SUNUCU 1: Hoş geldiniz Hocam.
ADNAN OKTAR: Protein mi, ne dedin?
OKTAR BABUNA: Estağfurullah Hocam. Siz detaylı değil de ana bir noktaya konsantre olmayı söylemiştiniz. NTV’nin bazı iddialarına cevap verdik.“Maymun yemeği pişirip yiyince insan haline dönüştü” diye bir haber yapmışlar.
ADNAN OKTAR: Maymun?
OKTAR BABUNA: “Yemeği pişirmeyi öğrendi, pişirmeyi öğrenince daha iyi beslendi, daha iyi beslenince de insana dönüştü” diye böyle.
ADNAN OKTAR: İyi beslenince? Şimdi NTV ayıp yapıyor. O zaman yani orada onlar iyi beslenirse şimdi, NTV’dekiler yani değişecekler mi, onu mu demek istiyor? Mühim olan bilinçaltında inanmaları. Bilinçaltında doğru olduğunu anlamaması için bir insanın yani bayağı sorunlu olması gerekir. Anlar yani mutlaka anlıyordur. Anlaşılmayacak gibi değil, değil mi? Çok net olay. Şimdi adam uzun uzun anlatıyor, yok yemek yedi, ızgara pişirdi, işte şiş kebap yediği için gelişti falan. Yani o hikayelerini dinledik, tamam, fakat adama diyeceksin ki “kardeşim protein oluyor mu? Maymunun pişirdiği et, o da proteinden oluşuyor, ne diyorsun? Hayali tabii, onların kendi kafasına göre tabii, maymunun et falan pişirdiği yok. Ama uğraşırsan pişirir de ayrıca. Zaten yapıyor herifler bir şeyler, maymunlar yapar yani. Ev işi de yapar ama maymun olarak kalır, değişmez. “Proteinler tesadüfen olabilir mi?” diyorsun, “olmaz.” Şimdi hepsi duydu bunu, bundan sonra artık inanmaları mümkün değildir. Ama niye inatla çıkartıyorlar, tabii o acayip, hayret edilecek bir şey. Onu araştırmak lazım. Yani samimi olarak inanmaz normalde. Ama mesela kim finanse ediyor, niye yapar yani bu anlaşıldığı halde. Çünkü halkın da buna inanmayacağını biliyorlar. Çünkü adam proteini halletmeden diğer konulara geçemez ki. Proteinin tesadüfen meydana geleceğine dair bir kanaati olmadığına göre, değil mi? İnşaAllah. Tabii, sadece proteinin üzerinde durmak lazım, sadece proteinin ve fosillerin, ikisinin. Başka hiçbir konuya girmeyin. Yani dikkati dağıttırmayalım.
Berkerim anlat.
ALTUĞ BERKER: Estağfurullah Hocam. Şimdi bu broşürünüzü inceliyordum. 80’li yılların başında bunları tamamen anlatmıştınız Hocam; fosiller, proteinlerin oluşamayacağı. Hakikaten o zamanlarda %50 iken Allah’a inanma oranı, Türkiye’de 70’lerdeki akımlardan sonra, şimdi %90’ların üzerinde. Allah razı olsun, vesile oldunuz Hocam. Dünyadaki değişim de o şekilde, dindarlaşıyor insanlar, buna vesile oluyor Hocam, maşaAllah.
ADNAN OKTAR: Arkadaşlarımız, NTV ve diğerleri neden direniyor olabilirler, onu bize yazılı olarak bir göndersinler kanaatlerini. Çok ilginç, normalde ona güç bulamamaları lazım. İnsan inanmadığı bir şeyi nasıl savunur? Bayağı güç bir şeydir. Sence niye yapıyorlar?
SUNUCU 2: Hocam, siz daha iyi bilirsiniz inşaAllah. Biyolojik terimlerin değiştiğini kitabınızda görmüştüm. Mesela varyasyon var, genetik çeşitlilik, bu zaten bilimde olan bir şey. Fakat buna mikro evrim diyorlar. Yani kelime değiştirdikleri için oradan da karışıyor olabilir, inşaAllah.
OKTAR BABUNA: Mikro evrim dedikleri Hocam -siz daha iyi bilirsiniz- evrim falan yok, var olan genin -siz daha iyi bilirsiniz inşaAllah- değişik kombinasyonu.
ADNAN OKTAR: Şimdi kardeşim sen kafanı karıştırma. Proteinlerin oluşunu nasıl açıklıyor bu adamlar?
OKTAR BABUNA: Açıklayamıyor Hocam, “uzaylılar getirdi” diyorlardı en son.
ADNAN OKTAR: Yani onu atladıktan sonra mı o, mikro bilmem makro, onlara ondan sonra mı giriyorlar? Olmaz. Mikro evrim falan, şimdi birinci adımı atmadan ikinci adımı atamazsın. Olmaz önce onu bir açıklayacaklar, proteinlerin nasıl olduğunu. Adam onu bir geç diyorsa, ben de onu geç derim. Olur mu öyle şey? Bizim hikaye dinleyecek halimiz yok. Proteinler tesadüfen oluyor mu, olmuyor mu? Olmuyor diyorsa, bitti. Ondan sonra daha konuşacak bir şey kalmaz. “Onu geçelim” mi diyor bunlar yani? “O bir şekilde oldu” diyorlar, öyle mi?
OKTAR BABUNA: En son siz sıkıştırınca, Dawkins, “uzaydan uzaylılar getirdi” diye çevirdi.
