SUNUCU: İyi akşamlar sayın izleyicilerimiz ve dinleyicilerimiz. Bu akşam HarunYahya.Tv, Mavi Karadeniz Radyo, Asu Tv, mushaberleri.com, Nevşehir Keyif Fm 92.7, Bingöl Fm 102.0, Erzurum Radyo, Super Kanal 99.9, Adana Ceyhan Crt Tv ve Radyo, Ankara Beypazarı Seylan Tv, Mardin Kanal 47’den canlı olarak yayınlanan “Adnan Oktar’la Gece Sohbetleri” programında yine sizlerle birlikteyiz. Birbirinden önemli konuların yer alacağı programımıza bilmediğiniz, merak ettiğiniz konulardaki sorularınızla siz de maillerinizle katılabilirsiniz. Hoş geldiniz Sayın Oktar Babuna, Altuğ Berker ve Sayın Yazar Adnan Oktar.
ADNAN OKTAR: Berkerim neler anlatalım?
ALTUĞ BERKER: Estağfurullah Hocam. Dün çok önemli konulardan bahsetmiştiniz Hocam. Özellikle Türkiye’deki Müslüman modelinin bütün İslam alemine örnek olan bir model olduğu, aklı başında ve samimi ama bunun durduk yere kendi kendine oluşmadığı bu da vesileler olduğundan değinmiştiniz Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Doğru diyoruz tabii. Allah ayette diyor ki, şeytan’dan Allah’a sığınırım; “Allah kimseye zulmetmez, insanlar kendi kendine zulüm ediyor.” Kardeşim teslise ne gerek var? Nerden de akıllarına gelir? Nerden de çıkarırlar? Hz. İsa (a.s.) nasıl Allah olsun? Uykusu geliyor, acıkıyor, yemek yiyor, Allah’a dua ediyor. İnsaf yani, değil mi? Ne gerek var? Milyonlarca insanı perişan ediyorsunuz. Mesela yobazlığa ne gerek var? Kuran ahlakını, sahabe ahlakını uygulayalım, rahat güzel yaşayalım. İlla rezillik çıkaracaklar. Museviler de öyle; paramparçalar çeşit çeşit bölümlere ayrılmışlar.
Kuran’ın gerçek olduğu ortada. Gerçek. Bir de bütün dinlerin özü. Ne kadar güzel, bütün dinlerde güzel olan ne varsa hepsi Kuran’ın içinde toplanmış; toplu, kesin, net ifadelerle belirtiliyor. Cenneti öğrenmek istiyorum o kadar kapsamlı, net anlatıyor ki. Biz Tevrat’ta özel uğraştık, ekiple uğraştık içinde Cennetle ilgili bölümlerini bulabilmek için. İma yollu bulduk, ima. Kuran’ı bir açıyoruz gürül gürül Allah Cenneti anlatıyor. Cehennemi anlamak da mümkün değil zaten. “Karanlıklar ülkesi” diyor. “Yer altındaki ölüler diyarı.” Ben ne anlayayım ölüler diyarından şimdi? Mesela Kuran çok kapsamlı anlatıyor. Cenneti zaten hiç, ancak yorumla ortaya çıkaracak gibi, inşaAllah. İncil’de “Hz. İsa (a.s.) gelecek, hepimizi bulutlara kaldıracak,” havaya; “bulutların içinde yaşayacağız bin sene.” Yani çocuk gibi yapmayın, etmeyin. Hz. İsa (a.s.)’nın haşa Allah olduğunu iddia etmek, Hz. Meryem’e ilahlık iddia etmek. Bizim yobazlar çıkar; “sel gibi kan akacak, deniz gibi kan akacak” inşaAllah. Adam neşeli olur, “niye neşeli oluyorsun?” Ee? “Bol bol ağla.” O kafaya göre gece gündüz bütün milletin ağlaması gerekiyor. Ne olur insanlık öyle? Gülme yasak. Ağlama teşvik ediliyor, makbul gösteriliyor. Allah ayette ne diyor? Şeytandan Allah’a sığınırım. “Az gülsünler” diyor küfür için, “çok ağlasınlar” diyor. Küfür için bunu söylüyor. Sen ne diyorsun? “Bol bol ağlayın” diyorsun. Allah “az gülsünler çok ağlasın” diyor, küfür için Allah ceza olarak bunu söylüyor. Sen de ne diyorsun Müslümanlara, değil mi? Allah’ın küfür için söylediği tavrı Müslümanların göstermesini istiyorsun.
Yanlışlıkların mutlaka süratle ortadan kaldırıp sadece akılcı bir bakış açısıyla candan olmak lazım. Belli, bütün dünya bir kere Müslüman olsun. Akılcı olalım, sevecen olalım, sevgi dolu olalım. Allah’a herkes kulluk etsin, herkes dürüst, samimi olsun. Çok güzel insanlar. Birbirimize ikramlarda bulunalım, ziyafet verelim. Sanatı, bilimi geliştirelim. Demokrasi gelişsin. Farklı fikirlere karşı saygılı olalım ama inananlar hep üstte ve yöneten konumunda olması lazım. Çünkü zalimin eline yönetim verilmez. Mutlaka Allah’tan korkan, Allah’ı sevenin eline vermek lazım. Çünkü zalim kök söktürür. Ama Allah’a inan zalimi de düzelmesi için kollar yani zulüm yaptırmaz zalime, kollar ve iyi olması için gayret eder. Ama zalimin eline Müslüman’ı verirsen perişan eder. Kendini de perişan eder, Müslümanları da perişan eder.
Neler anlatayım Oktar Hocam? Bir şey söyle anlatayım.
OKTAR BABUNA: Hocam sizin söylediğiniz aynısıyla çıkan bir konu var, bahsedelim mi Hocam? Birincisi fakirlere yardımda sosyal marketlerden bir yerde toplanarak böyle elinde fazla olan mallar “fakirlere yardımda bulunabilir” diye açıklama yapmıştınız Hocam. Aynısıyla olmuş, maşaAllah. Bir “danışma evi” diye. Burada yoksullara, insanlara yardım ediyor Hocam. İkinci el mallarını bir yere götürüyormuş böyle insanlar.
ADNAN OKTAR: Özetle şöyle de; fakire fukaraya ücretsiz bir market gibi bir yerde mal dağıtılıyor.
OKTAR BABUNA: Tamam, inşaAllah Hocam. Bir de demiştiniz ki hatta kart da verilebilir. Böyle bu şekilde, alışveriş yapmalarına imkan için bir de kart basmışlar. Resimde gösteriyor, inşaAllah. Bu da sizin Çay Tv’de 11 Mart 2009 tarihinde söyledikleriniz Hocam, inşaAllah:
“Fakir insanlarımız bizim canlarımız, güzel insanlarımız, bazen görüyoruz; mesela az küçük bir ekmek yiyorlar, bir sukunet içindeler. Artık kemikleri çıkmış, bu bizim utancımız olur. Hepimiz sorumluyuz böyle insanlardan. Onun için marketler zinciri yapılsın demiştim. Allah’a çok şükür birçok ilde bu oluştu. Mesela evimizde bulgur var, on kilo bulgur aldık; götürelim bir kilo bulguru, orada bulgurun bulunduğu bölüme koyalım. Mesela on tane ekmeğimiz var, bir tane ekmeğimizi götürüp oraya koyalım. Fakir insanlarımız da, kardeşlerimiz de oraya geldiklerinde devletten, muhtardan bir yazı alsın. Bu insan muhtaçtır, ihtiyacı vardır diye. Gizli yazılı, imzalı, mühürlü. Marketten içeri girince, hatta kredi kartı gibi de bir kart verilir, makineden çeker, istediklerini alır, ihtiyacı kadarını alır, çeker gider. Biz de mutlu oluruz, o da mutlu olur. Hem biz sevap kazanırız, o da inşaAllah şükreder, Allah’a şükreder.”
ADNAN OKTAR: Evet. Şimdi orada bakan alışveriş yaptığını zannedecek; kredi kartı gibi, kredi kartının aynısı. Halbuki fakirlere verilmiş bir kart olacak ve insanlar anlamayacak onun fakir olduğunu. Böyle bir sistem. Bu yayılmaya başladı ama bu Mehdi (a.s.) devrinde tam anlamıyla hakim olacak, inşaAllah. Mehdi (a.s.) devrinde böyle taksit taksit değil, küçük küçük kasaba kasaba değil, her devlette her yerde hakim olacak. Dolayısıyla “mal artar” diyor, “mal insanların elinden taşar, insanlar da geri vermek ister malı” diyor. O kadar çok rahatlık olacak, inşaAllah. Berkerim anlat.
ALTUĞ BERKER: Estağfurullah Hocam. Türk-İslam Birliği müjdesini her zaman veriyorsunuz Hocam, inşaAllah. Oluştuğunda olacak sosyal özelliklerinden birinden bahsettiniz. Türk-İslam Birliği’ni dün de söylediğiniz gibi Marksistlerin, masonların istemesi gereken bir şey olarak ifade ettiniz. Çünkü Türkiye’deki bölgenin, insanlarımızın, herkesin ihtiyacı olduğunu söylediniz, inşaAllah Hocam.
ADNAN OKTAR: Şimdi Marksist de bizim insanımız, mason da bizim insanımız. İslam’ın şefkat anlayışında herkesin hidayet bulması için herkese şefkat esası vardır. Dolayısıyla sen masonsun, sen komünistsin, sen ateistsin diye aşağılama olmaz. Onlar da birinci sınıf insandır. Koruyup kollarsın, saygı duyarsın. Eğitimleri için yardımcı olursun ama buna rağmen ben bu görüşteyim diyorsa, ona da saygı duyarım. Zorla fikir değiştirilmez, zorla düşünce değiştirilmez, inşaAllah.
SUNUCU:Hocam, gelen sorularımızdan bir tanesini sorabilirim. “Hocam ben şunu merak ediyorum. Allah’ın varlığı apaçıkken insanlar nasıl ateist olabiliyor? Geçenlerde İlhan Arsel’in sitesine rastladım. Gerçekten güzeller güzeli dinimize karşılık kullandığı üslubu hazmedemedim. Hocam biliyorum, siz röportajlarınızda hep uygun konuşmak lazım diyorsunuz. Ama uygunsa şu soruyu sormak istiyorum. Bildiğiniz gibi yakın zamanda İlhan Arsel vefat etti. Şu anda Allah’a karşı nasıl hesap veriyordur? Seyfi Rüzgar.”
