SUNUCU 1: İyi akşamlar sayın izleyicilerimiz ve dinleyicilerimiz. Bu akşam HarunYahya.Tv, Mavi Karadeniz Radyo, Gaziantep Olay TV, Adana Ceyhan CRT TV ve Radyo, Ankara Beypazarı Seylan TV, Çorum Kanal 19, Uşak Egem TV, Mardin Kanal 47, Tokat Turhal Super TV ve Radyo, HaberHilal.Com, HaberAktuel.Com, SelamHaber.Com ve 8sutun.com’dan canlı olarak yayınlanan Adnan Oktar ile Gece Sohbetleri programımıza hoş geldiniz. Buyurun Hocam.
ADNAN OKTAR:“11 Eylül olayının açıklanamayan yönleri” diye bir yazı var. Sen Oktar, şöyle gür sesinle bir oku bakalım, ben bunları sonra bir yorumlayayım.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah Hocam. “11 Eylül olayının açıklanamayan yönleri.” 11 Eylül saldırılarının, Amerika’ya. “Metalurjistler erimiş çeliği inceledikten sonra, binaların yıkımına sebep olan yüksek ısılı sülfürasyon olarak açıkladılar. Sülfürün nereden geldiği belli değil ama. Üçüncü gökdelen hiçbir çarpma olmadan çöktü. Binada bir yangın da yoktu. Çelikle inşa edilmişti, olduğu yere düz olarak çöktü. Yedi milyar dolar sigorta parası alan bina sahibinin daha önce binanın yıkımı için başvurusu var. Şimdiye kadar on dokuz saat yanan gökdelenler bile çökmedi; binalardan biri, bir saatten az yandı ve hemen çöktü, diğeri de iki saat yanar yanmaz çöktü. Amerika Birleşik Devletleri Yangın Mühendisliği Dergisi, şimdiye kadar hiçbir çelik binanın yangından yıkılmadığını açıkladı. Çelik konstrüksüyonlu binaların, jet yakıtının çıkartacağı yangının ısısının çok ötesinde bir ısıya dayandığı test edildi. Jet yakıtı 1800 Fahrenheit’ta yanıyor.” Fahrenheit onların kullandığı ölçü. “Binada kullanılan çelik ise 2500 Fahrenheit’a dayanıyor. Binaların bodrumunda tonlarca erimiş çelik bulundu. Sadece C4 gibi patlayıcılar 3000 Fahrenheit kadar ısı oluşturabiliyor ki, bu da kolaylıkla çeliği eritir. Toz haline gelmiş betonun yarım saatlik mesafeye kadar ulaşan bir uzaklığa büyük bir hızla taşınması ancak patlayıcıyla olur. Fırtınaların binalara yaptığı basınç, uçağın çarpmasıyla yaptığı basınçtan çok daha fazla. Binaların hiçbiri bir yöne doğru eğilmedi, düz olarak aşağıya çöktü. Oysa uçağın çarptığı katın üzerindeki bölümün yana doğru eğilip düşmesi gerekirdi. Bina yer çekim hızıyla çöktü hâlbuki her katın yavaş yavaş çökmesi ve diğerinin çöküşünü yavaşlatması gerekirdi. Olaydan önce altmış yedi kez şüpheli uçakları etkisiz hale getiren birim, bu kaçırılan uçaklara bir şey yapamıyor. Kaçırılan dört uçak da yaklaşık yüzde yirmi doluyken, aynı gün diğer tüm uçaklar yüzde yetmiş, yüzde doksan arası doluydu. Beyaz Saray’ın bir açıklamasına göre, Bush Florida’da bir sınıftayken Dünya Ticaret Merkezi’ne ikinci uçağın çarptığını öğreniyor. Üç ay sonra sorulduğunda Bush; ‘sınıfa girmek için beklerken dışarıda oturuyordum, televizyonda ilk uçağın kuleye çarptığını gördüm’ şeklinde anlatıyor. Ama bu imkansız. Çünkü ilk uçağın görüntüleri ancak ertesi gün ortaya çıktı. 11 Eylül günü televizyonda verilmedi” Hocam.
ADNAN OKTAR:Yani olay baştan sona antika, bir acayiplik var, bir acayip. Sen şimdi anlat bakayım Oktar, ne anlatacaksın?
OKTAR BABUNA: Mümtazer Türköne’nin hem bu gazete de yazısı var, bir de Star Gazetesi’nde bir röportajı var Hocam. Orada da şunu söylüyor: Zaman Gazetesi Yazarı Mümtazer Türköne’nin bu Star Gazetesi’ndeki röportajında, MHP’deki referandum sonrası çok büyük bir dönüş ve değişim olduğunu anlatmış. Şunu söylüyor; “MHP çok sekülerleşmişti, ulusalcılaşma eğilimi vardı. Hatta Ergenekon saçma sapan bir şeydir, gibi laflar ediyordu” diyor. “Devam eden bir davayla ilgili ilk kez böyle bir şey söylüyordu MHP. Fakat Ani eylemi düşünülmüş, tasarlanmış, sembolik anlamı doğru okunduğunda derin bir eylem. MHP Türk-İslam sentezine geri dönüyor. Sadece Türklük kısmı kalmıştı, şimdi İslam sentezine geri dönüyor” demiş.
ADNAN OKTAR: Yani Mümtazer Türköne, tabii o böyle düşünüyor olabilir. Ben insanların fikirlerine saygım vardır. Fakat MHP zaten temel yapısı, oturuşu Türk-İslam Birliği üstünedir, Türk-İslam sentezi üstüne kurulmuştur. Yani saf Türklüğe dayalı yapısı da yoktur, sadece İslam’ı savunan yapısı da yoktur. İkisini birlikte savunur. Zaten ama şöyle de bir açıklaması vardır bunun; Türkler zaten müslümandır. Yani ‘Türk-İslam Birliği’ demek, zaten ‘Türk-İslam Birliği’ eşittir ‘ittihad-ı İslam’. Bir de MHP’liler imanlı insanlar, çok samimi insanlar. MHP çok önemli bir partidir. Yani hani diyorlar ya; “küçülüyor, yok oluyor.” Çok tehlikelidir yani MHP’nin zayıflaması, çok önemli bir denge partisidir ve çimentodur, yani çok hayatidir yönü. MHP’nin mutlaka olması gerekir. Saadet Partisi de öyle, yani mutlaka Meclis’e girmesi gerekir.
OKTAR BABUNA: Evet Hocam, İnşaAllah.
ADNAN OKTAR: Şimdi yeni yetme bazı gençler türediler, bazı internet sitelerinde, işte bazı köşelerde yazılar yazıyorlar, görüyorum. Bunlarda bir özenti havası var ama eski Marksistlere özeniyorlar. Yani onlar gibi böyle çapaçul giyinme… Kapalı giyiniyor ama cadı gibi. Kapalı giyinmiş; garip renkler, üstünde garip takılar, garip konuşmalar, elinde yüzünde garip işaretler, garip mimikler… Yazılarına bakıyorum, çok özür dilerim, tam züppe yani klasik züppe üslubu ve şımarık havası, yani hemen bakar bakmaz bir aşağılık kompleksi hissediliyor. Yani başörtüsünden kaynaklanan bazı kişilerde oluyor ne hikmetse bilemiyorum. Hâlbuki bu onurdur yani, bir güzelliktir. İnsan inancını yaşıyorsa sevinir, hoşuna gider. Aşağılık kompleksi duyuyor, onu dengelemek için züppe, çakal görünümü vermeye çalışıyor kendine. Ki birisi alay ettiğinde züppeyle alay etmiş olacak, o da züppelikle onunla alay etmiş olacak. Yani önceden şerbetli olmuş oluyor. Hani mazlum olursa, böyle terbiyeli, saygılı olursa küfrî bir saldırının başarılı olacağını düşünüyor, etkili olacağını düşünüyor. Ama züppe olursa; züppeye o tip şey zaten etki etmez, dolayısıyla geri çeker gibi düşünüyor, benim kanaatim. Herhalde psikolojik bir derin savunma metodları geliştirmişler bir kısmı. Bu çok çok yanlış, bir kere Kuran’a ve İslam’a –hâşâ- savaş açmış oluyor.
OKTAR BABUNA:Hâşâ, evet Hocam.
ADNAN OKTAR: Bir anlamda, bir yönüyle. İnancında samimi olmadığı anlaşılıyor. Bak, Bediüzzaman diyor ki; “deccal hürmet ve merhamet gibi” diyor, “nurâni zincirleri çözer” diyor, bakın. İki şey söylüyor; “hürmet” ve “merhamet.” Mesela sözümü seçerek kullanıyorum; bu hürmettir. Koruyup kollamak nedir? Merhamettir. Bunu kaybetmiş durumdalar. O yüzden mesela bakıyoruz; Erbakan Hocamız’a hürmet ve merhamet gözüyle bakmadıkları için, bak hürmet ve merhamet, nurâni zincirler çözüldüğü için o hemen üsluba yansıyor ve bir kısım insanlarda züppe ve küstah bir üslup çıkıyor. Yani şu ana kadar ismini saydığım kişileri tenzih ediyorum, oturup alınmasınlar. Züppe ve küstah üslubun kökeni deccaliyettir, oradan alıyorlar onu. E şimdi bazı internet sitelerinde, bazı gazetelerde köşelerinde böyle züppelere yazı yazdırarak güçlü olacaklarını zannediyorlar. Yani çünkü normal bir Müslüman’ın yazı yazmasının etkili olmayacağını düşünüyorlar. Çünkü; “bu Müslümandır, mazlumdur; zaten bunu belki kaale almazlar. Çünkü ağırbaşlı, efendi bir üslup kullanacaktır, alaycılığı bilmeyecektir; baş edemez. Ne yapalım?” diyorlar; “o zaman bir züppe bulalım; çakallık yapsın, ipsiz sapsız konuşsun, ağzına geleni söylesin, Müslümanlara da saldırsın, onlara da saldırsın.” Öyle olmuyor. Müslümanlara en küstah üslubu kullanıyor bunlar, küfrün karşısında da it gibi titriyorlar. Acayip yalaka ve çok aşağılık bir üslup kullanıyorlar, yaranmaya çalışıyorlar. Böyle bir şey olmuyor. Olsa da zaten kıymeti yok, çünkü Kuran ile hareket etmesi lazım. Çünkü Müslüman efendidir. Efendi, şefkatli olacak, merhametli, dürüst, saygılı, nezih değil mi? Derin düşünen, halden anlayan, insanları rencide etmekten kaçınan, büyüklerini kollayan, özellikle yaşlılar ve çocuklar çok önemli bir konudur. Kadınlar çok önemli bir konudur; onların korunup kollanması, değil mi? Merhametin ve hürmetin yoğun uygulandığı yerlerdir. Erkek yine kendini korur. Ama kadın özel kollanması gereken bir varlıktır, değil mi? “Pozitif ayrımcılık yapılması gerekiyor” diyorlar ya. Yeni daha kafaları uyanıyor. Her yönden korunmaları gerekir. Bir tek Erbakan Hocamıza da değil; mesela Alparslan Türkeş’e karşı da, rahmetli yaşlandığında bir kısım insanlar küstah bir üsluba dönüşmüştü ağızları. Yani saygısız ve üst perdeden konuşuyorlardı. Başbuğ’un kükrediği günlerde aklının ucundan bile geçmez. Ne zaman ki yaşlandı, adele gücünü, beden gücünü kaybettiğine dair kanaatleri geldi; başladılar çemkirmeye. Bu çok ayıptır, çok büyük bir vicdansızlıktır. Müslümanlığın arasına züppeliği ve çakallığı yaymaya kalkanlar çok büyük hata yapıyorlar. Bazı kanallarda da ben görüyorum; gençleri de böyle, halkla Anadolu’daki insanlarla konuşuyor. Benim Anadolu’daki insanım bilmez öyle şeyleri; alaycılık, laf sokmak. Yani şaka, espri yapar ama hürmetlidir, sevecendir. Yani aklına dahi gelmez. Onların üstüne yeni yetme züppeleri salıyorlar, acayip çirkin bir üslupla ve onları sürekli mahcup ederek konuşuyorlar. Ben seyrederken acayip rahatsız oluyorum, çok geriliyorum. Adam bir daha mahcup ediyor, bir daha mahcup ediyor. Mesela çok hürmetkar adam gayet güzel, nezaketli bir cevap veriyor; yine çakalca konuşuyor. Adam çok saygılı, hürmetkar bir üslup kullanıyor; yine münasebetsiz bir cevap veriyor. Nasıl içinden geliyor? Ne kadar ayıp, değil mi? Onların gönlünü alsana, güzel bir üslup kullansana. Bunu moda haline getirdiler, bu çok korkunç bir şey. İşte dinin karşısında mühim bir silahtır bu, gizli bir silahtır. Yani bu gözden kaçıyor ama en hayati, Müslümanlığa karşı kullanılan en hayati silahlardan biri budur. Ve Müslümanlar da bilmeden bunu faydalı bir şeymiş gibi alıyorlar. Çeke çeke alıyorlar hem de. Böyle münasebetsizlik yapanları daha tercih eder hale geliyorlar, değil mi? Mesela hiç ummadığımız kişileri de bakıyorum, Baron kontrolüne almış. Baron bunlara bir yiyecek dağıtıyor, bir parça para dağıtıyor; bir de bakıyorsun ki onun yalakası olmuş. Mesela bayağı hürmetkar kişiler vardı, ben biliyorum. Yani ağabey bildiğimiz, saygı duyduğumuz, böyle hep haklıdan yana, hep haktan yana olan insanlar vardı. Bakıyorum, zayıfı gördü mü güçlüden yana oluyorlar. Halbuki haklıdan yana olmaları lazım. Her ne pahasına olursa olsun, yapacaksın. Yani diyor ki; “falanca falanca benim karşıma dikildi.” E dikilsin, alayı dikilsin yani, ne olacak? Kaç yazar yani, değil mi? Mühim olan Allah’ın rızasıdır. Allah senden yanaysa, bitti. Yedi sülaleleri gelsin isterse; hiçbir şey olmaz, değil mi? İnşaAllah.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah, evet.
