SUNUCU:İyi akşamlar sayın izleyicilerimiz ve dinleyicilerimiz. Bu akşam Aksu Tv, Kaçkar Tv, Mavi Karadeniz Radyo, www.HarunYahya.Tv, Ankara Beypazarı Seyelan Tv, Çorum Kanal 19, Mardin Kanal 47, Mersin İstiklal Tv, Sivas Sipas Tv, Tokat Turhal Süper Tv ve Radyo ve Uşak Egem Tv’den canlı olarak yayınlanan ‘Adnan Oktar ile Gece Sohbetleri’ programımıza hoş geldiniz. Nasıl başlamak istersiniz Hocam?
ADNAN OKTAR:Evet , buyrun.
ALTUĞ BERKER:Estağfirullah Hocam. Rahmi Turan’ın bir yazısı vardı bugün, rahmetli Sayın Erbakan Hocamız’ın, cenazesi ile ilgili. Hürriyet Gazetesi’ndeki yazısında; Erbakan Hocamız’ın cenazesinde Türk bayrağı olmadığını, bunun nedeninin ise Milli Görüş’ün Türk kimliğini değil, İslam kimliğini öne çıkaran bir çizgisinin olması olduğunu söylemiş. Türk Milliyetçiliği ile Milli Görüş çizgisinin hiçbir alakasının olmadığını iddia ederek, Erbakan Hocamız’ın bütün İslam dünyasını tek bir millet kabul ettiğini belirtmiş.
ADNAN OKTAR:Hayır, hayır. Rahmi Turan yanlış bilgiye sahip. Bir kere dini de bilmiyor, bir hayli cahil bir insan, çok cahil bir insan. İslam dininde, Kuran’da “sizi milletler olarak yarattık” diyor Allah, “birbirinizi tanıyasınız” diye diyor. Milletin inkarı dine göre, Kuran’a göre mümkün değil ve insanların milletini sevmesi de Peygamber Efendimiz (s.a.v) tarafından emrediliyor. Dolayısıyla Sayın Erbakan’ın milli kimliği herkesçe bilinir, milliyetçidir. Atatürkçü kimliği bilinir. Rahmi Turan uçuyor. Bütün hayatını, bütün geçmişini göz önünde bulundurmuyor. Saadet Partisi’nin, Milli Selamet Partisi’nin; Refah Partisi oldu, Milli Nizam Partisi oldu, bütün kongrelerinde her yerde Türk bayrağı dev bayraklar halinde bulunmuştur, her zaman, her yerde bulunmuştur. Cenazede kasıt olduğunu zannetmiyorum. Bayrağın olmamasında kasıt olduğunu zannetmiyorum. Bir ihtimal telaştan olabilir, Allah basiretlerini bağlamış olabilir, çünkü birçok insan var orda. Bir kişinin aklına gelmezse, bir kişinin aklına gelirdi. Ama o heyecandan, basiretleri durmuş olabilir bir kısım insanların. Ama bir insanı değerlendirirken hayatının bütününe bakmak lazım. Erbakan Hocamız’ın bulunduğu her yerde, Türk bayrağı dalgalanmıştır. Parti kongrelerinde, büyük toplantılarda, salon toplantılarında, Saadet Partisi gençliğinin yaptığı konferanslarda, her yerde yüzlerce, binlerce kere binlerce Türk bayrağı dalgalanmıştır. Bu esastır. Bir tek cenazede Türk bayrağı yoktu diye böyle bir teşhis koymaya kalkmak, yüz binlerce delili inkar etmek olur. Çok yanlış. Bir de hayatına bakmak lazım Erbakan Hocamız’ın; hayatı boyunca Türkiye’yi, Türkiye’nin çıkarlarını en güzel şekilde korumuş insandır. Başbakanlık yapmış bir insan. Devlet onu başbakanlığa layık gördüğüne göre, millet başbakanlığa layık gördüğüne göre demek ki üstün hasletleri varmış, demek ki yanlış bir insan değilmiş. Onun için Rahmi Turan burada biraz uçmuş tabiri caizse. Eskiden de öyle, bizimle de çok uğraşırdı. Onun kızı vardı, bize gelirdi. Biliyorsun, değil mi?
ALTUĞ BERKER:Tabii, çok iyi hatırlıyorum Hocam.
ADNAN OKTAR:Senelerce talebemdi. Oradan hocamızın bir kulak acısı var, Rahmi Turan’ın. Akla hayale gelmedik laflar ederdi o zaman bana da. “Hollanda’dan, Danimarka’dan, Norveç’ten milyarlar, dolarlar geliyor,” falan, bilmem nerede horoz ötse benden sorardı. Aklın hayalin durur. O zamanki yazıları getireyim de bakın, nutkunuz durur. O zaman gazetesi de vardı onun. Sürekli o gazetesinden veryansın ederdi, ağzına gelen her şeyi söylerdi. Sonra, sükut-u hal oldu mübarek. Yaşlılığın etkisiyle midir, nedir bilmiyorum, daha bir münzevi, daha sakin hale gelmişti. Şimdi de Erbakan Hocamız’ı görünce, yeniden o iştahı hareketlenmiş gördüğüm kadarıyla. Erbakan Hocamız’ın Türk Milliyetçisi olduğunu, Atatürkçü olduğunu, sağır sultan bile biliyor, herkes biliyor. Bıraksın bunları, kimse ona inanmaz. Bir de ayıp yapıyor, vefat etmiş bir insanın arkasından öyle konuşulmaz, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER:İnşaAllah Hocam. Hadi Uluengin, Hürriyet Gazetesi’nde, sol kavramının kendisini feshettiğini ve sağa ilhak ettiğini yazmış. Marksist, komünist solun çoktan Türkiye’de teslim bayrağını çektiğini, solcuların gönüllü devşirmeler olarak sağın sancağı altında kılıç sallamaya koyulduklarını belirterek, “yani sol tası tarağı toplayıp, kapağı karşı tarafa attı” demiş. Ayrıca ulusalcı denen kesimde hiçbir sol değer olmadığını, çünkü bu kişilerin aslında Kürt bakkala gitmeli zihniyetinde bir ırkçılık ve kavmiyetçilik anlayışını, diğer insanları ötekileştiren anlamda bir milliyetçilik anlayışına, iddia edilen Ergenekon yandaşlığıyla da eski bir komitacılık zihniyetine sahip olduklarını, dolayısıyla bu insanların her şey olabileceğini ancak bir tek sol olamayacaklarını yazmış.
ADNAN OKTAR:Bunları, solu fikren, düşünceyle yendik Türkiye’de, bunu herkes biliyor. Yenince sol, sağ oldu. Yani sol taraflarına vurunca, bir anda sağ tarafa döndüler, olay bu. İlmi, mükemmel bir vuruş yaptık; bilimsel, akılcı, sevgiyle.
ALTUĞ BERKER:Silivri hapishanesinde Mustafa Balbay ile Tuncay Özkan’ı ayırarak ayrı ayrı tek kişilik hücrelere koymuşlar. Doğan Grubu yazarları; “bu durumun büyük bir işkence ve tecrit anlamına geldiğini söyleyerek, eleştiri yazıları yazıyorlar. Bunlardan birini bugün Ahmet Hakan yazmış. Yazısında; “Her ikisini de kelamsız, insansız, konuşmasız, sessiz bir sürece mahkum etmişler, yani açıkça tecrit etmişler” demiş. “Ancak tecrit bir insanlık suçudur, tecrit hapsi konularak cezalandırılan birinin, ikinci bir cezaya tabi tutulması anlamına gelir. Tecrit, ölümüne mücadele edilmesi gerekilen bir insan hakkı ihlalidir. Düşmanın bile başına gelmemesi gereken bir durumdur” diyerek, kendilerine Ergenekoncu derler diye, ürküp sessizce geçiştirmek yerine, herkesin kalkıp bu konuya itiraz etmesi gerektiğini yazmış. Ancak Adalet Bakanı, uygulamanın standart olduğunu, bu tip mahkumlara her zaman böyle bir yöntem uygulandığını ve Silivri’dekilere farklı bir uygulama olmayacağını söylemiş.
ADNAN OKTAR: Aydın Doğan, birden yufka yürekli, demokrasiyi savunan, insan haklarını savunan, sevecen, şöbiyet gibi; bal, baklava gibi bir adam oldu. Havadaki kuşlara bile şefkat duyuyor. Birden değişti. Peki, hazret, biz tutuklandığımızda, 1986’da, senin gazeten sürmanşetten sevinçle benim haberimi vermişti. Başım tıraş oldu diye acayip sevinmişti heyecandan, bayılacak hale gelmişti. Kapağa birinci haber olarak koymuştu, sürmanşet, sekiz sütuna manşet vermişti, “Adnan Hoca’yı tıraş ettiler” diye. Ona seviniyor, saçımın tıraş olmasına. Saçım tıraş olsa dibi bende evelAllah, daha da iyisi olur, ne derdin? Değil mi? Demek ki Cenab-ı Allah daha gür çıkması için vesile etti. Acayip, çocuk gibi sevinmişti. Hürriyet Gazetesi sevinç haberi olarak, kapaktan sekiz sütuna manşet vermişti. O zaman beni dokuz ay tecritte tuttular, kılın kıpırdadı mı? Gayet mutluydun, gayet sevinç içindeydin. On ay akıl hastanesine götürdüler, en azılı akıl hastalarının içine koydular; adam öldürmüş, ayrıca akıl hastanesinde de adam öldürmüş, zapt edilemeyen akıl hastalarının içerisinde on ay tuttular, zil takıp oynayacaktın nerdeyse. Bayağı rahattın. Akıl almaz haberler, “Adnan Hoca şöyle, böyle,” akıl hastanesiyle ilgili, “aklını kaybetti,” “akli dengesini kaybeden bir adama insanlar nasıl uyuyorlar?” “Bu adam delidir. Niye uyuyorsunuz? Niye peşinden gidiyorsunuz?” diye defalarca Hürriyet Gazetesi haber yaptı. Gayet iyi biliyorlardı benim deli olmadığımı da, bildikleri halde. Çünkü kaç defa röportaj yaptık, konuştuk, sohbet ettik, çok iyi biliyorlar. Aylarca, yıllarca onun propagandasını yaptınız. Ben on ay akıl hastanesinin içindeydim ve yedi tane adam öldürdüler benim bulunduğum süre içerisinde; akıl hastaları yedi kişiyi öldürdüler. Boğarak, boynunu kırarak, kafasına tepsi vurarak adamlar yedi kişiyi öldürdüler. Sen o zaman neredeydin? Gıkın çıkmıyordu. Aynı şekilde, bu 1999’daki tutuklamada, tutuklandığımızda bir zil takıp oynamadıkları kalmıştı. Getireyim isterseniz gazete kapaklarını, günlerce kapaktan verdi, sürmanşet. O gün deprem olmasaydı, ana haber oydu. Onun için deprem haberini birinci haber yaptılar, ikinci haber bizi yaptılar. Günlerce, yeri göğü birbirine kattılar. Tuncay Özkan, şimdi herhalde içerde tecritte olduğu için, ciyak diye ses çıkartan arkadaş diyelim, televizyonunda, Kanal D’deydi o zaman, onun yönetimindeydi, ana konu bizdik. Haberlerde her gün, gece gündüz program yapıyordu. Ben hücredeyken 1986’da o zaman da sesi çıkmadı, gayet de mutlu bir havası vardı. Dolayısıyla samimiyetlerine o kadar inanamıyorum.
