SUNUCU: Adnan Oktar’la Gece Sohbetleri programımıza Kaçkar Tv, Kütahya Tv, Tokat Süper Tv ve Radyo ve aynı zamanda harunyahya.tv internet sitemizden devam ediyoruz. Hocam buyurun.
ADNAN OKTAR: Oktar Hocam, neler anlatacaksın?
OKTAR BABUNA:Estağfurullah Hocam, dün çok önemli bir konudan bahsetmiştiniz Hocam. Çıkan cevap olarak, haşa, Üstad’ın fikir jimnastiği yaptığı yaptığını iddia ederek bir açıklamaları olmuştu bazı kimselerin. Siz de buna cevap vermiştiniz inşaAllah. Haşa, Üstad’ın inşaAllah, bütün açıklamalarını Kuran’a, hadislere dayandırdığını, ayetlere, hadislere dayandırarak yaptığını söylemiştiniz Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Doğru, kardeşim, şimdi Üstad bunları anlatırken, Ahir zamanla ilgili çok fazla detay veriyor. Şimdi fikir jimnastiği; ayetle, Kuran’la –haşa- fikir jimnastiği diye bir konu olmaz. Bunu diyen kardeşlerimiz çok ayıp yapıyorlar. Nur talebesi bir kısım kardeşlerimize bir mühendislik, bir proje uygulaması yapılıyor benim gördüğüm, olay oradan kaynaklanıyor. 5-10 kişi bu işi yönlendiriyor gibi görünüyor. Mesela diyor ki: “İttihad-ı İslam olacak”, şimdi bu mühendislik projesi kafasıyla bakıldığında, fikir jimnastiğidir, haşa. Ama Kuran’la baktığımızda Allah’ın emri olduğunu görüyoruz, çok fazla ayetin, yüzlerce ayetin bu konuya baktığını görüyoruz. Şimdi Kuran’a bir insan “fikir jimnastiği” derse ne olur hükmü? Sahih hadislerde Buhari’de, Müslim, Tırmızi, Süneni Nesei, Süneni Davud, İbn-i Mace’de ve diğer hadis kitaplarında, bu konular açık ve sarih olarak işlendiğine göre, bu nasıl fikir jimnastiği olsun? Hz. İsa (a.s.)’nın inişi, Hıristiyanların Müslüman olması; Kuran ayetleri bunlar. Fikir jimnastiği olur mu? İslam’ın bütün dünyaya adalet getirmesi, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in hadisleriyle sabit, çok açık. Buhari, Müslim, Tırmızi’deki hadisleri fikir jimnastiği olarak adam alıyorsa, o adamla bizim konuşacak bir şeyimiz kalmaz.
Efendim, “Hocam” diyor Fatih Atar, “Hocam” diyor, “şöyle bir entel üslubuyla konuşsanız” diyor, “yani böyle bilimsel laflar etseniz, Fransızca, İngilizce, bizim anlayamayacağımız, karmakarışık sözler etseniz de” diyor, “ne kadar hoş olur” diyor. Fatih, en rahatsız olduğum konuların başında o geliyor, Allah aşkına beni böyle bir işe sokma, beni bu konuda affet. Yani, onu yapacak adamlar yapıyorlar zaten, ben çok rahatsız olurum öyle şeylerden. Ama bilimsel araştırma olduğunda, bilimsel eser olduğunda mecburen kaynaklardan veriyoruz. Mecbur olduğumuz için, hoşuma gittiğinden değil. Mecbur olduğumuzdan veriyoruz, kitaplarımda bu konular geçiyor.
OKTAR BABUNA:Sizin Hocam eserlerinizi ortaokul öğrencisi de, Nobel ödüllü bir bilim adamı da, profesör de aynı şekilde anlayacak şekilde Hocam.
ADNAN OKTAR: Şimdi kardeşim, bir başlasam böyle hiç kimsenin bilmediği Latince kelimelerle. Fosil isimlerini saymaya başlasam, ondan sonra kemiklerin isimlerini ve kemiklerin bölgelerini Latince isimlerini anlatsam. İşte, “Fransız profesör şu tarihte şunu açıklamıştı, şu toplantıda, şöyle demişti” falan, bu benim o anlamda boş adam olduğumu gösterir. Ben hikmet adamıyım. Ben Allah’ın Hadi isminin üstünde hareket eden bir insanım. İnsanların hidayeti için uğraşıyorum. Anlaşıldı mı? Böyle bilimsel züppeliklerden ben hiç hoşlanmam. Buradaki benim Tokat’tan, Turhal’dan, Anadolu’dan Türkiye’nin her tarafından beni seyrediyor kardeşlerim. Ben onlara şimdi bilimsel gösteri mi yapayım? Yani –haşa- ukalalık mı yapayım? Asla öyle bir üsluba girmem. Ama kitaplarda mecbur olduğum için kaynak veriyorum. Meraklısı olduğumdan değil. Sadece o bilim adamlarının itirazları olmasın diye kaynak veriyorum. Mecburen arada Latince isimlerini kullanıyoruz. Anlaşıldı mı? Bu bana yakışmaz, böyle bir üslup. Yani, hiçbir zaman için de yapmayacağım. Bunu söyleyeyim, bunu bıraksınlar. Ben ne ise, direk Türkçesi’ni, orjinalini ve aslını söylerim. Hiç ihtiyacım yok öyle şeylere. Çünkü bilimsel araştırma yapmak istiyorsa adam, zaten üniversitede eğitim alan insanlar zaten gerekli bilgileri alıyorlar ve o konularda zaten piyasada bol miktarda Latince, Fransızca kitaplar var. Sadece insanların ruhunu bir anlamda kavurur bunlar. Ben onları Kuran ruhuyla, İslam’ın ruhuyla yorumluyorum ve onlara hidayet ruhunu, Allah’ın vesilesiyle yani Allah’ın beni vesile etmesiyle yerleştiriyorum. O yüzden etkili oluyor eserler. Yoksa öyle bilmiş anlamda yazılmış piyasada çok eser var. Yani bilimsel görünümlü. Ve okuyanların içi sıkılıyor, okuyamıyorlar, daha ilk üçüncü sayfasında bırakıyorlar. Ben öyle sohbet etsem, bak benim sohbetlerim çok zevkli ve güzel. Herkes büyük bir iştiyakla dinliyor. Ama bir de öyle üslupla konuşan insanların sohbetlerini bir dinleyin bakalım, müthiş sıkılırsınız, bunalırsınız. Ben kalplere hitap ediyorum, bende özü kapsayan bir bilgi var. Bak, özü kapsayan bir bilgi. Ben bununla konuşuyorum. Allah’ın bana verdiği ilimle, bilgiyle konuşuyorum. Ben milletime, Anadolu’daki insanlarıma, Almanya’daki, Avrupa’daki kardeşlerime bilimsel bilmişlik yapacağım, gösteri yapacağım, Fransızca kelimeler, İngilizce kelimeler kullanacağım, efendim isimler söyleyeceğim, bulunan maymun türlerinin İngilizce, Fransızca karşılıklarını söyleyeceğim ve böyle bir şov yapacağım. Diyecekler ki: “Vay be, mübareğe bak” diyecekler. Benim bunlara hiç ihtiyacım yok. Yazılı, bunları ben yazılı olarak sunuyorum, isteyenler oradan okurlar. Benim sohbetlerim, gönül sohbetleri. Sohbettir benimki, bilimsel gösteri yapmıyorum. Bilimsel sükse de yapmıyorum. Samimi ilim sohbeti yapıyorum. Ama kalplere hitap eden bir ilim. Ben kalpleri hedefleyerek konuşuyorum. Yani, sırf bilgi için değil ki. O zaman zaten ben kitap tavsiye ederim, internet siteme girin, okuyun derim. Bu sohbet, kalbe hitap etmesi mevzubahis. İnsan hiç haberi olmadan sohbette yol alır, hal alır. Farkına varmadan hal almış oluyorlar. Yoksa bilimsel kitaplar adamlar okumuyor mu? Okuyorlar. Her türlü Latince ya da İngilizce, Fransızca yazılmış eserler var, ne oluyor? Kalplerinde çok az, yani iman gözüyle bakanlarda biraz kalbinde kıpırtı olur. Ama benim yazdığım kitaplarda, hidayet hedefi vardır. İnsanın hidayet bulması hedefi vardır. Allah’ın Hadi isminin tecellileri vardır, inşaAllah, Allah’ın dilemesiyle, o yüzden kalplere hitap eder. Mesela Risale-i Nur külliyatı da, Risale-i Nur’da Bediüzzaman hiçbir zaman için bilimsel bir gösteri yapmaz. İlmi bir gösteri yapmaz. İstese yapar, yani hiç kimse de anlayamaz. Ama son derece sade, kolay anlaşılır ve kalbe hitap eden bir üslupla yazmıştır Bediüzzaman. Bediüzzaman’ın ilmi çok genişti. Farsçası, Arapçası, hepsi vardı ama tam halkın, insanların anlayacağı bir dille hitap etmiştir ve kalplere hitap etmiştir ve vehbi ilimle hitap etmiştir. Ben de aynı kolun devamıyım, aynı yolun devamıyım, inşaAllah. Ama illa istiyorsa Fatih kardeşim, bir gün gelsin, özel sohbette ona ilmi bir gösteri yapayım, şahsına mahsus. Ama inan hiçbir faydası olmaz. Yani sıkılır, güzel bir şey olmaz. Ben de sıkılırım, o da sıkılır, inşaAllah. Ben Türkçe konuşmaktan hoşlanırım. Ben yabancı dilden hoşlanmıyorum. Arapça hariç, Arapça’yı tabii ki seviyorum, ama benim milletim Arap değil, Türk. Ben Türkçe anlattığımda anlarlar.
OKTAR BABUNA:Çok hikmetli konuşuyorsunuz, maşaAllah.
