelik, 2000 kilometrelik, 10000 kilometrelik canlılardan bahsediyor bize. 100 bin kilometre kuyruğundan bahsediyor, “buna sen nasıl inanmazsın” diyor. Çapı da 10 binlerce kilometre. “Evlere girecek, “herkesi damgalayacak” diyor. “Sen aksini söylersen, sapkın inanca girmiş olursun” diyor. Bunu söylüyoruz, diyor ki; “şahs-ı manevi orada söylenen, sen sapkın yorumluyorsun” diyor. “Açıkça söyle, burada şahs-ı manevi diyor” diyor. “Sen nasıl bunu görmezsin? Şahs-ı manevi dediğini?” diyor. Allah Allah, eğer ben yanlış görüyorsam, bana söylesinler, yazsınlar. Bakın ne diyor Bediüzzaman; “Ümmetin beklediği Ahir zamanda gelecek zatın, üç vazifesinden en mühimi,” “üç tane vazifesi var” diyor, “ileride gelecek” diyor, “bir zat.” Nerede burada şahs-ı manevi? “Ben kendimi seyyid (Peygamberimiz (s.a.v.)’in soyundan) bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor, halbuki Ahir zamanın o büyük şahsı, Al-i beytten (Peygamberimiz (s.a.v.)’in soyundan) olacaktır.” “Mehdi (a.s.) seyyid olacak” diyor. “O büyük şahıs,” “Ahir zamanın o büyük şahsı.” “Yalan söylüyor Bediüzzaman” diyor. Burada yalan söylediğini söylüyorlar. Kardeşim hangi biri yalan? Yüzlerce sayfa yalan olur mu ya? Ve niye yalan söylesin? Ne zoru? Kimden korktu? Allah’tan başka kimseden korkmuyor Bediüzzaman. Bu fevkaladeliğe karşı kardeşlerimiz, var güçleriyle bize yardımcı olsunlar, bu hakikatler tam ortaya çıksın, bu yalan dolan ortadan kalksın. Yani sahtekarca yalan söylüyorlar. Bak iyi niyetli, candan, samimi veyahut zarureten doğru söylemeyen kardeşlerimizi tenzih ediyorum. Yahut yanılan kardeşlerimi tenzih ediyorum. Ama çok büyük bir oyun oynanıyor. Oturup bizi seyretmesinler, mutlaka yardımcı olmaları lazım. Yardımcı olma tabii, bu hakikatleri sorsunlar, anlatsınlar.
ALTUĞ BERKER:Her zaman okuyoruz Hocam ama müsaade ederseniz, şöyle diyor Üstad yine, Kastamonu Lahikası sayfa 57; “hakikî beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zât dahi bu zamanda gelse” diye devam ediyor.
ADNAN OKTAR: Hayır herkes de susuyor. Anlamıyorum. Evet, Oktarım bana bir şey söyle, konuşayım.
OKTAR BABUNA:Estağfurullah Hocam. Peygamberimiz (s.a.v.)’in Hz. Mehdi (a.s.) ve talebelerinin dünyanın dört bir yanında, İslam ahlakını hakim edeceklerini işaret eden hadisi var Hocam, okuyayım mı?
ADNAN OKTAR: Oku tabii.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah. “Mikdad b. Esved şöyle der: "Resulullah sallâ'llâhu aleyhi ve alih'in ‘yeryüzünde İslam dininin girmediği toprak, çamurdan yapılmış bir ev ve (çölde) bir çadır kalmaz’ buyurduğunu duydum."” (Mecma-ul Beyan) İnşaAllah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, elhamdülillah, her yere İslam ahlakı hakim olacak. Şimdi benim bunları anlatmamın nedeni, defalarca üzerinde durmamın nedeni, Ahir zamanda Mehdiyet devrinde, büyük olaylar olduğunu insanların görmesi için. Bu çok tarihi ve büyük bir olaydır. Bakın Mehdiyet’i gece-gündüz her gün anlatıyorum. Yani bunda bir harikuladelik görmüyor musunuz siz?
OKTAR BABUNA: Olmaz olur mu Hocam, var inşaAllah, maşaAllah.
ADNAN OKTAR: Ve gece-gündüz benim karşımda “Mehdi (a.s.) gelmeyecek” diye çırpınan bir ekip oluştu. Bir kısmı “şahs-ı manevi” diyor, bir kısmı “570 sene sonra gelecek” diyor, bir kısmı “geçmiş” diyor. Ben de “Mehdi (a.s.) geldi, faaliyette” diyorum. Canhıraş bir savaş var, fark ediyor musun? İlmi bir mücadele. Ben Mehdi (a.s.)’den bir gün bile bahsetmesem, Mehdiyet’e inanmıyorum anlamına gelir. Yani ben böyle dev, dünyayı kaplamış bir konuyu nasıl gündeme getirmem? İttihad-ı İslam’ı nasıl birinci planda tutmam? “En büyük farz vazife” diyor Bediüzzaman. Değil mi? Ben ne kadar çok söylersem, tarihi belge olarak, tarihi delil olarak gücü o kadar yüksek olacak. Mesela kaç bin kere Mehdi (a.s.)’den bahsetmişim, bu görülecek. Ve insanların hiçbir bahanesi olmayacak. Yani “ben duymadım, görmedim, fark edemedim, hakikaten şahs-ı manevi zannetmiştim, hakikaten 570 yıl sonra gelecek zannetmiştim, hakikaten geçmişte geçmiş zannetmiştim yahut Risale-i Nur Külliyat’ını Mehdi (a.s.) zannetmiştim” diye insanların bahanesi kalmayacak. Allah bana ilham ediyor, insanlardan bahaneyi söküp atacağım, hiçbir insan bahane gösteremeyecek. “Anlamadım, görmedim” değil, aynı Peygamberler dönemi gibi bir dönem yaşıyoruz. Peygamberler zamanında da peygamberler mucize gösteriyordu, insanlar ısrarla anlamazdan geliyorlardı. Bakın Peygamberimiz (s.a.v.) 150’nin üzerinde mucize gösterdi. 150’sini de görmezden geliyorlar. “Bunu da görmüyoruz” diyorlar, “bunu da görmüyoruz, bunu da görmüyoruz, bunu da görmüyoruz.” “O zaman, sizin Allah’ınız bize bir mucize göstersin, bir Melek göndersin. Mehdi (a.s.) dediğiniz şahsın da üzerine çıksın, o bulutla, "bu Mehdi (a.s.)’dir" desin” diyorlar, “o zaman inanırız biz” diyorlar. İnanın, bu da olsa, buna da inanmazlar. Yani kesinlikle inanmazlar. Aynı Mekke dönemi gibi, aynı Hz. İbrahim (a.s.) dönemi gibi, aynı Hz. Nuh (a.s.) dönemi gibi.