ADNAN OKTAR: Seyfi Rüzgar. Seyfi kardeş, böyle insanlar mesela Turan Dursun, İlhan Arsel böyle tipler olur, her dönemde olur. Bunları o anlamda, ilmi ve mantıki anlamda ciddiye almak kültür, bilgi ve düşünce eksikliğinde olur. Adamlar bir kere Darwinizmle ilgili, materyalizmle ilgili genel kültüre sahip değiller. Çok dar genel kültürleri ve çok sathi. Mesela her şeye sathi bakıyor. Mesela diyorsun ki; “bu bardak” diyorsun. “Bak bardak dedi. Demek ki barla alakası var” diyor. “Bar da kötü bir yer olduğuna göre, buradaki ifadeden bu düşüncenin, bu fikrin çok yanlış olduğu anlaşılıyor” diyor. Ama bu bardakla biz su içiyoruz. Nereden çıkardın, onu oradan bağladın? Yani çok böyle akıl almaz ilkel mantıklarla dine ve mukaddesata yönelik sözleri oluyor. Sathi bakan da, “aa” falan diyor, şaşırıyor.
Halbuki Kuran 1400 seneden beri inceleniyor. Bütün bilim adamları, Avrupalı ateistler de incelerler, üniversiteler de incelerler. Tek bir ayet bulabilseler çelişik, zaten yeri göğü birbirine katacaklar. Tek bir tane çelişik ayet bulamamışlardır 1400 seneden beri. Hıristiyanlar da incelemiştir, Museviler de incelemiştir, Budistler de incelemiştir. Bununla ilgili okullar açılmıştır, herkes incelemiştir. Allah zaten Kuran’da söylüyor; eğer yapabiliyorlarsa, Kuran’dan bir ayet meydana getirsinler, bir sure. 10 tane mesela sure yapsınlar, diyor Cenab-ı Allah. Yapamazlar, diyor Allah. Onun için oturup onlara ciddi anlamda bağlanmak, düşünmek, araştırmak bence yersiz. Hiç kaale alınacak gibi değil.
İlhan Arsel falan bunlar çok cahil insanlar. Turan Dursun falan genel kültürü çok düşük insanlar. Bizim Marksistlerin büyük bir bölümünün genel kültürü çok düşüktür. Çok yüzeysel düşünürler. Mesela sen sorsan, paleontoloji hakkında sathi bir bilgi sorsan, hiçbir şey bilmediklerini görürsün. Mesela fosil bilimi hakkında hiç bilgileri yoktur. Hep oradan buradan derleme toplama yani kendi kafasında oluşturduğu bir imajdır. Proteinler hakkında hiç bilgisi yoktur. Proteinin molekül yapısını bilmez. Nasıl oluştuğunu bilmez. İşte tutar atar, atar tutar bilmem ne falan karmakarışık bir sistemdir.
Ben eskiden bunlara cevap vermeye gerek duyuyordum. Baktım akıl almaz cahiller, yani çok çok cahiller. Orada ben ne yapıyorum; doğrudan konuyu anlatıyorum, konuyu bitiriyorum. En güzeli budur. Oturup bunlarla uğraşmaya hiç gerek yok. Doğrudan gerçeği anlatıp konuyu bitirmek. Çünkü biz proteinlerin olamayacağını anlatıyoruz adama, oturmuş Darwinizmi anlatıyor bana, İlhan Arsel. Sen anlatsan ne olur yani? Sen proteini anlatamayınca, zaten senin sistemin kökten bitmiş. “Bir tane ara fosil getir” diyoruz, “bir tane getiremiyorum” diyor. “Dört cilt kitap yazdım” diyor. O kitabın SEKA’da hamur olur, başka bir şey olmaz. Hiçbir işe yaramaz yani. Boş iş. Onun için, yeni dini öğrenenlerde de bu hayret meydana getiriyor. İlhan Arsel, şu şunu dedi, bu bunu dedi falan. Detaylı bilgi alan insanlar, hiç öyle bir şeyi kale almazlar, inşaAllah.
Mesela şimdi kardeşimiz onu yazmış; “NTV’de Darwinizm propagandası yapılıyor” diye. Yapılsın kardeşim, hiç önemi yok. Sen git kahvehanede de ki; “arkadaş, protein tesadüfen meydana gelemiyor” de. NTV sabahlara kadar yayın yapsın, hiçbir netice alamaz. Ama sen susarsan, “benim dememden ne olur?” dersen, olmaz. Bak ben tek başıma idim. Ankara’dan geldim. İstanbul’a. Bütün dünyayı yerle bir ettim, Allah’ın izniyle. Demek ki oluyormuş. Allah kendi yolunda ilerleyene netice veriyor, zafer veriyor, oluyor. Onun için oturup yakınmak falan, bunlar yersiz. Kaale almak da yersiz, gereksiz. Gayet sakin anlatacaklar, gerisine karışmasınlar. Mesela ne diyecek? “Arkadaş, bir tane, tek bir tane ara fosil yok” desin. Bir tane. Aksini zaten söylemez. Yani gerçek çok vurucudur yani devirici bir şeydir. Ondan sonra adam ne derse desin.
Adam “Kuran’ı eleştiriyorum” diyor. Kardeşim, senin öyle bir bilgin olsa, Kuran’ı eleştirecek bilgin olsa, zaten yeri göğü birbirine katar küfür. Dünyayı birbirine katarlar. 1400 seneden beri, adamlar sabahtan akşama kadar inceliyorlar Kuran’ı. “Tek bir kelime açık bulabilir miyiz acaba?” diye, tek bir kelime. Tek bir kelime bulamıyorlar. Hepsi demagojidir, hepsinin cevabı verilmiştir. Ama cahil olanlar, mesela gidersin Mısır’a, cahil bir rahiple bakarsın bir şeyler konuşuyor, anlatıyor hakikaten. Halbuki çoktan cevabı verilmiş, açıklanmış, defalarca izah edilmiş hikmetli bir Kuran’ın derin bir izahıdır. Ama bilmiyor adam, cahil.
Şimdi Kongo’ya git, elin cahiliyle uğraş; bilmem nereye git, elin cahiliyle uğraş. Uğraşılmaz böyle, değil mi? Adamlar üniversite profesörleri İngiltere, Fransa, Almanya’da yüzyıldan beri yine Kuran’ı inceliyorlar. Son ilmi araştırmalarla, ilmi tekniklerle, bilimsel verilerle Kuran’ı araştırıyorlar ki tek bir konuda bilimle çeliştiğini tespit etmek. Edebi yönden, mantık yönünden bir çelişki zaten bulamıyorlar. Hiç yok. Bilimle çelişen bir nokta arıyorlar. Bir kelime ama bir tane, bulamıyorlar. Onların demagojiyle de olsa, bir şeyler bulması gerekir, değil mi? Onların mantığına göre diyorum. Bir mucizedir. Yani mesela zahiren öyle gibi görünebilir, zahiren, değil mi? Adetullah içerisinde olur yani bilimle çelişiyor gibi görünebilir. Tek bir tane yok, bulamıyorlar. Onun için böyle oturup cahilin cühelanın... Adam mesela tek üniversite bitirmiş, okumuş cahil bir insan. Genel kültürü yok, paleontolojiden, mikrobiyolojiden haberi yok, hiçbir şeyden haberi yok. Oturmuş bir gün, kendi kafasına göre mantık geliştiriyor. Her birinin de kendi mantığı ayrı ama çok ilkel ve sıradan mantıklar. Yani “bu bardak,” dediğim gibi yani. “Bardak,” “barda içki içilir.” “E, o zaman?” “Bardak kötü.” Bu böyle bir mantık yani. Bardakla su içilmez o zaman. O zaman işte içki içilir sadece. Şimdi ne diyeceksin böyle bir adama? “Ben bunlarla uğraşırım, arkadaş” dersen çok mantıksız olur. Böyle kişilere susmak, en güzel cevaptır. Ama şöyle susmak; gerçeği tam açıklayıp ondan sonra susmak. Mesela biz diyoruz ki; “güneş doğdu arkadaşım” diyoruz. Buyurun bakın, perdeyi açıyoruz güneşi gösteriyoruz. Adamlar mesela biri diyor ki; “güneş diye bir şey yoktur, güneş bir halüsinasyondur,” bilmem ne? Hiç önemi yok. İlk defa güneşi göstermek çok önemli. Yani güneşi göstermeyip de “güneş yok” diyenlere susmak olmaz. Yani bir de öyle tipler var. “Ben hiçbirine cevap vermem.” Öyle olmaz. Önce net gösterirsin. Tepinsin, hoplasın, amuda kalksın, havada yüzsün, karada yüzsün, ne yapıyorsa yapsın. Sorun değil, anlaşıldı mı? Mesela biz Darwinizmi anlatıyoruz, adamın net kanaati geliyor. İstediğini anlatsın, sabahlara kadar anlatsın. Çırpınmak serbest. Ama ilk anlatım çok önemlidir. Sen koymuşsun, oturtturmuşsun, konu bitmiş. Adam yerde debeleniyor. Sabaha kadar debelensin, sorun değil, inşaAllah.
OKTAR BABUNA:Ayrıca bir cevap da veremiyorlar Hocam. Kaçamak, mesela siz olamadığını proteinlerin ispatlayınca bu sefer “uzaydan gelme protein” demeye başlıyor.
ADNAN OKTAR:Bak şimdi uzaydan bahsetmiyordu bu arkadaşımız, o elma yanak, uzaydan bahsetmiyordu. “Protein olur arkadaş, olur mutlaka, bunlar cahilliğinden söylüyor. Niye olmasın? Çok rahat olur” diyordu. Dedik ki; “olamaz dedem, elma yanaklı dedem, olamaz” dedik. “Cahilliğinden söylüyorsun, bak sana ispat edelim” dedik, ispat ettik. Avrupa’da kimsenin yüzüne bakacak hali kalmadı. En sonunda bunu kıstırmışlar bir yerde. Diyorlar, “bak, sen bize doğruyu söyle bakayım. Proteinler tesadüfen olur mu, olmaz mı?” diyor. “Olmaz” diyor. “O zaman açıkla” diyorlar. Hazret kafayı dikiyor, elma yanağımız. Böyle bakıyor bakıyor, “uzaydan bir kısım varlıklar geliyor” diyor. “Onlar yapmış olabilir” diyor. İşte bu kadar yani. Ama bak, ben bunu köşeye sıkıştırdım. Oraya kaçtı, kovaladım. Buraya kaçtı, kovaladım. En sonunda köşeye sıkıştı, orada oraları tırmaladı, kaçacak yer bulamayınca, artık havaya fırlamaya başladı. “Gökten uzaylılar geldi,” falan. Halüsinasyon gören bazı zevat gibi açıklamalara başladı.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah, maşaAllah Hocam, Allah razı olsun.
ALTUĞ BERKER: Hocam, Peygamberimiz (s.a.v.)’i sevdiğini söyleyen kişilerin gerçekleşen yüz elliden fazla mucizesini görmezlikten gelmeleri çok şaşırtıcıdır, dediniz Hocam.
