SUNUCU:Sayın izleyicilerimiz, dinleyicilerimiz. Bu akşam HarunYahya.Tv, Mavi Karadeniz Radyo ve Kocaeli TV, Adana Ceyhan CRT TV ve Radyo, Mardin Kanal 47’den canlı olarak yayınlanan Adnan Oktar ile Gece Sohbetleri programında yine sizlerle birlikteyiz. Birbirinden önemli konuların yer alacağı programımıza bilmediğiniz, merak ettiğiniz konulardaki sorularınızla, siz de e-maillerinizle katılabilirsiniz. Buyurun Hocam, nasıl başlamak istersiniz?
ADNAN OKTAR: Oktar Hocam, sen özetle haberlerin neler olduğunu say bana.
OKTAR BABUNA: Avrupa’daki ekonomik krizle ilgili haberler vardı Hocam, inşaAllah. Yargıyla ilgili gelişmeler. Castro’nun açıklamaları var komünizmin yetersizliğiyle ilgili; modellerin artık uygun olmadığı, Küba’daki komünist modelin, Komünizmin çöküşünü müjdeleyen.
ADNAN OKTAR: Kardeşim, asıl konumuz bizim, komünizmin ahlaksızlığı, dinsizliği, insanlara yaptığı zulüm. Biz, ekonomik yönden sosyal adalet istemesi komünizmin, o bizi rahatsız etmez. Bizim onunla bir alıp veremediğimiz yok. Yani gerekirse devletçi bir sistem de bazı yerlerde uygulanabilir. Yani zaruri olursa yapar, inşaAllah. Ama tabii asıl olan liberal ekonomidir. Yani o, insanların yaratıcı gücünü geliştiren, Allah’ın dilemesiyle, ufkunu açan, genişleten odur. Biz “komünizm” deyince o zannediyor ki sadece o yönü bizi ilgilendiriyor. Bizim sorunumuz o değil, ekonomik değil. Tabii ki, komünizmde ekonomi çöker. İnsanın beynini çökertirsen sen, ekonomi de çöker. Beyni gidince insan ne yapsın? Çin’de insanların beynini aldılar, ruhunu aldılar. Adam gitti, öldürdüler adamı manen. Çin’de bir tane sanatçı yok, bilim adamı da yok, çıkmaz da. Rusya’da da hiçbir şekilde çıkmadı. Komünizm süresince mahvoldu sanat. Rus sanatı tamamen yattı, bitti. Bir de daha önceki Rus sanatını da tamamen kazıdılar, yok ettiler. Böyle devasa adam heykelleri, ruhsuz adamlar böyle, yumruğunu sıkmış adamlar, işte bileğini sıvamış kavgaya giden adamlar, bağıran adamlar. Böyle sanat olur mu? İnsanların içi karardı, ruhu karardı, iş bitti.
OKTAR BABUNA: Evet, inşaAllah.
Şehit ve gazi aileleriyle ilgili yaptığınız açıklamaların neticeleri hemen görülmeye başladı Hocam, maşaAllah. Mesela, “Şehit Yakınları ve Gazilere Üç Müjde” diye bir haber var. “Çankaya Köşkü’nde geçtiğimiz aylarda yapılan toplantıların ardından, şehit yakınları ve gazilerin durumlarına ilişkin bir takım adımlar atılmaya başlandı. Bir; ikinci yakınlara kamuda iş imkanı. İki; şehit ve gazi çocuklarına vakıf bursu. Üç; seyahatte kartlar da geçerli sayılacak”. Bu konuya ilk el atan, daha doğrusu Hocam, sahip çıkan maşaAllah, genel anlamda, sizdiniz Hocam, maşaAllah. Örneğin; Çay TV 11 Mart 2009’da diyorsunuz ki; “gazi; ‘selamün aleyküm’ diyecek. Pastaneye girecek, gidip oturacak. Millet eğip, alnından öpecek onu. Ondan para alınmaz. Mesela, taksiye bindi; para yok. Mesela, mağazaya girdi; para yok. Gaziden para alınmaz. O madalyayı takacak, biz göreceğiz onun madalyasını. Mesela, kolu kopmuş; o kopmuş kolundan öpecek insanlar. O bir arslan o. Niye evinde oturtalım biz gaziyi? Lütuf olarak değil de; o hak ettiği için, aslan olduğu için bu, inşaAllah. veyahut uçağa bindi; niçin para alınsın? Bedava, her yerde bedava olacak. Yahut gitti bir gömlek aldı, ayıptır yani mağazada oturup ondan, gaziden para alınır mı? O bereket getirir, güzellik getirir. ‘Bitti’ diyeceksiniz, ‘gel bir sarılayım’ diyeceksin, Allah selamet versin. Hele şehit ailelerine her yerde böyle muhabbet, coşku, her yerde o sevgiyi, o asaletlerini onlara hissettirmek lazım, kat kat fazlasıyla. Mesela, bir yerde site yapıyor adam, tatil sitesi yapıyor. On tanesini şehit ailelerine ayırır yahut 20 tanesini, Allah rızası için. Bu bereket bolluk getirir, güzellik getirir. Allah kat kat fazlasını verir. Ve öyle bir sitede 10 tane şehit ailesinin oturması, oraya büyük bir bereket ve güzellik getirir. Bu çok büyük bir nimettir. Yani, çok şerefli bir görünümleri olur şehit ailelerinin. Onların bir heybeti oluyor, güzel bir sükseleri var; yani manevi sükseleri var, insan hayranlıkla bakıyor. Gazilere de şehitlere de olağanüstü ilgi ve ihtimam gerekiyor” dedikten sonra siz Hocam, bu yönde adımlar atılmaya başlandı.
ADNAN OKTAR: Hem de ne adımlar, kelimesi kelimesine aynısı uygulanıyor.
OKTAR BABUNA: MaşaAllah Hocam, evet. Evler verilmeye başlandı onlara, mağazalar o şekilde muamele etmeye başladılar.
ADNAN OKTAR: Bak, “seyahat onlara ücretsiz olsun” dedim, onu da sağladılar.
OKTAR BABUNA: “Yemek” dediniz Hocam; hem Cumhurbaşkanımız, hem de Genelkurmay iftar düzenledi. Şehit ailelerine iftar verdi.
ADNAN OKTAR: Evet, “yemeklerde beraber olalım onlarla, birlikte yemek yiyelim” dedim.
OKTAR BABUNA: Evet, “bir kartla alışveriş yapsın” dediniz; kart çıkardılar Hocam böyle alışveriş yapabilmeleri için.
ADNAN OKTAR: Evet, “onları mahcup etmeyin yani hiç fark edilmesin, direk kartla alışveriş yapsınlar” dedim; aynısıyla, kelimesi kelimesine aynısıyla onu da yaptılar.
OKTAR BABUNA: MaşaAllah, Allah razı olsun.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, ne dersek oluyor elhamdülillah. Biz dua mahiyetinde söylüyoruz, Allah meydana getiriyor.
OKTAR BABUNA: Ve dünya çapında olaylar da var. Sadece bu şekilde değil, maşaAllah Hocam.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Başka neler var Oktar Hocam?
OKTAR BABUNA: Estağfurullah Hocam. “Bu Kemer Avrupa’yı Bitirir” diye açıklama yapmış, Nobel ödüllü bir iktisatçı Hocam. “Belini bir türlü doğrultamayan Avrupa’ya yine kötü haber geldi” diyor. Bu Nobel ödüllü ekonomist de demiş ki; “bu kriz dalgası bitirir. Kemer sıkma politikaları Avrupa’yı bitirir” diyor.
ADNAN OKTAR: Ben ne dedim? 2014’e kadar devam edecek” dedim. “Ondan sonra imanları geliştiği için, 2014’ten sonra ekonomik kriz çözülmeye başlayacak” dedim. Çünkü Mehdi (a.s.)’nin zuhurundan dolayı oluyor bu olay. Hz. İsa Mesih (a.s.)’in inişinden dolayı. Bak, ekonomistler, şunlar bunlar, hepsi ayakta; hiçbir şey yapamıyorlar. “Biz bu işi altı ayda bitiririz. En fazla bir yıl sürer” diyorlardı, “en fazla bir yıl.” Israrla söyledim, dedim; “2014’e kadar sürecek, boş yere böyle söylüyorsunuz” dedim. Sonra IMF çıktı, resmi açıklama yaptı; “2014 yılına kadar sürecek” dedi. Bak; 2015 de demiyor, 2013 de demiyor. Tam 2014. Kelimesi kelimesine söylediğimi söyledi en sonunda. Sonra diğer kuruluşlar, resmi kuruluşlar, hepsi açıkladılar; “2014’e kadar sürecek” diye.
OKTAR BABUNA: Şu anda ittifakla kabul ediliyor.
ADNAN OKTAR: Kardeşim, gidin sorun. Yani; “hangi ekonomi biliminin, hangi deliline dayandırıyorsunuz bunu?” Hiçbir delil yok. Tek açıklama benim açıklamam, o kadar. Kaynak benim, başka bir şey yok. Ben de Tevrat’tan, Hadislerden aldım, Peygamber (s.a.v.)’in hadislerinden, inşaAllah.
OKTAR BABUNA: Evet Hocam. Castro; “Ahmedinejad, Yahudi düşmanı” diye bir açıklama yapmış Hocam. “Küba lideri Fidel Castro, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad için ‘Yahudi düşmanı’ dedi.”
ADNAN OKTAR: Fidel Castro, Yahudi kökenlidir, biliyorsunuz, köken olarak.Musevi bir aileden gelir, inşaAllah. Yani Küba asıllı değildir. Ahmedinejad Yahudi düşmanı olursa, bu haram olur. Bir Müslüman, Yahudi düşmanı olmaz. “Yahudi” dediğin peygamber soyudur, Hz. Musa (a.s.)’nın soyu, Hz. İbrahim (a.s.)’in soyu. Bir soya, ırka düşmanlık faşistliktir. Müslüman böyle bir şey yapmaz. Ama ateist Yahudi vardır; zulüm yapar, kan döker, acı çektirir; ona karşı önlem alırız. Yoksa herhangi bir ırka karşı, ırkından dolayı düşmanlık faşistliktir, psikopatlıktır, başka bir şey değildir. Dolayısıyla da Ahmedinejad böyle vahim bir hataya düşmez. Yanlış söylüyor. Savaş çıkarmak için, kışkırtıcı bir politika izliyorlar. O politikanın etkisinde kalmış olabilir Castro da. Niye Yahudi düşmanı olsun? Daha dün gösterdi resmini; Yahudilerle beraber yemek yiyor, sohbet ediyor Ahmedinejad. Sarmaş dolaşlar. Zulme karşı Ahmedinejad, kan dökülmesine karşı; konu bu. Ve ayrıca Mehdi (a.s.) zamanında zaten Musevilere çok güzel davranılacak, onlara sevgi gösterilecek, onların özgür olması sağlanacak, atalarının topraklarında istedikleri gibi yaşamaları sağlanacak. Dolayısıyla, Mehdi (a.s.); yani Kral Mesih, Musevilerin binlerce yıldan beri bekledikleri kurtarıcılarıdır. Binlerce yıldan beri her gün, Allah’a dua ederler Kral Mesih’in, Mehdi (a.s.)’nin gelmesi için. Bakın; sabah akşam sürekli dua ederler Museviler ve ağlayarak dua ediyorlar; “Yarabbi bize Mehdi (a.s.)’yi gönder, Kral Mesih’i gönder” diye. Üç bin yıldan beri dua ediyorlar, üç bin yıl. Hz. Musa üç kere dua etti, Allah’a yakardı Mehdi (a.s.) olmak için. Mehdi (a.s.), mübarek bir insandır. Dolayısıyla Mehdiyetin çağındayız. Mehdiyetin zıl ve gölgesi altındayız. Musevilerin kurtuluşu, Hıristiyanların kurtuluşu ve bütün İslam aleminin kurtuluşu zaten başladı şu an. Dolayısıyla ne savaş, ne kan; hiçbir olay olmayacak. “Olmayacak” dediğim şeyler olmuyor, “olacak” dediğim şeyler de oluyor; Allah’ın izniyle. Hiç aksini gördünüz mü?
OKTAR BABUNA: “Deprem olmayacak” dediniz, hepsi ondan sonra; “deprem olmayacak” diye açıklama yaptı.
ADNAN OKTAR: Bak, dediler ki; “an meselesi Türkiye’de deprem olması” dediler. O Kızıldereli’ye benzeyen bir genç var, yani yaşlı genç, o deprem dede, bilmem ne, hepsi ekip halinde söylüyorlardı; “deprem en fazla işte, bir on yıla kadar, en en en cömert davranan, “on yıl” diyordu. “Mutlaka deprem olacak önümüzdeki günlerde” diyorlardı. Ben, “deprem olmayacak” dedim. Hem de yani, yaklaşık yüz yıl kadar. Yaklaşık yüz yıl kadar. Yani, “seksen sene falan deprem olmayacak” dedim. Bak, hepsi kesti deprem muhabbetini, hiçbiri konuşmuyorlar. İstanbul için diyorum ben, yalnız. İstanbul’da deprem olmayacak. Gerekçesini de söyledim; Mehdi (a.s.)’nin gelişi zaten Kıyametin ertelenmesinin vesilesidir, Mehdi (a.s.)’nin olduğu bir yerde deprem olmaz. Hadis var, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) söylüyor. Mehdi (a.s.) de gelmiştir. İstanbul’da Mehdi (a.s.). Olmaz bak, Allah ispat etti, gösterdi. Geçti, on yıl geçti olmuyor ve olmaz da, inşaAllah. Ayette de var; “sen orada olduğun müddetçe Allah onlara bir şey yapıcı değildi” diyor Allah, “herhangi bir”. Evet.
OKTAR BABUNA: Çok önemli bir delil de göstermiştiniz Hocam, inşaAllah. “Marmara Depremi’nde, deprem” dediniz, “buradan geldi, adaların oradan geçti, Avcılar’dan çıktı. İstanbul’a hiç dokunmadı.”