ADNAN OKTAR: O rezalet, olmaz o. Öyle olmaz, onu bize netleştirecekler. Ondan sonra onun üzerine istediğin kadar hikaye geliştir. NTV’de bunu yayınlayan arkadaşla görüşemez miyiz biz? Birisi bunu bize bir ayarlasa.
OKTAR BABUNA: Olur Hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Kardeşim, şimdi sen bunu yayınlıyorsun, proteinlerin tesadüfen olacağına inanıyor musun? “İnanmıyorum” diyor, o zaman onu anlatmaya nasıl güç buluyorsun? Yani insan kafasında ona bir güç bulamaması lazım. Nasıl oluyor olabilir bu?
OKTAR BABUNA: Estağfurullah Hocam, ideolojik.
ADNAN OKTAR: İdeolojik ama halkın inanma potansiyeli varsa anlatılır. Yani halk ikna olacak gibi görünüyorsa. Türkiye’ye yayın yapmıyor mu bunlar? Halkın %90’ı inanmıyor. Bunca eğitime rağmen, bak devlet de eğitmesine rağmen, devlet eğitiyor buna rağmen halk inanmıyor şu an, bizim müdahelemizden dolayı. Değil mi? “Yiğit olan döne döne dövüşür” diyor. Yerle bir ettik Allah’ın izniyle. Halkımız niye inanmıyor? Hakikaten inanılacak gibi değil de onun için inanmıyor. Bizim milletimiz delile göre konuşur değil mi? Delile göre hareket eder, yok. Şimdi ideolojik de değil, çok ilginç. Direnen bir tek bunlar kaldı değil mi böyle?
OKTAR BABUNA: Evet Hocam.
ADNAN OKTAR: Japonya’da bazen, geçenlerde öyle bir mağarada adamlar buldular. Japonya’da ormanların içerisinde mağarada, adamlar Japonca bağırarak ellerinde tüfeklerle dışarı fırlıyorlar böyle. Ne oldu falan diyorsun, adamlara sormuşlar. “Ya” demişler, “harp devam ediyor, siz hangi, düşman askeri misiniz?” “Kim” falan, “Alman askeri mi, ne?” falan, “Amerikan askeri mi, onu anlayalım” falan demişler. Şimdi NTV de bu Japon askerlere benziyor, mağaradaki Japon askerlere. Uyuyor olabilir mi? Adamları gösterdiler, Japonca bağırıyor adamlar böyle. “Savaş devam ediyor” diyorlar, haberi yok heriflerin. Olabilir, bunlar mesela böyle tecrit edilmiştir, tabii, haberleri yok olabilir, inşaAllah. Oraya araba gidiyor mu oralara, nasıl NTV’nin oralara? Yabancı sermaye var mı onlarda?
OKTAR BABUNA: Bildiğim kadarıyla Doğuş Grubu’nun Hocam, inşaAllah. Ferit Şahenk var başında.
ADNAN OKTAR: O vatandaşa ait mi yani?
OKTAR BABUNA: Şu an onlara ait evet, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Allah Allah, şaşırtıcı anlamamaları. Bak öbür kanallar cesaret edip yayınlayamıyor. Bitti çünkü, çöktü. Herkes farkında. Yayın organlarını da söyleyemiyorlar. Solcular da artık utanıyorlar söylemeye. Yalan haber de çıkartamıyor gazeteler. Değil mi? Böyle ilginç bir durum oldu.
OKTAR BABUNA: Sizin vesilenizle, maşaAllah. Allah razı olsun.Herkes biliyor Hocam. Dünya basını da öğrendi. Ida, Ardi denediler en son. Siz böyle bir özür dilettiniz, New York Times’a, BBC’ye, maşaAllah.
ADNAN OKTAR: Nasıl özür dilettim? Kulağından tuttum, diz çöktürdüm, değil mi? Dedik, “bak, bu şeyi kaldır yerden” dedik, inşaAllah.
OKTAR BABUNA: Dünyanın sekizinci harikası diye ortaya çıktılar Hocam Ida’da, siz hemen yayınladınız.
ADNAN OKTAR: Biz de dokuzuncu harikası olarak onu patlattık.
OKTAR BABUNA: “Pardon” dediler, “insanın atası falan değilmiş bu” dediler en son, elhamdulillah.
ADNAN OKTAR: İnşaAllah. Kardeşim yani ortalığı boş buldu mu yalan söyleyen söyleyene oluyor, onları tenzih ederim de. Allah diyor ayette; “diliniz yalana alıştığı için şu helaldir, şu haramdır demeyin” diyor. Alışmışlar yalana, bütün mesele boş bırakmakta meydanı. Tabii arkadaşlarımız yalan söylüyor demiyorum ama doğru söylemiyorlar inşaAllah.
Bana bir soru sor aklından geçen.
SUNUCU: Evrim üzerinden gidiyorduk, inşaAllah. Gayet güzel. Ben bu konuyu çok seviyorum, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Tamam.
“NTV’nin BBC ile ortak yayın anlaşması var. Ortak yayın anlaşması var, belgeseller gibi.” Olay oradan kaynaklanıyor. BBC, onlar Allah-u alem öğlen uykusundadır, haberleri bile yoktur olaylardan, inşaAllah. Japon harbinden daha beter olabilirler. İnşaAllah.
Onur Özçetin, ‘melhame-i kübrayı’ soruyor. ‘Melhame-i kübra’bu Irak’ın işgalidir. Yabancı ülkeler geldi, hadislerde de aynı şekildedir, Müslümanların kanı akıtıldı. Bölge de tam tarif edildiği gibi bölge de uygun, orada yapılmıştır. Yani bu kadar ‘melhame-i kübra’, bunun üzerine ayrıca bir savaş yok. İnşaAllah.