ADNAN OKTAR: Kardeşim, Ahir zaman o kadar harika bir durum ki. Mesela biz Peygamberimiz (s.a.v.)’e aşığız, müthiş seviyoruz. Mesela diyor ki; “çorbaya sinek girdi, Peygamberimiz (s.a.v.) aldı sineği çorbanın içine batırdı” diyor. “Sineğin bir kanadının altında bir zehir vardır, öbür kanadının altında anti zehir vardır” diyor. Milletin midesini bulandıracak bir şey. Kardeşim, çorbanın içine sinek düştüyse alır atarsın değil mi? Bu anlatılır mı? Peygamber (s.a.v.) böyle bir şey yapar mı?
OKTAR BABUNA: Tabii ki yapmaz Hocam.
ADNAN OKTAR: Altında sinek var alıp içine batırır mı sineği? Eliyle tutacak Peygamber (s.a.v.), sineği içine batıracak. Ve bunu ballandıra ballandıra iftiharla anlatıyorlar. Sen bunu, olmayan bir şeyi anlatacağına ve insanlarda olumsuz etki yapacak bir şeyi anlatacağına, 150 tane Mehdi (a.s.)’nin çıkış alameti var ve tek tek hepsi oldu ve çok büyük bir alamet, net elle tutulur olaylar bunlar, fizik alametleri, bunu anlatsana. Sineğin bir kanadının altında bir zehir varmış, öbür tarafında da panzehir varmış. Çorbanın içine batırdın mı sineği… Peygamber (s.a.v.) eliyle sineği tutuyormuş, çorbanın içine batırıyormuş, panzehirle zehir karışıp birbirini etkisiz hale getiriyormuş. Peygamber (s.a.v.) de sineği alıyor güya kenara koyuyor ve yemeğe yemeye devam ediyor o eliyle. Bu çok ürkütücü bir mantık var bunun altında, ben bunu söylemek istemiyorum, çok ayıp yapıyorlar. Peygamberimiz (s.a.v.) tertemiz bir insandı, sevgi dolu bir insandı, nezih bir insandı, çok ince ve derin düşünen bir insandı. Böyle tiksinti verecek bir şeyi Peygamber (s.a.v.) yapmaz. Böyle anormal şeyleri Peygamber (s.a.v.)’e izafet olmaz. Ama alenen yaptığı mucizeleri, bunları örtbas etmek istiyorlar. Mehdiyetten de bahsedince; “sen Mehdi (a.s.) misin? Mehdilik mi iddia ediyorsun?” Peygamberimiz (s.a.v.)’in mucizesini anlatmak. Mesela biz ilk defa Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in mucizelerini anlatmaya başladığımızda Mehdiyetle ilgili tahmin tahayyül etmediği reaksiyon meydana geldi ben Mehdiyetlikle ilgili ilk kitabı çıkarttığımda akıl almaz bir cephe alma oluştu birden. Anlayamadım da, meğer çok hassas bir noktalarıymış. Hiç bilmiyordum, hatırlıyorsunuz değil mi?
ALTUĞ BERKER: Çok iyi hatırlıyorum Hocam.
ADNAN OKTAR: Kardeşim inanılır gibi değil, çıldırdılar bir kısmı bambaşka tavra girdi adamlar. Bir kısmı tamamen ters döndü, bir kısmı üslubunu bozdu, bir kısmı iftiraya başladı.
Mesela o zamanlar bir Dr. Sefa Saygılı vardı. Bizi o Bakırköy’e yatırdıklarında orada doktordu, uzman doktordu. Beni çok severdi ama öyle acayip severdi, hayranlık derecesinde severdi. Bütün Müslüman çevreyle beni tanıştırıyordu. Edip Yüksel’in kardeşi var Müfit Yüksel, onunla tanıştırmıştı, diğer kişilerle tanıştırmıştı, ucu bucağı yok yani. Diğer doktorlarla tanıştırdı, sayısı çok fazla insanla tanıştırdı. Hastaneye de bizi de yatırdıklarında o zamanlar, işte Harun Yahya mahlasıyla, biz biliyorsun Harun Yahya’nın mahlasıyla yazdığımız kitaplar elhamdülillah üç yüzü geçti. Ama o zamanlar birkaç tane idi. İlk Yahudilik ve Masonluk kitabını yazdıktan kısa bir süre sonra biz biliyorsunuz akıl hastanesine, oradan işte hapishaneye, hapishaneden akıl hastanesine öyle gezmiştik. Elhamdülillah, o dönemde de o kişi ordaydı. Bakın Sefa Saygılı evini bize açmıştı o zamanlar, doktor yani psikiyatri doktoru. Biz onun evinde toplanırdık, sohbet ederdik. Fatih’te evi vardı, “evim sizin emrinizde” dedi. Hanımı bizi karşılardı, başörtülü bir hanımı var. İçeri buyur eder, bizlere çay yapar, kahve yapar. Ev tamamen bizim olurdu. Tamamen teslim etmişti bize orayı, sürekli orada sohbetler, konuşmalar yaparız. Aylarca devam etti bu, bak bu kadar güveniyor. Hatta Şeyh Nazım Kıbrısi Hazretleri’nin bir ziyaretinde birlikte bir yemeğe gitmiştik. Mehmet Şevket Eygi Hocamız da vardı o zamanlar, Yüksel Ağabeyin evinde, Kabataş’ta Yüksel ağabeyin evine gitmiştik. Çok seçkin bir zevat var, Sefa Saygılı ve Mehmet Şevki Eygi de var. Mehmet Şevket Eygi Hocamız o zamandan beri bizi sever, ben de onu çok severim, halen de çok değerli. Bizim geçenlerde yemeğimize yine geldi. Gelir yani çok mütevazi, mazlum bir insandır. Sefa Saygılı, bana hüsn-ü zannı olan da bir insandı. Yani çocuk gibi, biz ikna etmeye çalışıyoruz, illaki “Hocam sen Mehdi (a.s.)’sin” diyor. “Öyle denmez” diyoruz biz, yani dinde o yoktur. İllaki Mehdi (a.s.)’sin. Mehmet Şevket Eygi Hocamıza da demiş ki; “Mehdi (a.s.) olabilir mi” demiş, Mehdi (a.s.)’ye çok benziyor” demiş, “alametleri var, görünümü var.” Mehmet Şevket Eygi Hocamız da azarlamış onu. Öyle denmez diye, yani o şekilde söylenmez diye. Ama bayağı kararlıydı yani, yüzde yüz emindi böyle Mehdi (a.s.) olduğumdan. Yani acayip seviyor, evini teslim ediyor artık. Herkesle tanıştırıyor. Mesela ben hastanedeyken Abdullah Yeğin Ağabeyi getirdi hastaneye, diğer kişileri getirdi. Diğer doktorlarla tanıştırdı. Orada birçok ünlü doktor vardı, hepsiyle tanıştırdı. Yani gücünün yettiği en son noktaya kadar destekliyordu. Sonra biz bu kitabı çıkartınca, karşı taraftan, yani bizden bazı münafıklar, bizden ayrılan münafıklar bunu olumsuz yönde etkilediler. Yani bizde zaman zaman biliyorsunuz münafık hareketler olmuştur. Yani topluca böyle üç kişi, beş kişi, on kişi, yirmi kişi, münafıklar topluca gitmiştir. Polisle yalan yere iş birliği yapmışlardır, hakkımızda iftiralar atmışlardır, oyun oynamışlardır, iş çıkartmışlardır. Yani iş birliği yapmak suç değil ama yalan yere yaparsan bu bir suçtur. Komploya devletin polisini alet etmeye kalkarsan bu bir suçtur. Velhasıl kelam, onun zihnini çeldiler. Bir baktım, bir dergi çıkmış. Sefa Saygılı’nın resmi, benim resmim var; “Adnan Hoca paranoyak, akıl hastasıdır o.” Kardeşim, sen evini bana teslim etmiyor muydun? Kapı kapı dolaşıp ben hastanedeyken de son derece sağlıklı, sıhhatli, çok akıllı insan demiyor muydun? Herkese bunun aksini söylemiyor muydun? Değil mi? Bunun aksini söylüyordu. “Böyle bir şey yok, ben tanıyorum” diye anlatıyordu herkese. Bütün tanıdıkları falan bütün Müslüman camia şahittir, herkese anlatıyordu. Yani “bunun aslı yok, sağlıklı olduğu halde hastaneye yatırıldı” diye bütün Müslümanlara anlatmıştı o dönemde. Değil mi? Herkese anlatmıştı. Ve o kadar güveniyordu ki evini teslim etti artık, değil mi? Hanımı bizlere çay ikram eder, o derece güveniyor. Bakın beraber gidiyoruz ve kendisinin de hüsn-ü zannı var ve bizim bu kadar engellememize rağmen. Mehmet Şevki Hocamız şahit. Azarlamıştı onu. Yüzde yüz emindi Mehdi (a.s.) olduğumdan, yani öyle bir kararlıydı. Sonra “Adnan Hoca paranoyak. Mehdilik hezeyanları olur bu akıl hastalığında, o da Mehdilik hezeyanları içerisindedir.” Uzun bir yazı. Onunla yetinmedi, başka dergilere gitti, gazetelere çıktı, anlattı. Paranoyak aşağı, işte “Mehdilik iddia etti” diyor. Kardeşim, sen diyordun? Biz seni yatıştırmaya çalışıyorduk. Mehmet Şevki Hoca seni azarladı o zaman. Kendi söylüyor beni azarladı diye, değil mi? Şeyh Nazım Hocamızla beraber hep beraber yemek yedik. Yani seçkin zevat vardı, orada da yanımdaydı. Acayip hürmetkardı. Yani tabiri caizse yani saygımdan yine söylüyorum, emir eri gibiydi artık, ne desek yapıyordu, o şekilde. Tam tersine döndü, yani gitti Doktor Sefa Saygılı, geldi bambaşka Doktor Sefa Saygılı. Bambaşka bir insan oldu. Yazılar, yazılar, internet köşelerinde yazılar; “Mehdilik iddia ediyor,” “Mehdilik iddia ediyor.” Kardeşim bizim Mehdilik iddia ettiğimiz yok. Değil mi?
OKTAR BABUNA:Estağfurullah Hocam. Hiç olmadı öyle bir şey, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Biz açıkladık, yemin de ettik, söylüyoruz. Ama ben, alametlerini belirtiyorum Mehdi (a.s.)’nin. Ama bakın, münafıkların tahrikiyle ne hale geldi bir insan. Bambaşka bir şekle geldi ve ondan sonra onu düzeltmek pek mümkün olmadı. Halen de aynı kafada gidiyor. Allah’ın hikmeti. O dönemde, işte o dönemde ilk başlamıştı. Mehdilikle ilgili bir kitap yazmıştım, biliyorsun.
ALTUĞ BERKER:Evet, sarı üzeri kırmızı, Altınçağ diye.
