SUNUCU: İyi akşamlar sayın izleyicilerimiz ve dinleyicilerimiz, bu akşam Mavi Karadeniz Radyo, Asu TV, Ankara Beypazarı Seyelan TV, Çorum Kanal 19, Mardin Kanal 47, Tokat Turhal Super TV ve Radyo, Uşak Egem TV ve aynı zamanda www.HarunYahya.TV sitemizden canlı olarak yayınlanan Adnan Oktar’la Gece Sohbetleri programımıza hoş geldiniz. Buyrun Hocam, nasıl başlamak istersiniz?
ADNAN OKTAR: Efendim, ben yine Şeyhime müracaat edeyim.
ALTUĞ BERKER: Estağfirullah Hocam, estağfirullah ne haddimize. Eğer uygun görürseniz 1-2 tane gazete haberi vardı Hocam ilgi çekici. “Kuran’ı Kerim’in Gizli Öğretisi” başlıklı bir yazı yazmış Serdar Turgut Habertürk’te. Geçen hafta bir konuğu ile şöyle bir konuyu tartışmışlar televizyonda. Sirius adlı bir gezegende, dünyadan çok daha üstün bir medeniyet ve dünyadaki düzeni korumakla görevli bir güç bulunuyormuş. Bu gezegenden dünyaya dinin, Melek ve cin olarak adlandırdığı kozmik ziyaretçiler gelip, peygamberleri vahiy için hazırlıyorlarmış. Bu gerçeğe Kuran’da da dikkat çekiliyormuş. Ayrıca dinlerin temelindeki büyük gerçek, yakında bu güç tarafından açıklanacakmış. Mayalar’ın takvimindeki 2012 yılı, bu gerçeğin açıklanacağı ve herkesin aydınlanacağı tarih olabilirmiş, diyor Serdar Turgut Hocam.
ADNAN OKTAR: Serdar Turgut, çok önemli, manevi gelişmeler olacağını sezdi, uzun süredir bunun farkında. Benim kanaatim, benim kitaplarımı da okumuş. Bir fevkaladelik olduğunun farkında. Fatih Altaylı da farkında, diğerleri de farkındalar. Ama nasıl olacak? Bu gerçekten mi olacak, yoksa öyle rast geldi de, hani böyle tevafuken mi oldu tam kanaat getiremiyorlar. Peygamberimiz (s.a.v.)’in bütün dediklerinin tek tek çıkması şaşırttı tabii bu kişileri. Ama bu bir rastlantı mı, gerçekten mi bu böyle ona kanaat getiremiyorlar. Bakın net söylüyorum, Mehdiyet çağındayız, Mehdi (a.s.) de doğru, İttihad-ı İslam da doğru. Bir kere İttihad-ı İslam’ı her savunan, mutlaka ve mecburen Mehdi (a.s.)’ı savunur. Zaten Mehdi (a.s.)’siz İttihad-ı İslam nasıl olur bana bir söylesinler. Hiç kimse aksini iddia edemez. İttihad-ı İslam Mehdi (a.s.)’siz imkansızdır, mümkün değildir. Hiçbir Şii, Sünni bir imamın, bir liderin etrafında birleşmez. Hiçbir Sunni de Şii bir lideri kabul etmez. Bu bitmiştir o zaman, İslam aleminde birleşmenin olmayacağı kesin. Bu ancak Mehdi (a.s.) iledir, çünkü Mehdi (a.s.) bütün mezhepleri kaldırıyor, mezheplerin üzerinde. Ama tabii kendilerinin mehdileri olabilir. Mesela şu an küçük küçük yüzlerce mehdi var, yüzlerce müceddid var. Her grubun kendi müceddidi, kendi mehdisi var adeta, öyle değil. Mehdi (a.s.) bütün dünyanın imamı, Hıristiyan ve Museviler’in de imamıdır, hepsinin imamı oluyor. O yüzden oradaki ibare geçtiğinde, İttihad-ı İslam’ı duyduğunuzda, bilin ki Mehdi (a.s.)’dan bahsediliyor demektir. İkincisini açıklayan samimi değildir. Bana izah etsin, şu şekilde olur, bu şekilde olur desin, diyemezler. Mutlaka o gerekir. Ben Mehdi (a.s.) ile ilgili açıklamalar yaptığımda bazı arkadaşlar bazı konuları yanlış anlıyorlar, onlara biraz bilgilendirme yapalım. Bakın rivayette diyor ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in hadisinde gökten bir münadinin sesleneceği haber verilmektedir. “Bir münadinin semadan seslenerek; ‘ey insanlar emiriniz artık Mehdi (a.s.)’dır demesine kadar devam edecektir.’” El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alameti'l-Mehdiyyi'l-Muntazar. Şimdi bak, Melek geçen ifadelerde, Melek sesleniyor. Ben; o Melek değildir, radyodur demiyorum ona. Televizyondur veyahut internettir demiyorum; Melek geçen yerde Melektir. Fakat Melek seslendiğinde sadece Melek alemi duyar onu, insanlar duymaz. Cübbeli kendisi de söyledi, böyle bir şey mümkün değildir, imtihanı kaldırır, dedi. Zaten her Müslüman bilir, Melekler gaybdir, gaybe iman edilir, Allah’ın Meleklerine, Kitaplarına, değil mi? Biz Melekleri görmediğimiz halde iman ediyoruz. Gaybi olduğu için, aklın ihtiyarini kaldırdığı için Allah Melekleri gizler. Melekler Mehdi (a.s.) çıktı dediklerinde, birbirlerine bunu söylüyorlar. Cübbeli’nin o konuşmasını biraz sonra yayınlayalım, o önemli. Mehdi (a.s.)’ın zamanında, Mehdi (a.s.)’ın başının üzerinde bir bulut olacak, buluttan Mehdi (a.s.)’ye bir Melek, “işte bu kişi Mehdi (a.s.)’dır diyecek” diyor. Öbür konuşmasında da, böyle bir şeyin imkansız olduğunu söylüyor. “Mehdi (a.s.) kendi yanındaki Meleği görmez. Bayram günleri de Melekler her yeri doldurur, insanlar o Melekleri görmez, çünkü bu aklın ihtiyarini kaldırır, imtihana münafidir, biz gaybe iman ettik” diyor. Demek ki ilk ifadesi samimiyetsizmiş, doğru değilmiş. Bulutun üzerinden seslenecek bir Melek iddiası doğru değilmiş. Bunu söylemesinin nedeni, güya Mehdiyet’i imkansız hale getirmekti ama bakın şimdi yavaş yavaş geri adım atmaya başladı. Şimdi İttihad-ı İslam’ı kabul ettirdik, gürül gürül söylüyor. Yalnız bir kere söylerse, hani böyle yasak savar gibi bir kere söylerse, bu da yakışık almaz çünkü ben ısrar ettiğim için söyledi. Benimle barışabilmek için söyledi, bu olmaz, bu ihlasta olmaz, bu samimi olmaz, bir kere söylemek olmaz. Allah’ı seven; ben aşığım, aşık nasıl sevgilisini çok nadir hatırlar? Aşığın özelliği; sürekli sevgilisinin aklında olmasıdır ve sürekli ona aşkını ilan etmesidir, biz buna sevgili deriz. Allah’ı seven bir insan, Allah’a aşık olan bir insanın bu aşkı, bu sevgiyi sürekli söylemesi lazım ve sevgilisinin istediklerini yapması lazım, değil mi? Benim sevdiğim Allah ne istiyor? İttihad-ı İslam istiyor, aksi Müslümanların namusunun gitmesi demektir. Bir insan aksini istemiyorsa, İttihad-ı İslam’ı istemiyorsa; İslam’ın bütünü namustur, o bütününü istemiyor demektir, sırf başörtüsü değildir. Mesela bakın başörtüsü konusunda nasıl coşkunlar. Peki Allah’ın diğer hükümleri uygulanmıyor, onlar için niçin ses çıkarmıyorsunuz, değil mi? Niye Kuran’ın bütününün uygulanmasını istemiyorsun, niye İttihad-ı İslam için yeri göğü inletmiyorsunuz? Asıl bunu isteyin, İttihad-ı İslam’ı isteyin. Onun isterseniz, diğer istedikleriniz zaten olur, zaten özgür olursunuz. Cübbeli’nin VTR’si hazır mı? Evet onu seyredelim.
VTR: Cübbeli Hz. Mehdi (a.s.)’ın yanındaki Meleğin görünmeyeceğini söylüyor.
ADNAN OKTAR: Demek ki Melek görünmüyormuş, Cübbeli’nin daha önce söylediği doğru değilmiş. Zannediyorum taraftarları anlamıştır. Bakın, fakat şöyle bir ifade olduğunda; “bu durum bir münadinin semadan seslenip” bir münadi, nida eden, burada Melek demiyor. İşte bu radyo, televizyon, internettir. Çünkü semadan bir ses, semadan bir ses ama Melek seslendi dendiğinde, Melektir o. Münadi dendiğinde de, herhangi bir sestir, inşaAllah. Mesela diyor ki; “işte böyle, bir anda, ansızın bir münadi seher vakti onlara şöyle seslenir; ‘ey insanlar yardım size geldi.’” Bu münadi, nida eden, bu Melek değil. Hadisleri ikiye ayırmak gerekiyor. Hadislere toptan aynı mantıkla bakmak olmaz. Mesela diyor ki: “Kaim Hz. Mehdi (a.s.) kıyam etmeden önce gökten biri seslenir.” Burada Melekten bahsediyor mu? Biri, bir şey, yani bir insan sesi. Bu radyo, televizyon, her şey olabilir, mikrofon olabilir. “Bu sesi perde arkasındaki kadınlar, doğudaki ve batıdaki tüm insanlar duyar.” Bu ne demektir? Hem perdenin arkasındaysa göğü insan nasıl görür? Perdeyle kapalı olan bir yer, yani duvarlarla, perdeyle kapalı olan bir yerden insan göğü nasıl görebilir? Radyodan, televizyondan, değil mi? Gök demekle, demek ki gökten gelen bir ses, demek ki radyo dalgaları. Perdeden geçen şey nedir, perdeyi aşıp-geçen şey nedir? Radyo dalgalarıdır, televizyondur. “Doğudaki ve batıdaki tüm insanlar duyar” diyor, ne demek? Mesela tüm insanlar; yerin altındaki insan da duyar, evin içindeki kişi de duyar, efendim, tünelin içindeki insan da duyar. Gökteki sesi duymak için ne gerekiyor? Radyo, televizyon gerekiyor, ikinci bir ihtimal olur mu? Kapalı bir yerde olduğunda, yerin altında, mesela madenin içinde düşünelim; gökten biri seslense duymaz madenin içindeki insan. Duyması için radyo, televizyon gerekir. Burada kastedilen radyo ve televizyondur. Mesela, “onun adı gökten nida edilir.” Bu da radyo ve televizyon. “Bu nidayı tüm yeryüzü halkı duyar ve bu ses insanları ona çağırır.” Bakın, “bu ses” bu ses, bir ses var. “İnsanları ona, Mehdi (a.s.)’ye çağırır. Biliniz ki Allah’ın Hücceti (Mehdi (a.s.)) Allah’ın beyti yanında zuhur etmiştir.” Yani Kabe-i Şerif’te zuhur etmiştir. “Ona tabi olun çünkü halk onunladır ve ondandır.” Halk onun yanındadır ve halk da ona emanettir, o anlamda buradaki ifade. Zannediyorum kardeşlerimiz anlamışlardır.