OKTAR BABUNA: Bilgi olarak Hocam BBC değil de, NBC, Amerikan kanalıyla ortaklıkları varmış. Ama dediğiniz gibi yabancı ortaklıkları varmış.
ADNAN OKTAR: Evet. Joni havasında bazı böyle saf kardeşlerimiz vardır orada. Onlar gönderiyorlardır, bunlar da yayınlıyor Allah-u alem, inşaAllah. Uçuyordur onlar.
OKTAR BABUNA: Dediğiniz gibifarkında bile değillerdir Hocam, uyuyorlardır orada.
ADNAN OKTAR: Diyelim, “burada yayınlatıyorsunuz ama bunun aslı astarı yok” dersiniz. Kitap, Atlas gönderelim, Yaratılış Atlası gönderelim. Yani “günaydın, tünaydın, bu konu kapandı” dersiniz. İnşaAllah. Müdürüne falan gönderin.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah Hocam, çok iyi olur, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Tabii, bir yerde bir acayiplik var, bak şimdi olayı çözmeye başladık. Bizim Türklerin yapacağı iş değil, onlar anladılar. Onlar inandığı için yayınlamıyordur Allah-u alem, anlaşmadan dolayı yayınlıyorlar. Tabii bak, mutlaka bir hastalık olduğunda sonuna kadar muayeneye devam. Röntgen çekeceksin, tahlile göndereceksin, hastalığın sebebini bulacaksın. NTV’de bir kişi anlattıklarına inanmıyorlardır, kendi anlattığına, bir kişi. Diyecekler, “ne yapalım Hocam, gönderiyorlar biz de yayınlıyoruz” diyecekler. En baştaki adamlara söyleyeceğiz, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Dün çok önemli bir konudan bahsettiniz, her zaman bahsediyorsunuz, münafıkların sinsi taktikleri Hocam, elçilere yönelttikleri. Tenzih ederim Peygamberimiz (s.a.v.)’i, dini konuları, Allah’ı. Hayatın gerçeklerini kavrayamadığını düşünüyorlar Peygamber (s.a.v.)’in, insanları iyi tanımadığını, dünyayı iyi tanımadığını düşünerek sinsice açıktan eleştiri yapmıyorlar ama düşünemediğini ima edici; evimiz açık diyerek, hava sıcak diyerek, böyle sinsice yıpratma taktiklerine giriyorlar. Tenzih ederim Peygamberimiz (s.a.v.)’i.
ADNAN OKTAR: Münafık şimdi dine, bir bakıyor olaylara, yani genel Müslümanların yapısına da bir bakıyor. “Burada ben menfaatim açısından, hedeflerim açısından neleri değerlendirebilirim?” diyor. Yani kullanabilecek çok şey buluyor. Çok çok fazla şey. Mesela cehd edecek, tebliğe gidilecek, Peygamber (s.a.v.) “hadi hazırlanın” diyor sabah erkenden. Şimdi “hayır, ben gitmiyorum” dese, olmayacağı belli. Ona böyle bir mukaddes bir amaç bulması gerekiyor, bahane. Kutsal bir amaç bulması gerekiyor, “ne olabilir” diyor. Şimdi, “bilmiyorum diyebilirim” diyor, “savaşmayı bilmiyorum diyebilirim.” “Daha da etkili ne olabilir?” diyor, “evdeki çoluk çocuğu söyleyeyim” diyor. Hatta dilenenler bile çocuk koyarlar yanına bir tane ki insanlar daha iyi acısın gibisinden. Aileye, anneye, mesela kadını dilendirirler, ondan sonra çocuğu dilendirirler. “En iyisi yine ben aileyi söyleyeyim de ondan netice alırım” diyor. Ama Peygamber (s.a.v.)’e de kinli, öfkeli. Öyle sinsi bir yöntem ki şimdi evimiz açıkta deyince Peygamber (s.a.v.) de tabii ki nezaketen Kuran ölçüsü içerisinde ona cevap vermesi gerekecek. “Evin açıkta ama diyecek, Müslümanlar da risk altında biliyorsun, tabii onların da durumu var ama.” Yani Peygamber (s.a.v.)’e geçici de olsa bir konu çıkarttıracak, inşaAllah. Anlaşıldı mı? Ve izdifam böyle biraz şüphe meydana getirttirecek. Yani Peygamber (s.a.v.)’in fark edemediği bir şeyi fark etmiş oluyor, haşa.
Şeytanın üslubu nasıl? Aynısı. Kuran’a baktığımızda şeytan da bir şeye “ben daha önce fark ettim” diyor. Ama çok aptalca ama fark ettiği iddiasında. O da diyor ki; “ben bir şey fark ettim” diyor. Yani şunu demek istiyor; “Ya Resulullah (s.a.v.) Bir şey fark edemediniz, ben sizden daha akıllıyım” demeye getiriyor, haşa. Çift etki var; hem bahane, hem Peygamber (s.a.v.)’i yıpratma amacı var orada. O, şeytanın ilkasıyla yapıyor onu. Cenab-ı Allah da cevap veriyor, vahiyle cevap veriyor. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.) çok nezaketli, saygılı, nezih bir insan. Öyle şeylerde utanıyor, kızarıyor, mahçup edenler oluyor onlara şey yapmıyor. Şimdi normalde öyle diyen adam, Peygamber (s.a.v.)’e öyle dediğinde, mesela “ben savaşmayı bilmiyorum, evim açıkta” diyen adama, ben orada olsam uygun cevabı veririm, ikna ederim onu, inşaAllah. Anlatırsın çok detaylı. Bayağı iyi kavradığını da söyler, geri gelir. İnşaAllah. Ama Peygamberimiz (s.a.v.) nezih insan, inşaAllah. Onun için Allah hep vahiyle yardım ediyor. Hemen Cibril (a.s.) geliyor, cevabını veriyor. Cibril (a.s.) geliyor, cevabını veriyor.