ADNAN OKTAR:Yani kardeşim ne kadar hassas damarlarıymış, ne kadar hassas damarlarıymış yani, inşaAllah. O devirde o da onlarla işte iş birliği yapmıştı Sefa Saygılı. Yani muhaliflerle, muhalif olan herkesle, kim varsa muhalif onlarla iş birliği yapmıştı. Halen de hızını alabilmiş değil. Devam ediyor, devam etsin inşaAllah. Değil mi? Hakkın, doğrunun önünde hiçbir engel yoktur. Hakkın bükülmez kolu vardır. İnşaAllah, hakkın kolu bükülmez. On yıl sonra neticelendiğinde, güzellik tamamen oluştuğunda bin pişman olacaktır, inşaAllah. Keşke bu işlere girmeseydin. Bir de sen beni delilikle itham ediyorsun. Zaten ben iftihar ederim, iftihar ederim. Niye iftihar ederim? Çünkü bütün Peygamberler, Evliyaullah hep delilikle itham edilmiştir. Sen bana Peygamberlere uygulanan, Allah’ın bir sünnetini lütuf buyuruyorsun. Peygamberler hep bundan suçlanmamış mıdır? Delilikle suçlanmamış mı? İftihar ederim. Veliler, Allah yolunda gidenler hep delilikle suçlanmamış mıdır? İftihar ederim. Bediüzzaman Hazretleri ne oldu?
OKTAR BABUNA:Hastaneye yatırdılar.
ADNAN OKTAR:Hastaneye yatırdılar. Değil mi? Akıl hastası diye hastaneye yatırdılar.
OKTAR BABUNA:Sizinle aynı yaşta hastaneye yattığında da Hocam. 31 yaşında.
ADNAN OKTAR:31 yaşında mı? Aynı yaşta hastaneye, akıl hastanesine götürülmüşüz ve ona konulan teşhis de aynı ve sonradan da bıraktılar. Değil mi? Bende de öyle aynı şekilde oldu, inşaAllah.
OKTAR BABUNA:Hocam bu konuyla ilgili bir ayet okuyorum, inşaAllah. Şeytandan Allah’a sığınırım. “Kendilerinden önce Nuh kavmi de yalanlamıştı; böylece kulumuz (Nuh)u yalanladılar ve: 'Delidir' dediler. O 'baskı altına alınıp engellenmişti.”
ADNAN OKTAR:Çok fazladır, yani Peygamberlerin. Mesela Hz. Muhammed (s.a.v.)’e de deli denilmiştir. Hepsine, bütün Peygamberlere deli denilmiştir. Hep mecnun ve deli denilmiştir. Said Nursi Hazretlerine de baktılar, faaliyetlerine; “deli bu adam” dediler. Hemen akıl hastanesine koydular Said Nursi Hazretlerini. Demek ki Allah yolunda mücadele edenlere uygulanan bir yöntem bu. Sefa Saygılı ne diyor? “Deli” diyor, biz iftihar ederiz. Ama kardeşim sen ev ev gezip yüzlerce Müslüman’a binlerce Müslüman’a, ileri gelene; “hiçbir şekilde alakası yok, son derece akıllı, sağlıklı. Özel olarak ona bunu yapıyorlar, bu delilik iftirasını” demedin mi? Bakın, bütün Müslümanlar şahit. Bir kişi, iki tane, on tane değil. Değil mi? Nur talebelerine de gittin anlattın, Süleymanlı kardeşlerimize gittin anlattın, herkese gittin anlattın teker teker. Arkasından birdenbire niye çark ediyorsun? Evini açıyorsun, o kadar güveniyorsun ki. Biz gittiğimizde hanımı bizi karşılıyordu evde. O kadar güveniyordu. Bomboş oluyordu ev, biz saatlerce sohbet ediyorduk evinde ve aylarca evini kullandık. Sen bu kadar güvenirken, bir avuç münafığın sözüyle böyle ters dönüp bu hale gelmenin alemi ne? Bir de ayrıca o iddiayı sen yapıyordun, Mehmet Şevket Eygi Hocamız seni azarladı. “Bütün alametler uyuyor Hocam” diyordu. Yani “sen Mehdi (a.s.) değilsen, hiç kimse değildir” diyordu. “İllaki Mehdi (a.s.)’sin” diyordu. Mehmet Şevket Eygi Hocama da delilleriyle anlatmış, Mehmet Şevket Eygi Hocamız Ehl-i sünnete çok titiziz birisidir böyle inşaAllah. Böyle bu konularda da çok titizdir; “öyle söylenmez” demiş, inşaAllah. Mesela bütün tanıdıklarımızı, büyük alimlerimizi alıp getiriyordu, tanıştırıyordu görüştürüyordu, vargücüyle yardım ediyordu. Yani tabii o da kaderinde olanı yapıyor. Hepsinde bir hayır vardır. Fakat utanacağı bir şey yapıyor, ileride çok mahcup olacak inşaAllah. İnşaAllah. Oktarım anlat.
OKTAR BABUNA:Hocam, Peygamberimiz (s.a.v.)’in verdiği delillerden bahsetmiştiniz Ahir zamanla ilgili 150 delil. Bir hadiste, bir yönüyle yeni deliller çıktı Hocam. Onu gösterelim mi, inşaAllah? Afganistan’ın işgaliyle ilgili.
Siz daha iyi bilirsiniz Hocam inşaAllah, Peygamberimiz (s.a.v.); “Talikan’a (Afganistan’a) yazık oldu. Şüphesiz Allah Teala’nın orada altın ve gümüş olmayan hazineleri vardır” diye Ahir zaman alameti veriyor Kitabü’l Burhan’da. “Afganistan’a yazık oldu” Hocam, inşaAllah Ruslar’ın Afganistan’ı işgali, 1979 yılında. Hicri 1400’de gerçekleşti, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Sonra da Amerika işgal etti.
OKTAR BABUNA: “Altın ve gümüş olmayan hazineleri vardır” ifadesi var. Yeni olarak Hocam, inşaAllah, bugünün haberi bu; “Afgan dağlarında petrol denizi bulundu” Afgan dağlarında 1.8 milyar varillik petrol yani ‘altın ve gümüş olmayan hazineler’ çıktı Hocam, inşaAllah. Madenlerin değeri 1 trilyon dolar. Ayrıca yine bu da Afganistan ile ilgili. “Afganistan’da 1 trilyon dolarlık maden var”
ADNAN OKTAR:Mesela Peygamberimiz (s.a.v)’in net mucizesi bu. Bunu anlatmıyorlar. Bunu duyuyor musun? Çok nadir, anlatmıyorlar ama sinek muhabbetini çok anlatıyorlar. Bakın doğru olan, elle tutulur, gözle görülür bir mucizedir. Peygamber (s.a.v.)’in mucizesi. Anlatsana bunu ama öbürünü anlattığında Mehdi (a.s.) ‘yi anlatmış olacak, Mehdi (a.s.)’yi anlatınca İttihad-ı İslam’ı anlatacak, İttihad-ı İslam’ı anlatınca cehdi, gayreti anlatmış olacak. O zaman arkasından rahatı kaçacak herhalde. Olmaz. Biz Allah için yaşıyoruz. Dünya kısa bir dönem değil mi? İki günlük dünya, kısa sürede bitiyor. Geldiğinde on sekiz yaşındaydın, bak koskoca insan oldun. Kaç yaşındasın?
ALTUĞ BERKER: Kırk üç.
ADNAN OKTAR: Kırk üç, buyur. Ne kadar süre geçti?
ALTUĞ BERKER: Yirmi beş yıl falan, bir gün gibi inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Değil mi? Daha dün gibi, yeni gelmişti. Benim Akademideki kimlik kartı duruyor hala. Acaba yeniden kaydımı açtırsam, yeniden devam etsem, başka bir bölüme mi devam etsem acaba diyorum yani. Daha dün gibi. İstanbul Üniversitesi daha dün gibi. Daha yeni gidip geliyorduk. Çok çabuk geçiyor vakit. Dünyada bir şey yok. Dünya sadece Allah’a kulluk için kıymeti vardır. Dünyada hırs yapılacak bir şey yok.
Bir ara verelim.
SUNUCU:Kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Hocam, söylediğiniz gibi Mehdi (a.s.) çıktı inşaAllah. Biz, talebesi olmak için neler yapabiliriz Hocam, inşaAllah?
ADNAN OKTAR: Ben kendimden alıyorum, bu kadar alamet çıkınca zaten bu kadar alamet çıktıysa sırf bedeni kalmış oluyor. Bedenen ortaya çıkması kalıyor. Her şey çıkmış, bütün alametler çıkmış Peygamberimiz (s.a.v)’in söylediği ve bu inançta bir insanın acaba diyeceği gibi de durmuyor. Çünkü bütün Bediüzzaman’ın dediklerinin tamamı çıkmış, Peygamberimiz (s.a.v.)’in dediğinin tamamı çıkmış. O zaman var gücümüzle Deccaliyeti en kızdıracak şeyleri yaparız. Ne yaparız? Mesela Darwinizmi her gördüğümüz yerde ezecek kısa açıklamalar yapmak, mesela proteinleri her yerde anlatmak. Bakın Darwinizm üzerine bir adam on yıl eğitim yapsa, bak on yıl geceli gündüzlü, adama desen ki; “arkadaşım, herhangi bir proteinin oluşması için 60 proteine ihtiyaç var. Dolayısıyla proteinleri oluşması kendi içinde kilitlenmiş durumda. Yani proteinlerin tesadüfen olması imkansız.” Bakın, bir proteinin olması için en az 60 proteine ihtiyaç var. Bütün bilim bunu kabul ediyor. Mümkün değil tesadüfen olması. “Bunu duyduk size iletiyorum” dersin. On yıllık çalışması on saniyede gider. Yani bundan kurtuluş yoktur. Böyle kurşun yemiş küçük bir canlı gibi debelenir, mümkün değildir artık kurtulması. Hakikatin gücü çok yüksektir, atom bombası gibi.
Mesela adam diyor ki; “ben her zaman söylediğim gibi karanlıkta yaşıyorum, bu ülkede güneş doğmaz” diyor. “Nereden anladın?” diyorsun. “Bak, her taraf kapkaranlık” diyor. “Yok, öyle değil.” Perdenin kenarını hafif açıyorsun şöyle, “güneş var” diyorsun ama yüzlerce kişi de aynı kafada onunla, hepsi de diyor ki; “güneş yok, simsiyah karanlık” diyorlar. Hafif perdenin ucunu gösteriyorsun şöyle, kapatıyorsun, bitti. Artık yerden yere atsalar da kendilerini konu bitmiştir. Hiç uğraşmaya gerek yok. Deccaliyetin özelliği şudur Ahir zamanda; çok uzun emeklerle deccaliyet, sistemini kurar. Ama yıkması çok kolaydır. Üflersin düşerler aşağıya. Ama deccalin de şöyle bir avantajı var; imanı takviye ve geliştirmek kolay değildir ahlakı; onda da tahribat çok kolaydır. Mesela bir insanı ahlaksızlığa, sefahate çekmek deccaliyet açısından çok kolaydır. Mesela; “hadi uyuşturucu içelim” dese adama, “haydi gayri meşru bir işe girelim” dese, nefsi onu çekeceği için gidebilir. Oradan avantajı vardır. Ama Müslüman’ın da hakikatin gücü açısından çok büyük avantajı vardır. O da hakikat karşısında duramaz. Onun için deccaliyet böyle kağıt külü gibidir, üflesen uçar. Ama iyi vurmak çok önemlidir. Ama onun oyununa düşersen sen de kül olursun, külün içine karışırsın, öyle değil. Onu indirmenin yolunu çok iyi bilmek lazım.