ALTUĞ BERKER:Ergenekon soruşturması kapsamında hazırlanan yeni iddianamede, sanıkların TİKKO ve PKK mensuplarıyla ilişkileriyle ilgili belgeler bulunuyormuş Hocam.
ADNAN OKTAR:Evet, biraz yorumla, anlat.
ALTUĞ BERKER:Estağfirullah Hocam. Ben sizin bir sözünüzü hatırlatayım. Siz ateist masonluk, iddia edilen Ergenekon ve PKK üçlüsünü; dede, baba, oğul olarak tarif etmiştiniz kısacası, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Herkesin bildiği bir konu zaten, malumu açıklamış.
ALTUĞ BERKER:Mehmet Şevket Eygi Hocamız bugünkü yazısında, İslam Birliği’nin gerekliliğini çok güzel açıklamış. “Müslümanlar birleşmezse, esir, zelil, rezil vaziyette sürünüp duracaklardır” diyerek, “Osmanlı Devleti’nin bünyesinde çeşitli ırklara, dillere, alt kimliklere mensup Müslümanları bir araya getirdiğini, Hristiyan ve Yahudilere din, kimlik ve kültür hürriyeti verdiğini söylemiş. “Avrupa Birliği çok normal de, İslam Birliği niçin anormal görünüyor?” sorusunu sorarak, Müslümanların birlik ve beraberlik içinde yaşamasının Kuran’ın, sünnetin ve İslam’ın kesin emri olduğunu belirtmiş. “Katoliklerin Papaları olduğu halde, Müslümanların neden bir İmam-ı Kebiri, Emir-ül Mü’minini yok? Her Müslüman’ın zamanındaki iman veya emre, biat ve itaat etmesi dini bir vecibedir. İslam ümmetinin başında Selahattin Eyyübi gibi bir kimse bulunsaydı, bir buçuk milyar Müslüman bu perişan durumda olur muydu?” demiş. “Bugünkü esaret, zillet, Selahattin’in riyasetinde birleşmeden kalkmaz, Müslümanlar İslam’ın bin emrini yerine getirseler, sadece birlik konusunu ve gerçek imama biat konusunu ihmal etseler yine de kurtulamazlar, felah ve necat bulamazlar” ifadeleriyle yazısını bitirmiş Hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Doğru söylüyor tabii, Müslümanların mutlaka lideri olması lazımdır, bu farzdır. İslam dünyaya hakim olacak ama kanla, irinle değil, olay çıkararak değil, kan dökerek değil, demokrasiyle, sevgiyle, barışla, uzlaşmayla hakim olacaktır, inşaAllah. Ve bünyesi laik olacaktır, laik sistemin üzerine oturacaktır, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Ali Bulaç Hocamız da bugün bu konuda bir yazı yazmış Hocam, İslam Birliği ve Milli Görüş üzerinde durmuş daha çok. AKP’nin, “Milli Görüş gömleğini çıkardık” demelerinin anlamı üzerinde açıklama yapmış. “Bir kopuş yaşandığı doğrudur ancak bunun hangi seviyede olduğuna bakmak lazım” diyerek, “partileri insana benzetecek olursak; insan gömlekten ibaret değildir, bedeni ve ruhu vardır. Ak Parti’nin politik stratejileri değişmiş olmakla birlikte, ruhu, yani idealleri Milli Görüş ruhudur ve aynı kalmıştır” demiş. Nitekim Ak Parti’yi, toplumda meşru ve makbul kılan Milli Görüş’e ait bu idealler ve ruhtur” diyerek, bu idealleri; “dinini ciddiye alan bir siyasi çizgi izlemesi, mazlumların hakkını koruması, İslam Birliği’ni hedeflemesidir” şeklinde sıralamış. “İslam Birliği hedefinin, Cemalettin Afgani’den Mustafa Kemal’e ve bugünün dindarlarına kadar uzanan, nihai bir hedef olduğu söyleyerek, Mustafa Kemal’in günün birinde Müslüman kavimlerin, şartlar tamam olursa bir araya gelip birleşeceklerini söylediğini hatırlatmış. Şöyle devam etmiş yazısına; “Milli Görüş’ü esaslı bu üç ideale indirmek mümkünse Milli Görüş’ün değil sona erdiğini, tam aksine Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun tam da bu mecrada akmak üzere olan dipten gelen bir nahda ile harekete geçtiğini söyleyebiliriz” demiş Hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Evet, Ali Bulaç bu sefer güzel yazmış, bu sefer olmuş. Eksik yönleri var ama güzel olmuş.
ALTUR BERKER:Ben size bir film seyrettirmek istiyorum, sizin ‘Ne Demişti, Ne Oldu’ filmleriyle ilgili Hocam, inşaAllah. Ben okuyayım mı başlıkları Hocam?
ADNAN OKTAR:Evet.
ALTUĞ BERKER:“Afganistan’daki rolünüz çok önemli,” bunlar gazete başlıkları. “Türkiye artık Batı’nın ortağı değil, küresel bir güç,” “Türkiye İslam dünyası için önemli,” “New York Times: Türkiye, Sünni Arapların lideri olabilir.”
ADNAN OKTAR:Hepsinin, hepsinin.
ALTUĞ BERKER:“Tercihimiz Türkiye,” “Afganistan’da Türkiye’den daha önemli bir rol alabilecek ülke yok.” Yabancıların ifadeleri bunlar. “İyi ki Türkiye var,” Suriye Devlet Başkanı’nın ifadesi. “Türkiye 10 yılda hakim güç olacak,” Amerikalıların ifadesi. “Türkiye’nin dünya barışına katkısını takdirle izliyoruz,” BM Genel Sekreteri’nin sözüydü bu. “2011 yılının yıldızı Türkiye olacak,” “Türkiye ile her yola varız,” Talabani’nin yardımcısı. “Türkiye’ye güvenimiz sonsuz,” Suriye’nin ifadeleri. “10 yıl sonra Avrupa’nın lideri,” yabancılardan Türkiye yorumu, “The Economist’ten Türkiye’ye övgü: Diplomatik dev,” “Barclays: Türkiye yıldız.” Clinton’ın sözü; “Ortadoğu’nun size hep ihtiyacı oldu,” “Türkiye dünyanın yükselen gücü.” Amerika Dışişleri Bakanı Clinton’ın sözü; “Türkiye yükselen küresel güç oldu.” OECD Genel Sekreteri; “Türkiye’nin dünya için önemi artıyor.” Finlandiya’dan; “Türkiye Avrupa’ya bedel.” Slovenya’dan; “Türkiye’nin üyeliği AB’ye güç katar.”
ADNAN OKTAR:Beril Hocam ne anlatıyım?
SUNUCU:Siz daha iyi bilirsiniz, inşaAllah. Ben aklıma geleni söyleyebilir miyim?
ADNAN OKTAR:Söyle bakalım.
SUNUCU:4 gündür Erbakan Hocamız ile ilgili haber geliyordu, inşaAllah; okuyorduk, aynı konuyla ilgili. Siz söylemiştiniz; Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in, Hz. Mehdi (a.s) ile isminin mutabık olduğu, babasının ismiyle de babasının isminin mutabık olacağını söylemiştiniz. “Ahir zamanda da soyadlarıyla anıldığını” söylemiştiniz, inşaAllah. Necmettin Erbakan’ın oğlu ile ilgili bütün haberlerde Erbakan diye geçiyor, Erbakan’ın oğlu diye geçiyor, maşaAllah.
ADNAN OKTAR:Evet, Fatih diye hitap edilmiyor tabii, Sayın Erbakan deniliyor Fatih’e de. Hz. Mehdi (a.s)’ın ismindeki o bağlantı için diyorsun değil mi? Ben-i Adnan olması hasebiyle, soyadı Adnan’dı. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in soyadı Adnan’dı. Erbakan Hocamız’ın soyadı da Erbakan, hep Erbakan diyeceğiz. Mesela Necmettin Erbakan’ın hanımı Nermin Erbakan’a, Erbakan Hanımefendi deniyor.
ALTUĞ BERKER:Zaman Gazetesi’nden İbrahim Öztürk, Erbakan Hocamız’a yapılan her zulmün, Anadolu’da milletin üzerinde derin bir etkiye sebebiyet verdiğini ve yankı bulduğunu, ancak bu durumun, milletin kasırgasını ateşleyip, Erbakan Hocamız’ı iktidara taşımaktan başka bir şeye yaramadığını yazmış. Milli Görüş Hareketi’nin, ülkenin en sevilen cumhurbaşkanlarını ve başbakanlarını bu ülkeye kazandırdığını söyleyerek, Erbakan Hocamız’ın hizmetlerinden örnekler vermiş. Bu ülkeyi soğuk savaş döneminde, sıcak çatışmadan uzak tuttuğunu, Müslümanların en yoğun aşağılandığı bir dönemde, onları örgütleyerek siyasetin içine soktuğunu, Müslümanların devlete sızma psikolojinden çıkarak, devlete sahip olma, güven ve şuuruna kavuşturduğunu, Müslümanlara ümmet olma şuurunu kazandırdığını söylemiş. Yazısını da, “Allah, Erbakan’ın hayalini kurduğu Büyük Türkiye’yi inşa etmek, demokrasiyi geliştirmek ve İslam ülkeleri arasında büyük bir iş birliğiyle harekete geçirmeyi Erdoğan’a nasip etti. Belli ki, vakti, saati böyle takdir edilmiş” demiş Hocam.
ADNAN OKTAR:Evet güzel ifade edilmiş ve isabet görülüyor.