Ahir zaman pek şiddetli yani, pek şiddetli. Adam holding halinde, işinde gücünde, yavaş yavaş böyle işine gücüne bakıyor. Holding kurmasın, demiyorum, kursun ama Allah rızası için gayret etmesi lazım ve İttihad-ı İslam, Türk-İslam Birliği için aşkla gayret etmesi gerekir. Kardeşim; bizim kardeşlerimize, sevdiklerimize gece gündüz kan kusturuyorlar. Yani mesela, bir yakınımıza bir şey oluyor Allah esirgesin. Mesela kalp krizi geçiriyor, bütün aile ayaklanıyor. Değil mi? Oturmuyor millet evde. Hastanede başında bekliyorlar, doktorlar geliyor, koşuşturuyorlar falan. Kardeşim, İslam alemi kalp krizi geçirmiş, benim kardeşlerim hastaneye kalkmışlar, ben evde oturamam. Sakin sakin işime gücüme bakamam. Çok büyük olay var. Yer yerinden oynuyor. Adam ne diyor? “Deccal, mecal yok” diyor. Peki, sen kendi inancına göre diyorsun ki “benim sakal bırakmam gerekir, sarık giymem ama ortam müsait değil” diyorsun, “o yüzden yapmıyorum” diyorsun. “Şarkı, türkü haram” diyorsun, “ama ben kendi kanalımda şarkıyı, türküyü çalmaya mecburum” diyorsun. “Sakalımı kesmeye mecburum” diyorsun, “sarıksız gezmeye mecburum” diyorsun. “Deccal, mecal yok” diyorsun. Yani tamam alnında boynuzlu birileri yok ama Darwinizm, materyalizm var. Değil mi? Ve hürriyet yoksa bütün dünyada deccaliyet var demektir. Yine Allah’a çok şükür Türkiye’de yine bir özgürlük var, bir rahatlık var. Ama İslam aleminde müthiş bir ızdırap ve acı var. Değil mi? Mahvediyorlar her yerde, inşaAllah.
Şimdi bizim üslubumuzda bir derleyip toparlayıcılık başladı dikkat ederseniz. Ve uyuyanları hareketlendirmeye çalışıyoruz. Meskenet içinde olanları hareketlendirmeye çalışıyoruz. Çünkü dev bir kitle, bir muazzam güç üzerine uyku bürümüş halde. Ashab-ı Kehf gibi. İslam alemi sanki bir mağara içersinde uyuyor gibi. Onların uyandırılma vakti geldi. Biz onun için uğraşıyoruz.
Yoksa ben mesela Osman Ünlü Hocamı çok severim; üslubu şahane, çok candan. Ama hakikaten onun üslubuyla konuşmuş olsak, onun anlatımıyla, yani dinsizlik acayip yayılır. Bilmiyorum yani kendi ailesi, yakınlarında nasıl bir durum var da; emin olsun, süratle dinsizlik yayılır ve dinin gücü çok zayıflar. Marksistlere, dinsizlere muazzam malzeme çıkmış olur. Bakın hiçbir Marksist, dinsiz ve ateist karşımda duramıyor. Mesela Osman Ünlü Hocamla konuşsalar anında ezerler, anında. Çıksın televizyona, bakın eğer gücü yetiyorsa, samimiyse çıksın. Mesela Habertürk’e, herhangi bir kanala çıksın. “Ben” desin, “Marksistlerle, materyalist, Darwinist gençlerle tartışmak istiyorum, konuşmak istiyorum.” Hemen ezerler, darmadağın olur yani ve çok mahcup olur, yerle bir ederler.
Mesela Cübbeli’yi de öyle çıkartsınlar, yerle bir ederler. Mesela Boğaziçili gençlerle falan karşılaştırsınlar, yani mahvolur, dümdüz olur. Ama ben çıkarsam ne yaparım, biliyor musun? Sökerim, ezerim. Yani herkes biliyor bunu. Onun için fellik fellik kaçıyorlar. Yani karşılaşıp da ezmediğim hiç kimse yoktur. Yüzde yüz ispat ederim. Hiç kaçarı, kurtarırı olmaz. Onun için Marksistler en büyük tehlike olarak beni görüyorlar. Darwinistler en büyük tehlike olarak beni görüyorlar. Dünya çapında bu, Türkiye çapında değil, dünya çapında. Cübbeli Ahmet’i Evanjelikler yani sıfır tehlike olarak görürler yani. Yahut bir masonluk sıfır tehlike olarak görür yani, hiçbir şekilde konu dahi etmezler. Hiçbir sorun değildir onlar için. Yani birçok ülke, birçok rejim için hiçbir sorun değildir o. Yani bilirler adamlar, bir üflemeyle uçacağını bilirler. Çok çok kolaydır böyle insanları fikren ezmek. Zaten bak diyor ki: “Evrim hakkında ne diyorsunuz?” diyor Fatih Altaylı, bir şöyle meşhur hareketleri var onun, ondan sonra hafif bir hareketten sonra, “evrim ne ki?” diyor ama bir yandan da sakalını kaşıyor böyle. “Evrim ne?” Kardeşim “evrim ne” dedin mi, adamı silip süpürürler, değil mi? Ne Marksistlere, ne Darwinistlere, ne materyalistlere, ne faşistlere, ne komünistlere, ne satanistlere karşı, ilmi, fikri bir karşı koyacak gücü yok. Onun için böyle, gerek Süleyman Ateş falan böyle. Onlar da teslim olmuş tipler. Mesela Darwinistlerle karşı karşıya getirsen Süleyman Ateş’i, “ben de Darwinistim hemşerim” diyecek. Bu kadar.
OKTAR BABUNA:Diyor zaten Hocam.
ADNAN OKTAR: Tabii. Bir ara da bazı Müslümanlar vardı, mesela Marksistlerle tartışıyorlardı, “biz de aynı sizin gibiyiz zaten” diyorlar, adamlar. “Ne farkımız var?” diyorlar. Ama eziklik, buna rağmen son derece ezilebiliyorlardı. Hepsini tenzih ederim, bayağı bir kısmı. Genellikle kaçamak faaliyet yaptıkları için ayakta duruyormuş gibi görünüyorlar. Yani karşı karşıya gelme yok. Mesela Cübbeli, tek yanlı konuşabilen bir insan. Yani karşısına biri çıkamıyor. Çıktığında anında dağılır çünkü. Mesela, ne bileyim; bir Darwinist, bir materyalist, Marksist yahut İstanbul Teknik Üniversitesi’nin öğrencilerinden oluşan bir heyet çıksa karşısına, yani tahmin tahayyül edemeyeceğiniz gibi bir hezimet olur ve İslam’a da muazzam vurulabilir, Allah esirgesin. Yani çünkü çok ilginç şeyler. Mesela “Dabbet-ül Arzı anlat” diyecekler, aklın hayalin almayacağı şeyler anlatacaktır. “Deccal’i anlat” diyecekler, aklın hayalin almayacak şeyler anlatacaktır. Bir de onun o meşhur anlatımları var, o diğer anlatımları. Hurafeler, akla hayale gelmeyecek şeyler. Müthiş mevzi kazanır o zaman dinsizler ve ateistler. Onun için, böyle istidatlı tipleri çok ön planda tutanlar oluyor. Çünkü bundan hiçbir risk çıkmaz. Bilakis İslam karşıtlarına muazzam malzeme çıkar. Mesela Osman Ünlü Hoca’nın, tozunu savururlar anında. Ama TGRT’ye çıkıyor, sakin sakin anlatıyor, kimse karşısında yok çünkü. “O öyle mi, böyle mi Hocam?” diyor adam, karşısındaki dinliyor böyle. Kardeşim karşına tek bir tane bir kişi çıkart. Bir lise öğrencisi de kabul ediyorum, bak lise öğrencisi. Çok kültürlü olmasına gerek yok. Sadece sana mantıklar sorsun. Üç tane lise öğrencisi çıkar, yine yenilir. Ortaokul öğrencisinin karşısına çıksa yine yenilir. Gücü yetmez. Mesela çocuk diyecek ki; “bin yıl geçtikten sonra üçüncü bin yıla geçiyoruz” diyecek. Yani binden sonra iki bin gelir kardeşim. Yani bütün Türkiye’ye karşı konumu çok acayip olur. Bütün İslam alemine karşı konumu çok acayip olur. Binden sonra iki binin geldiğini, biz bunu anlatmak durumunda kalıyoruz. Bak diyoruz ki: “Binden sonra iki bin gelir.” “Yok, binden sonra üç bin gelir” diyor.
