SUNUCU 3:İyi akşamlar sayın izleyicilerimiz ve dinleyicilerimiz. Bu akşam www.HarunYahya.Tv, Mavi Karadeniz Radyo, Tv Kayseri, Samsun Aks, Ankara Beypazarı Seyelan Tv, Çorum Kanal 19, Mardin Kanal 47, Tokat Turhal Süper Tv ve Radyo, Uşak Egem Tv’den canlı olarak yayınlanan ‘Adnan Oktar’la Gece Sohbetleri’ programımıza hoş geldiniz. Buyrun Hocam nasıl başlamak istersiniz?
ADNAN OKTAR: En güzeli tabii her zaman Kuran. Bismillah, Neml Suresi, 48. ayet, şeytandan Allah’a sığınırım. “Şehirde dokuzlu bir çete vardı, yeryüzünde bozgun çıkarıyorlar ve dirlik-düzenlik bırakmıyorlardı.”Bir kere Cenab-ı Allah Kuran’da çetelere dikkat çekiyor. “Dokuzlu bir çete vardır” diyor. Demek ki biz böyle bir şeyle karşılaşacağız, buna benzer. Çünkü özel olarak bir rakam vermiş Allah. “Yeryüzünde bozgun çıkarıyorlar ve dirlik-düzenlik bırakmıyorlardı.” Bu demek ki kapsamlı bir çete, öyle küçük bir şey değil. Kuran, ehemmiyetli bir şey olmasa, yani alelade çeteler anlamına gelmiyor; var ya küçük mafya çeteleri, o anlama gelmez. Geniş çaplı bir çete oluyor. Çünkü bak, “yeryüzünde bozgun çıkarıyorlar.” Yecüc ve Mecüc’ün özelliği ne? O da bozgun çıkarıyor. “Bozgun çıkarıyorlar ve dirlik-düzenlik bırakmıyorlardı.” Müslümanın neye ihtiyacı olduğunu da Kuran vurgulamış oluyor. Demek ki bozgunun karşılığı nedir? Birlikte olmaktır. Bozguna uğramak ne demek? Dağılmak, Müslümanların dağılması, darmakeşan olması. Zıttı nedir? İttihad, birlik, Müslümanların bir arada ve yekvücut olmaları. Bir kere Müslümanların yekvücut olmasını ortadan kaldıran bir faaliyet yapıyor bu çete, Müslümanları bölüp parçalamak istiyor. Şu anda da Müslümanları bölüp parçalamak isteyen bayağı bir güruhat var. “Dirlik-düzenlik bırakmıyorlardı.” Müslümanların neye özenle ihtiyacı var? Dirlik ve düzenlik, yani huzur, güven, rahatlık ve derli toplu olmak. “Düzen bırakmıyorlardı.” Bunlar da şeytan hizbi olduğu için tam zıttını yapıyorlar. “Dirlik-düzenlik bırakmıyorlardı” “Aralarında Allah adına and içerek, dediler ki:” O zaman anlıyoruz ki bunlar kendilerini Müslüman gibi gösteren bir çete. Yani Allah’ı anarak ortaya çıkan bir çete; demek ki bir şirk çetesi, demek ki bir münafık çete, bu anlaşılıyor. “"Gece mutlaka ona ve ailesine bir baskın düzenleyelim, sonra velisine: Ailesinin yok oluşuna biz şahit olmadık ve gerçekten bizler doğruyu söyleyenleriz, diyelim.” Yusuf’un kardeşleri de yaklaşık aynı mahiyette Kuran’da bu tarzdır onların da azgınlığı ve gizli eylem yapma ve gizlice bir insanı etkisiz hale getirme politikaları bu yönde. ‘Gece’, gecenin özelliği ne? Fark edilmez gece. Delil ortada bırakmadığı için geceyi tercih eder bu tip insanlar. Onun için, “gecenin şerrinden Allah’a sığınılır” Kuran ayetinde. Geceler tehlikelidir genellikle. “Mutlaka” diyor, “mutlaka;” kesin kararlılık var. “Gece mutlaka ona ve ailesine bir baskın düzenleyelim.” Ama özellikle o birinci planda. Ve ailesine. Muhtemelen ailesi de onu koruyan, destekleyen çevresi olduğu için, onları da etkisiz hale getirmek için, “onlara da bir baskın düzenleyelim.” “Sonra velisine,” yani onları koruyan, onlara yardımcı olan kişilere, “ailesinin yok oluşuna biz şahid olmadık ve gerçekten bizler doğruyu söyleyenleriz.” Demek ki münafıklar eylem yaparlarken önceden bunu planlıyorlar ve yok etme planını da yaptıktan sonra kendi kafalarına göre, hukuki sonucunu da ortadan kaldıracak şekilde sahte delil hazırlıyorlar, sahte zemin hazırlıyorlar. Bak, nereden anlıyoruz? “Biz şahid olmadık.” Demek ki yalan ifade vermeye hazırlar münafıkların özelliği. Bu tip pis işlerde münafıkların kullanılabileceği anlaşılıyor. “Gerçekten bizler doğruyu söyleyenleriz, diyelim.” Çünkü yalan olduğu hissedileceği için, ‘gerçekten’ kelimesi ve bu tip vurguyla doğru söyledikleri imajını pekiştirmek istiyorlar. Bir de yeminle konuşuyorlar zaten. Demek ki bu tip insanlar doğru söylediğini vurgulamak için çırpınırlar. Halbuki dürüst bir insan zaten üslubundan anlaşılır doğru söylediği ama yalan söyleyen, yalan söylediği hissedildiği için, sürekli; “gerçekten doğru söylüyorum,” “yalan söylemiyorum,” “belki de inanmayacaksınız ama gerçekten bu böyle” falan, o tarz bir üslup geliştirebiliyorlar. “Onlar hileli bir düzen kurdu” diyor Cenab-ı Allah, “Biz de (onların hilesine karşı) onların farkında olmadığı bir düzen kurduk.” Her iki düzeni de oluşturan Allah’tır. “Onlar hileli bir düzen kurdu. Biz de (onların hilesine karşı) onların farkında olmadığı bir düzen kurduk. Artık sen, onların kurdukları hileli-düzenin uğradığı sona bir bak; Biz, onları ve kavimlerini topluca yerle bir ettik.” Mesela bize karşı da hileli düzen kuruyorlar, farz edelim 1999’da bize bir operasyon yapıldı. Sahte ihbarlarla, sahte oyunlarla gece yarısı, gece üç gibi bir baskın yapıldı. Bu neye sebep oldu? Mesela uyuyan, bitkin olan kardeşlerimizin canlanmasına, dava azminde azalma olan insanların heyecanının artmasına, zayıf olanların kopup gitmesine; hasta olanların, münafık tıynetli olanların kopup gitmesine, dolayısıyla tarihi bir şerefe ve bizim test edilmemize, davadaki kararlılığımıza, azmimize dair bir belge de olmuş oldu. Kim zararlı çıktı? Oyun oynayanlar zararlı çıktı. Biz ne kazandık? Güç kazandık, daha çok merak edildik, daha çok izlendik. Mesela diyorlar ki; “falanca yerde bir şahıs çıktı, sahte peygamber” diyorlar. Ben hakikaten merak ediyorum, “acaba bu kimdir?” diye. Açıyorum, hakikaten doğruysa doğru olduğunu anlıyorum. Ama adamın kendi sitesine giriyorum, ne olduğunu anlıyorum. Mesela farz edelim bu Evrenesoğlu da öyle. Onun hakkında ben internet sitelerinde çok acayip laflar duydum. Ama kendi sitesine girdim, baktım, hakikaten faydalı yönleri var, güzel hizmet yönleri var. Ama ne diyor? “Bana vahiy geliyor” diyor, “bana kitap geldi Allah’tan” diyor. Baktım, o kastettiği kitabı da gördüm, oraya yazmış zaten. Gelen vahiy kitabının vahiy bölümleri, yani sure isimleri var. İftira olmadığı açık, dediği doğru. Ama neye yarıyor? Aleyhte bir haber mutlaka ilgiye sebep olur. O insanın araştırılmasına sebep olur, incelenmesine sebep olur. Oyun oynandığında Müslümanın lehine olur. Mesela benim aleyhimde haber çıktığında internette falan, bizim sitelere girişlerde olağanüstü artış oluyor. Aleyhte haber olmadığında basın zaten onu haber yapmaz, yani lehte bir haberi haber yapmaz. Mutlaka aleyhte olması lazım. Aleyhte olunca da bunun faydası nedir? Sitenin tanınması, konuların anlaşılması, araştıran insanların daha iyi doğruya yaklaşmaları demektir. Onun için, “adamlar niye aleyhimizde haber çıkarıyor?” dememiz yanlış olur. Çünkü bir tane aleyhte haber, milyonlarca internete giriş demektir. Adam sana hizmet ediyor durduk yere. Bu çok güzel bir şey, aleyhte haberle hem sevap kazanırsın hem de milyonlarca insanın doğruları öğrenmesine vesile olmuş olursun. Mesela şimdi de bakıyorum, çeşitli internet sitelerinden çıkışları bana verdiler. Cübbeli’yle ilgili falan da haberler geldi. Seni aradı mı Cübbeli?
ALTUĞ BERKER: Bugün aradı iki saat önce yine hocam.
ADNAN OKTAR: Yine aradı. Ne diyor?
ALTUĞ BERKER: Kasetin delillendirilmesi konusunda… verilmesi gerektiğini ben söyledim, “delillendirin ki şaibe olmasın” dedim, sizin dediğinizi tekrarladım. “Şaibe giderek artıyor, bunu hukuki olarak delillendirelim” dedim. O da henüz daha verme şeyine gelmedi.
ADNAN OKTAR: Şimdi bak, Allah vermesin, benimle ilgili bir kaset var deseler; eğer ben susuyorsam, bu doğrudur. Zaten başka bir anlamı yoktur. Ama coşuyorsam ve kükrüyorsam, getir onu diye bilirkişiye veriyorsam, o sahtedir. Ve o kadar kolaydır ki onun tespiti. Hatta o kasetten hangi bilgisayarda yapıldığı, o bilgisayarın seri numarasına varıncaya kadar tespit mümkün. Yani kimin hazırladığı, ne tip kamerayla çekildiği, kameranın seri numarası, hepsini çıkartırız. Bunların hepsi teknik olarak mümkün. Ama yeter ki şikayetçi olan şahıs o kaseti ilgililere götürsün teslim etsin. Ama vermiyorsa gerçektir. Oradaki neyse konuyu bilmiyorum ama o konu gerçektir başka bir anlamı olmaz. Çünkü kokain iftirası attılar bana, adamların burnundan getirdim söke söke. Hem adli tıpta da ispat ettim, yabancı adli tıp kurumlarındaki açıklamalarla da ispat ettim. Teknik yönden tam anlamıyla analiz ettim, didik didik ortaya koydum ve beraat ettim ben. Yine öyle olsa, yine aynı şeyi yaparım. Şimdi Cübbeli’nin de yapacağı şey budur, götürüp kaseti teslim etmesidir, bilirkişiye. Bilirkişi, onun nasıl sahte yapıldığını en ince detaylarına kadar analiz edip, rapor olarak verir ve tam anlamıyla aklanır. Susuyorsa olay doğrudur, hangi olaysa, neyse o. Bilmiyoruz olayın ne olduğunu. Çünkü fotoğraf birinci dereceden delildir. Ama gitsin illaki anlatsın demiyoruz. Şimdi gazetede bir resim çıkıyor, bir fotoğraf, adamın fotoğrafı işte. Mesela bir şahsın resmi çekildiğinde, o adam o adam oluyor, başkası olmuyor. Dolayısıyla Cübbeli’nin bu konuda hiç tereddüt etmesine gerek yok. Bir de onu yapan adamı; eğer kaseti getirirse, bilirkişiye verirse, inine girse, kuyruğundan tutup bağırta bağırta eğer dışarı çıkarmazsam, bana ne diyorsa desin. Yüzde yüz yakalatırım. Kuzey Kutbu’na kaçsın, yine gider bulurum, kurtaramaz. Bak, söylüyorum; hangi bilgisayarda yapıldığını tespit ederiz, nasıl kamerayla çekildiğini seri numarasına varıncaya kadar tespit ederiz ve o kameranın nereden satın alındığını da tespit ederiz. Bu çok kolay, mümkün. Yeter ki götürsün kaseti teslim etsin. Ve adamı da bağırta bağırta getirip adaletin önüne koyarız ve yüzüne de tükürürüz. Bana da güvendiği için sürekli seni arıyor anladığım kadarıyla.