Nasr Suresi, şeytandan Allah’a sığınırım, Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla;“Allah'ın yardımı ve fetih geldiği zaman ve insanların Allah'ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde,” şu an bu başladı işte, “Allah'ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde,” kitleler halinde dine girdiklerini gördüğünde, “hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve O'ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.” Surenin ebcedi 2016 tarihini veriyor.
Şeytandan Allah’a sığınırım, Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla; “Dini yalanlayanı gördün mü?” Allah, dini yalanlayanlara dikkat çekiyor. “İşte yetimi itip-kakan; yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen odur.” Yani bu tiplerin genel karakter, kişilik olarak egoist ve bencil olduklarını, acımasız olduklarını, insanlara karşı zulümle davrandıklarını, öyle bir tavır içinde olduklarını söylüyor Allah. Ama ayrıca şunu diyor ki Allah; “İşte (şu) namaz kılanların vay haline, ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar.” Bir de sahtekar ve samimiyetsiz Müslümanlara dikkat çekiyor Cenab-ı Allah. “Onlar gösteriş yapmaktadırlar ve ‘ufacık bir yardımı (veya zekatı) da engellemektedirler.” Bir de böyle insanlar vardır diyor Cenab-ı Allah. Yani sırf dinsiz değil. Demek ki iki kollu; birisi komünist, materyalist, Darwinist, zulüm yapıyor; öteki de yobazlığıyla, bağnazlığıyla zulüm yapıyor.
“Muhterem Hocam, Allah’ın selamı ve selameti üzerinizde olsun.” Ve Aleyna Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berekatuhu. “Kıymetli Hocam, Bursa’da sizleri ilgiyle dinliyorum. Son günlerde Kıbrıs ile ilgili "işgalci Türkiye defol" gibi, hiç de hoş olmayan bazı gösteriler basında yer alıyor. Bu gece de kısa süre bakabildiğim televizyondaki haberlerde, İstanbul’da yaşayan, Kıbrıslı öğrencilerin “Ayşe evine dön" şarkılarıyla, Kıbrıs’tan Türkiye’nin elini çekmesi yönünde gösteri yaptıklarını öğrendim. Kıbrıs hakkındaki düşünce ve görüşlerinizi çok merak ediyorum. Zira bundan yıllar önce, İsrail’in Kürt Kartı isimli bir kitabınızı okumuştum. İsabetli, ferasetli bakış açınızla yazdıklarınız birer birer gerçekleşiyor. Lütfen bu konuda, iki saatlik programınızda bilgi istirham ediyorum. Allah razı olsun, Bursa’dan hepinize selam olsun, Bayındır.” Ve Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berakatuhu. Bütün Türkiye’ye selam ediyorsun herhalde, bütün Türkiye adına, ben Aleykum Selam diyorum, inşaAllah. Kıbrıs’tan Türklerin çekilmesini isteyen kişiler, Kıbrıs’ı ilhak etmek isteyen Avrupa Birliği’nin bir projesi bu. Orada İslam’ı, Müslümanları istemedikleri için, Kıbrıs’ta ateist bir sistemin olmasını istedikleri için, Kıbrıs’ın tamamen kendi kontrollerine geçmesini istedikleri için bu bakir, güzel toprakların, bu güzel yurdun aralarında parsellenmesi için, 5-10 kişiyi yahut 50-100 kişiyi kiralamış adamlar. Verirsen adamlara ellişer milyon, yüzer milyon, yaparlar. Yani adam yatağından kalkıp, işini gücünü bırakıp, evine gelip o pankartı alıp, oraya asmaz durduk yere. Yani bir çıkarı olmadan onu yapmaz. Çünkü Türkiye’nin, Kıbrıs’tan çekilmesi, Kıbrıs’ı Avrupa Birliği’nin dişlerinin arasına bırakmasının ne anlama geldiğini herkes bilir. Dolayısıyla, mesela Kıbrıs’a asker çıkar, bakarsın köpek havlamaya başlar. Veyahut Türkiye’den bir insan gider, köpek sürüsü çıkar, havlar. Şimdi ne yapacağız, Türkiye’ye geri mi gideceğiz? “Hoşt” diyeceksin, o kadar. Devam edeceksin. Şimdi de oradaki adamlarda öyle defol dediklerinde, terbiyesizlik etmeyin diyeceksiniz, yolumuza devam edeceğiz. Kıbrıs’ın tamamı bizimdir. Yani hukuki açıdan, hukuk tekniği açısından bize ait bir topraktır. Tarihine bakarsanız, es kaza verilmiştir. Yani herhangi bir sebebi yoktur. Kargaşa ortamında, Osmanlı döneminde verilmiştir. Dolayısıyla Kıbrıs, teknik olarak bize ait bir topraktır. Kıbrıs savaşında da zaten Erbakan Hocamız, “tamamının alınmasını” söylemişti. Tabii, ben biliyorum o devirde, Ecevit’i ikna edemedi. Ecevit ancak o kadar kısmına kadar kabul etti. Normalde Ecevit hiç yanaşmıyordu zaten. Erbakan Hocam o kadar tatlı ki, o zaman ben hatırlıyorum, siz zannetmiyorum, hatırlamaznız, “Ecevit ile masaya oturduk; ıkınıyor, sıkınıyordu” diyor Ecevit için. “Bir çocuk gibiydi, onu kucağıma oturtturdum, pışpışladım, sustu” diyor. Ama insanlar neredeyse ölecekler gülmekten böyle, yani gülme krizi meydana geldi, gözlerinden yaş akıyor insanların, acayip sakin anlatıyor, sevimli bir sesi var ya. Yani Ecevit acayip sinirlenmişti, tabii gönül ister ki öyle olmasın ama inanılmaz sinirlenmişti Erbakan Hocam’ın üslubundan dolayı. Çok şakacıydı Erbakan Hocamız, rahmetli ama hemen hemen her toplantısınd olurdu; çok şen, neşeli bir ortam olurdu. Meclisteki konuşmalarında, bütün meclis yerlere yattı gülmekten, 12 Eylül’den önce. İsmet Sezgin’e, “buraya gel bakalım” diyor, İsmet Sezgin kalkıyor, karar da veremiyor, şaka mı yapıyor, ciddi mi yapıyor bilemiyor. Yani eğer filmi varsa onun, seyrederseniz görürsünüz, meclis artık uğulduyor vekillerin gülmesinden. Özetle söyleyeyim, Kıbrıs’ı vermeyiz. Kıbrıs’ı verdiğimizde, Türkiye’yi de veririz. Yani onu yapan adam, Allah esirgesin namusunu da verir, hepsini de verir, yani vermedik hiçbir şeyi kalmaz. Mahvolur yani. Dolayısıyla böyle ağzı bozuk insana rastlanır. Ahlaksızdır, takmayacaklar, önem vermeyecekler. Ne diyorsun Berker’im?
ALTUĞ BERKER:Çok haklısınız Hocam, inşaAllah. Siz Mehteran’ı Kıbrıs’ta vurdurduğunuzda, ben oradaydım. MaşaAllah.
ADNAN OKTAR:Kardeşim, bir kere Kıbrıs’ta Mehter sesi yankılandıysa, konu bitmiştir. Yani ‘defol’ sözünden alınmak çok anormal. Yani çok çok özür dilerim, her yerde mesela gayrimeşru insanlar olabilir, saymak da istemiyorum, acıyorum bir kısmına, ağzı bozuktur, yani alınmak çok komik olur. Her yerde rastlanır bu. Alkollü adam vardır, sarhoştur, abuk sabuk konuşur. Yoluna gideceksin, muhatap olmaya gerek yok, kale almak yakışmaz. “Ayşe evine dön” şarkısı, evet o zamanlar, Dışişleri Bakanı’nın kızının ismi Ayşe’ydi, öyle bir şifreli konuşma yapılmıştı. Ecevit de o zamanlar İngiltere’deydi herhalde, bu Kıbrıs çıkartması için. Evet, oradan kalma bir şey. Böyle romantik şarkılarla falan kimse dönmez. Biz oraya gür sesimizle, delikanlıca girdik ve adaleti sağladık. Şarkıyla girmedik ki, şarkıyla çıkalım. Bıraksınlar bu edebiyatı. Konu bitmiştir, yani o konu kapandığı için o adamların şarkı, türkü söylemesi, isterse sabaha kadar darbuka çalsınlar, bizi ilgilendirmez. Kaale almaya gerek yok.
ALTUĞ BERKER:Tufan Türenç’in dün bir yazısı vardı Erbakan Hocamız hakkında; Bilim adamının dindar olabileceğini ancak dinci olmasına hiçbir zaman akıl erdiremediğini ifade ederek, Erbakan Hocamız’ın dinci olduğunu söylemiş. Erbakan Hocamız’ın Kıbrıs Harekatı zamanında, puan toplamak için adanın tamamını alma konusunda ısrar ettiğini, ancak Ecevit’in kendisini frenlediğini, o dönemde Türk ekonomisine destek vermek için Arap ülkelerini ziyarete gittiğini, ancak Arap ülkelerinin “bir daha Erbakan’ı bize göndermeyin” diye ricada bulunduklarını ve bu durumu İhsan Sabri Çağlayangil’in Demirel’e ilettiğini ve Erbakan’ın bir daha Arap ülkelerine gitmediğini söylemiş. Erbakan Hocamız’ın da inanılmaz derecede politikacı olduğunu, vaat ettiği şeylerin hep hayal olarak kaldığını belirterek, kendince imalı bir üslupla, “öğrencilik yıllarında kendisine yapılan övgülere, kendisi inanıyor muydu bilmiyorum ama taraftarları kesin inanıyordu” demiş. Ayrıca bununla birlikte “politikada dinin kullanılması, zirve yapmıştı. Boynuz kulağı geçer derler. Bu konuda AK Partililer fersah fersah hocalarını geride bıraktılar” sözleriyle yazısını bitirmiş.