ALTUĞ BERKER:Mustafa Sungur Ağabey’in bir sözünü hatırlatabilir miyim Hocam?
ADNAN OKTAR: Evet.
ALTUĞ BERKER:Size söylemişti; “Sedd-i Zülkarneyn oldun, seni aşıp bize gelemiyorlar” dedi Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Tabii, ben mesela şaşırdım. Sungur Ağabey az konuşur ama konuştu mu da hayret edilecek şekilde konuşur. Hiç ses çıkartmıyordu. “Kardeş” dedi böyle arkadan, “Sedd-i Zülkarneyn oldun, seni aşıp bize gelemiyorlar” dedi. Sıkıysa bir Marksist, Darwinist, materyalist ortaya çıksın, yani öyle pestillerini çıkarırım ki, köşelerinden çıkamıyor adam. Bana yazı yazıyorlar, “Hocam” diyorlar, “işte falanca kişinin sitesi var, feşmekanca kişinin sitesi var.” Kardeşim, bunlar toz duman oldular şu an. Yani yazsın, çizsin önemi yok yani. Bizim açıklamalarımızın çok net olduğu görüldükten sonra, adam dağlar gibi yatsın. İspatlı mı? İspatlı, çok net. Mesela bizim ‘Anuştayn’ değil mi? Neydi onun ismi?
OKTAR BABUNA:Ali Demirsoy.
Ama Hocam maşaAllah, onların ağababaları bile fellik fellik kaçıyor sizden, yani karşınıza çıkacak zaten kimse yok, öyle biri yok, dünyada öyle biri yok yani, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Dediler ki, “Anuştayn evrimle ilgili program yapıyor” dediler. “İyi” dedik. Sonra onun toplantısına gittik, “ders verecek” dediler, evrim konusu. Oraya Ali Baba geldi, eli sırtında, askılı pantolon giymiş. ‘Anuştayn dede’ diyorum ben ona. Einstein’a, ‘Anuştayn’ diyor. Biz yanlış biliyor olabiliriz, ‘Anuştayn’dır Allah-u alem. Araştırsak, ‘Anuştayn’ da çıkabilir yani. Biz evrimden bahsedecek zannettik, Hocam Mehdi (a.s.) konusuna girdi, sürekli Mehdi (a.s.)’yi anlatıyor. Bir aşağı, bir yukarı; bir aşağı bir yukarı. Peki, senin zoruna ne oldu Ali Demirsoy dedem? Haydi onları anladık, o adamları anladık, senin zoruna ne oldu? Sen niye korktun Mehdi (a.s.) konusundan? Sen niye paniğe kapıldın? Evet, Berkerim bir şey söyle, anlatayım.
ALTUĞ BERKER:Estağfurullah Hocam, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in hadisinin içinde bir duası var Hz. Mehdi (a.s.)’ye Hocam, şöyle diyor; “Ey Allah’ım, ona (Hz. Mehdi (a.s.)’ye) sadakat andını ızdıraptan çıkışın vesilesi yap ve ümmetin dağılmışlığını onun eliyle birleştir.”
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, bir daha oku.
ALTUĞ BERKER:“Ey Allah’ım, ona (Hz. Mehdi (a.s.)’ye) sadakat andını ızdıraptan çıkışın vesilesi yap ve ümmetin dağılmışlığını onun eliyle birleştir.”
ADNAN OKTAR: Evet, sadakat yemini edilecek tabii Mehdi (a.s.)’ye. Biat demek odur, sadakat yemini. Ümmetin acıları, sıkıntıları, zorlukları Mehdi (a.s.) kanalıyla giderilecektir, inşaAllah. Bazı gerçekler var, hep örtbas edilmiş, alışılmış ve öyle gidiyor. Yani kavruk bir sistem var. Halbuki bir şekle şemale konulsa, bir düzeltilse, çok mükemmel olacak. Ama hep böyle donuk ve kavruk sistemlerle ilerlemeye çalışıyor ve sürekli kan kaybederek ölüme doğru gidiyorlar. Birçoğu. Mesela çok güçlü hareketler vardı daha önce, yavaş yavaş, kan kaybede kaybede ölüme doğru gittiler.
Mesela bak bir şeyh efendi vardı Nakşibendi şeyhi, büyük bir alimin yine halifesi olan bir kişi vardı. Büyük Nakşibendi şeyhiydi, vefat etti. Şimdi onun halifesi olan kişi görevde inşaAllah. Ki yani ilmi kariyeri de olan bir insan. Öyle bir havaya girdi ki öyle bir şekle girdi ki bambaşka bir hal. Mesela “müzik haram” diyen kişi, “bütün sünnete titizlikle uyulsun” diyen kişi, “ehl-i sünnete çok titizim” diyen kişi, işte misvakın önemini anlatıyor, namaz kılarken sarıkla kılmanın önemini anlatıyor. Çok detaylı. İşte, “yemek yerken sağ elle yiyin,” “odaya girerken sağ ayakla girin, sol ayakla çıkın” ona benzer. Bunu diyen adam bir süre sonra bambaşka bir çizgiye girdi ve oturdu cinsi sapıklarla resim çektirmeye başladı. Onlarla sazlı sözlü ortamlar oluşturmaya başladı. Değil mi? Bunu gören Müslümanlar ne olur? Bunun etrafındaki insanlar ne olur? Biz bunlara nasıl ses çıkartmayalım? Hayır, ben müzik dinliyorum sazlı sözlü. Ama o cinsi sapıklarla beraber resim çektirmenin anlamı ne? Müslümanlardan çekiniyorsun, ödün kopuyor. Hatta Müslümanların aleyhine programlar yaptırıyorsun televizyonunda, değil mi? Çıkartıyorsun ki bak aleyhte program yapan birisini Allah konuşamayacak hale getirdi sonradan. Değil mi? Dünyanın parasını verdin Müslümanların aleyhinde konuşturmak için. Dünyanın parasını verdin ama Allah onu konuşamayacak hale getirdi. Sonra bütün saltanatını, gücünü Allah dağıttı ve yerle bir etti. Arkasından da gittin, cinsi sapıklarla fotoğraf çektirip bambaşka bir çizgiye girdin. Sen bir Nakşi şeyhisin öyle mi? Ve bu hallere düşüyorsun. İşte biz bunun kökenini temizlemeye çalışıyoruz. Bu kafa işte sizi bu hale getirdi. Değil mi? Sen 100 bin kilometrelik Dabbet-ül Arzdan bahsedersen, sonunda işte bu hale gelirsin. Ama akılcı olarak, Risale-i Nur’un çizgisine uygun, Bediüzzaman’ın çizgisine uygun, iman hakikatlerine dayalı bir anlatım olursa çok mükemmel bir çizgiye gelirsin. Müslüman kardeşim olduğun için acıyorum, kurtarmaya çalışıyorum, yazık. Yani büyük emek verilmiş bir topluluksunuz, değerli insanlarsınız. Göz göre göre, gözümün önünde küfre sizi teslim etmek istemiyorum. Onun için gayret ediyorum. Ayağınız batmış çamura, gidiyorsunuz; gırtlağınıza kadar gömülmüşsünüz, gidiyorsunuz yani. Adam artık “elveda” diyor yani gidiyor gözümüzün önünde. Daha hala seyredecek miyim ben bunu? Adamı çıkarıyorlardı, Müslüman’ın aleyhinde bas bas bağırttırıyorlardı yani. Bir fahişeyi koruyacağım diye, değil mi? Bir fahişenin avukatlığına savundular. Bas bas bağırttırdı kendi televizyonunda, bir Müslüman’ın aleyhinde. Sonunda ne oldu? Allah bütün saltanatını yerle bir etti. Onu söyleyeni de konuşamayacak hale getirdi. Sordun mu, yine “ben takvayım” diyor. Kardeşim yani, ben kabus mu görüyorum yani? Bu nereye bu gidişat? Değil mi?