Şimdi Mehdi (a.s.) devrinin münafıkları da pek azimli bir mücadele içinde, yani azgındırlar. Asrın teknolojisini, bilimsel imkanlarını kullanacaklardır. Bağlantı için mesela ne bileyim; interneti kullanır, telefon kullanıyor. Daha kapsamlı ve imkanları daha geniştir Ahir zaman münafıklarının. O devirde kulaktan kulağa konuşarak şey yapıyorlar. Ama Mehdi (a.s.) devrinde de olayın şiddetinde bir artma var, yani çapında artma var, inşaAllah. Hatta hadiste diyor ki Peygamber Efendimiz (s.a.v.), o kadar çok ki; “buğdaya dadanmış kurt gibidirler” diyor, Mehdi (a.s.) devrinin münafıkları. Yani mesela bak, “buğdayların içini tek tek temizler ama yine kurtlanır buğday; yine temizler Mehdi (a.s.), yine kurtalanır. Ama en sonunda tertemiz buğdaylar kalır. İşte onlar Mehdi talebeleridir” diyor, inşaAllah. Ben devrimizin münafıklarının nasıl olacağını düşünüyorum, yani muhtemelen küfrü çok iyi kullanacaklar Mehdi (a.s.)’ye karşı. Sahte ihbarlarda bulunacaklar, mahkemeleri kullanacaklardır, polisi kullanacaklardır Mehdi (a.s.)’ye karşı. Küfürü ve sapkın görüşlü dini grupları kullanacaklardır. Sapkın mezhepleri, sapkın inançları kullanacaklardır. Masum Müslümanları, mazlum Müslümanları kandıracak bir propaganda yapacaklardır Müslümanların içerisinde; onların yanlış yolda olduğunu, hatalı yolda olduğunu, dolayısıyla inançlarında bir bozukluk olduğu yönünde bir propaganda yapacaklardır. Ama buna karşı Mehdiyetin mutlak zaferle sonuçlanacağını Peygamber Efendimiz (s.a.v.) belirtiyor.
Ama Peygamber Efendimiz (s.a.v.) zamanının münafıkları pek azılı ve acayip çirkefler ve gerizekalı gibidir aslında biraz da, psikopat karakterli. Peygamber (s.a.v.) sohbet ediyor; birisi çıkıyor sohbetten, adam onu siper ederek çıkıyor. Şimdi bu tam klasik gerizekalılık alameti, ahmak yani klasik ahmak. Yani şimdi doğuştan gerizekalı olmak o bir suç değildir, ama bu şeytani yönde gerizekalı. O, masumdur o. Allah öyle yaratmıştır. Ama bu, şeytanın etkisinde olduğu için aklı gitmiş. Dolayısıyla onu yapınca diğer münafıklar da, “ne zeki hareket etti ya” diyorlar, “muazzam yani.” Münafık münafığın da ahmaklığının farkına varmaz. Yani ahmakça bir koordinasyon vardır aralarında, bağlantı vardır. Çok başlıdır münafıklar, yani çok parçalara ayrılır, Kuran buna dikkat çekmiş. Yani tek bir topluluk halinde olmuyorlar, ama ayrılmazlar. Mesela küçük küçük böyle; kimisi mesela böyle bir kurt topluluğu, kurtçuk topluluğu gibi, kimi böyle kene topluluğu gibi, kimi başka türlü böyle pislik böceği topluluğu gibi, küçük küçük topluluklar halinde yaşıyorlar. Ama kendi içlerinde de mücadele halindeler, bir savaş halinde olur münafıklar. Fakat amansız özellikleri çok enaniyetlidirler. Yani kendilerini çok beğenirler. Hepsinde takva iddiası vardır, çok mükemmel takva olduklarını iddia ederler.
Bak bak bak, ne büyük hata; yine internetçi ağzı, ‘slm’. Şimdi ben de ona nasıl cevap vereyim? ‘Slm’ olur mu? ‘Selam’, kereta. Sabaha kadar chatleşiyorsunuz tak tak tak, dört saat beş saat. Ondan yorulmuyorsunuz da, bir selam demekde mi yoruluyorsun? Dini ibarelerde; Allah razı olsun, selam, ondan sonra maşaAllah, herhangi bir dini ibarede kısaltma sakın olmasın. Yani onda kısaltmanın hiçbir mantığı yok. Yeni yeni usül çıkartmaya gerek yok.