ADNAN OKTAR:Tufan Türenç, benim akademi yıllarımda, sürekli karşımda olan bir kişiydi. Sürekli gazetesinde aleyhimde yazılar yazar, kapaktan, manşetten haberler çıkartır, ortalığı birbirine katardı. Huylu huyundan vazgeçmez, hala devam ediyor. Nerede mukaddesatçı, milliyetçi birisini görürse, Tufan Türenç karşısındadır. Erbakan Hocamız hakkında bilgiyi İhsan Sabri Çaylayangil getirmiş. İhsan Sabri Çağlayangil masondu. Yani benim masonlara karşı bir şeyim yok, şefkat duyuyorum. Özellikle Allah’a inanan masonlara karşı muhabbetim var. Onları koruyup kolluyorum, destekliyorum, Müslüman olmaları için gayret ediyorum. Fakat Tufan Türenç’in, İhsan Sabri Çağlayangil’in sözüne itibar etmesi acaba neden? Yani bunu bir öğrensek. Erbakan Hocamız her yere gidiyordu ayrıca. Yani doğru söylemiyor, özetle. Erbakan Hocam bütün İslam ülkelerinde çok seviliyordu, şimdi gitsin sorsun teker teker, her yerde İslam aleminin manevi lideri olarak bilinir Erbakan Hocamız. Gitsin sorsun. Mısır’a sorsun; Fas’a, Tunus’a, Cezayir’e, oradaki Müslümanlara sorsun, bütün İslam ülkelerinde gıyabi cenaze namazı kılındı. Tufan Türenç vefat ettiğinde, kimsenin haberi bile olmaz. Erbakan Hocamız’ın vefatında, yer yerinden oynadı. Bütün dünya ayağa kalktı. Bir buçuk milyon insan sırf İstanbul’da cenaze namazını kıldı. Birçok yerde de aynı anda ve muhtelif zamanlarda, İslam aleminde, tamamında toplu gıyabi cenaze namazları kılındı. Erbakan Hocamız’ı herkes sever, bütün İslam alemi sever, Tufan Türenç boş yere çırpınıyor. Zaten 5-10 yıla kadar ne demek istediğimizi tam anlamış olacak Tufan Türenç. Kaç yaşında dedem? Ben teknik, biyolojik olarak olayı açıklayacağım da Türkiye ortalamasına göre, onun için. Olağanüstü bir şeyi yoksa görür. Ama rahatsızlığı varsa tabii bilemem. Allahualem görür, 10 yıl beklerse, inşaAllah. O dediklerini tek tek yerden toplayacak. Her dedikleri yanlış sözlerini tek tek yerden toplayacaklar, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER:66 yaşındaymış Tufan Türenç.
ADNAN OKTAR:Piri fani görünüyor. Hakikaten ben 85 yaşında gibi zannediyordum. Ki ona rağmen görür o da, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Sayın Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu; Türkiye’nin Libya’da kıyım ve askeri darbe dışında bir çözüm arayışında olduğunu ve Irak’ta yapılan hataların tekrarlanması durumunda, Libya’nın da bölüneceğini söylemiş. Libya’daki muhaliflerin de böyle bir müdahaleyi istemediğini, bu nedenle dış güçlerin meseleye girmesi durumunda konunun, Libya ve Batı kavgasına dönüşeceğini, ayrıca Libya’da muhalefetin moral üstünlüğü olduğunu ancak müdahale olması halinde, bu üstünlüğü kaybedeceğini vurgulamış.
ADNAN OKTAR:“Dezavantaj olur” diyor, öyle mi?
ALTUĞ BERKER:Evet Hocam, iki gündür söylüyorsunuz siz de.
ADNAN OKTAR:Yalnız muhalifler de tabancayla, tüfekle hazırlanıyorlar yanlış görmüyorsam, makineli tüfekler, tanklar, toplar, o da normal bir hareket değil, yani orada da bir gariplik var. En iyisi Kaddafi’yi alıp, buraya getirmektir. Bakın tekrar tekrar söylüyorum, ilk önce Libya’ya gidip, onunla bir görüşmek lazım. Yani bir serdengeçti gidecek artık, helalleşip çoluğuyla çocuğuyla. Deli, yani ne yapacağı belli olmaz ama memleket delikanlı kaynıyor, maşaAllah. Gidip iki, üç kişi önden bir görüşüp, “bu kadar kan akacak, yazık ikiye bölüneceksiniz, bunu bir sulha, sükuta çevirelim, düzeltelim. Gel seni bir süre Türkiye’ye götürelim” desin, “manevi liderliğin olsun” denilsin. Muhalifleri de alıp, karşı tarafı da alıp karşı bir koalisyon hükümeti oluşturulabilir. Yani kan gövdeyi götürmeden, olay çıkmadan böyle bir şey olabilir. Kaddafi’nin burada artık kabadayılık yapmaması lazım. Yani makul düşünmesi lazım. Bu teklifimizi nasıl ileteceğiz ona, onu bilmiyorum.
ALTUĞ BERKER:Kaddafi, sonuna kadar savaş konuşmaları yapıyormuş Hocam. Siz daha iyi bilirsiniz, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Gururunu kırdılar, delirdi o tabii.
ALTUĞ BERKER:“Son erkek ve son kadın kalana kadar savaşırız” demiş.
ADNAN OKTAR:Mesela Nikaragua’da ne işi var? Türkiye’ye gelse çok daha iyi olur. Nikaragua’da harcarlar bunu. Yani can güvenliği olmaz Allahualem. Pardon falan derler, bir şey yapabilirler. Ama Türkiye’ye gelse rahat eder, lehine olur, tabii sözümüzü dinlerse. Aslında bu konu hakkında Libya Büyükelçiliği’nden biraz bilgi almak lazım. Tabii Dışişleri Bakanlığımız da gereğini yapıyordur ama hükümet olarak yapıyorlar, biz de sivil vatandaşlar olarak tabii ki vicdanımız rahatsız, vicdanen bir şeyler yapmak isteriz, makul mantık içerisinde bir bakış açısı geliştireceğiz, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER:İman hakikati olarak değişik mantarlar gösterebilir miyim Hocam?
ADNAN OKTAR:Çok şahane görünüşü bunun, maşaAllah. Ama bu mantarlardan birisi yese Allahualem Türkiye’nin bütün hastaneleri bir araya gelse, adamı kurtaramazlar, Allahualem. Acayip zehirlidir bunlar. Bu kadar zehirli olmaları da mucize. Çok güzel renkleri, maşaAllah. Ama çok tatlı şekilleri oluyor, bayağı güzel oluyorlar.
ALTUĞ BERKER:Fosil gösterebilir miyim Hocam? 175 milyon yıllık yusufçuk fosili.
ADNAN OKTAR:Bu yusufçuğun kendisi, değil mi? Bu da fosili.
ALTUĞ BERKER:En ufak bir değişiklik olmamış, 175 milyon yıldır aynı. Demek ki evrim olmamış. Herhangi bir değişiklik olmadığına göre, evrim de yok.
ADNAN OKTAR:Böyle bizler gibi fosille konuşacaklar.
ALTUĞ BERKER:Yabani arı fosili, 50 milyon yıllık. Günümüzde yaşayan arının aynısı. 50 milyon yıl önceki arıyla, günümüzdeki arının aynısı, değişiklik olmamış. Demek ki, evrim diye bir şey yok.
ADNAN OKTAR:Bir daha söyle kaç milyon yıllık?
ALTUĞ BERKER:50 milyon yıllık yaban arısı fosili.
ADNAN OKTAR:Onlar “insanın muazzam değişikliğe uğradığını” söylüyorlar. “Kıllı bir maymunken, dallara sıçrarken, birden böyle yakışıklı bir tipe dönüştüğünü” söylüyorlar. Fosillere bakıyoruz, hiçbir değişiklik yok. Bizimle fosil getirerek, delille konuşacaklar.
İnşirah Suresi, Rahman Rahim Olan Allah’ın adıyla, şeytandan Allah’a sığınırım; “Biz, senin göğsünü yarıp-genişletmedik mi? Ve yükünü indirip-atmadık mı?” Bu bir manevi ferahlığa işaret ettiği gibi, kalbindeki sıkıntının, baskının gitmesi gibi; aynı zamanda, ikinci anlam olarak, sanki Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in biraz kilo verdiğini anlıyoruz buradaki ifadeden. “Ve yükünü indirip-atmadık mı? Ki o, senin belini bükmüştü;” yani “rahatsızlık vermişti sana” diyor Allah. “Senin zikrini (şanını) yüceltmedik mi?” 2009 ebcedi. Bir tane tarih veriyor, 2009. “Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır.” İşte bakın imtihanın sırrının bir açıklaması. “Gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır.” İki kere tekrarlandığında, biz buradaki rakamlara dikkat edeceğiz. 5 ve 6, 56, 1956’ya bakıyor, inşaAllah. Risale-i Nur’un serbest bırakıldığı ve Bediüzzaman’a en şiddetli baskıların yapıldığı tarihtir 1956. “Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır.”İki kere tekrarlıyor Allah. “Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et.” Yani boş durma. Boş durmak zarar verir. Sağlığa da zarar verir; akla da, ruha da zarar verir. Sürekli hareketli olmak gerekiyor. “Ve yalnızca Rabbine rağbet et.”Sadece Allah’a tevekkül et, Allah’a kendini bırak, öbür türlü insan sıkılır ve hasta olur. Allah’a tam teslim olursa, kafası dinç olur, ruhu dinç olur, gerilim içinde olmaz. Ama öbür türlü olduğunda, “ne yapacağız, ne edeceğiz?” der. Mesela biraz içinde bir sıkıntı olduğunda, “acaba ben kalp hastası mı oldum” der, al sana bir sıkıntı konusu. Mesela saçını tarıyor, saçı biraz dökülüyor, “benim saçım dökülüyor, gitti saçlar” diyor, vesvese ediyor. Biri bir şey söylüyor, alınıyor, saatlerce onun etkisinde kalıyor. Hatta öyle bir şeydir ki, artık bahane bulmada hiç güçlük çekmeyecek hale geliyor. Her şeyden rahatsız oluyor, aklına gelen her şey onu rahatsız ediyor. Tevekkül eden müminde, bunların tamamı toptan yok oluyor. Hepsi gidiyor. Dolayısıyla Müslüman’a sağlık ve sıhhat gelmiş oluyor. Çünkü insanın en büyük düşmanı yine kendisidir. İnsana en büyük kötülüğü yine kendisi yapar. Hiç kimse dışarıdan insana kendisi kadar eziyet edemez. Bununla ilgili atasözleri de vardır, “insanın en büyük düşmanı yine kendisidir” diye. En büyük acıyı insan kendisi verir. Ayette Cenab-ı Allah diyor ki, şeytandan Allah’a sığınırım, “Allah, insana zulmetmez, insanlar kendi nefislerine zulmediyor” diyor Allah. Acayip zulmeder insanlar kendilerine. Korkutur, tedirgin eder, vesveseye sokar, ümitsizliğe kaptırır, sabırsızlık verir. Ruh da bedene hakim olduğu için, ruh bedeni yıpratmaya başlar. Tevekkül edilmediğinde, ruh bedene saldırır. Mesela ruh emrediyor, biz kolumuzu kaldırıyoruz. Ruh emrediyor, kolumuzu indiriyoruz. Ruh emrediyor, ağzımızı açıp konuşmaya başlıyoruz. Ağız etten, kemikten oluşmuş bir şey, çene kasları, ağız. Durur o normalde. Ruh emredince harekete geçiyor. Kas bir şeyden anlamaz. Kas durur, bekler de bekler. Ama ruh, hadi konuş dediğinde, konuşuyor. Bu yüzden Müslüman Allah’a tam tevekkülünü çok önemli bir hedef haline getirecek. Onu unutması zehir etkisi yapar. Yani ilaç almayı unutan adam nasıl hastalanıyor, değil mi? Tedavisi var adamın mesela, “sürekli şu ilacı kullanmanız gerekiyor” diyorsun, ilacı içmediğinde adam hastalanıyor. Su içmezse insan susuzluktan perişan olur. Yemeğini yemezse hastalanır. İnsan da tevekkülünü kestiğinde hastalanır. Diyor ki; “geçen hafta tevekkül etmiştim.” Tevekkül kesintisiz devam eder; ibadet kesintisiz, namazlar kesintisiz, güzel ahlak kesintisiz, sabır kesintisiz. Dalgalanmalar şeklinde olmaz. Yani hayatının bir bölümünde var, bir bölümünde yok, öyle olmaz.
