SUNUCU: İyi akşamlar sayın izleyicilerimiz ve dinleyicilerimiz. Bu akşam harunyahya.tv, Mavi Karadeniz Radyo, Gaziantep Olay Tv, Ankara Beypazarı Seyelan Tv, Çorum Kanal 19, Mardin Kanal 47, Tokat Turhal Süper Tv ve Radyo, Uşak Egem Tv, Bingöl Fm 102.0, Erzurum Radyo Süper Kanal 99.0, Nevşehir Keyif Fm 92.7, gazeteoku.com, haber58.com, haberhilal.com, islaminesil.com, selamhaber.com, varanhaber.com ve 8sutun.com’dan canlı olarak yayınlanan ‘Adnan Oktar’la Gece Sohbetleri’ programımıza hoş geldiniz. Hocam buyurun.
ADNAN OKTAR:Efendim, sizler de hoş geldiniz. Allah mübarek bayramı tekrar tekrar görmeyi, tekrar tekrar yaşamayı hepimize nasip etsin, inşaAllah. Berkerim neler anlattınız?
ALTUĞ BERKER: Hocam fosilleri gösterdik, inşaAllah. Darwinizmin bilimsel çöküşünü anlattık, Allah’ın izniyle. Münafıklardan bahsettik uzunca ve İslam ahlakının dünya hakimiyeti ayetlerini okuyarak sizden öğrendiklerimizi anlattık Hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:İslam ahlakının dünya hakimiyetini dünyada Müslümanlara geniş çapta anlatmamayı, bu konuyu kapatmayı deccaliyet nasıl ikna etti, bu çok büyük bir mucize. Yani Müslüman’ın en çok üzerinde durması gereken konudur, Müslümanların birliği. Bir aile parçalanmış olsa, çocuğu bir yerde, kardeşi bir yanda, bilmem nesi bir yerde, ne yapar? Birleşelim demez mi. Veyahut bir insanın, böyle bir şeye tahammül etmesi imkansız yani. Makul değil yani, bir acayiplik var. Dünyada çok nadir İttihad-ı İslam sözü çıkıyor. Sağolsun Necmettin Erbakan Hocam; Allah razı olsun, o inletiyor. Bugün çok güzel bir demeci vardı Milli Gazete’de. Evet, bak ne güzel; elinden, yüzünden nur akıyor Hocamızın. “İslam Birliği ve adil düzen kurulmalı.” Helal olsun. Allah eline de, yüzüne de, sözüne de bir nur vermiş. Kardeşim,”bunu herkes söylesin” diyoruz. İki kelime, İslam Birliği’ni istiyorum, bu kadar. Cübbeli geliyor, geliyor, geliyor, şifreden bahsediyor, bilmem başka şeyden bahsediyor, fakat bir türlü söyleyemiyorlar. Deccal bir çok alimi, dünyadaki bir çok alimi tek tek ya FBI kanalıyla, ya CIA kanalıyla, ya yerel istihbarat örgütleriyle, ya derin devletler kanalıyla korkutup ikna ettiler, yıldırdılar. “Bu İttihad-ı İslam sözünü etmeyin, herkes gitsin namazını kılsın, orucunu tutsun, size bir şey diyen yok ama bu konudan vazgeçin” dediler. Yani “Mehdi (a.s.), Hz. İsa (a.s.)’nın gelişi, bu konuları da kapatın” dediler ve ikna ettiler ve bu tarz alimleri de öne sürdüler ve Müslümanları ikna etmeye çalışıyorlar. Kardeşim, şimdi benim iyi bir özelliğim vardır, haksızlık karşısında bayağı deliririm ben yani, bayağı. Şimdi ben bu konuyu acayip gündem yapacağım, acayip. Yani onların yaptıklarına karşılık, oradaki yerel kanallarla da anlaşacağım, yurt dışında; orada da konuşacağım, kitap da bastıracağım, geceli-gündüzlü ben bu konuyu işleyeceğim. Eskiden gürül gürül Mehdiyet’i, İttihad-ı İslam’ı anlatan alimler, bakıyorum ağızları çarpıldı, bir şey oldu ağızlarına. Örtbas etme memuru oldular. Adam çıkıyor; “ne İsa (a.s.)’yı kabul ederiz, ne Mehdi (a.s.)’yi kabul ederiz, ne İttihad-ı İslam kabul ederiz” diyor, adama bir de alim diyorlar. Nasıl alimse o? Biz CIA alimi, FBI alimi, derin devlet alimi, böyle alimleri istemiyoruz biz. Biz Müslüman alim istiyoruz, Kuran alimi istiyoruz, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Hocam bugün Başbakan da dua etti, henüz o basında yer almadı. Bugün bayram namazını Süleymaniye Camii’nde kılmış Sayın Başbakanımız. Orası tadilattaydı, 21 milyon lira harcamışlar, bugün bayram namazını orada kıldılar. Orada mikrofonla halka hitap ederken, “bu bayramın alem-i İslam’ın ittihadına vesile olmasını niyaz ediyorum” dedi. Ben duydum.
ADNAN OKTAR:Hay maşaAllah, hay maşaAllah, hay maşaAllah. “Bu bayramın alem-i İslam’ın ittihadına vesile olmasını”
ALTUĞ BERKER:Bir intibahına ve ittihadına diye iki kelime söyledi; biri ittihattı, alemi İslam’ın ittihadını söyledi.
ADNAN OKTAR:Hay maşaAllah, hay maşaAllah. Başbakan’a helal olsun, helal olsun, ağzından nur akmış. Erbakan Hocamızın da ağzından nur akıyor, maşaAllah. Hocam da dinçleşti, gençleşti. Hocama yarıyor böyle mücadele. Hocam köşeye çekildiğinde çok rahatsız oluyor, sağlığı bozuluyor. Cehde girdi mi, bak, maşaAllah çakı gibi olmuş. MaşaAllah. Allah daha da iyi etsin, dua etsinler Hocama, daha da iyi olur, inşaAllah, daha da dinçleşir.
ALTUĞ BERKER:Kabe’deki, iki gün evvel söylediğiniz; “Hacı adayları İslam Birliği’ne amin dedi.” Oradaki hutbeden alıntılar var Hocam, eğer uygun görürseniz, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Tabii. O söylendi geçti, ben o hutbeyi merak ediyorum, nasıl demiş.
ALTUĞ BERKER:İmam Abdurrahman el Sudeys’in cuma hutbesinde, Mekke’de milyonlarca kişi Hocam, bunlar duaya amin demiş. Şöyle diyor duada imam; “Allah’ım tüm Müslüman milletleri birleştir.”
ADNAN OKTAR:İşte bu kadar. MaşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Cemaat yüksek sesle amin diye cevap vermiş Hocam. Uzunca bir hutbe Hocam, anlatıyor.
ADNAN OKTAR:MaşaAllah, elhamdülillah.
ALTUĞ BERKER:Şu anda, o söylediğimiz şey haber olarak internet sitesinde çıkmış Hocam. “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ‘Bayramınız mübarek olsun, milletimiz için birliğimizin, kardeşliğimizin ziyadeleşmesine, alem-i İslam’ın intibahına, ittihadına, insanlığın barışına vesile olsun’ dedi.”
ADNAN OKTAR:Kardeşim, helal olsun, helal olsun. Ben işte böyle Başbakan’ın alnından öperim. Şu cümle çok hayati, bak; “intibahına ve ittihadına.” Yani bu çok hayati bir ifadedir. MaşaAllah, çok güzel bak, “Bayramınız mübarek olsun, milletimiz için birliğimizin, kardeşliğimizin ziyadeleşmesine,” ve “alem-i İslam’ın,” bütün İslam aleminin, “‘intibahına, ittihadına, insanlığın barışına vesile olsun’ dedi.” MaşaAllah. “Uyanmasına, canlanmasına, birleşmesine vesile olsun” diyor. Bak ağzından nur akmış, bu bereket getirir işte. Bu belayı savar. Belayı savar ve bereket getirir. Çok şahane, tebrik ediyorum.
ALTUĞ BERKER:Vesile oluyorsunuz Hocam, Allah razı olsun.
ADNAN OKTAR:MaşaAllah. Evet, başka neler var?
ALTUĞ BERKER:Hocam, yine haberlerde yeni Diyanet İşleri Başkanımızın açıklaması var. Türkiye’nin sadece Müslümanların değil, insanlığın umudu olduğunu söylemiş Hocam. Dediğiniz gibi, İslam aleminin öncüsü olacağını söylüyorsunuz Türkiye’nin, “bütün insanların umududur” demiş Hocam, o da, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:“İslam’ın ‘korku’ ve ‘şiddet’ ile özdeşleştirmek isteyenler, Allah’ın dini ile insanlar arasında duvarlar örerek sadece biz Müslümanlara değil, bütün insanlığa çok büyük bir kötülük yapıyorlar.” Bak çok önemli, maşaAllah. Görmez Hocamız çok şahane bir şeyi insanların görmesini sağlamış, maşaAllah. Bak, “İslam’ın ‘korku’ ve ‘şiddet’ ile özdeşleştirmek,” yani “pırasa gibi doğrarız, doğrayacağız; Şiileri, Alevileri, Bektaşileri doğrayacağız” diyen zihniyet var, bak ona cevap veriyor, çok güzel, “İslam’ın ‘korku’ ve ‘şiddet’ ile özdeşleştirmek isteyenler, Allah’ın dini ile insanlar arasında duvarlar örerek sadece biz Müslümanlara değil, bütün insanlığa çok büyük bir kötülük yapıyorlar.” “Yani dünyanın kurtuluşunu da engelliyorlar” diyor, çok güzel. Çok güzel, bak; “Din, insanların özgür iradeleriyle tercih ettikleri,” ‘özgür’, yani dinde baskı yok, adam ister Müslüman olur, ister komünist olur, ister dinsiz olur; ne olursa olur, kimse karışamaz. “Kendi özgür iradeleriyle tercih ettikleri, kendilerine dünyada esenlik içinde yaşamayı,” bak, “dünyada esenlik,” ferahlık, huzur, neşe. Baskıdan uzak, ruhu Cennet zevki içinde olan bir yaşantı. “Dünyada esenlik içinde yaşamayı, Ahirette de ebedi kurtuluşa ermeyi,” yani sonsuza kadar Cennette yaşamayı, inşaAllah, “temin eden ilahi bir çağırıdır. Dolayısıyla temel görevimiz, İslam’ın bu aydınlık çağrısıyla 21. yüzyıl insanını buluşturmak için var gücümüzle çalışmaktır.” Hoca, büyük Hocaymış. MaşaAllah, o da İttihad-ı İslam’ı anlatıyor. Bak, maşaAllah, ne diyor? “Dolayısıyla temel görevimiz,” bak, temel görev, ana görev; “bu asrın en büyük farz vazifesi” diyor Bediüzzaman, “en büyük farz vazifesi.” Bak, “temel görevimiz, İslam’ın bu aydınlık çağrısıyla 21. yüzyıl insanını buluşturmak için var gücümüzle çalışmaktır.” “Bütün dünyada Müslümanlar Allah’ın dinini yaymak için bu cehdin, bu cihadın, bu gayretin içine girmeli ve İttihad-ı İslam’ı oluşturmalıyız” diyor. Ama nefis bir üslupla, tabii dini, resmi görevli olduğu için bu kadar söyleyebilir ama çok net, anlaşılacak şekilde söylemiş. MaşaAllah, çok güzel.