Mesela deccalin gözüne gözüne vuracaksın. Onlar gidiyorlar, deccalin dizine vuruyorlar, ayağına vuruyorlar, koluna vuruyorlar. Deccal ondan anlamaz, şöyle bir silkelenir, üzerinden düşürür. Öyle olmaz. Ama en hassas yeri gözüdür deccalin, beynidir. Ayet ne diyor? “Hakikati küfrün üzerine atarız beynini parçalar” diyor. Onun hakikat gibi gözüken sahte dünyasını yıkmak çok önemlidir. Onun için mesela 10 yıllık eğitim almış bir profesöre, 15 yıl eğitim almış bir profesöre; “tek bir tane ara fosil yok sayın profesörüm” dersin, adam biter.
Mesela bak bize bir ara neşeli bir tombul çıkartmışlardı. Hoplayıp zıplıyordu, acayip neşesi yerindeydi. “Dede, sen yanlış düşünüyorsun. Tek bir tane ara fosil yok” dedik. Dedemin kulağına bu gitti. Dedem dedi ki ayrıca; “o devirde oksijen de yok” dedi. Kaya parçasını aldık o devirde oluşmuş, oksijen bileşikleri oluşmuş kaya parçasını, tak diye masanın üzerine koyduk. “Dedem, senin o dediğin devre ait oksit oluşmuş kaya parçası” dedik. Oksijenden, 3,5 milyar yıllık. Dedem baktı o helvaya benzemiyor, kos helvaya da benzemiyor, yaz helvasına da benzemiyor, kaya parçası yani, doğru. Ne yapsın? Arazi, araziye geçti dedemiz ve konu bitti.
OKTAR BABUNA:Hatta bir televizyon programında sizin karşınıza çıkarmaya çalıştılar, kaçtı.
ADNAN OKTAR: Dedem, “şehirlerarası yoldayım” diyormuş.
OKTAR BABUNA: Dinozorları falan ara geçiş formu diyordu.
ADNAN OKTAR:Orada çoluğu çocuğu toplamış, “ara geçiş formu var mı dedem?” dediler, ona benzer; “olmaz mı, zibil” dedi hopluyor kalkıyor falan, bağdaş kuruyor falan bir şey. Mini şort giymiş, böyle bir acayip hareketler yapıyor. Hopluyor zıplıyordu, bak kayboldu, ortada yok. Karşısına da o evrimcilere alkış tutan arkadaşı çıkartmışlar. Zaten diyor; “arkadaşla yukarıda mutabık kaldık, aynı kafadayız” diyor. “Aynı düşüncedeyiz” diyor. “Hocam da gözlüğün altından böyle şefkatle bakıyor, ilginç bir bakışla yani. Tebessüm ediyor böyle yüzünü süsleyen bir görünümle, ilginç bir görünümle, Bayındır Hocamız, mübarek, inşaAllah. İlginç bir insan, dikkatimi çekti de öyle bir söyleyeyim dedim. Berkerim anlat.
ALTUĞ BERKER: Estağfurullah Hocam. Dün “Müslümanların verdiği imaj konusunda çok titiz olmaları gerektiğini” söylediniz. “Çünkü İslamiyet hem akla hem güzelliğe hitap eder” dediniz Hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Doğru. Kardeşim bak, bizimle karşılaşan Avrupalılar, masonlar tek kelime bir şey söylemedi. Darwinizmi anlatacağım, daha Darwinizmin ‘d’sini demeden aşağıya indiriyoruz. Diyor ki; “İslamiyet’te kan felsefesi vardır” diyor. Daha kanın ‘k’sini söylemeden havada yakalıyoruz, diyemiyor. Başka mesela sapkın bir şey söylemek istese, bir fikir söylemiş olsa mutlaka havada yakalıyoruz. O zaman tek yapacağı şey saygı duyup kabul etmek oluyor. Ama biz mesela Avrupalının karşısına Cübbeli’yi çıkarsak yahut Türkiye’de her hangi bir gençlik mesela Robert Koleji gençlerinin karşısına çıkartsak Cübbeli’yi, yani ne hale geleceğini bilirsiniz. Herkes tahayyül eder söylememe bile gerek yok. Ama Flash Tv’ye çıktığında, şimdi Flash Tv’ye hakikaten ilgi artıyor çünkü çok geniş bir muhafazakar çevre. Normalde Flash Tv’yi seyretmezler genelde, bu biliniyor, seyretmezler. Ama geniş çapta Flash Tv’yi seyreder hale geliyorlar ve reyting yükselmiş oluyor. Dolayısıyla onların kazancı da artmış oluyor. Cübbeli’nin ne dediği ne demediği ayrı bir konu Flash Tv için. Programın ilginçliği önemli olur, inşaAllah, bir yönü ile belki. Dolayısıyla birçok kişi amacına ulaşmış oluyor Cübbeliyi oraya çıkartmakla. Tam anlamıyla amaç oluşmuş oluyor. Biz de o amacın meydana getirdiği yanlışlıkları düzeltmekle mükellefiz. Meydana gelen psikolojik tahribatı, bilinçaltı tahribatını, beyinlerde gelen imajı ortadan kaldırıyoruz. Eğer ortaya bırakmış olsak mesela Cübbeli ile Osman Hoca’ya orta kalmış olsa; bakın, adam yüz kilometrelik yüz elli kilometrelik varlıktan bahsediyor. “On bin kilometre, yirmi bin kilometre vücudu var” diyor, kuyruğunun haddi hesabı yok, yani yüz binlerce kilometre kuyruğu. “Evlere girecek” diyor, “tek tek insanları damgalayacak.” Osman Hocamızın muhabbetlerinden. O da deccalin eşeğinin havada uçacağına inanıyor, “göklerde uçacak” diyor deccalin eşeği. “Üç yüz metrelik eşek anırarak gelip, gezecek” diyor. Aynı, Cübbeli ile aynı kafada. Eşek ayaklarını sallandıracakmış anırarak. Yalnız Cübbeli ile bunun farkı Cübbeli olayın yerini fark etmiş; “Atlas Okyanusu’nda şu an, Amerikalılar tespit edemediler” diyor. 15 kilo metre boyunda deccal, 5 kilometre de ayağı denizin dibinde. Adamın canı sıkıldıkça elini suya batırıyormuş, balıkları alıp yiyor. Tabii güneşe götürüp kızartıyor. “Güneşe tutar” diyor balıkları, yakaladıklarını, onları yiyor, kızarıyor yiyor ve Amerika’nın bundan haberi yok şu an. Oturuyormuş adam. “Ve vakit de yaklaştı” diyor. Eşek de bekliyormuş, anırarak gidecekmiş, üzerine binecek adam, yaklaşık 20 kilometrelik kazulet deccal. Kör gözü, bir gözü kör, havadan göreceksin böyle, alnında da kafir yazıyor. Eşeğin üzerine binecekmiş, eşek de anırarak Atlas Okyanusu’ndan bu tarafa doğru kulaklarını da gerip böyle anıra anıra anıra uçarak gelecek buraya. Cübbeli Hocamızın bulunduğu mekanın üzerine de şöyle alçak uçuş yapacak. Cübbeli’nin onunla nasıl bağlantıya geçeceğini bilmiyorum ama bir şekilde onu etkisiz hale getireceği anlaşılıyor üslubundan, yani ben bu işi hallederim havasında, inşaAllah. Osman Ünlü Hocamız da aynı kafada, aynı mantıkta.
Biz mesela Dabbet’ül Arzı açıklıyoruz. Hadisleri, müteşabih hadisleri şerh edip açıklıyoruz; tam mutabık, kelimesi kelimesine mutabık. “Yok” diyor, “öyle bir şey yok” diyor. “Şu kadarcık bir delikten çıkacak” diyor. “Çapı en az üç yüz, dört yüz kilometre” diyor. “Boyu da 10 binlerce kilometre” diyor. “Gezecek” diyor, “siz ne konuşuyorsunuz” diyor. “Kulağı fil kulağı gibi” diyor, “koç boynuzu gibi olacak” diyor, “deve boynu gibi” diyor. “Bir adımda” diyor, “mesela 700 kilometre, 1000 kilometre adım atıyor.” Bir adımda ve “bütün dünyayı kısa bir sürede gezecek” diyor. Yani “üç, beş saniye içerisinde koskoca dünyayı gezecek” diyor, kısa sürede. “Çarşılarda, pazarlarda gezecek” diyor, “herkese tek tek ilgi gösterecek,” kafiri gördüğünde, “gel buraya ey kafir” diyecekmiş ama bu cesametiyle, bu büyüklüğüyle, patisiyle tutacakmış artık eliyle falan ama el kazulet gibi. Kardeşim yani onun eli İstanbul büyüklüğünde. İstanbul’daki bir apartman dairesine, bir eve, bir gecekonduya nasıl elini sokacak da oradan adamı çıkaracak bilmiyorum. Osman Ünlü Hocamız buna açıklık getirmiyor, Cübbeli de getirmiyor ama “yapacak” diyor.
OKTAR BABUNA: Böyle bir şey dünyayı yörüngesinden çıkarır Hocam, zaten gezdi mi dünya üzerinde.
ADNAN OKTAR: Kardeşim, denizler taşar hiçbir şey kalmaz. “Bunun niye aksini söylüyorsun sen?” diyor.
“Hemen okuyun lütfen.” Çok sevimli. “Bir yıldır sizi izliyorum, mesajlarıma cevap verilmiyor” diyor. “Mesajlarıma cevap verilmesi için ne yapmalıyım Sayın Hocam?” Niye çocuklar öyle yazıyor da, siz cevap vermiyorsunuz bakayım? Bana anında neydi bunun ismi, AhirZamanSohbetleri. İşte oraya yazsın, biz röportaj anındayken yazsın. “Sizin ikinci kez gördüğümde bir fevkaladelik olduğunu sizin deyiminizle iman gücü ile fark ettim. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)...” ama sevimli Nermin, sen şimdi... Çok şeker, anladığım kadarıyla hüsn-ü zannı var; “Mehdi (a.s.)’yi görürseniz kar da bile olsanız sürünerek gidin görün demiş.” “Yardımcı olun” diyor, görmek değil, Mehdi (a.s.)’ye yardımcı olacağız, görmekle olmaz.