ADNAN OKTAR: Bak bunun hiç üstünde durmadılar. Çok büyük bir mucize oldu. Görülmemiş, hayret verecek bir mucize oldu. Bunu geçiştirdiler. Adalara kadar geldi deprem. Devam etti, oradan yerin altına geçti. Yer altından, İstanbul’a vurmadı, ta Avcılar’a kadar gitti. Avcılar’da yerin üstüne çıktı. Orada vurdu Avcılar’ı. Ondan sonra devam etmeye başladı. Kimse bu konu üstüne gitmedi. “Bu nedir, bu harika?” diyemediler. Depremin başlangıç noktası da çok ilginçtir. Kimse bu konuyu da araştırmadı. Çok ilginçtir, başlangıç noktası. Gücü çok acayipti, şaşırtıcıdır. Depremle ilgili o kadar çok gizlenen bilgi var ki, o kadar çok gizlenen bilgi ve benim de bildiğim o kadar çok gizlenen bilgi var ki; hayretler içerisinde kalır insanlar. Ve binlerce şehit istedi Allah, binlerce şehidimiz oldu. Yıkılan evler de sadaka hükmündedir, inşaAllah. Yani, malı mülkü gidenler de sadaka hükmündedir, sadaka sevabı alırlar. Bir hikmetle olmuştur, hayırla olmuştur. Öyle olmasa, Allah savaş yapar, illa ki yaptırır onu. Yani öyle bir şey olur. Yani, yıkılması kastedilen evler illa ki yıkılır, şehid olması gereken insanlar illa ki şehid olur. Diyorlar ki mesela, “şöyle önlem alınabilirdi.” Yok olmaz o, illa ki olur o. Yani, kader o, ikinci bir yol olmaz, inşaAllah. Oktar Hocam, başka ne anlatayım?
OKTAR BABUNA: Estağfurullah Hocam, yine Castro’nun, biraz önce de bashettiniz siz, açıklaması, Küba lideri Fidel Castro; “ekonomik modelimiz işlemiyor” diye açıklama yapmış, Hocam.
ADNAN OKTAR: Ne zaman işledi ki? Yani, sanki daha önce işliyormuş da durmuş gibi şey yapıyor. Zaten başlangıcında o hurda bir kamyondu. Zaten gitmiyordu yani. Şimdi tamamen durdu, o onu anlatıyor.
OKTAR BABUNA: Bunu da fikren siz çökerttiniz maşaAllah, dünyada Hocam. Darwinizm’i çökertince, komünizmin de zemini kalkmış oldu, maşaAllah.
ADNAN OKTAR: Castro da bak, dikkat ederseniz, Musevilere ait klasik dış görünüm vardır. Yani, Ben-i İsrail görünümü vardır. Zeki bir insan ama gitti komünist oldu, Allah’ın hikmeti, hayret yani böyle; normalde yapmaması lazım. Sonradan biraz imanı arttı. Yani son zamanlarda Allah’a olan inancında bir gelişme var. Ama nasıl böyle bir fitnenin içine girdi, hayrettir yani.
OKTAR BABUNA: Bu, kitaplarınızda siz onu da örnek göstermiştiniz Hocam. Karl Marks, onu da Yahudi kökenli olmasına rağmen.
ADNAN OKTAR: O da Musevi kökenlidir, evet. Mesela ben, Karl Marks’ın kendisinin Allah’a inandığına inanıyorum. Yani oyun oynamıştır insanlara. Yani garip bir şey, çok şaşırtıcı… Mesela Troçki de, o da Musevi kökenlidir. Anneden-babadan Musevi’dir Troçki. Lenin yüksek dereceli masondur. Locasını da, hepsini biliyorum yani, derecesini, gelişmelerini, nerede kayıtlı olduğunu, hepsini biliyorum, inşaAllah.
OKTAR BABUNA:Marks, Darwin onları da açıklamıştınız.
ADNAN OKTAR: Marks da masondu, evet.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah. Cüce Galaksilerin Yutuluşu Gözlemlendi diye bir haber var Hocam. “Astronomlar, cüce galaksilerin büyük spiral galaksiler tarafından yutulmasını evrenin en uzak köşelerinde gözlemlemeyi başardı”. Fotoğraf da koymuşlar Hocam burada, bu şekilde. Daha önce yakın mesafede gözlemliyorlarmış ama ilk defa bu kadar uzakta, on yılı aşkın bir zaman yaptıkları gözlemlerle göstermişler Hocam.
“PKK'nın tehdit ettiği imam Musa Bitmez: 'Allah'a inanmışım bir kere, hiç kimseden korkmuyorum' ” demiş Hocam. PKK’nın imamları tehdidi son zamanlarda haber olmaya başlandı. İmamları öldürmeleri ve tehditleri.
ADNAN OKTAR: Şehit etmeleri.
OKTAR BABUNA: Şehit etmeleri evet, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Evet, böyle bir çakallık yapmaları komünistliklerinin gereği oluyor. Lenin’in talimatını uyguluyorlar. Din adamlarına, dindarlara saldırı, komünizmin önemli özelliklerinden bir tanesidir. Ama o da delikanlıymış, maşaAllah, yiğitmiş, çok güzel söylemiş. “Allah’tan başka kimseden korkmuyorum”. Tabii, göğsünü gere gere gidecek, inşaAllah.
OKTAR BABUNA: Fakat, siz daha iyi bilirsiniz Hocam inşaAllah, hayret bir şekilde siz açıklayana kadar, tarif edene kadar PKK’nın Leninist-Stalinist-komünist bir örgüt olduğu, din düşmanı olduğu bilinmiyordu Hocam.
ADNAN OKTAR: Daha da hala ilgili bazı kişiler ağzına almak istemiyor bu konuyu, söylemek istemiyorlar. Söylesene ne korkuyorsun. “Komünist bir örgüt” de. Diyemiyorlar; komünistleri karşılarına almaktan çekiniyorlar, diğer komünistleri. Al, hepsini al karşına. Ne çekiniyorsun. “Aman aman aman komüniste laf söylenir mi?” Söylenir, niye söylenmesin? inşaAllah.
OKTAR BABUNA: “Aydın Doğan’ın sansürlediği anket” diye bir haber var Hocam, inşaAllah. Burada, “KONDA kuruluşunun yaptığı ankete göre; evetler %55’i aşarken, hayırlar %43’e gerilediği” diyor ve bunu haber yapmamışlar.
ADNAN OKTAR: Kardeşim, şimdi bak, Allah’ın izniyle ne dedim? “Evet çıkacak” dedim. Yani bir bildiğim var ki söylüyorum, inşaAllah. ‘Evet’ çıkacak, inşaAllah. Hem de ferah ferah, inşaAllah. Türkiye aydınlanacak, Türkiye modernleşecek, Türkiye demokrat olacak. Artık böyle acayip hikayeler duymayacağız. Mesela eskiden hikayeler duyuyorduk. Mahkeme diyor ki; “buradaki şahitler, gösterdiğin şahitler hepsi korkutulmuş şahitlerdir ve bunların ifadesi geçersizdir” diyor, “bunlara bu kişiler, bu örgüt veyahut bu adamlar tehdit uygulamışlardır ve bunlar şikayetinden vazgeçmişlerdir” diyor. Öbür mahkeme de diyor ki, aynı davada; “şahitler tam anlamıyla doğru söylemişlerdir. Hiçbir şey yoktur” diyor. Aynı mahkeme, aynı mahkeme bak. Onda diyor, “şahitlerin hepsi doğru söylemiştir.” İkinci üçüncü yargılanırken; ”bunda da yalan söylemiştir” diyor. Bu kadar, teşekkür ederim. Böyle mahkemeler oldu. Bütün milletin gözü önünde. Git şikayet et, istediğin yere şikayet et; hiçbir netice alamazsın. Tazminat davası açamazsın, ceza davası açmazsın. Kardeşim şimdi bakın, aynı dava, on tane şahit var, aynı dava, aynı insanlar, fark etmiyor. Beş insan yargılanıyor; “bunları, beraat ettirdim. Şahitler çünkü doğru tehdit altındaydılar” diyor. Beş kişi daha yargılanıyor; “bütün bu şahitler daha önceden yalan söylemişlerdi” diyor mahkeme, “hepsi yalandı” diyor. Şimdi bu ne demek oluyor? İlginç, hayret edilecek bir şey. Tabii ki saygımız var ama mahkemeye verme hakkımızın da olması lazım, saygımızın olduğu kadar. Mahkemeye veremiyoruz. Bunu mahkemenin çözmesi lazım böyle bir şeyi; çözemiyor. Efendim, savunma yapacaksın. Mahkeme diyor ki; “savunma yaptırmıyorum” diyor. Ne yapmam gerekiyor? “Yaptırmıyorum, son savunma yok” diyor, ve cezayı veriyor. Şimdi ne yapacaksın? Şikayet edeceğin bir yer var mı? Netice alamazsın, alamıyorsun. Alabilen varsa gelsin bana söylesin. Ben alabilen görmüyorum.. Mesela, efendim, var mı senin aklına gelen öyle ilginç şeyler mahkemelerde? Yani duyduğun oradan buradan çeşitli mahkemelerle.
OKTAR BABUNA: Var Hocam, inşaAllah. Dediğiniz gibi, aynı suç isnatlarıyla, aynı kanun maddeleri, aynı şahitler, aynı delillerle, aynı mahkemelerde, farklı kanunlarla yargılanıp, farklı hükümler verildi ve yargılanan kanun maddeleri söylenmedi.
ADNAN OKTAR: Adam yargılanıyor, yargılanırken hangi kanundan yargılandığını sorduğunda, mahkeme söylemiyor. “Söylemeyeceğim” diyor. O kendi bulacak. Yani “sen bul” diyor, mahkeme gibi yani. Öyle bir şey oluyor. Bu var, böyle oldu bunlar. Nereye şikayet edeceksin? Net netice alamazsın. Yani, soruyor adamlar, yargılananlar diyor ki; “ben hangi davadan yargılanıyorum efendim, hangi maddeden yargılanıyorum?” Cevap yok. “Cevap vermeyeceğim” diyor mahkeme. Kendilerinin bulmasını istiyor. Adam nasıl bulsun kendisi? Ama demek ki kabiliyeti daha geliştirmesi gerekiyor yani bulacak demek ki bulması gerekiyor. Yani ben böyle bir kanun olduğunu bilmiyordum yalnız, böyle bir şey olduğunu. Kendisinin bulması gerektiğini bilmiyordum. Kendisi bulacak. Bir dosya oluyor mesela, mahkeme dosyası. On tane delil var. Diyor ki mahkeme “bu on delili ben geçerli saydım. Ben bu kişileri beraat ettirdim. Şimdi geçin” diyor adamlara, “şimdi devamı gelsin. Bu on delilin onunu da geçersiz kıldım ben şimdi, size de mahkumiyet verdim” diyor. Bakın, on kişiye “on delilden beraat verdim. Hepsi geçerli bu delillerin” diyor. Ama “sizde bu delillerin hiçbiri geçerli değildir. Size de ceza verdik” diyor. “Çünkü polis ifadesi” diyor, mesela mahkeme “polis ifadesi, polisin aldığı ifade yanında avukat olmadan alınmış. Avukat yok yanında ve işkenceyle alınmış. Bu sebeple ben bu ifadeyi geçersiz kılıyorum” diyor, mahkeme, “ve beraat veriyorum. “Siz gelin” diyor, öbür ekibe. “Yanınızda avukat var mıydı?” diyor, “yoktu” diyorlar. “İşkence oldu mu?”, “oldu”. “Olsun” diyor, mahkeme, “ben bunu geçerli sayıyorum, sizde geçerli sayıyorum. Size de ceza veriyorum” diyor. Onlar da “onları da geçersiz sayıyorum” diyor. Yani “onlardaki ifade tamamdır. Ama bunda geçersiz sayıyorum” diyor. Yani eğer avukat yanındayken alınan ifade geçerliyse, tamam. Ama avukat yanında yok. Ve işkenceyle alınmış. Haklı olarak ne diyor mahkeme? “Ben bu ifadeyi saymıyorum” diyor, tamam. “Şimdi sıra size geldi” diyor ikinci ekip için. “Ama sizde kabul ediyorum. İşkenceyle de alınsa, yanınızda avukat olmasa da ben bu ifadeyi geçersiz kılıyorum ve size ceza veriyorum” diyor. Saygımız var, çok büyük hürmetimiz var. ama ben böyle bir sistemin olmasının hayret verici olduğunu düşünüyorum ve “evet” veriyorum. “Evet” vereceğim ve yargıda düzenlenme olmasını istiyorum. Ben bunların tekrar etmesinin şaşırtıcı olduğunu düşünüyorum. Bak ben bunu konuşamayacak durumdayım, artık düşünün yani.
OKTAR BABUNA:Ki daha da fazla var Hocam, çok var daha.
ADNAN OKTAR:Konuşamıyorsun, söyleyemiyorsun. Mesela açık olan bir şeyi söyleyemiyorsun. Şikayet de edemiyorsun. Şikayet etsen de hiç netice alamıyorsun. Git, istediğin yere şikayet et. Hiç netice alamazsın. Tazminat davası, mümkün değil, mutlaka dönüyor. Yani mutlaka kaybediyorsun. Yani böyle yüz tane örnek verebilirim ben. Diyor ki arkadaşlarımız; “bu çok güzel, devam etsin” diyorlar. Ben de biraz şaşırtıcı buluyorum diyorum. Değişse nasıl olur acaba diyorum kanunlar? Bu, anlattığımız bu. Kardeşim, bu duruma geldiysek biz yani millet olarak bu duruma geldiysek bunun düzenlenmesi gerekmiyor mu? Çıkıp birisi söyleyebiliyor mu? Yani mesela Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nu kim şikayet edebilir? Yargıtay’ı kim şikayet edebilir? Eden varsa bir delikanlı, bir göreyim bakalım, bana gelsin. Ve alınmış bir hüküm, bana hükümü göstersinler. Hüküm almamış olur, göstersinler. Yapamaz.