ALTUĞ BERKER:Moskova’da 70 bin kişi ile sokakta namaz kılmış Hocam. MaşaAllah.
ADNAN OKTAR:MaşaAllah, hay maşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Putin de açıklama yapmış Hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Ne diyor?
ALTUĞ BERKER:Şöyle, bayram mesajı yayınlamış. “Müslümanlar için büyük değer taşıyan Kurban Bayramlarını gönülden kutluyorum. Müslümanların ülkemizde çok yönlü ve verimli çalışmaları bizi mutlu ediyor. Yeni camiler inşa ediliyor, gelişmiş sistemle İslam dini öğretiliyor. Müslümanlar yardımlaşma, aile değerlerini pekiştirme ve dinler arası hoşgörü gibi çalışmalarda aktif bir şekilde yer alıyor. Bir defa daha Kurban Bayramınızı kutluyor, sağlık ve mutluluk diliyorum” demiş Hocam.
ADNAN OKTAR:MaşaAllah, bu insan benim kanaatim ileride Müslüman olacak, Allah-u alem. Yani İslam’a çok sıcak bakıyor, çok sevgi dolu bakıyor. Biz Rusya’da müftü efendileri bir toplayalım da bir sohbet edelim demiştik. “Putin de gelecek toplantıya” dediler. “Ne ala, yemekli toplantı yapalım” dedik. Hakikaten geldi Putin. Tek kamera vardı, bizim kameramız vardı, bizim olduğumuzu biliyor, toplantıyı bizim hazırladığımızı da biliyor. Müftü Efendi’yle yemek yiyorlardı, Müslümanların böyle bir şeyden çok hoşlanacağını bildiği için, Müftü Efendi’ye kendisi tabaktan yemek yedirmeye başladı Putin. Kamera çekimi vardı, biz de zoom yaparak çektik böyle uzun uzun. Bu benim çok hoşuma gitti. Bu hem tevazudur, hem bir güzelliktir Hem Müslümanlara olan sevgisini gösterdi, hem de bize olan güvenini gösterdi, o da çok hoşuma gitti. Çünkü bizi tanımaz, bilmez, etmez yani. Ama bir şekilde tanıyor demek ki, çünkü güvenlik önlemi almadılar, yani bizim arkadaşlarımızla doluydu orası, güvenlik önlemi almadılar. Yani normalde Rus Gizli Servisi’nin çok kapsamlı güvenlik önlemi alması lazım. Hem yiyecekleri kontrol etmesi lazım, hem orayı, bulunduğumuz yeri araması lazım, hem de şahısları araştırması lazım. Hiçbirini yapmadılar, yani sunduğumuz yemeği yediler oradakiler güvenle, kamera çekimini de çok rahat yaptık, sohbet ettik. Rusya’da tek bizim kitaplarımızın serbest satışı. Tabii, maşaAllah. Çünkü biz Rusya yıkılsın istemiyoruz. Rus Devleti güçlü olsun istiyoruz biz. Rusya’da İslam ahlakı hakim olsun istiyoruz biz. “Hıristiyanlık da ‘La ilahe illAllah’a dönsün” diyoruz ama tabii gönlümüzde yatan hepsinin Müslüman olması. Ama Müslüman olmuyorsa, hiç olmazsa ‘La ilahe illaAllah’ demesi. Yani ‘Allah birdir’ demelerinin üzerinde duruyoruz, inşaAllah bu da olacak. Devam et Berkerim.
ALTUĞ BERKER:İnşaAllah Hocam. Güngör Mengi’nin bir yazısı vardı Hocam, inşaAllah. Sevgi konusunda yazmaya devam etmiş yine Hocam, sizden sonra, söyledikten sonra, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Güngör Mengi düzeliyorsa artık hepsi düzelir, Allah’ın izni ile. İyi, maşaAllah, nasihattan, sözden anlıyorsa ben öyle insana saygı duyarım. Direnen insan, hakka ve hakikate karşı direnen insanı sevemem, saygı duyamam, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Evet, bugün İslam dininden ve sevgiden güzel bahsetmiş yazısında Hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Öyle mi? Ne diyor özetle?
ALTUĞ BERKER:Bir hukukçu ve yazar olan Ömer Tuğrul İnançer’in bir sözünü almış. “Biz birbirimizi sevmedikçe iman etmiş olmayız” hadisini nakletmiş o kişi. Onun üzerinden giderek İslam dininin sevgi temelli olduğu konusunda yazmış Hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Nasıl bitirmiş en sonunu?
ALTUĞ BERKER:“"Biz birbirimizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız" hadisinden vazgeçtim, şu hadisi tefekkür etmenizi niyaz ediyorum. Efendimiz saadetle buyuruyorlar; "Kini olanın dini olmaz."” alıntısını almış, koymuş.
ADNAN OKTAR:Nasıl söylüyor, bir daha söyle bakayım, “Efendimiz?”
ALTUĞ BERKER:“Efendimiz saadetle buyuruyorlar,” Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in sözü.
ADNAN OKTAR:Peygamberimiz (s.a.v.)’e saygısı da güzel. Bak üslup güzel, aferin. Çok güzel oldu şimdi Güngör Mengi. İnşaAllah bu tavrını sürekli devam ettirir.
ALTUĞ BERKER:O yazarın alıntısına aynen koymuş ama tasdik etmiş.
ADNAN OKTAR:Keşke kendi söylemiş olsaydı. Neyse yine de en az yarı yarıya geçerli.
ARZU YANARDAĞ:İnşaAllah bir sonraki aşamaya. İnşaAllah.
ADNAN OKTAR:Bir dahakine, inşaAllah. Bu güzel. Bak, “sevgiden hiç bahsetmiyorsun” dedim. Hep böyle sertlik, işte tedirgin edecek üslup. “Bunlar güzel değil, sevgiden bahset” dedik. Hemen, daha sözümüz biter bitmez sevgiden bahsetmeye başladı, bu güzel. Demek ki nasihatten anlayan, nasihate ittiba eden bir kişiliği var, bu güzel, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Yeni Asya Gazetesi’nden Ahmet Battal yazısında Yeni Diyanet İşleri Bakanımız Profesör Görmez için Risale-i Nurlar konusunda çok bilgili olduğunu söylüyor Hocam. Diyanet kadrosundan pek çok kişinin Risale-i Nurlar’dan ve İttihad-ı İslam’dan habersiz olduklarını söylemiş. “Çoğu İttihad-ı İslam’ı duyunca "o da neymiş?" diyecek kadar ufuktan yoksun” demiş. “Diyanetin kadrolarına Risale eğitimi vermelerini rica ediyoruz” demiş.
ADNAN OKTAR:Şimdi çok önemli bir konuya dikkat çekmiş. Bir kere Diyanet işleri Başkanı’nın Risale-i Nur konusunda uzman olmuş olması; çok iyi okumuş, bilen biri olması çok ferahlatıcı ve çok güzel. Hakikaten bu yüzyılda Risale-i Nur’u bilmeyen bir kişinin İslamiyet’i tam anladığına dair kanaatim biraz zor olur. Çünkü biz Kuran’ı doğrudan anlayamıyoruz. Resulullah (s.a.v.)’ın sünnetiyle anlıyoruz, Resulullah (s.a.v.)’ın tefsiriyle anlıyoruz. Resulullah (s.a.v.)’ın tefsirini de bize müceddidler ve müçtehidler naklediyorlar. Dolayısıyla büyük alimlerin, mesela Elmalılı Hamdi Yazır Efendi’nin, Bediüzzaman’ın eserlerini okumadan bilginin ben dar olacağını düşünüyorum. Yani gerçek alim olmanın zor olacağını düşünüyorum. Yani işin doğrusu ben gerçek alim diyemem öyle bir insana. Hocamızın böyle bir konumda olması beni sevindirdi. Yeni Asya’nın da İttihad-ı İslam’a dikkat çekmesi, Hocamızın üslubunda hemen görülüyor zaten bakın, İttihad-ı İslam. Yeni Asya’nın da ona dikkat çekmesi çok güzel. Yeni Asya Grubu’nun iyi, bir güzel bir özelliği vardır, Bediüzzaman’dan hiç taviz vermez. Bediüzzaman’dan utanmaz, iftihar ederler. O yamalı elbiselerini böyle misk amber diye yüzlerine sürerler. Milim santim de taviz vermezler Bediüzzaman’dan, o çok güzel yönleridir. “Zamanla,” bilmem ne işte, “falanca monşere mahcup oluruz,” “mösyö bilmem ne geldiğinde ne deriz?” falan, öyle bir kafaları yoktur. Delikanlıdırlar, dürüsttürler, samimidirler, maşaAllah. Güzel bu tavırları, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Hocam siz daha evvel, yoksul kimselerin borçlarının silinmesi gerektiğini, borcunu ödeyemeyecek olan kişinin borcunu affetmenin Kuran ahlakının bir gereği olduğunu sık sık vurgulamıştınız Hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Doğru.
ALTUĞ BERKER:Hükümet de bu konuda harekete geçerek, Cumhuriyet tarihinin en büyük mali af paketini hazırlamış. 5 milyon kişi bu uygulamadan yararlanacak, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Kardeşim, Mehdi (a.s.) olsa, hepsini bir kalemde çizer, konu kapanır yani. Taksitle de ödettirmez. Kardeşim, ödeyemiyorsa zaten ne demektir o? Fakir demektir. Fakir olduğu tescillidir. Çok nadirdir zengin olup da ödeyemeyen.