ADNAN OKTAR: Öyle aklıma geldi de söylüyorum yani. Evet, seni dinliyorum.
OKTAR BABUNA: Ahmet Hakan’ın yazısında şöyle diyor Hocam Hürriyet Gazetesi’nde: “Hiç Şaşırmadım” başlıklı bir bölüm var. Aşağılarda aslında biraz, alabilirim oraya. “Hiç Şaşırmadım” diye. Bu bölümde diyor ki; “Erbakan’ın Numan Kurtulmuş ve arkadaşlarına ‘Sürüden ayrılanı kurt kapar’ demesine hiç şaşırmadım... Çünkü Erbakan’ın etrafındakilere ‘sürü’ gözüyle baktığına dair sarsılmaz bir tecrübem var” diyor. Bir de “Yapılacaklar Listesi” başlığında, aşağıda da “Artık tamamen ‘Erbakan’ı Sevenler Derneği’nin resmi bülteni olarak çıkmaya başlayan Milli Gazete’nin aboneliği iptal edilecek” diyor. Yani kendi yapılacakları listesine onu da koymuş.
ADNAN OKTAR: Milli gazeteyi okumayacak mıymış artık?
OKTAR BABUNA: Evet.
ADNAN OKTAR: Gizli gizli okur. Allah-u alem doğru söylemiyor. Yani mutlaka okur. Yani okumaması mümkün değil; çünkü laf ebeliği yapıyor. Laf yetiştirmesi için mutlaka okuması gerekiyor; okur. Bir de atasözünden anlamaması çok acayip. Demek ki buna herhangi bir atasözü söylesen, gerçek anlayacak. Ben çocukken bir okulda arkadaşımız vardı. Hoca dedi ki; “acı patlıcanı kırağı çalmaz” atasözünü açıkla, dedi. “Hocam” dedi, “acı patlıcan çok dayanıklı bir patlıcandır” dedi, “böyle yani soğuğa falan çok güçlüdür” dedi. “Hiçbir şeyden etkilenmez” dedi, “o anlama geliyor” dedi. Şimdi seninki de Aydın Doğan’ın yanında kala kala bu hale gelmiş. “Sürüden ayrılanı kurt kapar” çok bilinen, çok eski bir Türk atasözüdür ve bütün milletimiz kullanıyor. Hiçbir şekilde insan kendi yanındaki kişileri sürü olarak değerlendirmeyeceği açıktır. “Ayrılanı kurt kapar” diyor; anlamlı bir söz, gayet güzel bir söz. Yani oradaki kasıt hayvan alemindeki bir örneği, insana yönelik anlatmış oluyor. Ama insana yönelik anlatırken orada artık o sürü kalkar, onun yerine insan gelir, değil mi? “İnsan topluluğundan bir insanın ayrılması durumunda kötü insanlar onu kapar” anlamına gelir. Bu bir benzetme; teşbihtir. Ya ama adam anlamıyor bunu. Şimdi bunu anlatacağız ona. Aydın Doğan buna demek ki fasulye, salata falan bir şeyler yediriyor. Yanlış öğreniyor demek ki. Yanlış biliyor bazı şeyleri. Bakın bu kadar kolay bir şeyi bile nasıl demagojiyle, ne hale getirmeye kalkıyor. Gayet güzel söylenmiş. Ünlü bir Türk atasözünü adam ne hale getiriyor, görüyor musun? O zaman hangi atasözü kullanılabilir. Hepsinin direkt yalın anlamını üstüne alınıyor. Milli gazeteyi okumayacakmış. Okursun sen, gizli gizli okursun. Niye okumayacaksın? Nasıl bizi gizli gizli seyrediyorsan, değil mi? Nasıl gizli gizli izliyorsan, onu da gizli gizli okuyacaksın. “Okumayacağım” diye bir şey yok. Yalnız, Milli Gazete bir şahlansın. Yine baktım bugün ben, dün baktım, öyle sakin gördüm. Şöyle bir heyecan gelsin Milli Gazete’ye, değil mi? Koyun Erbakan Hocam’ın resmini şöyle, inşaAllah. Şöyle bir içimiz açılsın, inşaAllah. Bir kızdıralım, değil mi? Erbakan Hocam’a karşı tavır alanları bir kızdıralım. Güzel, güler yüzlü resimlerini koyalım. Onun sözlerini koyun. Hatıralarından anlatın Hocamızın. Biraz tansiyonlarında düşüklük varsa yükselsin, inşaAllah. Güzel Osmanlı döneminin harika yönlerini, güzel yönlerini anlatabilirler. En iyisi biz yazı hazırlayalım da biz gönderelim. Allah-u alem herhalde ortalık telaşlı. Onlarda da hazır yazı yok anladığım kadarıyla. Sorun çıkıyor olabilir, inşaAllah. Biz hazırlayıp, gönderelim. Yıksınlar ortalığı, yıksınlar. Bir kere güzel bir salon toplantısı olsun. Mehter Takımı’nı getirsinler şöyle. Tarihi Çevir, Ceddin Deden, Gafil Ne Bilir, Eski Ordu Marşı. Şöyle bir yer gök inlesin. Öyle küçük de değil Mehter Takımı. İki Mehter Takımı’nı birleştirsinler, çok katlı yapsınlar, büyük. Erbakan Hocamızı da getirsinler. Güzel güzel bir konuşsun. Şöyle bir ortalık heyecanlansın. MHP’ye de tekrar teşekkür ediyorum, tebrik ediyorum. Çok şahane, devam; o camide namaz olayı var ya, muazzam muazzam, çok çok güzel. Allah yollarını açsın. Büyük Birlik Partisi’nin de, Saadet Partisi’nin de, MHP’nin de ve diğerlerinin de inşaAllah. Çok güzel gidiyor, maşaAllah.
OKTAR BABUNA: Hocam, mehter dediniz, Yavuz Donat, Sabah Gazetesi’nde bir yazı yazmış. Diyor ki yazısında, zamanın cumhurbaşkanı ile birlikte Çin’e gittiklerinde Mehter Takımı’nın Çin’de çok büyük bir etki oluşturduğunu ve genel olarak İslam ülkelerinde de Mehter Takımı’nın çok büyük bir etki oluşturduğunu yazmış. Şöyle diyor; “Süleyman Demirel, Cumhurbaşkanı'ydı. Pakistan'ın ‘25'inci kuruluş yıldönümüne’giderken, Mehter Takımı'nı da götürdü. Mehter yürüyünce, gösteri alanında ‘yer gök inledi.’ Ali Coşkun, Sanayi ve Ticaret Bakanı'ydı. Fas'a, ‘İslam Ülkeleri Fuarı'na’giderken, Mehter Takımı'nı da götürdü. Mehteryürüyünce, gösteriyi izleyenler ‘coştular... Kendilerinden geçtiler’” diyor.
ADNAN OKTAR: Hay maşaAllah. Bak böyle şimdi söyledin tüylerim diken diken oldu, maşaAllah. Mehter bizim milletimize Allah’ın bir nimetidir. Mehter çok büyük olaydır, inşaAllah. Çok büyük bir nimettir böyle güzel günlerde. Ama küçük Mehter Takımlarını kullanmasınlar. Mehter’in ihtişamına yakışmaz. Mehter sesi beş kilometreden duyulacak yani. Yer gök inlemesi lazım; öyle olmaz, değil mi? Küçücük on, on beş kişiyle, on iki kişiyle öyle Mehter olur mu? Mehter’in hakkını vermek lazım. Yani kıyafetler de çok mükemmel ve kusursuz olması lazım. Yani her şeyin, tuğlar, şunlar bunlar hepsi, çok çok mükemmel olacak. Yani, on kişi bir araya geldik, Mehter Takımı kurduk; olmaz. Biz bunu bekliyoruz Saadet Partisi’nden. Bir şöyle düşman çatlatsınlar, değil mi? Bir yıksınlar ortalığı. MHP mesela Mehter Takımı’nı bir gördüm, saçlarım böyle diken diken oldu, acayip hoşuma gitti. Beraber toplu namaz kılıyorlar. Osmanlı’nın ilk kuruluş yılları gibi, bu nedir böyle? MaşaAllah, Elhamdülillah, çok çok güzel. Aman eleştirilerden falan hiç etkilenmesinler. Gayet güzel gidiyor. Ama yani bu gecikmesin bu dediğim, inşaAllah.
OKTAR BABUNA: Bu Kıbrıs’ın gündeme gelmişti Hocam; Kıbrıs’ın verilip verilmemesi güya. Siz orada bir toplantı tertip etmiştiniz. Toplantıya da uçak kaldırtmıştınız buradan. Milletvekillerimiz, emekli paşalarımız, üst düzey profesörler, bir de Mehter Takımı göndertmiştiniz Hocam.
ADNAN OKTAR: Mehter’siz olur mu toplantı? Dedim; “Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş Beyefendi gelirken” dedim, “Ceddin Deden çalsın” dedim, Mehter’i durdurturduk. Çalıyordu Mehter, durdu. Rauf Denktaş geldi o korumalarıyla falan. Tam kapıdan girerken Ceddin Deden inim inim inletti ortalığı böyle, çok şahane oldu. Rauf Denktaş böyle acayip açıldı böyle. Şevki de arttı, süper oldu. Çok fazla eski bakanlar, milletvekilleri falan, herkesin, Allah razı olsun, rica ettik, eski paşalar falan hepsini gönderttik. Ondan sonra bir dirildiler. Bak Kıbrıs şimdi, çakıl almayı bile akıllarına gelmiyor. E bayağı bir kabadayılık yapıyorlardı Kıbrıs’la ilgili. Mehter oradaki cini şeytanı kovaladı.
OKTAR BABUNA: Tarihinde de ilk defa oluyormuş Hocam.
ADNAN OKTAR: Evet, Osmanlı’dan bu yana ilk defa oluyor, evet inşaAllah, maşaAllah.
OKTAR BABUNA: Mehmet Ali Birand’ın bir yazısı var Hocam, “İmamdan kanaat önderi yapamazsınız” diye. Diyanet İşleri Başkanı geçenlerde bir açıklama yapmıştı. Cami imamlarının halkın bilinçlenmesinde görev almalarını, halkı bilinçlendirmek için çalışmaları gerektiğini söylemişti. Bunu eleştirmiş Mehmet Ali Birand. Okuyayım mı Hocam yazının o bölümünü?
ADNAN OKTAR: Evet.
OKTAR BABUNA: “Bardakoğlu'nu, iyi anlayabildiysem, İmamların sadece namaz kıldıran kişi değil, aynı zamanda insanlara akıl veren, yaşamlarında karşılaştıkları güçlükler veya sorunlar karşısında nasıl davranmaları gerektiğini anlatan, fikir veya akıl veren bir rol oynamalarını istiyor” diyor. Kendi düşüncesi olarak da “Diyanet’in kadrolarında beş parmak aynı değil. Zaten olamaz da” demiş. “Kimi pırıl pırıl, bugünün dünyasını hazmetmiş, aydın, uygar... Kimi ise” demiş, imamlar için, “her şeyi Kuran’ın satırları arasında görüyor. Dünya’yı sadece din penceresinden görüyor. Günlük yaşamı, tümüyle İslam’ın emirlerini yorumlayarak yönlendiriyor. İşte en büyük sakınca da bu” demiş.
ADNAN OKTAR: Mehmet Ali Birand. Ne kadar yanlış düşünüyor Mehmet Ali Birand. Ne yapıyorlar bu insanlar? Ben şaşırıyorum. Kardeşim Kuran bizim en yüksek akılla, en yüksek vicdanla düşünmemizi bizden ister. Bunu sen nasıl anlayamıyorsun? İnanılır gibi değil. Çok yüksek vicdanla ve çok yüksek akılla ve çok yüksek samimiyetle hayata bakmamızı istiyor Kuran bizim. Bu çok acil bir ihtiyaç değil midir bu? Yani bizi insan yapan en önemli nedenler bunlar. Öbür türlü ne oluruz biz? Bilmiyor Mehmet Ali Birand.
OKTAR BABUNA: Bilmiyor, evet Hocam.
ADNAN OKTAR: Yani geleneksel, Cübbeli kafasına göre olaylara bakıyor. Müslüman dünyanın en akıllı insanıdır, çok derin düşünür. Yani onun bayağı bir şeyden haberi yok. Hiç tahmin ettiği gibi birisi değildir Müslüman. O, garibim Cübbeli gibi zannediyor. Böyle gelir, portakal sandığından tahtına oturur böyle. Kafasından konfetiler serpilir böyle. Oradan hurafeler anlatır. İşte kafasına geleni anlatır. Tabii ayet, hadis de anlatıyor; o ayrı da, onlar güzel. Fakat bol bol da hurafe anlatır. Din bu zannediyor. Din o değil. Dinin ne olduğunu önümüzdeki yıllarda daha iyi anlayacaklar. Mehdi (a.s.) çıkınca çok daha iyi anlayacaklar, inşaAllah. Şimdi kısmen anlamaya başladılar. Müslüman saf beyindir. Yani acayip keskin bir akla sahiptir ve baş edemezsin Müslüman’la. Yani bütün dünya bir araya gelse, bir tane imanlı Müslüman’la baş edemez. Yani garip bir varlıktır, şaşırtıcı bir varlıktır; meleği andırır. Kimse baş edemez. Yani ne yaparsan yap durduramazsın. Onu bilmediği için o alışmış, işte ebâ ecdad akrabaları falan tanıdıkları var herhalde. Bazı kişiler eksik bazı konularda. Onlardan yanlış imajlar edinmiş gibi görünüyor.