ADNAN OKTAR:Özü kapsayan bir bilgi, inşaAllah. Benim sohbetlerimin bu kadar etkili olmasının sebebi de o. Ben hurafe de anlatmıyorum. Hikaye de anlatmıyorum. Mesela Cübbeli, adam hikaye anlatıyor. Yani ayet ve hadisi tenzih ederim. Yahut hurafe anlatıyor. Yani, okuyan, onu dinleyen insanların çektiği sıkıntıyı bir düşünün, ne kadar zor olur. Yahut, masal da anlatırsa, adamın çok hoşuna gidebilir. Geçenlerde bizim arkadaşların bir tanesi, “Hocam” diyor, “biz çocukluğumuzdan beri masal türü şeyler çok hoşumuza giderdi” diyor. “Mesela bir kişinin hayatını anlatırlardı, biz onları dinlerdik, masal gibi anlatırlardı. Ama sizin anlatımınız çok bambaşka” diyor. Ben çünkü direk hidayeti hedefleyen bir üslup içerisindeyim. Direk özü, mesela direk İttihad-ı İslam, net çözümden yanayım. Ben ağlayarak bir yere gitmek peşinde değilim. Gülerek, sevinçle, küfrü ezmenin peşindeyim ben. Şimdi ağlamak deyince Fethullah Hocamız aklıma geliyor, o içli olduğu için, o şahsı öyle onun. Yani yaratılıştan öyle, yani özel olarak yapıyor değil Fethullah Hoca. “Babam da öyleydi” diyor, yani her şeye ağlarmış. Bazı öyle insanlar vardır. Yani yufka yüreklidir, tahmin edemezsin, hayret edersin. Mesela birini görür ağlar, bir insanı görür ağlar, bir konu olur ağlar, fıtratı öyle olduğu için ağlıyor o. Ona da şaşıyorlar, “nasıl oluyor bu” diye. Fıtratı öyle. Yani ağladığı için ağlamıyor, yani ihtiyaç duyduğu için ağlamıyor, anlaşıldı mı?
“Selamün aleyküm değerli Hocam. Bizler kendisini görmesek de, yanında bulunmasak da Sultan Baba’nın talebeleriyiz. Biz onu görmeden sevdik. Sultan Babamız ömrünün son üç ayında dergahına gelen herkesi o mübarek kutlu şahsın geleceğine ve oturduğu koltuğa vurarak, “Mehdi (a.s.) gelecek, bu koltuğa oturacak” müjdesini vermiştir. O mübarek kutlu şahsın fiziki manada mı yoksa manevi manada mı oturacağını bilemeyiz. Bizler de bu müjdeyi gece gündüz Rabbimiz’e o mübarek komutanın gelmesi için, bizleri de ona asker etmesi için, asker olmasak da faydamız dokunması için yıllarca dua ettik. Fakat şu sıralar, maalesef her yere sıçradığı gibi, bizim de dergahımızda Mehdi (a.s.)’nin ismi geçtiğinde, konunun maalesef kapatılması istenmektedir.” Kardeşim gözün aydın, Mehdi (a.s.) geldi demektir. Mehdi (a.s.) korkusu kalpleri sardıysa, Mehdi (a.s.) sevinci kalpleri sardıysa Mehdi (a.s.) gelmiş demektir. Bir kısmının kalbinde korku şeklinde tezahür eder, bir kısmının kalbinde sevinç şeklinde tezahür eder. Daha önce böyle bir duygu duyuyorlar mıydı kimse? Mehdi (a.s.)’yi herkes konuşurdu. Osmanlı döneminde de, Selçuklular’da da, her zaman Mehdi (a.s.) rahat rahat konuşulmuştur. İlk defa Ahir zamanda Mehdi (a.s.)’nin konuşulması yasaklanmıştır ve ilk defa bu geniş çapta reaksiyon, yani milyonlarca kişiden oluşan reaksiyon ilk defa oluşmuştur. İlk defa, Mehdi (a.s.) gelmeyecek tarzında konuşmalar böyle milyonlarca kişinin ağzında yer etmiştir. Ama yine ilk defa milyonlarca dilden Mehdi (a.s.)’nin geldiği ifade edilmiştir. Yer gök inliyor Mehdi (a.s.)’yle şu an. Muhammed Mehdi (a.s.)’yle, inşaAllah. “Dualarınızı bekliyoruz, yıllarca Mehdi (a.s.)’yi bekledik. Adını bile bize andırtmamaya çalışılıyor. O engelle karşımıza çıkan kardeşlerimizin doğruyu görmeleri için dua ediyoruz” diyor. “Saygılarımızla, sizi çok ama çok seviyoruz, Allah’a emanet olun.” Sultan Baba’nın o güzel koltuğunu koruyun. Mehdi (a.s.) bir gün gelir, o koltukta sizlerle sohbet eder. Koltuğu siz muhafaza edin. Sakın münafıklar o koltuğa bir zarar getirmesin, muhafaza edin, inşaAllah. Yani yakın bir zamanda o koltuğa da mekanınıza da gelir, inşaAllah. Biraz sabredin. “Ben Mehdi (a.s.)’yim” diye gelmez, “Allah misafiriyim” diye gelir, haberiniz bile olmaz. Bak Hızır gelir, o koltuğa oturur, haberiniz olmaz. Mehdi (a.s.) gelir oturur, haberiniz olmaz. Yahut haberiniz olur, haberiniz yokmuş gibi davranırsınız, bilmiyorum artık. Sultan Baba bizim canımız ciğerimiz. Çok mübarek, ehl-i velayet, ehl-i hal, asrın büyük velilerindendir, çok değerli bir insandır. Allah rahmet etsin, Allah cennette bize kardeş etsin, inşaAllah, karşılıklı sohbet etmeyi nasip etsin. Aman Hocamızın yolundan ayrılmayın, inşaAllah. Sultan Baba’nın yolundan, maşaAllah. Evet, Oktar Hocam seni dinliyoruz.
OKTAR BABUNA:Estağfurullah Hocam. Hocam siz münafıkların baştan yenilmiş olduklarını, mücadele içinde olduklarında, asla müminlere zarar veremediklerini anlatmıştınız. Peygamberimiz (s.a.v.) de Hocam, Hz. Mehdi (a.s.) cemaatinden ayrılan münafıkların, Hz. Mehdi (a.s.)’ye hiçbir şekilde zarar veremeyeceklerini haber veriyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor inşaAllah: “Ayrılanlar da, muhalifler de ona (Hz. Mehdi (a.s.)’ye) zarar veremeyecek. O kendisinden ayrılanlara rağmen muzaffer olarak yoluna devam edecektir.” Ramuz-ul Ehadis. Ayrıca, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yine, “ümmetimden bir taife Allah’ın emriyle hareket etmekte devam eder. Onlar hak üzerinde oldukları halde, Kıyamet kopana kadar kendilerini terk eden, muhalefet eden kimsenin onlara bir zararı dokunmaz” diyor Peygamberimiz (s.a.v.) Hocam.
ADNAN OKTAR: Evet, şimdi, geçen gün bana internet sitesinde bir yazı gösterdiler, Edip Yüksel’in. Bir soru listesi hazırlamış, böyle herhalde 19 tane. Fethullah Gülen Hocamız’a yönelik olarak 19 tane soru. Ama direk adıyla “Fethullah” diyor, işte, “şu şöyle, bu böyle”, yani böyle üst perdeden, böyle taşkın ve kontrolsüz bir üslup var. Ve güya kendince de köşeye sıkıştıracağını zannediyor. Yani, birbirinden değişik sorular ama saygıyı kaldırmış, üslubundan belli. Zaten onun klasik yöntemidir, üslubudur, inşaAllah. Dedim, “bu böyle niye bu kadar cesaretlendi cesur?” falan. Şimdi kime güveniyor, biliyor musun? Bu kadar pervasız olurken, kendine güvenmiyor, Allah’a da güvenmiyor, inşaAllah. Din karşıtlarına güveniyor, basına. Bir kısım basına yani, basını tenzih ederiz tabii. Bir kısmı belirli. Bazı komünist yazarlara, bazı ateist masonlara, muhbirlere, ihbarcılara, hani böylece tedirgin edip, kendince onu huzursuz edecek Fethullah Hoca’yı. Ben bunu çok samimiyetsiz buldum, çok çok samimiyetsiz buldum. O kendi kafasınca bana da öyle bir şey yapıyordu zamanında. Baktı ki öyle pek etkili değil, sonra vazgeçti. Bunların belirli mihraklara güvenmesi zamanı gelince utanç duyacakları bir konu olacaktır. Fethullah Hocamız hep böyle Amerika’da esir gibi yaşamaz. Gün gelir, çok daha rahat olduğunu görürüz. Onun da güvendiği dağlara bir gün bir de bakar ki kar yağar. Böyle süklüm püklüm. Terk edilmiş, efendim, ufak bir şey gibi, ne diyelim? Her hangi bir şey yani işte. Böyle kenarda kaldığını görür. Bu kabadayılığı bıraksın. Bu üst perdeden konuşmaları bıraksın. Ben ona 19 defa böyle hatalarını anlatacağım, eksikliklerini anlatacağım, inşaAllah. Şimdi Fethullah Hoca’nın üstüne gelinirse, belki hani bu son zamanlarda da olaylar var, herkes üstüne geliyor falan, hani savcılar harekete geçer, polis harekete geçer, devlet harekete geçer, belki hani bir operasyon yapılır, Fethullah Hoca da orada korkacak, panik olacak, ona cevap verecek. Bak diyor ki: “Sen eğer cevap vermezsen, cevaplarını ben vereceğim” diyor, bak yani tehditvari bir üslup. “Ben vereceğim, hatta” diyor, “kitap da hazırlayacağım” diyor. Her tarafın, bilmem ne olsa kaç yazar yani. İnşaAllah. Allah’ın gücünden haberi yok. Yani, o tehditkar üslubunu çok çirkin buldum. Ve bunun kimlere mahsus bir özellik olduğu belli. Bak sırtını nereye dayamış da bunu söylüyor. Sen öyle sırtını dayayacak bir yer olmayacak da, sen böyle üst perdeden havalarda uçacaksın öyle mi? Takla atacaksın. Peki niye öyle kanadı kırık güvercin gibi Amerika’ya uçtun. Gel buraya, Türkiye’ye gel, burada anlat. Seni burada bandoyla karşılarız. Polis bandosuyla. Yani tabii polis bandosu ilgilenmez belki ama polis ilgilenecek, inşaAllah. Tabii, şu an aranıyor hazret. Öyle Müslümanlara üst perdeden korkutmaya çalışmak, yıldırmaya çalışmak, kapalı tehditler yapmak, kimlerin harcıdır bilinir. Nezaketli konuşuyoruz, tabii ki nezaketli konuşacağız, inşaAllah. Ama bu dayılığı bıraksın, inşaAllah. Bu kadar Oktar Hocam. Var mı anlatacağın?