Sadece cömertliğin ve para harcamanın, paranın hareketinin canlandırılması gerekiyor. Parayı tutmayacaklar. Altını tutmayacaklar. Hareket edecek. Para kasıldı. Altın kasıldı. Stoklarında tutuyorlar. Aç parayı, gevşet, hareket etsin para, aksın. Ondan ona, ondan ona. Fakire, fukaraya sürekli para dağıtılması lazım. Gitsin, alış veriş yapsın onlar. O zaman senin fabrikandan mal talep edecek o. Akacak mal. Sen de bol mal sattıkça daha çok kazanacaksın, kazandıkça daha çok mal dağıtacaksın ve katlamalı olarak; iki, dört, on altı şeklinde bir gelişme oluyor. Cenab-ı Allah onun için orada cömertliğe teşvik ederken arkasından Cenab-ı Allah diyor ki; “daha çok kazanırsınız” diyor. Bak bu sırra dikkat çekiyor Allah. “Allah size daha fazla karşılığını verir” diyor. Teknik olarak da, ekonomi tekniği olarak da baktığımızda bunun böyle olduğunu görüyoruz. Yani katlamalı gelişir. Yani adamın mesela mal talebi dörtse sekize çıkar. Sekizse on altıya çıkar. Sürekli artar. Piyasa müthiş hareketlenir. Yani muazzam bir canlılık olur. Cıvıl cıvıl olur ve kalite artışı olur. Fakire, fukaraya dağıtmadın mı, Allah işte onu belaya çeviriyor, kasılma oluyor. Kardeşim dağıt. Mesela sadaka, zibil gibi verilmesi lazım sadakanın. Mesela farz edelim yüz milyonun var. Ver elli milyonunu. Bir kere mutlu insanlar olacak, sıhhatli insanlar olacak. Ne güzel. Yiyecek, içecekler. Sevinsin millet. Mesela şu kurbanda ne kadar güzel oluyor. Kardeşlerimiz et ilk defa yiyorlar, maşaAllah. İnsan seviniyor onların öyle et yemeleri, ondan zevk almaları, acayip sevinç vesilesi. Gözleri parlıyor mesela. İlk defa yiyecek. Kardeşim üstüne de çıkart bir yüz milyon ver, iki yüz milyon ver. Eski hesaba göre söylüyorum, inşaAllah. Ekmek alacakları, yiyecek alacakları parayı da ver. Bir şey olmaz, daha iyi olursun. Açılır, güzellik olur. Allah üzerinden belayı alır. Ferahlarsın. Hastane parası yapacağını oraya vermiş olursun. Tutuyor, otuz katını hastane parası yapıyor bu sefer. Ver, dağıt. Millet ferahlasın, insanlar bir neşelensin, çoluk çocuk. Adam ayağında lastik ayakkabı, patlak lastik ayakkabı. Doğu hep öyledir, Anadolu, Güneydoğu’yu bilirim, yani kara lastik giyerler. Niye kara lastik giysinler benim canlarım. Onun için cömertlik kalbe ferahlık verir, yani beyni de açar. İnsanın ruhu ferahlar. Dağıt sen de. “Ya biterse?” diyor. Allah Allah. Bitmez kardeşim. Derdine düşme, Allah Allah. Allah, sana katlamalı verir. Bitsin. Ona da sabret. Ne olur yani? Onda da bir hayır vardır. Mesela Allah Hz. Eyüp (a.s.)’ten malını, mülkünü her şeyini aldı, çoğunu. Sabretti, Allah kat kat fazlasını verdi sonra. Sabırlı olacak tabii ki, inşaAllah. Yani sürekli kazanacak diye bir şey yok, inşaAllah. Berkerim seni dinliyoruz.
ALTUĞ BERKER:Hocam Özdemir İnce’nin yazısı vardı bu gün Hürriyet Gazetesi’nde. Bu ülkede Said Nursi’ye ve Fethullah Hoca’ya toz kondurmayanların Atatürk’ü sevmediklerini ve Cumhuriyeti benimsemediklerini ve bu tip insanların varlığı nedeniyle Kurtuluş Savaşı’nın hala devam etmekte olduğunu yazmış.
ADNAN OKTAR:Al, buyur, bir cevahir daha. Sürekli ortaya bir şeyler atıyor. Bir daha söyle bakayım.
ALTUĞ BERKER:Bu ülkede Said Nursi’ye ve Fethullah Hoca’ya toz kondurmayanların Atatürk’ü sevmediklerini ve Cumhuriyeti benimsemediklerini ve bu tip insanların varlığı nedeniyle Kurtuluş Savaşı’nın hala devam etmekte olduğunu yazmış.
ADNAN OKTAR:Kurtuluş Savaşı devam ediyor, iddia edilen Ergenekon Örgütü’ne karşı. Gizli Şambala Örgütü’ne karşı. Yani iddia edilen Şambala Örgütü diyelim. Bazı kardeşlerimiz tedirgin oluyor öyle deyince. Devlet bir Kurtuluş Savaşı veriyor. Şimdi Özdemir İnce güzellik yapacaksa bize şu iddia edilen Ergenekon Örgütü’nden biraz bahsetsin. Ondan nasıl nefret ettiğini söylesin. Üç milyon vatandaşımızı bir gecede katletmeye nasıl hazırlandıklarını söylesin. PKK’yı, iddia edilen Ergenekon Örgütü’nün nasıl kurduğunu anlatsın. Devlet kaynaklarından bunu anlatsın ve komünist ve Leninist bir örgüt olduğunu anlatsın. Komünistlerin ve Leninistlerin Atatürk’ten hiç haz etmediklerini anlatsın Özdemir Dede. Bak, bana çok önemli bir ilham geldi diyeyim yani, inşaAllah. Çok hayati bir konu var. Özdemir Dedem, çıksın desin ki; “ben komünist değilim” desin. “Ben Leninist değilim. Leninizme ve komünizme karşıyım. Atatürk de komünizme karşıydı” desin. Bak, diyor ki; “Beyler, Türk Milleti’nin en büyük düşmanı komünistliktir” diyor Atatürk. “Behemehal” diyor, yani “her türlü durumda, her görüldüğü yerde ezilmelidir” diyor komünistlik. Atatürk’ün bu sözünü söylesin Özdemir İnce. Ve desin ki; “ben komünist değilim. Komünizme, Leninizme karşıyım” desin. Çok istirham ediyoruz. “Komünistlikle, Atatürkçülük beraber gitmez” desin. Atatürk’ün dine sevgisini, muhabbetini çıksın anlatsın. Hiç, tek kelime Atatürk’ün dine, Resulullah (s.a.v.)’a karşı sevgisini anlattığını duydunuz mu Özdemir Dedemden? Var mı o sende, Atatürk’ün o Peygamberimiz (s.a.v.)’le ilgili sözleri?
ALTUĞ BERKER:Var Hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Allah ve Peygamberimiz (s.a.v.)’le ilgili sözleri.
ALTUĞ BERKER:Bulayım Hocam inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Bediüzzaman da Allah aşığıdır, Atatürk de Allah aşığıdır. Fethullah Hoca da Allah aşığıdır. Fethullah Hoca’nın anormal bir yönünü görürsek, kardeşim söz veriyorum bak, söz veriyorum, cayır cayır anlatacağım. Var gücümle mücadele edeceğim. Bir anormal yönünü bana söylesin. Sen belgeleriyle konuşmazsan ben seninle ne konuşayım yani? Böyle olmaz. Yani biz iftiraya göre hareket edemeyiz. Net bilgin varsa getir, konuşalım. Yani anormal bir şey varsa biz uyarırız, sorun değil. Ben öyle kimseden çekinmem. Ben bir tek Allah’tan korkarım. Diyorum ben, ben deli aşığım. Benim öyle sağım, solum olmaz. Benim öyle bir konum yok. Kimseye de hesap vermek durumunda değilim ben. Hiç kimseye hesap vermem. Onun için çekineceğim bir nokta yok. Varsa söylesinler. Oku.
ALTUĞ BERKER:İnşaAllah. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2, sayfa 93; “Ey millet! Allah birdir. Şanı büyüktür. Allah’ın selameti, atıfeti ve hayrı üzerinize olsun. Koyduğu esas kanunlar Kuran’ı azümişandaki ayetlerdir. İnsanlara feyz ruhunu vermiş olan dinimiz son dindir. Ekmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, hakikate uymamış olsaydı, bununla diğer ilahi ve tabi kanunlar arasında aykırılıklar olması gerekirdi. Büyün ilahi kanunları yapan Cenab-ı Hak’dır. Milletimiz din gibi kuvvetli bir fazilete sahiptir. Bu fazileti hiçbir kuvvet milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz. Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur. Türk Ulusu daha dindar olmalıdır. Yani tüm sadeliğiyle dindar olmalıdır. Dinime, bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Elhamdülillah hepimiz Müslüman’ız. Hepimiz dindarız” diyor Atatürk
ADNAN OKTAR:Şimdi bak, Özdemir İnce Atatürk’ün bu sözlerini aynısıyla, “evet ben de Atatürk’ün bu dediklerine katılıyorum” diye söyleyebilir mi? Bunu desin. Bak, “Atatürk’e her yönde katılıyorum” desin ve “bu sözlerine de katılıyorum. Ben de aynen bu sözleri tekrar ediyorum” desin madem Atatürkçü, samimi. Peygamberimiz (s.a.v.)’le ilgili ve Allah’la ilgili sözü vardır son vefatından bir kaç ay önce söylemişti.
ALTUĞ BERKER:“Bütün dünyanın Müslümanları Allah’ın son Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)’in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm Müslümanlar Muhammed (s.a.v.)’i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyet’in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler.” (Nedim Senbai, Atatürk, sf. 102)
ADNAN OKTAR: Şimdi Özdemir İnce bu sözü Atatürk ne kadar güzel söylemiş diyebiliyor mu? Bunu diyebiliyorsa Özdemir İnce, tamamdır. Ama bunları diyemiyorsa, bak deminden beri anlattıklarımızı söyleyemiyorsa, Özdemir Dedem biraz dinlensin, elini yüzünü yıkasın şöyle. Biraz açık havaya çıksın şöyle, iyi gelir ona, o kadar söyleyeyim. Öyle Atatürkçüyüm deyip de Atatürk’ün dediklerine uymuyorsa bir insan, Atatürkçü değildir o şahıs. Tekrar ediyorum, Özdemir Dedem’den istirham ediyorum; bir, diyecek ki; “iddia edilen Ergenekon Örgütü’ne ben karşıyım” diyecek. “Bu bir cinayet örgütüdür” diyecek ve “Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyeti yıkmayı amaçlıyor” diyecek. “Komünist, Leninist bir yapılanmadır” diyecek. “Ben Marksist ve Leninist değilim” diyecek. “Komünist değilim” diyecek. “Allah’sız, kitapsız değilim” diyecek. Biz bunları Özdemir Dedemden duyacağız, istirham ediyoruz. Ve “Atatürk’ün de bütün görüşlerine katılıyorum” diyecek. Ondan sonra ben dedemi her gün burada dinleyeceğim, inşaAllah. Umarım güzel bir cevap alacağız. Yarın öbürsü gün bekliyoruz. Ama cevap vermezse Özdemir Dedem, o zaman bir şey var, o zaman bir şey var işte. O zaman bir şey var, inşaAllah hayra tebdil olur. Her şeyde bir hayır vardır, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER: İnşaAllah.