Evet. Nedir burada anlatacağın?
OKTAR BABUNA: Sedat Ergin’in yazısında Hocam burada diyor ki Sedat Ergin; “Erdoğan’ın yeni söylemi kalıcı mı?” yazısında. Bu yazıda Erdoğan’ın referandum sonrası daha özeleştiri yapan, ılımlı ve ‘hayır’ oyu veren kişilerin korkularını da anlamaya çalışan yeni bir üslup kullanmaya başladığını yazmış. Siz bu konunun üzerinde çok durmuştunuz Hocam maşaAllah. Siyasilerin üsluplarının kavgadan uzak olması gerektiğini söylemiştiniz. Kısa bir bölüm okuyayım mı Sedat Ergin’in yazısından da? “Bir süredir Türkiye’de siyasete hâkim olmaya başlayan yeni bir dil ve üsluptan söz ediyoruz, siyaset sahnesindeki önde gelen aktörlerin tutumlarında beliren olumlu, uzlaşmacı değişiklikleri konuşuyoruz” diyor, “hızlı bir tarama yapılsa, bugünlerde Başbakan’ın en çok kullandığı sözcüklerden birinin “özeleştiri” olduğu hemen fark edilebilir” diye devam ediyor Hocam.
ADNAN OKTAR: Başbakana biz böyle bir istirhamda bulunmuştuk. Ama ben böyle güzel bir tepki vereceğini gerçekten beklemiyordum. Yani daha hafif tepkiler vereceğini zannediyordum. Baktım basını topladı. Hakikaten tedirgin olmuş. Hakikaten güzel yani vicdanen rahatsız olmuş. Çünkü yüzde kırk iki de bizim vatandaşlarımız. Yani niye çekinsin? Yani niye tedirgin olsun? Yani niye gereksiz bir imaj içerisine girsinler? Bütün tedirginliğin kökeni ben size bak net açıklayayım; Cübbeli zihniyetidir. Yani acaba bu zamanla, yavaş yavaş yedirilerek bu millete empoze edilir mi? Yani bir güce dönüşür mü? Yani tehlike olarak görülen bu. E bu konuda yerden göğe kadar haklı benim milletim. Yani en büyük tehlikedir benim için bir yönüyle. PKK bir tehlikelidir, komünizm bir tehlikedir, dinsiz masonluk ayrı bir tehlikedir, faşizm ayrı bir tehlikedir ama Cübbeli zihniyeti de ayrı bir tehlikedir. Yani çünkü insanlarda din duygusu çok yüksek, samimi bir duygu. Biz Allah için yaşıyoruz. Şimdi buna, adama gidip de; “bunu Allah dedi” dersen, adam Allah dediği için kabul etmek durumunda olur. Kabul eder Müslüman. Ama sen hurafeyi kabul ettirmiş oluyorsun. Ve o insanın bir süre sonra ruh sağlığı bozulur. Beden sağlığını bozarsın. Ve sosyal sağlık da bozulur. Toplum da çöker. Bambaşka bir şeye girersin. Bak Cübbeli kendisi ne diyor? “Sıkıldım” diyor, “cami, cemaat derken sıkıldım” diyor. “Adama” diyor, “arabanı bırak desek” diyor, “bir şey istesek” diyor; “cemaati bırakır gider” diyor. Bak, ne hale gelmiş insanlar, görüyor musun? Yani çevresindeki insanları ne gözle değerlendiriyor. Yani meydana gelen psikolojiye bak. Ve kendi anlattıklarının büyük bölümünü kendisi yapamaz. Ve yapmıyor; ben size açıkça söyleyeyim. İspat edebilirim. Ya o dediklerini kendisi yapamaz. Anlattıklarının da büyük bir bölümü hurafe, yani epey bir bölümü hurafe. Bir de bunu gizli destekleyen kravatlı Cübbeliler var. Tabii, bir de kravatlı Cübbeli takımı var. Gizlice destekliyor. Hayır, bak, hem istemiyor o sistemi. Anormal bir ikilem var yani. Çok acayip. Mesela bak, çoluğunu çocuğunu bambaşka bir çizgiye çekiyor. Avrupa’ya gönderiyor, orada okutturuyor. Ama ağzında onu savunuyor. Hatta ben yani çok özür dilerim, böyle esrarkeş falan tipler gördüm, böyle gayrimeşru hayat yaşayan kadınlar. Onlar bile “çok güzel, doğru söylüyor” diyor. E peki niye yapmıyorsun o zaman? Ne mahsuru var? Çünkü o hayat ona böyle gizemli, böyle bir garip bir hayat gibi geliyor. Yani ulaşılmaz, zaten yaşanmaz olarak görüyor. Ama Cübbeli diyor ki bak; “siz bunları yapın, ne istiyorsanız yapın. Birçok şeyi yapmış olabilirsiniz. Tevbe edin; tevbe ederseniz kurtulursunuz” diyor. Halbuki Allah diyor ki “günahlarında ısrar etmezler” diyor ayette. Müslüman günahında ısrar etmiyor, değil mi? Ayet var, Kuran ayeti var. Yani “ne yaparsan yap, sen tövbe et, biter” diyor. Adam o zaman bunu yanlış anlıyor. Bak, Fatih Altaylı diyor ki; “çok iyi oldu” diyor, “Cübbeli ile görüşmem” diyor, “sürekli tevbe ediyorum” diyor, “günlerden beri” diyor, “ha ha ha” gülüyor ona. Yani ne demek istediğini anlıyorsun. Yani “her şeyi yapıyorum” diyor, “sürekli de tövbe ediyorum” diyor. Şimdi bu çizgiye getiriyor insanları. Ve insanların bilinçaltında derinden bir korku meydana geliyor. Yani çok acayip, kabus gibi görüyor bu sefer dini. Yani yaşanamayacak bir din gibi gösteriyor. O arada da diyor ki; “Allah’la bağlantıda, yani o konularda özel bilgiler vardır. Bu bilgilere ben sahibim, Allah’ın huzuruna gittiğinizde siz çok müşkül durumda kalabilirsiniz; ama bendeki bilgilerle ben, bana da bağlanırsanız ben sizi kurtarabilirim” imajı veriyor. Mesela geçenki konuşması öyle. Allah’la hani böyle laubali bir üslupla haşa konuşuyor üslubu yapıyor. “Bak” diyor “bende ne bilgiler var” diyor. “Siz de Allah’ın Katı’na çıkacaksınız, bu bilgileri eğer benden alırsanız, ben de sizin yanınızda olursam veyahut; ben sizi kurtarabilirim. Ama öbür türlü mahvolursunuz siz” diyor. O zaman ‘siz bana muhtaçsınız’ imajını veriyor. Hâlbuki bilakis, yani ona uyulduğunda insanın başı çok büyük belaya girebilir Allah esirgesin, değil mi? Bizim uyacağımız şey Kuran, hadis, Ehl-i Sünnet âlimlerinin güvenilir eserleridir. Biz Cübbeli’ye niye ihtiyaç duyalım? Ömer Nasuhi Bilmen İlmihal’ini alır açar okuruz, bu kadar, değil mi? Yani niye hurafelerle boğuşalım? Niye kafamıza bin bir türlü hurafe gelsin? Tabii bunun psikolojik, böyle daha derin analizlerinin yapılması gerekiyor, daha değişik analizlerinin yapılması gerekiyor. Mesela birçok kişi var, hiçbir şekilde yaşamadığı halde ve asla yaşayamayacağı halde savunuyor onu. O da suçluluk duygusunun bir gereği. Yani onun saf ve tavizsiz dini yaşadığını zannediyorlar, dini tavizsiz yaşadığını zannediyorlar. Yani o yüzden, aslında din hakikatten o ama diğer Müslümanların bu gerçeklere kapattığını ama onun samimi olarak bu gerçekleri aldığını, dolayısıyla doğru olduğunu fakat anlattıklarının yapılamayacağını, tövbe ettiğinde de zaten kurtulunacağını düşünüyorlar. Böyle bir açmaz durum oluşuyor, benim gördüğüm kadarıyla. Hâlbuki Musevilerin zamanında da, yani Hz. Musa (a.s.)’nın zamanında da, Museviler Hz. Musa (a.s.)’nın anlattığı dini çok sade buluyorlardı ve ‘böyle din olmaz’ kafasındaydılar. Yani “biz karmaşa istiyoruz” diyorlardı. Tabii aynen bu ifadeyle değil de, Hz. Musa (a.s.)’nın samimi olmadığını düşünüyorlardı özetle. Yani dinden taviz verdiğini, dini hafiflettiğini, dinin karmaşık yapısını çok sade hale getirip, nefsî bir kolaylık peşinde olduğunu söylüyorlardı.Ne dediler obuzağı ile ilgili olarak? “Rabbiniz” diyor, sizden ne istiyor diyor, ne kesmenizi diyor?
OKTAR BABUNA:“İnek kesmenizi istiyor” diyor.
ADNAN OKTAR:“İnek kesmenizi” evet. Ne diyor onlar?
OKTAR BABUNA:Nasıl olması gerektiğini soruyor hemen.
ADNAN OKTAR:Nasıl bir inek?” diyorlar, değil mi? O diyor ki; “kusursuz, herhangi bir üstünde lekesi olmayan, genç bir inek” diyor. “Yok” diyorlar, “sen detay ver.” Detay, detay, detay, detay. Allah diyor ki; “az kalsın” diyor, “onlar kesmeyeceklerdi, vazgeçeceklerdi” diyor. Hâlbuki ilk dediğinde alsalar herhangi bir inek kesseler, konu bitecek. Ama detay istiyorlar, muazzam detay. Neden? Kendilerini daha takva gördükleri için. Halk da onları destekliyor. Diyorlar ki; “Hz. Musa (a.s.) samimi değil” diyorlar, “o, dini küçültüyor, yani gücünü kırıyor dinin, yani nefse hoş, kolay hale getiriyor, dolayısıyla nefsi açısından bunu böyle değerlendiriyor. Hâlbuki detay istemesi gerekir” diyor, “detay olması gerekir” diyor. Nereden geliyor o detay istemeleri? Atalarının dinlerinden geliyor, gelenekten geliyor. Yani geçmiş dinlerden gelen bozulmuş, tahrif olmuş müşrik düşünceden gelen tahrifat. Yani müşriklerden kalma bir olay bu. Onu Hz. Musa (a.s.)'da göremediklerinde, ona güvenmiyorlar ama onu, detayı savunanlara güveniyorlar. Tabii ki şimdi; “Cübbeli aynı konumdadır” demiyorum. Ama insanın ruhunda böyle bir şey vardır. Yani çok fazla girift detay sunanın, zorluklar sunanın daha samimi olduğuna inanırlar. Ama dini olduğu gibi samimi olarak sunanın da dinden taviz verdiğini düşünüyorlar. Yani, “hakiki âlim de böyle olur” diyor. Mesela sakalı göbeğine kadar böyle, kafasına soba borusunu kesmiş gibi bir şey takıyor falan, pırıl pırıl parlıyor. O da nereden çıkardıysa onu. Silindirden böyle kesmiş gibi. Mutlaka oluyor, kafasının üstünde de şöyle bir parça var ufak. O da nesiyse. Süs anladığım kadarıyla. Bunu gören kişiler, hakiki din olarak almaları yanlışlığını düzeltmek gerekiyor. Bak, diyor ki Cenab-ı Allah ayette, şeytandan Allah’a sığınırım “Hz. İbrahim’in dini gibi kolaydır” “Allah sizin için zorluk dilemez kolaylık diler” diyor, değil mi? Ve fikir özgürlüğünü de Kuran her yerde vurguluyor, birçok yerde vurguluyor. Geçenlerde bir ayette baktım, orada da, yine ayetin son kısmında yine inanç özgürlüğünü vurguluyor Allah. Ama Cübbeli’nin anlattığı din anlayışında böyle bir konu yoktur. Hatta çok çirkin bir espri üslubuyla diyor ki; “ya” diyor, “adam dine girmiş demiş ki” diyor “dine girerken alttan kesiyorsunuz, dinden çıkınca da üstten kesiyorsunuz. Bu nasıl din demiş?” diyor. Hakır hakır buna gülüyor adamlar. Bir kere dinde zorlama yok, sen nereden çıkarıyorsun dinde zorlama olduğunu? Üstten kesme, bilmem ne. Nereden çıkarıyorsun üstten kesmeyi? Adam dinsizse dinsizdir. Kim karışır ona yani, değil mi? Bir de, Müslüman olmuş; “artık bir daha dönemezsin.” Niye dönemesin? Dinsizlikten dine dönüyor da, dinden de isterse dinsize de döner. Çünkü öbür türlü münafık olacak. Sen adama dersen; “bak, sakın ‘ben dinsizim’ deme, gerçek inancını söyleme, söylersen seni keserim” dersen, adam “tamam” der, ondan sonra münafık olacak. Dürüstçe dinsiz olduğu söylemesi daha iyi değil mi? Müslümanların arasında sen güveneceksin çünkü ona. Müslümanların sırlarını vereceksin, hepsini bilecek adam. Küfürse açıkça, samimi söylüyor adam ve onun tedavi imkanı olur o zaman, düzeltme imkanı olur. Eğitebilirsin, anlatabilirsin, yardımcı olursun. Öbür türlü adama nasıl yardımcı olacaksın? Zaten “Müslüman’ım” diyor. Fakat değil; gizliyor. Bu ne yapılması gerekir diyor Cübbeli? “Kesilmesi gerekir bu adamın” diyor. Üstten kesme diye kastettiği o işte. Öyle kesilme diye bir şey yok, tabii. Niye kesilsin yani? Şimdi Mehmet Ali Birand, şu bu falan, bu kafayla yetiştikleri için dini bu zannediyorlar, dolayısıyla da böyle bir tavır içerisine giriyorlar. Evet, şimdilik bu kadar yeterli.