ALTUĞ BERKER:Doğru Hocam.
ADNAN OKTAR: Ama ben başka türlü yardım edemem. Bu gerekiyor, başka türlü olmaz. Ben onu oturup deşifre edecek, bilmem ne falan. Yaptıysa da bana ne, Allah ile kendi arasında. Ben oturup onun peşine düşecek değilim. Ama hukuki açıdan tespit için bu gerekiyor, başka türlü olmaz. Şimdi bir de ondan istediğimiz Bediüzzaman’la ilgili söylediği o sözünü düzeltmesi, Ehl-i Sünnet alimi olduğunu Bediüzzaman’ın ve çok değerli bir alim olduğunu söylemesi, bir de Şeyh Nazım Kıbrisi Hazretleri’ne yönelik o sözünden rücu edip, özür dileyip, artık makul bir bahaneyle bu konuyu kapatması. Evet, inşaAllah. Berker Hocam ne anlatayım başka?
ALTUĞ BERKER: Estağfirullah hocam, uygun görürseniz, birkaç dikkat çeken yazı ve haber vardı medyada bugün, ondan birkaç dakika bahsedebiliriz. Mesela Zaman Gazetesi’nde Ahmet Şahin Hocamız Kerbela olayıyla ilgili yazısında Bediüzzaman’ın esserlerinden de örnekler vererek; “geçmişteki olayları deşmenin konuşmanın bugüne hiç faydası yoktur” demiş. “Şu an önemli olan birliği oluşturmaktır” diyor. “Birlik, beraberlik konularını kuvvetlendiren konuları konuşup yazmalıyız” demiş Hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: İttihad-ı İslam. İttihad-ı İslam Mehdiyet’le olur, başka türlü olur diyen varsa bana mutlaka, bak bizim adresimiz var, “Mehdilik dışında, İsa Mesih (a.s)’ın nüzulü dışında İttihad-ı İslam olur, gerçekten olabilir” diyen varsa, bana yazsın, nasıl olacağını da belirtsin, öğreneyim. Mehdilik’ten bahsetmeden İttihad-ı İslam’dan bahsedilemez. Hz. İsa Mesih (a.s.)’ın inişinden bahsetmeden İttihad-ı İslam’dan bahsedilemez. Bahseden samimi değildir, söyleyeyim. Çünkü açıklaması lazım. Burada diyoruz ki biz; İttihad-ı İslam olacak ama Mehdi (a.s) ve Hz. İsa Mesih (a.s)’le olacak diyoruz. Adam diyor ki; “Hz. Mehdi (a.s)’a da gerek yok, Hz. İsa (a.s)’a da gerek yok. Biz İttihad-ı İslam’ı yaparız” diyorsa, nasıl yapacağını bana Kuran ve hadisle açıklaması lazım. Açıklamıyorsa, ben onu inandırıcı bulmam.
Bismillah, şeytandan Allah’a sığınırım; Maide Suresi, 44; “Gerçek şu ki” diyor Cenab-ı Allah, “Biz Tevrat’ı, içinde bir hidayet,” nedir? Mehdilik, hidayet, Allah’ın ‘Hadi’ isminin tecellisi, Mehdilik. “Ve nur olarak indirdik.” Nur; kalplere, akla, vicdana ışık. “Teslim olmuş peygamberler, Yahudilere onunla hükmederlerdi.” Tevrat-ı Şerif’le hükmederlerdi, yani başka bir şeyle değil, kendi kafalarına göre değil, sadece Tevrat’la. Bak bu çok önemli. “Bilgin-yöneticiler (Rabbaniyun) ve yüksek bilginler de (Ahbar), Allah'ın Kitabı’nı korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahidler olduklarından (onunla hükmederlerdi.) Öyleyse insanlardan korkmayın, Benden korkun ve ayetlerimi az bir değere karşılık satmayın. Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kafir olanlardır.” “Teslim olmuş peygamberler, Yahudilere onunla hükmederlerdi.” Allah’ın Kitabı’yla. “Bilgin-yöneticiler (Rabbaniyun) ve yüksek bilginler de (Ahbar), Allah'ın Kitabı’nı korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahidler olduklarından (onunla hükmederlerdi.) Tevrat’a göre hükmediyorlar. Demek ki her devirde sapıtmanın nedeni Kitap’ın dışında bir şeyler yapmak, Kitap’ın dışına çıkmak. Tevrat’a göre hükmetmiş olsalardı bu perişanlık yaşanmayacaktı demek ki. “Öyleyse insanlardan korkmayın, Benden korkun” diyor Cenab-ı Allah. Bak, “Öyleyse insanlardan korkmayın.” O, haram olmuş oluyor, Diyor ya adam; “falancadan korkuyorum”, insanlardan korkmak, açık-muhkem ayetle haram. “Öyleyse insanlardan korkmayın, Benden korkun” diyor Cenab-ı Allah, “ve ayetlerimi az bir değere karşılık satmayın.” Kuran ayetlerini az bir değere karşılık satmayın. Demek ki insanlar hem Kitabı değiştirebiliyorlar geçmiş devirlerde; Museviler para karşılığı, çıkar karşılığı ayetlerin hükmünü değiştirmişler. Ayrıca da, yani ikinci anlamı da; Kuran’ın hükümlerini, mesela Kuran’ı para karşılığı okuyanlar var biliyorsunuz, aynı zamanda ona da işaret ediyor, inşaAllah. “KimAllah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kafir olanlardır.” “Kuran ahlakıyla hareket etmezseniz, bu durumda küfre gidersiniz, küfür içinde olursunuz, Kuran ahlakını hayatınıza geçireceksiniz” diyor Allah, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER: Bugün bir haberde, Milli Gazete’deki bir haberde, bir araştırma şirketinin 32 ilde yaptığı araştırmaya göre Saadet Partisi Genel Başkanlığı’na Sayın Erbakan’ın seçilmesinden sonra “Saadet Partisi’ne oy vereceğim” diyenlerin oranı yüzde 5.3’e çıkarak büyük bir yükselme göstermiş.
ADNAN OKTAR: 5.3, maşaAllah. Daha önce kaç almıştı Hocamız?
ALTUĞ BERKER: Allahualem ikilerde, üçlerdeydi Hocam.
ADNAN OKTAR: Hayır hayır iktidara gelmişti ya.
ALTUĞ BERBER: 21 diye hatırlıyorum bir tanesini.
ADNAN OKTAR: Başbakan olmuştu o zaman. Erbakan Hocamın oyu normalde yüzde 70 olması gerekiyor. En az yüzde 70, inşaAllah. Erbakan Hocam dünya tatlısı. İnşaAllah, onu Cumhurbaşkanı yapacağız, Allah’ın izniyle. Hakkıdır, Başbakan oldu, bir de Cumhurbaşkanı olsun, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER: Bugün Adem Aslan isimli Bugün Gazetesi yazarı da sayın Erbakan Hocamızdan bahsetmiş, “Erbakan fenomeni” başlıklı. İki saat boyunca röportaj yaptığını, 84 yaşında sağlık sorunları olmasına rağmen zihninin berraklığının ve performansının takdire şayan olduğunu yazmış. İnsanların bir kısmı tekrar parti genel başkanı olmasını koltuk hırsı olarak değerlendirse de Erbakan’ın son nefesine kadar inandığı davası uğruna mücadele eden bir nefer olduğunu ve buna saygı duymak gerektiğini söylemiş. “Erbakan bir fenomen” diye eklemiş Hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Ama bu konuyu onlara biz öğrettik. Hep beraber Erbakan Hocamızın üzerine geliyorlardı; topluca, ekip halinde. Hatta kendi partisi içindeki kişilerden de birçoğu, Milli Gazete’den bazı arkadaşlar, bazı internet siteleri; şu an kahraman kesilen, Erbakancı olduğunu söyleyen bazı internet siteleri de Erbakan Hocamıza var güçleriyle yüklenmişlerdi. Biz, “ne oluyor?” dediğimizde arkadaşlar darmakeşan oldular ve Erbakan Hocamız da gürül gürül, maşaAllah, partinin başına geçti. Yani o devirde Milli Gazete’de resmini göremiyorduk. O, kahraman kesilen internet sitelerinde resmini göremiyorduk hatta çıkartmışlardı. Konuşmalarını, ismini çıkartmışlardı. Ben buradan uyardıktan sonra resmini koymaya başladılar, yazılarını koymaya başladılar. Sonra da Numan Hoca’ya dedik; “senin gidişatın biraz değişik” dedik. “Araba seni yanlış yola götürüyor” dedik. “Yanlış yerlere doğru gidiyorsun” dedik. Bak, şimdi sosyalistleri başına toplamaya başladı. Bir adam dava adamıysa doğrudan kendi davasını savunur. Sen sosyalist misin, Marksist misin, Müslüman mısın? Müslümansan, Kuran ahlakına göre hareket et. Sosyalistsen, Marksistsen, Marksist ahlaka göre hareket et. Marksist, Leninist ahlaka göre hareket edeceksen. Et demiyorum da ederse öyle eder adam; Marksistse Marksist gibi davranır. İkisinin karışımı olmaz, samimiyetsiz olur. Buna Marksistler de inanmazlar, solcular da inanmazlar. Herkesin kendi davasının inancına samimi olarak sahip çıkması gerekir. Hangi inançtaysa onu savunması lazım. Yani hem Marksistim hem Müslümanım olmaz. Çünkü Müslümanlık Marksizmden çok daha önceydi. Marksizm yeni ortaya çıkmış bir felsefe ve Darwinizme dayalı bir felsefe ve soysal adalet anlayışını da Tevrat’tan almıştır, Mehdilik’ten almıştır Marksist düşünce. Dünya hakimiyeti, dünyanın tek devlet olması, tek millet olması, tek bir topluluk olması düşüncesine dayanır. İslam ahlakının dünya hakimiyetini Tevrat belirtiyor. “Bütün insanlar tek dine toplanacaklar” diyor. “Adalet olacak, mal eşit seviyede dağıtılacak, mutlu ve sevinçli bir çağ olacak” diyor. Uzun uzun Tevrat’ta bu anlatılıyor. Marks hem anneden hem babadan haham olduğu için, masondur da ayrıca Marks. Otuz üç dereceli masondur. Tevrat’ın hükmünü incelemiş, Mehdiliğe hayran kalmıştır Karl Marks. Ama onu dinsiz mehdiyete çevirmek istemiştir. Dinsiz mehdiyet de işte Marksizmdir. Allah’sız mehdiyete çevirmiştir, haşa. Gerçek Mehdi (a.s) de bu oyunu ortadan kaldıracaktır, olay bu. Şu an dünyadaki mücadelenin kökeninde bu vardır.
ALTUĞ BERKER:Bugün Star Haber’de Devlet Bakanı Faruk Çelik, Kürtçe Kuran Kursu eğitimi için Diyanet’in çalışma başlattığını açıklamış. “Kuran’ı Kerim 6 milyar insanın kitabıdır, evrenseldir” demiş. “İslamiyet, bütün insanlığın dinidir” demiş. Kürtçe Kuran eğitimi kursları başlıyormuş hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:“Azerbaycan’dan Cemile, Kamile ve Abdulrahim Sultanova ailesi, hepimiz sizin ellerinizden ve gözlerinizden öperiz. Biz, inşaAllah, hüsn-ü zan ederiz. Yaklaşık on bir senedir ki biz hocamızın eserlerini değerlendirdik ve bu eserleri başkalarına dağıtıyoruz, Allah’ın izni ile. Allah, özü güzel ve sözü güzel Muhammed Adnan Hocamızdan razı olsun. Bunu derin kalpten diyoruz biz, inşaAllah. Sizleri gerçekten çok seviyoruz. Eğer değerli Muhammed Adnan Hocamız canlı yayında ya da canlı yayın olmasa da anneme, bizlere selam gönderirse ama zaman imkan olursa. Ama zaman olmazsa da hiç problem değil, hocamız çok yoğun şu aralar, biz bunu biliyoruz. Seyyid Muhammed Adnan Hocamıza dünyanın her tarafından belki milyonlarca mektuplar geliyor. Onlarla görüşmek isteyen yüz binlerce insan var. Mektupların hepsiyle tabii ki canlı yayında cevaplayamaz ve okuyamaz, buna zaman yetmez. Biz bunu biliyoruz ve anlıyoruz. Seyyid Muhammed Hocamızın o temiz mübarek ellerinden ve gözlerinden öperiz ve sizi, hepinizi Allah’ın selamı ile selamlarız. Allah hepinizi korusun, amin” diyor. Cemile, Kamile, Abdulrahim Sultanova ailesinin tamamına selamlarımı, sevgilerimi, hürmetlerimi iletiyorum. Annenin ellerinden öpüyorum. Büyüklerin ellerinden öpüyorum. Hepinize hürmetlerimi, saygılarımı iletiyorum. Allah hepinize hidayet, samimiyet, sağlık, sıhhat, afiyet, bereket, bolluk versin. İman neşesi versin. Allah aşkı versin, coşkun Allah aşkı versin. Cennette de kardeş etsin, inşaAllah.