ADNAN OKTAR: Gitmez soyadlıbir kardeşimiz, “İ. Gitmez” demiş, ismini bilemiyoruz. “Ben sizi ilk defa izliyorum” diyor. “Irak Türkiye’nin kontrolüne geçmeli sözünüzü tam anlayamadım. Bunu açıklar mısınız?” diyor. Kardeşim, Irak şu an Amerikalıların kontrolünde, hangisi daha güzel ve insancıl olur? Hangisi sıcak ve sevecen olur? Türkiye’nin kontrolüne geçmesi tabii ki. Oradaki güvenliği Türkiye sağlasın. Amerika’nın yapacağı görevi Türkiye yapsın. Irak’ın içişlerine müdahale anlamına gelmez bu. Dış işlerine müdahale anlamına da gelmez. Irak bağımsız bir devlettir. Ama Türkiye’ye bağlanması; manen, kalben, imanen bağlanmadır. Biz iple, urganla bağlansın demiyoruz ki. Aşkla bağlanmalı, sevgi bağı bu, kardeşlik bağı. İttihad-ı İslam bağıyla bağlanacak. Aradaki sınırları kaldırdığında ticaret, komşuluk ilişkileri alabildiğine rahat ve çok güzel olur. Biz devletlerin cemahiriyeler şeklinde, serbest cumhuriyetler şeklinde olmasını bin kere anlattık ama kardeşim tabii haklı. Çünkü ne diyor? “Ben sizi daha ilk defa izliyorum” diyor. Ona ben bir şey demiyorum, makul. Bakın benim anlattığım, Türk-İslam Birliği’nde bütün devletler bağımsızdır. İçte de dışta da bağımsızdır. Kimse kimseye hesap vermek durumunda değildir, inşaAllah. Ama kalp muhabbet bağında bir ahlaki değer sabitliği oluşur. Yani mesela büyük bir ailede bir dede vardır. Bir baba vardır, herkes o ne derse onun sözünü dinler. Bunun gibidir Türk İslam Birliği. Ama herkes de özgürdür. Irak’tan Amerikan askeri çekilse Mehmetçik gitse, Iraklılar keyif alır, acayip hoşlarına gider, bacaklarını uzatır yatarlar kardeşim. Herkesin evi güvenlik içinde olur. Yani halkta kıl kadar şu kadar bir tedirginlik kalır mı Türk askeri oraya girse? Biter. Bir de bombalama, şu, bu falan olaylar da olmaz. Hiçbir şey olmaz. Tüm gerginlik, ızdırap, acı ortadan kalkar. Oradaki kardeşlerimizin, bayan hanım kardeşlerimizin ırzına geçiyor Amerikan askerleri. Çocukların ırzlarına geçiyorlar. Bu adilikler kalmaz. Bu bir iyilik ve güzelliktir. Türk askeri nereye gitse bereket getirir; adı üstünde, Mehmetçik. Mehmetçiğin olduğu yerde, mübarek bir askerdir Türk askeri, mübarektir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) tarafından övülmüştür. “İstanbul’u fetheden asker ne güzel asker.”. Orayı fetheden askerlerin de ne kadar güzel askerler olduğunu söylüyor Peygamber Efendimiz (s.a.v). Defeatle çok fazla hadis vardır; Türk askerini, Türk ordusunu, Türk Milleti’ni öven. Bediüzzaman da diyor, bak; “kahraman ordu, imanlı millet” diyor. Bediüzzaman kimseden korktuğu için söylemez, o yani herkese tavır alabilen bir insan. Ama bak “kahraman ordu” diyor Türk ordusu için ve “imanlı millet” diyor. “Kuran’ın ışığıyla hakikat hali göreceği ve o dehşetli komitenin” diyor, “tahribatını tamire çalışacağı,” yani iddia edilen Ergenekon Örgütü’nü tamire çalışacağı, “rivayetlerden anlaşılıyor” diyor. “Kahraman ordunun zincirlerden kurtulduğu hadislerde beyan ediliyor” diyor. Yani iddia edilen Ergenekon Örgütü Türk ordusunun üstüne bir zincir, bir fitne getirmeye kalktı. Ordumuz da onu paramparça etti. PKK ile iç içeler, iddia edilen Ergenekon Örgütü. Yahut iddia edilen Şambala Örgütü diyelim. Çünkü “yer altında bağlantıları var” diyorlar. Doğru diyorlar. Hızır (a.s.) onları yönlendirdi bazı yönlerde ve kullandı onları. Şimdi de arıyorlar, “nerede o?” diyorlar. Bulamazsın artık. “İçeride niye misafiriz?” diyor mesela, arkadaşlarına falan diyor. Yani kendi evindeki misafirliği kastediyorum tabii, yanlış anlaşılmasın. Evet, Berker Hocam seni dinliyorum.
ALTUĞ BERKER: Hocam, sizin ‘Ne demişti, Ne oldu’ bölümünde 1200 tane söylediklerinizin hepsi teker teker çıkmıştı, inşaAllah. Adıyaman Asu Tv’deki bir canlı yayınınızda şöyle diyorsunuz Hocam; “Bir vatandaş olarak ben gazi ve şehitlerin en mükemmel şekilde yaşamasını istiyorum. Kardeşim, bak; vatanı, milleti, namusu, haysiyeti, şerefi korumak için kardeşlerimiz gidip canını veriyor, aslan gibi delikanlılar. Kolu kopuyor dibinden, ayağı kopuyor ve evinde oturuyor bu insan. Bu nasıl tahammül edilebilir bir şey? Gaziler bir kere her yere dolacaklar, biz onları alıp, kucaklayıp, havalandıracağız nereye giderlerse. Alınlarını öpeceğiz her gördüğümüz yerde. Bir yere geldiğinde gazi, biz onu madalyasından tanıyacağız. Biz nereden anlayacağız? Sarı pirinç madalya gördüğümüzde bizim içimiz burkulur, ben istemiyorum. Altından olsun istiyorum. Vatandaş olarak hakkım. Rica ediyorum, istirham ediyorum. Canını Allah’a teslim eden, şehit olan, ölmeyen, şehit olan, gazi mesela ne renk olabilir? Kahverengi de olabilir, kırmızı da olabilir, ama saf altından, 24 ayar altın. 23 değil. Maddi değeri yok, benim hoşuma gidiyor, böyle görmek istiyorum” demiştiniz Hocam, inşaAllah. Aynısıyla bugün, inşaAllah, mesela Diyarbakır valisi Mustafa Toprak madalya verdi şehit ve gazilerimizin ailelerine ve gazilerimize. Şöyle diyor; “Bu madalyalar vatan sevgisinin en yüce nişanesidir. Millet olarak hepimiz biliyoruz ki şehitlik ve gazilik, milletimizin her ferdi için ulaşılabilecek en yüce ve yüksek bir mertebedir. Gazilerimize ve şehitlerimizin geride bıraktıkları emanetlere sahip çıkmak, onlara destek olmak hem devlet olarak hem millet olarak bizim boynumuzun borcudur” diyerek madalyaları vermiş Hocam, maşaAllah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah.
ALTUĞ BERKER: Vesile oluyorsunuz Hocam, maşaAllah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Allah daha da güzel imkanlar nasip etsin şehit ve gazilerimize, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER: İnşaAllah Hocam. Türk askerinden bahsediyordunuz. Afganistan’da Amerikalılar dahi Türk bayrağıyla dolaşıyorlar malumunuz Hocam. Afganlar çok rahat ettiği için Türk askerlerinden.
ADNAN OKTAR: Hakikaten adamlar böyle, Türk askerlerinin olduğu mahallede, adamların bütün sinirleri iliklerine kadar gevşiyor. Acayip rahat ediyorlar. Mehmetçik aslan gibi gidiyorlar, onlarla tarhana çorbası içiyorlar, bağdaş kuruyorlar. Birlikte Kuran okuyorlar. Yani bağırlarına basıyorlar. Yani deli divane oluyorlar bizim askerimiz için. Acayip seviyorlar Afganistan’da. Nereye gitseler öyle. Bosna’da da öyle. Sokakta tutup sarılıyorlar Türk askerine. Orada camiiler yaptırıyorlar, maşaAllah onlar. Sohbetlere katılıyorlar, evlerde böyle amcalarla beraber oturarak bağdaş kuruyorlar. Mehmetçik çok sevilen mübarek bir askerdir. Onun için Irak’tan Amerikan askerinin çekilmesi, Afganistan’dan da çekilmesi, Türk askerinin orada bulunması gerekiyor. Bu kadar. Eğer samimilerse bu.
ALTUĞ BERKER: Hocam Doğan Grubu yazarlarında bir üslup değişikliği var son günlerde, malumunuz. Sizin sevgiden ve sevgi eksikliğinden bahsetmenizden sonra yazarlar da son bir hafta içerisinde 15-20 tane bu konuda yazı yayınlandı. Bugün de Cüneyt Ülsever okuduğu bir romandan yola çıkarak, “herkes gibi ben de hep sevilmeme korkusuyla yaşıyorum” demiş. Herkesin annesinin, babasının, kardeşinin ya da eşinin sevgisinden kuşku duyduğunu anlatmış Hocam.
ADNAN OKTAR: Ama hayrettir, ben bunların böyle laf, söz dinleyeceğini hiç tahmin etmiyordum yani. Bu kadar eleştiriye açık olmaları, nasihate açık olmaları çok hoşuma gitti. Hakikaten toptan hiç ağızlarına almazlardı bunlar sevgiyi. Sevginin ‘s’si yoktu bunlarda yani, irkiliyorum şimdi duyunca da, hayret ediyorum yani. Yani gözlerime inanamıyorum, hakikaten hepsi birden toptan değişti. Bayağı bir bölüm hep sevgiden bahsediyorlar. Bu çok güzel.
ALTUĞ BERKER: MaşaAllah.
ADNAN OKTAR: Hayra alamet, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Hadi Uluengin’in bir yazısı var Hocam. Ergenekon davasında tutuklu yargılanan kişilerin tutukluluk süresinin bu kadar uzatılmasının onların insanı haklarını gasp edilmesi anlamına geldiğini ve bununda insani vebalinin ayni Ergenekon suçları kadar ağır olduğunu söylemiş. Ayrıca daha öncede başka insanlara yönelik bu tip haksız uygulamaların olmasının bu kişileri hala hapiste tutmak için geçerli bir mazeret olmadığını belirtmiş Hocam.
ADNAN OKTAR: Şimdi, Hadi arkadaşımız bu konuşmayı yaparken ona ben bir şey hatırlatacağım. İsim vermeyeceğim, bir kısım bazı Müslüman kardeşlerimiz, bu kişiler tutuklandılar, yıllarca hapis yattılar tutuklu olarak, yani yargılandılar, tutuklu olarak yargılandılar ama yıllarca, sonra bunlara esaslı bir hapis cezası geldi, çok esaslı bir hapis cezası geldi, çok kapsamlı bir hapis cezası geldi. Bu arkadaşlar yıllarca hapis yatarken, yargılanırken, arkadaşlarımızın haberleri bile yoktu, muhatap dahi olmuyorlardı. Hatta ben hatırlıyorum, yapılan bir uygulama, “Hah, işte bu kadar” diye bir başlık atmışlardı. “Gayet güzel yaptınız, elinize sağlık” der gibi, “hah, işte bu kadar” gibisinden. Bakın, yıllarca hapiste yattılar ve bu insanlar unutuldu sonradan da. Bak, şimdi yatıyor o insanlar, yıllarca onlar hapis yatarken, yargılanırken neredeydiniz siz? Eğer samimiyseniz orada da bir şeyler söyleseydiniz.