OKTAR BABUNA:Estağfurullah Hocam. Siz bazı kişilerin ateizm, komünizm, faşizm herkes dünyaya hakim olur ama Müslümanlar olamaz mantığında olduğunu açıklamıştınız Hocam. Bediüzzaman da bu konuya dikkat çekiyor. “Kimselerin içine düşecekleri hatayı önceden bilerek, “herkes gelişecek, ilerleyecek, bir tek Müslümanlar biçare kalacaklar” diyorsunuz, bu yanlıştır” diyor Üstad ve bu kimseleri eleştiriyor Hocam. Bediüzzaman’ın bu sözünü okuyabilir miyim? Şöyle buyuruyor Said Nusi Hazretleri: “Yeis (ümitsizlik) ümmetlerin, milletlerin, seretan (kanser) denilen en dehşetli bir hastalığıdır.” Bir hastalık olarak nitelendiriyor. “Ve kemalata mani ve hakikatine muhaliftir. Korkak aşağı ve acizlerin şenidir (günahıdır), korkakların günahıdır, bahaneleridir. Ve yeis ve ümitsizlikle zannediyorsunuz ki, “dünya herkese ve ecnebilere terakki dünyasıdır, fakat yalnız biçare ehl-i İslam için, tedenni (geri kalma, ezilme) dünyası oldu!” diye pek yanlış bir hataya düşüyorsunuz.” Yani, “herkes ilerleyebilir ama bir tek Müslümanlar ilerleyemez derken büyük bir hataya düşüyorsunuz” diyor ve “bunu da kanser denilen dehşetli bir hastalığıdır” diyor ümitsizlik için Hocam.
ADNAN OKTAR: Ümitsizlik, yeis, bak iki şeye dikkat çekiyor: Bir, korku; iki, ümitsizlik. Bakıyoruz, buram buram korku sarmış bazı kardeşlerimizi, bakıyoruz buram buram yeis ve ümitsizlik sarmış kardeşlerimizi. Üstad’ın açıklamasına rağmen.
“İyi günler Hocam” diyor Murat Acar. “Allah gücünüzü kuvvetinizi arttırsın” inşaAllah. “Hocam biraz önce Mehdi (a.s.)’nin bütün alametlerini saydınız” diyor kardeşimiz, “fakat” diyor, “biz Mehdi (a.s.)’yi nasıl anlarız?” Kardeşim, yani çok anlattım ama bir daha anlatayım. Mehdi (a.s.)’ye uymak bir kere çok samimi olmayı gerektirir, çok vicdanlı olmayı gerektirir, merhametli olmayı, koruyucu ruhu gerektirir. En güzeli aramayı gerektirir, en iyiyi aramayı gerektirir, en samimi kararları vermeyi gerektirir. Mesela evdeyse evini en güzel hale getirmesi lazım, sözün en güzelini söylemesi lazım, vatanını en güzel hale getirmesi lazım. Mesela bizim vatanımız için en güzel şey nedir? Birlik ve beraberliktir, en güzel şeylerden bir tanesi, PKK’nın yok olmasıdır. Dış aleme baktığımızda en güzel şey nedir? İttihad-ı İslam’dır. Türk İslam Birliği’dir. Türk Devletleri’nin birleşmesidir. Vicdanın sesi bunu göstermiyor mu? Kuran’da ayet olmasa dahi, hadis dahi olmasa, aklın ve vicdanın gereği bu. Bakar bakmaz anlaşılmıyor mu? Adamlar bunu örtbas ediyorlarsa, bu anti-Mehdi bir harekettir. Mehdiyet, vicdanlı karar veren herkes Mehdiyetin içindedir. Samimi karar veren herkes Mehdiyetin içindedir. Mehdiyet zaten insanlar istese de istemese de gelişen bir sistem, yani durduramazsın. Ama Cübbeli kafasında işte Mehdi (a.s.)’yi bulutlar üstünde bir Melekten anlama düşüncesi var. İşte çıkacak falanca kişi, diyecek ki, “ey cemaat” diyecek işte, Mehdiliğini ilan edecek. Melek de diyecek ki “Bu kişi Mehdi (a.s.)’dir”. Böyle bir şey hiçbir Peygamber döneminde olmamıştır. Cenab-ı Allah müşriklerin özelliği olarak ve çok fazla ayette belirtiliyor. Her müşrik, her gelen Peygambere diyorlar ki: “Senin üstünde bir Melek olsun, senin Peygamber olduğunu bize söylesin” diyorlar. Cübbeli de çıkıyor diyor ki: “Onun üstünde” diyor, “bir Melek olsun, onların” diyor, “Mehdi (a.s.) olduğunu söylesin diyor. Kardeşim bütün Peygamberlere müşrikler bunu söylemiş, Kuran bunu söylüyor. Yani, “Peygamber olduklarını o şekilde anlamak istiyoruz” diyorlar. Mehdi (a.s.) Peygamberlik de ilan etmiyor, Peygamber de değil. Sen nerden çıkarıyorsun? Müşriklerin bu talebini neden yapıyorsun sen. Ve Kuran’da Allah bunu telin ediyor. Ve bunu isteyenleri mahvedeceğini söylüyor Allah. Sen ne istiyorsun o zaman? Neyi istiyorsun yani Allah’tan. Öyle bir şey yok. Mehdi (a.s.)’nin üstünün Melek var fakat görünmez Melek. Şu anda da üstümüzde Melekler var, görünüyor mu? Görünmüyor. Her Müslümanın üstünde var Melek, görünüyor mu? Görünmez. O tarzdadır işte, Mehdi (a.s.)’nin üstündeki Melek de. “Bu Mehdi (a.s.)’dir, buna uyun” diyor. O Meleklere onu söylüyor ve cin alemine söylemiş oluyor, anlaşıldı mı? İnsanlara da hitap eder fakat insanlar duymuyor, o ibadet olarak onu söyler, Allah rızası için ibadet olarak söyler. Ama Mehdi (a.s.)’nin üstünde zaten Mehdilik halleri vardır, anlaşılır. Yani Bediüzzaman, kardeşim anlaşılmıyor muydu o devirde? Bediüzzaman’a deseler ki: “Sen Bediüzzaman asrın Mehdi’si olduğunu ilan et.” O da kendi asrının, 13. Hicri yüzyılın Mehdisidir. Bir nevi Mehdidir, mürşididir yani ve müceddididir. Peki, şimdi Bediüzzaman çıkıp ne diyecek? “Ey ümmet, insanlar, ben bu asrın müceddidiyim, en büyük alim benim” mi diyecek? Bakın, bakarsın haline anlarsın. Bütün ehl-i dalalet, münafığı, masonu, üç kağıtçısı, iti kopuğu, dinsizi imansızı, gafili, cahili, bahili, Bediüzzaman’ın üstüne yükleniyorlar. Baktın mı anlaşılıyor. Başka da kimsenin üstüne yüklenmiyorlar. Ana konu o olduğuna göre, kardeşim soruyorsun en tepedeki adama. En tepedeki derken, yani mesela Darwinistler de en tepedeki adam, materyalistler, komünistlerin, “sence” diyorsun “en tehlikeli adam kim?” “Said Nursi” diyor. Kaç saniye düşünür? İki veya üç saniye düşünür, hemen “Said Nursi” diyor. Bu ne demektir biliyor musun? Asrın Mehdi’si bu demektir, bir nevi Mehdi. Şimdi sen git, küfre sor, dalalete sor, Darwiniste, materyaliste sor, “arkadaşım” dersin, “en tehlikeli adam kim?” Şöyle hatta bir deneme yapsınlar, böyle bir zihnini önce bir karıştırsın, “bana bir rakam söyle” diyecek, “çabuk söyle” diyecek. Yani, bir insanın derler ki: “Fikrinde ne varsa zikrinde de o olur.” Değil mi? Hatta bazı kişiler vardır, adam durduk yere mesela eşini aklına takmıştır, durur durur hiç alakası olmayan adama “Naciye” der. Kafası hanımındadır, sürekli Naciye Naciye sürekli kafası Naciye’dedir. Veyahut iş yerindedir. Veyahut mesela, davasıyla ilgili bir konu vardır. Kafası hep oralardadır, belirli bir yerdedir. İşte, delaletin kafası belirli bir yerdedir. Yani, onların hoşlandıkları var, hoşlanmadıkları vardır. Mesela, “en çok sevdiğin ne” dersin, mesela esrarkeş adama sorarsan hemen “esrar” diyecektir. Müslümana, “en çok sevdiğin ne” dersin “en sevdiğin olay ne?” dersin, “en sevdiğin kişi ne” dersin, hemen Peygamberimiz (s.a.v.)’i söyler, “Hz. Muhammed (s.a.v.)” der, kafasında hazırdır o. Bilinç altında. “Hayatta en sevdiğin nedir” dersen “Allah’tır” der. Alışmış çünkü Müslüman, kafasında. Şimdi küfre de sorduğunda, “en çekindiğin ne” diye sorduğunda, “en çekindiğin, en tehlikeli gördüğün kişi kim” Yani senin fikir sistemini yıkmak açısından, senin fikrinin karşısındaki en tehlikeli gördüğün hareket nedir? Sana ismini söyleyecektir Mehdi (a.s.)’nin. İşte odur Mehdi (a.s.). Mesela, biz Hz. Musa (a.s.)’yı tanımıyoruz. O devirde tanımıyoruz. Firavun’un sarayına gittik, “günaydın hemşerim” dedik mesela, yahut “arkadaş” dedik, neyse. Bilmiyorum nasıl hitap edilir, çünkü psikopat adam, dikkatli olmak gerekiyor. Allah da diyor, “ona uygun söz söyleyin” diyor, çünkü ters adam. “Kusura bakma da” diyorsun, “yani en tehlikeli kişi kim” diyorsun, “yani şu an gördüğün”. “Musa isimli kişi” diyor. Mehdi’yi bulduk. Asrın Mehdi’si o işte. Nemrut’a gidiyorsun, diyorsun ki: “Nemrut”, bey mi deniyor artık ne deniyor o devirde. Çünkü psikopat, üsturuplu konuşmak gerekiyor. “En tehlikeli gördüğün kim” diyorsun, tek kelimede, “İbrahim (a.s.)” diyor, “Hz. İbrahim (a.s.)” bitti, devrin Mehdi’si o. Mehdi (a.s.)’yi öğrenmek isteyen gitsin Darwinistlere, materyalistlere, küfre, deccaliyete, satanistlere, münafıklara gidip sorsun, münafıklara gitsin sorsun. “En tehlikeli gördüğün, en nefret ettiğiniz kimdir? Öldüresiye nefret ettiğiniz kimdir? Darwinistlere sorsunlar, “en rahatsız olduğunuz kişi kim” “Ama samimi söyleyeceksin” dersin, “bir kelimede”, tak sana söyleyeceklerdir, buradan öğrenebilirsiniz. Kesin olmamakla beraber, yani yaklaşık bir bilgi sahibi olursunuz. Yani yüzde yüze yakın bilgi sahibi olursunuz, anlaşıldı mı? Yani Mehdiyet böyle anlaşılır, ille anlamak istiyorsa kardeşimiz.
Evet, ne anlatayım Oktar Hocam?