OKTAR BABUNA:Evet Hocam. Ki, siz daha iyi bilirsiniz inşaAllah kanun var ama içtihatla engelleniyor bu. Yani normalde dava açılabilmesine rağmen bu şekilde engelleniyor.
ADNAN OKTAR:Kardeşim şimdi pratikte kaldırılmış. Pratikte kaldırılmış yani. Çünkü ben pratik ararım. Bak yetmiş milyon Türkiye. Adam şikayet eden vatandaşlar var, ediyor. Bana bir kişi şu an göndersin, fakslasınlar. Desinler ki “arkadaş bak al, biz netice aldık” desinler. Olmaz, yok mümkün değil. Yani ne haddimize zaten. Ne haddimize yani. Ama biz diyoruz ki “vatandaşın şikayet hakkı olsun eğer mümkünse, istirham ediyoruz” diyoruz. Onun için “evet” vereceğiz yani. Konu bu.
OKTAR BABUNA:İnşaAllah Hocam. Bu çok önemli bir örnek daha, delil gösterdiniz Hocam: “Bir komplo yapılıyor. Mahkeme tespit ediyor komplo yapıldığını. Fakat, komplo yapanlar hakkında hiçbir soruşturma açılmıyor. Şikayet de edemiyorsunuz” demiştiniz Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Kardeşim, ne haddimize zaten. Ne haddimize yani, tabii. Adamlar istediğini yapıyor. Konu dar planda kalıyor. Bütün Türkiye bunu biliyor. Yargıtay’da olan olayları bilmeyen yok. Yani şimdi nasıl konuşayım? Konuşacak şey de yok. Bütün yani dürüst, efendi olan hakimlerin hepsini tenzih ederim. Yargının içerisinde çok acayip bir iddia edilen Ergenekon Örgütü’nün yapılanması var ve kanunla korunuyor hazretler, kanunla korunuyor, mümkün değil dokunamıyorsun. Dinlenemiyor, polis takibi yapılamıyor, şikayet edemiyorsun, hiçbir şey yapamıyorsun. Adamlar tam yerini bulmuş. Ve acayip adamların yüzünde böyle bir şeyler var, acayip pervasızlar. Yoksa benim hakimlerim, benim savcılarım tertemiz insanlar. Ben sonuna kadar onların yanındayım ve gece gündüz diyorum ki: “hakimlerimize biz siper olalım, savcılarımıza siper olalım, onları koruyup kollayalım” diyorum. En az yirmi tane konuşmam vardır. Onlar benim canım. Ben, devlet içine çöreklenmiş çeteden bahsediyorum; iddia edilen Ergenekon Örgütü çetesi. Bundan devlet kurtulmak istiyor. Sistemden dolayı kurtulmak mümkün olmuyor, çok zor oluyor. Yani adam kene gibi yapışmış. Hiçbir kurtarırın yok yani takip edilemiyor, bir şey yapamıyorsun. Çeteyi kastediyorum, çete mensuplarını. Yoksa hakimler, savcılar nur gibi insanlar, tertemiz insanlar. Adam mesela vatan haini, yapılamıyor bir şey. Adam alenen telefonla talimat alıyor. Telefonla alenen talimat alıyor. Hakim, telefon ediyor adam, her devrin adamı, açıyor “alo, ben falanca beni tanıyorsun.” diyor. “Evet” “ bu işi şöyle yapacaksın arkadaşım, sen beni tanırsın.” diyor. “Ne demek efendim” diyor. Git, şikayet et, haydi bakalım. Nasıl delillendireceksin? Konuşan adam yanında, “ben duydum” diyor. Adamın uygulamasından da bunu görüyorsun, şikayet edemiyorsun, bir şey de diyemiyorsun.
Biz özgür, demokratik bir Türkiye istiyoruz, bu kadar. Yani rahatça hakkımızı kullanalım. Bir haksızlığa uğradığımızda kendimizi savunabilelim biz. Yani haşa adamlar kendilerini Allah gibi görüyor. Yani sorgulayamıyorsun, konuşamıyorsun, hiçbir şey diyemiyorsun. Yani sadece bekleyeceksin. O ne diyorsa artık, o kadar. Niye böyle olsun? Başbakanı yargılıyorlar. Cumhurbaşkanına dava açılıyor, kuvvet komutanları yargılanıyor. Gelip ifade veriyorlar kuvvet komutanları. Yani yüksek yargı nasıl ifade veremez. Sıkıysa yap bakayım, mümkün değil.
OKTAR BABUNA:Şimdi bu referandumda yargı yolu açılıyor.
ADNAN OKTAR:Yargılansınlar, bir şey yok. Ne güzel, aklanır, çok güzel. Başımızın tacı hepsi. Ben hepsini çok seviyorum. Ama içlerine anormal bir adam girdiğinde ona gereken müdahale yapılması gerekmiyor mu? Yani şöyle bir şey olmuş oluyor o zaman: hakim, yüksek hakim asla suç işlemez, asla hata yapmaz. Yaptığında ne olacak? “Yapmaz ki”, bu ne oluyor o zaman? Yani nereye biz müracat edeceğiz o zaman? Olmaz böyle şey. Rahatça devletin denetiminde olacak yani polis de takip etmesi lazım, gerekirse dinlensin. Ne kadar güzel aklanacak. Mesela beni polis takip etsin, iftihar ederim. Beni dinlesin, iftihar ederim. Gayet güzel. Gelsin evimize baksınlar, her şey şeffaf olsun. Vatandaşın evine gece üçte giriyorlar da. İkide giriyorlar da. Gerçi artık olmuyor öyle şeyler de. Olsa ne olur ayrıca yani. Yarası olan gocunsun. Onun için, bir düzenlemenin gerekliliği için binlerce neden var. Yani biz anlatamıyoruz. Şu an konuşma hürriyetim yok, yani düşünün. Yani bunun da olması lazım. Mesela yargı alenen, isim vererek eleştirilebilmesi lazım, alenen ve alenen mahkemeye verilebilmesi lazım. Tabii mağdur edilsinler demiyorum. Bir komisyondan geçer, bir şey yapar yani sürekli tabii hakimlerin mahkemeyle uğraşacak durumları yok. Ama haklı olan olaylarda. Bir kafamız rahat etsin. Yani aklımız, dimağımız duruyor hukukta olan olaylarla karşılaşınca insanın aklı duruyor. Mesela bak, biz de yargılandık. Yani bizim mahkememiz bak on yıldan beri devam ediyor. Yani hayret verecek bir davadır, hayret verecek bir dava. Yargıtay’a gitti. Kardeşim bir cihetten değil, iki cihetten değil, üç cihetten değil, o kadar fazla cihetten ki her yönden bozdu Yargıtay davayı, her yönden. Bu güzel ama biz umardık ki daha da fazla acaba olabilir miydi? Çünkü çok fazla cihetten bozulmasını bekliyorduk. Teşekkür ediyoruz, takdir ediyoruz, saygı duyuyoruz, bu kadarına da razıyız. Yani bize göre en az otuz cihetten bozulması gerekiyordu, en az otuz cihetten ama onlar onun bir yarısı kadar belki cihetten bozdular, veyahut ona yakın inşaAllah. Bütün hükümlerine karşı takdir hisleri içerisindeyiz, saygı duyuyoruz yani biz “vay, niye böyle yaptılar?” demiyoruz. Ama bir düzgünlük olsun. Rahat konuşabilelim, rahatça konularımızı anlatabilelim. Kardeşim ne olur bu türlü bir hayat? Yani nasıl bir sistem olmuş oluyor ki bu? Haksızlığa uğrayacaksın, konuşamıyorsun, dilekçe de veremiyorsun, dava da açamıyorsun, sadece seyredeceksin. Bunun kalkması gerekiyor, inşaAllah. “Benim haberim yok ben evimde çok rahat oturuyorum, hiç bir şeyle de karşılaşmadım. Ben ‘hayır’ vereceğim” diyor. Kardeşim, ille başına mı gelmesi gerekiyor? Tamam, ben takdir ediyorum hayır veren kardeşlerim, hepsi benim nurum, nur gibi kardeşim. “Türkiye bölünür” diyor. Kardeşim, Türkiye niye bölünsün? AK Parti iktidara geldi, bölündü mü Türkiye? MHP iktidara gelince Türkiye mi bölünür? Erbakan başbakan oldu, Türkiye bölündü mü? Niye bölünsün? Böyle korkutma olur mu? Yakışık alıyor mu bu? Yani demokrasinin nimetlerinden istifade etmeyi, referandumu Türkiye’yi bölünme diye gösterip milleti bu şekilde korkutup baskı altına alan bir üslup yakışır mı? Niye tartışalım, her şeyi konuşalım. Referandumlar olsun, fikir hürlüğü olsun, bir o parti gelsin başa bir bu parti gelsin, hepsine saygı duyalım. İstediğimiz gibi kendimizi savunabilelim. Şikayet etme hakkımız özgür olsun. Dokunulmaz insan kalmasın. Ama yani bu dokunulmaz derken, gidip mesela bir mahkeme başkanına gidip adama çeşit çeşit dava açması değil. Bir komisyon olur, demin de söyledim. Haklı olan çok açık oluyor. Derler, bunlar haklı şunlar, davalar. Mesela bir kısmı gıcığına açar davayı, gıcık olmak. O olmaz tabii, beş dakikada anlaşılır. Ama tapu gibi delil var, açık, aleni. Eee? Yok. Bir de hakime dava açtığında bir güzellik var; şimdi sen dava açıp kazanamadın, değil mi, avukat ücretini ödersin, konu biter. Burada öyle değil. Bir de çok kapsamlı tazminat yani milyonlarca, milyarlarca lira tazminat ödüyorsun. Yani eski paraya göre konuşuyorum ben çünkü yeni paraya göre konuşmuyorum. Mesela beş milyar, tak ödeyeceksin. Bakın bir ilginçlik daha. Yani bak hem emek veriyorsun zaten yüzde yüz kaybedeceğin belli oluyor. Kardeşim, vatandaş ne yapsın? Çaresizlik yani. Diyorsun bari dava açayım diyorsun, yüzde yüz kaybediyorsun. Üstünde de beş milyar ödüyorsun. Yani hani fazla paran varsa götür ver der gibi bir durum olmuş oluyor. Bunlar bir düzenlensin. Niye yani tabi feda olsun. Biz on milyar da verelim, bir şey demiyorum da, daha makul bir hale gelse daha güzel olmaz mı kanunlar. Beş milyar niye verelim? Hayır verelim, tamam da düzenlensin, güzel olsun. Yoksa feda olsun yani kat kat feda olsun, bir şey dediğimiz yok, inşaAllah.
Bu felaketin farkına varmayanlar olmasını ben şaşkınlıkla izliyorum. Hani var ya, böyle bela görmemiş, dert görmemiş tipler vardır. Yani dünya günlük gülistanlık gelir, anlamazlar. Çok büyük bir felaket içerisinde bir ortam var yani bazı yerlerde, ben anlatamıyorum. Tahmin ettikleri gibi değil. Bilmiyorlar Yargıtay’da olan olayları, mahkemelerde olan olayları bilmiyorlar yani. Tamamını tenzih ederim. Ben ilgili ve suçlu, anormal olanları kastediyorum. Yoksa mahkemeler, hakimler, benim canım onlar. Bak, göğsümü siper ederim diyorum ve bunu vatandaşa da tavsiye ediyorum; “siz de göğsünüzü siper edin onlara” diyorum, o kadar seviyorum. Çünkü hukuk kalktığında millet bitti demektir Allah esirgesin, adalet filan hiçbir şey kalmaz. Ama bakın, tahmin tahayyül edemeyecekleri olaylar var. Bu düzenleme bir başlangıç. Bu zaten tam anlamıyla da temizlemeyebilir ortamı. Yani tam netleştirmeyebilir. Ama hiç olmazsa bir adım atmış olacağız inşaAllah.
OKTAR BABUNA:Bu da siz açıkladınız Hocam, bu zaten getirilen model, Avrupa’da uygulanan modeli getiriyorlar. Yepyeni, uzaydan bir model de gelmiyor. Orada ne yapılıyorsa mesela beş kişiyse bir grup, yirmi iki kişiye çıkartılıyor, birkaç yüz kişi seçiyorsa on iki bin beş yüz hakim seçiyor şimdi yapılanda.
ADNAN OKTAR:Kardeşim, Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu çok az üyesi var, çok az. Kardeşim, kalbimizde niye kuşku olsun, tedirginlik olsun. Kalabalık olsunlar, rahat edelim. Kimi bak mesela hastaneye gidiyoruz. Hasta oluyor. Otuz tane doktor toplanıyorlar, diyorlar ki “biz ortak karar vereceğiz”. Adamın gönlü rahat oluyor, diyor ki “otuz tane doktor” ama tek bir doktor karar verdiğinde adam şüpheye düşüyor. Gidiyor, bir tanesine daha bir tanesine daha da. Mahkemede de mesela üç hakim birden karar verdi mi adamın gönlü rahat oluyor. Ama tek hakim karar verdiğinde. Mesela ağır cezada, devlet bunu kabul etmiyor. Niye üç hakim? Demek ki yeterli görmüyor devlet. Üç hakimin karar vermesini istiyor şaibe olmaması için, gönlü rahat olması için, mühim davalarda. Kardeşim hakim seçiyorsun sen, çok önemli bir konu. Tabiî ki kalabalık olması gerekir ekibin. Ve hakimler, savcılar seçecek ayrıca, ne güzel.
OKTAR BABUNA:On iki bin beş yüz kişi seçiyormuş Hocam.