Ama ben yargıya müdahale edilmesinden yana değilim. Mahkemeler ne derse ben ona saygı duyarım. Bizle ilgili de mesela, bize 3 yıl ceza verdiler, ben hakimin elini öperim. Yargıtay bozdu, onların da elini öperim. Yargıtay kaç cihetten birden bozdu. Say, say, say, say bitmiyor böyle, birçok cihetten bozdu 3 yıl cezayı. Burada tarafsız olmaları gerekiyor. Mesela biz tutuklandığımızda, savcı dedi ki, hapse gönderdiler; biz tutuklandık, hapse gönderildik. O tutuklandığımız olayda, şimdi mahkemenin savcısının ifadesine bakıyoruz, dosyada diyor ki; bu kişilerin, yargılanan kişilerin dosyasında; “bu kişilerin aleyhinde mahkum olmalarını gerektirecek hiçbir delil yok” diyor. Cumhuriyet savcısı, devletin savcısı söylüyor, bakın. “Bu kişilerin dosyasında, bu kişilerin aleyhine, bunların hapsedilmesini gerektirecek hiçbir delil yok” diyor ve diyor ki; “bu kişilerin arkadaşlarının bir bölümü, epey bir bölümü, büyükçe bir bölümü yargılandı” diyor, “mahkemenizde yargılandı.” “Siz dediniz ki” diyor savcı, “"buradaki şahitler doğru söylüyorlar ve ayrıca polis ifadeleri de geçersiz, çünkü işkenceyle alınmıştır ve yanlarında avukat yok. Dosyada da mevcut deliler arasında da suç unsuru yok. Yani iddia edilen bu kişilere yüklenen suç dosyada mevcut değil" dedi mahkeme. Bu da var” dedi, “böyle bir durum da var. O zaman bu kişilere beraat verdiğinize göre, bu kişiler de aynı” dedi. Bir, iki, üç, dört, beşin; bir, iki, üç, dördü beraat etti ise, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuzun da beraat etmesi gerekir. Aynı çünkü, hiçbir farkı yok” dedi. “Dosyaya baktığımızda suç unsuru da olmadığına göre beraat vermeniz gerekir” dedi. Biz buna rağmen hapis yattık dokuz ay.
Ben hapisteyken Aydın Doğan medyasının o tarihteki gazete haberlerine bir bakın. Kardeşim, hemen hemen her gün Kartal Cezaevi, her gün ama, “Adnan Hoca şöyle rahat, böyle keyfi yerinde.” Kartal Cezaevi’nde. Cezaevi nasıl rahat olacak? “Otel gibi.” Hatta gardiyan kılığında cezaevine kadın sokulduğu. Ben oradayım, gardiyan kılığında kadın getirtiyormuşum. Artık gözüm dönmüş yani, Amerikan filmlerinde bile görülmemiş bir şey yani, olacak iş mi şu? İşte lüks malzemeler getirttiğim, keyfimin zevkimin yerinde olduğu. Şimdi bunları da duyunca savcılık, cezaevi savcılığı tedirgin oldular. Normal bir koğuştaydım, normal bir yerdeydim, acayip bir yere aldılar beni. Kardeşim, zift gibi yerler, duvarlar zift gibi, sanki siyah boyayla boyanmış gibi, böyle yağlı zift, acayip bir yer, yani el-ayak dokunulacak gibi değil. Leş gibi derler, leş gibi, acayip. Bahçesine çıkılacak gibi değil. Simsiyah böyle, zift olmuş, çamur olmuş. Bacanın ağzında hemen, cezaevinin bacasının, bacadan sürekli oraya şey dökülüyor; küller müller, is dökülüyor. Günlerce orayı temizletmekle uğraştım, günlerce. En sonunda içinde oturulacak hale geldi. Oraları düzenledim, yine içlerine sinmedi, bu sefer bir televizyon kanalını gönderdiler. “Hocam sen orada olma” dediler. “Nerde olacağız?” “Seni bir odaya, bir yere geçirelim.” Ben oradan şikayetçi değilim; cezaevindeki insanların hepsine sevgi, saygı duyuyorum. Onlar benim canım, hakikaten çok da iyi davranıyorlar, çok da saygılıydılar, hepsini tenzih ediyorum. Hakikaten nezih insanlardı. Geçiyorum mesela, ben tutuklu insanım, hepsi ayağa kalkıyordu, maşaAllah. Oturuyorsa hemen ayağa kalkıyor, sigara içiyorsa sigarasını gizliyor böyle avucunun içerisinde, çok hürmetkardılar. Hepsinden Allah razı olsun. Hiçbir sözüm yok. Geldiler ta yemeklere varıncaya kadar, hepsini tek tek kameraya çektiler, televizyonlarda yayınladılar; işte burada kalıyor diye. Bir türlü sakinleşmiyorlardı gece-gündüz. İşte annem geliyor, “süreyi bir saat daha aştı annesi, dikkat çekti kaldığı süre” diyor. Nasıl olsun? Zaten belirli bir süre; belirli bir saatte geliyorsun, belirli bir saatte gidiyorsun. Ve de olsa ne olur ayrıca? Onu da şikayet unsuru olarak basına yansıtıyor, hepsinde gidip savcılığa ifade veriyorduk. İş çıkarıyorlardı yani. Ufacık bir şey, iş çıkarıyorlardı yani. Ufacık bir şey, herhangi bir söz söylemeyegör; mesela kapıda bir demeç veriyor, anneme bir şey soruyorlar, onunla ilgili hiç alakasız bir haber yapıyorlar. Ben çıktıktan sonra Kartal’la ilgili haberleri tamamen kestiler. Bakın gazete arşivlerine, hiçbir şey yok ondan sonra ve hep Aydın Doğan medyası bu işin içindeydi, hepsinde haber çıkıyordu. Kartal aşağı Kartal yukarı; Kartal aşağı, kartal yukarı. Bu tavırlarında samimi olacaklar, candan davranmaları lazım. Falanca kişiye de aynı, falanca kişiye de aynı. Saygılı ve sevecen bir üslupları olması lazım. Hepimiz bu vatanın evladıyız. Beni akıl hastanesine koymuşlardı. Kardeşim, sen nasıl bir basın mensubusun sen? Sen nasıl bir gazetecisin? Cumhuriyet tarihinde görülmüş mü; bir aydının, bir yazarın cinayet işlemiş akıl hastalarının içine konduğu hiç görülmüş mü? Bak yedi kişi öldürüldü orada, yani bu çok büyük bir olay, benim tutulduğum dönemde. Ve hiçbir şeyim olmadığını da herkes biliyor. Basın da biliyor. Ben gazetecilerin hepsiyle görüşüyordum; şakalaşıyorduk, konuşuyorduk sürekli röportajlar yapıyorduk, sürekli. Beni tanıyorlar. Böyle bir insanın, azılı delilerin olduğu, yedi tane insanın öldürüldüğü akut serviste tutulması hiç mi vicdanınızda tedirginlik meydana getirmedi, rahatsızlık meydana getirmedi? Acayip durumdan memnunlardı, çok memnunlardı. Hiç çıkarılmasam bir kısmı razıydı. Zaten o zaman dedi Yıldırım Aktuna; “sen bu tebliğ faaliyetine devam edersen, dini yayma faaliyetine devam edersen, benim üstümde de bazı güçler var” dedi. “Öyle başıboş bir ortam yok zannettiğin gibi, benim de üstümde güçler var” dedi. “Seni buradan ömür boyu çıkartmam ben” dedi. Akıl hastanesinden yani. “Siz bilirsiniz, biz normal devam edeceğiz çalışmalarımıza, ederiz” dedim. Baktılar baş edecekleri gibi değil; hükümlü olmadığım halde, bakın bu çok manidar, hükümlü olmayan bir kişi akıl hastanesinde tutulmaz. Hükümlü olmadığım halde adli mahkum gibi akıl hastanesinde on ay tutuldum ki cinayet işleyenleri mahkeme karar çıkarıyor, bir yıl tutup bırakıyorlar, cinayet işleyen akıl hastalarını. Ben de daha hiçbir şey yok, yargılanıyorum. Ortada hiçbir şey yokken, adli hükümlü konumunda akıl hastanesinde bütün özgürlüklerim elimden alınarak; telefon etme özgürlüğüm yok, arkadaşlarımla görüşmem yasak, bahçeye çıkamıyorum. Cinayet işlemiş akıl hastalarının hepsi çıkıyordu bahçeye, dışarıya; telefon da ediyordu, geziyor dışarı da, ta ana bahçeye kadar çıkıyor, sokağa kadar çıkıyorlardı. Bana hepsi yasaktı. O zaman gazeteciler gelip benimle röportaj yapıyorlardı, bayağı da keyifliydiler, gayet rahattılar. Bir kere beni kantine çıkartmışlardı, bir kere; Milliyet Gazetesi geldi o zaman, haber yaptı; “bütün doktorlar hazırola geçiyor, Adnan Hoca’yı gördü mü. Keyfi yerinde, rahatı yerinde” diye haber yaptılar. Ondan sonra hiç çıkartmadılar. Bak, bir kere çıktım kantine, geldi Milliyet Gazetesi. Bak, detay veriyorum. “Adnan Hoca’nın keyfi yerinde, rahatı yerinde” gibisinden, “istediği gibi dışarıya çıkıyor” diye. Kantine bütün akıl hastalarının hepsi çıkıyor zaten, aileleri de geliyor, gayet normal bir şey. Haber yapınca çıkamadık, kapıyı kilitlediler. Deli Hüseyin diye bir deli vardı, çok sevimli bir şey, onu da kapıya koydular. Deli Hüseyin’i ikna etmek mümkün değil, iki de bir cinnet geçiriyor, var gücüyle bağırıyor, çığlıkları ünlü böyle. Çok nadir böyle, Deli Hüseyin’e iyi bir harçlık verirsen, kafasına da eserse bazen müsaade ediyordu. Deli Hüseyin’in insafına kalmıştık biz. Ama acayip sevimli bir şeydi, inşaAllah. Berker Hocam anlat.
ALTUĞ BERKER: Estağfurullah, o dönemin hemşirelerinin bazı anlattıkları var Hocam ama…
ADNAN OKTAR:Dinleyeyim.
ALTUĞ BERKER: Sizin bahsettiğiniz dönemde mesela Ayşe Altınyurt, bir kitap var yayınlanmış; ‘Bakırköy Ruh ve Sinir Hastanesi’nin Gizli Tarihi’. Kitabın bölümlerinden okuyorum. Hemşire Ayşe Altınyurt şöyle diyor; “Bitler duvarlarda yürüyordu. Bir battaniyeyi birkaç hasta paylaşıyor, battaniyeyi kaldırdığımızda altından dört-beş hasta çıkıyordu. Ölen bir hastanın fark edilmesi bazen bir-iki günü buluyordu. O zamanlar 14B’ye bir şekilde yolu düşen hastalar bir daha çıkamıyorlardı.
ADNAN OKTAR: 14B işte benim bulunduğum bölüm.
ALTUĞ BERKER: “Etraf pisti, dağınıktı, ağır bir koku vardı. Su akmadığından hastalar yıkanmıyordu, bitleniyordu.” O kadar çok şey var ki Hocam, hangisini anlatayım bilemiyorum.