Duha Suresi, Mekke’de indirilen bu sure 11 ayettir. Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla, şeytandan Allah’a sığınırım; “Kuşluk vaktine andolsun,” yani güneş doğmadan önceki ilk vakit, “‘karanlığı iyice çöktüğü' zaman geceye, ” bunların tabii işari anlamları da oluyor, sembolik anlamları da oluyor. Genellikle güneş, fecr-i sadık, İslam güneşinin doğması vakti olarak bilinir. Karanlık da zulümatın, deccaliyetin dünyayı boğması olarak bilinir. “Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı.” Bazı insanlarda olur; Allah’ın kendini terk ettiğini, darıldığını, Allah’ın onu bir daha affetmeyeceğini düşünür. Kuran’da Peygamberimiz (s.a.v)’e de Cenab-ı Allah işaret ediyor; “böyle bir şey olmaz” diyor Allah. “Şüphesiz senin için son olan, ilk olandan (ahiret dünyadan) daha hayırlıdır.” Peygamberimiz (s.a.v)’in ilk olanında ne vardı? Bölgede küçük bir hakimiyet vardı. Son hakimiyet nasıl? Dünya hakimiyeti. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in ilk zamanlarında ne vardı? Zorluklar vardı. Ehl-i Bedir’in sayısı, 313 kişiydi ve çok çileli ve zor bir ortamdaydılar. Sonunda ne oldu? Müthiş bir refah, bereket, bolluk ve hakimiyet dönemi oldu sonunda. İlk olan nedir? Dünyadır. Son olan nedir? Ahirettir. Yine hayırlı. Hep sonlar “hayırlı” diyor Cenab-ı Allah. Hz. Mehdi (a.s)’da da öyledir; ilk olanda hapisler, acılar, ızdıraplar vardır; sonu ferahlık ve rahatlıktır, inşaAllah. “Elbette Rabbin sana verecek, böylece sen hoşnut kalacaksın.” Ayetin ebcedi 2009 tarihini veriyor. Mehdiyet’e baktığı çok açık görülüyor. “Bir yetim iken, seni bulup da barındırmadı mı?” Peygamberimiz (s.a.v) biliyorsunuz yetimdi. Allah, onu o topluluğun içinden aldı, barındırdı; ona güzel nimetler ihsan etti. Hz. Mehdi (a.s) nasıldır? Hz. Mehdi (a.s) da yetim olacak. Allah onu bulup, onu da barındıracak, inşaAllah. “Ve seni yol bilmez iken, 'doğru yola yöneltip iletmedi mi?” Peygamber Efendimiz (s.a.v), Hz. İbrahim (a.s)’ın bakiye dini üzerineydi, bilmiyordu İslamiyet’i. Yani bizim yaşadığımız Kuran hakkında bir bilgisi yoktu, bakiye dinle devam ediyordu. Diyor ki Cenab-ı Allah; “Ve seni yol bilmez iken, 'doğru yola yöneltip iletmedi mi?” Hz. Mehdi (a.s) da aynıdır, o da daha önce bilmiyordu. “Allah onu bir gecede ıslah eder” diyor, Hz. Mehdi (a.s)’ı. Birden değişecektir. “Bir yoksul iken seni bulup zengin etmedi mi?” Hz. Mehdi (a.s) da yoksuldu, hadislerde var, ama Allah onu dünya hakimi edecektir. Bütün dünyanın mülkünün bekçisi olacaktır, inşaAllah. “Öyleyse, sakın yetimi üzüp-kahretme.” Yetimleri çok titizlikle korumamız gerektiğini Allah söylüyor. Yetimler, öksüzler, yani zor durumda olan herkes. İşari anlamı odur. “İsteyip-dileneni azarlayıp-çıkışma.” Bir şeye birisinin ihtiyacı varsa, dileniyorsa; var ya bazı insanlar azarlar, hakaret ediyorlar, “bunu yapmayın” diyor Cenab-ı Allah. Yani kim olursa olsun dilenen, azarlanmaz. Ben görüyorum hakaret ediyor, azarlıyorlar. Bakın, “isteyip-dileneni azarlayıp-çıkışma.” Çok az da olsa ona ikramda bulunmak güzel olur. Ama azarlamak hiç olmaz. “Rabbinin nimetini durmaksızın anlat.” Bu ayetin ebcedi tam 1956 tarihini veriyor. Risale-i Nur’un serbest bırakıldığı ve birçok büyük olayın olduğu tarihtir. 1900’lerden 2000’e geçiş. Artık sona gelmiş, bine dokuz yüz eklenmiş, bir yüzyıl sonra 2000’e geçecek. 50 tam ortası. 55 daha da ortası ama 6 olduğunda artık geçmiş oluyorsun. Yani 2000’e girmiş oluyorsun. Onun için 1956 tarihi çok hayati bir tarihtir. “Rabbinin nimetini durmaksızın anlat” diyor Cenab-ı Allah, biz de Cenab-ı Allah’ın verdiği her türlü nimeti durmaksızın anlatmak durumundayız. Mesela ben diyorum ki; “benim sevimli kedilerim çok güzel.” Ne yapıyorum? Allah’ın nimetini anlatmış oluyorum. Ertesi gün yine söylüyorum. Masanın güzelliğinden bahsediyoruz, evin güzelliğinden bahsediyoruz; çiçeklerin, hayvanların güzelliğinden, kedilerin güzelliğinden bahsediyoruz. Bu sevincimizi ifade etmemiz gerektiğini söylüyor Allah. Mesela güzel bir hanım vardır, kadın kendine çok güzel bakıyor, marula bakan inek gibi adam karşısında ona bakıyor. Emek vermiş o, o kadar süslenmiş, o kadar kendine bakmış, tek tek takdir edilmesi lazım oradaki bütün güzelliğin. Yani akıllı bir kadınsa, onu bekler. Yani o takdiri bekler. Çünkü görmüyorsa, boşa yapmış gibi bir şey gibi oluyor. Allah da ne diyor, bakın; “Rabbinin nimetini durmaksızın anlat.” “Benim size sunduğum nimeti anlatın, gördüğünüzü duyayım” diyor Allah. “Hissettiğinizi duyacağım, bundan mutlu olduğunuzu duyacağım” diyor Allah. Mesela üzüm geldiğinde, “Ya Rabbi, ne güzel yaratmışsın” diyeceğiz. Adam, muşmulayı yiyen maymun gibi yiyor, haberi bile yok. Arkasından Darwin muhabbetine geçiyor. 55.56 Kendi kafasına göre tesadüfen olmuş. Şekeri muhteşem, kokusu muhteşem, görünümü çok estetik, vitaminler, mineraller hepsi mükemmel, toksit madde yok içinde, suyu menba suyu gibi, kupkuru incecik bir dal. Toprağın içine girmiş, çamurun içerisinden geliyor, sana oradan üzüm sarkıtıyor Cenab-ı Allah, dal dal kilolar hesabı, bir buçuk kiloluk sarı sarı üzümler bal gibi. Nerenin tesadüfü bu? Üzümün herhangi bir dalının, herhangi bir iplikçiğinde, o üzümün bütün detayları, dalı ne kadar uzun olacak, ne kadar şekerli olacak, hangi mevsimde şekeri ne kadar artacak, suyunun kalitesi nasıl olacak, mineral ve vitamin dengesi ne kadar olacak, C vitamini ne kadar, B vitamini ne kadar. Kardeşi B1 vitamini, B2 vitamini yani eczane gibi. Vitamin imal ediyor, C vitamini imal ediyor. Tahta dal, C vitamini imal ediyor. A vitamini, beta karoten; bir tek D vitamini olmuyor, hepsi var. Şimdi adamı bu ilgilendirmiyorsa, Cenab-ı Allah o zaman ahirette ona, cehennem bitkileri meydana getiriyor. Cehennem bitkilerinde vitamin, mineral, tat hiçbir şey yoktur. Bilakis çok berbattır. Madem “tesadüfen olduğunu söylüyorsun” diyor Cenab-ı Allah, yani lisan-ı halle, “o zaman bunu yersin” diyor Cenab-ı Allah. Çünkü şükretmiyor. Adam yine tesadüf olduğu kanaatinde. Diyor ki; “Rabbinize söyleyin de, bize size verdiği nimetlerden versin” diyor. Yine haşa Allah ile muhatap olmak istemiyor. Böyle bir kafa. O yüzden de Allah ahirette Darwinist, materyalist düşüncenin gerektirdiği dünyayı onlara sunuyor. Yani bir Darwinistin kafasında kainat nasıl oluşabilir? Onun için bir meyve nasıl oluşur, bir bitki nasıl oluşur, arazi nasıl olması gerekir? Arazinin magma olması gerekir, her yer kaynıyor olması gerekir. Madem her şey tesadüf onun kafasına göre, ki tesadüfü de Allah yaratır, bitkilerin de eciş bücüş olmaları lazım, insanların da eciş bücüş olmaları lazım. Onun için insanlar, cehennemde yamuk yumuk olacaktır ve görünümleri çok itici olacaktır. Yani onların iddiasına uygun olarak yaratacaktır Allah onları. Yani senin inancına göre işte böyle oluyor mantığı ortaya konmuş olacak, inşaAllah, Cenab-ı Allah tarafından.