Talha, “Selamun aleykum Hocam. 23 yaşındayım ve Almanya Düsseldorf’tan sizleri izliyorum.” Ve Aleyna Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berekatuhu. “Size sormak istediğim, en iyisini Cenab-ı Hak bilir ama sizce uzun ömrüm varsa eğer Mehdi (a.s)’ın ve Mesih (a.s)’ın bu alemde yapacak olan faaliyetlerini görebilecek miyim? İnanın Hocam bu siyonist rejimlerden ve sistemlerden usandım. Yarın Türkiye İslam lideri olmak için herhangi bir ülkeyle savaşırsa Allah’ım şahidim olsun ilk yapacağım iş Alman vatandaşlığımı silip Türkiye’ye dönüp, Allah için, dinim için, vatanım için savaşmaktır. Sorumu cevaplarsanız çok memnun olurum Hocam, Allah razı olsun.” “Mehdi (a.s)’ın ve Mesih (a.s)’ın bu alemde yapacak olan faaliyetlerini görebilecek miyim?” Görürsün tabii, Allah’ın izniyle, inşaAllah. Bir de öyle fiili bir savaş yok, yani Armageddon tarzı. Şu an Armageddon Mehdi (a.s) ve deccalliyet arasında fikri planda devam ediyor. Kansız devam ediyor. Mehdi (a.s)’ın savaşı, Büyük Armageddon, şu an göğüs göğse, milyonlarca şeytanın öldürülmesiyle devam ediyor. Eğer kansa, şeytanın kanı akıyor şu an. Ve göğüs göğse, yani yoğun bir mücadele, dünyaya hakim olma mücadelesi; şeytan hizbiyle Allah hizbi arasında devam ediyor şu an. Armageddon denen budur işte, Büyük Armageddon, inşaAllah. Şimdi, bu sefer Allah hizbi kazanacak; Hizbullah, Allah taraftarları kazanacak, inşaAllah.
“İmran Ahmad Sacid, Araştırma Profesörü, Peşaver Üniversitesi, Pakistan. Değerli Harun Yahya Hocamıza bir sorum var. Aşağıdaki konularla ilgili görüşlerini almak istiyorum. İnsan doğası ile ilgili tayin etme ve özgür irade, kaza-kader kavramı ve fiziksel dünya ile ilgili tayin etme kavramı.” Şimdi insanlar hep böyle, haşa Allah gibi bağımsız olmak istiyorlar. Birçok insan öyle, böyle kendi özgür iradesi ile karar versin, özgür hareket etsin. Bir kere böyle bir şeyin olması için o insanın, haşa Allah olması lazım. Olamaz. Bir tane Allah vardır, her yere ve her şeye hakimdir. Sonsuz önce ve sonsuz sonradır. Zamanı kendi yaratmıştır, kendi zamanın dışındadır, zamanı bizler için yaratmıştır. Yani onu algılayan varlıklar için yaratmıştır. Sonsuz önce ve sonsuz sonra, Allah Katı’nda tek bir an içerisinde, yani sonsuz kısa zaman içerisinde olup bitmiştir. Dolayısı ile tayin etme, mesela bakın bunu yazan İmran Ahmed Sacid, “Araştırma Profesörü, Peşaver Üniversitesi” diyor kardeşimiz. Kardeşimizin, Pakistan’da olacağı, Peşaver Üniversitesi’nde profesör olacağı, isminin İmran Ahmed olacağı, soyadının Sacid olacağı, daha Hz. Musa (a.s) doğmadan sabitti. Ve bu yazıyı yazacağı ve bu yazınında tercüme edilmiş olarak bana geleceği de yine Allah Katı’nda yazılmıştı. Mesela bak burada “n” harfi var sonunda, başında “i” harfi var. Bunların yerleri belli hep Allah Katı’nda. Burada mesela en sonunda “f” harfi var, bunun en sonunda “ı” harfi var. Bunlar hiçbir şekilde değişmez. Adem (a.s) devrinde de aynısıydı bu yazı, hiçbir farklılık yoktu. Ama hoca kendi isteyerek yaptı, kendisi yazdı, onu hiç kimse zorlamadı. Ama bunu sonsuz öncede yazmıştı ve sonsuz sonrada yazmıştı. Tek bir an içerisinde yazılmış, bitmişti bu. Eğer anlatabildiysem böyle.
Ben böyle sevgi dolu olmaya devam edeceğim. Bana internet sitelerinden, oradan buradan böyle kriptoal izahlar geliyor. Bir kısmı samimi; onlar iyi niyetli, onları tenzih ederim, öyle alıştığı için. Benim milletimin en az yüzde yetmişi, sekseni başörtüsüzdür. Genç kızların da hemen hemen hepsi bakımlı gezerler. Bakımsız gezen genç kız ben göremiyorum, çok nadir olur. Başörtülü olanların da, başörtüyü zaten kabul etmiyorlar, “çarşaf esastır” diyorlar. Açık hükmünde görüyorlar başörtüyü. Çarşaflı olanlar da on binde bir falan olabilir. On binde bir falandır Türkiye’de. O kadar olmasa bile, hadi binde bir diyelim. Dolayısı ile bizim milletimiz, yaklaşık son altmış yılı sayarsak hep genç kızların başı açıktır, bir kısmının başı kapalıdır ama başı açık hükmünde kabul ediyorlar zaten onları da. Çünkü çarşaf olmadıktan sonra net olarak “fasıktır onlar” diyorlar. Kıyafetlerinden dolayı da fasık olduklarına inanıyorlar. Dolayısıyla genç kızlarımızın, hanım kardeşlerimizin yüzde doksan dokuzu bu hüküm içerisinde bu arkadaşlara göre. Bakın, yüzde doksan dokuzu. Ayrıca “bu hanımlarla görüşülmez, konuşulmaz, bakılmaz, muhatap olunmaz” diyorlar. Şimdi pratik olarak bunları uyguluyor mu bu arkadaşlar diye bakıyoruz. Bunların holdinglerine gidiyoruz, işyerlerine gidiyoruz; sekreterleri açık, karşısında sekreteri var. Kızını okula gönderiyor, kızının öğretmeni erkek zaten. Erkek de kadına bakıyor, karşılıklı. Eşi de çalışıyor, eşi de gidiyor, otobüse biniyorlar, otobüste de erkeklerin içindeler. Dolmuşa biniyor veyahut eşini alıp çarşıya götürüyor; eşi herkese bakıyor, bütün yoldaki erkekler ona bakıyor, o erkeklere bakıyor. Yanlış mı görüyorum ben dışarıda? Başörtülü hanımlar da öyle, herkes onlara bakıyor, onlar da herkese bakıyorlar. Nasıl oluyorsa, böyle bir program olduğunda hiçbir şekilde kadın olmaması gerekiyormuş. Canım ciğerim, siz akşama kadar kucak kucağısınız. Herkesle berabersiniz; otobüslerde, sokaklarda, her yerde berabersiniz. Okullarda gözünün içine bakıyorsun hocanın, hocan da sana bakıyor. Ve hepsi kız çocuklarını okullara gönderiyor. Öğretmenleri geliyor, onlarla yüz yüze konuşuyor. Erkek arkadaşları var, onlarla da görüşüyorlar. Onlar onlara bakıyor, onlar da onlara bakıyor. Neden benim programımda, konuştuğum sohbet ortamında olmamaları gerekiyor? Ben bunu anlayamadım. Başörtülüyü de aynı hükümde görüyorlar. Bakkalda, manavda, sokakta, pastanede, her yerde erkeklerle yüz yüze bu hanımlar. Bunu söyleyen arkadaşların hanımları, kızları, hepsi yine herkesle muhataplar. Ama her yerde, eczaneye varıncaya kadar, hastanelerde, orada burada, her yerde varlar. Burada, sadece göstermelik olarak bazı yerlerde şov yapıyorlar. Mesela Cübbeli diyor ki; “kadınlarla ben konuşmam, sohbet etmem.” Ama donla, denizde kucak kucağa beraber yüzüyorlar. Bu nasıl oluyor, bu iş? Gördüm fotoğrafları; don-gömlek, paçalı donla gelmiş, yanında da kadınlar, genç kızlar. Havuzdaki genç kız, baliga, normal gelişmiş genç bir kız. Fotoğrafı da var, değil mi? Zaten Malta çaka çaka kadın, kız dolu; bikinili, tanga mayolu kadınla dolu, ağzına kadar dolu. Cübbeli, tebessüm ederek, etrafı seyrederek gidiyor. Hiç bakmıyorum derse suya batar, mümkün değil yani. Nasıl bakmayacak yani? Sağ, sol, ön, arka, her yer dolu. Göstermelik olan bu tavırlar çok samimiyetsiz duruyor. Bunları yapmasınlar, çok ayıp. Benim mesela kuzularım nur gibiler. Ben seviyorum onları. Yüzlerine bakmaktan zevk alıyorum, sohbetten zevk alıyorum. İslam ahlakı hakim olduğunda, İttihad-ı İslam oluştuğunda, Türk-İslam Birliği olduğunda yine benim karşımda böyle olacaklar, yine karşımda konuşacaklar. Yani şimdi çok şey konuşurum da konuşturmasınlar beni. Zannettikleri gibi de değil ayrıca. Bir genç kız, mühim olan temiz ve samimi olması. Ben bu kızıma bakıyorum, annesi de bazen geliyor, kız kardeşi de burada; son derece iffetine düşkün, çok efendi bir kız, bayağı terbiyeli. Mesela benim bu güzelim de öyle. Tanıyorum samimiyim, müthiş iffetine düşkün bayağı da efendi bir kız. Bak, ben başörtülü kızları da tanıdım, beni konuşturmasınlar. Çarşaflı kız da tanıdım ben, beni konuşturmasınlar. Açıkla kapalının iffet ile alakası olmuyor. Nice başörtülü kızlar var ki ben ne olduklarını biliyorum. Nice açık kızlar var ki ben onların da ne olduklarını biliyorum. Tam tersi oluyor bazen. Bunun açıkla kapalıyla alakası yok. Mesela Beril, kuzu gibi, beş vakit namazını kılıyor Beril. Kuran okuyor. Birçok başı kapalı kız, ben size söyleyeyim, en az yüzde doksanı namaz kılmıyor başörtülü kızların. En az yüzde doksanı, yüzde sekseni. Yani ispatı açık. Çünkü beş vakittir namaz. Canı istediği zaman namaz kılıyorsa yine namaz kılmıyor hükmünde olur o. Akşama kadar sokaktalar birçoğu. Ama namaz kılmaması onu benim kardeşim olmaktan çıkartmaz ki. Onlar benim canım ciğerim. Başımın tacı onlar benim. Benim için ‘La ilahe İllAllah Muhammeden Resulullah’ yeterlidir. Kuran’ın başka hükmünü de yapmıyor olabilir, başka bir şey de olmayabilir, onu Müslüman olmaktan çıkartmaz o. Her başı kapalı olan namaz kılıyor diye bir şey yok. Her başı açık da namaz kılmıyor diye bir şey yok. Bu çok aldatıcı olur. Çok yanlış olur. Ve başı açık kardeşlerimizi dinsizlerin kucağına doğru itiyorlar. Ben o akılsızca eyleme dur derim. Çünkü “yüzüne bakmayacaksın” diyor, “konuşmayacaksın, aşağılayacaksın, hakaret edeceksin,” bana gelen maillerde akıl almaz laflar ediyorlar, başı açık olan hanımlara, bakımlı hanımlara ve başörtüsü olan hanımlara, yani çarşaf giymeyen hanımlara, akıl almaz hakaretler yani. Bu yobazlığın ve gericiliğin şiddetini gösteriyor. Azgınlığını gösteriyor. Azınlık ama azgınlar. Allah onları benim elime verdi. Ben de gereğini yapacağım; ilimle, bilgiyle, fenle. Göğüs göğse bir mücadele yapacağız, bakalım. El mi yaman, bey mi yaman, göreceğiz. Ben münafıkane bir sisteme müsaade etmem. Dürüst olacaklar, samimi olacaklar, candan olacaklar. Ben mesela çarşaflı hanımlar görüyorum, müthiş yakışıyor çarşaf onlara, helal olsun. Allah razı olsun, acayip de güzel görünüyor; melek gibi, ne güzel. Hz. Meryem gibi, çok güzel. Başörtülü kardeşlerim var, kendi kafasına, mantığına göre; çok güzel, nur gibi olmuşlar. Başı açık olanlar; çok güzel, nur gibiler. Hepsi yüzde yüz, yüzde yüz, yüzde yüz, hepsi