OKTAR BABUNA: MaşaAllah Hocam, Allah razı olsun.
ADNAN OKTAR: İnşaAllah. “Selamün aleyküm Sayın Adnan Hocam” diyor. Aleyküm selam rahmetullahi ve berekatühü. “Bugün bir internet haber sitesinde aynen sizin de bahsettiğiniz şekilde bir tarzda olan bir bayanın yazısını okudum. Kendisi sırf marjinal gözüküp ilgi odağı olmak için, gerek kılık kıyafetiyle, gerek takılarıyla, gerekse örtünme şekliyle ve gerekse her yazısıyla farklı görünmeye çalışıyor ve her yazısında rahatsız oluyorum. Görünüşünden, resminden bile rahatsız oluyorum. Kendisi yine bir yazı yazmış ve terbiye, edep kurallarını aşarak” efendim, “Baron’un” diyor, “üslubunu kullanıyor” diyor “ve ona” diyor, “yalakalık yapıyor” diyor özetle, evet. Almanya’dan Hüseyin Kardeşimiz yazmış. Ne güzel, ismi de güzel, inşaAllah.
“Değerli Hocam Milliyet yazarı Belma Akçura, Hanefi Avcı’nı kitabıyla ilgili bir itirafta bulundu. Temmuz ayında kendisine gönderilen bu kitabın aslında cemaat yapılanması üzerine yazılmadığı son anda eklemeler ile konseptin değiştirildiğini söyledi. Sizin bu konu hakkında yorumunuz nedir Hocam? Sizler çok seviyoruz. Ceren Hakoğlu.” Fethullah Hoca’nın talebeleriyle bu insanlar görüştüler mi? Yani öyle bir insan değil onlar, yani o tarz. İçine kapalı, mazlum ve çekingen insanlar. Onları bulmak da çok zordur zaten Fethullah Hoca’nın talebelerini. Bulsan da konuşamazsın zaten. Utangaç böyle, az konuşan, tedirgindirler genellikle. Çünkü hep üstlerine yüklenildiği için insanlar tarafından, bir savunma refleksi gelişmiş. Hemen hemen herkesten çekiniyorlar. Yani, “acaba olumsuz bir şey mi yapacaklar? Bir zarar mı verecekler” gibisinden. Onun için pek ortalarda da yoklar. Bize bir anlatıyorlar kardeşim; “bütün emniyeti almışlar, devletin tüm kadrolarına yerleşmişler.” Şimdi onun sebebi şu oluyor; biz geceli gündüzlü ateizme, Darwinizm’e, komünizme, faşizme karşı mücadele yapıyoruz ve imanlı bir nesil gelişmesi için gayret ediyoruz. Dolayısıyla bizim milletimiz de, Risale-i Nur Külliyatı’nı okuyan insanların da tabii etkisiyle, diğer kardeşlerimizin de etkisiyle, faaliyetleriyle dindar bir toplum olduk. Yani dindar olduk. Emniyette polislerin büyük bölümü namaz kılıyor. MİT'te de öyle, devletin diğer yerlerinde de öyle, orduda da öyle. Allah’tan korkuyorlar, Allah’tan, dinden bahsediyorlar, Türk İslam Birliği’nden, İttihad-ı İslam’dan bahsediyorlar. Bunları gördüler mi, diyorlar ki; “hah, Fethullahçı” E de o zaman, başka da de, “Nakşibendî” de, “Kadiri” de, değil mi? “Adnan Hoca’nın talebesi” de, “Mahmut Hoca’nın talebesi” de yahut “MHP’li” de, “Saadet Partili” de, “Erbakan Hoca’nın insanı” de. “Büyük Birlik Partili” de; bunları demiyorlar. Onlar da, Allah-u alem, panik oldular anladığım kadarıyla, Fethullah Hoca’nın talebeleri de. Onları da çok, bir nevi korku kaplamış olabilir üstlerini, bir nevi. Onlar da hiç artık seslerini çıkaramayacak hale geldiler, yani adeta şoka girdiler. Çünkü bu saldırıyı da anlayamıyorlar, yani “bunlar niye bunu diyor?” gibisinden. Şimdi çıkıp televizyona birisi çıksa anlatsa, çok bilmiş ve çok sert konuşuyorlar, Fethullah Hoca’ya ağır konuşuyorlar, yaptıkları faaliyetlere karşı ağır konuşuyorlar. Ondan çekindikleri için kimseyle de muhatap olmak istemiyorlar. Bu sefer açık hedef haline geldiler. Önüne gelen sopayla giriyor. Herkes bir şey söylüyor. Yani cebinde taş olan kaldırıp atıyor. Böyle bir şey yok. Yani bayağı mazlum insanlar. Fethullah Hoca kendi halinde, adamcağız yani zor yürüyor gördünüz, hasta yani, şekeri var, tansiyonu var, bilmem şu var, bu var. Bir de duygusal bir insan, böyle lafı sözü kaldırabilen bir insan değil. Hatta birçok haberi vermiyorlarmış ki üzülmesin, tedirgin olmasın diye. Yani abarttıkları gibi bir sistem yok, öyle bir yapı yok, tamamen uydurma izahlar. Tabii ki biz de Türkiye’de tam bir adaletin, samimi bir adaletin uygulanması için gayret ediyoruz. Adalet sistemindeki eksikliği, aksaklığı, bozukluğu ben cezaevindeyken yazılı olarak herkese gönderdim, kendi el yazımla. Dedim ki; “bakın” dedim, “bugün bana olan yarın size olur” dedim, “bir aksaklık var, bunu millet olarak ortadan kaldıralım” dedim. Birçok aydında, bir çok kişide vardır, ellerine geçmiştir. Kendi elimle ve imzalı, el yazımla gönderdim, hepsini uyardım. Hemen hemen her yazımda bu riske dikkat çektim. Bak dedim; “bu sistem değişmezse bu yarın bir gün sizi de çok zor duruma sokar” dedim, değil mi? Topluyorlar mesela on kişiyi yahut sekiz kişiyi, mesela dört tane kriminal tip, dört tane daha başka erkek kriminal tip; “bakın aslanım” diyor, “şimdi” diyor, “bu adamları çete olarak göstereceğiz” diyor, “açıkça söyleyelim size” diyor, “anlaşalım” diyor. “Yüzer milyar, alın şu paraları” diyor, “bir kere şu kafanıza bir kan gitsin bir rahatlayın önce” diyor. Adamlar bir sakinleşiyor, paraları sayarak. “Şimdi sizden çok küçük bir şey istirham edeceğim” diyor. “Siz” diyor, “bir ihbarda bulunacaksınız, ama adınız belli olmayacak, soyadınız olmayacak, yeriniz, adresiniz belli olmayacak, gayet temiz bir konu” diyor, “çok çok temiz” diyor. “Hiç muhatap olmadan, sadece sayın savcımla muhatap olacaksınız, sesiniz de zaten değiştirilecek, sizi tanımaları mümkün değil” diyor, “istediğiniz gibi anlatacaksınız şimdi” diyor, “ama” diyor, “tabii ‘siz anlatın’ diyeceğiz; siz anlatacağınız şeyi bilmezsiniz tabii” diyor. “Ben size şimdi ne anlatacağınızı anlatayım” diyor. “Bak sen şunu anlatacaksın, sen şunu.” Hazır matbaa olarak veriyorlar ellerine. Herkes kendi dersini öğreniyor. “Ya sen” diyor mesela; “bu çeteyi oluşturmak için, sen çetenin mali yönünü ele alacaksın” diyor. “Şimdi kafan karışmasın” diyor, “öbür konuları da alırsan savcının karşısında teklersin falan, anormal bir durum olur. Onun için öyle bir şeye girme” diyor, anlaşıldı mı? “Sana alttan da yardım da edecekler zaten” diyor, “yani emniyette de” diyor, “bizim tanıdıklardan var” diyor. Yani ilgili kişiler oradan da yardım edecekler. “Sen” diyor, “tehdit kısmına al” diyor, “sadece tehdit edilmeyi al” diyor. “sen işte bir çetenin oluşması için kanunun belirli maddeleri var. Yani şu, şu, şu hususlara uyan topluluğa çete deniyor.” diyor. Onlar A, B, C, D, G, E, F, G ise A, B, C, D, G, E, F, G hepsini paylaştırıyorlar, anlaşıldı mı? “Şimdi, neymiş?” diyor, “tekrarla bakayım” diyor. Adamın bir daha ifadesini aldırıyor, bir daha konuşturuyor. “Bir de ağlama, zırlama yapabilir misin?” diyor, “şöyle savcının karşısında” diyor. “Bakarız” diyor, “bakalım yaparız” diyor. “Ama şöyle bir cingir cingir bir ağla ki ortalık böyle bir ayağa kalksın, inandırıcı olsun” diyor. “Tamam” diyor, “ama” diyor, “yaparız ama” diyor, “bu para biraz farklı bir şey” diyor, “biraz arttır” falan diyor. “Tamam, al sana bir elli milyar daha” diyor, “madem öyle sanatçı yönün var” diyor, “bir ağla, zırla” diyor, “şöyle salya şey falan” anlaşıldı mı? “Hazır mıyız beyler?” diyor. “Hazırız” diyor. “Haydi bakalım bayanlar, hep beraber gidiyoruz” diyorlar. Bismillah. “Buyurun önden. Sayın savcım” diyor, “bu çocuklar bir şeyler anlatacaklar” diyor. “Bir örgüt varmış da” diyor, “onu anlatacaklar size” diyor. “Buyurun” diyor tabii savcı. Ne desin? Şakır şakır şakır şakır şakır yazılıyor. Şahane bir delil, yani net, açık; yani tam çete, alenen çete; aksi yok. “Teşekkür ederiz beyler, bayanlar” diyorlar, gönderiyor. Hadi bakalım şimdi, emniyete yazı yazılıyor. Emniyet tabii, organize şubenin ilgileneceği bir şey bu olduğu için, o da organize şubeye yapıyor. “Gelin bakayım aslanım” diyor, “bak siz böyle bir şeyler var” diyor, “böyle anlatmışsınız. Anlatın bakalım” diyor. Mesela üç yüz ayrı suçlama, iki yüz ayrı suçlama; aksini ispat et. Yani adam bunu söylüyor. Sen bunun aksini ispat etmekle mükellefsin işin gücün yoksa vaktin bolsa, ondan sonra ne yapıyorsan yap, git, ispat et. İspat edemezsen, e artık sen kendin bilirsin, değil mi? Şimdi bununla karşılaşan insanlar var mı, bu tip olaylarla? Var, var. Şimdi bu çok büyük bir bela, çok çok büyük bir bela. Buna karşı kanunî önlem alınması gerekiyor. Bakın, 99’dan beri ben nefes alamıyorum adeta. Adliye ikinci adresim. Yani, “nerede?” İkinci adresim adliye yani. İşin yoksa dilekçe yaz, cevap ver adamların iddialarına. Böyle anlattığım vakalar var ama bizde de bambaşka şekillerde olaylarla karşılaşıyoruz, inşaAllah. Bizim olayımızda da yine toplamışlar gençlerden, kişilerden birisine mektup yazdırmışlar, bir tahta baraka da tutuluyor, genç kız olduğunu söylüyor. Ben de başındaymışım orada silahlı olarak.
SUNUCU: Ama internet de varmış.
ADNAN OKTAR: Ama internet var yani bak. Yani çok acayip bir ortam yani. İnternet serbest, sokağa çıkmak ve telefon yasak. “Sayın savcım” diyor, “telefon ettirmiyorlar bana” diyor, “başımda duruyorlar, tehdit altındayım” diyor, “size gizlice internetten bildiriyorum” diyor. “Öldürmek üzereler beni” diyor, “yetişin” diyor. “Büyük bir örgüt ve çete ile başım belada” diyor. “Adnan Hoca da başımda bekliyor” diyor, “şu an” diyor, “silahla” diyor. Yazıyı gönderiyorlar. Bir iddia edilen Ergenekon Örgütü üyesi olduğu iddia edilen ve yargılanan bir şahıs da kelli felli bir şahıs da onlarla beraber, hep birlikte gidiyorlar. Vay, tabii çok büyük bir olay yani, ondan sonra; “getirin başka şahıslar var mı bunlarla ilgili?” “Var, başka şahıslar da var efendim” diyorlar. Adamların konuşmalarını tespit ettirdik, bu getirdikleri şahitlerin yani fazla konuyu uzatmayayım da, alacağı parayla nasıl yaşayacağını, mutlu olacağını, onu yazmış MSN’de, parayı nasıl bankaya yatıracağını. “Ya” diyor “fakir fukara süründük şu ana kadar” diyor, “hayat bu” diyor, “yani” diyor, “ne kadar güzel hayatmış ya” diyor “hayırlısıyla şu iş bir neticelenseydi” diyor. Bir de sonunu da diyor ki, yani mahkeme sonucunda mahkûm olursak para alacaklarmış ayrıca, bir de onu bekliyorlarmış, onu da yazıyor. “hayırlısıyla şu bir bitseydi ya” diyor. Ve alenen dinsiz olduğunu, dinden nasıl nefret ettiğini uzun uzun MSN yazışmalarında yazıyor. Bir de garibim Yahudilere de kafayı takmış, onlardan da nefret ettiğini söylüyor. Diyor, “ayakta” diyor, “sürekli Tevrat okuyorlar” diyor, “bunlar” diyor, bizim için, haşa, “Kuran’ı” diyor, “çöpe atmadıktan sonra bu adamlar” diyor, “bunlar akıllanmazlar” diyor, bizler için. (Kuran’ı tenzih ederim) MSN yazışmasında var. “Kuran’ı” diyor, “çöpe atmadıktan sonra” ve böyle bir yapılanmayı polis tespit etti ve mahkeme, savcılık mahkemeye sevk etti bunları. Anlatsak detaylarını aklınız hayaliniz durur ama tabii savcılık safhasında olduğu için detaylı bilgi veremiyorum.