ADNAN OKTAR:On iki bin beş yüz kişi seçiyor, daha ne istiyorsunuz? Ne güzel. Ne var bunda. Buna “evet” denecek. Ne var bunda? Yani her zaman söylüyorum; o zaman meclis de yirmi kişi olsun, elli kişi olsun meclis. Olur mu öyle şey? Kalabalık olması bize güven verir, rahatlatır. Diyorlar; “AK Parti’ye evet”, AK Parti’ye “evet” değil bu. Özgürlüğe, demokrasiye “evet” diyoruz biz. Nereye AK Parti’ye evet, anlaşıldı mı? AK Parti bizi rahatsız eden bir şey yaptığını bir tespit edelim, bir görelim, yani kuşku bile duymuş olsak gider başka bir partiye oyumuzu veririz, alırız iktidardan. Sorun değil ki. Yani AK Parti herhangi bir parti, ne var? Yani öyle bir olağanüstü, görülmemiş falan bir şey değil ki. Ama demokrasiyi istiyorlar, güzel. Özgürlük istiyorlar, bu da güzel. Ama kuşku duyduğumuz, rahatsız olduğumuz yönler de oluyor tabii. Uyarıyoruz, dikkat çekiyoruz ve hakikaten düzeltiyorlar. Düzeltmezse ne ala tak oyumuzu veririz indiririz aşağı, o kadar. Yani mesela bunları biz özel sohbette konuşabilsek mesela “hayır” diyen kardeşlerimize, akılları, hayalleri durur “aman aman evet verelim hakikaten” derler, “aman” derler. Anlatamıyoruz ki yani canlı yayında anlatamıyorsun. Nereye dönsen bir konu. Yani konu kilitlenmiş zaten. Yoksa isim isim anlatırım yani, inşaAllah. Özgürlük güzeldir, herkes özgür olsun. Herkes fikrini açık açık söylesin, Türkiye’yi bölmek tehlikesi var, bölünme tehlikesi var. Allah, Türkiye’yi bölmek isteyen kim varsa hepsini helak etsin. Allah hidayet versin ve akıl versin. Ama Allah akıl ve hidayet vermediyse ve vermeyecekse Cenab-ı Allah hepsini helak etsin. Biz Türkiye’nin bölünmesi kabus bizim için. Yani bizi öldürdüler demektir, değil mi böyle bir şeyde. Çünkü namustur bu. Vatan namustur. Bölündüğünde senin namusun gitti demektir. Artık hayatın da bir anlamı kalmaz. Yani o zaman ben deliririm işte. O zaman benden mantık beklemeyin, anlaşıldı mı? Yani “deli deliyi görünce değneğini saklar” derler. Bölünme asla hiçbir ad altında kabul etmeyiz. Hiçbir ad altında. Yok federasyonmuş yok, Meksika modeli yok, Portekiz modeli yok, kremalı model falan feşmekan, bıraksınlar bunu. Bunların hiçbirini kabul etmeyiz. Yani ayrıca biz Türkiye’yi bile yeterli görmüyoruz biz yani mevcutu. Büyüsün Türkiye, daha büyük olsun inşaAllah. Azeybaycan ile birleşeceğiz, daha dur bakalım yeni başlıyoruz. Suriye ile de birleşeceğiz inşaAllah.
OKTAR BABUNA:Bu fikirler de tam oturdu inşaAllah. Yani hem devletin önde gelenleri hem de diğer toplumlar tarafından alenen söyleniyor artık Hocam inşaAllah ve dilekler açıklanıyor inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Kardeşim bak bir daha söylüyorum, evet’in gerekçesi nedir biliyor musun? Tahmin etmedikleri facia var, facia. Türkiye’de facia var, çok büyük olaylar var. Bunu durdurmak için bu. “Anlat”, nasıl anlatayım? Anlatmam da yasak. O kadar özgür müyüz yani. “Yok, ben muhallebiyle yetiştim, benim haberim yok” diyor. Ona bir şey demiyorum. Ama bilenlerin bildiği halde, bunu anladığı halde bize açıklamayarak üstelik, sebebini açıklamayarak “’hayır’ deyin” demelerini ben anlamıyorum. Ben nelerle karşılaştım o zaman, on bir yıldan beri, yirmi yıldan beri. Ben bu çileyi niye çektim o zaman? Neydi bu benim karşılaştığım olaylar ve bir türlü çözülemeyen bu olaylar neydi? Bana gelip anlatsınlar yani ben katı bir insan değilim ki. Çok özgür düşünen, rahat düşünen, eleştiriye açık bir insanım. Ben AK Partili de değilim, AK Parti’yle benim hiçbir çıkarım da yok, tanımam bilmem, hiçbirini tanımam ben yani. Hiç bağlantım da olmadı yani şu ana kadar. Hiç yani “şu işimizi yapın, şunu halledin” filan öyle bir konumuz da olmadı. Hakikaten çok yabancıyım yani hiç, inşaAllah. Ama fevkaladelik var. Sadece “hayır” deyin. Peki niye? Bana söyle. De ki, yani “senin 20 yıldan beri çektiğin çile olmayacak” deyin, ben “tamam” diyeyim, bir şey demiyorum. Yani bak “şöyle bir güzellik var” deyin devam edelim, söylemiyorsun.
OKTAR BABUNA: Bu HSYK kitap çıkartmış, siz açıklamıştınız Hocam “Hayır deyin” diyor, “çünkü, tamam bu doğru. Avrupa’da uygulanıyor ama Türkiye’de demokrasi daha o kadar gelişmemiş. Türkiye’de yapılmasın. Türkiye layık değil” diyor.
ADNAN OKTAR: Layık değil yani “demokrasiye uygun değil” diyor, yani “demokrasiyi hazmedemez bu millet” diyor.
OKTAR BABUNA: Yani, “yanlış” demiyor.
ADNAN OKTAR: Evet, yani “cahil, cahiller” diyor. Çok tehlikeli o, bu tip insanlara demokrasiyi sunarsan bambaşka şey olur gibi bir üslup, eskiden beri bunu söylüyorlar. Benim milletim olgun, yani ben böyle parti taassubuyla katı falan öyle bakan değilim, çok elastikiyim ben. Ben hem MHP’liyim, hem Ak Partiliyim, hem Saadet Partiliyim, hem Doğru Yol Partiliyim. Büyük Birlik Partisi, onlar aslan, ondan sonra CHP’yi de seviyorum ben o da milliyetçi partidir, yani Türkiye’nin üniter yapısını savunan bir yapısı var. Ama son günlerde bir şeyler duydum ama yani onlar biraz tedirgin etti, ama inşaAllah öyle dil sürçmesi olmuştur. Dolayısıyla benim bir katılığım yok. Yani bana bir eleştirseler, deseler ki: ”Hocam, bak senin bilmediğin şeyler var, aslı budur”, “o, tamam, hemen dediğinizi yapayım” derim ben. Ama bilgi yok, olmaz ki öyle şey, ben bak somut delil veriyorum.
Türkiye delil, Türkiye’nin içinde bulunduğu durum delil yani, milyonlarca şahidi var bu durumun, milyonlarca ve milyonlarca insanın canı yanıyor bu konudan, kurtulmak istiyoruz yani, rahatlayalım bu kadar, başka bir şey istediğimiz yok. Bana ne Ak Parti’den yahut ne fark eder yani sağdan herhangi bir parti iktidara gelsin bana yeter yani inşaAllah. Ama onlar da hayır hizmeti yapıyorlarsa niye onlara karşı böyle bir ters tavır takınayım. Yani hem iyilik, güzellik yapacak hem de adamlara da tavır koyacağım, niye koyayım? Güzelse, Allah selamet versin, güzel devam etsinler, ama en ufak bir şüphe, kuşku görürsem herkesle beraber üstlerine giderim, fikren, konuşarak, düzeltmiyorsa da çözümü çok kolay. Ne kolay bak, bize demokrasi ne güzel imkân sağlamış. Sık sık da oluyor seçimler, sorun mu? İnşaAllah.
Türkiye’yi bölmeye kalkan bizi manen öldürmüş olur. Biz de onu manen öldürürüz; fikirle, bilgiyle, akılla, düşünceyle, anlaşıldı mı? Çünkü gerçek anlamda nasıl öldürsün bizi? Öyle bir şey zaten olmaz. Bizim de onların öyle pis kanıyla uğraşacak şeyimiz olmaz zaten. Çünkü bizim bedeniyle derdimiz yok ki, fikri ile derdimiz var. Fikri düzeldikten sonra adam yaşasın, bize ne adamdan. Adamın cismiyle, etiyle, kemiğiyle benim bir şeyim yok. Beyniyle de bir sorunum yok, kafasındaki fikir beni rahatsız ediyor. Yani yanlışlığı, onun tahribat yönü ve kendini de yakacak çünkü yani kendini de mahvedecek. Kendini de mahvetmemesi için ve milleti de mahvetmemesi için ona fikren, fikirle mücadele ediyorum, fikirle. Bende kan yok, ben kana şiddetle karşı olan bir insanım, damlasına karşıyım, damlasına, dirseğim birinin burnuna bile çarpmaz benim, insanın burnunu bile kanatmam ve istemem. Kan beni rahatsız eder, kandan asla hoşlanmam. Fikir, fikir, fikir, bilgi ile akılla daima, düşünceyle ve çok kolaydır. PKK’yı bize teslim etsinler, eğer iki ayda bitirmezsem, fikren iki ayda bitirmezsem ve psikolojik olarak tamamen felç etmezsem, bana isteyen istediğini söylesin. İki ay, sadece iki ay, bana devletin imkânlarını versinler iki ay, konu kökten biter ve bunun böyle olacağını da beni tanıyan, bilen herkes bilir. Komünizmin, k’sinden bahsedemezler, PKK’nın P’sinden bahsedemezler. Fikir, ben Güneydoğudaki bu başörtülü annelere, Güneydoğudaki o bebeler, ayakları çıplak gezen o canlarıma büyük bir şefkat ve sevgi duyuyorum. Ben onların hepsinin elinden öperim, ayağının tozuyum ben onların. Ben onların azap çekmesini istemiyorum, bölündüğünde Türkiye mahvolurlar, her yönden mahvolurlar ve kitle katliamına uğrarlar; yabancı ülkelerin istilasına uğrarlar ve mahvederler. Ben onların tüyüne zarar getirttirmem, Allah’ın izni ile yedi emanımızda onlar, onlar benim canım, ciğerim, ruhum benim onlar. Ben onları komünistlere teslim etmek istemiyorum; dinsizlere teslim etmek istemiyorum, o kadar. “Biz alırız” diyorlar, ben de “alamazsınız” diyorum inşaAllah. Canhıraş ve göğüs göğüse mücadele var, ama fikir mücadelesi var, kan mücadelesi değil inşaAllah.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah Hocam. Siz zaten dünya çapında bu şeyi de durduruyorsunuz Hocam. Ahmedinejad’ın fikirlerinin değişmesine vesile olan sizsiniz; savaştan bahsediyordu, kan dökmekten bahsediyordu; Evanjelikleri durduran sizsiniz Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Şeytan kan ister, biz canı kurtarmanın peşindeyiz, inşaAllah. Canlar, canlı kalsın istiyoruz, fikri gitsin yani yanlış, şeytani düşünceler gitsin, yani üstündeki iblisi kovmanın peşindeyiz, biz içindeki şeytanı öldürüyoruz, onun. Bedeni kalacak; canlı kalacak. Bedeni ile bizim bir alıp veremediğimiz yok, ben, ruhundaki şeytanla başım olay içerisinde diyelim, mücadele içerisindeyim. Ben onun şeytanını öldürdüğümde bitti. Allah selamet versin. Ben onların iblislerini öldüreceğim, şeytanlarını öldüreceğim. Anti-şeytanım, şeytan eziciyim, şeytan öldürücüyüm, yani benim vasfım bu inşaAllah.
OKTAR BABUNA: “İsrail’den Türkiye’ye Evet Tehdidi” diye bir haber var Hocam.
ADNAN OKTAR: Ne demek o?
OKTAR BABUNA: İsrail, Türkiye’de evet çıkarsa kendi güvenliklerinin tehlikeye girebileceği gibi bir, açıklamada bulunmuşlar. “İsrail medyası, Türkiye’de 12 Eylül Referandumunda ‘Hayır’ çıkması için çalışıyor; İsrail evet çıkması halinde Türkiye- İsrail ilişkilerinin daha çok bozulacağını düşünüyor”, diye haber var Hocam.
ADNAN OKTAR: Şaka yapmışlardır herhalde, espri yapıyorlardır. O “Evet” ile ne alakası vardır onun. Kardeşim İsrail hiç kafasını takmasın, biz onların tüyüne dokundurtmayız. İsrail’e saldıran birisi de olursa, gök kubbeyi tepesine çökertiriz. Oradaki çocuklar, anneler, Filistinli kardeşlerim, Hıristiyan kardeşlerim, Musevi kardeşlerim, hepsi yedi emanımızda onlar. Onlar bizim canımız, gönülleri çok rahat olsun, bu ağız dalaşına da hiç önem vermesinler, kimse onların kılına dokunamaz, öyle bir şey olmaz.
OKTAR BABUNA: Hocam, bunu İsrail aslında çok iyi biliyor. İsrail, en önde gelen yetkililerini İsrail Devleti, size gönderdi zaten, askerlerini kurtarmanız için yardım istedi sizden.
ADNAN OKTAR: Askerlerini değil, Gilad Şalit için, evet. Ama ben de Filistin’deki annelerimi ve çocuklarımı da kurtarmak istiyorum, kardeşlerimi de kurtarmak istiyorum. Hepsini kurtaracağız, hepsini inşaAllah.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah Hocam.
ADNAN OKTAR: Oktar Hocam hangi konudan anlatayım?
OKTAR BABUNA: Estağfurullah Hocam, bir haber çıkmış; TRT Arapçada, Bediüzzaman Said Nursi konuşulmuş Hocam. “TRT El Türkiye Ramazan ayı boyunca, canlı olarak iftar ve sahur programları yaparak diğer Arap kanalları içinde bir ilke imza attı”. Ve Bediüzzaman’la ilgili program yapılmış Hocam”
ADNAN OKTAR: Hele şükür, hele şükür, maşaAllah, Elhamdülillah, ilk defa resmi olarak ben duyuyorum.
OKTAR BABUNA: Evet Hocam, maşaAllah.
ADNAN OKTAR: Yani özel kanallarda ben duydum da, resmi olmuş.