ALTUĞ BERKER:Ayet okuyorum Hocam, inşaAllah. Mümtehine Suresi, 1. ayet, şeytandan Allah’a sığınırım: “Ey iman edenler, Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veliler edinmeyin. Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz; oysa onlar haktan size geleni inkar etmişler, Rabbiniz olan Allah’a inanmanızdan dolayı elçiyi de, sizi de sürüp-çıkarmışlardır. Eğer siz, Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı aramak amacıyla çıkmışsanız onlara karşı nasıl hala sevgi gizliyorsunuz? Ben, sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilirim. Kim sizden bunu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından şaşırıp-sapmış olur.”
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, maşaAllah. Kısaca bir şerh et.
ALTUĞ BERKER: Estağfurullah Hocam. Allah iman edenlere, “müminlerden başkasını veliler edinmeyin” diyor. “Başkalarını, inanmayanları veliler edinmeyin” diyor. “Onlara karşı da sevgi yöneltmeyin” diyor. Çünkü sadece Müslümanlara karşı sevgi yöneltilebilir, onlar kardeştir.
ADNAN OKTAR: Şimdi, bak, Müslüman olmayanlara karşı da şefkat vardır, acıma hissi vardır. Yani, Müslüman olmayanlara karşı böyle hani gırtlağını sıkmak, boğmak… Çünkü Müslüman olmayan adam nedir biliyor musun? Potansiyel Müslümandır. Allah diyor, “siz de ateş çukurundaydınız, Allah sizi kurtardı” diyor. Değil mi? “Siz de şirk içindeydiniz” diyor. Her dinsiz potansiyel Müslümandır. Şefkat ve merhametle kurtarmak için azmedeceğiz, gayret edeceğiz. Çünkü Allah vermesin, kurtarmaya çalışan, bir süre sonra kendi batabilir, kurtarılmaya çalışan adam bir süre sonra veli haline gelebilir, Müslüman haline gelebilir. Potansiyel Müslüman olduğu için şefkat esastır. Allah’ın her yarattığına karşı şefkat duyacağız, korumaya çalışacağız, kurtarmaya çalışacağız. Yani “batsın batabildiği kadar” demeyiz.
OKTAR BABUNA:Estağfurullah, inşaAllah Hocam. Sizin zaten dünya çapında yaptığınız da bu Hocam. Aslında Darwinizmi yıkmakla bütün küfre, dünya çapında büyük merhamet ve şefkat gösteriyorsunuz, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. “Merhaba Hocam” diyor, “sadece bilginiz olsun, Safvet Senih için aşağıdaki adreste Abdullah Aymaz diye geçiyor” diyor. Abdullah Aymaz da, Safvet Senih de hepsi Fethullah Hocamızdır. Yani, onun adı altında çıkıyor. Yani asıl onun talebesidir onlar. Yani ilim, derinlik, feyz Fethullah Hoca’dadır. Yani çok derin bir insandır, veli bir insandır Fethullah Hoca. Tabii, öyle olağanüstü bir insandır. Hal ehlidir. Yani ruhanilerle görüşen bir insandır. Böyle zannedildiği gibi herhangi bir Hoca değildir Fethullah Hoca. Vardır bir bildiği diyorum ama ben bir mümin olarak içim içime sığmadığı için Allah rızası için istirham ediyorum ondan. Yani Mehdi (a.s.)’nin şahıs olduğunu, bir şekilde yeniden vurgularsa iyi olur diye düşünüyorum. Hz. İsa (a.s.)’nın da şahıs olarak geleceğini bir daha da vurgularsa iyi olur diye düşünüyorum. Yani ortalı da söyleyebilir ama söylese çok iyi olur. İnşaAllah. Şahsi kanaatim.
‘Sen Yusuf musun?’kitabı zaten doğrudan Mehdiyet’e yöneliktir. Mesela bak, ‘Sen Yusuf musun?’ kitabında çok derin sırlar vardır. Orada Hızır (a.s.)’ın bazı uygulamaları var. Onlardan da bahsediliyor. Mesela Hızır (a.s.)’ın bir özelliği vardır; mesela bir insanın hapse girmesini de sağlar, sultan olmasını da sağlar. Aynı kişinin, bak aynı kişinin. Bak, hem sultan olmasını sağlar, hem hapse girmesini sağlar. Onda görev alır. Gariptir yani, çok acayip. Onun için ben Hızır (a.s.)’dan pek bahsetmiyorum. Çok şaşırtıcıdır Hızır (a.s.). Yani nutkun durur. Oradaki uygulama ne, oradaki uygulama ne. Bir de bakmışsın, oradaki mesela, hapse girmesi için harikalar meydana getirir Hızır (a.s.). Hiç mümkün değilken hapse sokturur. Hiç mümkün değilken de sultan yapar. Yani vesile olur, araç olur, engelleri ortadan kaldırır. Öyle bir insandır Hz. Hızır (a.s.), inşaAllah.
Fethullah Hoca bir, Şeyh Nazım Kıbrısi iki, Mahmut Hocamız üç; bunlar Ahir zaman meclisinin, manevi meclisin, manevi vekilleridir. Diyor ya Bediüzzaman; “Yekaza halinde bir meclise girdim. Herkes oradaydı” diyor, değil mi? “Herkes oradaydı.” “Ey felaket, helaket asrının adamı” diyorlar ve ona konuları anlatmaya başlıyorlar. “Kalktığımda dizüstü oturuyordum, kan ter içindeydim” diyor. “Dizüstü, o şekildeydim” diyor, yekaza halinde. Yekaza toplantılarının adamlarıdır; Fethullah Hocamız da Şeyh Nazım Kıbrısi Hocamız da Mahmut Hocamız da yekaza toplantılarının adamlarıdır. Mesela birbirlerine olmadık laflar ederler ama bazen, toplantıda sarmaş dolaşlar. Onun için, şu şuna bunu dedi, bu buna bunu dedi, onları hiç kaale almayın. İnşaAllah.
OKTAR BABUNA:Programımıza devam ediyoruz Hocamızla birlikte, inşaAllah. Buyurun Hocam.
ADNAN OKTAR: Akın Hocam, sen evrimle ilgili bir şeyler anlat. Sonra da ben önemli konulardan yine anlatacağım.