ALTUĞ BERKER:Libya’da Bingazi Limanı’ndaki hangarda, binlerce kişi can korkusuyla, açlık ve susuzluktan bitkin düşmüş halde bekliyorlarmış. Vietnamlı, Pakistanlı, Afrikalı, Filipinli, Çinli yüzlerce yabancı, Türk feribotlarını adeta Nuh’un Gemisi gibi görüyorlarmış. Libya başkonsolosumuz aradaki kişileri rahatlatarak, kimsenin geride bırakılmayacağını söylemiş, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Yaklaşık 30 yıldan beri telefon kullanmıyorum. En gıcık olduğum şey, telefonumun dinlenmesi. Ne alaka? Onun için biz Ortaçağ’daki yöntemleri kullanıyoruz. Adil Serdar Saçan, ben gözaltındayken dedi ki; “Hocam, sen telefonda konuşmuyorsun” dedi, “doğru” dedim. Niye konuşayım? Çünkü orada da değiştirecekler. İki kişinin konuşması var, diyor ki; “bu kasetler görüntü kaseti mi? Ses kaseti mi?” diyor konuşmada, “ses kaseti” diyor, dökümünde nasıl yazmışlar biliyor musunuz? “Seks kaseti” diye yazmışlar. “Bendeki kasette ‘seks kaseti’ dedi” diyor. Kardeşim, bu vaziyette insan nasıl konuşsun? “Vcd mi? Ses kaseti mi?” diyor, “seks kaseti” diye tutanaklara geçmiş. Bununla uğraşılmaz ki.
Fecr Suresi, Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla, şeytandan Allah’a sığınırım; “Fecre andolsun,” Güneş’e andolsun. Allah yemin ediyor Fecr’e, Güneş’e. “On geceye, çifte ve tek'e,” bunların tabii birçok anlamları var. “On gece,” Muharrem’in onuna mı bakıyor, göreceğiz, inşaAllah. “Akıp-gittiği zaman geceye. Bunlarda, akıl sahibi olan için bir yemin var, değil mi? Rabbinin Ad (kavmin)e ne yaptığını görmedin mi? 'Yüksek sütunlar' sahibi İrem'e? Ki şehirler içinde onun bir benzeri yaratılmış değildi. Ve vadilerde kayaları oyup biçen Semud'a? Ve kazıklar (ehramlar) sahibi Firavun'a? Ki onlar, şehirlerde azgınlaşmışlardı. Böylece oralarda fesadı yaygınlaştırmış-arttırmışlardı.' Bundan dolayı, Rabbin, onların üzerine bir azap kamçısı çarpıverdi. Çünkü senin Rabbin, gerçekten gözetleme yerindedir.” “Sürekli izliyorum” diyor Allah, “bütün dünyayı izliyorum” diyor. Kuran ayetlerine bakıldığında akılcı bakılırsa, başından sonuna kadar küfürle İslam’ın mücadelesinden bahseder. Müslümanların hep başlarında bir insan vardır, küfrün de hep başında birisi vardır. Yani deccalle, Mehdi savaşı vardır hep. Kuran’da başından sonuna kadar neredeyse, deccallerle, Mehdilerin savaşı anlatılır. Adam diyor ki; “nerede? Göremiyorum” diyor. Gözün ensende de onun için göremiyorsun. Akılcı bakıldığında hemen görülür. Görülmeyecek neresi var?
Gaşiye Suresi, Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla, şeytandan Allah’a sığınırım; “(Her yanı yaygın olarak kuşatacak olan) Kıyametin haberi sana geldi mi? O gün, öyle yüzler vardır ki, 'zillet içinde aşağılanmıştır.” Bir kere “Kıyametin haberi sana geldi mi” demek; kıyamet alametlerine, ahir zamana bakan yönü olduğu görülüyor. “O gün, öyle yüzler vardır ki, 'zillet içinde aşağılanmıştır. Çalışmış, boşuna yorulmuştur.” Ticareti yapmış, köşeyi dönmüş, holdingler kurmuş, “çalışmak ibadettir” demiş sadece ama Kuran’a, İslam’a sırt çevirmiş. Bakın, diyor ki Allah; “çalışmış, boşuna yorulmuştur” diyor, “hiçbir önemi yoktur” diyor Allah. “Kızgın bir ateşe yollanırlar. Kaynar bir kaynaktan içirilirler. Onlar için (zehirli olan) dari' dikeninden başka bir yiyecek yoktur.” Yani böyle kendi kafalarına göre sanki evrimleşmiş dedikleri gibi çok biçimsiz bitkiler, çok itici bitkiler; zehirli, zarar veren, rahatsız eden bitkiler. “Ne doyurup-semirtir, ne açlıktan korur.” Mesela bir bitkinin insanın kilo almasına, boy atmasına vesile olması olağanüstü bir şeydir. Bir tahta parçası, çamurlu suyun içerisinden bir şey meydana getiriyor; elma, armut, portakal meydana getiriyor, insan onu yiyip gelişiyor, zindeleşiyor, sağlık kazanıyor, biçim alıyor. “Ne doyurup-semirtir, ne açlıktan korur.” Yani “hiçbir faydası olmaz, etkisi olmaz” diyor Allah. “O gün, öyle yüzler de vardır ki, nimette (engin bir mutluluk içinde)dirler. Harcadığı-çabadan dolayı hoşnuttur. Yüksek bir cennettedir. Orada anlamsız bir söz işitmez.” Müslümanlar, yani gerçekten iman edenler, eğer gerçekten, hakikaten dünyada da iman ederlerse, o andan itibaren cennet hayatı gibi bir hayat başlar. Yani samimi iman ettiği andan itibaren. Ama bakın, tereddüt etmeyecek, vesveseye düşmeyecek. O andan itibaren müthiş bir nimet başlar. Vefatı zevklidir, cennete gidişi zevklidir, cennetteki hayatı zevklidir, hiçbir aşamada rahatsızlık duymaz. Allah onda garanti veriyor. Dünya için de garanti veriyor, ahiret için de garanti veriyor. Ama bakın, dünya için garanti vermesi çok büyük bir mucizedir. Dünyada da çok rahatlık içinde yaşıyorlar. Hz. İsa (a.s), İncil’de bir bölüm var, diyor ki; Hz. İsa (a.s)’ın suyun üzerinde yürüdüğünü gördüğünde talebesi, o da aynı şekilde suyun üzerinde yürümek istiyor, Hz. İsa (a.s) da “gel” diyor, hakikaten yürümeye başlıyor. Bir anda tedirgin oluyor, “acaba batar mıyım” gibisinden, hemen batmaya başlıyor. Hz. İsa (a.s) da; “ey zayıf imanlı” diyor, hemen ona onu hatırlatıyor. Halbuki imanda tereddüt etmese; hakikaten güçlü, derin imanlı olsa, suyun üzerinde yürümeye devam edecek. Edemiyor. Tabii orada Allah’ın vurgulamak istediği derin imanın hiç bırakılmamasıdır, tevekkülün hiç bırakılmamasıdır. İnsanların birçoğunda bu dalgalanır. Onun için Peygamber Efendimiz (s.a.v) hadiste söylüyor; “kişi sabah imanlı olur, akşam imansız olur; akşam imanlı olur, sabah imansız olur” diyor.
“Selamun Aleykum çok değerli, biricik Adnan Hocam. Öncelikle belirtmek istiyorum, yine inanılmaz şık ve yakışıklısınız, inşaAllah, maşaAllah Hocam. Mehdiyet’in, Resulullah Efendimiz (s.a.v)’in dönemini getireceğini söylüyorsunuz, inşaAllah. Siz de elinizden geldiğince, Asr-ı Saadet devrinin nurunu yaşamaya çalışıyorsunuz, maşaAllah. Bu haldeyken sizin İslam anlayışınız içimi kıpır kıpır yapıyor, ruhumu coşturuyor. Bir de Asr-ı Saadet dönemini hiç düşünemiyorum. Ne kadar şahanedir, inşaAllah. Allah hepimizin kalplerini, Kendisi’ne deli aşık, rızasına doymak bilmeyenlerden etsin, inşaAllah. Hocam ben bir Kuran ayeti paylaşmak istiyorum. Sık sık gündeme geldiğinden, Ehl-i Kitap olan kardeşlerimize ithafen, inşaAllah, son olarak duanızı ve sevginizi bağışlarsanız çok mutlu olurum, inşaAllah.” Şeytandan Allah’a sığınırım. Ali İmran Suresi, 113. ayet; “Onların hepsi bir değildir. Kitap Ehli'nden bir topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah'ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar. Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır.” Lahey, Hollanda’dan yazıyor kardeşimiz. Evet, “Kitap Ehli’nden bir topluluk,” “gece vaktinde ayakta durup Allah'ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar.” Demek ki bu kardeşlerimiz, Kuran’a uyuyorlar, inşaAllah.