OKTAR BABUNA: Sizin vesilenizle Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Üstad Bediüzzaman, dünyanın en güzel insanıdır, en şahane insanıdır; mazlum, mütevazı, mücahit, âlim ve veli bir insandır, derin bir insandır. Ne diyor, Bediüzzaman Hazretleri? Bak, “Hazret-İ İsa Aleyhisselam geldiği vakit, herkes Onun hakikî İsa (a.s.), olduğunu bilmek lâzım değildir”, yani “bilemezsiniz” diyor ilk geldiğinde. Bak, ama “geldiği vakit, herkes onun hakikî İsa, olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve havassı (derin imanlı yakın talebeleri), nur-u iman (imanın ışığı) ile onu tanır. Yoksa bedehat (birdenbire ve açıkça) derecesinde herkes onu tanımayacaktır” ilk geldiğinde. Bak, diyor ki; Bediüzzaman “Evet, Hadis-i Şerifin ifadesi ile” yalnız benim konuşmalarımı muntazam takip eden Şaşar Beşer, Faruk Beşer Hocam çok itinalı dinlesin. Bediüzzaman ne diyor, bak, “Evet, o hâdis-i şerifin ifadesiyle Hazret-i İsa (a.s.)'nın semavî nüzulü (gökyüzünden inişi) kat'î (kesin) olmakla beraber” diyor, şahsı maneviden falan bahsetmiyor, net olarak ineceğinden bahsediyor. “İşte bu sırr-ı azîme (büyük sırra), Hz. Peygamber (a.s.) işaret etmiştir (s.a.v.) ki, Hz. İsa (a.s.) gelecek, ümmetimden olacak, Müslüman olacak aynı şeriatımla amel edecektir”, Peygamberimiz (s.a.v.) söylüyor bunu. “Sema-i dünyada (gökler âleminde) cesediyle (insani bedeniyle) bulunan ve hayatta olan”, hani ölmüştü Şaşar Beşer Hocam? Kuran diyor, inanmıyor adam. Kuran’da diyor ki Cenab-ı Allah; “(ma katelehu) onu öldürmediler ve asmadılar” diyor, bir daha ayetin sonunda diyor ki; “onu katletmediler” diyor Allah, bir daha söylüyor. Şaşar Beşer Hocam ne diyor? “Öldü, ben daha iyi biliyorum” diyor. “Buhari Müslim’de yazıyor Hocam” diyorsun, “yok onlar da yanlış, ben daha iyi biliyorum, bana sorun siz” diyor. Yani en iyi bilen oymuş, hâşâ tabii öyle diyelim. “Sema-i dünyada (gökler âleminde) cesediyle (insani bedeniyle) bulunan ve hayatta olan Hz. İsa (a.s.), İsa Mesih belki Alem-i Ahiretin (Ahiret Aleminin) en uzak köşesine gitseydi”, yani Ahiret Aleminin en uzak köşesi, gidebilecek en uzak köşesine gitseydi, bu Şaşar Beşer tarzı tiplere bunu belirtiyor Bediüzzaman. Akılları almıyor ya onların. Faruk Beşer, Şaşar Beşer, onlar tarzındaki adamlara, onların çok dikkatli dinlemesi gerekiyor. Şaşar Beşerin dediği gibi “ve hakikaten ölseydi,” bak, Faruk Beşer, Şaşar Beşer’in dediği gibi aynen “hakikaten ölseydi. Yine şöyle bir netice-i azîme (büyük bir son) için (büyük bir netice için)” çünkü çok büyük bir olay, “ona yeniden ceset giydirip (beden verip) dünyaya göndermek o Hakîm'in, Allah’ın hikmetinden uzak değil, belki O’nun hikmeti öyle iktiza ettiği için, (Allah’ın hikmeti öyle gerektirdiği için) Allah Kuran’da va'detmiş, Allah va'detmiş ve va'dettiği için elbette gönderecek” diyor. Yani diyor; “Ey Şaşar Beşer” diyor, Bediüzzaman “senin dediğin gibi de olsa yine gelecek yani ölse de gelecek” diyor. Yani “hakikaten dediğin gibi olsa da gelecek, senin aklın almıyor ama bunu. Senin dediğin gibi olsa da yine gelecek” diyor. Çünkü Hadis-i Şeriflerde çok açık. Ne diyor? “Sema-i dünyada (gökler âleminde) cesediyle (insani bedeniyle) bulunan”, o diyor ki Şaşar Beşer; “bedeni burada çürüyor” diyor yahut çürüyor demiyor da yani “toprak altında, bedeni” diyor. Bediüzzaman ne diyor? “Sema-i dünyada, (gökler âleminde) cesediyle (cesedi gökte)” diyor Bediüzzaman; Şaşar Beşer ne diyor? “Yerde” diyor.
ADNAN OKTAR: “Ama velev ki dediğin gibi bile olsa” diyor Bediüzzaman, “Ey Şaşar Beşer, senin dediğin gibi de olsa, yeniden ceset verecek Allah ona yine gelecek” diyor. “Yani ne yaparsan yap, yine gelecek” diyor. “Hz. İsa (a.s.) geldiği vakit, herkes onun hakikî İsa (a.s.) olduğunu bilmek lâzım değildir”. O yüzden ilk geldiğinde tanınamamıştır İsa (a.s.), yani hafızasını kaybetmiş bir insan zannediyorlar, idi ama şu an talebeleri kuvvetle şüphe ediyorlar, İsa (a.s.) olabilir diye inşaAllah.
OKTAR BABUNA: MaşaAllah Hocam, Elhamdülillah
ADNAN OKTAR: Bakın, ne diyor Bediüzzaman “Onun mukarreb ve havassı (derin imanlı yakın talebeleri), nur-u iman (imanın ışığı) ile onu tanır”. Diyorlar; “bu, Allahualem İsa (a.s.) bu”, çünkü görünüşü benziyor.
Biraz dış görünümünü anlat bana Oktar, Mübareğin, İsa (a.s.)nın.
OKTAR BABUNA: Orta boylu Hocam inşaAllah, saçları kestane ve altın renginde, uçları düz geliyor, uçları dalgalı olarak omzuna dökülüyor inşaAllah, gözleri gri ve çok keskin bakışlı maşaAllah, pembe beyaz cildi ama çilli ve küçük düzgün bir burnu var Hocam maşaAllah, sakalı var aynı şekilde.
ADNAN OKTAR: Kibar, güzel bir sakalı var.
OKTAR BABUNA: Evet Hocam, maşaAllah.
ADNAN OKTAR: Cübbeli’nin ki gibi böyle o tarz değil yani.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah Hocam, geniş omuzlu, atletik yapılı, uzun ve düzgün parmakları, elleri çok güzel Hocam inşaAllah, boydan boya çilli inşaAllah ayaklarına kadar inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Ta ayakları da çilli, evet.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah Hocam, ilk orijinal göğe alındığı kıyafetiyle geliyor, iki parça sarı.
ADNAN OKTAR: Bak, onu Peygamber (s.a.v.) özellikle belirtiyor ki, o elbiseyi görsünler “kast edilen buydu” desinler. Ayağında da sandalet tarzı ayakkabısı, parmak arasından geçen inşaAllah, deriden, köseleden yapılmış, 2000 yıllık, elbise 2000 yıllık, ayakkabısı da 2000 yıllık, 2000 yıl öncesinin parası cebinde, o devrin parası, yanında tarağı, aynası, beylik eşyaları var, o şekilde göğe alınmıştır İsa (a.s.).
OKTAR BABUNA: İnşaAllah Hocam. Hadis okuyorum Hocam inşaAllah. “O derece temiz ki kendisine ıslak dokunmadığı halde başı su damlatır gibidir.” (Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahirzaman)
ADNAN OKTAR: Buhari ve Müslim’den oku şimdi, Şaşar Beşer ona da bahane bulur.
OKTAR BABUNA: Evet, Ebu Davud’tan bu Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Ebu Davud? Ebu Davud’u Hoca zaten kabul etmiyor, Ebu Davud’u. Buhari ve Müslim’i de kabul etmiyor da biz yine de okuyalım.
FARUK BEŞER (VTR):“Eskiden ben diyordum ki; piyasada din adına ortaya çıkan kitapların yüzde doksanı, konusunu iyi anlamayanlar tarafından yazılmış kitaplardır. Şimdi bunun, bu oranın çok doğru olmadığını gördüm, yüzde doksan beşe çıkardım.”
ADNAN OKTAR: Hadi gözümüz aydın. Ehl-i Sünnet eserler var ya dışarıda satılan, bak, mesela kitapçılara gittiğinizde bu kitabı bulursunuz. Bu Beyaz Saray’da, orada, burada satılır veya birçok yerde. Dini eser, İslami eserlerin satıldığı kitapçılarda bunları bulursunuz. İmam-ı Gazali’nin İhya’sı vardır, Nimet-i İslam vardır, yani hep Ehl-i Sünnet eserler vardır. Hocam Mübarek ne diyor? “Yüzde doksanını geçersiz kılmıştım” diyor, bak mutlak fetvaya sahip adam, fetva verdiğinde bitiyor iş. “Şimdi yüzde doksan beşe çıkarttım, haydi bakalım, gözünüz aydın” diyor. Hocamın demesine bağlı zaten o, bir yüzde beş ilave ettiğinde o tamamdır bitti, yüzde doksan beş yapmış. “Onu da yeterli görmüyorum. Yüzde doksan beşi de değil, daha da fazla aslında” diyor. Yani yüzde doksan dokuz buçuk demek istiyor, çünkü geri kalanda kendi kitapları olmuş oluyor. “Hepsi geçersiz” diyor. Buhari, Müslim, Tirmizi, İbni Mace, Sünen-i Davud, Sünen-i Nesei, mezhep imamları zaten komple çünkü mezhep imamları Kütüb-i Sitte’ye dayalı açıklamaları, onları da geçersiz kılıyor. “Haydi gözünüz aydın” diyor, inşaAllah. Biz de diyoruz ki: “Senin gözün aydın olsun, biz sana doğrusunu anlatacağız” diyoruz. Bakın, “bir İsevî cemaatı namı altında, Müslüman İsevîleri unvanına lâyık bir cemiyet”, yani bayağı Müslümanlığı andıran bir Hıristiyan grup, “o deccal komitesini”, derin dünya devleti. Yani nasıl Türkiye’de iddia edilen Ergenekon Örgütü var. O Süfyan komitesidir. Bir de dünyada yine iddia edilen Ergenekon Örgütü’nün daha gelişmişi bir derin devlet yapılanması daha vardır; ona da o, deccal komitesi deniyor. Bu Süfyan komitesi, o, deccal komitesidir. “Deccal komitesini, Hazret-i İsa (a.s.)’ın riyaseti, liderliği altında öldürüp, dağıtacak” diyor. Şu an onunla uğraşıyor İsa (a.s.) da inşaAllah. “İsa (a.s.)'ı nur-u iman ile (imanın ışığıyla) tanıyan ve tabi olan”, bak imanın ışığıyla tanıyan ve tabi olan. Diyorlar; “o, yani biz sana tabi oluyoruz” diyorlar inşaAllah. Ama “Allahualem” diyorlar, net, kesin değil. “Tabi olan cemaat-i ruhaniye-i mücahidinin (mücadele eden ruhani cemaatinin) kemiyeti (sayısı) çok azdır” diyor, Bediüzzaman. Onlar da bin dört yüz kişi kadar falan, Hz. İsa (a.s.)’nın talebeleri. Mehdi (a.s.)’nin üç yüz on üç kadardır. Ne artar, ne eksilir sana söyleyeyim yani üç yüz on üç, gelenler olur, gidenler olur, üç yüz on üçtür. Mehdi (a.s.) cemaatı aynı zamanda münafık fabrikası gibidir, en azılı münafıklar oradan çıkar, en büyük veliler de oradan çıkar, inşaAllah. Hiç anlamazsın veli olduğunu, anlayamazsın. Peygamberimiz (s.a.v.) zamanında da öyleydi. Peygamberimiz (s.a.v.) yani çünkü bak, münafığın oluşması için Hak bir cemaate ihtiyaç vardır, yani her hangi bir grup içerisinden münafık çıkmaz. Fludur o münafıklar yani ciddi bir münafık hareketi olmaz. Çünkü ciddi bir hareket olacak ki içindeki münafık da kale alınacak bir münafık olsun. Yani çünkü mesela farz edelim bir mahalle camisinde bir münafık çıktığını düşünelim. Ne yapar en fazla camide? “Bu cami yıkılır her halde” falan diyecektir yahut “camiye ne gerek var” diyecektir. Yani bu fazla halkı etkilemez. Ama Mehdi (a.s.) cemaatinin münafıkları çok azılı oluyor yani cemaatın gücü etkisi ile orantılı olur münafıkların azgınlığı. Mesela Peygamber Efendimiz (s.a.v.) zamanı münafıkları çok çok azılıydılar. En azgın münafıklar onlardır. Hz. Davud (a.s.) devri, aynı şekilde münafıkların en yoğun olduğu devirdir.
Mesela Hz. Talut komutandı, büyük bir İslam Komutanıydı; veli bir insan. Bir ordu oluşturuyor, talebeleri var. “Şimdi nehir geçeceğiz ama nehre geldiğinizde bir avuç su alacaksınız fazla su içmek yok” diyor. Şimdi askerlerin üç yüz on üç tanesi bunu, bu teklifini çok güzel görüyorlar. Yani “bir hikmeti vardır, güzel. Allah razı olsun, biz bu şekilde yapacağız” diyorlar. Hakikaten gidiyorlar, bir avuç şöyle alıyor içiyorlar, başka içmiyorlar. Öbür takım, kalbinde hastalık olanlar ve münafıklar, bak bunlar, kalbinde hastalık olanla, münafık yakındır. Kalbinde hastalık olan tedaviye açık olan fakat münafık alameti gösterenlere denir. Münafık alameti gösteriyor ama hasta, tedaviye açık, tedavi edildiğinde düzelir. Ama münafık ölmüş artık. Yani Allah’ın dilemesi dışında dirilmesi mümkün değil, mahvolmuş mahluktur. Onlar da diyorlar ki; "bir avuç içilir mi? Yani o çok yanlış düşünüyor, mantıksız konuştu. Mantık yok ki bunda. Nehrin kenarına gelmişiz biz, avuç avuç içeriz niye içmeyelim ki?” diyorlar bol bol içiyorlar. Yani onda bir hikmet görmüyorlar. Münafığın özelliğidir, münafık düz mantıkla gider, derin düşünemez münafık. Yani eşek kafalıdır, eşek nasıl ota doğru dümdüz gider. Münafıkta bir şey bulamazsın.