ADNAN OKTAR: Basın peki bunları niye haber yapmamış o zaman? Madem bu kadar ince, yufka yüreklilermiş, bu kadar şefkatlilermiş, bunu niye haber yapmadılar? Ben daha tutuklandım, Emniyet’teydim, Saadettin Tantan çıktı; “Adnan Hoca PKK’dan daha tehlikeli” dedi. “Abdullah Öcalan’dan daha tehlikeli ve bu kişiler de aynı şekilde” dedi. Peki, niye sormadınız kardeşim, “bu kişinin ifadesi dahi alınmadı,”. “Hakim önüne çıkarılmadı ve infial meydana getireceği açık olan böyle bir açıklamayı sen İçişleri Bakanı olarak nasıl yaparsın?” diye, ki kanunsuz bu, tam anlamıyla kanunsuz. Çünkü bu hem mahkemeye baskı, hem de ortada delil olmadan bunu diyemez. Bunun için mahkeme kararı gerekir. “PKK’dan daha tehlikeli.” Çok büyük bir hakarettir bu, çok çok büyük bir hakarettir. İstesem dava da açardım. Ama o zamanlar tabii sıkıysa dava aç. Yani ne işkenceyi şikayet edebildik bu dönemde, ne bu adamlara dava açabildik. Çünkü gidip polise ifade vermen gerekiyor, polise ifade verdin mi zaten, tecrübeyle sabit; ya evinde kokain çıkıyordu, ya arabanda bilmem ne çıkar. Karmakarışıktı o zamanlar, ortalık bir acayipti. O zamanlarda Aydın Doğan medyası keyifle bunları anlatıyordu. “Adnan Hoca kokainman çıktı” diye sürmanşet vermişti Hürriyet. Benim kokainman olmadığımı çok iyi biliyor. Ben tutuklanmadan önce, İzmir’de tutuklanmadan önce, Sabah Gazetesi; “Adnan Hoca’nın bulunduğu şeyde, aileler şöyle diyor; "Kokain kullanıyormuş" diyorlar,” “aileler böyle diyor” diye bir haber yaptı Sabah Gazetesi. Ama sürmanşetten, sekiz sütuna manşet. Kapaktan haber yaptı. Haberler arasında onu geçiştiriyor. Kokaine dikkat çekiyor. Ben o zaman anladım bir oyun oynayacaklarını, her yere faks çektim. Dedim ki; “bana bir komplo hazırlanıyor” dedim. Kokainle ilgili bir komplo yapılacağını anladım, her yere faks çektim. Anneme de dedim, “evi de temizleyin, bunlar bir şey yapacaklar” dedim. Annem de, altta komşu vardı, böyle kapalı, temiz bir hanımefendi, onunla beraber bütün kütüphaneyi, evi falan her yeri tertemiz yaptılar. Bütün kitapların tozunu aldılar, sildiler, süpürdüler. Bak, “çok dikkat edin, bir şey yapacaklar, oyun oynayacaklar” dedim. Nitekim iki gün sonra, “hadi Hocam” dediler, “gidiyoruz.” İzmir’de ben oturuyordum açık kahvehane gibi bir yer, restoran gibi bir yer, oturuyorduk, polisler geldi cinayet masasından; “Hocam gideceğiz” dediler ama ortada hiç bir şey yok, dikkat edin, hiçbir şey yok. Savcılık talimatı falan, hiç bir şey yok. İşgüzarlığa bak, İstanbul’dan talimat vermişler, yakalayın diye, İzmir çapında. Ama bak, burada çok önemli bir konu var. Savcılık talimatı yok, ortada da hiç bir şey yok. “Hiç olmazsa çayımızı bitirelim bir mahsuru yoksa” dedik polise. “Yok” dedi, “hemen gitmemiz lazım.” “İyi, tamam” dedik, “o zaman.” Bütün millet de bakıyor, şaşırdı insanlar, “hep beraber gelin.” İzmir Emniyeti’ne götürdüler. İzmir cinayet masasına götürdüler beni, oturdum cinayet masasında, yeni bir adam öldürmüşler, bir tane adam, onun silahını falan getirdiler. Adam kendini vurdu orada, polis telsizinden haber geliyor, “şu an vurdu kendisini” dediler. Onu duyduk. Bir tane subay vardı, o da herhalde cinayetten yakalanmış, o da itiraf etmiyordu cinayeti, itiraf etmiyor, karısını getirdiler. Dedi ki; “bu itiraf etmiyor, söylemiyor” dediler. Ne diyorsun?” dediler. Adam hiç konuşmuyor. “Peki, o zaman, indirin aşağı” dediler. Adamı aşağı indirdiler. 15-20 dakika sonra falan, yarım saat sonra adam geldi, her şeyi anlatmış. Ne yaptılar artık malum yani. Aslında bana bir işaret var. İzmir Emniyeti’nin en alta katına indim, böyle hani filmlerde falan olur, kabus, bir kabus; kimine orada işkence yapıyorlar, kimine bilmem ne. Koskoca, uçsuz bucaksız bir salon, bodrum katının daha da altı bir yer, acayip bir yani. Ama ucu bucağı yok, kiminde bekçi gibi adamlar var, kiminde adamı asmışlar, adam orada böyle, yani film sahnesi gibi, set gibi, film seti gibi, korku filmi gibi. Orada bir süre tuttular, onların içinden bir geçirdiler şöyle, oradan Renault arabalara bindirdiler polis arabalarına; bizim arkadaşlar tabii nereye götürdüklerini bilmediğimiz için, onlar da, bizim arkadaşlar da bizi takip etmeye başladılar. İstanbul’a kadar paldır küldür geldik. Orada zaten çok uzun süre tuttular, İzmir’de. Saatlerce tutuldum yani, sonra İstanbul Gayrettepe’ye getirdiler. Orada pencereyi açtılar, soğuk hava üstüme esiyor. “Kapıyı kapatalım” dedim, “yok, açık kalacak” dediler. “Tamam, o zaman” dedik. Halının üzerinde yatabiliyoruz. 72 saatten beri uyumadım. Halı derken, normal betonun üstünde bir şey var işte, halı parçası gibi bir şey var. Artık orada, onun üstünde paketler falan var, onların üstünde yattık. Kıyafeti katladım, onun üstünde yattım. Sonra, “hadi Hocam, eve gideceğiz, arama yapacağız” dediler. “Tamam, buyurun, hep beraber gidelim” dedik. On altı polisle içeri bir girdiler. İki buçuk, üç dakika falan ancak oldu, on altı polis birden hepsi salona doluştular, daha önce de anlatmıştım. Benim kitaplığın üçüncü katına dikkatleri çekildi. Hepsinin alt katları var, üst katları var, onların hiçbirine değil, kitabın birincisini aldı şöyle; anneme temizlettim bak, biliyorum oyun oynanacağını, faks çektim, devletin bütün birimlerine faks çektim, “bana oyun oynanacak” dedim; birinci kitap, ikinci kitap, üçüncü kitabın arasında; “Hocam, bu ne böyle?” dediler. Bir sürü karbonat gibi, bir karton parçası üstünde jelatin kaplanmış, içinde beyaz bir toz. Baktım, pazarda satılan şu karbonatlara acayip benziyor. “Herhalde karbonat” dedim. “Yok, Hocam pek benzemiyor karbonata” dedi. “Nedir?’’ dedim. ‘‘Bilmem’’ dedi. Böyle bir yüz hareketi yaptı. “O zaman şimdi biz tedirgin olmayalım, ne olduğunu bir öğrenelim. Rica edeyim, bir açın da bakın” dedim. Adam jelatini açtı, diliyle ıslattı, aldı oradan, tozdan ağzına sürdü. “Kokain” dedi. Dedik, “tamam.” İnşaAllah. Yani aynen, bak dediğim gibi çıktı. Yani komşu biliyor, didik didik temizlettim ben o evi. Yani onu ne zaman koydunuz? Ya kafamı çevirdiğimde, çünkü on altı polis birden olduğundan dikkatimi veremedim. Hangi birine dikkat vereyim? Kimi koltuğun altını açıyor, kimi… bir oraya, bir oraya. Zaten sırtları dönük. Sırtları da dönük olduğu için, açtı, şöyle kitabı açınca ya o anda koydular, bilemiyorum, nasıl olduğunu bilmiyorum. Ya birisi önceden eve getirdi koydu, tamamen meçhul. Sonra dedi ki; “Eğer itiraf edersen muayeneye götürmeyeceğim’’ dedi. “Sen ne konuşuyorsun, ne itiraf edeyim? Ben suyun bile en iyisini içerim, kokain içer miyim ben? Zehir niye alayım ki? Bakın, zaten anlarsınız” dedim. Oradan Adli Tıp’a götürdüler, kanım alındı, polislerle falan, bütün halk da bakıyor, “ne oldu acaba? diye.
ALTUĞ BERKER: 72 saat sonra.