birbiriyle eşittir. Bana boş yere hiç bu konuda maval konuşmasınlar. Kimin ne dediği beni hiç ilgilendirmiyor. Ama iyi niyetli diyenler, samimi olan kardeşlerimiz, büyüklerimin ellerinden öperim, onlara saygı duyuyorum, onlara bir şey demem. Ama Müslümanları böyle, işte kravat giymeyecek, ümüğüne kadar gömleğini düğümleyecek, Müslüman kıyafeti yapıyor; kelebek gibi bıyık yapıyor, eski bir ceket giyecek, böyle kavruk kavruk konuşacak ve kendi kendine bir Müslüman model çıkartmışlar. O modelde olman gerekiyor. Nereden çıkarttın? Peygamber (s.a.v) sana o kıyafeti mi giy dedi? Ümüğüne kadar gömleğini düğümle mi dedi sana? Nereden çıkartıyorsun onları? “Bize benzeyeceksin” diyorlar. Ben sana benzemeyeceğim, öyle bir şey yok. Böyle estetikten uzak olmayı, kalitesiz olmayı Müslümanlık gibi gösterip; kavruk, içine kapalı, ölü bir dünya Müslümanlık gibi gösteriliyor ve gençler bu sistemden nefret ediyorlar, en gıcık oldukları şey. Onun için dindar ailelerin çocuklarının büyük bir bölümü, yani çok çok büyük bir bölümü, tam zıttı ailelerinin. Bu tip aileleri kastediyorum tabii, tam zıddıdır. İspat edin derlerse, ispat ederim, çocuklar ortada. Şahıs şahıs isterlerse sayayım. Ünlü birçok dindarın çocuğunun hiç alakası yok aileleriyle. Çünkü din o değil, adam biliyor onun o olmadığını dinin ve anlattıkları dinin de şirk sistemi olduğunu, samimiyetsiz olduklarını da biliyorlar. Sahabenin dönemini anlatmıyor adamlar. Onlar 1940’lardan sonra bir model geliştirmişler kendileri; kemik kafa, kavruk bir din modeli, bunu yaşıyor ve bu model içerisinde yavaş yavaş yavaş ölüyor bunlar. Ve hakikaten bu nesil, bu sistem kendi içinde, görüyorum gittikçe irtifa kaybederek, kavrularak gittikçe içine çöke çöke ölüyor. Doğal olarak bir ölüme doğru gidiyor. Ölürlerken beni de çağırıyorlar, “biz ölüyoruz, sen de bizimle gel.” Ben sizi takip etmeyeceğim. Siz ölebilirsiniz, biz dirileceğiz, büyüyeceğiz ve hakim olacağız, Allah’ın izni ile. Türk-İslam Birliği’ni kuracağız, İttihad-ı İslam’ı kuracağız. Adamların umurunda bile değil İttihad-ı İslam, Türk-İslam Birliği; hiç umurlarında değil. Son derece kavruk, içe basık bir sistem ile bir şeyler anlatıyor. Diyor ki; “iman hakikatlerini anlatalım.” Tamam, iman hakikatini anlatalım. Haberi yok iman hakikatinin ne olduğundan. İman hakikati; Peygamber (s.a.v)’in hak olduğunun ispatı, iman hakikatidir. Kuran’ın hak olması iman hakikatidir. Kuran’ın mucizelerini anlatırsan, bilimle anlatırsan, iman hakikati anlatmış olursun. Peygamber (s.a.v)’in sözleri aynen, birebir çıkıyorsa bu bir iman hakikatidir ve çıkmıştır. Bediüzzaman’ın sözleri bir bir, birebir çıkıp, aynısıyla oluşuyorsa bu da iman hakikatidir. Peygamber (s.a.v)’in sözlerinin doğru çıkması seni ilgilendirmiyor. Ahir zaman hadislerini söylüyoruz, hiçbiri ilgilendirmiyor. Bediüzzaman’ın bütün sözleri doğru çıkıyor, bunlar da seni ilgilendirmiyor. Niye sahtekarlık yapıp, iman hakikatlerinden bahsediyorsun sen? Kuran mucizelerini anlatıyoruz, onu da anlatmıyorsun. Onun da peşinde değilsin. Hangi Kuran mucizesini anlatıyorsun sen o zaman? Neyi anlatıyorsun sen, değil mi? Arının hayatını anlatmazsın, kromozomun yapısını anlatmazsın, paleontoloji hakkında bir şey söylemiyorsun. Evrim hakkında, evrim teorisinin yanlışlığı hakkında bir şey söylemiyorsun. Nasıl iman hakikati anlatıyorsun sen? Kendilerini aldatıyorlar ve bu sistem içerisinde süratle çöküyorlar. Çünkü gençler aydınlandıkça, internet kültürü yayıldıkça, gittikçe o sistem kendi içinde eriyerek yok oluyor. Yani eski, klasik yapı zannedildiği gibi yok. Tamamen eriyor ve yok oluyor. O tip ailelerin çocukları da, ailelerinin anormal olduğunu anlıyorlar. Fakat daha tehlikelisi, çocuklar onlara reaksiyon olarak direkt dinsiz oluyor bir kısmı yahut direkt ahlaksız oluyor, daha da tehlikelisi. Daha da tehlikeli oluyor. Onun için dürüst ve samimi Müslümanlığın anlatılması çok önemlidir. Bu kavruk modelde inat ve ısrar olmaz. Ama tabii şimdi başörtülü hanımlar dediğim; benim gördüğüm, benim bulunduğum çevrede bu şekilde. Yoksa mesela Anadolu’da çok daha yoğundur namaz kılma oranı, başörtülü hanımlarda. Yani çok çok daha yüksektir, kıyas olmaz. Ama benim gördüğüm çevrem, benim yaptığım tespitlerde çok büyük bir bölümünün namaz kılmadığını gördüm. Dar bir anket belki ama böyle, inşaAllah. Sen kapalı bir hanıma dini anlatıyorsun, o zaten dindar. Açık hanımlarla “muhatap olunmaz” diyorsun, konuşulmaz, adam yerine de konmaz, hakaret edilir, dışlanır. Peki, dini nereden öğrenecekler onlar, kimden öğrenecek? Nasıl olacak, kim sahip çıkacak onlara? İtiyorsun sen, küfrün kucağına itiyorsun ve çok büyük vicdansızlık yapıyorsun, oyun oynuyorsun, dine zarar veriyorsun ve fitne çıkarıyorsun.
Bir de, başörtüsü konusu bana göre farz, ben inanırım. Ama bir kısım insanlar da “farz değil” diyor. Ben ona da saygı duyuyorum. Birçok hoca da, birçok alim de; “Kuran’da başörtüsü yoktur” diyorlar. Adam kendine göre delil getiriyor, ben de kendime göre delil getiriyorum. O bana saygı duyacak, ben de ona saygı duyacağım, inşaAllah.
Ayşegül, “Bismillahirrahmanirrahim. Sayın Hocam, inşaAllah, Allah,” şimdi bu şeyler, yani Mehdiyet konusunda bana hüsn-ü zanlar, dualar, biraz şey yapar bunlar… Şöyle yapalım, inşaAllah sevdiklerimiz Mehdi (a.s) olur, inşaAllah büyük alimlerimiz, hocalarımız Mehdi (a.s) olurlar. Zannedildiği kadar benim için faydalı olan bir şey olmaz o. Mesela ben birisine, sevdiğime dua ediyorsam, gizli dua ederim, gizlice dua ederim. Kalben dua etsinler ama yazıyla bunu bildirmek… Tabii ki ben Mehdi (a.s) olmayı isterim. İnşaAllah Berker Hocam olur, inşaAllah büyük alimler, hocalarım olur, inşaAllah Şeyh Nazım Hocam olur. Seyyid Salih Özcan Hocam, hepsi bunların çok tatlı, mübarek insanlar, inşaAllah.
“14 Aralık Kaçkar Tv’deki programınızda münafıklarla ilgili bahsetmiş olduğunuz tüm özellikleri yakın akrabalarımla yaşadığım bir imtihanla onların üzerinde gördüm. Gerçekten A’dan Z’ye söylemiş olduğunuz özellikleri taşıdıklarına bizzat Rabbim müşahede ettirdi ve dileğim odur ki, en tez zamanda Rabbim onlara, yani tüm münafıklara cevaplarını bizzat İlahi Katı’ndan versin, inşaAllah, amin. Velhamdülillahi Rabbil Alemin. Amin. Selam ve dua ile.” Ayşegül bayağı dindar, maşaAllah. Mesela açık da olabilir bu kardeşimiz. Benim nur gibi kardeşim. Ne fark eder? Başörtülü de olsa da olur, başı açık da. Şimdi ben, kendim için böyle bir modeli kabul ediyorum. Ben bir ayının, bir sığırın, bir öküzün, mesela sizlerle konuşmasını istemem ben. Kıskanırım, istemem yani. Çünkü ben onun aklına güvenemem; ahlakına, kişiliğine güvenemem, şahsiyetine güvenemem. Yani o pis, kanlı gözlerine güvenemem, pis ruhuna güvenemem. Ruhundaki o pisliğe güvenemem. Ben, bu bütün Türkiye’de model olsun demiyorum ki. Benim için bir hayat şekli bu. Ben böyle yaşıyorum. Beni sevenler de benimle bu şekilde muhatap oluyorlar. Ben kendime güveniyorum. Karşımdaki de bana güveniyor. Bu tamamdır. O zaman bir söz yok. Ama ben bunu it-kopuk için de bir fetva konusu, yani onlar da böyle olsunlar anlamında demiyorum. Zaten ona karşı tavır alır adam. Mesela benim kızım nur gibi, bir çakal gördüğünde sen gidip muhatap oluyor musun?
SUNUCU 1:Hayır, tabii ki.
ADNAN OKTAR:Sen oluyor musun?
SUNUCU 2:Hayır.
ADNAN OKTAR:Sen oluyor musun?
SUNUCU 3:Olmuyorum.
ADNAN OKTAR:Demek ki biliyorlarmış kiminle konuşacaklarını. Tamam, o zaman mesele yok. Ben de kiminle konuşacağımı biliyorum. Ben mesela cins bir kadınla konuşmam, tehlikeli birisiyle konuşmam. Konuşsam bile nezaketen konuşurum ve ayrılırım yanından. Efendiyse, aklı başındaysa, güveniyorsam, gider konuşurum. Saygı duyuyorsam konuşurum. Ama bu arkadaşların beyni dediğim gibi bacaklarının arasında adamlar. Yani beyin yok adamlarda, kafanın içi kum dolu. Hayvan gibi, böyle iguana gibi herif. Mesela bir karşı cinsi görüyor, adam iguana gibi böyle dilini dışarıya çıkarıyor, böyle pıtır pıtır pıtır gidiyor, bakıyor. Tam hayvan yani. Tam hayvan özellikleri gösteriyor. Ben iguanalar için demiyorum, insanlar için. İnsanlar için benim modelim bu. Ben kendimi insan ve Müslüman olarak bildiğim için ve yaşadığım için, bunu gördüğüm için yapıyorum. İguanalara ben ayrı bir model olması gerektiğini biliyorum, inşaAllah.
“Allah’ın aslanı, cengaveri, güzel seyyidim. Vur vur da inlesin dağlar, taşlar” diyor. “Vur da inlesin münafık başlar. Sen Allah’ın aslanısın. Sen tevazu sahibisin ey gül kokulum” diyor, “sakın incinip, kırılmayasın. Sen ahir zamanın gönüller sultanlarındansın” diyor. “Seni görünce,” işte uzun, uzun, uzun, uzun övmüş, maşaAllah. “Muhammed Adnan Hocamız” diyor, Çanakkale’den Ertuğrul. “Mübarek Hocam, Allah’ın rahmeti, bereketi, selamı üzerinize olsun. O mübarek, nur gibi parlayan ellerinizden öperim. Sizi çok seviyorum mübarek Adnan Hocam” diyor. Bizler de sizleri çok seviyoruz. Allah sevginizi, muhabbetinizi, coşkun aşkınızı, Allah’a karşı en yüksek aşkı artırsın, versin Allah, inşaAllah. En büyük nimet Allah aşkıdır. Gece-gündüz delice bir aşkı kalbimize vermesi için Allah’a dua edeceğiz, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Bu konuyla ilgili bir sözünüzü hatırlatabilir miyim Hocam? Dün şöyle söylediniz; “Bağnaz, karanlık insanların sevgisizliğine karşı, sevgi dolu bir nesli Allah en kısa sürede ortaya çıkarsın, inşaAllah. Dinsiz bağnazlığın da, güya dindar gibi görünen bağnazlığın da ezici ruhunu, çirkin ruhunu Allah tamamen yeryüzünden kaldırsın” dediniz.