O devrin özelliği olarak münafıkların azgın bir saldırısı var. Talut diyor ki; “bir şey alacaksınız”, onun için de binbir türlü hikmet var, birçok hikmet var. Ama onlar zahiren baktıkları için, mantıksız görüyorlar. Sonunda o, 313 kişi Calut’u etkisiz hale getiriyorlar. Calut’un bütün etkisini ortadan kaldırıyorlar. “Nice azınlıklar vardır ki, galip gelir yığın yığın çoklara” diyor, Cenab-ı Allah. Yani Mehdi (a.s.) cemaatinde azınlık olmasına rağmen bütün dünyayı dize getirmesi Allah’ın bir hikmetidir. Allah bunu özel olarak yapıyor. İstese Allah, Mehdi (a.s.)’ye on binlerce, yüz binlerce talebe verirdi. Muazzam imkan verirdi mesela birçok, milyoner, milyarder, zengin desteklerdi, muazzam bir güç haline getirebilirdi Allah ve çok kolay, makul de olurdu bu. Öyle yapmıyor, Cenab-ı Allah, içlerine özel olarak münafıklar koyuyor, özel olarak zorluklarla karşılaşıyor. Mesela, Mehdi (a.s.)’yi Allah hapse sokturuyor, eziyet çektiriyor. Hatta rivayetlerde diyor, “döve döve sırtı genişler. Gittikçe genişler” diyor. Yani “ona saldırıldıkça, ünü ve şanı yayılacaktır” diyor, Peygamberimiz (s.a.v.). Çünkü bir insanın dövüldükçe sırtı genişlerse ölür zaten. Bundan kastı ününün ve şanının yayılmasıdır hakikaten bir insanın üstüne gittikçe daha dikkat çekilir onun üzerine. Daha önemli olur. Ama o saldırılmayla ünü, şanı arttığı için; çünkü saldırılmak makbul, ibadettir. Yani, haksız yere saldırılmak. Yani, ortada hiçbir şey yokken Mehdi (a.s.)’ye saldıracak insanlar. Faydalı olduğu halde, hayır olduğu halde, hatta onun vesilesiyle Kıyamet durmuş. Yani yaşamasını ona borçlu o adamlar, Allah’ın dilemesiyle. Onun sebebiyle Kıyamet duruyor. Fakat en ziyade onun üstüne insanlar saldıracaklar. Bak onun vesilesiyle evi, barkı tamamen darmadağın olacakken hayatı, canı gidecekken, cehenneme gidecekken Mehdi (a.s.) vesilesiyle durduruluyor. Ama adam farkında değil veli nimetine saldırıyor. Peygamberimiz (s.a.v.) söylüyor bunu. Talut’u önemsiz görüyor, o zamanın münafıklar ve kalbinde hastalık olanlar. Yani mantıksız konuştuğu kanaatindeler, haşa. Hâlbuki en doğrusunu yapmış oluyor.
Bunu başka olaylarda da görüyoruz; mesela Hazreti Yusuf’un kardeşleri. Onların da kalbinde hastalık var yani münafıklığa yatkın bir yapı. Yani münafık da olabilir olmayabilir de, kurtulabilir ama kalbinde hastalık olduğu belli. Münafıkta cinayete eğilim vardır. Mesela bak kardeşlerinde Hazreti Yusuf’u öldürme eğilimi oluyor. Bütün münafıklarda vardır, cinayet eğilimi. Yani psikopatlar, mesela o çok hayret verici bir şey. Şeytan’ın bir özelliğidir, yani kan dökücüdür, kan isterler. Yani kana doymaz. Her yerde kanla meseleyi halletmek ister. Yani içgüdü olarak kana karşı içlerinde Allah onlarda bir eğilim yaratmıştır. Münafıkların özelliğidir bu. Yani diyor ki mesela, biri “kuyuya atalım” diyor. Tek sebep ne biliyor musun? Kıskançlık. Kalbinde hastalık olanların psikopatlığıdır, bu. Yani münafıkların psikopatlığıdır. Münafıklar, aynı zamanda çok haset ederler, onun içlerini yakar kavurur. Yani Müslümanların gücü, iktidarı, yamanlığı, aklı, zekası, zenginliği, münafığın içini fırın gibi yakar, ızdırap verir. Ta iliklerine kadar, ayağından beynine kadar yakar. O acıdan kurtulmak için de saldırır aslında. Yani acıdan ölmek üzere olan bir köpeğin debelenmesi gibi, yani kuduran köpek nasıl oluyor. Son anlarında artık gidiyor ele buna saldırmaya başlıyor. Bir yandan hem debeleniyor, içi yanıyor çünkü hem de saldırganlaşıyor ve kan dökme eğilimi oluyor. Münafık da aynı bu ruhtadır.
Mesela bak Hz. Yusuf gibi mübarek, tatlı, güzeller güzeli ki çocukken de olağanüstü güzeldi Hazreti Yusuf. Onu kuyuya atacak kadar acımasız ve gaddarlar. Kuyuya neden atmak istiyor, biliyor musun? Doğal ölsün bir düşüncesi de var. Ama diyor ki, kardeşi “belki biri onu oradan alır götürür” diyor. Götürmezse, kervan gelmezse ölür, elliye elli. Bu münafığın bir yöntemidir. Münafık biraz kalleş bir yöntem kullanır. Burada da kalplerinde bir hastalık olduğu anlaşılıyor, bu üsluplarından. Sonra inşaAllah düzeltmişlerdir tavırlarını ama bu kalplerinde hastalık olan. Kadının da orada yaptığı Hazreti Yusuf’a karşı yaptığı o da yine kalbinde hastalık olduğu için. Yani sevgi dolu bir kadın, sevdiğini hiçbir şekilde harcamaz. Zarar vermez ve kötülük etmemesi lazım. Aşkını yaşar, gizlice de yaşayabilir, kalbinde olur. Ölünceye kadar onu sevebilir, yani illa ele geçirmesi gerekmez. Allah onu Ahirette beraber eder, gizlice sever, yoksa kalben sevebilir. Allah’ın tecellilerini görür, Allah’ın güzelliğini onda görür. Aşkla, tutkuyla sever ama çeşitli nedenlerle onunla beraber olamayabilir. Aşıktır, Ahirete niyet eder, “Yarabbi beni onunla Ahirette beraber et” der. Kalben kendini ona hibe etmiştir bir nevi, kalbinde. Kadının böyle yapması gerekiyor, Hazreti Yusuf’a ulaşamadığında. O ne yaptı? “O zaman hapse girsin” dedi. Kardeşim bu nasıl bir vicdandır. Kardeşim derken Müslümanlara “kardeşim” diyorum tabii onlara “kardeşim” demiyorum. Hazreti Yusuf’a böyle zulüm yapana ben kardeşim demem. 7 yıl, 7 yıl yani, korkunç bir şey bu, olay. Ki, o zamanın zindanları çok dehşet verici yerler. Yer altında, mağara içlerinde çok, samandan yataklar. O güzeller güzelinin 7 yıl ne işi var orada? Sırf seninle ilişkiye girmedi diye. Ama Hazreti Yusuf önceden beğenmiş onu yalnız. Bir de oda var yani. Ayette geçiyor. “Eğer Allah’ın kesin burhanını görmeseydi. O da kalbi meyletmişti. O da istiyordu” diyor. Yani olay öyle, bir anda gelişmiş bir olay değil. Bir evveliyatı var inşaAllah. Ama Hazreti Yusuf’ da, bir kadının dayanacağı gibi değil. Yani akıl almaz çekici yani, böyle kadınlar iradesini kullansa da kendilerini zapt edemiyorlar, o kadar güzel, o kadar etkileyici. Ama mümin bir kadın için böyle bir şey olmaz, mümin kadın iradesini kullanır, aklını kullanır, kendini tutar. Ama oradaki kadınlarda yani akıl almaz bir etki meydana getiriyor, diyor ki; kadın “ben o kadar haklıyım ki, şimdi size ispat edeceğim. Gelin toplanın bakıyım” diyor, toplanıyorlar. Hepsine meyve tabağı veriyor. Ellerine de meyve soymak için bıçak veriyor. “Yusuf gel” diyor, Hazreti Yusuf’a. Karşılarına bir çıkıyor, kadınlar hipnoz oluyorlar böyle, nefesleri kesiliyor. Allah’ı tenzih ederiz, bu bir melek olabilir herhalde diyorlar. Bir an bile gözlerini ayırmıyorlar, yani hem meyveyi soyuyor, ama kadın da şart koşuyor, diyor ki; “meyveyi soyacaksınız, yiyeceksiniz” diyor, anlaşıldı mı? “Yani o şartla çıkarırım” diyor. Kontrol edip, bakın bir saniye meyveye bakamıyorlar. Yani gözlerini far gibi alıyor Hazreti Yusuf. Sürekli ona bakarak kestikleri için hepsi elini kesiyor. “Şimdi gördünüz mü?” diyor kadın; “neden bu hale geldiğimi” diyor. Çünkü akıl almayacak derecede güzel. Yani cazibe var, çekici, etkileyici sırf güzellikle açıklanacak bir şey değil bu. Mesela erkek vardır adam böyle yumurta gibi bir tiptir yani. Eli yüzü şey olur ama elektriği yoktur etkilemez. Kadın için hiçbir şey ifade etmez. İzbandut gibi tipler var. Dümdüz kafa çalışmaz, kütük gibi bomboş bakışlar, anlamsız, akıl yok, derinlik yok, tutku gücü yok. Allah ona bir elektrik vermemiş, dolayısıyla da etkilemez kadını. Onun için hiçbir şey ifade etmez. İstediği kadar eni boyu olsun, yani kilosu falan onu şey yapmaz. Yani yüz hatlarının düzgün olması da bir şey ifade etme. Yani tamam düzgündür, o kadar çünkü kedi köpek de düzgün oluyor, her yeri düzgün oluyor. Yani çok estetik olur, estetik ve düzgün olması, onun etkileyici olmasını gerektirmez. Etkileyicilik apayrı bir şeydir, Allah onu özel yaratır, tarif edemedi kadınlar Hazreti Yusuf’u görünce, tarif edemiyorlar yani. Akıl almaz bir etki içerisindeler yani muazzam bir elektrik onları tutuyor, bakın o elektriğin etkisinden bir an kurtulamıyor yani bıraksa normal kesecek meyveyi. Ama eli ayağı da boşalıyor tabii, vücut fonksiyonları da bozuluyor. Yani şiddetli heyecandan dolayı, mesela kalpleri kim bilir kaça çıkmıştır, 140’a çıkmış olabilir. Yani müthiş beğeniyorlar, kadın diyor; “bak haklıyım ben” diyor. Ama müthiş gaddar, diyor ki “gitsin hapiste yatsın. Madem elde edemedim, gitsin yatsın hapiste” diyor. Bu da kalbinde hastalık olanların bir zulmüdür, bu da bir münafık alametidir. İnsan sevdiğine nasıl kıyar.
Yani mesela, bir kadın bir erkeği, bir erkek bir kadını beğenebilir. Kadının reddettiğini düşünelim. Tamam ömür boyu sen onu aşkla seversin. Allah için aşkla seversin, Allah’ın tecellisi olarak ve kalbine onu koyarsın. Ama gidip musallat olmazsın. İnsan sevdiği kadına musallat olur mu? Ne kadar küstahlık, saygısızlık, terbiyesizlik, edepsizlik. Yani, sevdiği insanı baş tacı yapar, onu korkutacaktır böyle bir şey, tedirgin edecektir, huzursuz edecektir. İnsan sevdiği kadını huzursuz eder mi, korkutur mu, rencide eder mi? Üstüne titrer yani aman der yani sakın, sen nasıl istiyorsan öyle olsun demesi lazım. Oradaki yaptığı bir zulümdür.
Var mesela çakallar oluyor, öyle. Diyor; “ben beğendim” diyor, alıp götürüyor kızı çocuğu açık alana gidiyor, tecavüz ediyor. “Artık sen benimsin” diyor. Sen artık seni onunla hiç olamayacağın hale getirmişsin. Kendini de batırıyorsun, ama çocuğa hiçbir şey yapamasın sen. Altın yere düşmeyle değerini kaybetmez. Mesela o genç kızlara ben gıcık oluyorum onlara ben diyor ki, “mahvoldum ben” diyor. Niye mahvolasın sen, kasten mi yaptın? Yok zorla götürülmüşsün sen, gram milim değerin düşmez senin. Sen direnmişsin, istememişsin. Niye değerin düşsün, altını al sen yerlere çal, çamurun içine sok, üstünde zıpla. Ne olur altına hiçbir şey olmaz, gıcır gıcırdır, yıkarsın tertemiz altındır. Sakın böyle şeylerde, işte ailesi falan; “benim çocuğum mahvoldu artık.” Eee? Onlar da ayrı bir psikopat, tarlaya götürüyorlar. “Kınalı kuzum, yavrum bilmem ne”. Toprağı kazıyor getirip kafasına kurşun sıkıp, çocuğu orada şehit ediyorlar. Çok büyük alçaklık ve şerefsizlik bu. Ne alaka çocuk ne yapmış yani? Bir psikopatın elinden düşüyor, bir başka psikopatın eline geçiyor. Gerçi Allah kurtarıyor öyle belanın içerisinden onda da bir hayır var, Cennete gidiyorlar inşaAllah. Ama bu çok büyük bir zulümdür. Çok büyük alçaklıktır. Kadına zor kullanarak bir şey yapmak; istemiyorsa istemiyordur o kadar. Derin saygı duyarsın. Oradan oraya geçtik.