Şimdi bak ben de Mehdi (a.s.) talebesiyim, Mehdi (a.s.) öncüsüyüm, Mehdi (a.s.)’yi ben vargücümle koruyup kolluyorum, yardımcı oluyorum inşaAllah. Ne yapıyorum? Önce deccaliyete saldırıyorum, bağnazlığa saldırıyorum. Nasıl? İlimle, fenle, bilimle inşaAllah ve akılcı bir üslup kullanıyorum inşaAllah. Şimdi Mehdi (a.s.) inancı şöyle halk arasında; bir Mehdi (a.s.) vardır, böyle ışıklar saçar. Etrafında da talebeleri vardır, etrafında otururlar. Mehdi (a.s.)’nin yanına gidersin. Zaten her tuttuğu altın olur, müthiş zengin ve gücü vardır. İşte, “ey evlat, hoş geldin” der, hemen ona bir sofra kurarlar, “çocuğa yatacak yer gösterin” dersin, var ya tarihi filmlerde oluyor, öyle olur. İşte “emret sultanım” der, o da işte, “sen de şunu yapacaksın.” Böyle olmaz. Benim Mehdiyete ve Mehdi (a.s.)’ye karşı derin bir sevgim var, muhabbetim var ama ben gidip, “ey Mehdi (a.s.), bana yardımcı ol, beni koru kolla” demiyorum, değil mi? “Ben size destek olmak istiyorum efendim, ben size yardımcı olmak istiyorum” diyorum. Vargücümle. Mesela ne yapıyorum? Kitaplarımdan telif hakkı almıyorum, bir destek sağlıyorum. Mesela ücretsiz kitap dağıtıyorum. Mesela ben gidip şunu da diyebilirim Mehdi (a.s.) olduğunu düşündüğüm kişiye, net olduğunu düşündüğüm kişiye, “efendim” derim, “sizde fazla kitap varsa verin, ben gidip dağıtayım” diyebilirim. Ben öyle demem. Derim ki; “efendim ben gidiyorum, buluyorum kitapları, dağıtıyorum.” “Beni koru ve gözet” demem. Öyle bir yanlış imaj var. Mehdi (a.s.) olur, gidersin bağdaş kurarsın, gerisine karışmazsın, öyle şey olmaz. Gidip görmeyle de olmaz. Mehdiyete bütün gücümüz ile yardım etmekle biz mükellefiz. Elimizdeki bütün imkanlarla, aklımızla, gücümüzle. O zaman Mehdiyete sevgi gösterilmiş olur, o zaman karda yürüyerek dahi yahut sürünerek dahi yardım etmiş oluruz. Mesela şöyle düşünün; karda sürünerek gidersin. O da seni kardan yerden kaldırır; üstünü başını giydirir, sana yemek verir, “soğukta mı kaldın?” der, sıcak bir ev sağlar, değil mi? Ondan sonra sana görev verir, senin yol paranı verir. Böyle bir Mehdi inancı olmaz. Her şeyini kendi yapan, her şeyi de kendine yeten talebeler olması lazım Mehdi talebesi. Aksini herkes yapar. Öyle şey olmaz yahut ondan medet ummak olmaz mesela. Onun yanına gelince hiç bir bela ile karşılaşmayacak, zorlukla karşılaşmayacak, acı ile karşılaşmayacak.
Ben mesela Mehdi (a.s.) olarak bildiğim bir insanın yanına gitsem, hapsedilmeyi rahatça kabul ederim. Ne kadar? Müebbet, müebbeti de kabul ederim. Şehit edilmeyi zaten canı gönülden; adam gelsin kollarımı koparsın, hiç fark etmez. Bütün malım mülküm onun olsun, ne istiyorsa, inşaAllah. Dese ki; “akşama kadar benim kapıcım ol,” “tamam” derim ve hiçbir şekilde de zorluk çıkarmam. Usul budur. Yani yanlış biliniyor mesela gidiyorlar farz edelim bir yere, mesela Şeyh Nazım Hocamızın yanına gidiyorlar. Ben bazen bilirim, görürüm. Gelir, mesela “benim başım ağrıyor” diyor, “dua et.” Tamam dua edilir. “Akşam burada kalmak istiyorum.” Tamam kalıyor. Orada yemek yiyor, ona yatak sağlanıyor, imkan sağlanıyor. Efendim Allah razı olsun, haydi bana müsaade. Senin ne katkın oldu? Yani gitsene, Şeyh Nazım Hocamızın git kitaplarını dağıt, onun anlattığı güzel dersleri videoya al, git sohbet olarak insanlara dinlet. Yani gidip ona zorluk çıkartmak, ona destek olmak değil. Hayır o gani gönüllü, hoşuna gider ayrı mesele de hiç zorluk çıkarmayan insan olmak çok önemli. Kolaylık çıkartan insan olmak lazım. “Efendim ben evleneceğim, beni evlendirin.” İşte, “evlendim, taksitlerimi ödeyemiyorum.” Yani şimdi bunun sırası mı? Bu acil hayat içerisinde Müslümanlar boğazlanıyor artık. Şimdi senin evlenmen mi acil? “Veyahut işlerin rast gitmiyor” diyor. Sanki ana konu buymuş gibi. Çünkü hedef tamamen değişik bir şekle girmiş oluyor. Sen oraya hizmet için gitmişsin Allah rızası için gitmişsin. Yani günlük sorunlarını halletmeye gitmiyorsun ki. Adam günlük sorunlarını halletmeye gidiyor. Öyle olmaz, şahsi sorunlarını halletmeye gidiyor, öyle olmaz. Yani Şeyh Nazım Hocamız olmasa onları halledemeyecekler mi? Edecek. Oradaki amaç ne o zaman, bu yakışık almaz. Ama ayrı Şeyh Nazım Hocamız gani gönüllüdür, gücü imkanı yapar. Yani ben örnek olarak veriyorum. Gidip zorluk çıkarmak değildir. Ama tabi ben bu güzel Nermin’in niyetinin çok temiz ve güzel olduğunu biliyorum. Ama onun vesilesi ile bir mantığı açıklamış oldum. Yoksa ben onun candanlığını, coşkusunu, sevgisini hissettim, maşaAllah. Evet, Oktar söyle.
OKTAR BABUNA:Bir ayet okuyorum Hocam. Şeytandan Allah’a sığınırım.
“Ey iman edenler, "Raina-Bizi güt, bize bak" demeyin” diyor Allah, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Evet, tam net ayet. Yani hep böyle bilinir; gidersin mübareğin eteğine yapışırsın, işte dizinin dibine oturursun. Herkes dizinin dibine oturur. Ne olacak ondan sonra? Allah için hizmet etmek önemli. Yani fedakarlık etmek önemli. Gençliğini, hayatını Allah’a vakfetmek, kendisini Allah’a adamak çok önemlidir.
Çok sevimli bir kardeşimiz yazmış. Yani bu Ahir zamanda Mehdi (a.s.) devrinde bunlar olacaktır. Diyor ki kardeşimiz; “üç gün sonra hepiniz göreceksiniz, Mehdi (a.s.) geldi” diyor. “Haydi gözümüz aydın. Muhammed Bülent Zoroğlu” diyor. Mesela bak bu üslup, mesela bir şahsa Mehdi (a.s.) diyorsa, arkadaşımız küfre girmiş olur. Yani tecridi iman yapması lazım yeniden; “La ilahe illallah Muhammeden Resulullah” deyip tecridi iman yapması lazım. Ama bu Mehdi (a.s.)’nin çıkış alametleridir. Yani sahte Mehdilerin çıkması, yalancı Mehdi (a.s.)’lerin çıkması, alenen Mehdilik iddia edenlerin çıkması Mehdi (a.s.)’nin çıkış alametidir. Mesela bak Allah gece vakti bize bir alamet daha çıkarttı, Mehdi (a.s.)’nin çıkış alameti, harikadır yani. Ama bize Mehdi (a.s.)’den bahsetme diyenler daha değişik bir varlıktan emir alıyorlar, haberleri yok. Biz Peygamberimiz (s.a.v.)’in mucizelerini anlatacağız. Mehdi (a.s.) ile ilgili mucizelerini anlatacağız, Ahir zaman ile ilgili mucizelerini anlatacağız, deccal ile ilgili mucizelerini anlatacağız. Sus anlatma, diyenlerin mürşidinin ben kim olduğunu biliyorum. Herkes de biliyor yani böyle, inşaAllah. Öyle bir şey yok yani ben o varlığa karşı mücadele veriyorum zaten, inşaAllah. Yerden yere vuruyorum, inşaAllah. Berkerim bir şey mi söyleyeceksin?
ALTUĞ BERKER:Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Mehdi (a.s.)’nin bir özelliğini şöyle anlatmış Hocam; “Resullah (s.a.v.)’ın her yaptığını o da (Hz. Mehdi (a.s.) de) yapacaktır. Resulullah (s.a.v.) cahiliye temellerini yıktığı gibi; o da (Hz. Mehdi (a.s.) de) önceki temelleri yıkacaktır. İslam’ı yeniden baştan alacaktır” diyor Hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Şimdi, kardeşlerimizin bir konuda dikkatini çekmiştim, bak bir daha söylüyorum; İmam Rabbani Hazretleri Mehdi (a.s.)’den bahsederken; mürşidinden, Üstadından bahsediyor ve derin bir sevgi ve saygı ile ona bağlı ve onun emrindedir İmam Rabbani. Yani onun ne derse doğru olacağını söylüyor ve bütün mezhepleri kaldıracağını da belirtiyor. Abdulkadir Geylani büyük bir hayranlık içinde ve derin bir teslimiyetle, mürşidi ve Hocası olarak Mehdi (a.s.)’yi biliyor. Bediüzzaman büyük bir teslimiyet ve saygıyla yine mürşidi olarak Mehdi (a.s.)’yi biliyor. Dolayısı ile Mehdi (a.s.) çıktığında, zuhur ettiğinde, faaliyeti başladığında talebesine göre hareket etmez. Talebesi ona göre hareket eder. Efendim, talebenizin bu sözüne uymuyorsunuz siz, diyemeyiz biz Mehdi (a.s.)’ye. Talebesi Mehdi (a.s.)’ye uymak ile mükelleftir. Mesela Bedizzaman’ın şu sözüne uymuyor diyemeyiz. Çünkü Mehdi (a.s.) Bediüzzaman’a uymak ile mükelleftir. Ama kendi bildiği, kendi doğru bildiği yönlerde uymakla mükelleftir. Ama Bediüzzaman her halükarda uymak ile mükelleftir. Tam teslimiyet ile uymak ile mükelleftir. Ne diyor Bediüzzaman; “Ahir zamanın o acib şahsı gibi hiçbir cihette olamam” diyor. “Ben o büyük kumandanın pişdar bir neferi, öncü bir askeriyim” diyor. “Ve onun bir hizmetçisiyim, hizmetkarıyım” diyor. Dolayısıyla bunu kardeşlerimiz yanlış anlamışlar. İmam Rabbani Hazretleri de öyle; Mehdi (a.s.)’nin pişdar bir neferidir, öncü bir askeridir. Mehdi (a.s.) İmam Rabbani’nin görüşlerini alır, anlatımlarını alır. Fakat kendi bildiği doğrular ile kendi bildiği yorum ile alır. Aynısı ile İmam Rabbani’ye uymaz. Ama İmam Rabbani aynısı ile ona uymak ile mükelleftir. Mehdi (a.s.)’ye uymak ile mükelleftir, aynısı ile. Çünkü eğer aynısı ile uymuş olsa zaten İmam Rabbani’nin aynı olur Mehdi (a.s.). Eğer Bediüzzaman’a uyarsa Bediüzzaman ile aynı olur. Bir farkı kalmaz. Demek ki ayrı olacak.