ADNAN OKTAR:Evet, kendi içinde zaten o eriyip yok olacaktır. Yani bakın, kavruk Müslümanlık tipinin, o kemik kafalı, o yassı kafalı ruhsuz yüzlerin; yassı kafa derken, kafası, beyni incelmiş adamın, o anlamda söylüyorum, bir süre sonra tamamen yok olduklarını göreceksiniz. On yıla kadar tamamen yok olacaklar. Yani o tiksindiğiniz model var ya; iğrendiğiniz, gıcık olduğunuz ve bir türlü tarif edemediğiniz, o tiksindiğiniz model tamamen yok olacak, inşaAllah.
SUNUCU:Kısa bir aradan sonra sohbetimize kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. Buyrun Hocam.
ADNAN OKTAR:Evet, Berker Hocam. Ne anlatayım?
ALTUĞ BERKER:Hocam, İslam alemiyle ilgili çok güzel bir şey söylediniz dün.
ADNAN OKTAR:Ne dedim?
ALTUĞ BERKER:“İslam alemi yaralı” dediniz. “Türk alemi yaralı şu an. Yere düşmüş. O zaman kurtlar çakallar saldırır. Irak’ı parçalamaya çalışıyorlar, Afganistan’ı parçalamaya çalışıyorlar, Türkiye’yi parçalamaya çalışıyorlar, İran’ı parçalamaya çalışıyorlar. İran için hedef, İran’ı ikiye bölmeye çalışıyorlar. Onlar bölecek, Hz. Mehdi (a.s) birleştirecek. Yobazlar da var gücüyle Şiileri dışlamak; Alevileri, Bektaşileri dışlamak, hatta doğramak peşindeler. Alevilerin, Bektaşilerin kılına dokundurtmam” dediniz Hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Tabii, biz bu arada Alevi, Bektaşi düşmanlığı yapanları sayarken Cübbeli’nin de ismini geçiriyoruz. Fakat Cübbeli’nin o sözü üzerine diyoruz. Yani o pırasa gibi doğrama sözünü çirkin buluyoruz. Yoksa tabii ki bir düşmanlığı yoktur, bir şeyi yoktur ama ona zemin hazırlamış oluyor. Ona ortam hazırlamış oluyor. Nedamet getirmiş, güzel. Vazgeçmiş gibi görünüyor.
ALTUĞ BERKER:Vesilenizle Hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Yalnız Cübbeli’den bizim bir talebemiz olacak. Şimdi Cübbeli adına hareket eden organize bir çete var. Cübbeli adına hareket ediyorlar. Bunlar internet sitelerine saldırıyorlar; şahıslara tehdit, şantaj, baskı yapıyorlar. Hakaret içerikli yazılar gönderiyorlar. Ve toplu organize bir hareket bu. Toplu organize hareket ve bu anlattıklarım, klasik çete suçu kapsamında olan olaylardır. Şimdi Cübbeli’yi ben önceden uyarıyorum. Bu şahıslarla alakası varsa kesinlikle geri çekilsin. Çünkü önümüzdeki günlerde bunlara yönelik operasyon olacak. Yani bu konuda, bu kişilerle eğer herhangi bir bağı çıkarsa biz sorumluluk kabul etmeyiz. Çünkü bu it-kopuk takımının kendi fikirlerine karşı olan internet sitelerini hacklemek, onlara saldırılar düzenlemek, tehdit etmek, hakaret, baskı ve şantajı artırdılar. Silahlı tehdit de var bunların içerisinde. Silahlı tehdit ve işte silahlı sindirme iddiaları da var. Yani bu tam klasik çete kapsamı içerisinde değerlendirilecek bir durum. Bak, burada bana isim isim listeleri geldi bu adamların, inşaAllah. Bunlar şu anda da faaliyet halindeler. Yani Cübbeli yarın, bir gün “haberim yok” der de, bu adamlar da “evet, haberi vardı” derse, Cübbeli gibi bir insana biz zarar vermek istemeyiz. Yani hukuki yoldan bir zarar gelmesini istemeyiz. Yani mağdur durumda kalmasını istemeyiz. Eğer varsa arkadaşlarına söylesin, vazgeçsinler. Bu kişilere söylesin, vazgeçsinler. Yani yol yakınken dönsünler. Bu konuyu biz işleme koyduktan sonra “pardon”u olmaz bunun, onu söyleyeyim. “Özür dilerim,” olmaz. Çünkü birçok kişi bunlardan mağdur, birçok Müslüman mağdur. Bunlarda stil ve yöntemin tam bir çete faaliyeti içerisinde olduğunu gördük, tespit ettik. Geçen sen sordun, değil mi? “Alakam yok” dedi.
ALTUĞ BERKER:Yardımcısına sordum. “Kesinlikle yok” dediler.
ADNAN OKTAR:Tamam, o zaman bizden de sorumluluk gitti. Bundan sonrasını hep beraber seyredeceğiz, inşaAllah. Evlerinden tek tek alınacaklar, onu söyleyeyim yani, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Hocam, Fethullah Hocamızla ilgili bazı yazarların son günlerdeki konu vardı. Aziz Üstel mesela Star Gazetesi’nde, Fethullah Gülen’in şiddetin her türlüsünden tiksinen, nefret eden bir kişi olduğunu ve PKK’yla herhangi bir şekilde ittifakının asla mümkün olmayacağını yazmış. “Bu tip dedikoduları Öcalan’ın özellikle ortaya attığını ve amacının PKK’yı kanlı katiller değil, masum özgürlük savaşçıları olarak gösterme gayreti olduğunu” söylemiş Hocam. Siz istirham etmiştiniz Hocam; “bunun kaynağını açıklayın, bu nedir?” diye. Hüseyin Gülerce Hocamız da açıklamış. Siz daha iyi biliyorsunuz, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Yalnız Aziz Üstel’in açıklaması biraz gereksiz oluyor. Çünkü Aziz Üstel cemaatle bağlantısı olan bir insan değil, toplulukla bağlantısı olan bir insan değil. Cemaatin tanınan insanlarının bu açıklamayı yapması daha makul olur. Nitekim de yaptılar.
ALTUĞ BERKER:Evet Hocam, Hüseyin Gülerce dün yazısında; “tekrar özür diliyorum bütün hizmet arkadaşlarımdan. Kürt meselesinin barış yoluyla, demokrasi içinde, parlamento zemininde çözülmesini isteyen herkesten özür diliyorum” demiş. Siz bunu istirham etmiştiniz. İki gün sonra, inşaAllah söyledi. Onunla ilgili sizin görüntünüz de var, eğer arzu ederseniz.
ADNAN OKTAR:Bakayım.
-VTR- Sayın Adnan Oktar’ın röportajından: “PKK ile anlaşma olmaz”
ADNAN OKTAR:Evet, ben bunu dedim, doğru. Bu konuşmamdan sonra açıklama yapmalarını rica etmiştim, doğru. Hemen de süratle açıklama yaptı Hüseyin Güzelce Hocamız, değil mi? Özür diledi.
ALTUĞ BERKER:“Benim hatam” dedi, “şahsi hatam.”
ADNAN OKTAR:“Benim hatam, şahsi hatam. Herkesten özür diliyorum” dedi. Ve konu da böylece vuzuhata kavuşmuş oldu. Ama herhangi bir yazarın, Aziz Üstel’in, şunun, bunun açıklaması tedirginlik meydana getirir, olmaz. İyi niyetli olduğu belli, dürüst olduğu belli ama o topluluğu temsil etmeyen bir insan, dışarıdan açıklama yaparsa bu biraz acayip olur. Şimdi mesela bana birisi soru sormuşken, hiç alakasız, Aziz Üstel benim adıma bir açıklama yaparsa bu çok acayip karşılanır, değil mi? Mesela sen açıklasan makul olur. Ama Aziz Üstel açıklarsa bu çok garip olur. Çünkü bağlantım yok. O da bağlantısı olmadığı halde açıklama yaparsa garip olur. Ama Hüseyin Gülerce’nin açıklaması, yeterlidir o, tamam, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Milliyet’ten Aslı Aydıntaşbaş şöyle bir konuya değinmiş Hocam, ölümle ilgili; siz her zaman ölüm meleklerinin insanın canını aniden, hiç farkında değilken alabileceğini ve ölüm geldiği anda dünya hayatıyla ilgili geri hiçbir şeyin kalmayacağını hatırlatıyorsunuz. Dün Amerikan dış siyasetinde çok önemli bir isim olan, Richard Holbrooke ölmüş. Aslı Aydıntaşbaş bu ölüm haberiyle ilgili düşündüklerini anlatan bir yazı yazmış. Şöyle diyor yazısında; “Holbrooke’un Hillary Clinton’ın odasında bir toplantıdayken yırtılan aort damarı sonrasında yoğun bakımda pes demesine çok şaşırdım” diyor. “Öldüğünü duyunca inanamadım. Çünkü ne de olsa üstün bir zeka, inanılmaz bir kabiliyet ve tüm bunlarının toplamının beş katı şişik bir egosu vardı. Tanıdığım en iddia sahibi insanlardan biriydi. O ego ansızın gelen ölümü kabullenmez diye düşündüm, yanılmışım” diyor.
ADNAN OKTAR:Ego lafına ben bir türlü alışamadım. Enaniyet desinler, enaniyet, inşaAllah.
Özetle, demin anlattığım konuda bir sığır, genç ve güzel hanımlarla oturup karşılıklı konuşsa, ben çok rahatsız olurum, hoşlanmam. Ama güzel ahlaklı ve muttakiyse, Allah’tan korkan, hakikaten temiz bir insansa rahatsız olmam. O hanımlar da efendi ve terbiyeliyse rahatsız olmam. Özetle olay bu. Yani duruma göre bu değişir, inşaAllah. Yani tekrar tekrar söylemem önemli bir konu olduğu için, çok merak edildiği için söylüyorum. Aklı bacaklarının arasında olan, beyni bacaklarının arasında kalan bütün sığırlar, bu yasak kapsamındadırlar. Bunların bayanlarla görüşmesine gerek yok. Yani eğer fetva istiyorlarsa benden, ben fetva veriyorum, inşaAllah. Bu sığırlar, bu kütük, bu odunların görüşmesi doğru olmaz. Kalbi Allah aşkıyla dolu olan, sevgi dolu olan, koruyucu, kollayıcı, sevdiklerinin onuruna düşkün, onlara şefkat duyan, sevecen bir insansa benim aklım alır, inşaAllah.