AKIN GÖZÜKAN: Estağfurullah Hocam. Şimdi evrimciler bilimin sürekli materyalist olması gerektiğini iddia ediyorlar. Yani insanların gözünde de şöyle bir imaj oluşuyor olabilir belki, yani bilim materyalist olunca tarafsız olacak gibi bir imaj oluşuyor olabilir. Ama materyalizme baktığımızda, materyalizm binlerce sene öncesine dayanan bir felsefe ve bir pagan dini felsefesi oluyor. Ve evrimciler şunu söylemiş oluyorlar; “bilim bir pagan felsefesini savunmak zorundadır” demiş oluyorlar. Yani tarafsız olmuyor bilim materyalist olunca kesinlikle. Ki normalde tarafsız olsa, bilimsel veriler bize, mutlaka bir yaratılışın olması gerektiğini gösteriyor. Yani hücrenin kendi kendine oluşamaması, proteinin kendi kendine oluşamıyor olması, türlerin kendi kendine oluşamıyor olması sonucu, yani çıkan sonuç bu bilgilerden zaten bir yaratıcının varlığını gösteriyor, Allah’ın izniyle.
Zaten Allah ayette, şeytandan Allah’a sığınırım; “Türetip yaydığı canlılarda sizin için ayetler vardır” buyuruyor inşaAllah, bir ayetinde. Yani türlerin, türleşmenin ve bu türleşmenin yayılmasının Allah tarafından yaratıldığını ve bunun Allah’ın varlığının bir delili olduğunu inşaAllah Allah bildiriyor Kuran ayetinde.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah.Sen anlat Hocam.
SERDAR ARSLAN:Estağfurullah Hocam. Hocam, Allah hücrede çok büyük mucizevi sistemler yaratmış, ve Allah her atom için o atoma özgü çok kompleks sistemler var etmiş. Örneğin bakır atomu için, demir atomu için, sülfür atomu için, onlardan katbekat kompleks sistemlerin varlığı şart. Onlara özgü kapılar var hücre zarlarında. Onları hücre zarlarından geçiren özel proteinler var. Elden ele taşıyorlar, ilgili yerlere geldiğinde ilgili enzimlerin merkezlerine taşıyan ayrı enzimler var. Fazla olduğunda depo eden ayrı proteinler var. Mükemmel bir şekilde kontrol eden bütün bu süreçleri, ayrı enzimler var. Bunların her biri tek atom için. Dolayısıyla ondan kat be kat kompleks sistemle beraber Allah yaratmış. Kademe kademe gelişmesi mümkün değil. Zaten bunun deneyleri de var. Yani, bir tane bu mükemmel sistemde bir eksik, çok ciddi hastalıklara, kusurlara, ölümlere sebep oluyor. Kesinlikle gelişmeye değil. İnşaAllah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Oktar Hocam sen bir şey anlat.
OKTAR BABUNA: Estağfurullah Hocam. Darwinistler, insanda 46 kromozom var, maymunlarda 48 kromozom var; maymundaki bir kromozomun birleşerek, yani füzyon diyorlar buna, insanı meydana getirdiği gibi bir iddia ortaya atıyorlar. Halbuki bu çok saçma. Çünkü böyle bir şey olduğu zaman çok ağır hastalıklar oluşuyor. Mesela, bilinen bir down sendromu-mongolizm denen bir rahatsızlık var. Kromozomal rahatsızlık.
ADNAN OKTAR: Ne olunca ne oluyormuş?
OKTAR BABUNA: İki kromozom birleşince insan haline geldi diye iddiaları var. 48’den 46 çünkü insanınki. Diyorlar ki; “bir kromozom birleşti birbiriyle, sayısı düştü 46’ya geldi. O da insanı meydana getirdi gibi bir iddiada bulunuyorlar. Bunu böyle açıklamaya çalışıyorlar.
ADNAN OKTAR: Evet sen ne diyorsun buna?
OKTAR BABUNA:Böyle bir şey olduğu zaman çok ağır genetik rahatsızlıklar meydana geliyor, birincisi. Bilinen rahatsızlıklar var. Mesela mongolluk hastalığı bu şekilde öyle. Bir kromozomundan üç tane oluşması, çok büyük rahatsızlık meydana getiriyor. Zekageriliği meydana getiriyor, yapısal anormallikler, organ anormallikleri ve erken yaşta hayatlarını kaybediyor bu insanlar. Ayrıca 46 kromozomla, eğer benzerlikten söz edilecekse, mesela o zaman maymunlardaki 48 kromozoma sahip bir tür fare var, patateste var ve tütünde de 48 tane kromozom var. O zaman onların maymuna daha yakın olması lazım, insanın eğer atası olarak kabul edilecekse. İnsan tütünden mi meydana geldi? Fareden mi meydana geldi? Patatesten mi meydana geldi? Yani her bakımdan süper saçma, mantıksız bir iddia.
ADNAN OKTAR: Patates de tütünün de aynı diyorsun?
OKTAR BABUNA:Maymuna daha yakın o zaman onlar. Yani, o zaman ata kabul edilecekse eğer maymun, o zaman patates de atamız olmuş oluyor, tütün de atamız olmuş oluyor, fare de atamız olmuş oluyor o mantıkla. Yani onların mantığıyla inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Kardeşim, bir kere Darwinistler, materyalistler görenin, duyanın kim olduğunun farkında değiller. Yani onlar zaten onu devreden çıkartıyor, hiç önemli görmüyorlar. Yani şimdi beyne elektrik gidiyor, biri beyinde görüyor. Asıl gören o zaten. Yani görme olayı o. Duyan biri var. Kulaksız duyan, gözsüz gören, değil mi? Ve düşünen biri var. Asıl insan budur. Darwinistler bu konunun hiç üzerinde durmuyorlar. Ama söyledim, zamanı gelinde onları delirteceğim ben, bu konunun üzerine gideceğim. Şimdi çok teknik ve genel anlatıyorum. Yani anlamadıkları hiçbir konu kalmasın. Çünkü anlatacak çok konu var. Anlamazlıkta ısrar ederlerse ben biliyorum yapacağımı, inşaAllah. Tam anlayacakları şekilde anlatacağım bu sefer. Yani böyle çok net, sarih, tam kavrayacakları bir şekilde anlatacağım. Maddenin hakikatini anlamazlıktan geliyorlar. Görüntünün beyinde oluştuğunu anlamazlıktan geliyorlar. Mesela internette, bilgisayarda yazıyı okuyan bir adam, beyninin içindeki yazıyı okur. İnternette mesela şu an bizi izleyen, beyninin içindeki görüntüyü izliyor. Bilgisayarı asla izleyemez. Bilgisayar dışarıda var ama saydam ve karanlıktır. Beyninin içindeki renkli bilgisayarı izliyor. Bilgisayarda hiçbir şekilde renk olmaz bir kere. İkincisi, saydamdır. Üçüncüsü, ışıksız. Zifiri karanlıktır. Dolayısıyla dışarıdaki bilgisayar hiçbir işe yarayabilecek gibi değil o anlamda. Beynimizde Allah’ın oluşturduğu bilgisayar esastır. Evrimciler bunu bilir mi? Bilir. Düşünür mü? Düşünmez. Çünkü bilimsel olarak inceliyorlar, araştırıyorlar. Bunun var olduğunu hiçbiri inkar etmez. Bana bir tane evrimci getirin, “bu böyle değildir” desin. Hepsi kabul ediyor. Ama düşünüyor mu? Düşünmek istemiyorlar.