OKTAR BABUNA: Şey anlatmadınız Hocam; mektubu Kriminal Şube’ye gönderiyor savcı, bu yazılan mektubu. Bir erkeğe ait olduğu çıkıyor. Kız görünen mektup.
ADNAN OKTAR: Kardeşim dökülüyor zaten. Nereden baksan dökülüyor olay. Ama bu konu ciddiye alınıyor işte. Zannedildiği gibi olmuyor. Bu ciddiye alınıyor yani. Bununla ilgili de insanlara davalar açılıyor. Tabii yani ve basın bunu sürmanşet kapaktan yayınlıyor, sekiz sütuna manşet. Mesela Vatan Gazetesi geçen günler sekiz sütuna manşet, sürmanşet, tamamı uydurma, bu şahısların hezeyanlarından oluşan bir haber yayınladı, sürmanşet. "Nerede" dedik, “arkadaşım kaynağı, delil var mı?” Delil yok. Sonra da çıkıyor Vatan Gazetesi; "Türkiye'de hukuk mu kaldı? Yargı niye böyle?” Sen niye bunu yapıyorsun o zaman, değil mi?
Tamam bir ara verelim, sonra devam ederiz, inşaAllah.
SUNUCU: Kısa bir aradan sonra tekrar birlikteyiz.
Kaldığımız yerden devam ediyoruz. Buyurun Hocam.
ADNAN OKTAR: Hukukta bir iyileşme, güzelleşme olacağını düşünüyorum ben. Bizim milletimiz güzel millettir, iyi millettir, hakimlerimiz güzel insanlar, savcılarımız güzel insanlar ama artık bundan sonra samimiyetsiz, gizli kapaklı hiçbir şey olamayacağına dair kanaat gelişir inşaAllah; onu bekliyoruz. E tabii bizim karşımızdaki bu oluşturulan yapı da, bizim iddiamız çete olduğu yönünde. Yani ama tabii bu mahkeme sonucunda netleşecektir. Biz dilekçemizde tabii ki “çete” diye sunuyoruz, inşaAllah. Ama yargı aşamasında olduğu için, "iddia edilen çete" diyoruz, inşaAllah. İddia edilen çete örgütlenmesi, evet.
Efendim, Altuğ Berker Hocam, 5 Ekim 2010 Salı saat 20:20’de, Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu'na katılmışlar. 5 Ekim 2010, Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu halen devam ediyor, değil mi? Çok güzel. “Kürsüde oturanlar” maşaAllah, Bediüzzaman'ın aşıkları. “Abdülkadir Badıllı Hocamız, Seyyid Salih Özcan Hocamız, Abdullah Yeğin Hocamız, Mustafa Sungur Hocamız, Said Özdemir Hocamız, Mehmet Fırıncı Hocamız” ve sunucu da İhsan Atasoy’muş. İhsan Ağabey de değerli bir Nur talebesidir. Bu mübarek heyet oradayken Seyyid Salih Hocam demiş ki; “Bediüzzaman benim geldi” demiş, “alnıma böyle şakadan bir vurdu. ‘Mehdi (a.s.)’yi ben görmeyeceğim ama sen göreceksin’ dedi” demiş. Ve hiç kimse de itiraz etmemiş. Yani yok öyle bir şey dememişler. Bu çok güzel, Seyyid Salih Hocam’ı tebrik ediyorum. Çünkü aynı şeyi Sungur Ağabey de söyledi, inşaAllah. Kürsüden bunların duyulması çok önemli; ittihat-i İslam’ın duyurulması, yani Türk-İslam birliğinin duyurulması, Mehdi (a.s.)’nin geleceğini Bediüzzaman’ın müjdelediğini bildirilmesi, deccaliyetin bu yüzyılda yenileceğinin bilinmesi, Hz. İsa (a.s.)’ın nüzulünün ve onun görünmesinin yine yakın zamanda insanlar tarafından görüneceği ve bilineceğinin anlaşılması, değil mi? İnşaAllah.
OKTAR BABUNA:Evet Hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Sen neler anlatıyorsun Oktar?
OKTAR BABUNA:Estağfurullah Hocam. Hukuktan bahsetmiştiniz Hocam. Hukukla ilgili bir haber var. Anayasa mahkemesinden bir açıklama var Hocam. “Anayasa Mahkemesinden şok açıklama” diye bu haberde, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç diyor ki; “derin devletten bu ülke çok çekti. Ama derin demokrasiden, derin hukuk devletinden, derin özgürlüklerden bu ülke hiçbir şey çekmedi ve çekmeyecek. Bu ülke daha iyiye, güzele gitme konusunda, bu erdemleri kullanmak zorundadır.” Aynı zamanda, “Kılıç; öğrencilere ve öğretim üyelerine her zaman daha fazla demokrasi, hoşgörü, anlayış ve hukuktan yana tavır almalarını istedi. Üniversiteye başladıkları, 1968 yılında ‘68 kuşağı olarak’ çok talihsiz bir süreç yaşadıklarını işaret eden Kılıç, hep kavga ettiklerini, hiç konuşamadıklarını, birbirlerine sevgilerini anlatamadıklarını kaydetti” diyor haberde Hocam.
ADNAN OKTAR:Evet.
OKTAR BABUNA:“Derin devletten bu ülke çok çekti” diyor.
ADNAN OKTAR:Yani iddia edilen Ergenekon Örgütü yapılanmasıdır karşımızda olan. Ona karşı da tabii devlet kendini koruyor. Devletin bir savunma refleksi vardır, kendini korur. Ama hakimler ve savcıları sürekli bu konuda suçlamak da yakışık almıyor. Çünkü mahkeme mevcut kanunlara göre hüküm veriyor. Yani kendi kafasından yeni bir şey ilave etmiyor, eklemiyor. İtiraz edilince, üst mahkeme var, oraya gidiliyor, orada olay değerlendiriliyor. Benim isteğim, benim talebim şu; iddia edilen Ergenekon Örgütü üyeleri adam gibi ortaya çıkıp desinler ki; “biz bin pişman olduk. Böyle bir rezillik yaptık. Böyle bir pislik yaptık ve hakikaten şunları da yaptık. Bütün millet bizi affetsin. Bundan sonra böyle bir rezilliğin içine girmeyeceğiz” demeleri, en güzel olanıdır. Bunu yapmaları lazım, eğer bu vatana millete hizmet etmek istiyorlarsa. Daha hala köşe kapmaca oynar gibi oradan oraya, oradan oraya hopluyorlar, değil mi? Daha hala hizaya gelmiş değiller.
Efendim, “Kamil İlgin, İstanbul/ Büyükçekmece.” “Hocam” diyormuş, “bu mesajımı mutlaka okusun.” Tamam, inşaAllah. “Hocam selamun aleyküm” Aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatü. “Sizi çok seviyorum ve videolarınızı, kitaplarınızı sabahlara kadar okuyorum.” MaşaAllah. Ama uykuna da dikkat edeceksin, değil mi? “Fakat size daha evvel de bir sorum olmuştu ama okumadınız ve cevap vermediniz. Bundan dolayı üzgünüm.” Üzülmek haram. Kuran’da Allah yasaklamıştır. Birçok yerde yasaklamıştır. Cevap vermediysem ya ulaşmamıştır veyahut risklidir, onun içindir. “Umarım bu soruma cevap verirsiniz. Sevgili Hocam, ‘Hz. İsa (a.s.)’nın Geliş Alametleri’ adlı kitabınızın 472’nci sayfasının son alt paragrafında Hz. İsa (a.s.) için, ‘sonra kırk sene ömür sürecek, onun zamanında kimse ölmeyecek’ deniyor. Ve kaynakça olarak da, İmam Suyuti’nin Kıyamet Alametleri, Ölüm ve Diriliş sayfa 184. Hocam Hz. İsa (a.s.)’nın yeryüzüne nüzulü ve tekrar gelişini gören, buna tanıklık eden hiçbir kimse gerçekten Hz. İsa (a.s.)’nın hayatta kalacağı kırk sene boyunca ölmeyecek mi? Saygılar ve hürmetler sunar, ellerinizden öperim.” Şimdi Kamil, eğer o mantıkla bakarsan dine ve hadislere ohoo senin işin biraz karışık, öyle olmaz. Bak diyor ki; “sonra Hz. İsa (a.s.) kırk sene ömür sürecek, onun zamanında kimse ölmeyecek” kimse ölmeyecek ne demek? Ömürler uzayacak anlamına geliyor. “Kimse ölmeyecek.” Olur mu öyle şey? Tabii ki ölür insanlar. Aklın ihtiyarını kaldırır. Ne demek “kimse ölmeyecek”? Adamın üstüne kaya düşüyor, adam gülerek karşısına çıkıyor. Adam yangından dışarıya çıkıyor, “nasılsınız, iyi misiniz?” diyor. Olur mu öyle şey? Tabii ki ölür. Kamil, olmadı şimdi bu. Yani uzun ömür olacağını müteşabih bir anlatımla anlatmış, inşaAllah. Bu müteşabih hadisler. “Onun zamanında kimse ölmeyecek.” Yani genel sohbet anında, konuşma anında mesela diyor, dersin; “ya bu adam ölmez” derler mesela halk arasında, değil mi? “Ohoo bu adam ölmez.” Belli ki ölecek, sonunda öleceği belli ama “uzun yaşar, sağlıklıdır” anlamına gelir. Yani ağız akışında çok fazla kullandığı, kendinin de kullandığı kelimeler, ben ona anlatsam Kamil’e kendi de şaşırır, değil mi? Ya diyor ki mesela; “sabahtan beri çağırıyoruz buraya seni” diyor, “gelmedin” diyor, mesela bazen arkadaşlarına, “sabahtan beri çağırıyoruz.” Sabahta beri mi çağırıyor? Değil. İki dakikadan beri çağırıyordur ama o müteşabih olarak “sabahtan beri” der. Onu o şekilde değerlendirilmesi gerekir.
OKTAR BABUNA:İnşaAllah Hocam.
ADNAN OKTAR: Evet, başka ne var Oktar Hocam?
OKTAR BABUNA:Estağfurullah Hocam. Bu siyasetteki üsluba, referandum öncesindeki oluşan o gergin havaya dikkat çekmiştiniz Hocam. Onu da tavsiyeleriniz olmuştu o yönde. CHP’deki üslupla ilgili bir televizyon haberi var, gösterelim mi Hocam onu?
-VTR-
ADNAN OKTAR:Bak, Kılıçdaroğlu’nu tebrik ederim. Ben geçen konuşmamda söylemiştim. Yani böyle gergin bir üsluba gerek yok. Yani sevecen böyle, sevgi dolu bir üslup yapalım. Ya hayat kısadır, değil mi? Biz imtihan oluyoruz. Bu memleket bizim, hepimiz kardeşiz. Ondan sonra efendi bir üslup, sevecen bir üslup, mülayim bir üslup, koruyan bir üslup daha çok dikkat çeker, daha beğenilir. Mesela bak Kılıçdaroğlu’nu daha çok sevdim. Yani insanlarımız da daha çok sevmişlerdir. Bağırıp çağırsa, ters hareketler yapsa kalpte bir buğz oluşturur bu, ters etki yapar. En güzeli sevgidir ve akılcı yaklaşmaktır, değil mi? Bu bir insana kayıp getirmez, kazanç meydana getirir. Ama tebrik ederim, yani bu ikazları, tavsiyeleri yerinde görüp uyguladığı için. Candan bir üslup içinde insan olduğunu anlamış oluyoruz buradan, inşaAllah.
Evet, Oktar Hocam.
OKTAR BABUNA:Estağfurullah Hocam, emredin inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Bizim davalarımız yani mahkemelerimiz tarihe geçecektir. Yani hayret edecek olaylar oldu. Halkımız pek bunu bilmiyor. Çok şaşılacak olaylar oldu. Cumhuriyet Savcısının bu çok dikkatini çekti. Yani o çok hayret etti. Diyor ki savcı; “sayın mahkeme” diyor, yani demin anlattık da yani aslı esası nedir onu bilsinler diye söylüyorum, “siz” diyor, “bu insanlara ceza vermişsiniz” diyor, değil mi? “Fakat” diyor, “bu kişiler, topluca yargılanan insanlar” diyor. “Bu kişilerden bir kısmını yargılarken, aynı suçtan, aynı delillerden yargılarken bu kişilerin mevcut delillere göre masum olduğunu söylediniz ve beraat etmelerini istediniz. Beraat etmelerini isterken, polis ifadelerinin, poliste alınan ifadelerin de geçersiz olduğunu açıkça belirttiniz. Kanuni gerekçesiyle belirttiniz ve ‘geçersizdir’ dediniz. Ve bu kişilerin aleyhinde konuşan kişilerin sonradan şikayetlerini geri almalarını da doğru bir hareket olarak, yani doğru konuşma olarak gördünüz, samimi ifade olarak gördünüz. Ve ‘şikayetçiler de şikayetlerini geri aldıkları için’ diyerek, gerekçe göstererek bu kişilere beraat verdiniz” dedi. “Fakat mahkemenin devamında diğer kişilere konu gelince, Adnan Oktar ve diğer kişilere konu gelince bütün bu ifadeleri geri gönderdiniz” diyor. Mesela şikayetini geri alan kişilerin, şikayetlerini geri almasının samimi olmadığını ve tehdit altında olduğunu söyledi. Bak, biraz önce başka türlü, biraz sonra başka türlü. “Yani burada şikayetlerin geri alınmasının zorla olduğunu ve tehditle olduğunu söylediniz. Biraz önceki konuşmanızda polis ifadelerinin kanunen geçersiz olduğunu söylediniz. Ama şimdi kanunen geçerli olduğunu söylüyorsunuz. Yani aynı kişiler, aynı dava, aynı dosya; bu kişilere böyle, bu kişilere de bu şekilde söylüyorsunuz. Ve mevcut dosyadaki delillere göre, hiçbirinde ‘burada çete suçu yok’ derken, burada ‘çete suçu vardır’ diyorsun” dedi, değil mi? “Bu yüzden ben itiraz ediyorum” dedi. “Beraat etmeleri gerekir” dedi “ve itiraz ediyorum” dedi, değil mi? Şimdi bu mesela rastlanmış bir şey değildir. Bu hayret edilecek bir şeydir. Tabii biz mahkemenin kararına saygılıyız ama yani tabii artık çok şaşılacak bir durum.