Bazı öyle atom forvet siteler var, keratalar. İşte Erbakan Hocamız adına bir site kuruyor, Erbakan Hocamız’ın haberi yok. Milli Görüş adına site kuruyor, Milli Görüş ile bağlantısı yok, yani o adı kullanıyor. Adam görünce; Erbakan Hocamız’ın sitesi, biz de bakalım, diyecek. Bu tuzaktır, bunların bir kısmı ahlaksız adamlar, terbiyesiz adamlar. Karaktersizlik yapıyorlar Erbakan Hocamız’ın ismini kullanıyorlar, Milli Görüş’ün ismini kullanıyorlar, şerefsizce, alçakça oradan Müslümanlara saldırıyorlar. Şeyh Nazım Hocamız’a ayrı, başka Müslümanlara ayrı, işte kendince bize karşı da cahilce bir şeyler söylemeye çalışıyorlar, öyle olmaz. Merdane kendi siteni yaparsın, adını-soyadını verirsin, yerin belli olur, oradan konuşursun. Çakal, bakıyorum isimlerin hepsi müstear. Erbakan Hocam ile alakası var mı diye soruyoruz, yok. Nerede it kopuk varsa oraya toplanmışlar, tek kelime Allah’ı öven bir ifade yok. Tek kelime Allah sevgisinden bahsetme yok. Allah’ı seviyorsan coşkuyla Allah’tan bahset, Resulullah (s.a.v.)’ın sevgisinden bahset, İttihad-ı İslam’dan bahset, Mehdi (a.s.) sevgisinden bahset, İsa (a.s.)’ın gelişini müjdele. Bunlar ruhu, içi kurumuş karanlık insanlar. Şimdi onları tek tek tespit edeceğim, Erbakan Hocamız’la da görüşeceğim, bağlantısı olmayanları tespit edeceğim, onların içerisinde o terbiyesizlik yapanları teker teker deşifre edeceğim. Bütün milletin gözü önünde böyle kanun ve hukukla rezil, kepaze edeceğim, inşaAllah. Millete böyle pervasızca laf söylemek neymiş görecekler, inşaAllah. Onlar kendilerini kanun dışı zannediyorlar, yani kanundan böyle hile ile kurtulacaklarını zannediyorlar, kurtulamazlar. Onlar çok yanlış adama rastgeldiler. Cübbeli’ye de soracağım, resmi olarak soracağız, bunların seninle alakası var mı, diyeceğim, bu it, çakal takımının. Eğer var derse, o zaman topyekün hepsine gerekeni yapacağım, kanun ve hukuk ölçüsüyle. Eğer alakam yok diyorsa onu internetten ilan edeceğiz ve evvelAllah teker teker teker hepsini bir bir evlerinden polise aldıracağım, inşaAllah. Çünkü aynı zamanda bu çakallar silahlı ayaklanmayı da anlatıyorlar, yani böyle bir psikopatlıkları da var. Diyor ki; “lafın kesildiği yerde silah devreye girer.” Sen orada Erbakan Hocamız’ın yahut Cübbeli’nin adının arkasına sığınıp çakallık yapıyorsun, değil mi? Ve korkaksın, adını da veremiyorsun. Ama adını vermesen de, bilmem nerenin içerisine girsen de ben seni bulacağım ve kanunun önüne getireceğim. Mahkemede böyle dizi dizi dizileceksiniz. Bir de öyle silahtan, mermiden bahsetmek; burası dağ başı değil. Bunlar kanun ve hukukun lafta olduğunu zannediyorlar, kanun ve hukuk Türkiye’de gayet güzel işliyor ve işleteceğiz de, inşaAllah.
Mesela, “Hz. Mehdi (a.s.)’ı müjdeleyip-tanıttığında, bir başka hadiste haber verildiği gibi, diğer Melekler de bu çağrıya uyarak Hz. Mehdi (a.s.)’a yardım edeceklerdir.” Bu gerçek. Mesela, “Hazreti Allah üç bin Meleği ona (Hz. Mehdi (a.s.)’a) yardıma gönderecektir.” Bu da gerçektir. Bu üç bin Meleği bütün İstanbul halkı görecek mi?
ALTUĞ BERKER: Hayır.
ADNAN OKTAR: Cübbeli de bilir bunun görülmeyeceğini. Ama samimiyetsiz olduğu için, Mehdiyet’i örtbas etmek için... Hayır, gökyüzü Meleklerle dolacak, her lisandan; Sırpça, Almanca, Hırvatça, Boşnakça, her dilden, Kore lisanında da bu aşağıdaki turistlere, bize, herkese, falanca kişi Mehdi (a.s.)’dır diye bulutların içinden ellerini uzatıp, Melekler bağıracaklar, diyor. Bunun doğru olmadığı belli. Doğru söylemiyor, halkı yanlış bilgilendiriyor Cübbeli. Ben bunun yanlış olduğunu söyledim. Bu dediğim de doğru, inşaAllah. Mesela, “Allah onu (Hz. Mehdi (a.s.)’ı) üç bin Melekle destekleyecektir.” El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alameti'l-Mehdiyyi'l-Muntazar. Bu doğru, şu anda da Melekler var burada, görünmüyor. Her Müslüman’ın yanında Melek vardır, iki tane Melek vardır, Hafeza Melekleri, görünmezler. Bu Melekler de görünmüyor, çünkü aklın ihtiyari kalkar o zaman. “Hz. Cebrail (a.s.) ve Hz. Mikail (a.s.), 46 bin Melek, İmam Mehdi (a.s.)’ın yardımcıları ve yoldaşları arasında olacaktır.” Görülüyor mu? Görünmez. Cübbeli bu konuda dürüst olacak. Cübbeli adına ortaya çıkan bu atom forvet çakallar da bilmedikleri konulara girmeyecekler.
ALTUĞ BERKER: Hocam dün siz şöyle söylemiştiniz: “Onlarca Müslüman internet sitesi var, gazete var, dergi var ama ekseriyetle siyasetin içerisine dalmış durumdalar. Siyaset adeta beyinlerini kavurmuş hep tartışma, laf yarışı, laf üstünlüğü. Allah’tan coşkuyla bahseden, İtihad-ı İslamdan, Hz. Mehdi (a.s.)’den, Hz. İsa (a.s.)’dan, Peygamber (s.a.v.) aşkından bahseden neredeyse hiç yok. Ama nefret yazılarının da ucu bucağı yok. Sevgi, şefkat, merhamet üzerine yazı bulabilen bize göndersin. Bu deccaliyetin insanların ruhunu ne kadar kavurduğunu gösteriyor” dediniz Hocam.
ADNAN OKTAR: Mesela bir bayan oluyor, bakıyorum, Filistin başörtüsü gibi bir kıyafet giymiş böyle; kadın diyorsun, şefkatli böyle güzel bir şey... Son derece saldırgan, sert bir üslup. Şimdi mesela başı açık bayanlara çok galiz konuşuyor. Bakıyoruz, çarşaflı olan da ona çok galiz konuşuyor. Başını açsan çok daha iyi böyle gezeceğine, diyor. Sen batmışsın, mahvolmuşsun, Cehennem’in odunu olmuşsun sen, diyor. Böyle hasta ve saldırgan bir ruha sahipler, şefkatle bakmıyorlar. Siyaset her yerlerini kaplamış bir kısmının. İyi olan çok insan var tabii ki, güzel, iyi insanları tenzih ederim. Ama mesela bir kadın, bir Müslüman Allah’tan bahsederken sevgiyle, aşk ile bahsetmesi lazım. Ve sevgilisini asla unutmaz bir insan. Her yazısında, her üslubunda kemal-i edeple, derin bir saygıyla, içli bir korkuyla, içli bir sevgiyle Allah’a hitap eder. Cübbeli’yi çıkarıyorlar, adam çok laubali bir üslupla Allah’a hitap edeceğini, Allah’la tartışacağını söylüyor. Bunlara bakıyoruz, Allah’tan hiç bahsetmiyorlar. Kardeşlerimiz bu internet sitelerine ibret gözüyle baksınlar. Allah’ı öven, Allah’ı seven konuşmaların oranına bir baksınlar. Allah kelimesi kaç defa geçiyor, Resulullah (s.a.v.)’a olan aşk kaç yerde geçiyor, Allah aşkından kaç yerde bahsediliyor. İman hakikatlerinden, Allah’ın güzelliklerinden kaç yerde bahsediliyor. Mesela çocukların güzelliklerinden hiç bahsediyorlar mı, bir bakın bakalım. Çocuk resmi koymuşlar mı, güzel bir hayvan, güzel bir böcek, güzel bir bitkinin resmi var mı? Allah içlerini kavurmuş, güzellik diye bir şey bilmiyorlar. Soğuk, böyle yamuk yumuk suratlar, ebleh bakışlar. Yanına gidiyorsun, leş gibi kokuyor. Sarı sarı dişleriyle ağzı leş gibi. Çirkin bir üslup. Kendinden çok emin, enaniyetli, gururlu, dik başlı, sadece kendisinin doğru yolda olduğunu bilen bazı güruhat gelişti. Kardeşlerimiz küfrü sırf komünistlerde, Darwinistlerde, materyalistlerde aramasınlar. Bu tip insanların içerisinde çok daha yoğundur, buralarda da arasınlar. Müslümanları batıranlar böyle ruhsuz, sevgisiz, aşkı unutmuş, Allah aşkını bilmeyen, niçin Müslüman olduğundan dahi haberi olmayan karanlık ruhlar. Çok tehlikelidir bunlar. Bunlara karşı uyarma görevini yapsınlar. Mesela sitelerine yüzlerce çocuk resmi koyabilirler. Yüzlerce güzel çiçek resmi koyabilirler. Allah’ın sanatını koysunlar. “Allah’ın nimetlerini anın” diyor Allah ayette. Allah’ın nimetlerini anın. Nimeti nasıl anacağız? Nimeti göstereceğiz ve anacağız, Allah’a şükredeceğiz. Ve sevgi yazıları yazsınlar, şefkat yazıları yazsınlar. Hiç merhametten bahseden bir yazı görüyor musunuz? Hiç affetmekten bahseden yazı görüyor musunuz? Dostluktan, vefadan, nezaketten, temizlikten bahseden yazılar var mı? Bilakis. Bakıyorum, adam sığır gibi kokuyor, sığır bile öyle kokmaz. Hayvan gibi bakımsız ve kaba, görgüsüz, lafını-sözünü bilmeyen, estetikten anlamayan, sanatı, bilimi çok gerilere atmış. Sadece dedikodu ve işte laf soksun, ipsiz sapsız konuşmalar yapsın, kindar bir üslup kullansın ve şüpheci olsun, hüsn-ü zanla bakmasın. Her lafın altında bir şüphe her sözün altında bir şüphe arayan yoğun dedikoducu bir ruh. Halbuki Kuran’da Cenab-ı Allah söylüyor; “kardeşlerinizin etini yemek istermisiniz? Tiksindiniz değil mi?” diyor Allah. Müslüman’ın etini yemek gibidir, ölü eti yemek gibidir ve Allah böyle tiksindirici, pis bir şey olduğunu söylüyor. Bunlar da bu tiksindiriciliğini bildikleri halde, bu ahlaksızlığı sonuna kadar yaşıyorlar. Halbuki eleştiri düzeltmek amacıyla yapılır, o kişiye doğru yolu göstermek amacıyla yapılır. Tahrib etmek, durdurmak amacıyla yapılmaz. Onu etkisiz hale getirmek, Müslümanlarla arasını açmak için yapılmaz. Bilakis onu düzeltmek, eksiğini giderip daha faydalı hale gelmesi için olur, inşaAllah.
Mahmud Sami Kemaloğlu, Kayseri’den. “Sayın Adnan Hocam, Allah sizlerden razı olsun. Tevhid-i İslam yolunda hizmetlerinizi aşk ile, muhabbet ile ziyadeleştirsin.” Bakın, bu Müslüman üslubu görüyor musunuz? Aşk var, muhabbet var, Müslüman’ın ağzı böyledir. “Siz alem-i İslam’a bir ışık tutuyorsunuz. Rabbim sizi ve dava arkadaşlarınızı doğru yoldan ayırmasın. Muhterem Hocam, görmüş olduğum çok net bir tespit var, bunu sizinle paylaşmak istiyorum. Size güya iftira atanların hepsine baktım, Mehdi (a.s.) konusunda sizinle görüşleri çelişenlerin hepsinde de itikadi bozukluklar gördüm ama hepsinde. Ben eskiden Gülen Cemaati’nin sohbetlerine giderdim, ağabeyler sizi savunurdu; on sene önce falan. Lakin bu adamların şimdi hiçbiri bu yolda değiller, tamamen değiştiler. Size muhalif olanları hiçbiri sizin kadar vatansever değil, bunu da çok net gördüm. Hiçbiri sizin kadar PKK terörüne karşı net bir şekilde doğru duruş sergilemiyorlar. PKK denilen canilere, it sürüsü deyişiniz bizi çok memnun etti.” İt sürüsüne, it sürüsü denir, başka ne diyeyim şimdi, değil mi? Net olan bir şey. İnsan olsalar insan derdik. İt sürüsüne, it sürüsü denir, evet. “Siz çok aydın görüşlü, geniş ufuklu, merhameti zirveye çıkmış bir şahsiyetsiniz. Emeklerinizden dolayı teşekkürü bir borç bilir, saygılarımı sunarım.” Mahmud Sami Kemaloğlu, Kayseri.