“Sevgili Hocam,” Menzil cemaatinden vekil olan bir kişiyi tanıdığını söylüyor. “Kendisi Muhammed Raşit Erol Hazretleri’nin sohbetlerinde bulunmuştur. Muhammed Raşit Erol Hazretleri’nin yanındayken gördüğü harikaları, kerametleri anlattırdım” diyor. Hz. Mehdi (a.s) konusu anlatılır da, mesela bazı insanların o konuda temkinli olmaları makuldür, yanlış anlaşılabilir. Mehdiyet’i benim anlattığım gibi anlatırlarsa, doğru anlamış, doğru anlatmış olurlar. Ama bir kısım insanlar mesela Cübbeli’nin anlattığı gibi yanlış anlatıyorlar; o zaman o, faydadan çok zarar verir. “Hz. Mehdi (a.s) dediğin asıp, kesecek” diyor. Anlatıyordu geçenlerde, “darmadağın edecek” diyor. Halbuki Hz. Mehdi (a.s), asrımızın şartlarına uygun olan, akılcı olan bir tavır içinde. Yani asrın güzel olan şartlarını uygular, güzel olan bir şeyi kaldırmaz. Mesela demokrasi güzeldir, onu devam ettirir. Mesela laiklik güzeldir, onu devam ettirir. İnsanların ruhunu sarsacak, aklını sarsacak bir şeye Hz. Mehdi (a.s) müsaade etmez, istemez, kabul etmez. Ve Mehdiyet’te de zor yoktur. Mehdiyet tekliftir. İnsanlar severek kabul ederler. Ben bunu bütün konuşmalarımda şu ana kadar, çok kere anlattım. Yani Mehdiyet’te bir dayatma, bir zor yoktur. Çok sevdikleri için, çok muhabbet duydukları için Hz. Mehdi (a.s)’ın sözünü dinler insanlar. Yoksa Hz. Mehdi (a.s)’dan çekindikleri içim, tedirgin oldukları için değil. Allah’ı çok sevdikleri için, Allah için de Hz. Mehdi (a.s)’ı çok sevdikleri için sözünü dinlerler. Mesela Şeyh Nazım Hocamız bana bir şey söylese, ben korktuğumdan mı yaparım onu, sevdiğim için mi yaparım? Allah rızası için, sevdiğimden yaparım. Aynı bunun gibidir, inşaAllah. Hz. Mehdi (a.s), Atatürk’ün vasiyetini uygulayacak, inşaAllah. Atatürk, Türk-İslam Birliği’nin oluşmasını, İslam aleminin bir araya gelmesini istemiştir. Peygamberimiz (s.a.v)’in bildirdiği bu güzel buyruğu yerine getirecektir ve Peygamberimiz (s.a.v)’in terbiyesiyle yetişen Atatürk’ün de isteğini yerine getirmiş olacaktır, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Hocam, bugüne kadar yayınlarınız şu andaki canlı yayınlar, İngilizce simültane tercüme edilerek yayınlanıyor, inşaAllah. Bugünden itibaren İngilizce simültane tercümenin yanı sıra, Fransızca simültane yayınlarımız da başlıyor.
ADNAN OKTAR:Göreyim bakayım. Hakikaten çok akıcı ve süratli tercüme ediyorlar, maşaAllah. Çok iyi oluyor. Çünkü bütün dünyada dinliyorlar; Japonya, Çin, her yerde dinliyorlar.
Buruc Suresi, Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla, şeytandan Allah’a sığınırım; “Burçları olan göğe andolsun.” Şimdi diyorlar ki adamlar; “biz burçları gökte göremiyoruz.” Allah diyor ki; “burçları olan göğe andolsun.” O zaman bizim burçları görmemiz gerekiyor. Ne yapacağız? Teleskoba ihtiyacımız var. Allah “var” dediğinde, bizim onu görmemiz lazım, değil mi? Bilim, bir doğrudan emrediliyor Kuran’da, bir de dolaylı yoldan emrediliyor. Bu ayette dolaylı yoldan bilimi emrediyor. Çünkü burçları görmemiz için, başka bir yol varsa bana söyleyin. “O vadedilen güne,” bir anlamı; İslam’ın dünyaya hakim olduğu dönem, “vadedilen gün.” “Şahid olana (görene) ve şahit olunana (görülene).” Biz hem şahit olacağız, hem şahit olunacağız. Hz. Mehdi (a.s) şu an, bütün dünyada olan olaylara şahit oluyor. Hz. İsa Mesih (a.s) da şahit oluyor. Biz de olaylara şahit oluyoruz ama herkes birbirine şahit oluyor. “Kahrolsun Ashab-ı Uhdud. 'Tutuşturucu-yakıt dolu o ateş.' Hani kendileri (ateş hendeğinin) çevresinde oturmuşlardı ve mü'minlere yaptıklarını seyrediyorlardı.” Mesela Müslümanları napalm bombasıyla yakıyorlardı. ‘Tutuşturucu-yakıt dolu o ateş’ napalm bombasıdır; benzin ve trinitrogliserin karışımıdır, trinitrogliserin yere çarptığında, çok yüksek oranda oksijen çıkartıyor, bir anda ortalık cehenneme dönüyor benzinle birleştiği için, müthiş bir ateş topu meydana getiriyor. Müslümanları genellikle hep böyle napalm bombasıyla yaktılar. Yani asrımıza bakan yönüyle diyorum. “Tutuşturucu-yakıt dolu o ateş, hani kendileri (ateş hendeğinin) çevresinde oturmuşlardı.” Yani onlar da televizyonun çevresinde oturuyorlar yahut kumandanın etrafına oturuyorlar; bir basıyorlar düğmeye, havadan bombardıman oluyor. Onlar da, bakın; “hani kendileri (ateş hendeğinin) çevresinde oturmuşlardı. Ve mü'minlere yaptıklarını seyrediyorlardı.” Onlar da televizyondan veya kumanda odasından seyrediyorlar, asrımıza bakan yönüyle tercüme ediyorum. “Onlardan, yalnızca 'üstün ve güçlü olan,' övülen Allah'a iman ettiklerinden dolayı intikam alıyorlardı.” Erbakan Hocam’a neden düşman oldular? Bakın, söylüyorum cevabını; “yalnızca 'üstün ve güçlü olan,' övülen Allah'a iman ettiklerinden dolayı intikam alıyorlardı.” Sebebi bu. Hz. Mehdi (a.s)’dan neden intikam alınır? “'Üstün ve güçlü olan,' övülen Allah'a iman ettiklerinden dolayı intikam alıyorlardı.” Peygamberimiz (s.a.v)’den neden intikam alıyorlardı? “'Üstün ve güçlü olan,' övülen Allah'a iman ettiklerinden dolayı intikam alıyorlardı.” “Ki O (Allah), göklerin ve yerin mülkü O'nundur.” Bütün mal, mülk Allah’a aittir. Fabrikatörlere, şuna, buna ait değil; armatörlere, multi milyarderlere ait değil; Amerika’ya, Rusya’ya da ait değil. Allah açıklıyor;“Ki O (Allah), göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Allah, her şeyin üzerinde şahid olandır.” Şu anki konuşmamızı Allah dinliyor, şahit. “Gerçek şu ki, mü'min erkeklerle mü'min kadınlara işkence (fitne) uygulayanlar,” bize de işkence uygulandı, “sonra tevbe etmeyenler; işte onlar için, cehennem azabı vardır ve yakıcı azap onlaradır.” Ama bakın, dikkat edin; işkence edenlere bile, Allah tevbe etmelerini istiyor. Yani “doğrudan cehenneme koyacağım demiyor Allah, “tevbe edin” diyor. “İşte onlar için, cehennem azabı vardır ve yakıcı azap onlaradır. Şüphesiz iman edip salih amellerde bulunanlara gelince;” iman ediyor, “samimi davranışlara bulunanlara gelince,” “onlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur.”İllaki su olacak. Mesela ben diyorum ya, dedemlerin köyüne gittiğimizde, ırmak vardı, ben hiç çıkmazdım o ırmaktan. Köyün ortasından akıyordu ırmak, akşama kadar o ırmak bizi çekerdi. Düz arazide insan rahat etmiyor. Irmak olduğunda, insan koşar. Hatta evinde küçücük bir havuz bile olsa, hemen onun başında toplanılır. Evlerde bile küçük fıskiyeli havuzlar olur, millete onun başında ikram ederler. O suya karşı ruhta dayanılmaz bir istek vardır ve arzu vardır suya karşı. Onun için, Allah diyor; “altından ırmaklar akan cennetler vardır.” Irmak deyince büyük ırmaklar akla geliyor. Bediüzzaman, “cennette evlerinin içinden akan küçük arklar, ırmaklar olacaktır” diyor. “Ayet, onu da kastediyor” diyor. Yani “evin içinden akan, odalarından geçen küçük su arkları olacak” diyor. Bediüzzaman biraz acayip bir insan.
ALTUĞ BERKER:Bediüzzaman da “Hz. Mehdi (a.s)’a acib bir insan” diyor Hocam maşaAllah.
ADNAN OKTAR:Evet. “Hiçbir cihette, o acib şahıs gibi olamam” diyor. “Ona liyakatim yoktur” diyor. Hz. Mehdi (a.s)’ın neden acib olduğunu sonra anlayacağız.