OKTAR BABUNA:Estağfurullah Hocam, Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur’a itiraz edecek bazı alim bilinen şahısların özelliklerini anlatıyor, siz daha iyi bilirsiniz inşaAllah. Bu kişiler Mehdiyete de aynı mantıkla karşı çıkacaklar Hocam Allah-u alem. Üstad sözünde İstanbul’da gerçekleşecek bir itiraz ve karşı çıkmaya dikkat çekiyor inşaAllah. “Çünkü bu zamanda enaniyet çok ileri gitmiş. Herkes, kameti (boy, pos, derece mertebe) miktarında bir buz parçası olan enaniyetini eritmeyip bozmuyor, kendini mazur (mazeretli) biliyor; ondan nizâ (çekişme, kavga) çıkıyor. Ehl-i hak zarar eder; ehl-i dalâlet istifade ediyor. İstanbul'da malûm itiraz hadisesi ima (işaret) ediyor ki,ileride, meşrebini (adetini, huyunu) çok beğenen bazı zatlar ve hodgâm (yalnızca kendini dert edinen) bazı sofi-meşrepler (tarikat ehli olanlar) ve nefs-i emmaresini (kötülüğü emreden nefsini) tam öldürmeyen ve hubb-u cah (makam sevgisi) vartasından (tehlikesinden) kurtulmayan bazı ehl-i irşad (mürşidler) ve ehl-i hak, Risale-i Nur'a ve şakirtlerine karşı kendi meşreplerini ve mesleklerinin revacını (makbuliyet, geçerlilik) ve etbâlarının (tabi olanlarının) hüsn-ü teveccühlerini muhafaza niyetiyle itiraz edecekler; belki dehşetli mukabele etmek (karşılamak) ihtimali var.” İstanbul’a dikkat çekiyor Hocam, maşaAllah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Evet, bir kısım sofi meşrep yani böyle tarikat ehli gibi görünen fakat tarikatların içerisine sızmış bazı kahpe münafıklar, yani o zaten tarikatın içerisine aynı zamanda onlar ajan, muhbir olarak girerler. Yani, kahpedir onlar, bilemezsin. O der ki: “Ben falanca kişiye, düşman karşıyım, onun için sizin tarafınıza geçiyorum” der. Mesela gider, Mahmut Hoca’nın cemaatine girer, “falanca kişiye düşmanım ben” der, “onun için yanınıza geldim” der. Halbuki orada istihbarat faaliyeti yapıyordur o kahpe. Onu da bildirecektir, muhbir. Müslümanları mağdur durumda bırakmak için. Mesela gider Şeyh Nazım Hoca’nın cemaatine gider, “ben falanca kişiye düşmanım, sizin aranıza geldim, böyle böyle bir durum var, ben sizden yanayım. Ben onlara da karşıyım, sizi çok seviyorum, siz bana destek verin, siz doğru yoldasınız, ben de bu kişilere karşı tavır alıyorum” der. Tabii böyle kişiler hemen anlaşılır, münafıkları anlarlar ehl-i hal. Yani, tehlikeleri anlar. Ama genel meşrepleri böyledir. Yani, bir mesela bana adam gelse, Şeyh Nazım Hocamız’a düşman olarak yanıma gelse, ben onun kalleş olduğunu anlarım, münafık olduğunu anlarım. Mahmut Hocamın cemaatine karşı da, mesela gelse, “ben oradan geldim, ben onlara düşmanım, mesela Mahmut Hoca’ya karşı düşmanım, ben onların bir açığını kolluyorum, sizi de çok seviyorum, yanınıza geldim” dese, “hah” derim, “bu münafık, bu sahtekar, bu kahpe.” “Orada onu yapan, burada kim bilir neyi yapar” derim. Böyle alçaklara karşı çok uyanık olmak lazım. “Ne kadar iyi ne güzel bak, onlara düşmansın, demek ki bize dostsun” kafasında oldun mu, koynunda yılan beslersin. Yani, orda kahpelik yapan, orada da kahpelik yapacaktır, orada da kahpelik yapacaktır. Yani kahpenin artık adı konmuş yani. Kahpe oradan leş kargası gibi, oradan oraya oradan oraya seke seke seke hoplar böyle şey gibi, neşe içinde hoplar gider o leş halinle de Müslümanların yanına yanaşmaya çalışır. Müslüman çok uyanık olacak, böyle dönme kahpelere karşı çok çok dikkatli olacak. Ama hüsn-ü niyetle, samimi niyetle tabii ki şey yapabilir bazı Müslümanlar, ama herkesi seviyordur, herkese karşı saygısı vardır, “nasibim yokmuş” der, “ben sizin yanınızda nasiplenmek istiyorum” der, sevgiyle yanaşır, bu ayrı, bu güzel. Ama kahpelik yaparak geliyorsa bunun açıklaması yoktur. Buna sevinç duymak değil, bunu çok tehlikeli bulmak lazım. Bakın mesela ben nerden aklıma geldi? Son zamanda münafıklar Müslümanları birbirine düşürme yönünde bir faaliyet göstermeye başladılar. Bunlar böyle hani sırtlanlar olur ya böyle sırtını çıkararak tin tin tin tin oradan oraya gider, oradan oraya gider, kötü kokmuş sırtlanlar vardır, yırtık sırtlanlar, öyle bir şey içerisindedirler. Cahil cühela bunu fark edemediğinde büyük bir tehlikenin içerisine girerler. Çünkü bu mahluklar kin ve kan saçarak gezerler. Onun için yani böyle tiplere, mesela, farzedelim İskender Paşa cemaatinden olabilir veyahut herhangi bir topluluktan olabilir. Yani böyle onlardan laf getirerek, onlara karşı nefretle geldiyse, burada çok derin düşünmek lazım. Çünkü hani derler, “köpek bile” derler. “Sahibine karşı kahpelik yapmaz.” Köpek de bile yoktur böyle bir şey. Böyle kahpelik yapanlara karşı çok uyanık ve dikkatli olmak lazım. “Bana bir şey yapmaz” dersen, tahmin edemeyeceğin şekilde başını belaya sokar. Nitekim, bak bu bizde bir kere olmuştu, bizim yanımızdan ayrılanlar olmuştu. Bediüzzaman talebelerinden değerli bir büyüğümüzün yanına gitmişler, demişler işte, “onlar çok kötü, onlara biz karşıyız, işte şöyleler, böyleler”, olumsuz konuşmuş. “Sizi çok seviyoruz Hocam” demişler, “sizin rahle-i tedrisinize iktisap etmek istiyoruz” O da, “buyurun evladım” demiş, “Allah razı olsun, iyi yaptınız, hoş geldiniz” demiş. Sonra Hoca efendiyi cinsi sapıklıkla suçladı bu kahpeler, bu alçaklar. Yetmiş yaşındaki insanı, tuzağa düşürdüler, mahvettiler adamcağızı, öldürüyorlardı neredeyse. Malını mülkünü elden aldılar, sokağa atmaya kalktılar, evinden dışarıya. Ki çok mübarek bir insan, dar bela yetiştim böyle. Yani, darda kalmış insanın o bela üstüne gelmiş belanın üstüne gittim. “Aman” dedim, “Hocam bu kahpeler hiçbir şey yapamaz, biz sizin yanınızdayız, size de sahip çıkıyoruz” dedim. Dışarıya atmalarını engellettirdik, diğer yaptıkları bu iftiraları da geri aldırttırdık, sözlerini geri aldırttırdık, akıl almaz rezillik. Kardeşim şimdi bak bunu akletmeleri lazım. Şimdi kahpelikten gelen. Adamın kahpeliğe devam edeceğini anlamak zor mu? Alışmış, alışmış kudurmuştan beter. Senin gözünün yaşına bakar mı adam? Çok kötü bir tecrübe oldu ama, baktık onun şeyine. Onun için buna çok özen göstermek lazım. Yani, bu denemeye gelmez, bunlar çok kalleş, kahpe insanlardır. Muhbir tiynetli ve çok alçak olurlar. Bunlar mala, mülke, dünyaya gözünü dikmiş, aşağılık mahluklar. Şakası olmaz adamın, tahmin edemeyeceğin şeyler yapar. Bediüzzaman diyor, “aramıza” diyor, “hafiye göndermişler” diyor Bediüzzaman. Bediüzzaman’a da çok yapıyorlar. “Taharriye ediyor” diyor, Müslümanların bir açığı, gediği var mı kendilerince. Yani, “ihbar edilecek, olumsuz, kamuoyunda bir infaal meydana getirecek bir iftira için, bir oyun için ararlar” diyor Bediüzzaman. Hatta, “yılan suretinde gördüm” diyor, “böyle yanımdan geçti” diyor, “yılan suretinde göründü bana” diyor. Onun için, “oh ne iyi” falan mantığı olmaz. Yani, tahmin edemeyeceğin rezillikler çıkartır. Ki bak burada bize karşı bir şeyleri bunların kendilerince olmaya çalıştı ama Allah ayaklarına doladı. Ama gittikleri yerde çok büyük tahribat yaptılar. Allah diyor ayette “Onlar” diyor, “başınıza dert açmaktan, bela açmaktan başka bir işe yaramazlar” diyor. Onun için nereye giderse, Müslümanların bunlardan kaçınması gerekir, böyle mahluklardan. Bakacak kahpe, davasını satmış, hemen “aman” diyecekler. Tabii ki din adına gelecekler, tabii ki Allah adına gelecektir, tabii ki takva adına gelecektir, buna kanarlarsa çok büyük hata yaparlar. Yani zaten münafığın başka kullandığı silahı yoktur. Yani Müslümana gelince zaten Allah’ın adını anarak geliyorlar. Ayet var, ayette söylüyor, “Allah adına yemin ederek” diyor, “başlıyorlar söze”, ayet var. Yemin nedir? İnsanlara en etki eden şeylerden birisi yemindir. Demek ki insanlara en etkili olacak sözleri söyleyecekler. En hassas damarlarına yaklaşacaklar ve takva adına yaklaşacaklar. Hz. Musa (a.s.) devrinde münafıklar takva adına yanaşmıyorlar mıydı? Hz. Musa (a.s.)’yı takva olmamakla suçlamıyorlar mıydı? Peygamberimiz (s.a.v.)’i münafıklar takva olmamakla suçlamadılar mı? Kendilerinin takva olduğunu iddia ediyordu münafıklar. Dini titiz yaşadıklarını iddia ediyorlardı. Peygamberin taviz verdiğini iddia ediyorlardı. Dünyaya meylettiğini söylüyorlardı münafıklar ve Allah onları helak etti. Onun için bu konuda çok uyanık ve titiz olmak lazım.