İman hakikati demek Kuran’ın doğruluğunun anlatılmasıdır; Allah’ın varlığının, birliğinin anlatılmasıdır. Peygamber (s.a.v)’in dedikleri, Allah’ın dedikleri aynısıyla çıkıyorsa bu iman hakikatidir. Sen bunu kabul etmediğine göre, bununla muhatap olmak istemediğine göre sen iman hakikatiyle muhatap olmak istemiyorsun demektir. Dolayısıyla derdin günün senin; kurs aç, holding aç, dükkan aç, bakkal aç, ticaret yap arada sırada çayını höpürdeterek Risale-i Nur’dan işine gelen yerleri oku. Bakın, Bediüzzaman “hicri 1545 gibi kıyamet kopacak” diyor. Bunu biz, aklı başında bildiğimiz, Nur talebesi bildiğimiz adamlara sorduğumuzda, “Bediüzzaman’ın bir tahmini bu, böyle bir şey yok” diyorlar. “Üç yüzyıl da olabilir, beş yüzyıl da olabilir.” “Peki, Peygamber (s.a.v)’in hadislerine ne diyeceksin?” diyorum, “Suyuti’nin hadislerine?” “Suyuti de hata yapabilir” diyor. “Peygamber (s.a.v) söylüyor” diyorsun. “Peygamber (s.a.v) söylemiş olabilir ama biz öbür konulara daha çok ağırlık verelim” diyor. Kardeşim, sen terbiyesizlik yapıyorsun. Anlamazlıktan geliyorsun, yani dürüst davranmıyorsun. Dürüst davranacaksın. Bak, Suyuti’ye Ehl-i Sünnet alimi diyorsun sen, Suyuti net tarih vermiş. Bediüzzaman da net tarih veriyor. O zaman, “Bediüzzaman’ın yarısı doğru, yarısı yanlış diyorsun” sen. Biz nasıl ayırt edeceğiz o zaman onu? “Hadislerin” diyorsun, “yarısı doğru, yarısı yanlış.” Kim ayırt edecek bunu? Yeni bir din çıkarttılar, yeni bir Risale-i Nur anlayışı çıkarttılar, yepyeni bir Nur talebesi anlayışı çıkarttılar. Bu oyuna hiç kimse gelmesin. Risale-i Nur’u olduğu gibi alsın kardeşlerimiz, olduğu gibi okusunlar. Zaten tefsir kitabı. Zaten şerh edilmiş, zaten tevil edilmiş. Bir de has talebeleri mesela Seyyid Salih Özcan Hocamızın ifadelerine tabi olsunlar. Yani onun açıklamalarına inansınlar, kanaat getirsinler. Ben Nur talebelerinin üzerine böyle geniş çaplı bir oyun oynandığını bilmiyordum. Ve böyle karanlık çevrelerce bazı Nur talebelerinin kontrol altına alındığını ve onları böyle yönlendirdiklerini bilmiyordum. Yani bir genç kıza, bir delikanlıya sen dersen, üniversiteye gidene, “sana burs vereceğim, evde tutacağım seni, yemen içmen de bana ait, okuluna git gel,” bunu kabul eder öğrenci zaten. Bu onun Nur talebesi olmasını gerektirmez ki. Onun içine komünisti de gelir, dinsizi de gelir, imansızı da gelir, hepsi gelir yani. Teşekkür eder adam yani. Mesela belediye yemek veriyor, komünisti de gider yer, Müslümanı da yer. Herkes yer yani orada, bedava yemek verdiğinde. Bedava evde de adam kalır. Yani bunlar ölçü değildir, bunlar aldatıcı. Bunlar, Müslümanları çok gafil avlar sonra, çok kötü bir duruma düşürebilir, Allah esirgesin. Yani bunlara inanmak, kanaat getirmek doğru değildir. Darwinizmi, materyalizmi doğrudan ezen, derin bilgiye sahip samimi anlatımlar, Kuran’ın mucizelerini açıkça anlatmak, Peygamberimiz (s.a.v)’in açıkça mucizelerini anlatmakla yol alınır. Bunlar nettir. Benim anlamadığım ve çok kavruk bir stil yapmışlar ve bu stilde de boğuluyorlar, boğulduklarını gördükleri halde yine devam ediyorlar. Bir de bu son nesil çok önemli; eski, bu kış döneminde yetişmiş nesil, Bediüzzaman’ın döneminde yetişmiş nesil, zorlu günleri görmüş nesil çok önemli. Onlar da birer ikişer vefat ediyorlar. Onların vefatından sonra rahatçı bir sistem oturursa eğer, bu çok tehlikeli olur. Yani böyle holdingci, okulcu, mektepçi, kursçu, bakkalcı, dükkancı, kasapçı falan, bundan netice alınmaz. Din çok fedakarlık isteyen, Allah’a tam teslimiyet gerektiren, aşk ve samimiyet gerektiren bir gerçektir. Ölüm gerçeği ortadadır, ahiretin varlığı ortadadır. Beynimizin içinde Allah görüntü olarak bize dünyayı gösteriyor. Harika bir dünyada yaşıyoruz. Metafizik olduğu belli kainatın. Bunları görmezden gelip de yepyeni, orijinal bir yapı olursa mağlup olur bu sistem. Yani Osmanlı’yı yıkan sistemle, yeniden Osmanlı benzeri bir sistemin oluşması mümkün değildir. Yıkılan sisteme bakıyoruz, ne yıkmış? Bu zihniyet yıkmış. Yıkan zihniyeti yeniden devreye sokarsan, bir daha yıkar, bir daha yıkar. Nitekim de sürekli yıkım meydana geliyor. “Biz çok iyi biliyoruz” diyorlar ama bir şey bildikleri yok, neticeyi görüyoruz çünkü. Mesela en iyi, en alim olan kişilere bakıyoruz, benim bildiğim çevre içerisinde, hakikaten çok başarılı olan insanlar var, çok faydalanılan. Ama bir kısmı çok kavruk, çok ölü. Biz de bunları canlandırmaya çalışıyoruz. İnşaAllah.
“Selamun Aleykum Muhterem Muhammed Adnan Hocam.” Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berekatuhu. “Son günlerde beyni uyuşmuş bazı kişiler ülkemizin değerli insanlarına uygunsuz sözler yazıyorlar, bu terbiyesiz kişiler bizleri rahatsız ediyor” diyor. Mahmut kardeşimiz çok sevimli, delikanlı, maşaAllah.
“Selamun Aleykum Muhammed Adnan Hocam. Biraz önce bir konuya feci sinirim bozuldu” diyor. “Sakinleşip mantıklı hareket etmeye çalışıyorum, inşaAllah. Sizi çok seven kardeşiniz Zeynep Hülya” diyor. Şimdi, bu Cübbeli adına hareket ettiğini söyleyen bir grup hakikaten bir çok insanı internet sitelerinden hackleyerek, hakaretler göndererek, tehditler yaparak falan çok psikopatça hareketlere başladılar. Cahil oldukları için cesurlar da, bunun kanuni karşılığından da haberleri yok. Ama ben bunları yakalattığımda da yalvar yalvar yakarıyorlar. Karılarını araya sokuyorlar, kızlarını araya sokuyorlar, yalvarttırıyorlar. İşte “biz çoluk çocuk sahibi insanlarız, Allah rızası için şikayetinden vazgeçsin” falan. Çakal! Onu yaparken neredeydin? Bak uyarıyoruz da, yapma, etme diye anlatıyoruz, buna rağmen inanmıyor. Kapıya polis gelip bunları apar topar götürünce panik oluyorlar. Bunlar hiç böyle kanunla, hukukla karşılaşmadıkları için, bu aptallar, acayip pervasızlar, çok rahatlar. Ama mecburen onları tanıştıracağız kanunla, hukukla, başka çare kalmadı, inşaAllah.
“Selamlar Sayın Muhammed Adnan Hocam.” Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berekatuhu. Selamını almadığım herkese Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berekatuhu. “Hocam dün geceki yayınınıza katılan Nadide Sultan Hanımefendi’nin hiç bilmediğimiz bir yönünü gayet hoşumuza giderek sayenizde öğrenmiş olduk. Kendisini sanatçı yönüyle tanırdık ama dün akşam şahit olduğumuz samimi dindar kişiliği, kendisine olan sevgimizi arttırdı. Hocam, siz daha önce Hülya Avşar’ın programına katılarak onun sorularını yanıtlamıştınız. Acaba buradan bu mailimi Hülya Avşar’ın kendisine bir çağrı olarak okusanız ve o sizin programınıza konuk olsa olur mu? Eminim pek çok Türk vatandaşı Hülya Avşar’ın Allah’a ve dine karşı olan fikirlerini benim gibi öğrenmek istiyordur. Kendisinin bu çağrıya icabet etmesini dört gözle bekleyeceğiz. Saygılarımla, Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun.” Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berekatuhu. “Antalya’dan Ufuk” diyor. Evet, bir kısım sanatçıları zaman zaman çıkaracağız programımıza ama zamanını ve zeminini söylemeyeceğim. Fakat bir hayli sanatçı çıkaracağız, inşaAllah.
Bediüzzaman münafıklarla ilgili diyor ki, İman ve Küfür Muvazeneleri, sayfa 2247’de; “Bir dakikaya bir sene kadar şiddetli hırs, muhabbet, intikam gibi hissiyatla müteveccih olduğun için” diyor. Münafıklarda şiddetli bir hırs vardır. İntikam hırsı hissi vardır. Ama ruhunda böyle çok azgınca ve saldırgan bir güçtür bu. “Ehl-i diyanete muvakkaten tefevvuk edersin.” “Diyanete geçici olarak tefevvuk edersin.” “Hem senin aklın, ruhun, kalbin, duyguların; ulvî vazifelerini bırakıp” bak; “aklın, ruhun ve kalbin ve duyguların; ulvî vazifelerini bırakıp,” mesela Türk-İslam Birliği’ni yaymak, İttihad-ı İslam’ı oluşturmak, Darwinizm ve materyalizmi çökertmek gibi, Allah’ın varlığını ve birliğini anlatmak, iman hakikatlerini anlatmak gibi vazifeleri bırakıp, “süflî nefsin ve pis hevesin rezil işlerine iştirak ve yardım ettiklerinden” diyor. Onu bırakır, Müslümanlarla uğraşır. Kuran’ın yeterliliğine karşı savaş açıyor, hurafeleri savunuyor, Müslümanları gidip ihbar ediyor yahut Müslümanların aleyhine faaliyetler yapıyor. “Süflî nefsin ve pis hevesin,” yahut çıkarı için gidip pis adamlara aşağılık bir karakter gösterip yalakalık yapıyor. Onlara bir tabak yemek için boyun eğiyor. Onların pis kokularını kokluyor. Onların o pis ortamında, o pis havayı soluyarak onlardan çıkar elde ediyor. “Pis hevesin rezil işlerine iştirak ve yardım ettiklerinden, ehl-i imana dünyada galebe edersin.” Çünkü küfrü arkasına aldığı için, münafıkları arkasına aldığı için, pislik adamları arkasına aldığı için dev gibi bir güce dönüşmüş oluyor. Çok büyük bir güce dönüşüyor. Münafığın gücü oradan gelir. Münafıktaki cesaret de oradan gelir. Çünkü sırtını olduğu gibi küfre dayar. “Ehl-i imana dünyada galebe edersin.” Yani, atak yaptığında galebe olabiliyor. “Ve zâhirde daha sevimli görünürsün.” Adamlar diyor ki; “bak genç, kendisini kurtarmış” diyor. “MaşaAllah, aferin, istikbalini kurtarmış, iyi ki ayrılmışsın Müslümanların yanından” diyor. “Şu an hayat seni bekliyor, bayağı iyi bir durumdasın” diyor. “Laf söz dinliyorsun” diyor, “ne güzel münafıkların yanına gelmişsin, onlarla arkadaş olmuşsun, ne kadar sevimli görünüyorsun” diyor. Münafikun ve münafikat, iblusun ve iblisat, dişi ve erkek iblisler takdir ediyorlar ve sevimli görüyorlar. “Çünkü, senin akıl ve kalb ve ruhun gayet derecede tedennî ve tereddî ve sukut edip,” yani, “artık iflas etmiş” diyor, “ruhun, kişiliğin, karakterin iflas etmiş, çökmüş, kurumuş,” “pis heves ve rezil nefse inkılâp etmişler.” Bir tabak yemeğe, rahat etmeye, çıkarlarını sağlamaya, kendince güvenlik içinde yaşamaya; enaniyetini, gururunu, kibirini tatmine, “inkılâp etmişler, mesholmuşlar.” Yani silinmişler, yok olmuşlar. İnsani özellikleri kaybolmuş. “Elbette bu cihette, sana cehennemi ve mazlûm ehl-i imana cenneti kazandıran bir muvakkat galeben olacak.” Münafıkların geçici olarak bir galebesi olabiliyor, Müslümanlara saldırısı oluyor. Ama “muvakkat” diyor Bediüzzaman, geçici galebeleri oluyor. Mesela atak yaptığında bazen başarılı olabiliyor. Onun için diyor Bediüzzaman, muvakkattır diye. Hakikaten de bize şimdiye kadar ne zaman bir atak yaptılarsa geçici olarak muhakkak başarılı olmuşlardır ama sonra savrulup gitmişlerdir. İman ve Küfür Muvazeneleri, sayfa 2247’de Bediüzzaman bu konuyu çok güzel detaylı anlatmış.