ADNAN OKTAR:72 saat sonra. Bakın 72 saat sonra. Muayene sonucu geldi. Polis bayağı mütevessil, bayağı rahatlar; 5 mikrogram/mililitre, yani en yüksek dozda kokain çıktı kanımda. Halbuki kokain kanda en fazla 24 saat kalıyor, yani vücut hemen atıyor, yani çabuk eriyen bir madde, 24 saat. Ben 72 saatten beri Emniyet’teyim ve en yüksek dozda çıkıyor. “5 mikrogram/mililitrenin üzerinde” diyor. Yalnız orada, Emniyet’te bana bir iyilik yaptılar, sürekli Adana kebap geliyordu böyle acılı. “Ne iyi insanlar” dedim, bayağı da hoş sohbet oldu, hoşuma gitti. Meyve suları falan geliyor, “ne kadar seviyorlar beni” dedim. Sonra hikmetini anladım. Yiyecekle verilmiş. Yani acı olduğu için tadı, acılı Adana getirdiler zaten, ben de büyük bir iştahla yedim, 72 saatten beri yolda olduğumuz için. Sonra hakimin önüne çıkarttılar. Hakim yüzüme baktı, ifademi aldı, “ifadesi samimi” dedi. Onu tutanağa geçirttirdi. Polislere dedi ki; “ben 20 yıllık hakimim, ben ömrümde on altı polisle arama yapıldığını ilk defa görüyorum, ilk defa duyuyorum. Bir de üç dakikanın içinde elinizle koymuşsunuz gibi bulmuşsunuz, o da çok acayip” dedi. Ama bunu derken mahkeme salonu yıkılıyor gibi, acayip yüksek sesle bağırdı böyle. Çok sert yüksek sesle bağırdı, müthiş öfkelendi hakim, hatta polislerin hepsi başlarını öne eğdiler, böyle ellerini önlerine bağladılar. Asıl o komiseri de öne çekti böyle. Komiser mi, tam bilmiyorum. Ona sordu, o da başı önde cevap verdi, anladı olayı. “İfadesi samimi. Yiyecekle, içecekle kokain verilip veremeyeceğine dair Adli Tıp’tan tespit yapılsın” dedi. “Çocuğum seni de serbest bırakıyorum” dedi. Normalde kesin tutuklanır. Çünkü evde bulunmuş, kanında bulunmuş, bitti yani. Bunun hiç kaçarı kurtarırı yok. Yüzde 100 tutuklanması lazım. Böyle bir konumda olan, Cumhuriyet tarihinde kimse yoktur bırakılan. Bir tek ben bırakıldım, bakın bu çok önemlidir. Cumhuriyet tarihinde kokain ve uyuşturucudan; hem kanında, hem evinde bulunup da bırakılan başka kimse yoktur. Bir tek ben bırakıldım. Bırakılınca hazmedemediler tabii, beni bir daha Emniyet’e götürdüler. Orada bir daha tehdit ettiler. Bak, bu kısımları biz anlatmıyoruz. Gayrettepe Emniyet Amirliği’nin, bak ilk defa söylüyorum bunu, Gayrettepe Emniyet Amirliği’nin zemin katında, garajda meşhur bir müdür, eli cebinde içeriye girdi, orada tehdit ettiler, “bu faaliyetlerden vazgeçeceksin” diye, tebliğ faaliyetlerinden, “bundan vazgeçeceksin” diye. Sonradan biz olayın kökenini araştırdığımızda, güya ki Allah-u alem öyle, o zamanlar Turgut Özal’dı biliyorsunuz, yani Türkiye’de bayağı etkiliydi, yönetimdeydi, inşaAllah. Turgut Özal demiş ki güya ilgili şahsa; “sen hala bu işi bitiremedin mi? Nasıl bu iş devam ediyor?” Halbuki Turgut Özal bana bir hafta önce, çok yakını aracılığıyla, çok çok yakını aracılığı ile haber göndermişti; “çok iyi gidiyor, devam etsin” diye. Çünkü bu Darwinizme ve materyalizme karşı faaliyetlerim yoğundu o zamanlar. “Çok iyi gidiyor, devam etsin” diye. İsterseler söylerim de yani akrabasını, yani en yakın akrabası. Onun kanalıyla haber gönderdi. Ben de gönlüm rahat, daha da rahat anlatıyordum. Şimdi öyle de deyince ilgili kişiye gitmiş, o da diyor ki savunmasında; “niye böyle yaptın?” dedik, biri aracılığı ile sordurdum, “Turgut Özal böyle dedi bana” diyor. “Ben de "bu işi bitirin" dedim. Ama nereden bileyim ben, tosunlar kendilerini kaptırmışlar” diyor. “Ben bu derece yapacaklarını bilmiyordum” diyor. Onun savunmasına bak, ‘tosunlar’. Tosun ne demekse? “Tosunlar kendilerini kaptırmışlar, ben bu derece yapacaklarını bilmiyordum” diyor, yani bu kokain olayı ile ilgili olarak. Ama benim hiçbir zaman için insanları şikayet eden, mağdur durumda bırakan bir politikam olmadığı için bir şey demedim. Yani o öyle kaldı. Basın da bunu çok iyi bildiği halde, basının gözü önünde beni polis aldı, götürdü, geri götürdü. Tahliye olmuş adamı polis götürür mü? Nereye götürüyor, niye sormuyorsunuz? Bayağı keyiftiler, yani son derece rahattılar. Oradakiler de bozuldular bizi bırakınca polis. Ve alıp götürdüler, garaj da yeniden tehdit edildim. Üç tane müdür, üç tane müdür vardı, bir de daha da ünlü bir şahıs. Eli cebinde böyle, Amerikan filmlerindeki gibi. Amerikan filmlerinde falan yaparlar, böyle ikisi koluma girdi, yani tehdit edecekler. Güya ben de korkacağım, “acaba öldürecekler mi?” falan mı diyeceğim diye düşündüler, bilmiyorum. Ne amaçla yaptıklarını bilmiyorum. Ve bayağı da polis vardı, onların gözü önünde. Nerede görülmüş araba garajında ifade alındığı. İşte o yüzden biz bu hükümeti ılımlı buluyoruz, güzel buluyoruz. Bu hükümet döneminde böyle olaylar olmuyor da onun için. Yani konuşabiliyoruz, derdimizi anlatabiliyoruz. Belki otuz tane polis vardı, otuz tane polisin önünde garaja götürüp tehdit ettiler, polis müdürleri. Ne diyeceksin? Müdür mü ne, şube mi? İşte tanınan kişiler. Ama aynı Amerikan filmlerindeki gibi hareketler falan. Zaten benim ifademi alırken de aynı hareketler. Gelip masanın üzerine otururlardı yan, var ya filmlerde olur. Kardeşim, bu filmleri izlettirmemek lazım bir takım eşhasa. Yani o filmlerin etkisinde kalarak benim de korkacağımı… Halbuki ben bir tek Allah’tan korkarım. En fazla şehit eder, neyine korkacağım? Yahut döver yahut yaralar. Yaralarsa gazi oluruz, yani ne var? Öldürürse şehit oluruz. İşkence, alasını yapsınlar, zaten fark etmez. Bu tutuklandığımızda da, Tantan’ın yaptığı operasyonda, iki ayağımdan elektrik verdiler, iki ayak başparmaklarımdan. Hatta duruyor ayağımda izi, tırnak yuvasını yaktı elektrik kablosu, bakır kablo sardılar, ayağımı yaktı. Biz gıkımızı çıkartmadık, bir şey demedik. Yani şimdi ben o polisi tutuklattırayım mı, ne diyeyim yani? Ama bu dönemde bunlar olmuyor. Olay bu işte. Yani olayın kökeninde yatan şeyler bunlar.
Mesela Tantan onu söyledi, “bana nasıl böyle bir hakaret yaparsın?” diyemedim ben. “Bu işkenceyi nasıl yaparsınız?” diyemedik. “Beni garajda nasıl tehdit edersiniz?” diyemedik. “Evime bu kokaini kim koydu?” diyemedim. Nasıl diyeceksin? O zaman çuvalla getirir koyarlar. Kimi kime şikayet ediyorsun? Yani bu yiyeceğime kokaini kim koydu diye şikayet edemedim, en doğal hakkım. Yani bir vatandaşın yemeğine kokain konuyor devletin Emniyet’inde, şikayet edebildim mi ben? Basın bunu sormadı. Bu adamın, bu kişinin yiyeceğine kokaini kim koydu diyemedi. Hani siz demokrattınız, Aydın Bey’in takımı? Hani sevgi doluydunuz? Hani adaleti savunuyordunuz? Hani haksızlıklara karşı mücadele ediyordunuz? Neredesiniz siz bu olaylarda? Ve bunların hepsini biliyordunuz siz. En ince detaylarına kadar biliyorlardı. Ki biz o zaman basına da anlatmıştık. Buna rağmen böyle. Onun için ben bu arkadaşların böyle adalet, barış, kardeşlik sözlerine falan işin doğrusu inanmıyorum. Yani samimi bulmuyorum. Ama dua ediyoruz, inşaAllah düzelsinler, inşaAllah iyi olsunlar.
ALTUĞ BERKER:İnşaAllah Hocam. Bugün Şahin Alpay, Zaman Gazetesi yazarı; “insanlık için tehlike, dini inançlar değil, bağnaz düşüncedir” demiş. “Dünya savaşlarının din ile hiçbir ilgisi yoktur. Yüz milyonlarca insan bağnaz fikirler üzerine kurulu ateist rejimler nedeniyle hayatını yitirmiştir” demiş Hocam.
ADNAN OKTAR:MaşaAllah. Hocam arkasından bir İttihad-ı İslam’dan bahsetse çok iyi olurdu. Neci bu muhterem?
ALTUĞ BERKER:Ben onu sosyal demokrat olarak biliyorum, Allah-u alem Hocam. Ama İslam’a bakış açısı olumlu.
ADNAN OKTAR:Hangi gazetelerde yazıyor?
ALTUĞ BERKER:Zaman Gazetesi’nde yazıyor.
ADNAN OKTAR:Sırf Zaman’da mı yazıyor?
ALTUĞ BERKER:Evet.
ADNAN OKTAR:Aslında boş yere çekiniyorlar. İttihad-ı İslam’ı isteyince zararı olacak, bir şey olacak zannediyorlar. Halbuki İttihad-ı İslam’ı isteseler; Allah bereket, bolluk, güzellik verir. Aleyhlerine olacak zannediyorlar. Bir şey olacak, terse gidecek işler zannediyorlar. Veyahut Mehdi (a.s.)’yi savununca, Hz. İsa (a.s.)’yı savununca, onu sevince, başları belaya girecek zannediyorlar. Allah o zaman asıl başlarını belaya sokuyor. Mehdiyet’ten korktuğunda Allah belayı verir, İsa (a.s.)’nın gelişinden çekinildiğinde Allah belayı verir, İttihad-ı İslam istenmediğinde Allah belayı verir. Tam aksini yapıyorlar, bilmiyorlar. Şahin Hoca’nın durumunu bilmiyorum da, genel olarak, genel mantık söylüyorum.
ALTUĞ BERKER:Sizin söylediklerinizi aynen söylemiş Hocam. Bu konuda filminiz de vardı. Laik düşünce, “dini inançlar değildir, bağnaz düşüncedir” derken Franco, Mussolini, Hitler, Lenin, Stalin, bunları saymış. “20. yüzyılda felaketlerin sebebi bu oldu, ateist fikirler oldu” demiş Hocam. Yıllardır sizin kitaplarınızda ve filmlerinizde söylediğiniz konular, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Nur Talebesi kardeşlerim ve Nur Talebesi olmayan kardeşlerimiz de Bediüzzaman’ın anlatımlarının gizlenmesi konusunu çok hayati bir konu olarak ele alsınlar. Yani Bediüzzaman’ı devirmeye çalışan bir politika var. Bediüzzaman’ın dediklerini gizlemeye çalışan bir politika var ve Müslümanları pasifize edip güçlerini kırmaya çalışan bir politika var. Bir de bunda hakikaten başarılı da oluyorlar. Yani inanılmaz bir cesaretle, inanılmaz bir pervazsızlıkla bunu elde etmişler. Yıldırmışlar Müslümanları bazı yerlerde, sayısı az da olsa, bakın söylüyorum; beş-on kişi de olsa böyle bir şeyi elde etmişler.