Onun için ben Sungur Ağabey’e... Yalnız o çok acayiptir. Mesela hayret edilecek bir şey bak, beni ilk defa gördü, camide ilk defa karşılaştık. Talebelerim ile kardeşlerim ile oturuyorduk. Herkes başlarında sarık oturuyorlardı. Sungur Ağabey geldi içeri; “selamün aleyküm kardeş” dedi “Aleyküm selam Hocam ve rahmetullahi ve berekatühü” dedim. “Sen nerelisin kardeş?” dedi. “Ankaralıyım Hocam” dedim. “Adın ne senin?” dedi “Adım Adnan” dedim. “Soyadın ne?” dedi. “Oktar” dedim. Hemen cebinden çıkardı, bir küçük defteri vardı. Hemen orada bir hesap yaptı, bir yazı yazdı. Sonra ben Hocam ile biraz ilerledim, yürüdük. Hocam dedim, ilk olarak “Mehdi (a.s.) Nur talebesi mi olacak?” dedim. “"Mehdi (a.s.) Nur talebesi olmayacak" dedi Bediüzzaman” dedi. “Nasıl olacak Hocam?” dedim. “Bambaşka olacak” dedi, “Bambaşka olacak.” Sungur Ağabey’in tanımadığı, bilmediği bir insana böyle bir şeyi demesi mümkün değil. İmkansız yani. Bütün herkese Bediüzzaman’ın Mehdi (a.s.) olduğunu söylüyor, net olarak söylüyor, açıkça söylüyor. Beni tanımıyor, daha ilk defa tanışıyoruz yani. “Kardeş” dedi uzatarak, onun böyle güzel bir üslubu var. Yani ben hayretler içinde kaldım. Bakın bir Nur talebesi olmayacak dedi ilk defa ben şaşırdım. Bütün Nur talebelerinin Nur talebesi olacağını söyleyeceğini düşünüyordum, yani Mehdi (a.s.)’nin, yani öyle gibi görünüyor. “Nur talebesi olmayacak” “Peki, nasıl olacak, kim olacak” dedim. Bak, “bambaşka olacak” dedi “bambaşka.” Çok harika bir şey, yani yeni tanıştığı bir insan böyle bir şey söylemesi, yani böyle bir sırrı söylemesi. Bilmiyorum hangi talebesine söylemiştir? Çok acayip, çok net söyledi.
“Selam Hocam.” Sahurda Nihat Hatipoğlu’na da Mehdi (a.s.) konusunu sormuşlar. “Mehdi (a.s.) ile ilgili hadisler var. Çoğu doğru ama Mehdi (a.s.) gelmedi” demiş. Zaten tek bir görüş var, şimdi Mehdi (a.s.) geldi dese soracaklar, açıklayacak. Peki soranlar “Hocam” dese, “"Fırat’ın suyu kesilecek" diyor Mehdi (a.s.)’nin alameti. Fırat’ın suyu kesildi. Buna ne diyorsunuz?” dese. “Mehdi (a.s.) gelmeyecek.” Kardeşim gelmeyecek diyorsun da neye göre diyorsun? Diyor ki Peygamberimiz (s.a.v.); “on beş gün ara ile üst üstte ay ve güneş tutulmaları olacak” diyor. Bu oldu mu, olmadı mı? Mehdi (a.s.)’nin çıkış yıllarında, 81 ve 82’de oldu, evet. Bir de sonradan da yine bir daha oldu, 2002 ve 2003oldu. “Buna ne diyorsunuz?” dese, cevap yok. “Kabe işgal olacak.” İlk defa, 1400 yıldan beri ilk defa işgal oldu, alamet. Peki Mehdi (a.s.)’nin gelip gelmediğini biz alametlerinden anlamıyor muyuz? Alametlerin tamamı çıktığına göre neye göre çıkmadı diyorsun? Çıkmaması için alametleri incelemiş olman lazım. Bakarsın hakikaten Kabe işgal edilmemiştir, Fırat’ın suyu kesilmemiştir, on beş gün ara ile ay ve güneş tutulmaları olmamıştır, Afganistan işgal edilmemiştir, Irak işgal edilmemiştir. Dersin, “arkadaş bunların hiçbiri olmadı. Lulin kuyruklu yıldızı çıkmamıştır, iki uçlu yıldız, kuraklık olmamıştır. Ondan evvel bir kuyruklu yıldız da çıkmamıştır. Ne kuyruklu yıldızlar çıktı dersin, ne çift uçlu kuyruklu yıldız çıktı, ne Fırat’ın suyu kesildi, bunların hiç biri çıkmadı. Sen nerden çıkarttın Mehdi (a.s.)’nin vaktine geldiğimizi?” diyebilirsin o zaman. Peki, bunu nasıl diyorsun sen? Ayrıca bak dünyanın ömrü yedi bin yıldır. Hadisine göre de başka hiç bir vakit yok. Hicri 1400’le 1500 arasındaki vakitte hiçbir vakit yok. Onun için buradaki Hocalara soru sorarken “Mehdi (a.s.) geldi mi?” değil, “Mehdi (a.s.)’nin alametleri nelerdir?” desinler. “Şu, şu alametler çıktı mı?” desinler. Mesela desin; “"Kabe’ye de baskın olacak, kan akıtılacak" diyor Peygamberimiz (s.a.v.), bu oldu mu Hocam?” desin. Bu kadar. Olmadı derse artık söylenecek bir laf yok. Eğer oldu derse, “bir alamet çıkmış, ne diyorsun Hocam” diyecek, değil mi? “Kuyruklu yıldız çıktı mı Hocam?” diyecek iki kere, “yok, çıkmadı” diyorsa, bana müsaade demesi lazım. “Evet, çıktı” diyorsa, alametler oluşmuş.
Onun için, akılcı bakan samimi bakan herkes vargücü ile bana yardımcı olsun. Bakın çok büyük bir olay olduğu belli burada, bir şey var yani bir harikalık var. Bu konunun üzerine gitsinler. Bakın tam tarihinde, 81 ve 82’de Ramazan ayında ay ve güneş tutulmaları oluyor, on beş gün arayla, çok net. Eğer akılcı bakarsak; mesela Darwinizmin çöküşü, materyalizmin çöküşü bu vakte rastgeliyor. Mehdi (a.s.) alametlerinin tamamı bu vakitte... Yıl ile ilgili hadis bak. Osman Hoca bunu hiç almıyor. Halbuki Suyuti’yi Hüseyin Hilmi Işık Hocamız çok beğenir, çok sever ve çok değer verir ve tam itibar edilir. O hadiste sekiz tane Resullah’ın hadisi var. Osman Ünlü Hoca gayet güzel muhabbet eden bir insan; al onu, sekiz tane hadisi, 7000 yılla ilgili hadisi. “5600 yılı da geçmiştir” diyor İmam-ı Hanbel. İmam Hanbel’e de saygısı var Osman Hocamızın. Açıkla, 7000 yıldan 5600 yılı çıkart, Hicri 1400’le 1500 kalıyor. Neden tek kelime bahsetmiyorsun? Neden bahsetmiyorsun? Buradaki harikalığı bütün kardeşlerimiz görsün, bütün Müslüman kardeşlerimiz. Benim hiç bir çıkarım yok, Allah rızası için anlatıyorum. Ama bana her konuda yardımcı olmaları lazım. Bu konuların ortaya çıkması için var güçleriyle gayret etsinler. Önüne gelene sorsunlar ve bir kısım insanların, bir kısım insanları aldatamayacağına onları inandıralım. Büyücülerin artık yalan söyleyemeyeceğini onları inandıralım. Osman Hocamı tenzih ederim, onun samimiyetine ben inanıyorum, iyi niyetli ama dar düşünüyor. Cübbeli de dar düşünüyor, cahilliğinden kaynaklanıyor. Ama Ahir zaman büyücülerinin ağzına ilim tıkacını tıkamanın vakti geldi. Yalan söyletmeyeceğiz artık. Kardeşim, ev ev anlatın, sokak sokak anlatın. “Anlattım, etkilenmiyor.” Böyle bir şey olmaz. Nasıl etkilenmez? Ben akademideyken, anlatırken, hiç etkilenmedim falan diyorlardı. Niye vazgeçtiniz Marksistlikten, niye toptan birden vazgeçtiniz değil mi? Neden okul işgalleri falan tamamen kalktı, madem etkilenmiyordunuz? Demek ki etkilenmişsiniz. Tabii, karşıma gelip La ilahe illallah demezsiniz ama kalben diyorsunuz. Dediğiniz için vazgeçiyorsunuz zaten.
OKTAR BABUNA: O anlattığınız Hocalar Hocam, Hilmi Yavuz şimdi dindar oldu elhamdülillah. O dönem, sizin o dönem evrimci anlattığınız kişiler, çok önemli haberler bunlar.
ADNAN OKTAR: Hasan Kaçanlar... Say say bitmez, evet. Bakın mesela Bediüzzaman Mehdi (a.s.)’yi alenen şahıs olarak belirtiyor ve alenen ve onlar da alenen şahs-ı manevi diyorlar. Bunu seyretmesin kardeşlerimiz bunu. “Biz Mehdi (a.s.)’ye karda sürünerek nasıl yardımcı oluruz?” Zaten şu an Müslümanlar karda sürünüyorlar. Sürünürken eğer gerçeği anlatırsan Mehdi (a.s.)’ye yardımcı olmuş olursun. Ben nasıl Mehdi (a.s.)’ye yardımcı oluyorum, herkes yardımcı olsun. Ben nasıl, duruyor muyum yerimde? Durmuyorum, yardımcı oluyorum. Bir de o kadar haklıyız ki, aleni haklıyız ki. Anlatırken müthiş imkanımız var, çok net delillerle konuşuyoruz. Mesela Darwinizmin sahteliğini izah ediyoruz, çok net delilimiz. Mehdi (a.s.)’nin şahs-ı manevi olmadığını anlatıyoruz. O kadar keskin net delillerimiz var ki, Bediüzzaman’ın bizzat kendi ağzından.