Tevrat’ı da o zaman Museviler yetersiz görmüşler, Tevrat’a ilave ekler yaptıktan sonra Museviler perişan oldular. Dünyanın her yerine dağıldılar ve müthiş acılar çektiler ve horlandılar, aşağılandılar, ezildiler. Gerçek Tevrat’ı bıraktıkları için. Allah onları Tevrat’ta uyarıyor; “sakın Tevrat’ın gerçeğini bırakmayın, Tevrat’a sıkı sıkı bağlanın” diyor Allah. Ama Tevrat’ı bıraktıklarında çok büyük acılar çektiklerini bütün dünya gördü, bütün insanlar gördüler. Kuran’da da aynıdır, “Kuran’a sıkı sıkı sarılın” diyor Allah. “Kuran’ı bırakırsanız çok büyük acılar ve felaketler sizi sarar” diyor Allah. Nitekim Osmanlı yıkıldı ve Osmanlının yönetiminde olan yerler de, Osmanlı da çok büyük acılar çektiler. Halen de çekiyorlar ve çekmeye de devam ediyorlar.
Hz. İbrahim diyor ki Şuara Suresi’nde, şeytandan Allah’a sığınırım; “Hani, babasına ve kavmine: "Siz neye kulluk ediyorsunuz?" demişti. Demişlerdi ki: "Putlara tapıyoruz."” Şu anda da putlara tapıyor insanlar. Mesela Allah’a yönelik bir üslubuna bakıyoruz; çok saygısız, küstah, pervasız, kavgacı bir üslup, Allah’a karşı üslubu. Şeyhine karşı bakıyoruz, iki büklüm. “Efendim, siz çok daha iyi bilirsiniz” “Siz nasıl takdir ederseniz efendim, tabii ki öyledir” diyor, gözünü yerden ayırmıyor. El pençe divan, son derece hürmetkar. Ama Allah’la konuşmasını anlatıyor, nasıl konuşacağını anlatıyor; son derece küstah, saldırgan ve üst perdeden. Ne olmuş? Şeyhini put yapmış, şeyhini Allah’tan daha üstün görüyor, haşa. Buradan anlıyoruz putlaştırdığını. “Putlara tapıyoruz, bunun için sürekli onların önünde bel büküp eğiliyoruz.” O da insanı putlaştırmış, önünde bel büküp eğiliyor. Hatta ayet var, Cenab-ı Allah Kuran’da; “onlar, rahiplerini ve bilginlerini ilahlar edindiler.” Ne demek? Şeyhinin yahut hocasının hurafe olarak ona aktardıklarını Allah’ın hükmü olarak alıyor. Haşa, o kişi, Allah adına vahiy veriyor ona güya, olmayan bir vahyi vermiş oluyor, yalan söylüyor. “Nerden duydun?” diyorsun, “ben falanca büyüğümden, falanca alimden duydum” diyor. Onu kendine ilah edinmiş. Ayette de buna dikkat çekiliyor, bak; “rahiplerini ve bilginlerini ilah edindiler” diyor Allah. İlah edinmelerinden kasıt bu. Onların vahiy etme gücüne, emir verme gücüne, yasak koyma veya yasak kaldırma gücüne sahip olduğuna inanmaları. Allah nedir? Ahkam-ül hakimin, değil mi? Hüküm koyucuların hakimi. Hüküm koyucu sadece Allah. Oradaki adam ne yapıyor? Allah adına hüküm koyuyor. Nasıl hüküm koyuyor? Helal olan bir şeyi yasaklıyor. Ne ile? Hurafe ile yasaklıyor. Hatta gerekirse Peygamber (s.a.v) adına yalan söylüyor. “Peygamber (s.a.v) böyle dedi” diyor. Halbuki dememiş Peygamber (s.a.v). “Peygamber (s.a.v) böyle dedi” diyerek yasaklıyor. Helali haram, haramı da helal yapıyor. Bu nedir? Deccalliktir. Deccalin vasfı nedir? Helali haram yapması, haramı da helal yapmasıdır. İşte bu kişiler de kendi şeyhlerini, kendi mürşitlerini, büyüklerini hurafe denizi gibi alıp, onlardan aldıkları hurafelerle Allah adına hüküm koyuyorlar. Kuran’ın anlattığı mana budur. Onun için gerçek mürşitler, gerçek şeyh efendiler ahir zamanda var güçleriyle bu iblusun ve iblisat ordusuna karşı mücadele veriyorlar.
Mesela Şeyh Nazım Hocamıza yapılan saldırının kökeninde bu var. Onun samimi İslam anlayışını çekememeleri ve bundan rahatsız olmaları, onun Mehdi (a.s)’ı müjdelemesinden rahatsız olmaları var. “Dedi ki: "Peki, dua ettiğiniz zaman onlar sizi işitiyorlar mı? Ya da size bir yararları veya zararları dokunuyor mu? " "Hayır" dediler. "Biz atalarımızı böyle yaparlarken bulduk."” Şimdi adama diyorsun ki; “kardeşim, senin bu yaptığın şirk, Kuran’da bu yok, bu uydurma” diyorsun. “Nerden çıkartıyorsun? Biz atalarımızı böyle bulduk” diyor. “Yüzyıl önce, iki yüzyıl önce, üç yüz yıl önce, falanca büyük puttan buraya bize geliyor bu” diyor. Allah diyor ki; “Ya ataları bir şey bilmiyor idilerseler?” diyor, şeytandan Allah’a sığınırım. “Yine mi uyacaklar” diyor. “Ya bir şey bilmeyen cahil kişilerse, yine mi uyacaklar?” diyor. Adam, “evet, ben yine uyacağım” diyor. Müslümanlardaki problemin kökeni budur. İnsanları ilahlaştırıp, put haline getirip, o putlara uymalarıdır. “"Hayır" dediler. "Biz atalarımızı böyle yaparlarken bulduk." (İbrahim) Dedi ki: "Şimdi, neye tapmakta olduğunuzu gördünüz mü? Hem siz, hem de eski atalarınız?"” Bak, “siz de sapıtmış vaziyetteydiniz, eski atalarınız da sapıtmış vaziyette” diyor. “Bir tek siz değil” diyor, yani “silsile olarak sapıtmış vaziyettesiniz.” Çünkü Kuran’a ve sahabe dönemindeki İslam anlayışına uymadığı zaman sapıtmışsınız demektir, başka açıklaması yok. “İşte bunlar, gerçekten benim düşmanımdır; yalnızca alemlerin Rabbi hariç. Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O'dur; bana yediren ve içiren O'dur; hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur.” Yani hastalandığında doktor şifa vermez; Allah verir, doktoru vesile eder. “Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O'dur, din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur; Rabbim, bana hüküm (ve hikmet) bağışla ve beni salih olanlara kat.” Bak; “bana hüküm (ve hikmet) bağışla ve beni salih olanlara kat.” Yani “samimi, dürüst olanlara kat.”
Yine Şuara Suresi; “Umarız ki, eğer galip gelirse biz de büyücülere uyarız” diyor. Şimdi Darwinistlerle Hz. Musa (a.s) karşı karşıya geliyor, o zamanın Darwinist ve materyalistleriyle. “Umarız ki, eğer galip gelirse biz de büyücülere uyarız.” Bir ayet öncesinden geleyim, oradan daha net anlaşılsın. 38. ayet; “Böylelikle büyücüler, bilinen bir günün belli vaktinde bir araya getirildi.” Yalnız bu büyücülerin bir özelliği var, 37. ayet bunu açıklıyor; “Bütün uzman-bilgin büyücüleri sana getirsinler.” Bilgin, bilim adamı büyücüler; bilim adamı ama insanların beynini bilimsel sözlerle, felsefi sözlerle, fen ve felsefe görünümü altında büyülüyorlar. Adam diyor ki; “bilimsel konuşuyor, fenle konuşuyor, bilimle konuşuyor, dolayısıyla doğru konuşuyor” diyor. Ona büyü yapmış oluyor. “Böylelikle büyücüler, bilinen bir günün belli vaktinde biraraya getirildi.” Bu bilim adamları, büyücü bilim adamları. “Ve insanlara da: "Siz de toplanıyor musunuz? dendi." "Umarız ki, eğer galip gelirse biz de büyücülere uyarız."” Yani “bilim adamı gibi göstertilen bu büyücülere biz de uyarız” diyorlar, eğer galip gelirlerse. “Büyücüler geldiklerinde, Firavun'a: "Şayet biz galip gelirsek, bize bir ücret var gerçekten, değil mi?" dediler.” Şimdi de birçok Müslüman para karşılığı İslam’a hizmet ediyor. Karşı taraf da yine, deccaliyet yanlıları da yine para karşılığı yapıyorlar. Yani Allah rızası için yapılmasının önemine Kuran dikkat çekiyor. “"Evet" dedi. "Üstelik şüphesiz siz en yakın(larım) kılınanlardan olacaksınız."” Şimdi bu devirde, iki şey, insanların üzerinde durdukları konu; bir para, bir de çevre edinmek. Çevre edindi mi çünkü orada ihale alabiliyor, başka bir şey alabiliyor, çıkar sağlayabiliyor, ticaret yapılıyor. Mesela Müslümanlarla konuştuğumuzda diyorlar; “niçin görüşmek istiyoruz?” “Sohbet edelim” diyoruz, “bir araya gelelim.” “Bir çıkar var mı, niçin toplanacağız?” diyorlar. Diyoruz, “biz Allah rızası için toplanacağız. Kardeşiz, birbirimizi sevdiğimiz için. Peygamberimiz (s.a.v)’in sünneti, Allah’ın da emri, Müslümanlar birbirini sever. Dost sohbeti, muhabbeti. “Öyle olmaz, o şekilde görüşmeyiz” diyor. “Yani bir çıkar olacaksa, bir bağlantı olacaksa, mesela bizim televizyonumuza para verecekseniz, şirketimize para verecekseniz veya bize bir çıkar sağlayacaksanız yahut bir ihalede, ortak olacaksak bir şeyde, o zaman görüşelim, yoksa niye görüşüyoruz ki?” diyor. Kuran ona dikkat çekiyor, o kafaya. Firavun kafası böyle.“"Evet" dedi. "Üstelik şüphesiz siz en yakın(larım) kılınanlardan olacaksınız." Musa onlara dedi ki: "Atacağınızı atın."” Yani elinizdeki delilleri atın, ortaya atın. “Onlar da, iplerini ve asalarını attılar ve: "Firavun'un üstünlüğü adına, hiç tartışmasız, üstün olanlar gerçekten bizleriz" dediler.” O zamanki yemin küfri bir yemin, Allah adına yemin yok, Firavun adına yemin var. Halbuki yemin Allah adına olur, değil mi? O zamanki yemin; Allah’ın adı anılmayan, küfri bir yemin sistemi var. “İplerini ve asalarını,” ip attıklarında yılan gibi görünüyor, artık bir sistem kurmuşlar. Asaları da tabii çok acayip, mesela şu anda bile böyle bir teknoloji yok çok zordur. Yani bir asayı attığında yılan gibi görünmesi, yılan gibi hareket edip yürümesi çok çok zordur. Yani olağanüstü bir teknik kullandıkları anlaşılıyor, ilkel teknikle bu olmaz. "Firavun'un üstünlüğü adına, hiç tartışmasız, üstün olanlar gerçekten bizleriz" dediler. Böylelikle Musa da asasını bırakıverdi, bir de (ne görsünler) o, uydurmakta olduklarını yutuyor.” Yani o iplikten, kumaştan yahut nereden yaptılarsa, bir de ağaçtan olan, yılan gibi görünen o asa, maddelerin hepsini yutmaya başlıyor. “Anında büyücüler secdeye kapandılar.” Yani demek ki adamlar zaten hazırlarmış, şüphe ediyorlarmış ki “anında” diyor, yani hemen iman etmişler. “(Ve:) "Alemlerin Rabbine iman ettik" dediler. "Musa'nın ve Harun'un Rabbine."” Bu çok önemli. Kuran’ın tarif ettiği Allah’a iman etmek çok önemlidir. Mesela adam bir Allah tarifi yapar, o Allah değildir, başka bir şeyi tarif eder. Onun için Peygamberlerin tarif ettiği Allah’a iman çok önemlidir. Onlar da ne diyor? “Musa'nın ve Harun'un Rabbine. (Firavun) Dedi ki: "Ona, ben size izin vermeden önce mi inandınız?” Resmi ideoloji dayatmacıdır, biliyorsunuz. “Benim bir inancım var” der, “bunu kabul edeceksiniz.” O zamanın resmi ideolojisi ne? Firavunun düşüncesi. “Bunu kabul edeceksiniz” diyor. Yani vatandaşın neye inanacağına devlet karar veriyor, vatandaş kendi karar veremiyor. Resmi ideoloji karar veriyor. “Gerçek şu ki; o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür.” O büyücülere de, oraya gelen bilginlere de “öğretti” diyorlar, o yutma olayını, yani o asanın yılan haline gelip de yutmasını, “size öğreten yine Musa,” ondan şüpheleniyorlar bu sefer. Bu olağanüstü bir bilgi olduğu için, çünkü orada zaten attıkları asa hareket ediyor adamların ama bu atılan asa da onları yutuyor. Yutunca, ne diyor? “O büyüyü size öğreten Musa’dır” diyorlar, şüpheleniyorlar. Yani iman etti mi bir anda siliyorlar, görüyor musun? Daha önce firavun kendi adamı gibi görürken, çok yakınıyken, “yanımda sizi işe alacağım, size imkan tanıyacağım, sizi koruyup kollayacağım, para vereceğim” diyor, bir anda “o zaman sen onun adamısın” diyorlar. Yani “Hz Musa (a.s)’ın adamısın.” ”Öyleyse yakında bileceksiniz.