27. Sure’nin, 49 ayetinde Cenab-ı Allah diyor ki, şeytandan Allah’a sığınırım: “Kendi aralarında Allah adına and içerek dediler ki”, bak, Allah adına yemin ediyor. Kendi aralarında da sanki Allah’a inanıyorlarmış gibi, münafıklar da birbirlerini kandırıyor. O, ona kendini Müslüman gibi gösteriyor, o da ona kendini Müslüman gibi gösteriyor. “Gece”, gece münafıkların görünmemeye ihtiyacı vardır, sinsiliğe ihtiyacı vardır. “Gece mutlaka” diyor, “ona” ona bak öncelikle o, “ona”, öncelikli hedefleri nedir? Peygamber, Hz. Musa (a.s.), Hz. Mehdi (a.s.). “Ona ve ailesine”, çevresindekilere de, yani sevdiklerine de “bir baskın düzenleyelim”. Bak plan kuruyorlar. “Sonra velisine” mesela sonra yahut polise, yahut savcıya, mahkemelere, neyse, bak “sonra velisine: “Ailesinin yok oluşuna biz şahit olmadık ve gerçekten bizler doğru söyleyenleriz” diyelim.” Bak yalan ifade vermeyi de ayarlıyorlar, görüyor musun? Bak: “Ailesinin yok oluşuna biz şahit olmadık”, yalancı şahitlik edeceklerini gösteriyor Allah ayette, görüyor musun? Kuran’da bak, şahit olduğu halde, “şahit olmadık” diyor. “Ve gerçekten”, münafık üslubuyla, ““bizler doğruyu söyleyenleriz” diyelim.” “Dürüst görünelim, samimiymiş gibi görünelim, candan bir üslup kullanalım” diyor, “diyelim”.
27. Surenin 50. ayetinde: “Onlar hileli bir düzen kurdu”, düzeni kim yaratır? Allah yaratır. O ahmaklara sorsan, kim yaratıyor? Kendisi yarattığını düşünür. Onlar kendilerinin yarattığını düşünürler. Münafıkların işte en büyük açmazı budur. Her şeyi kendi yaptığını zanneder, halbuki hepsini Allah yaratır. Münafığın konuştuğu her kelime, yazdığı her yazı, her harfi Allah yaratır, münafık kendi yaptı zanneder. “Biz de (onların hilesine karşı) onların farkında olmadığı bir düzen kurduk.” İşte münafığın tuzağa düşmesinin nedeni budur. Farkına varmıyor, yani bir kere kaderi Allah’ın yarattığını bilmiyor, o yazdıklarını, konuştuklarını Allah’ın yazdığını bilmiyor ve alacağı karşılığın da nasıl olduğunu bilmiyor. Bak: “Farkında olmadığı bir düzen kurduk.”
27. Surenin 51. ayeti: “Artık sen onların kurdukları hileli-düzenin uğradığı sona bir bak.” “Mutlaka yeneceğim” diyor Allah onlara. “Biz onları ve kavimlerini topluca yerle bir ettik.” Yani ne kadar münafık varsa, yerle bir olacaklar, inşaAllah.
63. Surenin 1. ayeti: “Münafıklar sana geldikleri zaman: “Biz gerçekten şehadet ederiz ki”” ne kadar inandırıcı konuşuyor, görüyor musun? Kendince. Bak: “Biz gerçekten”, hep de gerçekten, “şahadet ederiz ki”, sanki şahitliği geçerliymiş gibi, “sen kesin olarak”, bak üslubu görüyor musun? “Kesin olarak Allah’ın elçisisin” dediler” yani, “sen mübarek bir insansın, biz zaten biliyoruz” diyorlar, “muhterem bir insansın”. Halbuki içinden kahredici bir nefretle nefret ediyor. Ama üslubunda bu vardır. Yani direk böyle hakaretle, direk saldırganlıkla gelmez münafık, en son aşamada yapar bunu, artık çizdikten sonra yapar. Doz yükselir, yükselir, ondan sonra patlar. “Allah da bilir ki sen elbette O’nun elçisisin”, “zaten malum” diyor Allah. “Allah şüphesiz münafıkların yalan söylediklerine şahitlik eder.” “İnanmıyorlar onlar” diyor, “onu bir taktik olarak söylüyorlar” diyor. Yani, “sen mübarek bir insansın, iyi bir insansın, akıllı bir insansın ama şöyle olsan daha iyi olursun” diyorlar Peygambere. Hatta diyor ya Allah ayette: “Az da olsa seni o yoldan saptırmak istemişlerdi” diyor, “münafıklar”. Yani sürekli, “ya” diyor, “çok muhterem iyi bir insansın” diyor, “ama daha takva olur” diyor, “biz şu ilaveyi de yapamaz mıyız” diyor. “Tamam Kuran’da yok böyle bir şey ama” diyor, “sen ilave bir şey yap” diyor, “Peygambersin sen” diyor, “sen kendin ortaya bir şey çıkart” diyor, “sen uydur” diyor, haşa. “Sen kendinden bir şey çıkart” diyorlar. O da diyor, “ben kendimden bir şey söylemem mümkün değil” diyor Peygamberimiz (s.a.v.), ama bayağı ısrar ediyorlar. O müşrik ve şirk sistemini istiyorlar. Müşriklere yöneliyor münafıklar, münafıklar da müşrik karakteri daha yoğundur. Yani, daha ağır basar, yani böyle çetrefil ve karmakarışık bir sistem isterler.
58’e 8. ayet: “Gizli toplantıların fısıldaşmalarından men edilip, sonra men edildikleri şeye dönenleri”, münafığa diyorsun ki: “Bak gizli gizli oraya buraya gitme, gizli gizli insanlarla görüşme, bunlardan vazgeç” diyorsun. Münafık o ilk dönemde, o hastalığı döneminde gizli buluşmalar yapar, çeşitli bahanelerle gider, özel görüşmeler yapar, hastalığın başlangıç aşamasındadır bu. Ayet ona dikkat ediyor. Fısıldaşır, yani hiç sezdirmez, kimlerle konuştuğunu, ne yaptığını sezdirmez. Bak: “Men edildikleri şeye dönenleri” yine döner, mesela sen men edersin, “yapma, görüşme” dersin, gider yine görüşür. Bak: “Günah, düşmanlık ve Peygamber’e isyanı.” Günahı, düşmanlığı, kini ve Peygambere isyan. Çünkü itaat münafığın en rahatsız olduğu konudur, isyan hoşuna gider münafığın, isyankardır. Yani, böyle sapık karakterlidir, her şeye isyan eder. Var ya hani, “düzene isyan ediyorum, bilmem neye isyan ediyorum” diyen tipler vardır, onların daha gelişmişidir münafık. “(Aralarında)” diyor, “fısıldaşanları görmüyor musun?” diyor Allah. “Onlar sana geldikleri zaman, seni Allah’ın selamladığı biçimde selamlıyorlar.” “Esselamün aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühü” diyor, “ya mübarek” diyor. “Ve kendi kendilerine: “Söylediklerimiz dolayısıyla Allah bize azap etse ya” derler.” Yani, diyor anormal bir yoldaysam, zaten Allah bela verir” diyor. “Vermediğine göre, demek ki doğru yoldayım ben” diyor. Yani münafığın ölçüsü bu, ilk ölçülerinden bir tanesi bu. “Vermez” diyor, “bela vermiyor” diyor. “Onlara cehennem yeter, onlar oraya gidecekler, artık ne kötü bir gidiş yeridir.” Halbuki münafığın zaten münafıklık yapması gerekiyor, münafık Müslümanın ihtiyacı olan bir sistem. Yani, Allah belasını verip münafığı durdurursa, Müslüman nasıl imtihan olsun? Nasıl yükselsin? Nasıl gelişsin? Münafık ayetlerinin nasıl hayata geçtiğini görsün? O zaman münafık ayetleri ne olur? Hayali bir şey olur. Yani, olmayan ayetler olur, yaşanmayan ayetler olur. Halbuki bu ayetlerin yaşanması lazım. Yaşanacak ayetleri söylüyor Allah. Yaşanması için münafığa ihtiyaç var. Münafık belayla engellenirse, bu ayetler yaşanmamış olur. Onun için Allah yolunu açıyor münafıkların. Bir de cehennemde derecelerinin derinleşmesi için.