Mesela bizim mahkememizde 313’üncü Madde’den mi yargılanacağız, 320’den mi yargılanacağız, buna Yargıtay karar vermek istedi. Dedi ki; “bana dosyayı gönderin” dedi mahkemeye. Mahkeme dosyayı Yargıtay’a göndermedi. Bir yıl göndermedi. Ve 4422’den -ki ağır bir madde 4422- kaldırıldığında, hangi davadan yargılanacağımızın tespitinde kanun net bir açıklama koymuş; “sanığın lehine olan maddeden yargılanır” diyor, “sanığın lehine olan madde” yani ağır olmayan. O zaman baktığımızda 313 var. 220 ağır olan bir madde. Mahkeme ne yaptı? Bizi 220’den yargıladı. Yargıtay’ın tespit talebine rağmen; “bize gönderin, hangi davadan yargılanacağı biz tespit edelim” demesine rağmen, mahkeme göndermedi. Yargıladı, ceza verdi, iki yıl ceza verdi, bir yıl da üstüne ilave koydu, o ilavenin de nedenini açıklamadı, evet. Savunma istediğimizde de; “savunmayı da vermiyorum” dedi, yani “savunma izni de vermiyorum” dedi. “Efendim” dedik, “hangi davadan yargılanacağız, onu öğrenebilir miyiz?” dedik. “Onu da öğrenemezsiniz” dedi. Allah razı olsun. Mahkeme dediyse doğrudur. Saygı duyuyoruz, güzel ama Yargıtay kabul etmedi bunu. Bütün bu nedenlerden, bozdu mahkemenin verdiği kararı. Yani haklı bulmadı mahkemeyi.
OKTAR BABUNA:Hatta Hocam o davada, siz dediniz, ikiye ayırdılar davayı; aynı sevk maddeleri, aynı iddianame, her şey aynı. Onları 313’ten yargılayıp, beraat verdi mahkeme.
ADNAN OKTAR:Ha bak şimdi o çok ilginçtir o tabii. Oradaki kişilerde 313; bize gelince 220.
OKTAR BABUNA:Sizin dediğiniz gibi, bir de Yargıtay’a gitse, Yargıtay istemişti dosyayı, eğer Yargıtay 313’e karar verseydi ki, öyle olması gerekiyor, o zaman dava düşüyordu Hocam. O kadar önemli bir karardı. Ona rağmen gönderilmedi dosya.
ADNAN OKTAR:Yok biz Yargıtay ne derse kabul ederiz zaten. 220 ise 220’de de olabilir, 313 ise 313’te de olabilir. Ama Yargıtay içtihatlarına göre 313 olması gerekiyor. Çünkü Yargıtay’ın açık itirazları var. Yargıtay diyor; “sanığın lehine olan madde uygulanmadığı için bozulmasına” diyor, bozuyor. Sanığın lehine değil. O bizim aleyhimizde 220, değil mi? Dolayısıyla evet, bu Yargıtay içtihatları var zaten. Bizi çağırdı, “getirin” dedi, “bakacağım” dedi; mahkeme göndermedi. Buna benzer bizim altmış, yetmiş tane olayımız var. Ama biz yeri göğü birbirine katmadık iddia edilen Ergenekon Örgütü olayında olduğu gibi ki, orada savcılığın kendince somut gördüğü deliller var. Somut gördüğü deliller var. Buradaki olay bambaşka, biz buna rağmen kuzu gibi sesimizi çıkartmadık. “Elinize sağlık” dedik, “teşekkür ederiz” dedik, değil mi? Yargıtay’a gitti, biz dedik; “onlara bıraktık.” Yargıtay da yani say, say, say bitmiyor yani. O kadar çok nedenden bozmuş ki.
OKTAR BABUNA:Savcının o bölümünü okuyayım mı Hocam? Emniyet ifadelerindeki beyanın suç teşkil etmediğini?
ADNAN OKTAR:Evet, evet.
OKTAR BABUNA:Çok kısa. Diyor ki Cumhuriyet Savcısı temyiz layihasında, bu konuyu şöyle açıklıyor; “sanıkların poliste alınıp, mahkemede kabul etmedikleri ve CMK’nun 148/4. maddesi gereğince hükme esas kabul edilmeyecek ifadelerinden başka yargılama sırasında sanıklar aleyhine delil bulunmadığı bu haliyle bütün sanıklar hakkında beraat kararı verilmesi gerekirken…” diye devam ediyor.
ADNAN OKTAR:Tabii, ama hayırlısı olsun. Mesela bak şimdi arkasından bir tane daha öyle şahıslar bulmuşlar, kişiler bulmuşlar. Onlarla bize bir dava açtılar. Şahısların bize yaptıkları şantajı ve “para vermezseniz şikâyetçi oluruz” sözlerini biz polise bildirdik. Polis de izlemeye aldı, takibe aldı. Çöktü üstlerine polis, evlerine baskın yapıldı, bilgisayarlarına, her şeylerine el konuldu. Baktılar MSN konuşmaları, yazılar falan; olay çok açık, her şey anlatılmış. Yani bu konular geçiyor, ne yaptıkları, bütün bağlantıları görülüyor. Daha kapsamlı bu sefer, polis araştırmayı derinleştirdi. Yani bu olayı tespit ettikten sonra. Sonra da savcılık mahkemeye intikal ettirdi, mahkeme de tabii daha derin araştırma yapılması için yine gerekli takibatı devam ediyor.
Bediüzzaman Sempozyumu’nda, Seyyid Salih Özcan’ın “sen Mehdi (a.s.)’yi göreceksin” diye anlattığı video hazırmış onu görelim. Ama bak bu önemli bir konu; yani Mehdi (a.s.) madem var, Bediüzzaman’ın söylediği olay var. Seyyid Salih Özcan’a “göreceksin” ne demek? Mehdi (a.s.) geldi demek, Mehdi (a.s.) şu an hayatta, burada. Bu Nur talebesi kardeşlerimiz merak etmiyor mu nerde bu Mehdi (a.s.)? Kimdir, değil mi? O zaman Risale-i Nur’u niye okuyorsun o zaman? Hadis-i şerifleri niçin okuyorsun? Kuran’ı niçin okuyorsun o zaman? Görebiliyorsak bakalım.
SEYYİD SALİH ÖZCAN (Videodan):Ünlü bir zat vardı, Allah rahmet eylesin. Onun bir halifesi üstada yazmış. “Sen Mehdi (a.s.)’yi görecek misin?” diye sualler sormuş. Üstad da diyor ki, bana dedi ki; “Ben Mehdi (a.s.)’yi görmeyeceğim ama sen göreceksin” dedi bana. Öyle deyince bir şey demedim sustum.
ADNAN OKTAR:MaşaAllah. Ama bak işte bir basiret bağlanması var, bir feraset bağlanması var. Yani Seyyid Salih Özcan Ağabeyimiz çok yaşlı bir insan. Bak “sen göreceksin” diyor. Mehdi (a.s.) geldi anlamına gelmiyor mu bu?
OKTAR BABUNA:Geliyor Hocam.
ADNAN OKTAR: Mehdi (a.s.) yaşıyor demektir. Bir Müslüman nasıl merak etmez? İttihad-ı İslam’ı nasıl gündeme getirmez? Türk İslam Birliği’ni nasıl gündeme getirmez, değil mi? Burada bir harikalık var, bir şaşırılacak durum var. Bunun üstünde Nur talebesi kardeşlerimiz dursun, yani gençler özellikle Risale-i Nur Külliyatı’nı okuyan gençler işte; “ağabeyimiz şunu dedi, dayımız bunu dedi” deyip konuyu kapatmasınlar. Ellerini vicdanına koysunlar. Allah’ın karşısına yalnız gidecekler, ağabeyleriyle beraber gitmeyecekler, değil mi? Herkes Allah’ın karşısında yalnız sorguya çekilecek. Burada alenen Mehdi (a.s.)’nin geldiği belli olduğu halde bunu anlamazlıktan geldi mi, bunun cevabını vermek durumundalar. Peygamberimiz (s.a.v.)’in bütün hadislerinin çıktığını gördükleri halde anlamazlıktan gelirlerse, bunun hesabının sorumluluğu üzerlerine olur, değil mi? Bak Üstad Bediüzzaman çok net aşikar söylüyor. “1400 sene sonra gelecek bir hakikati” diyor, zamanını da söylemiş, “bir asır sonra” diyor, hatta bir asır sonra, 2010 tarihini veriyor. Çok net. “Mehdi (a.s.) ve talebeleri” diyor, “Mehdi (a.s.) ve şakirtleri gelir, Cenab-ı Hakk’ın izniyle o tohumlar sümbüllenir, biz de kabrimizden seyrederiz” diyor. “Mehdi (a.s.) geldiğinde ben ölü olmuş olacağım” diyor. Açıkça söylüyor. Yani bunu örtbas etmek, gizlemek bir insanı vicdanen sıkması lazım. Vicdanen insanın çok rahatsız olması lazım, değil mi? Nasıl namaz farzken bir insan bunu gizlerse nasıl vicdan azabı çeker, değil mi? Oruç farzken nasıl vicdan azabı çeker? Bak diyor ki, Bediüzzaman; “en büyük farzdır” diyor “İttihad-ı İslam. En büyük farz.” Yani bunu gizledi mi bir insan ne olur vicdanen, değil mi? Onun için, “ben karışmam, işte ağabeyler ne diyorsa o” öyle şey olmaz. Öyle bir şey yok. Kuran ne diyorsa o, hadis ne diyorsa o ve Üstad ne diyorsa o. Sen Üstad Bediüzzaman’ı mürşit olarak kabul etmişsin, değil mi? Müceddid olarak kabul etmişsin. Onun açık, sarih beyanlarına uymuyorsan, e o zaman bambaşka bir şey olmuşsun demektir, değil mi? Yani anlamazlıktan gelmek kaderlerinde tabii ki. O da bir kaderdir. Çünkü Mehdi (a.s.)’nin talebeleri az olacak, sayıları az oluyor. Başlangıçta bu şekilde bir tavır konacak. Ama ben mucizenin görülmesi açısından bunları ısrarla söylüyorum. Çünkü ne kadar çok konuşsam o kadar harika bir durum meydana gelmiş oluyor. Onun için çok ısrarlı vurguluyorum, hayret verici durumun dozunun artması için. Mesela bir şeyin hayret verici olması için iki kere söylersen bir dereceye kadardır ama yüz kere söylersen çok hayret verici bir durum meydana gelir. Yani yüz kere söylenilmesine rağmen fark edilemediyse; bu çok çok şaşırtıcıdır, daha hayret vericidir. Çünkü ilerde insanlar bunu fark ettiklerinde, diyecekler ki; “Hocam sen yüz elli, iki yüz kere söyledin bize, gözümüzün içime baka baka söyledin. Delilleri ispat ettin. Bediüzzaman’ın sözlerini bağıra bağıra, yüksek sesle, açık açık söyledin. Ama biz, basiretimiz bağlandı, fark edemedik” diyecekler, “hayrettir” diyecekler, şaşıracaklar. Bu hayretin artması için de biraz anlatıyorum. Mesela bak Seyyid Salih Özcan Hocam’ın kaçıncı anlatışı bu. Defalarca anlattı. Burada da geldi anlattı, dedi ki; “tehdit ettin de onun için böyle söylüyorlar. Baskı yapmışsındır” dediler. Otuz sene önce de söylemiş. Altmış sene önce de söylemiş. Ben o zamanlar orda mıydım ben? Hiç tanımıyordum ki ben o zamanlar. Değil mi? E şu anda da söylüyor, ben orda baskı mı yapıyorum Salih Hocam’a, değil mi? Binlerce insanın içerisinde söylüyor orada. İnşaAllah.
OKTAR BABUNA: Evet, estağfurullah Hocam.
ADNAN OKTAR: Mehdi (a.s.) devrinde, Mehdi (a.s.) çıkmadan önce Tevrat’ta Yoel Bölümü, 12’de insanoğlunun sevincinin yok olacağı belirtiliyor. “Sevinç kalkacak” diyor. Yani “mutlu olamayacak insanlar” diyor, Mehdi (a.s.) çıkmadan önce. “Sevinçten eser kalmadı” diyor Mehdi (a.s.) çıkmadan önce, “dünyanın coşkusu yok oldu. (Yeşaya, 24:11)” “Coşku da kalkacak” diyor. Çünkü sevinç ve coşkunun kökeni Allah aşkı, Allah sevgisidir. Allah sevgisi olmadı mı sevincin bir anlamı kalmaz. Yani neye seviniyorsun ki o zaman yani. Neye coşku duyuyorsun. Yani hem Allah’ı sevmiyorsun, Allah’tan haberin yok, fakat coşuyorsun, değil mi? Çamurda boncuk bulmuş gibi neyine sevineceksin. İnşaAllah.