Hazreti Yusuf’un da karşılaştığı yine dediğim gibi münafıkların yaptığı ve kalbinde hastalık olanların yaptığı bir eylemdir. Bazen, sevgi ve hayranlık, münafıklarda saldırganlık ve öldürmeye kadar giden bir tavra sebep olabilir. Mesela Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i çok kıskanıyorlardı münafıklar, haset ediyorlardı, güzelliğini, yakışıklılığını, gücünü, kadınlara olan ilgisini, sevgisini, kıskanıyorlardı. Müthiş ızdırap duyuyorlardı, acı çekiyorlardı. Dırar mescidini Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’ i şehit etmek için yaptılar. Koskoca mescit yaptılar, “ya Resullulah, gel buyur, seni bekliyor mescit” diyorlar. Peygamberimiz (s.a.v.)’e vahiy ile bildirildi, orada özel tuzak kurulduğu. İçeri bir girdi Müslümanlar. O tam teçhizat silahlarla falan hazırlanmışlar, silah yerleştirilmiş mescidin içine, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e karşı kullanılmak üzere. Anında olay durduruldu, inşaAllah. Ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yıktırdı o mescidi, inşaAllah.
OKTAR BABUNA:Hocam, münafıkların kan dökme isteğine örnek olarak, bir de şeyi vermiştiniz. Hazreti Adem’in iki oğlunu vermiştiniz. Diğeri öldürmek istiyor.
ADNAN OKTAR:Habil ile Kabil evet. Biri mazlum ama öbürü münafık, münafık tıynetli, hasta. Ve her münafıkta cinayet eğilimi vardır. Allah’ın hikmeti mesela çok gariptir bu. Hepsinde vardır, Allah öyle yaratmıştır, iblisin özelliğidir yani, şeytani bir özelliktir. Ve hepsinde muazzam bir haset duygusu vardır. Yani şiddetli bir haset duygusu. Ve bunların gecesi, gündüzü ızdıraptır, acı duyarlar. Hiçbir şekilde huzurlu yaşayamaz, devamlı Cehenneme düşmüş gibi acı içerisinde yaşarlar. Haset içlerini yakar bitirir, haset duygusu. Müslüman da haset olmadığı için gıpta vardır, gönlü çok rahattır. Mesela güzellik gördünde “Allah daha güzel etsin” der. Ama “inşaAllah ben daha da güzel olayım” der. Zenginse “ Ne güzel Allah zenginliğini artırsın, inşaAllah ben de zengin olayım” der. Münafık ne yapar, “Allah zenginliğini elinden alsın, sadece ben zengin olayım” der. Allah o zaman tabii münafıkların duasının zaten kabul olmadığını Allah onlara bir bela olduğunu söylüyor. Münafık dua eder ama şeytani dua eder. Münafığın böyle de bir özelliği de var. Kuran’da hatta bugün sabah namazdan sonra Kuran okurken altını çizdim not aldım yani onu, dikkatimi çekti, inşaAllah.
VTR
ADNAN OKTAR:Evet, yani yine üslubu biraz laubali bir üslup. Müslüman tabii Allah’a karşı çok saygılı bir üslup kullanır, yani böyle bir ya’lı ma’lı bu tarz bir üslup, yani avami bir üslup kullanıyor, bu doğru değil.
VTR
ADNAN OKTAR:Evet bak “asılsın-koparsın” yani çok avami. Müslümanın kullanmayacağı üsluplar. Allah’a karşı Müslüman bunu kullanır mı? “Asılsın, kopartsın” piyasa üslubu. Yani bunu niye yapıyor ben anlamıyorum. Allah’a karşı son derece saygılı boyun eğici, hürmetkâr bir üslup kullanması gerekirken laubali bir üslup kullanıyor. Bir de uyarmıyorlar mı bunu? Bir de gülüyor karşısındakiler, yani bunda gülünecek ne var. Yani onu bir kere uyarsalar Hocam deseler yani, nezaketli bir üslup kullansanız. “Allah’a karşı biz rencide oluyoruz, rahatsız oluyoruz, Allah’a karşı böyle bir üslup kullanmak bizi rahatsız ediyor” deseler. Düzelir, düzelebilir. Kimse uyarmıyor herhalde veyahut dinlemiyor, uyarıyorlar da dinlemiyor da olabilir.
“Hocam, Hazreti İsa (a.s.) şu an dünyada diyorsunuz. Bu olağanüstü bir haber yer yerinden oynaması lazım niye kimse sesini çıkartmıyor. Dünyanın ne tarafında Hazreti şu an söyleyebilir misiniz?” diyor, Said Kardeşimiz. Ne diyor? Yer yerinden oynaması lazım. Yer yerinden ne zaman oynayacak biliyor musun? 2021’de oynayacak yer yerinden Said Kardeş. Biat anında yer yerinden oynayacak, şimdiden hazırlanın. Şu safhada yer yerinden oynamaz, imtihan sırrına uygun olarak oynamaz. Çünkü şu an Mehdi (a.s.) de vazifede yer yerinden oynuyor mu? Hızır vazifede yer yerinden oynuyor mu? İsa aleyhisselam vazifede yer yerinden oynuyor mu? Adım adım İslam gelişiyor. Türkiye’ye bir bakın. Bak Mehdi (a.s.)’nin vazifeye başlamasından sonra Türkiye’nin genel bütün yapısına bir bakın. Nereye doğru gelişti Türkiye? Darwinizm, Materyalizm tamamen yok oldu mu?
OKTAR BABUNA:Yok oldu.
ADNAN OKTAR:Her alanda, din kendini hissettirdi mi, her alanda istisnasız. Mehdi (a.s.) vesilesiyle oldu işte bu. Mehdi (a.s.)’nin himmeti ve gölgesiyle inşaAllah, Allah diledi. Allah’ın dilemesi Allah onu sebep kıldı. Yani bir bakın ispatı ortada. Dünyaya bir bakın Fransa’da nasıl Darwinizm yerle bir, materyalizm yerle bir. Bak biz öncüsüyüz Mehdi (a.s.)’nin. Meydana gelen olaylara bir bakın. Ve dünya liderlerinin, Allah, Kuran ve Kitap hakkındaki ifadelerine bir bakın.
“Selamun aleyküm Hocam. İsviçre’den Mehmet Ali Kara. Hayırlı yayınlar”, tamam dediğinin üzerine anlattım zaten. “Sayın Hocam benim çevrem, ailem referanduma evet diyor. Fakat bazı kişilerle konuştuğumda referandum konusunda kararsız olduklarını söylüyorlar. Hocam iki gün sonra oy verilecek, bu konuda aciliyeti nasıl anlatabilirim” diyor, Zeynep. Sevimli Zeynep, bayağı anlatım. Yani bizim milletimiz derin düşüne bir millettir. Göreceksiniz, referandumda ben artık 50’ler mi olur, 60’lar mı olur. Artık uygun bir şekilde, başka türlü mü olur artık. Tabii Allah bilir, takdir Allah’ın. Ama evet çıkacağını söyleyeyim, inşaAllah. Yani o net bir kere “evet” çıkacağı net, inşaAllah. Bugün ne, alıyorsunuz değil mi, banda konuşmalarımı. Görürsünüz, ne gün belli olur sonuçlar?
OKTAR BABUNA:İnşaAllah Hocam. Pazar günü belli olur Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Tamam görün, inşaAllah.
OKTAR BABUNA:Sorularla Risale’de bir yazı var Hocam gösterelim mi onu? Sorularla Risale sitesi Hocam diyor ki, demişler ki risalelerde ''Hz. Mehdi (a.s.) benden bir asır sonra gelecek veya buna benzer bir ifade geçiyor mu, geçiyorsa ne demektir?'' Ardından da Hocam ''Risale-i Nurlarda bu manayı akla getirebilecek şöyle bir ibare geçmektedir: Bu zamanda öyle fevkalade hâkim cereyanlar var ki her şeyi kendi hesabına aldığı için faraza hakiki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zat dahi bu zamanda gelse harekatını o cereyanlara kaptırmamak için siyaset alemindeki vaziyetten feragat edecek ve hedefini değiştirecek diye tahmin ediyorum.'' Ardından açıklama yapmışlar Hocam ''Hz. Mehdi (a.s.)'nin iman, hayat ve şeriat olmak üzere üç temel vazifesi vardır. Bu vazifelerden en önemlisi ve sıralamada birinci sırada olan iman vazifesidir. Hayat ve şeriat geniş ve siyasi kavramlardır ki bunların oluşması uzun bir süreç ister. Bu sebepten dolayı ki Mehdi (a.s.) bu üç vazifeyi bu kısa hayatında cem edemez”.
ADNAN OKTAR: Bediüzzaman diyor ki; ''edecek'' diyor, Peygamberimiz (s.a.v) ''edecek'' diyor, arkadaşım diyor ki ''biz edemeyecek diyoruz'' diyorlar. Peki, Bediüzzaman'a nasıl uyuyorsunuz siz o zaman? Bediüzzaman yapacak diyor. Hatta ''kış ayında birden Allah bahar meydana getirir. Bahar ayında birden kış meydana getirir'' diyor, ''Cenab-ı Allah her şeye kadir olduğunu böyle gösteriyor. O yüzden Mehdi (a.s.) ile de, bu olayı, bu harika olayı meydana getirecek, yapacak'' diyor. ''Yok, yapamaz'' diyorlar. Niye? ''Mantığımız almıyor'' diyorlar. ''Bediüzzaman tamam diyor ama bizim mantığımız almıyor'' diyorlar. ''Hadisler var'' diyoruz. ”Hadis o dilebilir ama yine benim mantığım almıyor” diyor. Şimdi mantığın ile efendim mantığın ile uğraşmaya halimiz yok inşaAllah.
OKTAR BABUNA: Siz bu sözünü de açıklamıştınız Hocam Üstadın zaten ''bu zamanda gelse'' diyor Üstad.
ADNAN OKTAR: Kardeşim bak Bediüzzaman diyor ki bu konuya açıklık getiriyor Risale-i Nurun asıl sahibi olarak zaten Nur talebelerini görmüyor Bediüzzaman, dolayısıyla kardeşlerimizin böyle bir açıklama yapması çok normal, yapabilirler.
Bak diyor ki Bediüzzaman; ''ta Ahir zamanda'' kendisinden sonra “hayatın geniş dairesinde, benim zamanımda hayatın dairesi dar'' diyor. Radyolar birkaç tane, televizyon yok, internet yok, haberleşme ağı yok yani dünyada muazzam bir haberleşme ağı kurulmuş değil. I-podlar yok, şunlar yok bunlar hiçbir şey yok, hayatın geniş dairesi yok dar dairesi var. ''Benim zamanımda ''Mehdi (a.s.)'nin gelmesi mümkün değil'' diyor, Bediüzzaman. Her cihette mümkün değil.
Bak açıklık getiriyor diyor ki, ''ta Ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde (internetin, televizyonun, radyoların geniş olduğu dönemde) Risale-i Nur külliyatının asıl sahipleri'', Nur talebeleri demiyor bakın yani Risale-i Nuru tam kavrayacak konumda olsalar yani sırlarını açıklayacak durumda olsalar, Bediüzzaman asıl sahipleri onlar derdi Nur talebeleri derdi. ''Onlar değil'' diyor, mesela ben de Nur talebesiyim ama daha Mehdi (a.s.)'ye ben tabi olmadım. Dolayısıyla ben de Mehdi (a.s.)'den öğreneceğim Risale-i nurun gerçek yapısını, gerçek sırlarını. Yani ''siz bilmezsiniz, Nur talebesi olarak siz bilmezsiniz. Mehdi (a.s.) bilir ve talebeleri bilecek'' diyor, Bediüzzaman. Açık bak; ''ta Ahir zamanda hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri'' bak Risale-i nur külliyatının asıl sahibi. Mesela bir bina oluyor, kiracısı oluyor, bir de asıl sahibi ''asıl sahipleri ayrıdır'' diyor Bediüzzaman. ''Yani'' diyor, açıklık getiriyor, ''Mehdi (a.s.)'' bitti, yani ''Mehdi (a.s.) ve'' ilave yapıyor ''ve şakirtleri'' talebeleri, Cenab-ı Hakk'ın izniyle gelir. ''O daireyi genişletir'' mevcut daireyi genişletir yani bizim de içinde bulunduğumuz, Nur talebelerinin de bulunduğu bu daireyi genişletir, ben de Nur talebesiyim. ‘’Ve o tohumlar sümbüllenir’’ diyor. Yani biz tohum halimizden çıkıp sümbülleneceğiz, açacağız. Ortalığı kaplayacağız, ‘’bu olacak’’ diyor Bediüzzaman. Ne anlamazlıktan geliyorlar.
Bak, ‘’büyük Mehdi (a.s.)’nin çok vazifeleri var’’ diyor, Bediüzzaman. ‘’Ve siyaset aleminde, diyanet aleminde, saltanat aleminde, mücadele, cihat aleminde çok dairelerde icraatları olduğu gibi, her bir asır ve minsüyet ümitsizlik vaktinde kuvve-i maneviyesini (manevi kuvvetini) teyit edecek, sağlamlaştıracak bir nevi Mehdi (a.s)’a veyahut Mehdi (a.s.)’nin onların imdadına o vakitte gelmek ihtimaline muhtaç olduğundan Rahmeti İlahiye ile (Allah’ın Rahmeti ile) her devirde, belki her asırda bir nevi Mehdi (a.s.) Al-i Beyt’ten Peygamberimiz (s.a.v)’in soyundan çıkmış, ceddinin, şeriatının, Kuran’ı Kerim’in tarif ettiği, bildirdiği yolu muhafaza ve sünneti ihya etmiş ve yeniden canlandırmış’’. Abdülkadir Geylaniler, İmam Rabbaniler, muntazam çıkmıştır diyor şu ana kadar. Yani ‘’zorluk anında mutlaka bir Mehdi (a.s.) çıkar” diyor. Kardeşim dünyanın en büyük fitnesini yaşıyoruz şu an nasıl Mehdi (a.s.) olmuyor. En büyük fitnesi, diyorlar ki; ‘’deccal geldi, süfyan da çıktı”. Mehdi (a.s.)? ‘’Mehdi (a.s.) yok’’ diyorlar. Bu nasıl oluyor bu? ‘’Deccal şahıs mı?’’ diyoruz, ‘’şahıs tabi fikri vardır şahsın, fikri olur. Yani Darwin’dir ama fikri var, süfyan mesela Hafız Esad’dır ama fikri var.