Evrimci olmak için bir kere, işine gelmeyen her yerde sürekli düşünmeme sanatı gerekir. Evrim, yalan söyleme sanatıdır. Fakat bir de aynı zamanda düşünmeme sanatıdır. Yani çok ustaca düşünmeme, çok ustaca yalan söyleme sanatının adına Darwinizm denir. Bak, çok ustaca düşünmemek ve çok ustaca yalan söylemek. Sözlükleri de değiştirmek lazım aslında. “Darwinizm nedir?” dediğinde, bakın herkes sözlüğünde bunu değiştirsin. Darwinizm deyince iki nokta üst üste koyacaksınız, “çok kapsamlı yalan söyleme sanatıdır, çok kapsamlı düşünmeme sanatıdır.” Ondan sonra açıklamalar devam edebilir yani. İlk ve net anlamı, tam karşılığı budur. Bunun böyle olduğunu da herkes bilir. Çünkü “Darwinizm nerde yalan söyledi?” derlerse bize, ben onlara en az ama en az üç bin maddelik liste vereyim. Bakın üç bin maddelik hiç böyle, önden yani başlangıç olarak üç bin maddelik liste vereyim. Yalanın en çok kullanıldığı pagan dinidir. Mesela putperestlerde en fazla üç beş yalan olur. Der ki: “Put yarattı” der, o kadar. Bunların putunda binlerce yalana ihtiyaç oluyor. Putun ayakta durması için. Yani Darwinizm yalanla beslenen bir puttur. Onun gıdası budur. Puta sürekli yalan atmaları gerekiyor. O put yalana doymaz. Yalan olmadan da hayatını devam ettiremez Darwinizm putu. Onun için onun mabedine girenler, sürekli ona yalan atarlar, önüne. O da sürekli onları yer. Sonra da gider ona taparlar idi, biz silindir gibi ezinceye kadar.
“1335 senesi Eylül'ünde, dehrin hadisatının verdiği yeisle, şiddetle muzdarip idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Mânen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada bir ziya gördüm.” Bak, önce yakazaya girdim diyor, onda bulamadım diyor. “Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada bir ziya gördüm.” Ayrı bir şey bu. Gerçek yakaza olan rüya-yı sadıka. Çok net rüya, “Bir Cuma gecesinde nevm ile bir âlem-i misale girdim.” “Bir misal alemine girdim” diyor. Bediüzzaman’ın bilgi kaynaklarından bir tanesidir. Şeyh Nazım Hocamızın da bir özelliğidir bu inşaAllah. “Biri geldi, dedi: "Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden,"” bakın dikkat edin, “Mukadderat-ı İslâm” İslam’ın kaderi için, yani Allah’ın takdirinin uygulanması için, oluşturulmuş, “teşekkül eden bir meclis-i muhteşem,” özel meclis ama muhteşem meclis, “seni istiyor.” “Bekliyorlar seni” diyorlar. “O da vatan, millet ve alem-i İslam’ın düştüğü ve görünüşte şer olan” bak görünüşte şer olan, ama batınında hayır olan, “şartlar için bu yolu tercih eder, âlem-i misale girer.” Bak, “şartlar için bu yolu tercih eder, âlem-i misale girer.” Özel, kendi iradesiyle alem-i misale giriyor. “Birisi ona geliyor: "Mukadderat-ı İslâm içinde teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor" diyorlar.” Davet ediyorlar. “Toplantıya gelin” diyorlar. “Gittim, gördüm ki, münevver,” olgun, derin bilgiye sahip, kaliteli, “emsalini dünyada görmediğim,” benzerini dünyada görmediğim, “Selef-i Salihînden ve a'sârın meb'uslarından” bak, “a’sarın meb’uslarından” yani asrın mebuslarından, “her asrın meb'usları içinde bulunur.” “Her asrın kutbu, velileri, o toplantıdaydı” diyor. Her asrın. Abdülkadir Geylaniler, İmam-ı Rabbaniler, hepsi. “Bir meclis gördüm.” Toplantı halindeler. “Hicap edip kapıda durdum.” Girmiyor, bak toplantı halindeler, kapıda duruyor, girmiyor. “Onlardan bir zat dedi ki: "Ey felâket, helâket asrının adamı,” deccaliyet devrinin adamı, “senin de reyin var.” Sen de bu meclisin elemanısın” diyor. “Sen de rey vereceksin.” “Fikrini beyan et.” Saygısından bak diyor ki; “Ayakta durup dedim,” oturmuyor, diğerleri oturuyorlar, “sorun, cevap vereyim” diyor. “Bir kişi dedi: "Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak; galibiyette ne olurdu?"” Kanaatini soruyorlar. “Fikrini beyan et” diyorlar. Diyor ki; “Musibet şerr-i mahz olmadığı için, bazen saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar.” Yani “bu olaylarda ben bir sır olduğunu biliyorum” diyor. “Felaket olmasına rağmen undan bir saadet çıkacak” diyor. İnşaAllah. “Eskiden beri i'lâ-yı kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi” yani İslam aleminin lideri olan bu çok güzel hizmetler yapmış devletin felaketi, “âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle,” müstakbel geleceği için, müstakbel saadeti için, “telâfi edilebilecektir.” “Hilafet yıkılacak” diyor, “Osmanlı yıkılacak ama Mehdi (a.s.) çıkıp muhteşem bir netice çıkaracak” diyor. “Zira, şu musibet, maye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını hârikulâde tacil etti. Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz.” Sayıya dikkat ediyor musun?
OKTAR BABUNA:Evet Hocam, 300, maşaAllah.
ADNAN OKTAR:Kaç kişi Mehdi (a.s.)’nin cemaati?
OKTAR BABUNA:313 Hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Evet, “üç yüz dirileceğiz” diyor. “Harikalar asrındayız.” Acib şahısların asrındayız, Mehdi (a.s.) asrındayız. “İki üç sene sonra meydanda dirilenler var.” Bu da acayip, bak; “iki üç sene sonra meydanda dirilenler var.” “Biz bu mağlûbiyetle bir saadet-i â’cile-i muvakkata kaybettik.” Yani muvakkat olarak kaybettik. “Fakat bir saadet-i acile-i müstemirre bizi bekliyor.” Büyük bir kurtuluş, İslam’ın hakimiyeti, Mehdi (a.s.)’nin zuhuru bizi bekliyor. “Pek cüz'î mütehavvil ve mahdut olan hâli, geniş istikbal ile mübadele eden kazanır.” Yani bu konuda gayret eden, şevkle hizmet eden kazanır. Yani “sen durumun farkında mısın?” diyorlar mecliste. “Ne olacağını anladın mı?” diyorlar. Yani “bu savaşın niye olduğunu, bu olayların niye olduğunu, hilafetin niye kalktığını, Müslümanların niye acı çektiğini biliyor musun?” diyorlar. “Biliyorum” diyor. “Mehdi (a.s.) çıkacak” diyor. “Onun için” diyor. Yani meclis sadece bilgisini soruyorlar yani bir eksiklik var mı? “Kapıda durdum, bekledim” diyor. “Sonra bir de bir baktım, dizüstü kan ter içinde, el pençe vaziyette duruyorum” diyor. Şu vaziyette, böyle, “dizüstü duruyorum” diyor, “yatağımda.” Alıp yatağına bırakmışlar, değil mi? Bak; “Dizüstü, el pençe vaziyette duruyordum” diyor. Bak,“hepsi oradaydı” diyor, “bütün evliyaullah oradaydı, geçmiş asrın velileri de ordaydı” diyor. “Kutuplar, kutb-ul aktablar, kutb-ul irşadlar, hepsi oradaydılar” diyor. Ama bak nezaketen, adaben, “kapıda durdum” diyor, ayakta. Kısaca sorguluyorlar, geri geliyor, inşaAllah. Evet, Oktar Hocam anlat.
OKTAR BABUNA:Estağfurullah Hocam. Bir haber vardı ona bakıyordum, Numan Kurtulmuş’un bir açıklamasını söylüyor, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Ne diyor?