Yoel Bölümü, 1:9’da “Rab’be hizmet eden din adamları yas tutuyorlar” diyor. Ümitsizlik içinde olmalarına dikkat çekmiş Tevrat. Yani Mehdi (a.s.) devrinde ”onlar da ümitsiz olacaklar” diyor. Talmud Bölümü’nde de, Abodah Zarah Kısmı, 5a; “Kral Mesih, (Hz. Mehdi (a.s.)) sadece, (dünyevi) bedenlerdeki bütün ruhlar yorgun düşünce gelecek.” Yani, “ruhlar yorgun düşecek” diyor. Bitaplık olacak. Ruhlar yorgun düşecek. Yani sevinçleri yok, neşeleri yok, artık hayat durmuş, ekonomik kriz başlamış, intiharlar başlamış, uyuşturucuya, içkiye insanlar kendilerini vermişler. “Ruhlardaki durgunluk olduğunda, o zaman” diyor, “Mehdi (a.s.) gelecek.”
Yeşaya 24:18 : “Kral Mesih gelmeden önce Dünyanın temelleri sarsılacak... sarsıldıkça sarsılacak. Dünya... yalpalayacak, bir kulübe gibi sallanacak.” “Sürekli depremler olacak” diyor.
Yeşaya 13:13 : “Ben, Her şeye Egemen Rab... gökleri titreteceğim yer yerinden oynayacak” diyor. “Gökte de bir şey olacak” diyor Allah. İnşaAllah.
Yoel Bölümü 3:19 : “Kral Mesih’in gelmesinden evvel suçsuz insanların” bak “suçsuz insanların kanını döktüler” diyor. “Kan dökülecek” diyor, suçsuz insanların.
Oktar Hocam, seni dinliyoruz.
OKTAR BABUNA:İnşaAllah. Burada bir haber var; “maymundan geldik, maymuna gidiyoruz” diye. Fatih Aksoy’dan aktarılan bir haberdi Hocam. Kadınların işte güya, makyajsız çıktıkları için onları maymuna benzeten böyle, “maymundan geldik, maymuna gidiyoruz” diye bir ifade kullanmış. “Kadınlar, maymunlar, makyaj, İstanbul, Pera’daki sergiler ve şehrin huysuz yaşlıları” diyor, evet.
ADNAN OKTAR:Nasıl, maymun mu?
OKTAR BABUNA:“Fatih Aksoy’un kadınlar, maymunlar ve makyaj üçgeninde yaptığı çözümleme ve ardından gelen tespit bir tokat gibi yüzümüze indi. Aksoy; ‘bizim kadınlarımız gerçekten makyaj yapmasını bilmiyor, maymun gibi sokağa çıkıyorlar’” demiş. O da; “maymundan geldik, maymuna gidiyoruz” diye bir ifade kullanmış.
ADNAN OKTAR:Abuk subuk ifade. Ama şimdi hem kadınlara karşı saygıya uygun olmayan ifade, çirkin bir ifade kullanmış arkadaşımız. O sözünü inşaAllah düzeltir, çok ayıp yapmış. Ayrıca “maymundan geldik” değil, maymundan gelmedik biz. Hz. Adem (a.s.)’den geldik. Maymuna da gitmiyoruz, maymunlar ortada geziniyor, hayvanat bahçesinde duruyor; maymunlara bir şey olduğu yok. İnsan insandır, maymun da maymundur, değil mi? Ama onlar da sevimli hayvanlar, yani bizim onlara karşı bir öfkemiz yok, çok şekerler. Ama hakikaten bayağı sevimliler, hareketler falan değil mi böyle? Çok komik adamlar.
OKTAR BABUNA:Siz defalarca gündeme getirmiştiniz Hocam, Darwin’in kadınlarla ilgili aşağılayıcı ifadeleri vardı.
ADNAN OKTAR:Onu anlatalım evet, o bilinsin. Türklerle ilgili, Türk Milleti ile ilgili, kadınlarla ilgili, onlar pek bilinmiyor, onları anlatalım.
OKTAR BABUNA: Darwin’in kadınlara bakış açısı Hocam, diyor ki Darwin; “İnsanın Türeyişi” adlı kitabında; “kadınların idrak etme, hızlı kavrama ve taklit konusunda daha aşağı ırkların özelliklerini taşıdıklarını ve bu nedenle daha eski ve alt bir medeniyet seviyesine sahip olduklarını" yazıyor. Darwin, kadının evlilikteki rolünü de şöyle tarif ediyor; "sizinle ilgilenecek biri” kadın için söylüyor bunu, “bir köpekten daha iyi oyalayabilecek, ev ve evin sorumluluklarını alacak biri” diyor kadınlar için.
ADNAN OKTAR:İşte materyalist bakış açısı, Darwinist bakış açısı insana en hafifinden böyle bakıyor işte. Ne diyor demin? Bir daha söyle bakayım, kadınlarla ilgili.
OKTAR BABUNA: "Sizinle ilgilenecek biri, bir köpekten daha iyi oyalayabilecek, ev ve evin sorumluluklarını alacak birisi” diyor.
ADNAN OKTAR: Köpeğe kendisi benziyor. Öbür sözünü söyle.
OKTAR BABUNA:“Daha aşağı ırkların özelliklerini taşıdıklarını” kadınlar için, “ve bu nedenle daha eski ve alt bir medeniyet seviyesine sahip olduklarını" söylüyor.
ADNAN OKTAR:“Daha aşağı ırkların özelliklerini taşıyor” diyor. Halbuki kadınlar bayağı zeki, çok nazenin ve gayet güzel varlıklar, dünyayı süsleyen, her yönden de üstünler. Yani detay ve olayların inceliklerini görme konusunda erkekten üstündür kadınlar. Analiz güçleri çok yüksektir. Ama bedenen zayıf yaratıyor Allah. Yani bu bir acz değil. Bu, onların o da bir güzelliğidir. Allah onlara onu da bir süs olarak yaratıyor. Çünkü koruyup kollamak çok heyecan verici bir şeydir. Şefkat, çok zevklidir. Yani bir kadını koruyup kollamak, ona zarar gelmesini engellemek yani dünya zevkidir. Ayrı bir hoşluğu vardır. Mesela insan nasıl çocuğunu koruyup kolladığında zevk alıyorsa, eşini de koruyup kolladığında veya kız çocuğu varsa kızını koruyup kolladığında veyahut kardeşiyse onu koruyup kolladığında çok zevk alır. Yani nefse bir heyecandır o. Başka ne diyor? O sözün devamı vardı?
OKTAR BABUNA:Evet Hocam. Bu ilk sözün mü, ikinci sözün mü? “Daha aşağı ırkların özelliklerini taşıdıklarını ve bu nedenle daha eski ve alt bir medeniyet seviyesine sahip oldukları.”
ADNAN OKTAR:Ama başka bir şeyler daha vardı o konuşmanın devamı yok mu onun?
OKTAR BABUNA:Bendekiler bu kadardı Hocam, bulurum ama inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Evet, detayları var onun.
OKTAR BABUNA: Evet, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Havva, “Selam Hocam” diyor Havva Hanım, sevimli Havva, beni de bayağı sevdiği anlaşılıyor. “Saat 22.00’de Müslümanlar ilk güneş doğma” maşaAllah güzel bir üslupla anlatmış Havva, tabii ben biraz eksiltiyorum. O; “Hüccetullah” demiş, yani “Allah’ın delili” diyor, güzel. inşaAllah öyle oluruz, inşaAllah sizler de öylesiniz. “Sizi dinliyor ve saat 22.00’de Müslümanlar için güneş doğma vakti, kara bulutlar dağılıyor ve münafıkların kabusu başlıyor. Her bir sözünüz bir balyoz darbesi onlar için. Büyü bozuldu artık. Münafıklar, Müslümanlardan çekiniyor. Bir de saygıdeğer Hocam, münafık erkekler birbirini sevdikleri için kadınları sevmiyorlar. Çocukları da sevmiyorlar ve eşya, bitki, hayvan ve çocuk, kadın aynı kategoride oluyor onlar için. Hadislerde bunu anlatır mısınız?” Evet, “sizi çok çok çok çok seviyorum” diyor, “kalbim bütün…” evet, bayağı seviyor yani çok coşkulu cümleler var. Bu kadarla yeterli. MaşaAllah. Ama Havva’yı ben tanımıyorum. O beni tanıyor ama ben onu tanımıyorum. Ama gıyabında ben onu çok sevdim. MaşaAllah.
“Adnan Hocam” diyor, “Türklük ve İslam düşmanı Darwin budalasını alaşağı etmeniz ve keskin bir söylemle Türk Birliği’ni savunmanız, bir Türkçü olarak beni müthiş etkilemektedir. Fakat size dert yanacağım bir konu da var. Haddimi aşmak istemem, affola. Türk’ün vatanı Kıbrıs konusunda İngilizler lehine çalışan Annan Planı’na…” Annan Planı’yla ilgili bir şeyler yazmış kardeşimiz, Mehmet kardeşimiz. Mehmet şimdi sana şöyle söyleyeyim, Şeyh Nazım Kıbrısî Hocamız’dan bahsetmişsin, bana güven, bak beni seviyorsan bana güven; dünya iyisi bir insandır, dünya tatlısıdır. Yani çok muhteşem bir insandır. Derin ilmi vardır. Vehbi ilme sahiptir. Onun tavırlarında hikmet aramak lazım. Hayır gözüyle bakacaksınız, inşaAllah. Şefkat ve sevgiyle bakarsan, sevgi gözüyle bakarsan; bu dediklerimi göreceksin. Ayrıca, “Türkçü” kelimesi yeterli değil. Biz, Türk milliyetçisiyiz. Yani, “Türkçü” tam açıklayan bir şey değil, sanki bir eksik ifade olmuş oluyor. Türk milliyetçisiyiz. Nasıl açıklıyor bunu Atatürk bize? Hars milliyetçisiyiz. O anlamda Türkçüyüz. Yani, “Türk’üm” diyen herkes, vatan içerisindeki herkes bizim için Türk’tür. Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i, Arap’ı, Boşnak’ı, hepsi Türk’tür; yani bu Misak-ı Milli sınırları içinde olan herkes ve dışında olan herkes, Türkî devletlerdeki kişiler de öyle. Yani Türklük İslam’la özdeşleşmiştir. Türklük eşittir Müslümanlık, Müslümanlık eşittir Türklüktür, inşaAllah. Yoksa biz yani bir kan, genetik yapı anlamında Türklükten bahsetmiyoruz. Öyle Türk zaten bulamazsın. Yani, safkan Türk bulamazsın. Hitit kanı da vardır, Sümer kanı da vardır, Arap kanı da vardır, Musevi kanı vardır; her türlü kandan bulunur. Yani teknik olarak isterlerse incelesin, baksınlar. “Ben halis Türk’üm” diyen birisi gelsin, bakın kanında kaç çeşit kavmin genetik özellikleri vardır. İftihar edilecek bir şey. Çünkü hepimiz Hz. Adem’in evlatlarıyız. Allah Resulü (s.a.v.) ne diyor? “Arap’ın Acem’e, Acem’in Arap’a üstünlüğü yoktur; üstünlük anca takvayla.” Çok net, çok net, inşaAllah. Benim Şeyh Nazım Kıbrısî Hocam’ı candan sevmeni çok isterim, Mehmet. Eğer Allah’ı seviyorsan, Allah için de beni seviyorsan benim sözüme inan; bir bildiğim var ki söylüyorum. Bak, “Kutuptur” diyorum, “Kutb-ul Aktab’dır” diyorum yani, artık akan sular durur yani, değil mi? Yani “Kutb-ul Aktab” dedin mi, artık yani, değil mi? Bana inanacaksın, inşaAllah. Ve bâtın gözünü çözemeyebilirsin. Senin şimdi Mehmet, burada hatan ne? E o zaman, Hz. Hızır (a.s.)’la karşılaşsan ne yapacaksın sen? Yolda kalacaksın demek ki, değil mi? Batın gözüyle bak, inşaAllah.
Elnur; “esselamü aleyküm. Azerbaycan’dan dolu dolu selamlar değerli Adnan Hocam ve ekibi. Necesiz? İnşaAllah, iyisinizdir. Her gün sizi seve seve izliyoruz. Sorumuzu sormadan cevaplıyorsunuz. Hocam lütfen daha fazla Hz. Mehdi (a.s.)’den konuşun, ilmimiz artsın. Bu ‘İliksiz’ denen adamdan, Azerbaycan’da da var. Onun dersini iyi veriniz, bizimkine de ders olsun. Malum…” Aman Allah’ım. Yani, süratli okurken bir anda bir şey çıkıyor, onun için dikkatli okuyorum. “Hocam, sürekli Nur talebelerinin Hz. Mehdi (a.s.)’nin gelişini gizlediklerini, az konuştuklarını, anlatmadıklarını söylüyorsunuz. Acaba Sungur Ağabey’in ve başka ağabeylerin bir bildiği mi var? Bize hep şahs-ı manevi diye anlattılar ama sizi dinledikçe sanki yarın gelecek gibi bekliyorum. Hocam, ağabeylerin anlatımındaki muhakkak bir neden vardır ama ne anlamıyorum. Sağ olun, iyi yayınlar, ellerinizden öpüyorum. Esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühü, ebeden ve daima.” MaşaAllah. Ve aleyna aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatühü.