Şimdi, bir insan Müslüman’ım der de, Türkiye’yi bölenlerle ittifak etmeye kalkarsa bakın dünyayı dar ederim söyleyeyim, rezil-rüsvay ederim. Benim bütün şiddetli deliliğim ortaya çıkar. Kanunla, hukukla. Yani bana bir deli enerjisi gelir, yerle bir ederim, neye uğradıklarını şaşırırlar. Hiç kimseye, hiçbir yere güvenmesinler. Türkiye’yi böyle it-kopuk takımına, PKK’ya peşkeş çekmeye kalkan birisi olursa babam olsa affetmem söyleyeyim. Kim olursa olsun affetmem. En yakınım dahi olsa affetmem. Herkes ayağını denk alacak. Çok dikkatli, titiz izliyorum, açıkça halk tabiriyle söyleyeyim, zımbalarım, anında yakalarım. Sakın böyle bir dangalaklık yapmaya kalkmasınlar. PKK’ya verdin mi sen, her şeyini verirsin, artık namuzsuzsun. PKK’ya vatanını veren bir adam, her şeyini verir ve tam bir namuzsuzdur. Akla gelebilecek her türlü ahlaksızlığı yapar. PKK’ya Güneydoğu’daki bizim vatan topraklarını vermek isteyen bir adam, insan aklının alabileceği ne kadar ahlaksızlık varsa inanın tamamını yapar. Şimdi tek tek saymayayım, hepsini yapar ve öyledirler, o şekildedirler, inşaAllah. Onun için böyle sinsi sinsi, alttan alta biz götürüyoruz, kimse fark etmiyor falan demesinler, bayağı titiz takip ediyorum. Ama ben suç oluşmadan da kimsenin ensesine yapışmam. Şimdilik hüsn-ü zan ediyorum. Dolayısı ile ben Fethullah Hoca Cemaati’ne karşı çok sevgi doluyum, saygı doluyum. Ben vatanı bölenlerle, PKK ile iş birliği yapacaklarına asla inanmam, inanmıyorum da. Ama herhangi başka bir şahıs, birisi yaparsa, sıkıysa yapsınlar bir görelim bakalım. En ufak bir bilgi olduğunda da kardeşlerimiz bize bildirsinler. Çünkü kanun ve hukukun devreye girmesi içinde takip gerekiyor, dikkat gerekiyor. Durduk yere dava açılmaz, durduk yere Savcılık harekete geçmez, durduk yere polis harekete geçmez, delil ister. Delil getirsinler, kardeşlerimize bildirsinler, biz de onlara bildirelim ve gereği yapılsın, inşaAllah.
Yalnız Fethullah Hoca Cemaati’nde tabii bizim tedirgin olduğumuz nokta; Mehdiyet’i örtbas etmeleri ve şahs-ı manevidir diye kapatmaya çalışmaları, bir kısmının. Az da olsa bir kısmı bunu yapıyor. Fethullah Hoca’yı orada esir ettiler, konuşturmuyorlar. Geçtiğimiz günlerde kısa bir konuşma yaptı, yine sesi kesildi Fethullah Hocamız’ın. Bir tek İttihad-ı İlam olacak dedi bir tek, onu söyleyebildi o kadar. Bakın Seyyid Salih Özcan Hocam, kelimenin tam anlamıyla delikanlıdır, bir tek Allah’tan korkar. Hiç kimseye verilecek hesabı olmadığı için, gürül gürül çıktı, ne dedi? Mehdiyet şahs-ı manevi değil şahıstır, dedi. Şahıs olarak gelecek. İsa (a.s.) da gelecek, İsa (a.s.) ile birlikte namaz kılacaklar, İttihad-ı İslam olacak, dünyaya İslam hakim olacak dedi, açık açık söyledi. Ama şimdi adam Güneydoğu’yu vermek istiyorsa, Avrupa Birliği’ne gireceğini düşünüyorsa, Büyük Orta Doğu Projesi’nde böyle gariban bir uşak olacağını düşünüyorsa, tabii ki İttihad-ı İslam’ı istememekle mükelleftir. Ağa babaları tabii ki ona talimat verecek. Mehdiyet ister mi adam o zaman? Büyük Orta Doğu Projesi diyorsun sen, arkasından da Mehdiyet’ten bahsediyorsun. Mehdiyet, Büyük Orta Doğu Projesi, bilmem ne falan dinlemez. Patlatır, darmadağın eder, bambaşka bir sistemdir. Onun için Büyük Ortadoğu Projesi’ni savunanlar, Mehdiyet’i, şahs-ı manevi yahut görünmez bir güç yahut 570 sene sonra gelecek yahut 200 sene sonra gelecek bir güç olarak göstermeye çalışıyorlar. Bir kısmı da 1000 yıl sonra gelecek diyor. Bunların zamana ihtiyacı var. Büyük Ortadoğu Projesi için en fazla bir 20-30 seneye ihtiyaç var, bakın en fazla 20-30 seneye. Sırf bunu atlatın yeter, diyor adamlar, verilen talimat bu. Sırf şu 30 seneyi geçirtin, biz bunu zaten yapacağız, diyorlar. Ama karşımıza Mehdi (a.s.)’ı, Hz. İsa (a.s.)’ı getirirseniz bu iş olmaz, diyorlar. Bunlar da böyle uşaklık yapmaya meraklı oldukları için bir kısmı, yani Büyük Ortadoğu Projesi’nin içerisinde küçük bir lokma, küçük bir bölüm olup; işte karısıyla, kızıyla steyşın arabasına dolacak o yassı kafalı kıl tipler; yani yassı kafalı derken kafasının çalışmadığı anlamında diyorum. Beyni böyle yufka gibi incecik olmuş, kafa gitmiş adamın. Mutlu yaşayacak ama başörtüsü de olacak aynı zamanda, fakat vatan gidecek önemli değil. PKK hakim olacak, o da önemli değil onlar için. Sadece namazını kılsın, karısının da başörtüsü olsun yeter. İttihad-ı İslam olmamış, Mehdi (a.s.) çıkmamış onlar için hiç sorun değil. İslam’ın diğer hükümlerini uygulamaması da önemli değil. Allah’ın diğer, Kuran’da olan hükümlerini uygulamaması da önemli değil. Varsa yoksa adamın ailesi. Rahat etsin, yesin-içsin, çayını içsin, geğirerek yan gelip-yatsın. Bunlara ben rahatlık vermem. Oyun oynuyorlar. Bir oyun oynanıyor, koro halinde oynuyorlar ve birbirleri ile ittifak halindeler. Hepsi birbirlerini tanıyorlar ve ortak noktaları, Mehdiyet’e karşı zıtlık ve İttihad-ı İslam’a karşı cephe almak. Hepsi birbiriyle karşıt gibi görünüyorlar ama hepsi birbiriyle ittifak halindeler. Ayrıları gayrıları yok, laf o. Akşamları toplanıyorlar çaylı kurabiyeli toplantı yapıyorlar, öyle bir konuları yok. Ortak noktaları, İttihad-ı İslam’ı nasıl engelleriz, Mehdi (a.s.)’ın çıkışını nasıl engelleriz ve bunu meşru olarak nasıl yapabiliriz. Bir kısmı da cahilliğinden bu koronun içinde yer alıyor.
Mesela bak Mehtap TV’de adam çıktı, 200 yıl ilave etti. Hani 100 yıl sonra diyor ya Bediüzzaman; adama alerji yapmış o yüzyıl kelimesi. Üç yüzü de koyamıyor yakaladığım için bak, üç yüzü de koyamıyor. Hiç olmazsa utanma hissi var, iyi, maşaAllah o güzel. Onun yerine nokta nokta nokta. Bırak şimdi nokta nokta noktayı. Risale-i Nur’u değiştirmeyeceksin. Hadisleri de değiştiremezsin, hiçbir şey de yapamazsın. İttihad-ı İslam olacak, Mehdi (a.s.) da çıktı, görevde, durduramayacaksın. İsa Mesih (a.s.) de görevde, o da çıktı, onu da durduramayacaksın.
Türkiye bütün Türklük alemini tek bayrak altında toplayacak, göreceksiniz. Bir Turan topluluğu olacak, ayrı devletler altında ama o Türkleri temsil eden bir bayrak olacaktır, toplu bir bayrak. O bayrağın altında toplanacaklar, inşaAllah. Ama hepsi ayrı, müstakil devlettir tabii. Milletler, millet olarak biriz. Devlet zaten bir lükstür. Devlet demek, hizmet kurumu. Hizmet eden bir sistem, halka hizmet eden bir sistem devlet. Ama millet olarak biriz. Bu bize Kuran’ın emridir. Allah, “sizi milletler olarak yarattım” diyor. Türkler nasıl bölünür, bunda bir mantık var mı? Dünyada böyle bölünmüş başka bir millet varsa bana gösterin. Bir de Kuzey Kore, Güney Kore falan usulen bir bölündüler ki onlarda da böyle bir düşünce yok. Bir tek Türklere mahsustur bu bölünme, Türk Milleti’ne mahsustur. Ki en vicdanlı, en merhametli, en samimi, en fedakar millettir. Onları bir kere bir araya getireceğiz. Bütün İslam alemini bir araya getireceğiz, Türk-İslam Birliği’ni oluşturacağız. Büyük Ortadoğu Projesi’ne müsaade etmiyoruz. Cübbeli de böyle bir kere yasaksavar gibi; evet, ben İttihad-ı İslam istiyorum, demekle yakasını bırakmam. Sürekli söyleyecek. Yakasını bırakmam derken, sürekli hatırlatacağım, uyaracağım. O, onunla kurtardığını zannediyor. Unutulur, olmaz. İnsan aklı nisyan ile malüldür derler, unutur insan, olmaz. Coşku ile ve aşk ile İttihad-ı İslam’ı savunacak. Şimdi savunamıyor çünkü önce bir kere Mehdi (a.s.)’a hizmet etmiş olacak bunu yaptığında. Çünkü İttihad-ı İslam’ın Mehdi (a.s.)’sız olamayacağını herkes bilir, mecburen Mehdiyet demektir. Onun için İttihad-ı İslam’dan da bahsedemiyor birçok kesim, birçok kişi ağızlarına alamıyorlar. Halbuki bakın, en büyük farzdır.
VTR: Seyyid Salih Özcan Hocamız’ın Hz. Mehdi (a.s.)’ın şahıs olduğu ile ilgili sözleri.
ADNAN OKTAR: Şimdi bakın, Bediüzzaman’ın sır katibi olan, mutlak vekili olan ve çok güvendiğini ve çok sevdiğini Risale-i Nur Külliyatı’nda sık sık vurguladığı ve seyyid olan, değil mi? Seyyid Salih Özcan Hocamız açık açık bunu söylüyor, anlatıyor. Diğer Bediüzzamanı’ın eserlerine baktığımızda bunu da görüyoruz. Diğer talebelerinde de bu üslubu görüyoruz. Buna rağmen Büyük Ortadoğu Projesi’nin çakalları Mehdiyet konusunu örtbas etmek için uluyorlar adeta. Bunları her tuttuğum yerde bu şekilde çökerteceğim ve sürekli bunlarla mücadele edeceğim. Bizim milletimizi kör veya sağır zannetmesinler. Bizim milletimizin gözü bayağı keskindir, kulağı da çok iyi duyar, oyunu da çok iyi fark ederler, neye uğradıklarını şaşırırlar. Çok özür dilerim, bu dangalaklığı bırakacaklar. Şimdi hangi film var? Said Özdemir Hocamız’ın filmi, onu gösterelim. Hocamız mübarek talebelerindendir.