OKTAR BABUNA: “Biz yolumuza devam ediyoruz, ihtirası olan partimizi böler.” “Saadet Partisi 33 delegenin imzasını geri çekmesinin ardından olağanüstü kongreye gitmeme kararı aldı” diyor.
ADNAN OKTAR: Ne, ihtirası olan böler mi diyor?
OKTAR BABUNA:Evet, “ihtirası olan partimiz böler” diyor. “Biz yolumuza devam ediyoruz, ihtirası olan partimizi böler” diyor.
ADNAN OKTAR: Oku yazıyı.
OKTAR BABUNA:“Ankara`dan İstanbul Atatürk Havalimanı`na gelişinde basın mensuplarının sorularını cevaplayan...” diyor. “Ancak yeni yönetimde Milli Görüş lideri Necmettin Erbakan`a yakın isimler yer almıyor. Kurtulmuş`a "Bu durum Erbakan yanlılarının tasfiyesi anlamına mı geliyor?" sorusu da yöneltildi. "Hayır, 11 Temmuz`daki kongre tasfiye değil, takviye kongresiydi." diyen SP lideri, "11 Temmuz`dan bu yana olan olayların hepsinin üzerine sünger çektik. Bundan sonra bizim ölçümüz ortak hedefler için gayretle çalışmaktır. Hiçbir şekilde ayrım gözetmeyiz." diye konuştu. Perşembe günü Türkiye Partisi (TP) Genel Başkanı Abdüllatif Şener, Necmettin Erbakan`ı ziyaret etmişti. İkili, `siyasi birliktelik` temennisinde bulunmuştu. Gazetecilerin soruları arasında bu açıklama da vardı. Kurtulmuş, "Ben bu görüşmenin olumlu ve faydalı olduğu görüşünü taşıyorum ama görüşmenin içeriği ile ilgili bilgim olmadığı, ne konuşuldu, ne hedeflendi bilmediğim için yorum yapmam doğru değil. Zamanlamasını bazı çevreler manidar buluyor, bunu da kamuoyunun takdirine bırakıyorum." ifadelerini kullandı. "Bundan sonra birlik mi olur yoksa ayrılık mı?" sorusuna ise Kurtulmuş, şu karşılığı verdi: "Hayır hiçbir şey olmaz, biz yolumuza devam ederiz. İhtirası olan böler, iddiası olan bütünleştirir. Bizim senelerdir siyasette söylediğimiz söz budur." Türkiye Partisi lideri Abdüllatif Şener ise Necmettin Erbakan`ın aynı partide siyaset yapma temennisine yeşil ışık yaktı. Perşembe günü Erbakan`a sürpriz bir ziyaret gerçekleştiren Abdüllatif Şener, dün bir açıklama yaparak Necmettin Erbakan`la eski hukuklarının olduğunu ve onsuz bir Milli Görüş partisinin düşünülemeyeceğini kaydetti. Şener, şöyle devam etti: "Bazı süreçler konuşmadan da işler. Bugün itibarıyla ortada somut bir adım olmasa da bu demek değil ki ortada bir şey yok. Her zaman belli bir hedef konuşulmaz. Bir şey olacaksa olur.”
ADNAN OKTAR:“İhtirası olan böler.” Şimdi nasıl bölünür Saadet Partisi? Eğer Milli Görüş çizgisi yoksa, Erbakan Hocamıza sadakat yoksa, saygı yoksa, onun evlatlarına karşı bir saygı yoksa, yani biri yapıyor demiyorum ben yani kafamda hayali olarak söylüyorum, Anadolu’daki o sıcak ruh yoksa, onun yerine Avrupa’daki klasik partilerin ruhu varsa, Aydın Doğan akıl veriyorsa ve bir partide onun yöneticilerinden bazı kişi yahut yöneticisi onun dediklerini motomot, milimi milimine yapıyorsa, Ertuğrul Özkök’ün tavsiyelerine uyuluyorsa, Taha Akyol’un ve diğerlerinin sözlerine göre hareket ediliyorsa, yeni bir parti oluşmuş demektir. Yapanlara hayırlı uğurlu olsun. Ama o, benim kanaatim, Saadet Partisi değildir o. Yani benim şahsi kanaatim, başka bir partidir. Türkiye yeni bir parti kazanmıştır. Hayırlı uğurlu olsun. Ama benim bildiğim Saadet Partisi ayrı bir partidir.
Saadet Partisi deyince benim aklıma gelen; milli görüşe tam sahip, vefayı esas alan, sadakati esas alan, şefkati merhameti esas alan, Anadolu’daki halkımızı kucaklayan, Allah’tan başka kimseden korkmayan, Aydın Doğan’ın fikirlerine göre değil de kendi öz düşüncelerine göre hareket eden, Milli kimliğin içerisinde yoğrulmuş ama kendi öz düşüncelerine göre hareket eden bir kişi aklıma gelir yahut kişiler aklıma gelir. Bölmeyi kim yaptıysa ona sormak lazım. Çünkü bölme deyince, Saadet Partisi’nin ruhunun dışına çıkan bir yapı oldu mu, onun adına bölme denir. Bambaşka bir şey olmuş olur o zaman, klasik. Ben partilerimizin hepsine karşı saygı sevgi duyuyorum. Ama her partinin kendine has özelliği vardır. Mesela MHP’nin kendine has klasik bir özelliği vardır. Türkeş’e karşı saygı ve sevgi, coşkulu bir bağlılık partinin ana umdelerindendir. Türkeş’e karşı mesela saygı olmayan bir parti olmuş olsa, o MHP olmaz, değil mi? Hepsinin kendine has bir özelliği var. Saadet Partisi’nin kendisine has bir özelliği vardır. Bu özelliği kaybettiğinde parti bölünmüş demektir. Benim kanaatim. Ve parti, kendi asliyetiyle bir şekilde ortaya çıkar o zaman. Yani MHP’yi de kapattılar, illaki devam etti MHP. Hiçbir zaman için gücünü kaybetmedi. Büyük Birlik Partisi de illaki devam ediyor. Mesela Büyük Birlik Partisi kendine has bir partidir. Özeldir. Muhsin Yazıcıoğlu’na karşı müthiş bir aşk ve muhabbet esastır partide. Birisi çıkıp da; “yok ben bu görüşte değilim, Muhsin Yazıcıoğlu’nun ismi de unutulsun, kendi de unutulsun, biz apayrı bir kafayla ortaya çıktık” dese, “Taha Akyol bizi bundan sonra yönlendirecek; bizim akıl fikir babamız o” derse, bambaşka bir parti olmuş olur artık o. Yeni bir parti olmuş olur. Büyük Birlik Partisi olmaz. Büyük Birlik Partisi, Kıyamete kadar geçerli bir partidir. Benim kanaatim. Bu umdelerini taşıyarak. MHP Kıyamete kadar geçerlidir, bu umdelerini taşıyarak, inşaAllah. Saadet de Kıyamete kadar devam edecek bir partidir, inşaAllah, bu umdelerini taşıyarak. Erbakan’a derin sevgi ve saygı esastır. Çünkü biz büyüklerimize tam bir muhabbetle, tam bir vefa hissiyle bağlıysak, bir görüşü temsil ediyoruz demektir. Taha Akyol’a bağlıysak, başka bir görüşü temsil ediyoruz demektir. Değil mi? Akyol Partisi ayrıdır, Saadet Partisi ayrıdır. İnşaAllah. Bir vatandaş olarak tabii ki herkes siyasi görüşlerini, fikirlerini beyan edebilir. Ben de beyan ediyorum, o kadar. Şahsıma ait.