9’a 107, 9. Surenin, 107. ayeti, bak ilk ayette diyor ki: “Zarar vermek”. Münafık zarar veremediği için sürekli bunalır, ne yapsa acaba? Havadan, karadan, denizden, işte televizyondan, radyodan, oradan buradan, hukukla arar, sokaktan arar, akrabasından arar, nerden zarar verebilir acaba? Ayet diyor ki, ilk istedikleri şey: “Zarar vermek ve inkarı pekiştirmek.” Reddetmek, mesela Ahir zamanı reddetmek, İttihad-ı İslam’ı reddetmek, Türk İslam Birliği’ni reddetmek, Müslümanların dünyaya hakimiyetini reddetmek, evet. “Müminlerin arasını ayırmak”, müminleri bölmek, parçalara ayırmak, çünkü diyor ki Allah: “O zaman eşit olacaktınız” diyor. Psikolojik gerilim içinde olduğu için, kendisi gibi olmasını ister münafık. Müminlerin arasını ayırmak istiyor. “Ve daha önce Allah’a ve elçisine savaşanı gözlemek için” Yani Müslümanlara daha önce baskın yapan kimse, o zamanın kuvvetleri, o zamanın sistemi ne ise, o gücü daha önce bak saldırmış Müslümanlara, saldıran bir gücün, şimdi saldırması Müslümanları güçlü görür ama daha önce saldırdığı için, oradan diyor ki: “Bir kere saldırdıklarına göre yine saldıracak demektir.” Müslümanlar demek ki korkacak bunlar diye umut ediyor. Bir daha saldırmalarını istiyor saldıranların. “Daha önce elçisine”, bak, “daha önce Allah’a ve elçisine savaşanı gözetmek için mescid edinenler.” Nerde mescit ediniyor? Domuzun kirli yerinde kendine bir yer ediniyor. Orada hem besleniyor, hem oradan pisliğini yayıyor. Biri bir domuzun bir yerinde durur, biri bir domuzun bir yerinde durur, biri bir domuzun bir yerinde olur, bunlar ayrı ayrıdır, hücreler halinde yaşarlar, münafıklar. Ara ara gelirler, durum değerlendirmesi, ama nefret eder münafıklar birbirlerinden. Yani yaptıkları mescit toplantılarında, Müslümanların aleyhine ne yapacaklarını değerlendirirler. Onun içine kafiri, iti kopuğu gelir, ahlaksızı gelir, her türlü münafığı, seciyesizi gelir, çünkü hepsinin birbirine ihtiyacı vardır, bir araya gelirler. “Ve: “Biz iyilikten başka bir şey istemedik” diye yemin edenler.” Yani diyorlar, “bizim amacımız zaten sadece onlar ıslah olsun, düzelsin, başka bir amacımız yok, bize ne kardeşim?” diyor, “tek amacım bu” diyor. Mübarek, madem ıslah etmek istiyorsun, koskoca dünya, kafiri var, iti var, kopuğu var, ahlaksızı var. Esrara alışmış insanlar var, alkolden perişan olan insanlar var, Afganistan’da insanların ırzına geçiliyor, Müslümanlar katlediliyor, Irak’ta mahvediyorlar. Niye onlarla ilgilenmiyorsun? “Onlar beni ilgilendirmiyor” diyor. “Kim ilgilendiriyor?” diyorsun. “Beni Peygamber ilgilendiriyor” diyor, Peygamber zamanında Peygamber, “bu devirde kim ilgilendiriyor?” diyor, “beni Mehdi (a.s.) ilgilendiriyor” diyor. “Muhammed Mehdi (a.s.)” diyor, “benim hedefim” diyor. “Onlara ne oluyorsa oluyor. Bana ne onlardan?” diyor, “benim konum odur” diyor, “bana sorduğunuzda odur” diyor. Bak diyor ki: ““Biz iyilikten başka bir şey istemedik” diye yemin edenler”, yemin ediyorlar, “amacımız iyilik, düzelsin o” diyor, “tamamdır, iş bitti” diyor, “ben başka bir şey istemiyorum” diyor. Tamam, güzel, neden Mehdi (a.s.)’yi hedefliyorsun? Niye yakın çevren değil? Niye mahallen değil? Niye sokağın değil? Niye dünyadaki diğer yerler değil de neden Mehdi (a.s.)?. Ey münafıklar topluluğu. Bak bir de, bak üslubu görüyor musun? “Biz iyilikten başka bir şey istemedik.” Çok masumane konuşuyor. Bakan, der, “adam bayağı samimi” diyecek. Diyor Allah ayette: “Konuşmalarını dinlersin” diyor, “diye yemin edenler var”. Bir de yemin ediyor Allah adına. Yani hep Müslümanlığını vurgulamaya çalışır. Yani Müslüman motifi işlemeye çalışır. İşte tespihiyle, takkesiyle, kimi başka türlü, illa şart değil. Ama Müslüman olduğunu vurgulamaya çalışır. Özellikle, dürüst olduğunu, dürüst ve samimi olduğunu. Bakın, bütün münafıklara dikkat edin, hepsinde dürüstlük ve samimiyet iddiası vardır. “Ben çok dürüstüm” der. Sahtekar, sahtekar; niye dünyadaki o kadar küfür ve dalalet dururken, niye nokta halinde bütün küfrün üstüne yüklendiği Mehdi (a.s.)’ye dikkat çekiyorsun. Niye küfürle beraber topluca, sırtını ona dayayarak Mehdi (a.s.)’ye, zaten Mehdi (a.s.) fikri çatışma halinde zaten küfürle. Sen niye öyle kaya porsuğu gibi tin tin tin tin sen de katılıyorsun. Veyahut işte, o sarsak akıllarıyla. Toplanarak toplantı halinde kararlar vererek, ayrı ayrı gruplar halinde saldırıya geçiyorsunuz. Gidin Afganistan’a, gidin Irak’a, gidin Azerbaycan’a, her yerde tebliğ yapılacak yerler var, insanlar var. Gidin Darwinistlere, materyalistlere, komünistlere, satanistlere gidin anlatın. “Onlar bizi ilgilendirmiyor” diyor. Kim ilgilendiriyor? “Muhammed Mehdi (a.s.)” diyor. MaşaAllah.
Şimdi münafıklar, bu karakterde olmasalar, Mehdi (a.s.) öncüleri ve Mehdi (a.s.) taraftarları veyahut Mehdi (a.s.)’nin bizzat kendisi bu ayetleri hangi gerekçeyle okusun yaşanmasa? Okur, sadece bilgilendirir, “böyleymiş” diyecektir. Ama yaşanıyor mu? “Yaşanmıyor” diyecek. Ama bakın yaşanan ayetleri okuyoruz biz. Yaşanması bu ayetleri ibadet haline getiriyor. Bu ibadeti Peygamberimiz (s.a.v.) yaptı mı? Münafıklarla münafık ibadeti vardır, özel. Münafık ibadetini Hz. Musa (a.s.) yaptı mı? Yaptı. İbrahim (a.s.) yaptı, Hz. Muhammed (s.a.v.) yaptı. Şimdi, Muhammed Mehdi (a.s.) bu ibadeti yapacaktır ve Mehdi (a.s.)’yi sevenler, Mehdi (a.s.) öncüleri yapacaktır ve Müslüman milletimizin hakperest, yiğit önde gelenleri yapacaklardır, inşaAllah. Bak Allah, “onların şüphesiz” diyor, “yalancı olduklarına şahitlik etmektedir.” Çünkü bunların derdi günü, kendi dünyası, kendi çıkarı, hayatıdır. Yani, o kısacık hayatlarında rahat yaşamak. Dayısını sever, parası için; annesini sever, parası için; kardeşini sever, parası için, menfaati ve çıkarı için. Efendim, yengesini sever, parası ve çıkarı için. Başka bir şey yoktur münafıkta. Ama görsen, din, iman, Allah, kitap sürekli bundan bahseder. Resulullah zamanında, (s.a.v.)’i sürekli, haşa, eksik düşünmekle itham ediyorlardı. Sürekli bilmiş ve çok ukala ve züppe, üstten konuşan böyle ahmak, kaya porsuğu gibi tipler. Peygamberimiz (s.a.v.) diyor ki: “Sabah erkenden” diyor, “savaşa çıkacağız” diyor, “cihada çıkacağız” diyor, “mücadeleye çıkacağız.” Kaya porsuğu gibi tin tin tin tin yaklaşıyorlar Peygamber (s.a.v.)’in yanına, sakal mükemmel, saç böyle hepsi var, elinde tesbihle, “Ya Resulullah sen çok güzel konuştun, çok mübarek bir insansın, Allah’ın resulü olduğunu biliyoruz” diyor. “Ama” diyor, “mevsim itibariyle havalar çok sıcak” diyor, “bu sıcakta cihada gidersek helak oluruz” diyor. “Bizi de helak edersin, kendin de helak edersin” diyor. “Yine takdir senin ama” diyor, “teşekkür ederim” diyor. Tam münafık yani. Akıl veriyor Peygamber (s.a.v.)’e. Hırbo, bilmez mi Peygamber (s.a.v.) havanın sıcak olup olmadığını? Sen o gerzek kafanla biliyorsun da Peygamber (s.a.v.) dünyanın en akıllı insanı, o bilmez mi? Züppelik yapacak, üst perdeden konuşacak, bilmişlik yapacak, illa ki onu yapacak. “Çıkmayalım” diyor, bak, “siz de bilirsiniz” de demiyor, bak köpeğe bak sen. “Çıkmayalım” diyor, “çıkılmaz bu havada” diyor. Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanında ben olacaktım, onu öyle söyleyecek yani, yani Peygamberimiz (s.a.v.) çok munis, çok şeker, güzel huylu, çok çok çok merhametli, çok mazlum. Allah-u alem ben onu götürürdüm bir köşeye, ikna eder getirirdim. Yani bütün kanaati değişirdi yani, inşaAllah. Tam kanaatini getirttirirdim, ilimle, fenle. Belki de biraz tabii konuşurduk biraz da belki de ağır konuşurduk. Resulullah tabii, (s.a.v.) o alçakları hemen anlıyor münafık olduklarını ama fitne çıkartmamak için ellemiyor. Yoksa o köpekler zaten belli yani. Sırtlan gibi, hemen anlaşılıyor. Zaten vahiyle bildiriliyor Peygamber (s.a.v.)’e, hemen anlıyor Peygamberimiz (s.a.v.). “İstesek onu” diyor Cenab-ı Allah, “bakışlarından anlarsın ama sözlerin biçiminden de anlarsın” diyor. Zaten hopluyor adam, münafık yani ötüyor, Peygamber (s.a.v.)’e hedeflenmiş, tabii. O köpek herife desen ki, “falanca yerden bir kervan geliyor, dört kasa altın getirecekler, dağıtılacak ama çölde yürüyerek gideceksin, çölü boydan boya. Ne diyorsun? Hava da sıcak” dersen, “ne sıcağı abi” der, “hava bayağı iyi, acayip giderim ben” der. İşte alçaklık yapacak, işine gelen o, o yüzden bunu yapıyor. Öbürüne, öbürü geliyor, “Ya Resulullah (s.a.v.)” diyor, “cihat çok güzel bir şey, tabii ki çıkacağız, sen de Allah’ın Resulüsün, doğru söylüyorsun, ama benim bir ailem var” diyor. “Annem var, kardeşlerim var, dedem var, amcamlar var, onları kurtarmak istiyorum” diyor, “onların rahatını düşünüyorum” diyor, “onun için bana müsaade ver” diyor, “ben döneyim, onların yanına gideyim” diyor. Peki, tamam, onu kurtardığını farzedelim, “yalan söylüyorlar” diyor Allah, “öyle bir şey yok” diyor ama, peki on binlerce Müslümanın canı tehlikede, onlar ne olacak? Herkes senin gibi olmuş olsa, on binlerce Müslüman şehit edilecek, mahvedilecek, evleri yerle bir olacak, o ne olacak? O münafığı ilgilendirmez. “Peki aileni hakikaten seviyor musun?” diyorsun, yani “bu kadar gerçekten seviyor musun?” diyorsun. Yani on binlerce kişiye tercih edecek kadar? “Seviyorum” diyor. Şimdi diyorsun, “yüzündeki perdeyi kaldıralım, nefsine soralım” diyorsun, “şeytanına soralım”. “Bu hakikaten seviyor mu?” diyorsun, şeytanı diyor ki: “Bu derdi günü parada” diyor, “onlardan kalacak parada, mirasta, yemede, içmede, it gibi de korkak bu alçak” diyor. “Onun için ben çağırdım, geldi” diyor şeytan. “Klasik köpektir” diyor “ve dinsizdir” diyor, “ama böyle görünür” diyor, “böyle konuşur, takva gibi görünür, ama onun derdi günü paranın gelmesi, altın alacağı vasıtası, yiyeceği, içeceği, yan gelip yatmasıdır diyor, cinsel ihtiyaçları, yemeği, içmesi, onu sağlama bağlarsa, kadına olan sevgisini değil. Bu köpek gibi sadece bir ihtiyaç olarak onu görür. Zaten anlayamaz da kadın sevgisini münafık, yani Peygamberimiz (s.a.v.)’e şaşırmıştır münafıklar. Büyük olay çıkarmışlardır. Ayet indi, cevaben, inşaAllah. Evet, şimdi Oktar Hocam seni dinleyelim.