VTR: Said Özdemir Hoca İttihad-ı İslam’ı ve Hz. Mehdi (a.s.)’ı anlatıyor.
ADNAN OKTAR: O Büyük Ortadoğu Projesi’nin uşakları titresin. Bakın, Bediüzzaman’ın aslan talebeleri kükremeye başladılar, yeri göğü inletiyorlar. Said Özdemir Ağabeyimiz de bu altı kişiden bir tanesidir, değil mi? Sungur Ağabey, Said Özdemir Ağabey, Seyyid Salih Özcan Ağabeyimiz bakın maşaAllah yeri göğü inletiyorlar, elhamdülillah. Bakın İttihad-ı İslam’ı gürül gürül anlatıyor, Mehdi (a.s.)’ın de şahıs olduğunu açık açık söylüyor. Mehdi (a.s.)’ın geleceğini de söylüyor. Şahs-ı manevicilerde müthiş bir panik var. Said Özdemir Ağabey, İbrahim Tuncer ile bana, bu elindeki İttihad-ı İslam kitabını hediye olarak göndermiş, biraz da hurma göndermiş böyle; o hurmaları saklayacağım tabii. MaşaAllah çok mübarek, çok muhterem bir ağabeyimiz, Bediüzzaman’dan bizlere emanet. Hürmette, nezakette en ufak bir kusur olmaz, hiç kimsede de öyle bir tavır olmaması gerekir, inşaAllah. O elinde okuduğu kitabı göndermiş, o mübarek elini sürmüş olması çok önemli benim için, inşaAllah, maşaAllah.
“Selamun aleyküm.” Aleyküm selam. “İnternette yayınlanan Çantacı Necmi Ağabey ‘Mehdi (a.s.) geldi mi?’ adlı videosunda, Bediüzzaman’dan Mehdi diye bahsediyor.” Doğru, Bediüzzaman Mehdi’dir ama o çıkan diğer Mehdilerdendir, küçük Mehdilerdendir, diyanet yönünde gelen Mehdilerdendir. Çünkü Bediüzzaman sayıyor zaten; Abdülkadir Geylani, İmam-ı Rabbani, “birçok mürşid bunlar hep diyanet Mehdi’sidir” diyor. Diyanet yönünde gelen Mehdiler’dendir. Ama hem diyanet hem siyaset hem saltanat üç görevi birden yapan Mehdi olmadı, diyor Bediüzzaman, bu vakte kadar. “Ta Ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde” bunun mümkün olacağını söylüyor. “Mehdi (a.s.) ve şakirdleri” diyor Bediüzzaman, inşaAllah. Ama büyük Mehdi (a.s.) anlamında anlatıyor tabii Çantacı Necmi Ağabey, yani başka da Mehdi gelecek mi diyor, ne diyor acaba? Ama çok sevimli bir insan, acayip sevimli, çok coşku ile anlatıyor. O eski stilde, ilk dönemlerde böyle anlatılıyordu; Bediüzzaman Mehdi (a.s.)’dır şeklinde anlatılıyordu. Mehdiyet’in vakti belki erken olduğu için o ağabeye de söylemiyorlardı, o kadar Mehdiyet’i gündeme getirmiyorlardı, yani vakti girmediği için. O devrin klasik anlatımı içerisinde devam ediyor, o stilde, klasik stilde gidiyor. Dolayısı ile ağabeyimizin iyi niyetinden benim şüphem yok. “Nurcu kardeşleri yanlış yönlendirdiğini düşünüyorum. Ağabeye olan sevgilerinden her söylediği doğrudur diye algılanabilir. Çantacı Necmi Ağabey tabii ki bu konuşmalarında delil getirmiyor.” Konuşmaları delil içermiyor, diyor. Hakikaten Necmi Ağabey okurken, Risale-i Nur’dan okuyup ondan sonra şerh etmesi, açıklaması lazım. Bakın Bediüzzaman bunu diyor, bu böyledir, demesi lazım. Şimdi ezberden söylüyor. Ezberden söylerken de delil getirmiyor. Risale-i Nur’u ezberden okuyabilir, söyleyebilir. Onu da ezberden söylemiyor, okuyarak da söylemiyor. Kendi hayalini söylüyor, o zaman olmaz. O zaman o Risale-i Nur olmaz, o Çantacı Necmi Ağabey’in üslubu olur. Ama çok şeker bir ağabey, bayağı güzel bir insan. “Bir Nurcu arkadaş bana bu videoyu söylemişti, şu an baktım” diyor Erman isimli kardeşimiz. Necmi Ağabey’e biz en iyisi Seyyid Salih Özcan Ağabey’imizin hem videosunu gönderelim hem Bediüzzaman’ın açıklamalarını gönderelim; bu açıklamaları okuyup bize şerh etsin. Bediüzzaman’ın eserlerini okuyarak bize anlatırsa o çok net olur. Öyle hayali anlatırsa bir anlamı olmaz, çok acayip bir şey olur. Olur, hiçbir şey olmaz demiyeyim de ama mesela bakın Bediüzzaman burada diyor ki: “İstikbal-i dünyeviyede (dünyanın geleceğinde) 1400 sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib (yakın) zannetmişler.” Çantacı Necmi Ağabey bunu okuyacak, bu yazının üzerinden bize şerh edecek. Bu 1400 seneden kasıt, 1980 yılından kasıt nedir? 1980 yılında kim gelecek, ne gelecek? Bediüzzaman birisinden bahsediyor, onu bize söylemesi lazım. Hayır tevil de etse yine bu kitaptan tevil etmesi lazım. Hiç açıklama olmadan olmaz. Mesela Hz. İsa (a.s.)’ın gelişi için de Bediüzzaman diyor ki: “Sihir ve manyetizma ve ispirtizma gibi istidraci harikalarıyla (hipnoz ve ruhlarla bağlantı tarzında sahte mucizeleri ile) kendini muhafaza eden ve herkesi teshir eden (bütün dünyayı etki altına alan, büyüleyen, aldatan) o dehşetli deccali yok edebilecek, mesleğini değiştirecek; ancak harika ve mu’cizatlı (mucizeler gösteren) ve umumun makbulü (dünyanın büyük bir bölümünün sevdiği, mucizeleri olan ve herkesin kabul ettiği) bir zat olabilir ki:” Şahs-ı manevi değil bak, “bir zat olabilir ki: O zat en ziyade alakadar ve ekser insanların (çoğunluğunun) Peygamber’i olan Hazret-i İsa (a.s.)’dır.” Mesela bunu buradan okuyup, anlatması lazım Çantacı Necmi Ağabey’in. Veyahut diğer ağabeyler de anlatırken mutlaka kitaptan, Bediüzzaman’ın eserlerinden okuyarak anlatmaları lazım. O zaman nasıl olsun? O zaman herkes kendi kafasına göre anlatır ve geçerli olmaz hayali olmaz. Ama söylüyorum, mesela Risale-i Nur’u ezberinde tutabiliyorsa, nur ala nur. Kelimesi kelimesine ezberden söyleyip anlatırsa olur. Ama bu bana böyle geliyor derse o ona öyle gelendir, o geçerli olmaz, çünkü Bediüzzaman onu söylememiş. Onu kim söylemiş oluyor? Çantacı Necmi Ağabey söylemiş oluyor. Gerçi dünya tatlısı bir adam, çok sevimli bir insan. Kardeşim, mesela ben samimi olanla, samimi olmayan bir insanı ayırt ederim.
O ağabeyimiz çok samimi. O Büyük Ortadoğu Projesi falan, anlamaz öyle şeyden, candan o. Hakikaten Üstadımız’ı sevmiş başlangıcından, benim Üstadım Mehdi’dir demiş, ondan sonra başka şey okumaya da gerek duymamış zaten, düz gidiyor böyle. Ama tabii doğruyu söylememiz lazım. “Hatta Hz. İsa (a.s.)’nın nuzulü (yeryüzüne inişi) dahi ve kendisi İsa (a.s.) olduğu nur-u imanın dikkatiyle (imanın ışığı ile) bilinir. Herkes bilemez başlangıçta.” diyor. İlk indiğinde imanın nuru ile fark edilir, diyor Bediüzzaman. Herkesin bilebileceği bir vaka değildir, diyor. “Hatta deccal ve Süfyan gibi eşhas-ı müthişe (müthiş şahıslar deccal ve Süfyan)” bakın bunlar da şahıstır, bunlar şahs-ı manevi değil. Deccal var, Süfyan var, Süfyan’ın komitesi vardır ve şahs-ı manevisi vardır, değil mi?