“İyi geceler. Hz. Mehdi (a.s.) ve Peygamberimiz (s.a.v.)’in hayatı, kaderi aynı gibi. Tekerrür ediyor gibi” diyor. “Peki, Hocam Mehdi (a.s.) de hicret edecek mi? Şu an hicret etti mi? Teşekkürler.” Peygamber Efendimiz (s.a.v.) öyle bir hale geldi ki yani orada yaşaması imkansızdı. Yani ölüm mutlak gibi görünüyordu. Tebliğ yapması kilitlenmişti. Zaten suikast yapıldı açıkça biliyorsunuz, kendini ancak kurtardı Peygamber Efendimiz (s.a.v.). Böyle bir ortamda hicret etmesi gerekti, Medine’ye gitti. Müslümanların bir kısmı da Etiyopya’ya gittiler, inşaAllah. Fakat şimdi eğer herhangi bir bahane ile Mehdi (a.s.) İstanbul’dan çekilecek olsa, zaten o Mehdi (a.s.) değildir. O Mehdi (a.s.) değildir. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v.) göğüs göğüse savaştı ve buna rağmen hicret etmedi. Ama orada gücü çok çok azdı, ilk planda. Yani ilk şeyde mecburen hicret etti, o dönemde. Ama belirli bir güce sahip olan, imkanı olan bir insanın hicreti geçerli olmaz. Yani hapsedileceğim diye Müslüman hicret edemez, dövülüp sövüleceğim diye hicret edemez. Ölüm tehdidi var diye de hicret edemez, zaten savaşta ne yapılıyor? Zaten ölüm tehdidinin ta içine girmiyor musun zaten? Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i her tarafından sarmışlardı. Güçsüz olduğunda hicret edebilir Müslüman. Hiç gücü yoktur, hiç savunacak; eli, kolu tamamen bağlanmıştır, o zaman olabilir. O da geçici, hemen o gücü sağlar ve hemen geri döner. Mesela Peygamber Efendimiz (s.a.v.) o gücü sağladı, hemen döndü, beklemedi.
Dolayısıyla beni döverler, söverler, hakaret ederler diye inşaAllah hicret olmaz. O canı tatlılık olur. Muhallebi, şeker yöntemidir o. “Ben savaşta ya canımı kaybedersem?” diyecek. “Ben hicret ediyorum arkadaşlar, bana müsaade.” Buna kaçak denir, kaçak. Kaçak ile hicret arasında çok büyük fark vardır. Kaçak haramdır.
Mesela Üstad Bediüzzaman, ölüm tehdidi, kaç defa suikast gördü, kaç defa şehit edilmeye çalışıldı. Hapis 30 yıl yattı; giriyor çıkıyor, giriyor çıkıyor. “Amerika’ya git” dediler, “başka ülke, Avrupa’ya git” dediler ve “sana hakaret etmezler, saygı da duyarlar, çok iyi olur, onurlu olursun” dediler. “Asla” dedi, “asla.” “Mekke’ye git, Medine’ye git” dediler. “Mekke’de, Medine’de olsam da mutlaka İstanbul’a gelinmesi gerekiyor” dedi. “Yer burası, mücadele yeri burası” dedi. “Ben buradan asla ayrılmam” dedi. Anlaşıldı mı?
Dolayısıyla eli kolu serbestse bir insanın ve gücü varsa, sırf ölüm tehdidi var diye gidemez. Ama toptan Müslümanların helak edilmesi kesinleşiyorsa o zaman gider Müslümanlar. Yani yüzde yüz görünüyorsa ve belli ki Müslümanları bitirecekler. On tane yirmi tane Müslüman var bitirecekler, o zaman geçici olarak bir yer değiştirme olabilir. Buna hicret denir. Ama bunun dışında “Müslümanlar, yaşlı anneler, yaşlı babalar, “Allah yolunda bizi koruyun,” “Ya Rabbi, Bize koruyucu gönder” diyen insanlar uğrunda” diyor, değil mi Cenab-ı Allah “Niçin savaşmıyorsunuz, mücadele etmiyorsunuz” diyor Cenab-ı Allah. Adam diyecek ki; “ya benim canım tatlı da onun için giriyorum.” Orada kalanların canı tatlı değil mi? Sen kaçtın kurtuldun diyelim ki o kurtulma değil, batmadır o. Oradakiler ne olacak? Geri kalanlar ne olacak? Bu olmaz. İnşaAllah. “Hapis,” hapis ol ya da şehit, daha ne istiyorsun eğer şehit olacaksan ne güzel. “Döverlerse,” dövsünler ne güzel, daha iyi sevabın artar. Hakaret ederlerse şanın yükselir. İftira atarlarsa şanın yükselir. Daha ne istiyorsun? İnşaAllah. Sen buraya cehd etmeye gelmedin mi? Cehd etmeye, Allah’ın dinini yaymaya gelmedin mi?
Mesela Mehdi (a.s.)’ye münafıklar dört koldan saldıracaktır. Mahkemeleri kullanacaktır, polisi kullanacaktır. Ama şimdi şöyle, herhangi bir eşyayı da kullanabilir, iyi insanları da kullanır, dürüst insanları da kullanabilir. Kullanma ayrıdır, mesela polisin kullanması nasıl olur? Sahte ihbarda bulunursun polis vazifesini yapar, polisin orada bir suçu olmaz, mazlumdur polis. Sen sahte ihbarda bulunursan ne yapsın polis? Gidecek tabii ki. O anlamda kullanılır polis. Mahkemeye de karşısına sen, adam sahte delillerle koyarsan mahkemenin önüne, mahkeme seni herhalükarda yargılamak durumundadır. İftiracıları da getirirsin, yargılar seni. Hatta mahkemeye adam sahte deliller sunarsa, eğer bunun aksi ispat edilemezse, mahkemeye gerçek delilmiş gibi gösterilirse, mahkeme onu gerçek delil olarak da kabul edebilir. Mahkeme ondan bir sorumlu olmaz. Anlaşıldı mı? Ama münafıklar sorumlu olur. Yapan sorumlu olur, inşaAllah.