Bak diyor ki; ‘’elbette o kuvvetteki azimedeki, büyük kuvvetteki bir hamiyet-i âliye’’, Müslümanları ve Müslümanlığı koruma hissi, “feveran edecek (kaynayacak, coşacak) feveran edecek’’ Bediüzzaman söylüyor. Ve dikkat etsin Risale-i yazan kardeşlerimiz bakın ne diyor Bediüzzaman, bütün dikkatlerini toplasınlar. ‘’Ve Hz. Mehdi (a.s.) başına geçip’’, şahsı manevi nerede burada? ‘’Başına geçip tariki Müslümanları hak yoluna ve hakikate sevk edecek komutan olarak’’ diyor. Açık anlaşılamayacak gibi değil ki. ‘’Tabiiyyun ve maddiyun, (Darwinist ve ateist, materyalist) felsefeden tevellüt eden (doğan) bir cereyan-ı nemrudane”, Darwinizm, materyalizm, komünist ve ateist Marksist cereyan, maddeci cereyan, bak ‘’tabiyyun ve maddiyun (Darwinist ve ateist, materyalist) felsefeden tevellüt eden (doğan) bir cereyan-ı nemrudane, (deccal hareketi, nemrudi hareket, firavuni hareket, tuğyan) inkarcı akım gittikçe Ahir zamanda felsefeyi maddiye (materyalist felsefe) vasıtasıyla intişar ederek (yayılarak) kuvvet bulup (gelişerek) uluhiyete Allah’ın varlığını inkar edecek bir dereceye gelir”. Geldi mi şu an? Dünyanın %95’ini kapladı mı Darwinist, materyalist sistem? Şaşar Beşer ne diyor? ‘’Öyle bir şey yok, nereden çıkarttınız? Ben çürütüyorum size. Bakın, Darwinizm’e karşı bomba atıyorum şu an muazzam bir şey yapacağım’’ diyor. Biz de heyecan ile bekliyoruz. ‘’Madem insanlar maymundan geldi; maymunlar niye insan olmuyor?’’ diyor. Felç olduk bitti yani konuyu kapattı Hoca, tabii. ‘’Gelsinler biçerim onları ben zaten’’ diyor. Denesene çıkart televizyona bir görelim? Robert Koleji’nden gençler al beş tane. Efendi, terbiyeli ben hani öyle çakallık yapacak adamları kastetmiyorum, terbiyeli. Saint Benoit’dan al, İstanbul Üniversitesinden al gençler toplansınlar çık karşılarına anlat. Anında mat olursun çünkü hiçbir şey bilmiyorsun. Darwinizm’i bilmiyor, Darwinizm’in karşı atak silahlarını bilmiyor, genetik hakkında bilgisi yok, paleontoloji hakkında bilgisi yok, arkeoloji hakkında bilgisi yok, yok oğlu yok. Dolayısıyla adamı şak diye oturttururlar. Sen televizyona çıkıyorsun, televizyon zaten muhafazakar televizyon, karşına da muhafazakar birisini almışsın ‘’ben %95 kitapları iptal ettim’’ diyor. Senin iptalini kim dinliyor? Kendi kendine öyle imparatorluk kurmuş kafasıyla. Bak ‘’bir hamiyet-i İslamiye feveran edecek, Hz. Mehdi (a.s.) başına geçip tarik-ı hak ve hakikate sevkedecek.’’ Allah’tan korksunlar, dürüst davransınlar bu örtbas edilecek gibi konu değil. Bak Mehdi (a.s.) bu Darwinist harekete karşı ne yapacağını söylüyor Üstad şimdi, ‘’Mehdi (a.s.)’nin birinci vazifesi’’ diyor, Bediüzzaman. Geldiği vakit, çıktığı vakit, “fen ve felsefenin tasallutuyla (tesiriyle) maddiyun ve tabiyyun taunu (materyalizm ve Darwinizm, ateizm salgını) beşer içinde dünyada yayılmasıyla her şeyden evvel”, yani başka bir konuyla ilgilenmeyecek diyor. ‘’Her şeyden evvel felsefeyi maddiyun fikrini (Darwinist ve materyalist fikri) tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır, önce bunu yapacak’’ diyor. Yani ‘’benim zamanımda olmadı bu’’ diyor, Bediüzzaman. ‘’Kısmen oldu, kısmen. Ben imani faaliyet yaptım fakat kısmen yaptım, daha önceki alimler de geldiler, imani faaliyet yaptılar, kısmen yaptılar. Mehdi (a.s.) nasıl yapacak?” diyor, ‘’Tam anlamıyla yapacak’’ kısmen demiyor. ‘’Tam susturur”, bak ne diyor? ‘’Tam susturacak bir tarzda imanı kurtaracak”. Dünya çapında yapacak ve ehli imanı delaletten muhafaza edecek’’ diyor. Yani “Darwinizm’e, materyalizme düşmelerini engelleyecek’’ diyor, Mehdi (a.s.) inşaAllah. ‘’Hz. Mehdi (a.s.)’nin ikinci vazifesi ise’’ bak ölmemiş Mehdi (a.s.) devam ediyor hazretler dinleyin, ‘’Hz. Mehdi (a.s.)’nin ikinci vazifesi ise hilafet-i Muhammediye unvanı ile”, “halife olacak, halife, Müslümanların halifesi olacak’’ diyor açık. “Şeriat-ı İslamiyeyi İslam’ın esaslarını ihya etmektir. (yeniden canlandırmaktır)’’. Yani burada örtbas edecek gibi bir şey yok ki. Yani Müslümanların manevi lideri, benim canım nerede biliyor musun? Evinde, Başbakanlıkta değil, Cumhurbaşkanlığı binasında değil, evinde. Sedirinde, oradan idare ediyor. Manen, sevgiyle, aşkla, tutkuyla, Allah aşkı ile idare edecek Mehdi (a.s.), inşaAllah. Bak Mehdi (a.s.) yine ölmemiş devam ediyor, ‘’üçüncü vazifesi’’ diyor hazretler dinleyin ölmemiş, hayatta. ‘’İnkılabat-ı zamaniye ile (zamanın değişmesi ile) çok ahkam-ı Kuran-iye’nin (Kuran hükümlerinin zedelenmesiyle) o zat’’, bakın tekrar ediyorum ‘’o zat’’ şahsı manevi değil, ‘’o zat, bütün ehl-i imanın manevi yardımlarıyla’’ ne kadar Müslüman varsa tamamının manevi yardımlarıyla ‘’ve ittihat-i İslam’ı muavenetiyle’’ hani çok çekiniyorlar ya ittihat-i İslam’dan, “o olacak, ittihat-i İslam olacak’’ diyor. Gece gündüz savunuyoruz ya ‘’o olacak’’ diyor. ‘’Muavenetiyle (İslam birliğinin yardımlaşmasıyla)’’ destek olmasıyla Mehdi (a.s.)’ye Müslümanların dayanışmasıyla, ‘’ve bütün ulema ve alimler ve evliyanın’’. İşte Şeyh Nazım’dan tut bilmem başka alimden çık. ‘’Bütün ulema ve alimlerin, evliyanın ve bilhassa’’ diyor Bediüzzaman, ‘’Al-i Beyt-in neslinden (Peygamberimizin soyundan) her asırda kuvvetli ve kesretli (çok sayıda) bulunan milyonlar fedakar seyitlerin’’ ben de seyidim, Peygamberimiz Efendimizin (s.a.v.)’in neslinden, milyonlarca seyitten bir parçayım ben. ‘’Seyitlerin iltihaklarıyla (Peygamber soyundan gelen fedakar kimselerin katılımlarıyla)’’ onlarda iltihak edecek bende ‘’o vazife-i uzmayı (büyük görevi) yapmaya çalışır’’ diyor. Bunun neresini örtbas edeceksiniz siz? Bak ölmemiş yine devam ediyor hazretler dinleyin. ‘’zatın üçüncü vazifesi’’ Mehdi (a.s.) hayatta devam ediyor, ‘’hilafet-i İslamiyeyi İttihat-i İslam’a bina ederek (İslam halifeliğini İslam Birliğinin üzerine kurarak)’’ Müslümanların lideri olup, Müslümanları birleştirip, Türk-İslam Birliğini kurup, ‘’İsevi Ruhanileriyle’’ dikkat et ‘’İsevi Ruhanileriyle (Hıristiyan alimleriyle) ittifak ederek’’ onları da La İlahe İllallah dedirttirecek Mehdi (a.s.), onları da kendine katıyor, ‘’Din-i İslam’a (İslam dinine) hizmet etmektir’’, Hıristiyanları da kendi safına alıyor. La İlahe İllallah dedirttirip kendi safına alıyor. Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar fedakarlarla tatbik edilebilir (yerine getirilebilir). Birinci vazife, o iki vazifeden üç-dört derece daha ziyade kıymettardır.’’ Dikkat et dört derece, kırk yıl aklına ne getiriyor Oktar?
OKTAR BABUNA: Mehdi (a.s.)’ın faaliyet zamanı Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Kırk yıl, kırk yıla bak ‘’dört derece’’ diyor. Kırk yıla işaret ediyor, kırk yıldır Mehdi (a.s.)’ın hadislerde var kırk yıl. ‘’Daha ziyade kıymettardır’’. Böyle o şifreli açıklar üstat. ‘’Fakat o ikinci ve üçüncü vazifeler pek parlak ve çok geniş dairede ve şaşalı bir tarzda olduğundan’’muhteşem bir imparatorluk, muhteşem bir görünüm arz edeceğinden, ‘’umumun ve avamın nazarında‘’ yani Cübbeli, şu, bu falan başka halkın insanların nazarında, ‘’(halkın gözünde) daha ehemmiyetli (önemli) görünüyor’’. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sf. 9) ‘’Birinci vazifeyi önemli görmezler’’ diyor. Yani ‘’Darwinizm’e ve materyalizme karşı mücadelesini Mehdi (a.s.)’nin bir alameti olarak görmezler’’ diyor, Bediüzzaman. ‘’Onu pek kaile almazlar, iman hakikatleri anlatmasını da pek kaile almazlar’’ diyor, ‘’asıl hakimiyet devrini esas alırlar’’ diyor. Yani ‘’onun şaşalı hakimiyetini, biat anını, yer gök birbirine karışmasını onu esas alırlar’’ diyor. Onlar için Mehdi (a.s.) o an da gelmiş oluyor artık. Anlaşıldı mı? Onun içi biz diyelim ki, 2020’de diyelim. Onlar için avam için geliş 2020. Havas için Mehdi (a.s.) çoktan geldi, vazifede. ‘’Evet şimdi olmasa da’’ bak vakit veriyor ‘’30-40 sene sonra’’ diyor, ‘’fen ve hakiki marifet”, bilimi kullanacak’’’ diyor, Mehdi (a.s.). ‘’Ve marifet (sanatı kullanacak)”, medeniyetin modern olacağını belirtiyor, Mehdi (a.s.)’nin. ‘’Dokuz manileri’’ ‘’dokuz tane önünde engel olacak’’ diyor Mehdi (a.s.)’nin ‘’insaf ve muhabbet-i’’, insanlara coşkulu sevgi duyan, kadınlara, çocuklar, insanlara hepsine coşkulu sevgi duyan, “o kişiyi, o dokuz düşman taifesinin cephesine göndermiş’’, bakın dikkat edin ‘’yarım asır sonra onları darmadağın edecek’’ diyor. ‘’Ben yapacağım’’ demiyor, ‘’o yapacak’’ diyor. ‘’Ben onun pişdar neferiyim, askeriyim, öncüsüyüm’’ diyor, açık açık anlatıyor Bediüzzaman. ‘’Hizmetçisiyim onun ben, ona zemin hazırlıyorum. Anladık ki, biz bu vazifemizle, o kutsi çiçeklere zemin ihzar ediyoruz. Biz kışta geldik, erken geldik, onlar bahar da gelecek. Çiçekler baharda açar. Onlar açtığında, biz mezardan bakıp, Allah’a şükredeceğiz’’ diyor. O da çok acayip tabii mezarda canlı kalması da. O da ayrı bir konu o da. ‘’Şimdi hatıra geldi ki’’ diyor, aslında o an bir güzellik yapıyor bak diyor ki; ‘’eğer şeddeli lamlar ve mimler ikişer sayılsa’’ illa o tarihe getirecek ‘’şimdi hatıra geldi ki’’ diyor. Bak o nezaketidir, ‘’eğer şeddeli lamlar ve mimler ikişer sayılsa’’ özellikle böyle söylüyor, biliyor yani direk gördüğünü anlatıyor ‘’bundan bir asır sonra’’, hazretler hicri 1330 söylüyor bunu, ‘’bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise Hz. Mehdi (a.s.)’ın şakirtleri olabilir.’’ Kaç yapıyor? 2010. Kim dağıtacakmış? ‘’Hz.Mehdi (a.s.)’ın şakirtleri dağıtacakmış’’ diyor. 2010’da.
SUNUCU:HarunYahya.Tv sitesinden yirmi dört saat yayınlarımızı takip edebilirsiniz. Soru ve görüşlerinizi bize ahirzamansohbetleri@hotmail.com adresinden gönderebilirsiniz. Harun Yahya.org ve Harun Yahya.net adreslerinden Hocamızın tüm eserlerini ücretsiz olarak indirebilirsiniz. Bizi yarın 22.00’den itibaren Harun Yahya.Tv internet sitemizden, Mavi Karadeniz Radyo ve Kocaeli TV ekranlarından takip edebilirsiniz. Yayınımıza Harun Yahya.Tv sitemizden devam edeceğiz.
Canlılar Dünyası
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...
Kısa filmler - Mutlaka izleyin
Devamı ...Evrim Sözlüğü
Devamı ...Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...Türk-İslam Birliği Gelişmeler
Devamı ...