ALTUĞ BERKER: Tabii, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Evet. Bakın, “Deccal ve süfyan gibi eşhas-ı müthişe dahi, kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar.” diyor Bediüzzaman. Bilmezler. Adam zaten deccal olduğunu bilse kanı-iliği çekilir. Çünkü deccal Cehennem’in en derininde olacak adamlardan bir tanesidir. Adam ona iman etse yapar mı onu? Bilmiyor. Bakın, “İsa (a.s.)’ı nur-u iman ile (imanın ışığı ile) tanıyan,” demek ki öküz gibi adam bakarsa, tanıyamayacak. Sığır gibi bakarsa tanıyamayacak. Taş kafa gözü ile bakarsa tanıyamayacak. Nasıl bakarsa tanıyacak? İmanın nuru ile bakarsa tanıyacak. O zaman tanırsınız, diyor Bediüzzaman. Mehdi (a.s.) için de öyle. Eğer kemik kafa ile bakıyorsan, yani kafa olduğu gibi kemikse, beyin kalmamışsa tanıyamazsın. Ama kafanda beyin varsa, vicdan varsa, şefkat, merhamet varsa, güzel duygular varsa, Allah aşkını taşıyorsan, dürüstsen, hasetliğin yoksa, kıskançlığın yoksa, azgınlığın yoksa, değil mi? Kindar değilsen baktığın zaman tanırsın. Bunu kim diyor? Ben söylemiyorum, Bediüzzaman söylüyor. “İsa (a.s.)’ı nur-u iman ile (imanın ışığı ile) tanıyan ve tabi olan.” Bakın İsa (a.s.) denen Peygamber var, bir şahıs var değil mi? Adam, Müslüman ne yapıyor? Onu tanıyor, görüyor. Bunlar ilk başta tevhid inancına inanan Hıristiyanlar, sonra Müslüman oluyorlar. İsa (a.s.)’nın teşvik ve telkini ile Müslüman oluyorlar. Bakın, “nur-u iman ile (imanın ışığı ile) tanıyan ve tabi olan.” Hz. İsa (a.s.)’ya diyorlar ki; sen bizim liderimizsin, sana tabi olduk, diyorlar. Senin İsa (a.s.) olduğunu fark ettik, biliyoruz diyorlar, inşaAllah. Bakın, “cemaat-ı ruhaniye-i mücahidinin,” direkt mücahid cemaat demiyor Bediüzzaman. Hıristiyan bir cemaat olduğu için ayrı bir üslup kullanıyor. Tevhid inancına sahip, Hz. İsa (a.s.)’ya tabi olmuş, onun Kuran’ı kabul etmesi, onların da Kuran’ı kabul etmeleriyle sonuçlanan bir mübarek topluluk. Bakın, onlara verdiği isme dikkat edin. “Cemaat-ı ruhaniye-i” ruhanilerden oluşuyor, yani Hıristiyan rahiplerden oluşuyor. “Cemaat-ı ruhaniye-i mücahidinin,” mücahit ne demek? Cehd eden, gayret eden, dini yayan, İslam’ı yayan. Mücahit, Müslümanlığı yayanlara denir. “Kemiyeti (sayısı), deccalin” deccaliyetin, yani mesih deccalin, “mektebce ve askerce ilmi ve maddi ordularına nisbeten çok az ve küçük olmasına işaret ve kinayedir.” Müteşabihtir diyor Bediüzzaman. Şimdi Peygamberimiz (s.a.v.) diyor ki; deccalin boyu o kadar yüksektir ki, bir minare gibidir. Minare dediği kule gibidir, diyor. Tabii minareden kasıt; Arapça karşılığında yüksek kule, çok yüksek bir kule gibidir. Hz. İsa (a.s.) da bir çocuk kadardır onun yanında, diyor. Ancak onun dizine kılıncını ulaştırabilir, dizine ancak yetişebilir kılıcı İsa (a.s.)’nın, diyor. Bu müteşabihtir. Cübbeli ne yapıyor? O bu şekilde alıyor, başı bulutlarda böyle birisi çıkacak ve şu anda Atlas Okyanusu’nda bir adada oturuyor, diyor. Onun aksini söylediğinde de; yahu sen dini mi değiştiriyorsun? Bu hakikat varken bunu niye söylemiyorsun, diyor. Atlas Okyanusu’da öyle bulutlara değen bir deccal varsa niye söylemiyorsun, değil mi? Türk Hava Kuvvetleri gitsin adamı etkisiz hale getirsin orada. Amerika’ya da bırakmayız biz, gereğini yaparız. Zincirlere bağlı olarak Atlas Okyanusu’nda oturuyor, diyor. Sen gördüysen be hey mübarek; gördü herhalde anladığım kadarı ile. Uçaktan baktı, gördü anladığım kadarı ile, bilemiyorum. Ya denizde yüzerken, bayanların arasında yüzerken gördü, bir şekilde görmüş. Malta’dan sen nereden gördün ta Atlas Okyanusu’nun ortasındaki deccali? Bu da acayip. Ama başı bulutlara değiyor diyor, yine göremez, başı bulutlara değse de göremez oradan. Çünkü ufuk çizgisinden dolayı göremez, bir acayip. Belki bizim bilmediğimiz özel bir seyahat de yapmış olabilir Amerika’ya, bizden habersiz gitmiş gelmiş de olabilir. Bilmiyorum başka yerlere de gitmiş olabilir. Daha birçok yere gitmiş olabilir. Cübbeli bunun böyle olmadığını biliyor, içinden gülüyordur bu. Buna inananlara da gülüyordur o, yani bambaşka, Cübbeli görüldüğü gibi değil. Onun etrafındaki tayfa da öyle, zannettiğiniz gibi değil. Dolayısı ile göklere kadar olan bir deccalin olmadığını Cübbeli biliyor. Öyle 300 metrelik bir eşeğin gökte anırarak uçmadığını biliyordur, kendi gülüyordur bunlara. Bunlara inanmıyor kendisi. Hatta cemaate diyor, sizin aklınız yatmıyor olabilir ama buna inanmanız lazım bu şekilde. Kendisinin de inanmadığı anlaşılıyor üslubundan. Öyle uyanık birisi ki. Eşeğin öyle anırarak gezmeyeceğini o çok iyi bilir. 20 kilometrelik bir deccalin olmadığını da biliyor. Etrafındakiler de biliyorlar, inanmadıkları bir şeyi savunuyorlar. Bediüzzaman diyor ki; böyle yüksek görülmesinin sebebi, “deccalin mektebce ve askerce ilmi ve maddi ordularına nisbeten çok az ve küçük olmasına kinayedir” diyor. Deccal mekteplere, okullara ve asker, yani yüksek kademeye hakim olacak, diyor. Hakikaten derin devletler genellikle üniversiteleri ve askeri hedef alırlar, yani generalleri hedef alırlar. Dünyanın hemen hemen her tarafında, çoğunda dünya derin devletlerinin ana hedefi askerler ve okuldaki üniversite Hocalarıdır, dekanlardır, rektörlerdir, onları kontrol altına alır. Orayı konrol altına aldı mı, tabii bütün devleti, milleti kontrol altına alabiliyorlar idi, öyle bir yapı vardı. Buradan da anlıyoruz ki, İsa Mesih (a.s.) daha çok masonluk içerisinde, Tapınak Şövalyeleri içerisinde, Gül-Hac Teşkilatı içerisinde, bazı yine gizli Hıristiyan tarikatları içerisinde görev alacak. İsimlerini burada tek tek sayarım ama gerek de yok. Şimdi hedef göstermek istemiyorum. Onları etkileyecek ve böyle şeytana hizmet edenleri Allah’a hizmet eder hale getirecek İsa Mesih (a.s.), yaptığı bu. Büyüyü bozuyor. Şeytana hizmet edeceğinize Allah’a hizmet edin diyecek, olay bu, inşaAllah.
SUNUCU: Kısa bir aradan sonra devam edeceğiz. Yayınımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.
ADNAN OKTAR: Berker Hocam, siz önemli haberleri bizlere güzel anlatıyorsunuz.
ALTUĞ BERKER: Estağfirullah Hocam. Biraz önce bahsettiğiniz için yeni çıkan bir haberi zikrediyorum. “Fethullah Gülen, Avukat Orhan Erdemli’nin açıklaması ile Apo’nun zeytin dalını kırdı.” diyor. Bu açıklamaların kasıtlı olduğunu söylemiş. Öyle bir şey yok demiş kısacası Hocam.
ADNAN OKTAR: Zaten olmaz. Fethullah Hocamız koç yiğittir, öyle bir olaya girmez, tam vatanseverdir. Türk-İslam Birliği’ni aşkla, şevkle eskiden beri savunan bir insandır. Gerçek bir Türk milliyetçisidir, aydın bir insandır, sevgi insanıdır. Öyle it-kopuk takımına da asla taviz vermez. Daha önce de söyledim, bak söylediğimi teyid ediyor işte, maşaAllah. Evet Berker Hocam, bir şey söyleyeceksen.
ALTUĞ BERKER: Estağfirullah. Dün şöyle söylemiştiniz Hocam. “Bazı insanların ruhunda sevgi olmaması hayret verici. Müslüman’ın ruhu Allah aşkıyla sarhoş haldedir. Sevgisizlik insanı yakar kavurur. Bağnaz sistemde insan sevgisi yoktur, fitne fücur vardır. Bağnazlık dünyayı kapkara hale getirir. Müslüman nuru ve ışığı getirir, bağnazlık karanlığı. Şu anda karanlıkla aydınlığın ilmi boğuşması var. Karanlık dehlizlerde saklanan yapıları vardı. Işığı, nuru görünce bağırmaya başadılar. Bir delil de getiremiyorlar, sadece bağırtı var.” dediniz Hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Evet, maşaAllah. Şeyh Ahmed Yasin Hocamız’ın güzel sesini her zaman duymak istiyoruz. Son konuşmasını yine dinleyelim. Çünkü tekrarlar daha iyi anlaşılmasını ve daha ruhlara etki etmesine vesile olur, hayra vesile olur, inşaAllah. Evet, dinleyelim.
VTR: Şeyh Ahmed Yasin Hazretleri, Bediüzzaman’ın Mehdi (a.s.) kendisinden 100 sene sonra gelecektir sözünü onaylıyor.
ADNAN OKTAR: İşte gerçek mürşid böyle olur, gerçek alim böyle olur. Bazı alim taslaklarına bakıyoruz, diyor ki; ben Mehdi (a.s.)’ı bekliyorum. Sen ne yapıyorsun ne faaliyet yapıyorsun? Sadece işkembesi ile ilgileniyor. Bu işkembe şeyhi bu, böyle olmaz. Gerçek şeyh ilim sahibidir, ilmi her yerden toplar. Bakın Şeyh Nazım Adil El Kıbrısi Hazretleri’nin vekili, değerli bir mürşid. Ne yapıyor? Bediüzzaman’dan da alıyor. Ne yapıyor? Abdülkadir Geylani’den alıyor. Ne yapıyor? İmam-ı Rabbani’den de alıyor, kilitlenmemiş. Doğru, hak nerede ise oradan alıyor. “Şeyhim her şeyi bilir, şeyhim bana her şeyi gösterdi”, sen sadece işkembe şeyhi olacaksın. Şeyhin seni kolundan tutacak gezdirecek, yemeğe götürecek, içmeye götürecek, uyumaya götürecek, ağzını açacak kaşıkla yemeği yedirecek. Şeyh dediğin, aklı çalışır, kafası çalışır, şeyhinin gösterdiği işaretleri, manevi işaretleri değerlendirir, o işaret üzerinde geliştirir, oradan hikmet çıkartır ve o hikmeti etrafa yayar, anlatır. Hangi şeyh çıkıp da, falanca Mehdi (a.s.)’dır der, değil mi? Denir mi? Kapalı bir üslupla söyleyecektir, anlayacağı bir üslupla söyleyecektir. Mesela Şeyh Nazım Hocamız ne diyor? Bu 70 yıl içerisinde Hz. İsa (a.s.) da var, Hz. Mehdi (a.s.) de var, İttihad-ı İslam da var, 70 sene sonra da bozulma başlayacak, diyor. Ve Mehdi (a.s.)’ın da geldiğini açıkça, alenen söylüyor. Sen imanın nuru ile bakacaksın, şeyhinin gösterdiği ışıkla, açtığı yolla güzellikleri göreceksin. Mehdi (a.s.)’ı alıp senin yanına getirmez şeyhin. Sen kendin o aydınlatılan bölgede, oradaki ışık imkanıyla o güzelliği göreceksin. “Eğer Mehdi varsa bana şeyhim gösterir.” İşte “İttihad-ı İslam gerekiyorsa o bana söyler.” Sana Kuran söylüyor bunu, Peygamberimiz (s.a.v.) söylüyor, değil mi? Peygamber (s.a.v.) hadisle söylüyor. Ve geçmiş müceddid, evvelki 100 yılın müceddidi sana vakit veriyor, tarih veriyor, yer veriyor, detay veriyor sana. Şeyh Nazım Kıbrısi Hazretleri de Mehdi (a.s.) konusunu o kadar kapsamlı anlatıyor ki. Bediüzzaman da Mehdi (a.s.)’ı bildiği halde; isterse isim olarak da verir ama imanın nuru ile göreceksiniz, diyor. O gerekli işareti veriyor, nerede diyor? 1980’de çıkacak, diyor. İstanbul’da çıkacak, diyor. Darwinizm’i, materyalizmi yerle bir edecek, diyor. Zamanı ve vakti müsait olmayacak, hazır eserlerden istifade edecek, diyor. Risale-i Nur’un gerçek sahibidir, diyor. “Anladık ki, biz bu çalışmalarımızla o mübarek taifeye zemin izhar ediyoruz,” diyor. “Ta Ahir zamanda hayatın geniş dairesinde Risale-i Nur’un gerçek sahipleri Mehdi (a.s.) ve şakirdleri Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişlendirir, o tohumlar sünbüllenir, biz de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz” diyor. Ben o zaman vefat etmiş olacağım, diyor. Mehdi (a.s.) da ne yapacak, diyor. Tohum halinde olacaksınız, bakın daha açmış olmayacak o devirde Nur talebeleri, tohum halindesiniz, diyor. Mehdi (a.s.) üzerinizdeki o toprağı ısıtıcak, o nemi sağlayacak, siz de o ortamda yeşermeye başlayacaksınız, diyor. Yoksa tohum halinde kalırlar. Mehdi (a.s.) bir güneş gibi üzerlerine doğuyor. Güneşi gören tohum ne olur, değil mi? Yağmur da yağdı mı, rahmet yağmurudur aynı zamanda Mehdi (a.s.), Allah onu vesile ediyor. O tohumlar ne yapar? Sünbüllenir artık, çiçek açarlar, bu olacak, diyor. Yoksa sürekli tohum halinde kalırlar Mehdi (a.s.) olmazsa. Onun için; “bana şeyhim gösterir, bana mürşidim gösterir, bana yemeğimi yedirir, beni kolumdan götürür...” Senin banyo yapmanı da şeyhin mi halledecek? Böyle vahşilik olmaz, yani böyle tiplere baktığımızda zaten hayvani yüz ifadesinden, hayvani konuşmadan, dini konuları tenzih ederim, klasik bir hayvan karakteri gösterdiğini anlıyoruz. Böyle olmaz. İmanın nuru ile bakmak ne demek? Hz. Ali (r.a.)’ye etrafındakiler kolundan tutup, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e götürüp, hak Peygamber’dir demediler bu mübarek insana. O kendi imanının nuru ile gördü onu, değil mi? Daha çocuktu Hz. Ali (r.a.). İmanın nuru ile görmek çok önemlidir. Mesela Hz. Ebu Bekir (r.a.) imanın nuru ile gördü. Hz. Hatice (r.a.) annemiz imanın nuru ile fark etti, imanın nuru vardır. “Ben yan gelip yatacağım, bana gösterecekler”, olmaz. O öyle diyor, mesela “şeyhimin eteğine yapışırım, beni Cennet’e götürür.” Şeyhini Cennet’e götürür de, seni eteğinden böyle çekerler, Cehennem’in dibine atarlar, değil mi? Böyle o kafanla ta Cehennem’in dibine kadar gidersin. Onun için böyle diyen insanlara itibar etmesin kardeşlerimiz. Allah bizim aklımızı kullanmamızı istiyor. İmanın nuru ile etrafa bakmamızı istiyor. Feraset ve basiretle hareket etmemizi istiyor. Bize hazır bir şey gelmez, biz hepimiz ayrı ayrı imtihan oluyoruz. İmanın nuru ile bakıp, müstakil olarak kendimiz hareket edeceğiz. Onun için Şeyh Ahmed Yasin Hocamız o konuda çok makbul bir tavır içerisinde. Şeyh Nazım Hocamız’ı aşkla sever, tam anlamıyla bağlı, fakat imanın nuru ile kendi bilgisini arttırıyor, kendi yeteneğini de ortaya koyuyor, kendi feyzini, kendi ruhaniyetini de ortaya koyuyor, ki Şeyh Nazım Hocamız’ın istediği de odur. Şeyh Nazım Hocamız bir şeyhten robot olmasını istemez. Aklını çalıştırmasını, basiretle, ferasetle, imanın nuru ile hareket etmesini ister, kendisinin feyz saçmasını ister, o zaman onu şeyh olarak, mürşid olarak görür. Dolayısı ile o konuda yanlış bakış açısının mutlaka düzeltilmesi gerekiyor.