Mesela Mehdi (a.s.)’nin çıkış alametleri o kadar net ve kesin ki. Ama sen adama gidip dersen, “Hocam Mehdi (a.s.) çıktı mı?” “Çıkmadı” der tabii ki. Niye oradan yaklaşıyorsun? Tam kilitleyecek şekilde yaklaşsana, değil mi? Orada bakın, onun kurnazlığına karşı Müslüman çok çok daha uyanık bir karşılık verecek, değil mi? Ne diyecek? “Hocam” diyecek, “Kabe’nin işgali Mehdi (a.s.)’nin çıkış alameti midir, var mı böyle hadis? “Evet” var diyecek. Bakın yavaş yavaş köşeye sıkıştıracaksın. “Kabe ilk defa Hocam ne zaman işgal edildi?” Diyecek ki; “Hicri 1400’de.” “Bu alamet, o alamet olmasın?” Hocam diyecek. “Yok, bu sayılmaz” diyorsa, “gel alnından öpeyim seni Hocam, bana müsaade” dersin. Zaten anlayacaktır. Diyeceksin ki; “Hocam Keban Barajı’yla Fırat’ın suyu kesildi, gazeteler yazdı; "Fırat’ın yatağı kurudu." Böyle bir olay oldu. Bir de ben bir hadise rastladım, Fırat’ın suyu kesilecek diye. Doğru mu bu Fırat’ın suyunun kesilmesi ile ilgili hadis?” dersin. Bakın, “bu o mudur?” demeyin. Öyle dersen Hocamı tenzih ederim de demagojiye girebilirler. Öyle bir kilitleme yapacaksınız ki geri dönemeyecek hale getirmeniz lazım. Değil mi? “Fırat’ın suyunun kesilmesi Ahir zaman da Mehdi (a.s.) alameti midir, değil midir?” “Hocam Fırat’ın suyu kaç defa kesildi tarihte?” diyeceksiniz. Hiç kesilmemiş, bir kere bile. Keban Barajı yapıldığında Fırat’ın havzası kurudu. “Hocam, bu kesilme o kesilme olabilir mi?” diyeceksiniz, inşaAllah. Mesela bir kuyruklu yıldızdan bahsediyor Peygamberimiz (s.a.v.); iki ucu parlak, böyle bir kuyruklu yıldız. “Böyle bir şey var mı?” diyeceksin. İmam Rabbani’nin Mektubat’ını açarsın, önüne koyarsın. “Bak burada da var hadiste, çok detaylı anlatıyor. İki ucu da parlak Hocam dersiniz.” Ve “münevver” diyor, normalin üstünde parlak. “Fakat diğer yıldızların aksi yönde gidiyor, değil mi? Önce Lulin’in, “Hocam dersiniz böyle bir kuyruklu yıldız geçti, bundan haberiniz var mı? Bakın iki ucu da parlak ve diğer yıldızların tersi istikamete gitti ve çok parlaktı. Yalnız bu kuyruklu yıldız çıkmadan önce, iki yıl önce, kuraklık oldu, yağmurlar yağmadı Hocam” dersiniz. “Bir genel kültür bilgi olarak size aktarıyorum” dersin. Sonra da dersin ki; “Hocam, İmam Rabbani burada Mektubat’ta bir kuyruklu yıldızdan bahsediyor, iki ucu parlak. "Diğer kuyruklu yıldızların aksi istikametine gidiyor" diyor burada ve "çok münevver" diyor burada, böyle "çok parlak" diyor. Acaba böyle bir kuyruklu yıldız çıkmış olabilir mi Hocam?” dersin. “Bu o olmasın, aynısı” dersin. Çünkü bunun dışında baş etmeniz mümkün değil. Yani tam kilitleme sistemi gerekiyor. Mesela Bediüzzaman’da da aynı. Karşımızdaki insanlar -iyi niyetli, samimi olanları tenzih ederim- çok kurnaz, çok demagoji yapan, örtülemeyi çok iyi becerebilen insanlar öyle kilitleyeceğiz ki ne sağa ne sola ne öne ne arkaya kaçamayacak hale gelmesi lazım.
“Selamün aleyküm Hocam. Allah sizden razı olsun.” Aleyküm selam ve rahmetullahi ve Berekatühü. “Bizi, Mehdiyeti yanlış anlamaktan kurtardınız Hocam. Ben Nur Talebesiyim. Ağabeyler bize Mehdiyetten hiç bahsetmedi.” Edemezler. Etse bile şahs-ı manevi diyecek kısaca, yani bir kısmı, hepsini tenzih ederim. “Sizi dinledikten sonra onlara sorular sordum. Bana "şahs-ı manevi" dediler. Hatta bir ağabey bir ara; "Hz. İsa (a.s.)’yı beklemeyin, o şahs-ı manevi olarak inecek" dedi. Ben bunu duyunca şaşırdım, aniden müdahale ettim. Ama Hz. İsa (a.s.) konusunda bilgimin fazla olmaması nedeniyle bir şey yapamadım.” Bakın işte, bilgi ile çok iyi vurursunuz. Ama hikmetli ve köşeye sıkıştıran bir üslup yapacaksınız. Ama kızdırmadan. Yani siz kaçacak yolu açıyorsunuz, adam da oradan kaçıyor. Önce kaçacağı yolu kapayın. Polis bile, önce adamın kaçacağı bütün yolları kapar, ondan sonra baskın yapar. Siz kaçacağı yolu açarsanız, adam oradan pır kaçar. Kaçacağı yeri kilitleyeceksin.
“Hocam sizden ricam bu mesajımı tv’den okur musunuz? Diğer Nur talebesi arkadaşlarım da duysun. Ben anlatamadım Hocam onlara, belki siz anlatırsınız. Sizin Gümüşhane’ye gelmenizi isterim. Buradaki ağabeylerle bir toplantıda bu konuyu anlatmanızı isterim Hocam. Ama Hocam ben onlara karşı mücadelemi vereceğim.” Mücadele mi derken sanki savaşa çıkacak gibi. Öyle deme. Anlatacağım de, mücadele mi vereceğim değil. Nezaketle, şefkatle ama kilitleme sistemiyle. Müslüman çok akıllı ve uyanıktır, değil mi? İnşaAllah. Kaçacak, göçecek bir yeri kalmasın yani. “Bu konuda inşaAllah,” “Allah’ın izniyle kabullendireceğim” diyor. “Hocam ben ismimi vermiyorum, tanınmamak için.” Tabii. “Sonra sıkıntı yaşıyorsun.” Doğru diyorsun. “Hayırlı akşamlar Hocam. Allah sizden razı olsun.” İyi, güzel, maşaAllah. Ama Nur talebesi kardeşlerimiz bize çok yazsınlar. Bakın yani bunlar anlatılsın ki karşımızdaki insanların direnci tamamen kırılacaktır ondan sonra. Çünkü meydanı boş bulmuşlar işin doğrusu. Kimse de bir şey dememiş. Böyle enine ardına boş alanda at oynatmışlar. Yani iyi niyetli samimi ağabeylerimizi, kardeşlerimi ben tenzih ediyorum. Ben onların elini, ayağını öperim. Ben onların hizmetçisiyim. Ama bu gizlenecek bir şey değil, ayıp yapıyorlar. Çok acımasızlık yapıyorlar ve Mehdi (a.s.)’ye karşı bizim derin muhabbetimizi çok örselemeye çalışan bir üslup olmuş oluyor bu. Biz aşkla, aşık olduğumuz Hz. İsa (a.s.)’mızı beklerken, ona işte ‘şahs-ı manevidir’ diye onu etkisiz hale getirmeye kalkarsa bir insan, biz bunu çok anormal görürüz. Çok acımasız bir hareket olur bu. Yapmasınlar bunu. Allah rızası için, inşaAllah.
Bak diyor ki Bediüzzaman; “Gerçi her asırda hidayet edici bir nevi mehdî ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat her biri üç vazifelerden birisini bir cihette yapmış” diyor bakın. Yani siyaset, saltanat ve diyanet. “Ya siyaset yapmış” diyor, “ya saltanatla ilgili bir çalışma yapmış, ya diyanetle ilgili bir çalışma yapmış. Ama üçünü bir arada yapan hiçbir Mehdi gelmemiştir” diyor ve “bir cihette yani kısmen yapmışlardır” diyor. Kısmen. “Bir cihette yapması itibariyle, Ahir zamanın büyük mehdîsi ünvanını almamışlar” diyor. “Ancak büyük Mehdi (a.s.)’de içtima edecek bu” diyor. Diyor ki adam; “hayır büyük Mehdi (a.s.)’de de üçe bölünecek” diyor. Onda da çeşitli mehdiler. Kardeşim o zaman işte bu dediğin oluyor. Bak, “her asırda hidayet edici bir nevi mehdî ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat her biri üç vazifelerden birisini yapmış.” Üç vazifeden birini yaptığında herhangi bir mehdi olmuş oluyor zaten. Sen diyorsun ki; “Ahir zaman mehdisi de üç kişidir, üçe bölünecektir” diyorsun, üçe bölüyorsun. Yine herhangi bir mehdi olmuş oluyor o zaman, o. Yani büyük Mehdi (a.s.) olamaz. Büyük Mehdi (a.s.) olabilmesi için üç özelliği, bu üç uygulamanın da mükemmel olarak yani hem siyaset, hem diyanet, hem saltanatın bir kişide olması gerekiyor. “Yok arkadaş, olamaz” diyorsa, Bediüzzaman olur diyor, anlatıyor. Peygamberimiz (s.a.v.) de olur diyor. “Nice azınlıklar vardır ki galip gelir, yığın yığın çoklara” diyor. Ama akıllı kilitleme sistemlerini çok iyi bilin. Mesela bu anlattığım çok daha kilitleyici bir sistemle daha da kilitleyici bir sistemle anlatılabilir. Onlara kaçış alanı veriyorsunuz. Kurnazlık yapacak yerleri açık bırakıyorsunuz, onlar da oradan kaçıyorlar. Kaçacak yer bırakmamak lazım.
Ne yapalım, bitirelim mi? HarunYahya.Tv’den devam edeceğiz, inşaAllah.
SUNUCU:HarunYahya.Tv sitemizden 24 saat yayınlarımızı takip edebilirsiniz. Soru ve görüşlerinizi bize AhirZamanSohbetleri@hotmail.com adresinden gönderebilirsiniz. Bizi yarın 22.00’den itibaren HarunYahya.Tv internet sitemizden, Mavi Karadeniz Radyo, Gaziantep Olay Tv, Çay Tv ekranlarından izleyebilirsiniz. Yayınımıza HarunYahya.Tv sitemizden devam edeceğiz.
Basında Harun Yahya
Devamı ...Kuran'ın Bazı Sırları
Devamı ...Ses kasetleri
Devamı ...Güncel Yorumlar
Devamı ...Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...
Kuran Tefsiri
Devamı ...