OKTAR BABUNA:Estağfurullah Hocam, Şeyh Nazım Hazretleri’nin Kuddise Sirruh talebeleri web sitesinde, Harun Yahya’nın HazretiMehdi. com sitesini ana sayfasına koymuşlar. Allah sizlerden ve onlardan razı olsun, ve ayrıca Türk İslam Birliği haritası da var, saygılar.” Steven Burgen isminde Hocam.
ADNAN OKTAR: Şeyh Nazım Hocam’ın yabancı çok fazla hidayete ermiş talebesi var, Hıristiyanlıktan, Musevilikten Müslüman olmuş.
OKTAR BABUNA:Bu da Şeyh Nazım Hocamız’ın sitesi Hocam. HazretiMehdi.com’u koymuşlar ana sayfaya, maşaAllah.
ADNAN OKTAR: Hay maşaAllah, hay maşaAllah. Allah razı olsun Hocamızdan. Güzel yüzünü görelim Hocamızın, sen indir bakalım. Bak, güzeller güzelini görüyor musun? MaşaAllah. Muhteşem bir insandır, maşaAllah. Osmanlı hayranıdır, Büyük Türkiye düşüncesindedir, maşaAllah. Hay mübarek.
OKTAR BABUNA:Bu da sizin HazretiMehdi.com siteniz Hocam.
ADNAN OKTAR: Şeyh Nazım Hocamız’a herkes dua etsin, Allah ömrünü uzun etsin, sağlık sıhhat versin, ama aslan gibi oldu maşaAllah Hocamız. Aman Hocama iyi baksınlar, aman, maşaAllah, maşaAllah. Allah ömrünü gani gani uzun etsin, inşaAllah, maşaAllah.
Evet, “İyi akşamlar diliyorum Hocam. Sohbetlerinizi hayranlıkla ve zevkle izliyorum. Bu konuda eşiniz benzeriniz yok.” Vardır, vardır da ama biz de güzel anlatıyoruz, inşaAllah. “Nedenini açıklayayım, aşağıda saydığım tüm özelliklerinize bayılıyorum” demiş Vildan. Ne şeker bu Vildan, nasıl güzel insan. “Yüzünüzden, üslubunuzdan samimiyet akıyor. Allah’ı sevdiriyor, içimizi açıyorsunuz. Yaptığınız teşbihler, benzetmeler çok tatlı. En sert eleştiriniz bile çok tatlı. Esprileriniz çok zekice. Hamiyetle kükrüyorsunuz.” EvelAllah, ben aslanım, inşaAllah. “Merhametle seviyorsunuz. Kısaca Hocam, sohbetiniz de kendiniz de çok güzelsiniz” diyor Vildan. Canım Vildan, Allah senin de güzelliğini kat kat arttırsın, cennette kardeş etsin, Allah annene ve babana bağışlasın, annene babana uzun ömür versin hayırlısıyla. Hepinize, bütün milletimize hidayet nasip etsin Allah, inşaAllah.
Tokat’tan bahsettim demin, hemşerilerim demişler, “bir sepet elma göndereceğiz” demişler Tokat’tan, elma mevsimiymiş. Benim Beybağı’nda, Tokat’ta eniştemin evi vardı. Biz faytonla gidiyorduk o zamanlar. Çok şahane böyle faytonla gitmek çok çok zevkli oluyor. Ondan sonra, anneannem, ben, ağabeyim, falan ona otururduk, büyük bir zevkle böyle dik de yokuşları falan, Beybağı’ndaki o bağ evi böyle çok güzel, tahta kapısı var böyle, ondan sonra, merdiven, oradan çıkardık. Alt katında, evin içine giriliyor, evin içinden aşağıya merdivenle bahçeye çıkılıyor. Evin içinde geniş bir avluya iniliyor, avludan da bahçeye çıkılıyor. Ve sürekli küçük bir ark akıyor, yukarı bahçelerden geliyor, sulama arkı. Bahçe kardeşim öyle anlatılacak gibi değil, şeftaliler böyle, elmalar koca koca böyle büyük. Erik, aklına ne gelirse, domates, biber, ondan sonra, dut. Biz gelir gelmez hemen dut ağacının tepesine çıkardık tabii, o zaman yıkama mıkama olayları yoktu bizde. Ben sonradan böyle bu olaylara girdik. Ne yıkaması? Direk alır haşırt huşurt yiyorduk. Elma üstümüze siliyorduk şöyle bir, pantalona mantolana silip yiyorduk elmaları. Ahmet Hocam Aleviydi, çok muhterem bir insandı, Allah rahmet eylesin. Eşi de çok çok muhterem, mübarek bir insandı. Teyzemle evliydi, sonra teyzem vefat ettikten sonra başka bir hanımla evlendi ama o da çok mübarekti, o da Aleviydi. Teyzem Sünniydi, ondan sonra ama o Aleviydi, ikinci hanımı Alevi hanımdı ama çok mübarek, muhterem bir insandı. Eniştem de çok hoş sohbetti böyle, çok nüktedandı. Orda evlendirme memuruydu Tokat’ta, ondan sonra, ben bayılırdım o bahçeye falan, yani anormal hoşuma giderdi. Böyle ferah, serin, koskocaman içinde avlusu var. Bahçede yine küçük bir kuzu vardı ufak, salıncak da vardı. Şimdi çocuklukta insanın gözü doymuyor tabii, Elmalar bir onu alırdık haşırt huşurt yiyorduk falan, bir tane daha böyle. Sonra, aşağı iniyordum, şehir merkezine iniyorduk. Ali Paşa Camii vardır, oranın güzel şadırvanı var, orada güzel bir selvi ağacı vardı kocaman, bilmiyorum şu an duruyor mu? Aşağısında bir Tokat Kebapçısı var ama bak söylemeyeyim dedim şimdi, herkes gider o kebapçıya. Kardeşim o selvi ağacının altı acayip güzeldi, şırıl şırıl şırıl şadırvandan su akar, biz çocukluğumuzda, şimdi memba suyu, öyle bir konu yoktu, biz direk şadırvandan içiyorduk. Hatta Belediye’nin havuzu vardı böyle, o havuzun kenarına giderdik, çocuk bahçesi vardı orda, orda oynardık.
Geçen gittiğimde, kebapçıya gittim, “selamün aleyküm, aleyküm selam” dedim. “Tokat Kebabı rica edeyim” dedim, bütün heyecanımı yatıştırarak böyle, “bir buçuk porsiyon olsun” dedim. Tamamen çamurdan yapılmış bir fırın, yani, sarı çamur böyle bildiğin çamurdan yapılmış ama çok gür yanıyor, kebaplar asılı, bir patlıcan, et ama böyle et öyle kuzu eti ama kocaman öyle, parça et, öyle ufak tefek bir şey değil yani. Bir biber, yine patlıcan, ondan sonra domates, en üstüne de kuyruk yağı ve çengelli, onları güzel fırından içeriye sürdü, biz bekliyoruz, tabii bekliyoruz. Sonra “çek kebabu” dedi, böyle Osmanlı lehçesi vardı, “demür, gemük” falan o tarz, “gemük” diyor. Osmanlı hep orada, Osmanlı’nın merkez olarak kullandığı yerler olduğu için, Osmanlı karakteri olduğu gibi kalmış. Kardeşim anlatılacak gibi değil, çok şahanedir oralar, çok güzel yerler. Kebabın üstünü böyle pideyle kaplayınca. Bir açtım kardeşim, domatese pideyi şöyle bir değdirdim, domates dağıldı, et erimiş böyle, dağılmış mübarek, biberler falan mis gibi falan. Ya Allah Bismillah dedik tabii, kısa sürede bitti. Böyle bir kebap yoktur dünyada, söyleyeyim, inşaAllah. Şahane bir şey. Burada yapmaya çalışıyoruz ama hiç alakası yok tabii. Onun özel, o tarz bir fırın olması lazım, ustası olması gerekiyor. Yani ben Tokat kebabı yaparım demeyle olmuyor, apayrı bir şeydir o. Evet, yani, aman Tokat’ın güzelliğini ellemesin, hemşerilerimden istirham ediyorum. Batmantaş’ı da sakın bozmasınlar, ben oraya gider gelirdim küçükken, dedemlerin evi vardı orada. Ağabeyimle beraber balık tutardık, ikimizin de oltası vardı. Köylüler çalışırdı, biz ha bire balık tutardık. Çok şahane, çok güzel Çerkez köyüdür, böyle küçük, ufak ama çok muhteşemdir, havası çok güzel, mis gibidir böyle. Güzel, orayı da düzenlemişler, çınarı duruyor, maşaAllah, elhamdülillah, çok hoşuma gitti. Kardeşim, oranın havası bir başka, Turhal, Tokat, Amasya, Çorum bir garip, çok hoşuma gidiyor. Acayip güzel bir memlekettir. Oralar sürekli bina yapıp, Allah rızası için, Belediye Başkanı’ndan istirham ediyorum, bağları bozmasınlar, Tokat bağları. Şehri dışarıya doğru genişletelim, Allah rızası için rica ediyorum. O Tokat bağları olduğu gibi dursun, özellikle Yeşil Irmak’ın kenarındaki bağlar. Kardeşim bir gittim, mısırlar falan böyle çok abartılı yüksek yani mısırlar. Abartmayayım ama çok acayip, elmalar falan çok şahane, cennet gibidir, maşaAllah. Bu vatan, Allahım ya Rabbim, dünyanın en güzel yeri, maşaAllah. İnsanları, Tokat’lı, acayip güzel mesela, Çorum, Sivas, Antalya, İzmir, Edirne, Antep, Diyarbakır, Mardin, Siirt, Urfa, Karadeniz boydan boya, dünyanın en şahane memleketindeyiz. Muazzam insanlarımız, maşaAllah. Allah fitneden fücurdan korusun, fesattan korusun, maşaAllah.
Evet, kardeşim işte ben anlatıyorum, zaman zaman, bunları birleştirelim, sonra kitap yaparız. Münafık çok kahpe bir mahluktur. Yani, şeytanın insan şekline gelmiş, Müslüman gibi görünen, çok girift bir zeka. Bediüzzaman, “şeytan gibi zekası vardır” diyor. Çok girifttir, çok kararlıdır münafık. Onun için Allah münafıklarla ilgili çok fazla ayet yaratmıştır. Kuran’da hepsini indirmiştir, inşaAllah. Münafık ayetleri Müslümanların çok iyi bilmesi gereken, böyle detay detay ince bilmeleri gerekir. Bediüzzaman ne diyor? “Muhammed Mehdi (a.s.) cereyan-ı münafıkaneyle mücadele edecek” diyor, “münafık cereyanla mücadele edecek” diyor. O kadar. Münafıklık çok büyük bir tehlikedir. Yani, insanların çektiği hep münafıklardandır. Direk dinsizden bir şey olmuyor, açıktır dinsiz, açık alenen söyler, “arkadaş” diyor, “ben dinsizim” diyor. Sohbet edersin, konuşursun, o aczini bilir.