“Şener’den Erbakan’a yeşil ışık. Erbakan’sız Milli Görüş olmaz” Helal olsun Şener Hocama. Darwinist diye kızıyordum Şener Hocama ama son zamanlarda, “ben Darwinistlik’ten vazgeçtim” dedi. Helal olsun, helal olsun. Hocam bir kere daha söylese bir kalbim ferahlar. Canım gibi sevdiğimi söyleyeceğim. Ama Allah aşkına bir kere daha söylesin. Çünkü benim kitaplarımı okuduktan sonra Hocam Darwinistlikten vazgeçti. Darwinizmi savunuyordu, yani evrimi savunuyordu, vazgeçmişti. Ama bir kere daha duyarsam, oh ne ala ne güzel. Doğru söylüyor, Erbakan’sız Milli Görüş olmaz. Kardeşim, Taha Akyol ne diyor? Senin bıyık ne diyor? “Milli Görüş safsatası” diyor adam, haşa. “Milli Görüş safsatası” diyor. Bunu diyen adamın karşısında bir insan hazır olda duruyorsa, “doğru diyorsun sultanım” diyorsa, “senin dediklerini yapacağım” diyorsa, benim için o insan eski anlamını muhafaza edemez. Yine saygı duyarım, yine şefkat duyarım; vatandaşımızdır, kardeşimizdir ama bambaşka bir fikir ortaya çıkmıştır. Her fikre saygım var ama ben onu Saadet Partisi olarak görmem.
Yalnız bu tabii çok ilginç, çok acayip. Hayrettir yani, hayrettir. Milli Görüş, çok milletimizin öz be öz ruhundan çıkan bir düşüncedir ve mükemmel bir görüştür. Yani adam “safsata” diyor. Ona benzer bir şeyler diyor yani, haşa. O “safsata” dediği görüş, bütün Türk-İslam alemini kaplayacak, inşaAllah. Yakın zamanda görecek. O salatasını yerken, safsatayla salatayı karıştırdığını anlayacak, inşaAllah. Bir daha da ağzına o lafları ağzına almayacak. Diyecek; “ne güzelmiş Türk-İslam Birliği” diyecek, inşaAllah.
OKTAR BABUNA:Yarının gazetesinde, Hürriyet’te, Oktay Ekşi yine Erbakan’a yazmış Hocam.
ADNAN OKTAR:Ne diyor?
OKTAR BABUNA: “Erbakan Çözer” diyor, bu para konusuyla ilgili. “Erbakan Hoca’ya güveniyoruz. Ne yapar bilemeyiz ama bu işin altından da çıkmanın yolunu bulur sanıyoruz. “Bu işin” derken neyi kastettiğimizi anlatalım: Biliyorsunuz -o tarihin para birimiyle- "Kayıp trilyon" diye bilinen dava yüzünden hazineye -sonuçta- 14 trilyon, 14 milyon ödemeye mahkûm edildi ya...” devam ediyor, okuyayım mı Hocam?
ADNAN OKTAR:Bazıları neredeyse böyle ortaya çıkıp Erbakan Hocamız maddi yönden zora girdi diye neredeyse mastika oynayacaklar. Değil mi? İhtiyar bazı bıyıklı dedeler de mastika. Hocamız bize emanet, bize. O dediklerinin on bin mislini tık diye götürüveririz, Allah’ın izniyle. Öyle bir konu olmaz. Bütün millet onun yanında, Türk Milleti olarak. Hocamızı kimse yalnız bırakmaz. O, ellerine düştüğünü zannediyor ama kimin kimin eline düştüğünü ileride görecekler, inşaAllah. 10 yıl sonra, inşaAllah. Erbakan Hocamız Allah’ın bize emaneti. Kılına tüyüne zarar getirtmeyiz. Feda olsun malımız, mülkümüz, inşaAllah Hocamıza. İnşaAllah. Hiç panik olmasın, yakında görür. Erbakan Hocamızın muhteşem dönüşünü, inşaAllah. Bir kere, bunların Erbakan Hocam’dan bu kadar tedirgin olması, panik olmaları ve bu kadar gündem yapmaları, Erbakan Hocamız’ın değerini ve büyüklüğünü bizlere defalarca göstermiş oldu. Yani sırf bu olay yeterli. Bak adamlar, Numan Kurtulmuş Hocayı bağırlarına bastılar, aşkla seviyorlar. Ama Erbakan Hocama karşı müthiş bir reaksiyon ve alerji diyelim, göstermeye başladılar. Bunun anlamını bizim milletimizde bilmeyen yoktur. Etmeyin, yapmayın kardeşim. Tablo gibi olay, tablo. Tablo gibi olay. Hocamızın değerini bin kat daha anladık, bin kat daha çok seviyoruz, bağrımıza basıyoruz şefkatle. Allah ömrünü uzun etsin. O ne diyorsa o, o ne diyorsa o, inşaAllah. Bu millete Allah’ın bir lütfudur Erbakan Hocamız, çok muhteşem bir insan.
OKTAR BABUNA:Evet, Numan Kurtulmuş’a da destek veriyor zaten yazının içerisinde Hocam.
ADNAN OKTAR:Hayırlı uğurlu olsun. Hayırlı uğurlu olsun. “Bak, bu safsatadan da kurtul” diyor Numan Kurtulmuş’a, “Milli Görüş safsatasından.” Yani çok acayip, çok acayip. İnşaAllah. Haşa, “Milli Görüş safsatası.” Senin o “safsata” dediğin şey, 10 yıl sonra bütün Türk-İslam alemini kaplayacak. Türk-İslam Birliği, inşaAllah. Allah Allah, bunlar kendilerini ne zannediyorlar? İnanılır gibi değil. Halbuki bu adam bunu söylediğinde, millet olarak tam tersini yapacağımız belli, değil mi? Yani mesela Taha Akyol bir şey dediğinde tam tersini yapacağımız belli. Neden bunu yaparlar? Yani sanki böyle sözlerine itibar ediyormuşuz gibi, sanki kaale alan varmış gibi, inanılır gibi değil. Bunlar uçuyor. Orada Aydın dedenin çiftliğinde mi diyelim artık, binasında mı diyelim, bulutların üzerinde uçuyor bunlar. Habire oradan akıldanelik yapıyor, herkese akıl dağıtıyor. Kardeşim sizi o yönde kim kaale alır, kim dinler sizi? Görüşünüz belli, bakış açınız belli. Yani bırakın, etmeyin, çatmayın.
Erbakan Hocamız dünya iyisidir, dünya iyisi. O, bizim canımız ciğerimiz. Aydın Doğan kendini çok başarılı buluyor ama başarılı olmadığını görecek. Taha Akyol da kendini çok başarılı görüyor ama çok başarılı olmadığını görecek. Sahur vakti, milletimiz sahur hazırlığı yapacak, biz gidelim. Bu kadar yeter, inşaAllah. Haydi bakalım.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah.Herkese iyi geceler diliyoruz, inşaAllah. Yarın bizi saat 22:00’den itibaren HarunYahya.Tv internet sitemizden, Mavi Karadeniz Radyo ve Kanal Avrupa ekranlarından takip edebilirsiniz. Herkese hayırlı geceler, hayırlı sahurlar diliyoruz.
Basında Harun Yahya
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...Güncel Yorumlar
Devamı ...Ahir Zamana ait Yeni Bilgiler
Devamı ...Makaleler
Devamı ...Türk-İslam Birliği Gelişmeler
Devamı ...