Bak bugün, Seyyid Salih Hocam çıktı ve gürül gürül; “‘ben Hz. Mehdi (a.s.)’yi görmeyeceğim, sen göreceksin’ dedi” diyor, Bediüzzaman’ın. Daha ne desin? Ama herkes sakin sakin dinliyor. Ya çok büyük bir olay bu. Peygamber (s.a.v.) bin dört yüz sene öncesinde Mehdi (a.s)’yi bildiriyor. Tevrat, üç bin yıl öncesinden bildiriyor, Cenab-ı Allah Hz. Musa (a.s.) vesilesiyle, üç bin yıl öncesinden. Kral Mesih Mehdi (a.s.)’yi bildiriyor. Zebur’da bildiriliyor, değil mi? Eski yazıtlarda var, her yerde vardır. Kumran yazıtlarında var, Mehdi (a.s.)’nin geleceği. Yani çok büyük bir olay, bak dünya tarihinin en büyük olayıdır deccaliyet; Peygamberimiz (s.a.v.) söylüyor. Ve Mehdiyet de dünya tarihinin en büyük olayıdır, ona karşılık. Yani çap olarak, çap olarak en büyük olaydır.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah Hocam. Bir de Peygamberimiz (s.a.v.)’in hadisiyle açıklamıştınız Hocam; Hz. Musa (a.s.)’nın duası var Mehdi (a.s.) olabilmek için.
ADNAN OKTAR: Evet, Hz. Musa (a.s.) üç defa dua ediyor. E normal; çünkü dünya hakimiyeti var. Hz. Musa (a.s.)’ya çok az insan iman etti. O devrin deccalları insanları korkuttu, Müslümanları korkuttu. Kuran’da Cenab-ı Allah diyor ki; “Firavun’un” diyor, “insanları ezmesi, öldürmesi, hapsetmesi yani buna benzer nedenlerle insanlar korktu” diyor Allah. Korktular. “Hz. Musa (a.s.)’ya bir avuç gencin dışında, az bir genç grubunun dışında, bu korku nedeniyle, bu havf damarı nedeniyle yanına yanaşan olmadı” diyor. “Hep kaçtılar” diyor, “Hz. Musa (a.s.)’dan” diyor. Allah diyor Kuran’da. Ben mealen söylüyorum. Ahir zamanda Bediüzzaman ne diyor? “Havf damarı, insanın korku damarı, en yüksek duygusudur” diyor. Yani; “en güçlü, yani ruhundaki en şiddetli duygudur” diyor, “ruhu en çok etkileyen duygudur. Deccaliyet” diyor, “insanlara karşı bu korku damarını kullanacak” diyor “ve kullanıyor” diyor. “Ve bir çok alimi de” diyor, “bir çok alimi de bu şekilde teshir edecekler” diyor, “etkileyecekler” diyor, “korkuyla.” Korkudan dolayı; “İttihad-ı İslam olacak mı?” diyorsun; “sen nerelisin?” diyor. “Ya” diyorum, “Türk-İslam Birliği olacak mı Hocam?” diyorum; “ya” diyor, “ben seni, gözüm bir yerden tanıyor ama” diyor, “tam çıkaramadım” diyor. “Haftaya yine bir görüşelim” diyor, “iyi bir insana benziyorsun” diyor. E kardeşim söylesene.
Bak, Cübbeli’yi çıkarttılar, diyorlar, soruyor adam, Flash TV’nin herhalde yöneticilerinden veyahut sunucularından birisi; “ey Cübbeli” diyor, “İttihad-ı İslam’a ne diyorsun?” diyor. “Ya” diyor, “Flash TV ne kadar güzel bir tesis” diyor, “böyle” diyor, “maşaAllah gelişiyor.” Mantık olarak söylüyorum. Adam yeniden soruyor, diyor ki; “İttihad-ı İslam hakkında ne düşünüyorsun?” diyor. “Ya şu bizim ıhlamur” diyor, “biraz” diyor, “limonlu gelse daha mı iyi olur acaba?” diyor. Cevap versene be adam. Cevap veremiyor. Defalarca söyledi, tek kelime söylemiyor. Ya desene; “en büyük farzdır, Allah’ın emridir İttihad-ı İslam. Kuran’ı nereyi açsak Kuran’ı, İttihad-ı İslam’dan bahseder” desene. Diyemiyor.
Bak, toplantı oldu şimdi bak, Risale-i Nur talebeleri toplandılar. Seyyid Salih Özcan diyor ki, Hocamız, Bediüzzaman’la yüz yüze konuşmuş, bak diyor; “alnıma vurdu, ‘Mehdi (a.s.)’yi ben görmeyeceğim, sen göreceksin’ dedi” diyor. Bu ne demektir? Mehdi (a.s.) geldi anlamına gelmiyor mu bu? E kaç yaşında bu insan? Net; “Mehdi (a.s.) geldi” demektir. Çoktan gelmiş olduğu anlaşılıyor. “Ya Hocam, o zaman bir dakika durdurun” demeleri lazım, “buradaki konuşmaları. Çok hayatî bir konu konuşuldu. Bediüzzaman da; ‘en büyük farz İttihad-ı İslam’dır’ dediğine göre, Mehdi (a.s.) de geldiğine göre, o zaman konuyu buraya getirelim” demeleri gerekiyor. Gevrek gevrek adam çıkıyor, yani tabii oradaki benim ismini saydığımı büyük ağabeylerimin ben ayağının tozunun tozuyum, ayaklarının çamuruyum. Ben onların hepsinin hizmetçisiyim. Onlar benim canım ciğerim. Bediüzzaman’ın bize emaneti onlar. Fakat bazı bilmiş tipler var; bambaşka bir çizgiye olayı getiriyor. “Bediüzzaman’ın sosyal siyaset anlayışı neydi?” Ya kardeşim, dünya gidiyor; “Kıyamete yetmiş yıl var” diyor Bediüzzaman bak, “yetmiş yılın içerisinde hepsi bitecek” diyor, “Hicri 1545’te de Kıyamet kopacak” diyor. Şimdi sosyal siyaset bilmem ne, entel ağzının vakti mi kardeşim? “Yetmiş yıl kaldı” diyor bak, açıkça söylüyor, değil mi? Yani hadislerden açıkça anlaşılıyor. Bediüzzaman net söylemiş, tarih vermiş; “Hicri 1545 gibi de Kıyamet kopacak” diyor. Ya kardeşim senin torunun görüyor, bu vakti görecek senin torunun görüyor bakın. Şu anki torunun görecek, yaşayan. Yani şu an sekiz yaşında olan, on yaşında olan çocuklar görecekler, yani İslam’ın gerileme çağını. Onların çocukları da, yani şu anki gençlerin çocukları da Kıyameti görecekler. Bak, şu anki gençlerin çocukları Kıyameti görüyorlar.
SUNUCU: Hocam ben bu noktada bir şey sormak istiyorum. “Kıyameti görüyorlar” diyorsunuz ya -emin olduğum bir bilgi değil de sormak için zaten- müminler, yani Müslüman olanlar Kıyametin o kötü dönemlerini, kopuş anını görmeyeceklermiş. Doğrudur, değil mi?
ADNAN OKTAR: Doğru, evet doğru. “Kıyamet öncesinde Allah bir rüzgar gönderir” diyor, “güzel bir rüzgar gönderir” diyor, “bütün müminlerin ruhunu alır” diyor. Mesela evinde gizlice, zaten hiç Müslüman olduklarını sezdirmeyecekler. Mesela gözüyle ima ederek kılıyor namazını. Hiç sezdirmiyor. Mesela -haşa- “Allah’a inanır mısın?” diyor, “inanır mıyım ben!” diyor, haşa. Müslüman bak, korkudan dolayı, öldürmesinler diye böyle söyleyecek. Yani Allah’ı inkar ettiğini söyleyecek, Allah vermesin. Kuran’ı yok edecekler tamamen, hiç ortada Kuran kalmayacak. Kuran’ı gördüğünde öldürecekler insanları. Yani, tek kelime bir ayet, Kuran’la ilgili, Allah’la ilgili bir söz gördüğünde insanlar öldürülme korkusundan dolayı kesinlikle dinden, imandan bahsetmeyecekler. Gizlice, ezberden bildikleri konuyu, gözleriyle ima ederek namaz kılıyorlar. Bu insanları işte, Cenab-ı Allah bir rüzgar gönderiyor, hepsini; kimi evindeyken, kimi iş yerindeyken Allah canlarını alacak, hepsini. Biz bilmeyeceğiz. Mesela kimi “kalpten öldü” denecek, kimi “sebepsiz öldü” denecek; bir şekilde. Zaten çok azalacak sayıları. Çocukların da, Kıyamet öncesinde hepsinin kabz ediliyor canları yine aynı bu yapı içerisinde, yani bu sistem içerisinde, yani erişkin olmayan bütün çocukların. Zaten saçları bembeyaz oluyor onların; o bir alamet onlar için. Süt beyaz oluyor saçları. Yani Kıyametin harikalarından bir tanesidir. Mesela bak bu, müteşabih değil bu; bu doğru. Çünkü aklın ihtiyarı kalkmış artık. Saçları süt beyaz olacak çocukların. Ama hepsi ölü çocukların, hepsi ölmüş olacak. Yani ruhu alınmış, bedeni kalıyor ama ruhu alınmış.
SUNUCU: Görüntü olacak sadece.
ADNAN OKTAR: Görüntüsü kalmış oluyor, evet. “Ondan sonra, küfrün başına Kıyamet kopacak” diyor Bediüzzaman. Müslümanlar için de Cenab-ı Allah ayette; “seyredeceksiniz, göreceksiniz” diyor, bütün Müslümanların göreceğini belirtiyor Allah, kabirlerinde. Bediüzzaman diyor ki; “kışta Kıyamette” diyor, “karlı bir havada sıcak bir evde pencereden dışarıya bakan bir insan nasıl” diyor, “mesut ve sevinçli” diyor, “o kışı Kıyameti seyreder” diyor, “karlı havayı” değil mi? Ne kadar tipi olsa daha da hoşuna gidiyor. O neyse içtiği sıcak, o anda sevinçle, değil mi? Hatta yılbaşında bile insan kar yağmasını istiyor dışarıda. Ne kadar çok yağarsa o kadar hoşlarına gidiyor, değil mi? “Bunun gibi” diyor, “sevinçle seyredeceksiniz” diyor, “Kıyameti” diyor. Ama tabii nereden? Mesela televizyon gibi bir ekrandan mı seyredeceğiz? Bilmiyoruz. Şimdi televizyonu anlaşılması için söylüyorum. Bir şekilde Allah bize gösterecek. Olduğunda da, çok normal karşılıyor Müslüman zaten. Yani hayret etmiyor. Ediyor da, hoşuna gidiyor sadece. Yani; “bu nasıl bir sistemdir?” demiyor.
SUNUCU: Zaten, dediğiniz gibi, şimdiden inanıyoruz, okuyoruz.
OKTAR BABUNA: İnşaAllah.
ADNAN OKTAR: Mesela, diriliyorlar. “Ya nasıl dirildik?” Araştırmıyor onu, şaşırmıyorlar. Gayet makul görüyorlar. Sadece “bizi” diyor, “yattığımız yerden bizi kim kaldırdı?” diyor. Sadece onun üstüne duruyorlar. Yani bu ilgili şahsı bulmaya çalışıyorlar; yani konu bu. Çağrıcı; mesela çok ilerden bir ses duyuyorlar, yani “gelin” gibisinden. Oraya doğru hızla koşmaya başlıyor, bütün insanlar topluca, çıplak olarak. Ama tabii, bedenleri siyahlaştırılıyor dinsizlerin. Gözleri mor renk oluyor. Yani renkli kısmı olmuyor. Beyazla renkli kısım tamamen kalkıyor; sadece mor. Bir de baş kısımları böyle göğse doğru, yüz kısmı böyle bu tarafa doğru değil de, sırtına dönük oluyor; yani kafası ters çevrilmiş oluyor. Yani o şekilde koşmaya çalışıyorlar. Kafası arkada koşuyor, yani küfür için öyledir. Müslümanlarda da Allah diyor; “önlerinde bir nur vardır, ışık vardır, bir de sağ yanlarında bir ışık vardır. Bir de yanlarında sürücüleri vardır” diyor, yani onları götüren mihmandarları var. Ama biz onların hepsini dirildiğimizde anlayacağız ama dirildiğinde de insanlar çok çok makul görüyorlar. İnsanlar zannediyor ki, ona zor adapte olunur zannediyor; öyle olmuyor. Bakın, Nuh’un Gemisi bulundu, herkes çok normal karşılıyor. Bak, “Mehdi (a.s.) çıktı” diyorum, “görecekler Mehdi (a.s.)’yi” diyorum; hiç zannettiğiniz gibi olmuyor, çok normal karşılarlar. Hz. İsa Mesih (a.s.)’te de, öyle zannettiğiniz gibi olmaz. Gayet normal karşılarlar. Öyle, insanlarda bir ülfet ruhu oluyor.
Ne oldu? Bitmiş programımız. Yarımda devam mı ediyoruz?
OKTAR BABUNA: İnşaAllah Hocam.
SUNUCU: HarunYahya.Tv sitesinden yirmi dört saat yayınlarımızı takip edebilirsiniz. Soru ve görüşlerinizi bize ahirzamansohbetleri@hotmail.com adresinden gönderebilirsiniz. HarunYahya.Org ve HarunYahya.Net adreslerinden, Hocamızın tüm eserlerini ücretsiz olarak indirebilirsiniz. Adnan Oktar ile Gece Sohbetleri Programımıza saat 00.30’dan itibaren Kaçkar TV, Art Uşak TV, Kütahya Destan TV, Tokat Turhal Super TV ve Radyo ve HarunYahya.Tv sitemizden devam edeceğiz.
Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...Makaleler
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...Bunları Biliyor Musunuz?
Devamı ...
Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Başlıklar
Devamı ...Ahir Zamana ait Yeni Bilgiler
Devamı ...