Al-i İmran Suresi, 120. “Size bir iyilik dokununca tasalanırlar,”münafıklar tasalanırlar diyor Allah. Nasıl olur iyilik? Tebliğ gücün artar, insanların etkilenmesi artar, kitapların daha çok çıkar, gücün artar, zenginliğin artar, sağlığın, sıhhatin artar, münafıkları ezmeye başlarsın, küfrü fikrinle, bilginle yıldırırsın, ne olur o zaman münafık? Tasalanır. Hem ne tasa, ızdırap çeker, Allah ona dikkat çekiyor.
“Size bir kötülük isabet ettiğindeyse buna sevinirler.”Mesela birisi hakaret eder, biri saldırır veyahut bir dava açılır, bir şey olur, Müslümanların aleyhinde herhangi bir şey. Bunda da sevinirler, diyor Allah. “Eğer siz sabreder ve sakınırsanız,” sabredince sevap kazanıyor Müslüman. Sakınmak da, itinalı olup tehlikeleri savuşturacak hareketler yapmak ve helale, harama dikkat etmek. “Onların 'hileli düzenleri' size hiçbir zarar veremez.” Demek ki onlar hileli düzenler yapacaklar, Allah onlara o gücü verecek ama o hileli düzenlerden siz etkilenmezsiniz, diyor Allah, bir mucize bu. Normalde münafığın bir gücü olması lazım ama güçleri yoktur, diyor Allah. Bakın, “hileli düzenleri” demek ki sürekli düzen yapıyorlar, hile yapıyorlar, “size hiçbir şekilde zarar vermez,” diyor Allah. “Şüphesiz, Allah, yapmakta olduklarını kuşatandır.” Bu ne demektir? Onların meydan getirdiği hile ve mekri yaratan Benim, diyor Allah. O mekri ve hileyi bozan da Benim. Mesela münafıktan bir atak olduğunda, eğer onu münafık yaptı dersen, şirke düşersin. Münafıktaki o atağı Allah meydana getirir. Müslüman’ın imanını güçlendirmek, şevkini arttırmak, düşünme ufkunu genişletmek, cihadını parlatmak için, inşaAllah. Nisa Suresi, 54. “Yoksa onlar, Allah'ın Kendi fazlından insanlara verdiklerini mi kıskanıyorlar?” Münafıklar acayip kıskanır. Müslüman’ın gücünü, kudretini, neşesini, sevincini kıskanır. Malını-mülkünü kıskanır. Tebliğ gücünü kıskanır. İnsanların onları sevmesini kıskanır, sabaha kadar sayarım. Ama bu kıskanma da onları çökertir, müthiş tahribat yapar, bedeni tahribat yapar. Baktığınızda-görürsünüz, fiziki olarak çökertir.
Al-i İmran Suresi, 119. Şeytandan Allah’a sığınırım. Bakın Cenab-ı Allah diyor ki: “Siz kitabın tümüne inanırsınız,” Şimdi bakın bu çok hayati bir şey. Siz Kuran’ın tamamına inanırsınız, Kuran’ı yeterli görürsünüz ve Kuran’la hareket edersiniz, Müslüman’ın vasfı bu. Kuran’a tam tabi oluyor, hurafe kabul etmiyor. Bana ilave vahiy geldi dediğinde ona inanmıyor. Zırvalarla, hurafelerle, uydurmalarla hiç muhatap olmuyor, ne yapıyor? Sadece Kuran’ın hükümlerine göre hareket ediyor. “Onlar sizinle karşılaştıklarında ‘inandık’ derler,” biz de inanıyoruz, diyorlar. “Kendi başlarına kaldıklarında ise, size olan kin ve öfkelerinden dolayı parmak uçlarını ısırırlar.” Münafığın en şiddetli konsantre olduğu dönem ve yer, kendi başına kaldığı dönemdir, yerdir. Mesela evine gider, odasına girdiğinde şeytanlık bütün şiddeti ile üzerinde belirmeye başlar, azgınlaşır. Şimdi ayetten anladığımız, Müslümanlar Kitap’ın tümüne inanıyor, münafıklar tümüne inanmıyor, Kuran’ı yetersiz görüyorlar, bakın bu çok hayati. Münafık Kuran’ı yetersiz görür, Kuran’da her şeyin açıklandığına inanmaz, Allah’ın hükümlerinin hepsinin Kuran’da olduğuna inanmaz, Kuran’a mutlaka ilave ister. İlave ve hurafe ister. Müslümanlara da inandık diyorlar ama; inandık derken tabii bu, burada Kuran’ın anlattığı ifade çok geniş. Bir bakıyorsun, kafada takke, elinde tespih, sürekli sessiz bir şekilde tespih çekiyor, yüzüne uhrevi bir hava veriyor, masum ve efendi bir görünüşü var, güya. Sürekli Allah’tan bahseden muttaki havasında. Sürekli etrafa namus dersi verir; işte şöyle efendi olun, böyle dürüst olun, işte İslam’ı şöyle yaşayın, böyle şeyleri anlatır, münafığın özelliğidir. “İnandık derler”in anlamı budur. “Kendi başlarına kaldıklarında ise” münafık kendi başına kalmayı çok ister. Kudurmuş köpek de öyle, hayvan kalabalığın içerisine girmez. Köpek kudurduğunda tek yaşamak ister. Müslümanlardan nefret ettiği için, münafık da münafıklardan da nefret ettiği için tek olmak ister. Münafık kalabalıktan hiç hoşlanmaz, yani çıkarı nefsi ve kendisidir. Onun için sık sık tek başına kalır, tek başına kaldığında da kin ve öfkenin onu sardığını görüyoruz. Bakın, “öfkelerinden dolayı parmak uçlarını ısırdılar.” O kadar şiddetli bedeni acı çekiyor ki, o acıyı dindirmek için ikinci daha yüksek bir acı meydana getirir ve diğer acıyı dindirmeğe çalışır. Bazen insanlarda oluyor ya, başı ağrır başını sıktırır. Daha kuvvetli sıktırır ki, o ağrı diğer ağrıyı bastırsın diye, yani o ağrı devreye girsin gibi mesela. Münafığın da şiddetli acı çektiğini Allah belirtiyor. O da karşı acıyla, yani kendine zarar vererek acıyı dindirmeye çalışıyor. Münafığın bir özelliği de kendine çok ciddi zarar verir. “De ki: "Kin ve öfkenizle ölün.” Bakın “de ki:” bu Allah’ın bize bir emri. "Şüphesiz Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir.” Al-i İmran Suresi, 119. Mesela kafirler için bu denmiyor. Mesela bir komüniste denmez, bir dinsize denmez, staniste demiyorsun açık çünkü. Münafık apayrıdır, en kahpe ve kalleş mahluktur. Müslümanlar bi tek onlara düşman oluyor, ciddi anlamda düşman ve Müslüman’ın ona karşı duası; kin ve öfkenizle ölün, şeklinde oluyor. Demek ki münafıkta müthiş bir kin oluyor ve muazzam bir öfke oluyor, bütün vücudunu sarıyor. Kin ve öfke ne yapıyor? Onun kendi vücudunu tahrib ediyor, Kuran’ın bize açıkladığı bu. Kin ve öfkesi karşı tarafa zarar vermesi gerekirken, kin ve öfke onu boğuyor. Mesela damar sistemi bozuluyor, kas sitemi bozuluyor, kemik sistemi bozuluyor, vücudundaki bütün sistemler bozuluyor. Vücudu kendine aldırıyor, Kuran buna işareten “kin ve öfkenizle ölün” diyor. Allah onları psikolojik azapla çökerteceğini söylüyor ve münafıklarda da hep bu vardır, psikolojik azapla çökerler.