OKTAR BABUNA: Bu söylediğinizin en güzel örneğini de siz kendi hayatınızla verdiniz Hocam, inşaAllah. Siz bir başınıza, tek başınıza, ölüm tehlikesiyle başlıyorsunuz mücadelenize, hiç aralıksız devam ediyor. Hapis var, iftira var; hapis var, iftira var; mahkeme var.
ADNAN OKTAR: Kardeşim tabii yani ben 86’lardan itibaren sürekli Emniyet’e giderdim. Gözaltına alınırdım. İki gün, üç gün Emniyet’te kalırdım, bırakırlardı. Yine gidiyoruz, yine gözaltı. Oradan DGM’ye götürüyorlar, gözaltındayken gidiyorduk, mahkemeye gidiyorduk, bırakırlar. Mesela akıl hastanesine, Cumhuriyet tarihinde ilk defa, Cumhuriyet tarihinde ilk defa hakkında hüküm verilmemiş bir insan, adli suçlu olarak on ay akıl hastanesinde tutuldu. Cumhuriyet tarihinde yok böyle bir olay, tek vakadır. Bak, adli hüküm olmadan kanunlarımıza göre mümkün değil yani, akıl hastanesinde bir adamı tutamazsın. Mesela cinayet işliyor adam, bir yıl durur orada mecburen, kanunen. Ben cinayet de işlemedim, aslında hüküm de yok üzerimde. Yani hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok yani sadece yargılanıyorum, o kadar. Direk mahkumlara yapılan uygulama yapıldı ve adli suçlu olarak on ay akıl hastanesinde tutuldum. Ben ne diyeceğim? “Ya” diyeceğim, “ben burada olacak gibi değil, akıl hastanesinde tutuyorlar, ben kaçayım gideyim.” Zaten bizim aradığımız bu, değil mi? Hz. Musa (a.s.) ne diyor? Diyor ki; “balık kaçtı” diyor, “hah, bizim aradığımız da buydu” diyor Hz. Musa (a.s.). “İzlerinin üzerine geri döndüler” diyor. Bizim aradığımız bu zaten, inşaAllah. Zaten biz nimet arıyorduk, nimet geldi elhamdülillah Allah’tan. Hapis bizim için bir nimetti, değil mi? O bir süstü, ihtiyacımız vardı, Allah o süsü de yarattı. Hayatımızda bir güzellik. Yani insan nasıl, vücut azalarının bütününden güzel olur insan. Güzelliğimiz olmazdı. İki tane kolumuz olmayacaktı, bir sağ kolum var, bir sol kolum var şu an, inşaAllah. O bir süs inşaAllah.
“Benim kolumu koparacaklar, ben hicret edeceğim.” Olmaz. “Koparsınlar, tepe tepe kullansınlar” derim, öyle bir şey olmaz yani inşaAllah. Müslüman risk var diye kaçmaz. Savaşta riskin en şiddetlisi vardır. Müslüman kaçıyor mu savaştan? Peygamber Efendimiz (s.a.v)’i dört taraftan çevirmedi mi düşman? Üzerinde zırh vardı. Kaçtı mı Peygamber (s.a.v.) haşa? Bilakis, bilakis her savaşa bizzat katıldı. Bu da ilim savaşı, kültür ve bilgi savaşı. Biz İstanbul’u bırakmayız, İstanbul da bizi bırakmaz Allah’ın izniyle, inşaAllah. Değil mi? İnşaAllah.
Ama çok zaruri olarak İstanbul’u, Türkiye’yi terk eden büyüklerimiz, ağabeylerimiz olmuştur, onların mutlaka bir ledüni hikmeti vardır, bir sebebi vardır, bir amacı vardır. Onların ki bir hicrettir. Bizim bilmediğimiz bir sırrı, bir hikmeti olur, tahmin etmediğimiz sırları olabilir. Belki bir ilhamla gidiyorlar. Hakikaten de öyle burada İstanbul’da hemen hemen hiçbir Hocaefendi kalmadı o dönemde. Profesör Esat Coşan Hocamız vardı mesela rahmetli, o gitti. İstanbul’u riskli gördüğü için, ortamı riskli gördüğü için, Türkiye’yi riskli gördü, gitti. Fethullah Hocamız riskli gördüğü için gitti. Efendim, çok fazla Hocalar var, şimdi ben tek tek isim vermeyeyim. Çok fazla insan gitti, inşaAllah. Hep yurtdışındalar, inşaAllah. Yurtdışında Allah onları öyle istihdam ediyor. Fakat Mehdi (a.s.) İstanbul’dadır. Bütün alimler gitse, kimse kalmasa da sadece Mehdi (a.s.) kalsa, bütün dünyaya yeter, söyleyeyim. EvvelAllah, inşaAllah. Biz de Mehdi (a.s.)’nin talebeleri olarak, onun öncüsü olarak; ben de sizler de biz de buradayız, biz de bir yere gitmeyiz. İnşaAllah. Mehdi (a.s.)’nin dizinin dibinde olacağız, Allah’ın izniyle.
OKTAR BABUNA: Demiştiniz Hocam, hastane döneminde çıkardığınız kitap için size teklifte bulunuyorlar o kitabın basılmaması için, Masonluk kitabının. Siz demiştiniz ki, “buradan çıkamazsın” diye söylediklerini söylemiştiniz Hocam, inşaAllah. O zaman demiştiniz “ne kadar etkili olduğunu anladım, hatta daha fazla o zaman basılması yönünde faaliyetim oldu.”