Şüphesiz ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim.” İddia edilen Ergenekon örgütü, biliyorsunuz domuz bağı ile insanları şehit ediyordu. “ve sizin hepinizi gerçekten asıp-sallandıracağım.” İddia edilen Ergenekon örgütü sürekli asma ile tehdit ediyordu bütün insanları, muhalifleri, hep “asacağız.” Hatta idam resimleri falan yayınlıyorlardı. “"Hiç zararı yok" dediler.” Çünkü kaderde olan olacağına göre, zarar nasıl olsun? Zarar yok demektir, hiç zarar yok. “Çünkü biz gerçekten Rabbimiz'e dönücüleriz.” Zaten Allah’ın yanına dönüceğiz, eninde sonunda öleceğimize göre, Allah’ın dediği olacağına göre, “hiçbir mahsuru yok” diyorlar. “Doğrusu biz, iman edenlerin ilki olduğumuzdan dolayı Rabbimiz'in bizim hatalarımızı bağışlayacağını umuyoruz.” “Doğrusu biz iman edenlerin ilki olduğumuzdan dolayı,” yani “o kavim içerisinde, “ilk iman edenlerden olduğumuzdan dolayı,” “Rabbimiz’in hatalarımızı bağışlayacağını umuyoruz.” İlk iman etmek demek ki çok önemli bir şey. Mesela Hz. Ali (r.a) ilk iman edenlerdendir, çok makbuldur. O yüzden onun, bağışlanmada bir vesile olacağına inanıyorlar. Mesela bir toplum çoğu dinsiz, imansız ama içinden çıkar da iki-üç kişi iman ederse, bu çok üstün bir şeydir. Yani öncü olmak. “Musa'ya. "Kullarımı gece yürüyüşe geçir, çünkü izleneceksiniz" diye vahyettik.” Müslümanların gece faaliyetine Kuran dikkat çekmiş oluyor. Bir de izleneceklerine; Müslümanlar izlenebilir, yani onları izleyenler olabilir. Küfürden, dalaletten, tuğyandan onları adım adım izleyenler olabilir, ona dikkat çekiyor Cenab-ı Allah. “Bunun üzerine Firavun şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi.” Bunun üzerine firavun, benim gördüğüm sıkıyönetim ilan ediyor, yani askeri darbe meydana geliyor ve asker toplayıcılar gönderiyor. Genel, toplu, şehirde tutuklama ilan ediyor. Yani orduyu halkı tutuklama görevi ile görevlendiriyor firavun. Ve çok geniş çaplı bir tutuklama emri, binlerce kişinin tutuklanması yönünde bir emir. “Gerçek şu ki bunlar azınlık olan bir topluluktur.” “Sayıları az” diyor Müslümanların, “fakat bunların hepsinin toplanması gerekir” diyor. İddia edilen Ergenekon örgütü ne yaptı? Üç milyon Müslümanı fişledi. “Bir gecede hepsini toplayalım” dediler. Tam aynısıdır, o olayın bir tekrarı bu da “Ve elbette bize karşı da büyük bir öfke beslemektedirler.” Diyorlar ki bunlar, küfür; “Müslümanlar bize karşı büyük bir öfke beslemektedirler.” Kendi kendilerini tahrik ediyorlar. Onları şehit etmek, ezmek için gerekçe geliştiriyorlar. Bu iddianame gibi bir şey. Bir kere azınlık topluluk, çoğunluk değil. “Azınlık olduğuna göre zaten ezilmeleri gerekir” diyorlar. Azınlıklara karşı, firavun sistemde ezme psikolojisi vardır. Müslüman oldu mu azınlık, ezerler. “Ve elbette bize karşı da büyük bir öfke beslemektedirler.” Öfke beslediğine göre kendini koruması gerekiyor tabii. Koruması gerektiği için de onları ezmesi mubah hale gelmiş oluyor. Yani ezmenin gerekçesini hazırlamış oluyorlar. “Biz ise uyanık bir grubuz.” Yani kendilerinin daha kaliteli, daha üstün, daha akıllı, daha rey sahibi, oy sahibi varlıklar olduklarını düşünüyorlar. Onların da oy veremeyecek derecede, rey veremeyecek şekilde, kanaat bildiremeyecek şekilde ilkel, cahil ve ezilmesi gereken bir topluluk olduklarına inanıyorlar. Müslümanlara bir zamanlar küfrün uyguladığı bir yöntem. “Böylelikle biz onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden ve pınarlardan sürüp çıkardık.” Genellikle bu tip yöneticilerin bahçeli evleri oluyor. Pınarları oluyor. Halktan aldıkları parayla, halkın imkanlarıyla, tiranlar böyle azılı deccaller; mesela ne yaptı Saddam? Kendine saraylar kurdu. Her şehirde bir sarayı vardı adamın. Bahçeler var, pınarlar var içinde. “Oradan sürüp çıkarttık” diyor Allah. Demek ki firavunların böyle yerlerde kalması kısa sürüyor. “Sürüp çıkarttık.” “Hazinelerden ve soylu makam(lar)dan da.” Mesela Irak’ın bütün paralarına el konuldu, hazinelerinin içine girildi. Gazetelerde resimleri oldu. Bütün merkez bankasına girildi, altınlarına el konuldu, devlet hazinesi tamamen ellerine geçti karşı tarafın. “Soylu makam(lar)dan da.” Hepsini, paldır küldür aşağı indirdiler, bakanları, makanları tutukladılar hapse attılar. “İşte böyle; bunlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık. Böylece (Firavun ve ordusu) güneşin doğuş vakti onları izlemeye koyuldular.” Güneşin doğuş vakti, yani gece ilerliyorlar ama artık gündüz olmuş fakat firavun ordusu güneşin doğuş vaktini bekliyor. Gece karanlıkta hareket etmiyorlar. “Güneşin doğuş vakti onları izlemeye…” Çünkü arabaları, şunları, bunları olduğu için. “İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa'nın adamları: "Gerçekten yakalandık" dediler.” Bir bakıyorlar ki firavunun ordusu çölde belirmiş. Tozu dumana katmış. Ordu üstlerine doğru geliyor. “"Gerçekten yakalandık" dediler.” Tevekkül etmiyorlar. “(Musa:) "Hayır" dedi. "Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir."” Mutlaka bir hayır vardır. Mutlaka Allah o şeyde bir hikmet yaratmıştır. Mutlaka Allah bir yol gösterir. “Bunun üzerine Musa'ya: "Asanla denize vur" diye vahyettik. (Vurdu ve) Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu.” Deniz çekiliyor dev dalga şeklinde. Deniz çekiliyor. Yani onların geçebileceği gibi yer açılmış oluyor. “Ötekileri de buraya yaklaştırdık.” Firavun ordusu oraya yaklaşıyor. “Musa'yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk.” Onlar karşı yakaya geçiyorlar, tamamı geçiyor. Onlar karşıya geçtikten hemen sonra firavunun ordusu denizden içeri, kuru zeminden içeri giriyorlar, arabalarıyla beraber. Tam orta noktaya geldiklerinde, deniz büyük bir gürültüyle geri kapanıyor. Çok yüksek dev dalgalar, mesela on metrelik, on beş metrelik dalga, tsunami dalgası gibi. Bir de bunun yıkıcı etkisi vardır. Yani normal dalga gibi değildir. Yani vurdu mu parçalar, çok şiddetlidir tsunami dalgası. “Sonra ötekileri suda boğduk. Şüphesiz, bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu iman etmiş değildirler.” İnsanların çoğu da iman etmiyorlar ahir zamanda. “Gerçekten Rabbin, güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir.” Allah güçlüdür, üstün olandır. Hepsinden üstündür ve insanları esirger. Müminleri esirger. Yani müminlere ne saldırı olursa olsun, mutlaka hayır vardır. Mutlaka esirgenme altındadır Müslümanlar. “Onlara İbrahim'in haberini de aktar-oku: Hani, babasına ve kavmine: "Siz neye kulluk ediyorsunuz?" demişti.”Deminki yere geldik. Hz. İbrahim (a.s)’ın yöntemlerinde de, Hz. Musa (a.s)’ın yöntemlerinde de hayır vardır. Müslümanlara bir saldırı olduğunda, Müslümanlar “eyvah, yakalandık” demeyecekler, bir de bakacaklar ki çok büyük bir hayırla karşılaşmış olurlar. Mesela bir şey elinden çıkıyor; bir de bakar ki çok büyük hayır var. Çünkü ele geçirene zehir etkisi yapar, elinden kaybedene de bereket etkisi yapar. Mesela adamın farz edelim ticareti oluyor, bütün gününü alıyor. Kazanıyor, başka bir şeye yatırıyor. Ama Allah malını-mülkünü elinden alıyor. Adam kendisini İslam’a, Kuran’a veriyor; dine teslim ediyor. Hem İslam’a muazzam hizmet ediyor, hem sağlığı-sıhhati yerine gelmiş oluyor, hem yediği-içtiğinden zevk alıyor, hem mutlu oluyor, hem beyni açılıyor, hem o işin stresinden kurtuluyor, hem de boş çabadan da kurtulmuş oluyor. Boş gayretten kurtulmuş oluyor. Yani onun görebildiği yönü oluyor. Mesela göremediği de birçok yönü olmuş oluyor. İnşaAllah.
SUNUCU:‘Adnan Oktar’la Gece Sohbetleri’ programımıza 00.30’dan itibaren, Mavi Karadeniz Radyo, Kaçkar Tv, Tokat Turhal Süper Tv ve Radyo, Kütahya Destan Tv ve www.HarunYahya.Tv sitemizden devam edeceğiz.
ADNAN OKTAR:“Değerli kardeşlerim, bir Gaziantepli olarak Gaziantep haber sitesinde bir habere rastladım. Bu habere bir bakar mısınız? 2023 yılında İttihad-ı İslam’ın olacağını anlamış, ülkü ocakları slogan yapmışlar. İşte haberdeki yazı: Ülkü Ocakları Başkanlığı’na Murat Güzel atandı. Gaziantep Ülkü Ocakları Başkanlığı’na Murat Güzel atandı. Güzel "bu kutlu görevi layıkıyla yerine getirmek için çalışacağız. Gaziantep’teki gençleri milli ve manevi değerlerle donatıp, ‘2023’te lider ülke Türkiye’ ideali ışığında hareketimize devam edeceğiz" dedi.” Helal olsun! Helal olsun! Helal olsun! Başkanlığı da ona helal olsun. Bütün ülkücülere selam ve saygılar. MaşaAllah. İnşaAllah, 2023’lerde Türk-İslam Birliği’ni kurmuş olacağız, çoktan. Söylüyorum yani. Ülkü ocakları ayrı, Alperenler ayrı, Saadetli gençler ayrı, Ak Partili gençler ayrı, hatta CHP’li gençler ayrı. Hepsi Türk Milliyetçisidir ve büyük Türkiye’yi, inşaAllah oluşturacaklar. İttihad-ı İslam’ı oluşturacaklar. Dev bir Türk-İslam Birliği coğrafyası olacak. Bütün Turani devletler tek millet, kaç devletse o kadar yani. Çünkü devletlerin sayısı da artacak ilerde. Çok mükemmel ve güzel bir birliktelik oluşturacağız. Bu arada ne yobazlık kalacak, ne üçkağıtçılık kalacak; ne böyle kafası kavruk, beyni kavrulmuş, içi dışı kurumuş kadük adamlar kalacak. Gürbüz, sağlıklı, güzel bir nesil İttihad-ı İslam’ı, Türk-İslam Birliği’ni oluşturacak, inşaAllah.
Kuran'ın Bazı Sırları
Devamı ...Yeni Bilgiler 2
Devamı ...Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...
Adnan Oktar Diyor Ki...
Devamı ...Web siteleri
Devamı ...