Mümtehine Suresi, 2. Şeytandan Allah’a sığınırım. “Eğer sizi ele geçirecek olurlarsa,” sizinle bağlantıya geçerlerse, herhangi bir şekilde size ulaşma imkanları olursa, televizyondan olabilir, gazeteden olabilir, radyodan olabilir, yüzyüze olabilir, ne şekilde olursa, “size düşman kesilirler.” Vasfıdır, Müslüman gördü mü, Müslüman’a karşı kinlidir münafık. Küfür ile geçinir, yani pislik adamlarla. Zaten pisliğin içinde yaşar onlar. “Ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar.” Ellerini derken, bazen de cinayete veyahut yaralamaya kadar olayı vardırabilirler, anlatımı budur Kuran’ın. Veyahut tahribat yaparlar, mesela eşyaya saldırabilir, Müslümanlara ait bir şeye saldırabilir, yani münafığın vasfıdır. Onun için birinci dereceden zanlı olarak; Müslüman’a bir olay olduğunda hemen münafıklara dikkat kesilmesi lazım, çünkü küfür pek yapmaz böyle bir şey, münafık yapar. Her olayda diyeceksin ki, falanca münafık, en azılı münafık kim, bunlar yapmıştır, diyeceksin. Hakikaten de perdeyi kaldırdığında altından münafık çıkar. Müslümanların karşısındaki en büyük düşman münafıklardır, küfür değildir, küfür ikinci derecede alınır. Çünkü küfür merttir, açıkça söyler, ben kafirim der adam, Allah esirgesin. Açıkça söylüyor, yani dürüst. Münafık gizler. “Ve dillerini kötülükle size uzatırlar.” Mesela internette Müslümanların aleyhine bir yazı yazar veyahut Müslümanların aleyhinde televizyonda konuşur. Ama Ahir zamanda münafıklar en ziyade neye saldıracaklardır? Mehdi (a.s.), talebeleri, Mehdiyet ve İttihad-ı İslam, bunlara saldıracaklardır. Bunlara saldıranlara dikkat etmek lazım. Mehdi (a.s.), Mehdiyet, Mehdi (a.s.) talebeleri, İttihad-ı İslam ve Türk-İslam Birliği. Münafığın şeytani hedefi budur. Bunlara saldırdıkça da Mehdiyet coşar. Mehdiyet’i coşturan, heyecana getiren, şevklendiren bir sistemdir, onun için Allah münafıkları yaratır. Münafığın olması, Müslümanların boy atıp gelişmesi için gerekli bir sistemdir. Nasıl bir bitkinin toprağa ihtiyacı varsa, suya ihtiyacı varsa, güneşe ihtiyacı varsa, Müslüman’ın da güçlenmek için düşmana ihtiyacı vardır. Onun içinde Necip Fazıl’ın güzel bir sözü vardır düşmanı ile ilgili, düşmanın makbullüğünü anlatır. Müslüman’ın da bir ihtiyacı olduğu için, Müslüman’ın şevkini arttıran bir ihtiyaç olduğu için, Allah münafıkları Müslümanlara musallat kılar ve onlara o gücü verir. Ve Müslüman böylece harikalar yaratır, Allah’ın dilemesiyle. Harika ataklar yapar, harika bir mücadele gücüne sahip olur. O yüzden biz zaman zaman münafıklara yönelik bu tarz dersler yapacağız, sohbetler yapacağız kardeşlerimizin faydalanmaları için, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER: Hocam Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de münafıklarla ilgili; çehrelerinden tanınacak, Muhammed Suresi, 30’uncu ayet ile ilgili Hocam. Bu ayet hakkında şöyle buyurmuş; “Allah onları tanır, lakin bu ayet (Hz. Mehdi (a.s.) hakkında) kaim hakkında nazil olmuştur. Hz. Mehdi (a.s.) münafıkları çehrelerinden tanıyacak ve ashabı ile birlikte onları manen darmadağın edecektir.” diye buyurmuş Peygamber Efendimiz (s.a.v.), maşaAllah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Sinan İslam, “Selamun aleyküm çok muhterem Hocam.” Ve aleyna aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatühü. “Büyük Mehdi (a.s.) bir şahıs olarak geldiğinde, niçin deccali karşısında bir şahıs olarak değil de, şahs-ı manevi olarak buluyor. Darwin büyük bir deccal ise, Mehdi-i Azam niçin onun şahsı ile karşılaşmıyor?” Şimdi eğer deccal çıktığında Mehdi-i Azam onunla karşılaşırsa ve onu da etkisiz hale getirirse, daha doğmadan deccaliyet ölmüş oluyor. Halbuki deccalin vasfı nedir? Deccal çıkacak, dünya çapında çok büyük bir tahribat yapacak, büyük bir katliam yapacak, insanları öldürecek, insanların dinini, imanını ellerinden alacak, dünyayı mahvedecek, dünyayı hercümerc edecek, dünyaya acı, ızdırap ve çile getirecek, dünya artık yaka silkecek, yani çar naçar kalacak. İşte o anda Allah kurtuluşu gönderiyor. Yoksa Süfyan çıktığında anında Mehdi (a.s.) karşısına çıkmış olursa, zaten Süfyan etkisiz hale gelir. Deccal çıktığında anında karşısına Hz. İsa (a.s.) çıkarsa etkisiz hale gelir ve o deccaliğini yapamaz. Onun için Mehdi (a.s.) çıktığında da, Mehdi (a.s.) eze eze devam ediyor, şahs-ı manevisini yok ediyor ve onun vazifesi tamamen bittiğinde yeniden deccaliyet harekete başlıyor, deccal hareketi başlamış oluyor. Mehdi (a.s.) geldiğinde deccaliyet zaten tutunamıyor artık. Hatta Bediüzzaman diyor, deccalin üç devresi vardır, üç devresini hadislerden açıklıyor. Birinci devresi; üç yüz yılda yapılanı çok kısa süre içerisinde yapar. İşte bu Bediüzzaman’ın olduğu devirdir. Bediüzzaman’ın olduğu devirde deccal bütün azgınlığı ile gücünü gösterdi. Bediüzzaman o devirde sadece Mehdiyet’e bir zemin hazırladı, zemin izhar etti. Yoksa deccaliyet çepeçevre Müslümanları kuşatmıştı ve daha yeni başlamıştı deccaliyet ve adım adım adım ilerledi. Bediüzzaman’ın zamanı, deccaliyetin çocukluk yıllarına geldi Bediüzzaman. Halbuki deccaliyet sonra büyüdü, gelişti ve bütün dünyayı kapladı, yani çocukluk ve gençlik yıllarına geldi. Ama asıl olan hacim aldığı ve bütün gücünü ve dişlerini gösterdiği devirdir. İşte o devir, Ahir zaman, Bediüzzaman’ın da söylediği Ahir zaman şu anki zamandır. Bediüzzaman zaten Ahir zamanı söylüyor, “Ta Ahir zamanda” diyor. Ahir zaman olarak bu devri söylüyor. “Ta Ahir zamanda hayatın geniş dairesinde” diyor, hayatın geniş dairesi daha yeni oluştu. “Mehdi (a.s.) ve şakirdleri gelir, Cenab-ı Hakk’ın izniyle o tohumlar sünbüllenir, biz de kabrimizden Allah’a şükredip bu güzelliği seyrederiz.” diyor, değil mi? Onun için burada karmaşık bir yapı görmüyoruz. Deccalin anında yok edilmesi, deccallik görevini ortadan kaldırır. Onun için deccalin görevini yapmış olması ve tahribatını gösterip, insanlara yaka silktirmesi gerekiyordu ve bu oldu. Şu an bunu kimse inkar edemiyor. Öbür türlü deccal çıkmadı derlerdi. Mehdi (a.s.) deccali, deccaliyeti anında yok etse, adam o zaman soracak, deccal nerede, diyecek. Öldürmüş, yani daha doğmadan ölmüş deccal. Böyle olmaz. Deccal doğacak, ölmeyecek, sonuna kadar görevini yapacak, muazzam bir tahribat yapacak, bütün dünya buna şahit olacak. Sevgisizliğe, merhametsizliğe, acımasızlığa, gaddarlığa, Müslümanların perişanlığına, bölünmüşlüğene herkes şahit olacak. Ve Müslümanlar da ayrıca kendi içlerinde bölünecekler. Mesela Nur talebeleri de kendi içlerinde bölündüler ve deccaliyetin şiddetini ve acısını herkes görmüş oldu. İşte böyle bir ortamda Mehdi (a.s.) çıktığında bir anlamı olmuş oluyor. Çünkü Mehdi (a.s.) çıktığında Nur talebelerini topluyor, cemaatleri de topluyor, mezhepleri de topluyor, Müslümanların bölünmüşlüğünü de ortadan kaldırıyor ve bütün dünyayı kardeş yapıyor. Hepsinin İslam’a ulaşmasını sağlıyor. Aradaki zıtlık ne derece? Gece ile gündüz gibi. Onun için İslam’ın hakimiyetini güneşin doğuşu olarak belirtiyor Bediüzzaman. Deccaliyeti da simsiyah karanlık olarak belirtiyor. Kapkara bir gece olması gerekir, pırıl pırıl da bir aydınlık olması gerekiyor. Ama sonra güneş ikindiye doğru gider biliyorsunuz, yavaş yavaş gider sonra güneş batar. Biz şimdi güneşin öğlen vaktine geldik, öğlen vaktine doğru ilerliyoruz. Güneş doğdu, öğlen vakti pırıl pırıl her yeri aydınlatıyor. Bu ilerleyiş ne zamana kadar? 1543, Hicri 1543’e kadar. Güneş yavaş yavaş, artık 1543’lere doğru ışığı iyice cılızlaşacak, 1543’ten sonra artık ışığı göremeyeceğiz, simsiyah karanlık oluyor. Bu iki yıl kadar devam eden bir karanlık. O simsiyah karanlığın üzerine de Kıyamet kopuyor işte, inşaAllah. “Darwin büyük bir deccal ise Mehdi-i Azam niçin onun şahsı ile karşılaşmıyor?” İşte onun için. Darwin’i anında yok etseydi, Darwinizm dünyaya böyle hakim olmazdı. Şu an dünyanın %95’ine, işin doğrusu %99’una hakim Darwinizm ve materyalizm. Mehdi (a.s.) başında gelmiş olsaydı, ne kadarına hakim olabilirdi? Yüzde sıfır virgül, sıfır virgül birine hakim olabilirdi. O deccal olur muydu? Olmazdı. Deccal olması için dünyaya hakim olması lazım. Dünyaya hakim olması için de karşısında bir Mehdi olmaması gerekiyor, onu durduran bir Mehdi olmaması gerekiyor. O çıkacak, dünyaya hakim olacak, onu en geliştiği dönemde, en yıkılmaz görüldüğü dönemde çok küçük ordusu ile, çok küçük grubu ile Mehdi (a.s.) yerle bir ediyor. Allah’ın harikası budur işte. Nice az topluluklar galip gelir yığın yığın çokluklara. Kuran’da da bu ayet olarak vardır, inşaAllah.
“Hocam sizi her akşam severek dinliyorum ve aklıma şu soru takıldı. Hocam, neden siz Cübbeli’ye eleştiri getiriyorsunuz? Şeyh Nazım Hocamız’a yaptığı laflar çok yanlış ama...” aması yok. Onu düzeltecek, ama ile olmaz. Sen bunu nasıl normal karşılıyorsun? Olmaz. Bakın Cübbeli’yi savunan arkadaşlarda biz bunu görüyoruz. Bir, şefkat ve merhamet duygusu bir kısmında çok zayıf, saygı ve hürmet duyguları da çok kırılmış. Hatta bir kısmının çok züppe olduğunu görüyoruz, çok züppe bir üslup kullandıklarını görüyoruz, bir kısmının. Bu yakışmaz. Cübbeli’nin bunlarla bağlantısı var mı, yok mu bilmiyorum. Ben Cübbeli’yi savunuyorum, diyor. Ama mesela üslubuna bakıyorum internette, tam klasik çakal, tam it. Tek kelime Allah sevgisinden bahsetmiyor, Peygamber sevgisinden bahsetmiyor, merhametten, hürmetten, saygıdan bahsetmiyor. Allah’ın yarattığı güzelliklerden bahsetmiyor. Çocukların güzelliğinden, insanların güzelliklerinden, bitkilerin güzelliklerinden bahsetmiyor. Varsa yoksa küfür, saldırganlık, itlik kopukluk. Nitekim bunları incelediğimizde bakıyoruz ki ya hapçı ya esrarkeş ya üçkağıtçı ya bilmem ne satıcısı, öyle tipler çıkıyor. İspat etmeye beni zorlarlarsa, ispat da ederim, beni konuşturmasınlar. Beni bilirler, durduk yere konuşmam. Müslüman son derece efendi olacak, sevgi ile hareket edecek. Ben Cübbeli’yi eleştiriyorum ama Mehdiyet’e onu zorla hizmet ettiriyorum, eleştirim bu Cübbeli’ye. Ne kadar güzel bak anlattırıyorum. On yıl önce anlattıklarını şu an boynundan tuttuk zorla anlattırıyorum. Ve anormal bir şey söylediğinde, doğru bir şey söylemediğinde de ispat ederek eleştiriyorum.