ADNAN OKTAR: MaşaAllah.
Bana bir konu söyle o konuda bir şeyler anlatayım.
SUNUCU: Darwinizm’den bahsettik, münafıklarlardan bahsettik, inşaAllah. Mehdiyetten de bahsettik Hocam, bir şey kalmadı gibi görünüyor. Siz daha iyi bilirsiniz diyeceğim ben yine de.
ADNAN OKTAR: Biliyorsun İslam’ın, Kuran’ın ucu bucağı yok.
SUNUCU 1: Tabii ki, tabii ki.
ADNAN OKTAR: Şeytandan Allah’a sığınırım. “Halkı, ıslah eden kimseler iken,” yani o ülkede tebliğ yapılırken, orada İslami çalışmalar yapılırken, emri bil maruf nehyi anil münker yapılırken, iman hakikatleri anlatılırken “Rabbin o ülkeleri zulüm ile helak edecek değildi.” “Orada deprem olmaz” diyor Allah. Dün de konuşmuştuk bu konuyu. Şimdi kardeşimiz de o konuyu sormuş zaten. “Hocam siz deprem olmayacak demiştiniz. Hakikaten de deprem olmuyor” diyor. Onu okurken bunun çıkması da çok acayip.
“Değerli Hocam Allah’ın selamı, bereketi üzerinize olsun. Hocam Allah-u alem olacağını söylediğiniz her şey olduğuna ve olmayacağını söylediğiniz hiçbir şeyin olmadığına da sürekli şahit oluyoruz, inşaAllah. Bütün deprem bilimcilerin aksine İstanbul’da beklenen büyük İstanbul depreminin kesinlikle olmayacağını söylemiştiniz. Hepsi de doğru çıkıyor” diyor.
Oku biraz oradan.
SUNUCU 1: “Hocam Allah-u alem olacağını söylediğiniz her şeyin olduğuna ve olmayacağını söylediğiniz hiçbir şeyin de olmadığına sürekli şahit oluyoruz, inşaAllah. Bütün deprem bilimcilerin aksine İstanbul’da beklenen büyük İstanbul depreminin kesinlikle olmayacağını, ekonomistlerin aksine global ekonomik krizin yedi sene süreceğini,”
ADNAN OKTAR: Tamam yeterli.
SUNUCU1: Bayağı bir saymış sıralamış, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Şimdi gelen bir yazıydı da ben okudum, buraya katladım koydum. Bak açınca da tam ilgili ayet çıktı. Hud Suresi, 117. Ben ne zaman bir konu olsa, ilgili mutlaka Kuran ayeti çıkıyor. Ne diyorsun buna? Dün de ben arkadaşlarımla konuşuyordum akşam, “Hocam bu çok çok harika, bu yüzlerce kere oldu” dediler, “yani bir kere, iki kere değil. Bu o kadar şey olmuyor, siz onu pek o kadar gündem yapmadınız ama bu çok hayati bir konu, bunu söyler misiniz?” dediler dün, dün akşam. Şimdi hatırlamışlardır kardeşlerim, sahurda konuşuyorduk. Hakikaten ne zaman açsam Kuran’ı, mutlaka ilgili kısım çıkıyor maşaAllah.
OKTAR BABUNA: Çok şahidiz biz de Hocam inşaAllah, maşaAllah.
ADNAN OKTAR: “Cümleten selamun aleyküm. Geceniz mübarek, sohbetiniz hayırlı olsun. Bir sorum olacaktı, Hz. Mehdi (a.s.) evde sedirinden yönetecekse neden zuhur etmesi gerekiyor?” Zuhur edince sürekli sokakta durmayacağına göre evine gider bir şey olmaz. Zuhur edince neden sokakta durması gerekiyor? Yani tamam bir süre belki ayakta durabilir ama sedirinde de oturur. Evinde oturacak, yönetim yeri olarak “evinde” diyor. Yani bu onun sade bir yönetim anlayışına sahip olduğunu gösteriyor. Demek ki işin özünden taraf olacak, detaya girmeyecek, inşaAllah.
Hud Suresi’nde, bakın ayeti yeniden okuyorum. Şeytandan Allah’a sığınırım. “Halkı, ıslah eden kimseler iken,” halk, genel olarak topluma tebliğ yapan; hakkı, batılı insanlara tarif eden; “hak şudur, batıl budur, dikkat edin. Batıldan kaçının” diyen, “kimseler iken, Rabbin o ülkeleri zulüm ile helak edecek değildi.” “Orada deprem olmayacak” diyor. Ebcedi 2020 tarihini veriyor. Bir tane bak ebcedi var, 2020. İslam ahlakının dünyaya hakimiyet tarihini veriyor, 2020. Demek ki 2020’lere kadar hiçbir şey yok. 2020’lerden sonra da yok, epey bir süre olmayacak, inşaAllah. Allah’ın izniyle.