Bak, Bediüzzaman diyor ki Barla Lahikası, sayfa 162’de; “fakat o ileride gelecek,” ‘ileride’ ne demektir? İleriki zamanda gelecek. “Gelecek,” gelmiş değil, bak, “gelecek.” Çünkü Müslümanları alenen kandırıyorlar da onun için vurguluyorum. Yoksa normal bir insan bunu okur okumaz anlar. Ama bakın, inanın hayret edeceksiniz, adam; “o anlamda demedi bunu” diyor. Müslüman’ın gözünün içine baka baka, alenen, sahtekarca yalan söylüyorlar. Müslümanları kandırıyorlar ve bir kısım Müslümanları geri zekalı konumuna sokmaya çalışıyorlar. Yani sanki aklı yokmuş gibi. Kendilerini de çok akıllı zannediyorlar, muazzam bir enaniyetle kendilerini çok uyanık zannediyorlar. Bu kadar açık bir şeyi çarpıtmak çok büyük vicdansızlık ve terbiyesizliktir. “Fakat o ileride gelecek,” yani ileriki zamanda gelecek, “acib şahsın,” bak normal bir şahıs değil, ‘acib’ ne demek? Bir türlü baş edemiyorsun, yenemiyorsun, durduramıyorsun. Dağ çıksa önüne eziyor. Yani bütün dünyanın küfür sistemi baş edemiyor. Bütün delalet bir araya geliyor, baş edemiyor. “Acib şahıs.” Bediüzzaman bunu bir tek Mehdi (a.s.) için kullanıyor, “acib şahıs” diye. Yani tarif edilemiyor, edemiyor Bediüzzaman. Sadece “acib” diyor. “Acib şahsın bir hizmetkarı,” “ben onun hizmetçisiyim” diyor, “Mehdi (a.s.)’nin hizmetçisiyim” diyor. Adamlar Mehdi (a.s.)’nin adını bile anmak istemiyorlar. Bak, Bediüzzaman “hizmetçisiyim” diyor. Onlar adını bile anmak istemiyorlar. “Bir hizmetkarı ve ona yer hazır edecek bir dümdarı,” yani öncüsü, ona yer hazır eden, onun zeminini kolaylaştıran bir dümdarı, “ve o büyük kumandanın,” herhangi bir kumandan değil, bakın; “o büyük kumandanın,” kumandanların değil, bir şahıstan bahsediyor burada. Utanmadan, yüzsüzce bunun şahs-ı manevi olduğunu söylüyorlar. “‘O büyük kumandanın’ sözünü şahs-ı manevi anlamında söyledi” diyorlar. Yani o kıt zekasıyla, o akılsız kafasıyla Müslümanları alenen kandırdığını zannediyor. Bir de gevrek gevrek de gülüyor arkasından. Yani hakikaten fark edemediğimiz kanaatinde. Bak, “o büyük kumandanın,” “o büyük kumandan,” bir tane kişiden bahsediyor burada, “pişdar bir neferi olduğumu zannediyorum.” “Onun önde giden askeri olduğumu zannediyorum” diyor. Neferi, “herhangi bir askeriyim” diyor. Adamlar da enaniyetten dolayı asla kabul edemiyor. Bir de; “ya falanca kişi Mehdi (a.s.) olursa?” Sana ne? Allah kimi yaparsa biz ona razıyız. Sen misin onu yönlendirecek? “Ya feşmekan Mehdi (a.s.) olursa?” Allah’ın dediği olur. Sen Allah’a güvenemiyorsun. “Ya Mehdi (a.s.) çıkmazsa?” Bakın, vesveselere bakın, delilik derecesinde. Bakın, “ya falanca olursa?” bir, “ya çıkmazsa?” “Ya çıkarsa, başarılı olmazsa?” Arkasından bu avanaklar nereye götürüyorlar olayı? “Ya Allah yoksa?” Haşa. “Ya Cennet yoksa?” Kardeşim, git diz çök, Allah’a dua et. Aklın gitmiş senin. Böyle vesvese olur mu? Deli vesvesesi bunlar. İman sağlam zemine oturur, insan iman eder, imanını devam ettirir. İman etmiyorsan da iman etmiyorsundur. Ona da kimse bir şey demez, ona da saygı duyarlar. İman etmeyenlere bizim saygımız var, onlar da bizim kardeşimiz. Allah hidayet versin, dua ederiz. Allah onu öyle yaratmıştır. Ama sen sahtekarlık yapıyorsun. Hem “iman ediyorum” diyorsun, hem de imanın, Kuran’ın, sünnetin bütün şıklarına mücadele ediyorsun.
Bakın,Sikke-i Tasdik-i Gaybî, sayfa 11, Beyanat ve Tenvirler; “bu hakikatten anlaşılıyor ki,” demek ki anlaşılır bir şey, “bu hakikatten anlaşılıyor ki sonra gelecek o mübarek zat,” bakın, bu yüzsüz, utanmazlar ne diyor, biliyor musunuz? “"Sonra gelecek o mübarek zat," böyle bir şey yok burada, siz yanlış anladınız, bu şahs-ı manevidir. Bir fikir sistemi burada” diyor. Nerede burada fikir sistemi? Bak, “sonra,” ‘sonra’ ileride demektir; “gelecek,” gelmemiş daha, gelecek, “o mübarek zat.” Nerede burada şahs-ı manevi? “Risale-i Nur Külliyatı’nı bir program olarak neşr ve tatbik edecek.” Yani insanlara anlatacak, okuyacak, izah edecek. Gizlenen hususları insanlara izhar edecek. Oynanan abidik gubidik sahtekarlıkları faaş edecek, Müslümanların gözüne yaptıkları o göz bayıcılığı, hipnozu, oyunu kaldıracak, inşaAllah. “Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kutsi çiçeklere zemin izhar etmek lazım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin izhar ediyoruz.” Mehdi (a.s.) ve talebelerine. Bakın, “Ahir zamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hakim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u azam olarak bir zat-ı nuraniyi gönderecek,” bakın, “bir zat-ı nurani,” şahs-ı manevi değil, “gönderecek, o zat da,” bak, bu da şahs-ı manevi değil. “O zat” şahıs demektir. “Ehl-i Beyt-i Nebeviden olacaktır.” Peygamberimiz (s.a.v.)’in soyundan olacaktır. Müslümanları böyle insanların büyülediğinden ve hipnoz yaptığından birçok kişinin haberi yok. Ben bu sahtekarlığı, gece-gündüz yüzlerine vura vura, onları rezil kepaze ederek, bu yalandan vazgeçirttireceğim. Kardeşim, kime Mehdi (a.s.) derse desinler, ben buna saygı duyarım. Der ki; “ben Hocamı Mehdi (a.s.) biliyorum,” ben elinden öperim, alnından öperim. İnşaAllah olur. Hiç fark etmez. Yani ben şahıs tayini yapmıyorum. Yeter ki Mehdi (a.s.)’yi beklesinler, yeter ki İttihad-ı İslam’ı istesinler. Diyebilir, “ben Hocamızı, bizim grubumuzun liderini Mehdi (a.s.) biliyorum.” İnşaAllah o olsun. Keşke o olsa, inşaAllah. Ama kökten sahtekarlığa karşıyım. Müslümanların gözünün içine baka baka, abidik gubidik yapmak, oyun yapmak, “burada nerede şahıs geçiyor, burada şahs-ı manevi var” demek veyahut “Risale-i Nur Külliyatı’nın tamamını okumazsanız, bu konuyu anlayamazsınız” diyor. Neyini anlayamayacağım, dümdüz açıklama. Nasıl anlaşılmaz yani? Orada da sahtekarlık yapıyor. Şimdi adam üç, dört kere Risale-i Nur’u okuyamayacağı için, çünkü on iki cilt, o zaman ne diyecek adam, “ben anlayamadım o zaman” diyecek. Yani apaçık gerçeği görmezlikten gelecek. Diyecek ki, “ben bunu anlayamıyorum.” Bediüzzaman diyor ki; “çok anlaşılır, yediden yetmişe herkesin anlayacağı gibidir” diyor. Tefsir zaten adı üzerinde, nasıl anlaşılmaz yani? Her yeri anlaşılıyor da orası mı anlaşılamıyor? Süfyan anlaşılıyor, deccal de anlaşılıyor, bir tek Mehdi (a.s.)’ye geldi mi; “şahs-ı manevidir, konuyu kapatalım” diyor.
Bunların böyle kafasına kafasına sürekli anlatalım. Çünkü bunları bir Risale-i Nur dershanesinde söylesen, yani o tip adamların bulunduğu -yüzde 99’u sağlamdır Nur talebelerinin- ama böyle cinslerin bulunduğu yerde söylersen, o mahalleye sokmazlar adamı. Bunları açıklıyorum; fenalık, afakanlar geçiriyorlardır şu an. Geçenlerde bir çocuk söylüyor, bana çok fazla yazı geliyor; “dershanede söyledim, adam iliklerine kadar morardı” diyor. Mehdi (a.s.) ile ilgili bunu söylemiş, yani çıldırmış adam. Ne kadar zevkli bunları kızdırmak böyle? Yani şu an mesela durduramıyor da, yani anlatıyorum. En korktukları sözler bunlar. Yani duyulmasını asla istemedikleri konular. Bak, Bediüzzaman diyor ki; “ben kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki Ahir zamanın o büyük şahsı Al-i Beyt’ten olacaktır.” “Bunu da yalan söylüyor Bediüzzaman” diyorlar. “Oyun oynadı size, yani öyle bir şey yok, taktik yapıyor” diyorlar. Yani hep oyun oynuyormuş Bediüzzaman. Taktik, takiyye, oyun, haşa. Sen taktik, oyun yapıyorsun; takiyye yapıyorsun, abidik gubidik yapıyorsun. Bediüzzaman niye yapsın? O dürüst bir insan.
Bak, “bundan bir asır sonra” diyor Bediüzzaman, yani 2010’ları veriyor bu tarih. “Bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar,” yani Darwinizmi, materyalizmi, dinsizliği, ateizmi, “dağıtacak zatlar ise, Hazreti Mehdi (a.s.)’nin şakirtleri olabilir” diyor. “Şimdi hatıra geldi ki, eğer seddeli "lamlar" ve "mimler" ikişer sayılsa bundan bir asır sonra,” yani 2010’lar, “bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdi (a.s.)’nin şakirtleri olabilir. Her ne ise... Bu nurlu ayetin çok nurani nükteleri var.” "Elif, Lam, Ra. Bu kitaptır ki," (şeytandan Allah’a sığınırım) "Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura, o güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için sana indirdik" İbrahim Suresi, 1.” Bak, diyor ki Bediüzzaman; “Her ne ise... Bu nurlu ayetin çok nurani nükteleri var” diyor. İslam ahlakının hakimiyetini de veriyor ayetin ileri ebcedleri. Bak, açıklamamış onu, çok sırlı şekilde kesmiş ve ona da işaret etmiş. “Bakın, bulacaksınız” diyor. Bak ne diyor? “Her ne ise…” diyor, üç nokta koymuş Bediüzzaman, “bu nurlu ayetin çok nurani nükteleri var. Bakarsanız, görürsünüz” diyor. Bakıyoruz, İslam ahlakının dünya hakimiyeti devrini veriyor ebcedi.
Ne yapalım, internetten mi devam edelim? Tamam.
SUNUCU:İnşaAllah. Bizi yarın 22.00’dan itibaren HarunYahya.Tv internet sitemizden, Mavi Karadeniz Radyo’dan, Samsun Aks’tan ve TV Kayseri’den takip edebilirsiniz. Yayınımıza HarunYahya.Tv internet sitemizden devam edeceğiz.
ADNAN OKTAR:Bak, Bediüzzaman diyor ki; Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sayfa 153; ciğerlerine ciğerlerine oturtturacağım, hakikaten şu an boğuluyorlardır, keşke böyle bir kamera sistemi olsa da baksanız, böyle şişmişlerdir yani bunalıp asla okutmadıkları konulardır bunlar, asla. Yani delirirler bu konuların duyulmasından. Bak, onları davul gibi şişireceğim böyle. “Ta Ahir zamanda,” “ta Ahir zamanda,” çok ileriki devirde, yani bu devirler, zaten veriyor net tarih de veriyor, “yüz yıl sonra, benden yüz yıl sonra” diyor, 2010’lar. “Ta Ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde,” yani internetin, televizyonların, radyoların genişlediği devirde, “Risale-i Nur Külliyatı’nın asıl sahipleri,” bir kiracısı vardır, bir asıl sahibi vardır. “Asıl sahibi odur” diyor, “Mehdi (a.s.) ve talebeleri.” “Asıl sahipleri, yani Mehdi (a.s.),” bak, “yani Mehdi (a.s.),” şahs-ı manevi değil, bak, “Mehdi (a.s.) ve şakirtleri, Cenab-ı Hak’kın izniyle gelir.” “Geldiler” değil, “gelir.” “Gelecekler” diyor, tarih de veriyor, 2010. “O daireyi genişlettirir.” “Risale-i Nur dairesini genişletecekler” diyor.
Evet, şimdi HarunYahya.Tv’den devam edeceğiz. Orada bu konuları anlatayım. Yarım saat, bir saat anlatayım, inşaAllah.
Sunumlar
Devamı ...Sokak Röportajları
Devamı ...Canlılar Dünyası
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...Güncel Yorumlar
Devamı ...