Mesela; “bana cezaevinde hahambaşını gönderdiler” diyor, bu doğru değil. Milletin gözünün içine baka baka doğru söylemiyor. Ve zaten kendisi söylüyor, “bu iddia doğru değil ama böyle söyleyenler var” diyor. Biz de diyoruz ki; kardeşim sen unutkansın, hem de şiddetli unutkansın, bilmiyor zaten neden olduğunu. Kendi söylediğini kendin hatırlamıyorsun, diyoruz ve filmini gösteriyoruz, öyle ispat ediyoruz. Böyle eleştiri güzeldir, doğrudur, yanlış bir şey yok, değil mi? Mesela diyor ki; dünyanın ömrü ile ilgili olarak 7000 yıllık bir takvim ile ilgili bir açıklama yoktur, Peygamberimiz (s.a.v.)’den böyle bir hadis yok, diyor. Ben de bu hadisin olduğunu ispat ettim Suyuti’den gösterdim, sonra da çıktı Arapça’sıyla, orijinali ile şakır şakır böyle bir hadis vardır 7000 yıl ile ilgili, dedi. Arkasından da dedi ki; bu 7000 yıldan Kıyamet’in vaktiyle ilgili hesap çıkmaz dedi. Şimdi bak bu da doğru değil. Peygamberimiz (s.a.v.) 5600 yıl geçti, diyor. 7000’den 5600’ü çıkarttığında, 1400 kalır. Biz kaçtayız? 1431’deyiz. O zaman Hicri 1500’e ne kadar kalmış? Yaklaşık 70 yıl falan gibi bir süre kalmış. Hesap çıkıyor muymuş? Çıkıyormuş, Cübbeli yanlış söylemiş. Ben yalancı, sahtekar demiyorum, doğru söylemiyor diyorum, değil mi? Yani sürekli abidik gubidik yapıyor demiyorum, doğru söylemiyor diyorum, nezaketli bir üslup kullanıyorum. Ve bakın çok önemli, kendi ifadeleri ile ispat ediyorum, sırf hadis ile ispat etmiyorum. Kendi dediğinden haberi yok, kendi dediğini unutmuş Hocanız. Kendi dediklerini kendine, ona hatırlatıyorum. Kaç tane örnek? Çok fazla örnek var. Ben sembolik olarak bir kısmını gösteriyorum. Bir gün ak diyor, bir gün kara, bir gün ak diyor, bir gün kara, diyor. Şeyh Nazım Hocamız’a söylediği söz çok ağır bir hakarettir ve kendince bu Şark kurnazlığı yapıyor, kendini çok kurnaz ve uyanık zannediyor. Ben onun ta ciğerine kadar bilirim, bana o tür şeyler pek sökmez onu söyleyeyim, inşaAllah.
Eğer Cübbeli zihniyeti olsaydı Türkiye’de, klasik irticaya muazzam bir zemin hazırlanmış olacaktı ve mürteci kavramı tam oturmuş olacaktı. Biz bu kavramı ortadan kaldırdık. Aydın Müslüman, gerçek Müslüman kişiliğini ortaya koyduk. Kimsenin gıkı çıkabiliyor mu şu an? Dolayısı ile Cübbeli’nin ince manevraları bambaşkadır. Mesela Şeyh Nazım Hocamız’a; çevre edinmek, genel kabul için, gitti. Şeyh Nazım Hocamız’ın desteğini alacaktı, böylece bu asrın müceddidi ilan edecekti kendisini, yani bu asrın müceddidi olarak ilan edecekti. Çok ince taktikler güdüyordu, yani böyle herkesle arayı iyi yapan gibi görünüyordu. Ama normalde; mesela Bediüzzaman’a karşı da bakış açısı çok terstir, halen de ters, onu söyleyeyim. İnsanlardan çekindiği için Allah-u alem bu üslubunu değiştirdi, sırf bir muhalif düşünce olmasın diye. Yoksa kendi anlattıklarına göre onun Bediüzzaman’ı sevmesi adeta imkansız, mümkün değil. Şeyh Nazım Hocam’a da gitti, elini öptü, yani böyle biraz hani riyakarane derler ya bu tip tavırlara, sanki onu andırdı görünüş. Gitti elini öptü ve onu kutub ilan etti, asrın kutbu ilan etti. Arkasından da ne diyor? Haşa, aklını oynatmış bu, diyor ve haşa delilikle itham ediyor Şeyh Nazım Hocamız’ı, aklını oynatmış, diyor. Şimdi bütün Peygamberler biliyorsunuz delilikle itham edilmiştir. Cübbeli beni de delilikle itham ediyor ama bu benim için bir şereftir. Bediüzzaman’ı da delilikle itham ettiler. Bütün velilerde bu olmuştur. Allah yolunda mücadele eden mücahidlerde olmuştur ve özellikle peygamberlerde olmuştur, Kuran’da bu hakimdir. Cübbeli adına hareket ettiğini söyleyen çakalların ağzında da biz bunu görüyoruz, gece-gündüz bunu konuşuyorlar. Halbuki bu benim de lehime, Şeyh Nazım Hocamız’ın da lehine, Bediüzzaman’ın da lehine, hepimiz için bir şereftir bu. Bunu bilmiyorlar. Ve Cübbeli adına hareket eden; belki de Cübbeli’nin haberi yok bu çakallardan, bu esrarkeş çakallardan. Bunlar nasıl büyük hizmet ettiklerini bilseler, belki de hiç yapmayacaklar ama muazzam hizmet ediyorlar. Sonra bakın arkasından çok ince bir oyun oynadı, üslup kullandı. Dedi ki; Mahmud Efendi’yi müceddid ilan etti. Tamam bizim gönlümüzün müceddidi, Şeyh Nazım da benim müceddidim, Fethullah Hoca da benim müceddidim, Adıyamanlı mübarekler de benim müceddidim, benim yüzlerce müceddidim var. Hepsini seviyorum. Fakat çok hassas bir üslup kullandı ve çok kurnazca bir üslup. “10 dakika konuşabiliyor Mahmud Efendi ve şuuru kapalı değil” dedi. Şuuru kapalı değil, açık. Yani böyle bir söz kimin için söylenir? Böyle bir şeyde zaten o insan, iptal olmuş bir insan için kullanılır o, değil mi? Mesela ağır bir trafik kazası geçiriyor, komaya giriyor. Diyorlar ki, işte hatırlıyor, yavaş yavaş geçmişini hatırlamaya başladı, konuşabiliyor 10 dakika. Bu ne demektir? Komada anlamına gelir bu üslup. Yani Mahmud Hoca için o ne demek istiyor? Eğer müceddid olsa, sağlığı her şeyi yerinde olması gerekir. Müceddidliğin şartıdır o zaten, fıkıhta geçer, yani akli dengesinin, bedeni dengesinin, hepsinin yerinde olması gerekiyor müceddid ilan edilebilmesi için. O da olmadığına göre, Mahmud Hoca da olmadığına göre, o gelen levha kime geldi? Bana geldi ve asrın müceddidi benim diyor, bunu anlatmak istiyor. O da olamayacağına, şu da olamayacağına, bu da olamayacağına göre anlayın yani, diyor. Apar topar Mehdiyet’i devreden kaldırmak istemesinin nedeni o, kendini müceddid ilan etmek. Çünkü Mehdi (a.s.)’ı kabul ederse, kendisi müceddid olamayacak. 25 sene geçti Mehdi (a.s.) de yok, diyor. Sen göremediysen gözlerini bir ovuştur, gözlerinde bir sorun vardır. Bediüzzaman herkes görecek demiyor ki. “İmanın nuru ile görülecek” diyor. Yani Cübbeli’nin görüp görmemesine göre, Mehdi (a.s.)’ın gelip gelmemesinde bir kıstas değil ki Cübbeli’nin Mehdi (a.s.)’ı görmesi. Yani Cübbeli gördüyse, Mehdi (a.s.) gelmiştir, Cübbeli görmediyse gelmemiştir; böyle bir mantık yok. Zaten Cübbeli’nin göremeyeceği anlaşılıyor, yani göremeyecek bir insan olduğu da anlaşılıyor. Ve üslubundan özel bir insan olduğu da anlaşılıyor. Ben onun özel bir insan olduğunu zaten söyledim ve Allah sürekli tanıtıyor, insanlar görmeye başladılar yavaş yavaş. Çok ilginç bir adam, çok ilginç bir şahsiyet. Ve çok ince dokundurmalarla hareket ediyor. Çünkü, mesela Mehdi (a.s.) Ehl-i Beyt’ten, Peygamberimiz (s..a.v.)’in soyundan. Bazı tipler Ehl-i Beyt’in, Peygamberimiz (s.a.v.)’in soyunun imamlığa geçmesini, dünyanın lideri olmasını biraz ırki olarak ağırlarına gidiyor, bazı tiplerin. Yani senin zannettiğin gibi değil, psikopatlıkları anlatılacak gibi değil. Nasıl Ehl-i Beyt dünyanın lideri olur? Nasıl İbrani soyundan gelen, Hz. İbrahim (a.s.)’in soyundan gelen bir insanı nasıl dünyanın lideri olur bizim kavimden olmadıktan sonra? ‘Bizden olması lazım’ kafasından kaynaklanıyor. Bazı kişilerin Mehdi (a.s.)’ye tavır almasının kökeni, budur, Ehl-i Beyt düşmanlığıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in zamanında Ehl-i Beyt’e karşı korkunç, azgın bir düşmanlık vardı, bu hiç kesilmedi ve devam etti. Bakın Seyyid Salih Özcan Hocam’ı da birçok Nur talebesi yalnız bıraktı, neden biliyor musunuz? Mehdi (a.s.)’ın şahıs olarak geleceğini aslanlar gibi, hiç kimseden korkmadan, delikanlıca söylediği için, tabii. Ve hiçbirini de adam yerine koymuyor, “Allah onları ıslah etsin” diyor koç yiğit olduğu için ve onu tecrit etti bir kısmı, tecrit ettiler. Kendilerince onu etkisiz hale getireceklerini zannediyorlardı, Allah onu korudu ve bakın aslanlar gibi hakkı söylüyorlar. Sungur Ağabey’i de durduramadılar, ona da (haşa) böyle çok çirkin iftiralar atmaya kalktılar, cinsel içerikli iftiralar. Bakın 70 küsur yaşında insana cinsel içerikli iftira atıılar, ahlaksızca ve alçakça ve bunaklıkla itham ettiler, ölmek üzere dediler. Ben de gittim, pençemi onların kafasına geçirdim. Ne ile? İlimle, akılla, vicdanla, hukukla ve vazgeçtiler, terbiyesizlik yapamıyorlar şu an. Ve Sungur Ağabey’i ellerinden aldım, parçalayacaklardı, herkes biliyor. Git dediler, can çekişiyor, git gör dediler bana, yani aklını da kaybetti, bunadı dediler. Sen bunamazsın, sen velisin, sana hiçbir şey olmaz, dedim. Ve bak sana söyleyeyim, sen ölmeyeceksin inşaAllah, dedim. Mehdi (a.s.)’ı da göreceksin, vazifeni bitireceksin sen, dedim. Ondan sonra canlandı. Normalde hakikaten yaşayacak konumu yok, yani o kolestrol oranıyla mucizedir yaşaması, aslan gibi ayakta, maşaAllah. İrem, anlattıklarım böyle, İrem Başak. Eğer anlattıklarımda bir samimiyetsizlik, eksiklik, bilgi noksanlığı görürsen, bana teknik olarak yaz. Ama demagoji ile olmaz, demagojiyi ben dinlemem. Teknik olarak yazın, çünkü doğruyu ben hemen kabul eden bir insanım. Ben katı bir insan değilim. Bana hakkı, hakikati getirdiler mi, hemen kabul ederim. Mesela dediler ki; ben Bediüzzaman’ın seyyidliği konusunda, Bediüzzaman’ın ifadesine dayanarak ben Bediüzzaman seyyid değil dedim. Ama Seyyid Salih Özcan Hocam dedi ki; “bana seyyid olduğunu söyledi” dedi. Hemen bu benim için delildir, çünkü dürüst bir insan, hayatında yalan söylememiş, ben de hemen inandım. Ama şu şartla inandım; Bediüzzaman doğru söyledi, yani elinde bir belge yok Bediüzzaman’ın, bir silsilesi yok. Bu konuda bir ilmi araştırma yok. Fakat Hz. Hızır (a.s.)’dan aldığı bilgiyi aktarmıştır Bediüzzaman. Bunu amenna ve saddakna, kabul ederim. Dediği doğru, belgeye dayalı olarak ben seyyid değilim ama özel bilgi olarak seyyidim, diyor.
SUNUCU: “Adnan Oktar’la Gece Sohbetleri” programımıza 00.30’dan itibaren Mavi Karadeniz Radyo, Aksu TV, Tokat Turhal Super TV ve Radyo, Kütahya Destan TV ve www.HarunYahya.TV sitemizden devam edeceğiz.
Kuran Mucizeleri
Devamı ...Kısa filmler - Mutlaka izleyin
Devamı ...Makaleler
Devamı ...Bunları Biliyor Musunuz?
Devamı ...Harun Yahya Etkiler
Devamı ...
Makaleler
Devamı ...