109. ayette de Hud Suresi, şeytandan Allah’a sığınırım “Artık onların tapmakta oldukları şeyler konusunda, sakın kuşkuda olma. Daha önceleri, ataları nasıl tapıyor idiyseler, onlar da ancak böyle tapıyorlar. Şüphesiz Biz, paylarını eksiltmeksizin onlara ödeyecek olanlarız.” Bakın, “Artık onların tapmakta oldukları şeyler konusunda, sakın kuşkuda olma.” Mesela Evrim Teorisi konusunda “sakın kuşkuda olma” diyor Cenab-ı Allah, Müslümanlara o yönde de bir bilgi var. “Daha önceleri, ataları nasıl tapıyor ise,” yani Mısır döneminde nasıl Darwinistler, Darwinistler derken evrimciler vardı. O devirde nasıl inanıyorlardı? Nil’in çamurlarından tesadüfen insanların, bitkilerin olduğuna inanıyorlardı. Yine ataları Sümerler neye inanıyorlardı? İnsanların, bitkilerin, hayvanların, hepsinin tesadüfler sonucu olduğuna inanıyorlardı, evrimle olduğuna inanıyorlardı. Bak ne diyor ayet, Cenab-ı Allah? “Daha önceleri, ataları nasıl tapıyor idiyseler, onlar da ancak böyle tapıyorlar.” Aynı kafadalar diyor Allah. “Şüphesiz Biz, paylarını eksiltmeksizin onlara ödeyecek olanlarız.” Yani “tam karşılığını onlara vereceğiz” diyor Cenab-ı Allah. Çünkü Ahirete gittiğinde Cenab-ı Allah soracak; “proteinin yapısını biliyorsun” diyecek değil mi Cenab-ı Allah? Veyahut sorgu Melekleri. “Evet, biliyorum” diyecek. “Tesadüfen olabilir mi?” diyecek. “Olamaz” diyecek. “Koful?” “O da olamaz.” “Mitokondri?” “O da olamaz.” “Peki bu görme, beyinde bir görme oluyor, değil mi?” diyecek, sorgu Meleği inşaAllah, “bu nasıl oluyor?” diyecek. Görüntü elektirik olarak geldi, göze geldi. “Onu kim gördü?” diyecek. “Ruh gördü” diyecek. “O tesadüfen olur mu?” “Olmaz.” “Kim duydu?” diyecek, “kulaktan gelen elektrik akımını beyne geldiğinde duyma merkezinde duyan kimdi?” diyecek. Çünkü kulaksız birinin duyması gerekiyor oraya gelen elektrik akımını. “Ruh” diyecek. “Tesadüfen olabilir mi?” “O da olmaz.” Bakın hepsine, binlerce sene sürse de hepsine tek tek cevap verecek. Bu da tesadüfen olmaz, bu da tesadüfen olmaz, bu da tesadüfen olmaz. Sonra da diyecek ki; “gerçekten” diyecek, hak ettiğini söyleyecek. Yani hakikaten zalim olduğunu söyleyecek. Yani kendine, Allah itiraf ettiriyor. Gerçekten hak ettiğini söylüyor, inşaAllah.
Şeytandan Allah’a sığınırım. Araf Suresi. “Yarattıklarımızdan,” Allah yaratıyor insanlığı, bütün beşeri, “yarattıklarımızdan, hakka yöneltip-ileten” Allah’a, doğruya, güzele, iyiye, “hakka yöneltip-ileten,” hem yöneltiyor, sonra da iletiyor, bağlantıyı kuruyor, “ileten ve onunla adaleti kılan” ki Mehdi (a.s.) biliyorsun bütün dünyada adaleti kılacaktır, “bir ümmet vardır.” Ebcedi 1987 tarihini veriyor. Tek tarih çıkıyor, 1987. Yani bunları da açıklayacaklar, hepsi bunları açıklayacak, inşaAllah.
“Ayetlerimizi yalanlayanları ise, onları bilmeyecekleri bir yönden derece derece yaklaştıracağız.” “Belaya” diyor Allah, “derece derece yaklaştıracağız” diyor, “bilmeyecekleri bir yönden.” “Onlara bir süre tanıyorum. Hiç şüphesiz Benim düzenim sapasağlamdır” diyor. Cezalandırmam, yani “ani yakalayacağım” diyor Allah onları. “”Hem Cehennemde, hem dünyada karşılıklarını alacaklar” diyor.
Hud Suresi, 102. ayet. “Onlar, zulüm işlemektelerken,” yani tebliğ yok, İslam’ı yaymak yok, Kuran’ı anlatmak yok, şirk içinde, ahlaksızlık içinde yaşıyorlar, “ülkeleri yakaladığı zaman,” belalarını verdiği zaman, ülkelere bela verdiği zaman, “Rabbinin yakalaması işte böyledir.” Savaşla, kıtlıkla, doğal afetlerle vurduğu zaman, “Rabbinin yakalaması işte böyledir” diyor Allah. “Gerçekten O'nun yakalaması pek acı, pek şiddetlidir.”
“Biz onu sayılı bir sürenin dışında ertelemeyiz. (Kıyametin) Geleceği günde, O'nun izni olmaksızın, hiç kimse söz söyleyemez. Artık onlardan kimi 'bedbaht ve mutsuz', (kimi de) mutlu ve bahtiyardır.” 104 ve 105. 4-5, 45. Ne diyor Bediüzzaman? 1545 diyor, değil mi? İnşaAllah.
“O, Kıyamet günü kavminin önderliğine geçer,” deccal, deccaller, “böylece onları ateşe götürmüş olur. Sonunda vardıkları yer, ne kötü bir yerdir” diyor Allah.
SUNUCU 1: Yayınımıza kısa bir ara veriyoruz, aramızdan sonra tekrar burada olacağız, inşaAllah.
Makaleler
Devamı ...Yeni Bilgiler 2
Devamı ...Güncel Yorumlar
Devamı ...
Makaleler
Devamı ...Gözardı Edilen Kuran Hükümleri
Devamı ...
Adnan Oktar Diyor Ki...
Devamı ...