Mesela, Ahmet Altan var, çocuk söylüyor, “ben” diyor, “Allah’a inanmak istiyorum” diyor, gayet mazlum bir insan. Yani. Bayağı dürüst, kalleşlik bilmez, çakallık bilmez, oyun oynama bilmez, kimse için fitne fücur düşünmez, iyi niyetli bir insan. “Allah’a inanmak istiyorum, inanamıyorum” diyor, dua etsin kardeşlerimiz, yardımcı oluruz. Keşke bir görüşebilsem, konuşabilmen yani. Detay düşündüğü için böyle şey yapıyor. Ama açık adam, merdane söylüyor. Münafık böyle değildir, münafık bambaşka bir mahluktur. Yani, her yerde Müslümanın başına beladır, onun için bir topluluğa bir münafık geldiğinde, oradaki Müslümanların teyakkuza geçmesi lazım. Diyor ki: “Ben” diyor, “davamı sattım, size geldim”. Kardeşim bir dur. Bak şeytan kapını vurmuş, “selamün aleyküm” diyor. Bir Allah’a sığın, “Euzu billahi mineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim” de, kapına şeytan gelmiş, dikkatli ol, sana da vuracak çünkü, sana da vuracak o. O enaniyetinden delirmiş, o kendini Allah’tan büyük görüyor, haşa. İflahını keser, çok dikkatli olacaklar, inşaAllah. Özellikle, Mehdi (a.s.)’nin cemaatinin artığı, cemaatinin bedeninden atılan bir kir olan, pislik olan münafıklar, dünyanın en tehlikeli mahluklarıdır. Böyle hani, “ne güzel nimete kavuştuk” dersin, başını öyle bir belaya sokar ki tahmin tahayyül edemezsin. Hayretler içinde kalırsın. Onun için mesela, Şeyh Nazım Hocamız’ın yanından geliyor adam, ee? “Ben Şeyh Nazım Hocam’a karşıyım ama sizi de çok seviyorum. Onda ben şu yanlışlıkları gördüm, şu eksiklikleri gördüm.” Yüzüne tükürüp göndermek en güzelidir. “Be ey kahpe” derim ben, “sen asrın kutbunun nurunu alamadıysan”. “Onun güzelliğini göremediysen, be ey kahpe senin burada ne işin var?” derim. “Senin yapacağın, Samiri gibi, it gibi tek başına gezmendir” derim. Samiri’ye ne diyor Hz. Musa (a.s.)? “Senin yapacağın tek başına gezmendir” diyor. Münafığa yapılacak mukabele budur. “Gez” diyeceksin, “tek başına”. Hiçbir yere kabul edilmemesi lazım münafık. “Yok ben kabul ederim” diyorsa, belasını kabul ediyor demektir, inşaAllah. Evet, mesela bak o kadar insanın içinde, Haber Türk’te, bak bu kadar alim var, bu kadar kişi var, Fatih Altaylı Hazretleri ve o tombul gözlüklü, kimleri hedef aldı? Bediüzzaman Said Nursi ve Şeyh Nazım Kıbrısi Hazretleri. Hayırdır? Ne gördünüz siz bu mübareklerde? Ne gördünüz? Bakın, çok manidar, Şeyh Nazım Kıbrısi Hazretleri ve Bediüzzaman Hazretleri. Kimi seviyorlar biliyor musunuz? Cübbeli’yi. Cübbeli Ahmet’e de ona bayılıyorlar, elini ayağını öpecekler neredeyse. El ele tutuşup geziyorlar koridorlarda, birlikte geziyorlar. “Özelde görüşelim” diyor ayrıca, “başka özelliklerim var” diyor, “bir şeyler göstereceğim” diyor, “tahmin etmediğiniz şeyler var” diyor, “topluluğa gösteremem” diyor, “özelde görüşelim” diyor. Bak, görüyor musun olayı? Canım, “var bir şeyler” diyor, “gelin göstereceğim” diyor, açıkça söylüyor, bizim bilmediğimiz, halkın bilmediği, bizim bilmememiz gereken, ama Fatih Altaylı’yla o tombul gözlüklünün bilmesinde fayda olan bazı özellikleri varmış, “onları göstereceğim size” diyor, “gelin” diyor. “Haham geldi” diyor, “çağırdı” diyor, o da otele çağırmış bunu. Haham otele çağırmış, “Eresin Otel’e çağırdı” diyor. Oteli de müşkül durumda bırakıyor adamları da. Allahım ya Rabbim. Bir de nasıl gerilmiş ki o tombul gözlüklü, dedesi yaşında bu pek muhterem büyük veliye karşı akıl almaz sözler ediyor. Bu ne öfke kardeşim? Bu ne öfke? Nerende sakladın bu öfkeyi sen? Bu öfkeyi sen al, kulağından içeriye geri koy, anlaşıldı mı? Şeyh Nazım Hocam’a tek laf ettirmem, tek laf. Tırnağı edemezler, tırnağı edemezler, bir çok kişi. O tombul gözlüklü ayrı zaten onun hiç muhatabı olamaz, inşaAllah. Evet, Oktar Hocam şimdi söyle.
OKTAR BABUNA:Estağfurullah Hocam. Her gün güzel gelişmeler oluyor, Türk İslam Birliği yönünde, İslam ahlakının hakimiyeti yönünde Hocam inşaAllah. “Almanya’da İslam resmi din olsun” diye haber vardı Hürriyet’te, “SPD ve Yeşiller, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin yanı sıra İslam’ın da resmi din olarak Alman devleti tarafından tanınmasını istedi. Hıristiyan demokrat politikacıları ise İslam’ın Almanya’nın bir parçası olduğunu söyleyen Cumhurbaşkanı Wulff’a yönelik eleştirilerini sürdürdü. Almanya’da İslam resmi din olsun.”
ADNAN OKTAR: Şimdi kardeşim, bu sanki böyle bir lütuf, kerem buyururlarmış gibi, kardeşim sırf benim bildiğim üç milyonun üstünde Türk var Almanya’da. Zaten çoktan olması gerekiyordu. Budistleri bile. Neyse söylemeyeyim yani şimdi. Yani, beni konuşturmasınlar. Üç milyon ki çok daha fazladır. Müslüman varken hazretlerinin daha kafa yeni yerine geliyor. Birayı içe içe içe içe, demek ki biraz hacimde açılım olmuş. Bir şeyleri görememişler. Çok ayıp ettiler zaten şu ana kadar. Bunda şaşacak bir şey yok kardeşim, zaten yapmaları gerekiyor. Tabii, Almanya’nın en büyük yani Hıristiyanlıktan sonra en büyük din. Aslında işin doğrusunu söyleyeyim mi? En büyük tek din. Hıristiyanlık yok ki Almanya’da. Bana üç milyon Alman Hıristiyan getirsinler göreyim.
OKTAR BABUNA:Kiliseler bomboş, evet Hocam.
ADNAN OKTAR: Bomboş, öyle bir şey yok. Ateizm yaygın, Darwinizm, materyalizm yaygın. En büyük din İslamiyet’tir. Samimi olarak benim aslanlarım orada yaşıyorlar. Bayağı da güzel, maşaAllah. Ülkücü kardeşlerimiz ayrı, Akıncılar, Saadet Partili kardeşlerimiz ayrı, Büyük Birlik Parti’li kardeşlerimiz ayrı, Ak Partili’ler ayrı, CHP’liler ayrı, hepsi orada. Çok güzel böyle birliktelik, kardeşlik içerisinde, sevgi içerisinde yaşıyorlar. Gayet de mükemmel dinlerini yaşıyorlar, İslamiyet’i yaşıyorlar, maşaAllah, elhamdülillah.
Evet, şimdi fikir jimnastiği yapmıyor Bediüzzaman Said Nursi, bir daha söylüyorum, Nur talebesi kardeşlerimden öyle şaşıran, böyle yolunu kaybeden bazı kardeşlerimiz var. Yüzlerce sayfa, yüzlerce hadis ve ayete dayanarak, Ahir zamanda Mehdi (a.s.)’nin geleceğini söylüyor Bediüzzaman ve İsa (a.s.)’ın geleceğini söylüyor. Bu fikir jimnastiği değil, Allah’tan korksunlar, Allah’tan korkun. Ağzınızı düzeltin, Allah ağzınızı çarpar, Allah ağzınızı çarpar, ağzınızı düzeltin. Aklınızı başınıza alın. Nerenin fikir jimnastiği? Kuran’la, hadisle fikir jimnastiği olur mu? Haşa. Allah söylüyor, Allah’ın Resulü söylüyor. Allah’tan, ayetten, Allah’ın resulünden aldığı bilgileri anlatıyor Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ve “meydana geldi, meydana gelmeye devam ediyor ve devam edecek” diyor. Bu fikir jimnastiği olur mu? Küfür hakim oldu mu bu fikir jimnastiği değil. Bu bir hakikat. İslam ahlakı hakim oldumu bu fikir jimnastiği. Bunu size nerden üfürdüyseler, o üfürükçülere biz kasırgayla cevap veriyoruz, inşaAllah. Türk İslam Birliği oldu mu bu fikir jimnastiğiymiş. Yani “bu ütopya” diyor, “olacak iş mi?” diyor. Bak nasıl ben dana gibi böğürte böğürte Türk İslam Birliği’nin oluşmasını sağlayacağım Allah’ın izniyle, Mehdi (a.s.) öncüsü olarak, inşaAllah. Mehdi (a.s.)’nin emrindeyiz, askeriyiz. Allah’ın resulünün askeriyiz, milletimizi seviyoruz. Ne PKK bırakacağız, ne komünistleri. Türkiye’yi paramparça etmesine müsaade etmeyeceğiz, koskoca Türk İslam Birliği’ni oluşturacağız.
Evet, ne yapıyoruz, bitiriyor muyuz?
SUNUCU:Yayınımıza HarunYahya.Tv internet sitemizden devam edeceğiz.
Türk-İslam Birliği Gelişmeler
Devamı ...Evrim Sözlüğü
Devamı ...Allah'ın Güzelliklerinden Bir Demet
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...
Adnan Oktar Diyor Ki...
Devamı ...Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...