Abese Suresi, Mekke’de indirilen bu sure, 42 ayettir. Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla, şeytandan Allah’a sığınırım; “Surat astı ve yüz çevirdi.” Bakın, ahlaksızlığın detaylarını veriyor Allah. Surat asmak ahlaksızlıktır, haramdır, çirkin bir harekettir. “Ne oldu?” diyorsun, suratını asıyor. Kızdırıcı bir şeydir. Var ya böyle maymun gibi somurtur, oturur. Bazen maymunları kızdırıyorlar, koşuyor, elini böyle bağlıyor, gider yan dönüp oturur. Bilmiyorum hayvanat bahçesinde gördünüz mü? Maymun yapar da, insan yapmayacak. “Yüz çevirdi” diyor. Çok ayıptır insanın sevdiğine yüz çevirmesi, kafasını çevirmesi. Hiç, boş nedenlerle, hiçbir sebebi yokken. Genel anlamda bu tabii. Ama veli bir insan yapabilir, Peygamber de yapabilir, o ayrıdır yani onlar zelle olarak kabul edilir. Ama Müslüman’ın yapacağı bir şey değildir, yapmaması gereken bir şeydir. Ama yapması onu dinden çıkartmaz, bir zelle olmuş olur. Ama Allah’ın beğenmediği bir tavırdır. Yani ahlaka uygun olmayan bir tavırdır. Büyük müceddidlerde, büyük alimlerde, Peygamberlerde zelleler olmuştur. Hataya ‘zelle’ diyoruz, inşaAllah.“Kendisine o kör geldi diye. Nerden biliyorsun; belki o, temizlenip-arınacak?” Sakat insanlara karşı, genellikle bir kısım insanlar daha değişik bakarlar. Onlara şefkat duymamız gerektiğine Allah dikkat çekiyor. O da bir zelle. Peygamber yaparsa zelle olur, insan yaparsa hata, yanlışlık olmuş olur. “Nereden biliyorsun; belki o, temizlenip-arınacak?” Yani fakir olabilir, başka türlü olabilir. Candanlıkla gelen bir insan eğer akıllıysa, güzel huyluysa, ona öncelik tanınması lazım. Yani parası, pulu, şanı, şöhreti önemli değil. “Veya öğüt alacak; böylelikle bu öğüt kendisine yarar sağlayacak.” Allah, ihtimalleri söylüyor. “Fakat kendini müstağni gören (hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını sanan) ise,” müstağni görmek nasıl oluyor? Kendini beğenmek ve eleştiriye kapalı olmak. Mesela “mütevazı ol” diyorsun, “ben zaten mütevazıyım” diyor. “Doğru konuş” diyorsun, “ben zaten doğru konuşuyorum” diyor. O zaman sana hiçbir şey demeyelim, bayağı mükemmelsin. O zaman akıl hastası olur insan. Yani akli dengesini kaybeder. Kendini müstağni görmek çok tehlikelidir. Mesela diyor ki adam; “mütevazı ol.” “Allah razı olsun. Mütevazı olmaya gayret ediyorum, daha da edeceğim, daha iyisini yapacağım” demesi lazım. Diğer bir ayette, şeytandan Allah’a sığınırım, Cenab-ı Allah diyor ki, Alak Suresi’nde; “Hayır; gerçekten insan, azar. Kendini müstağni gördüğünden.” Ayetin ebcedi, Darwin’in zamanını veriyor. “Fakat kendini müstağni gören (hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını sanan) ise,” bakın müstağni görmek bir akıl hastalığıdır. Müstağni gördüğünde insan çirkinleşir, aklı gider, muhakeme ve yargısı bozulur, negatif elektrikle yüklenir, ters bir görünüm alır, itici olur. Yani sevilecek hali kalmaz. Çok tehlikelidir. Kendi nefsini ezen, nefsini eleştiren bir insan, eleştirildiğinde de ondan mutlu olup, onu alan insan çok sevilir ve onun üzerine sıcak bir elektrik gelir, güzel bir hava gelir, güzel bir ortam olur. Ona karşı kalpte bir muhabbet olur. Onun eti yumuşar, ruhu mülayemet, insancıl bir hal alır. Öteki kartlaşır ve katılaşır. Bir şey olur onun kafası odun kafası gibi bir şey olur kafası. “İşte sen, onda 'yankı uyandırmaya’ çalışıyorsun.” Ama bakın müstağni görür, yani “etkilemeye çalışıyorsun” diyor Peygamberimiz (s.a.v)’e hitap ediyor Allah. “Oysa, onun temizlenip-arınmasından sana ne?” diyor Allah, “müstağni görürse onunla muhatap olmana gerek yok” diyor Allah. “Ama koşarak sana gelen ise, (sevgiyle gelen ise), ki o, 'içi titreyerek korkar' bir durumdadır.” Yani “Allah’tan içi titriyor, ciddi şekilde korkuyor” diyor Allah. “Sen ona aldırış etmeden oyalanıyorsun.” “Ona önem vermiyorsun” diyor Allah. “Hayır; çünkü o (Kur'an), bir öğüttür. Artık dileyen, onu 'düşünüp-öğüt alsın.' O (Kur'an), 'şerefli-üstün' sahifelerdedir. Yüceltilmiş, tertemiz (mutahhar) kılınmış. Katiplerin ellerinde.” Yani tertemiz mutahhar katiplerin ellerinde. “(Ki onlar,) Üstün değerli, 'iyilik ve dürüstlük sembolü.” Son derece dürüstler. Meleklerde biliyorsunuz kusur yoktur, mutlaka doğru konuşuyorlar. “Kahrolası insan, ne kadar nankördür” diyor Allah. İnsanlar, hayret edilecek şekilde nankör oluyor. Yani olmaması lazım, çok kolaydır nankör olmamak ama nankör oluyorlar, büyük bir bölümü nankördür.“(Allah) Onu hangi şeyden yarattı? Bir damla sudan yarattı da onu 'bir ölçüyle biçime soktu.” “Şekil verdim” diyor Allah. “Sonra ona yolu kolaylaştırdı. Sonra onu öldürdü, böylece kabre gömdürdü.” Kabre gömdüren de Benim diyor Allah. İnsan kabre gömmüyor, Allah gömdürüyor. “Sonra dilediği zaman onu diriltir. Hayır; ona (Allah'ın) emrettiğini yerine getirmedi. Bir de insan, yediğine bir baksın; Biz şüphesiz, suyu akıttıkça akıttık, Sonra yeri yardıkça yardık; böylece onda taneler bitirdik,” Her tane bir mucizedir. İncirin tohumu biliyorsunuz küçücüktür, toprağa koyuyorsun, otuz sene sonra geldiğinde, otuz metrelik ağaç, binlerce meyve veriyor, koskoca incir ağacı oluyor. O otuz seneyi, otuz saniyelik film haline getirdiğimizi düşünelim, incir bir anda koskocaman bir ağaç olup, yağmur gibi incir yağdırıyor oluyor topraktan, tonlarca incir yağdırıyor. “Böylece onda taneler bitirdik, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalar, boyları birbiriyle yarışan ve içiçe girmiş ağaçlı bahçeler. Meyveler ve otlaklıklar, size ve hayvanlarınıza bir yarar (meta) olmak üzere. Fakat 'kulakları patlatırcasına olan o gürleme' geldiği zaman,” demek ki kıyamette dehşetli bir gürültü olacak. Bakın, “kulakları patlatırcasına olan o gürleme' geldiği zaman,” yani çarpmanın şiddetinden çok acayip bir ses dalgası ve şok dalgası oluşacağını belirtiyor Allah. “Kişi o gün, kendi kardeşinden kaçar;” daha önce kardeşine çok düşkün olduğunu söylüyordun, neden kaçıyorsun? “Annesinden ve babasından,” “ben annemi çok seviyorum” diyor, o zaman neden kaçıyorsun? Babanı çok seviyorsan, neden kaçıyorsun? “Eşinden ve çocuklarından,” hani eşine bayılıyordun, acayip seviyordun, neden kaçıyorsun? Çocukların hani bir taneydi? Onlardan da “kaçacaklar” diyor Allah? “O gün, onlardan her birisinin kendine yetecek bir işi vardır.” Dehşet içinde oldukları için, aşırı dertlerine düşüyorlar. “O gün, öyle yüzler vardır ki apaydınlıktır;” “Müslümanların yüzleri pırıl pırıldır” diyor Allah. “Güler ve sevinç içindedir.” Bakın, Müslüman gülüyor ve sevinç içindedirler. Onlarda alamet olarak iki şeye de dikkat çekiyor Allah; gülmeleri ve sevinç içinde olmaları. “Ve o gün, öyle yüzler de vardır ki üzerini toz bürümüştür.” O arazinin tozuyla, Allah yüzlerini tamamen tozla kaplıyor. “Bir karartı sarıp-kaplamıştır.” Genel olarak yüzleri de kara, karartıyla kaplanmıştır. “İşte onlar da, kafir, facir olanlardır.” “Fitneci, fücur ehli olanlardır” diyor Allah.
Biraz önce üzümden bahsetmiştik, Allah üzümü birinci olarak bahsediyor ayette. İnsanlar için üzüm, hayvanlar için de yonca. Bayılırlar hayvanlar yoncaya. Tavşanda deneyebilirsiniz. Kurumuş yoncada kudurmuş gibi yiyorlar. Yani hayret. Mesela aldım, yoncaya baktım; alelade bir şey, kurumuş ot. Kokladım, ot kokuyor, alelade bir şey. Gürbüz tavşanlarım vardı, kendini kaybediyor, kudurmuş gibi yiyorlar. Mesela başka bir şey vereyim, kokluyorlar, yemiyorlar. Ama o yoncaya bayılıyorlar. Hayvanlar da çok sever yoncayı, onlara da çok yarar. Kurumuş yonca değil de, yaş yonca yediklerinde hastalanıyorlar, çok berbat duruma düşüyorlar. Onun için onlara yaş yonca yedirmiyorlar. Tavşanlara da yaş yonca pek yaramaz. Onu da ekstradan bir bilgi olarak vereyim.
ALTUĞ BERKER:Biraz iman hakikati gösterebilir miyim?
ADNAN OKTAR:Allah bunları çok sevimli yaratmış. Bunlarda garip bir etki meydana getiriyor. İnsanda bunları sevme hissi meydana geliyor.
“Selamun Aleykum.” Paris’ten soruyor kardeşimiz. “Ve Aleyna Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berekatuhu. “Parmağında görüntü gören bir kardeşimizden bahsetmiştiniz, web sitenizde yayınlanan röportajların birinde.” O bir kız kardeşimiz. MaşaAllah, yani yok yok. Bir kardeşimizin dosyası kaybolmuş, en ince detayına kadar söyledi. Bizim çocuklar artık kayıp bürosu gibi, ona soruyorlar. Hakikaten eliyle koymuş gibi de buluyorlar. Çok şaşırtıcı, maşaAllah, hayret. Yani garip bu cinlerin durumu, nasıl oluyor? Allah’ın hikmeti, çok şaşırıyorum. Mesela bir şey olduğunda, bakıyor parmağına, dörtgen bir ekran oluşuyor, bilgisayarda oluyor ya küçük ekranlar, onun gibi. “Çok net, renkli olarak görüntü oluşuyor” diyor. “İlgili yer neresiyse onu gösteriyorlar, görüyorum” diyor. Şimdi biz cin arkadaşları eğiteceğiz. Asıl benim peşinde olduğum Hz. Süleyman (a.s)’ın sandığı, bir; kutsal emanetler, iki. Asıl onları soracağız, Allah’ın dilemesiyle, inşaAllah.
“Mehdiyet’te, Hz. Hızır (a.s)’ın tam olarak görevi nedir?” Hz. Hızır (a.s)’ın devletlerin yıkılışında, kuruluşunda görev aldığını Kuran’da görüyoruz. “Hangi yönlerde Hz. Mehdi (a.s)’a yardım etmektedir?” Ben, Hz. Mehdi (a.s)’ı görmüş değilim, görmek çok istiyorum. Muhtemelen on yıl içerisinde görüşeceğimi tahmin ediyorum Hz. Mehdi (a.s)’la. Yani herkesin ümidi de o, ben de göreceğimi düşünüyorum. Ben de talebesi olurum, inşaAllah. Defalarca söyledim, şimdi Mehdiyet’ten her bahseden insandan şüphelenirler. “Acaba bu Mehdilik mi iddia ediyor?” diye. Kardeşim, o zaman kimse bahsedemez. Olur mu öyle şey? Alametleri belirtince de, “kendini mi ima ediyorsun benziyor diye?” diyorlar. Şu mantık mı? Orta boylu insan; şimdi caddeye çıkalım, en az yüz tane gösteririm orta boylu insan. Geniş alınlı, en az yüz tane gösteririm geniş alınlı insanı. Tabii ki benzerlikler olur. “Allah sizi daha çok ödüllendirsin ve Allah’ın rahmeti üzerinize olsun.” Cümlemizin, inşaAllah. “Allah sizden razı olsun. En derin saygılarımla, Paris’ten kardeşiniz, Kefil İg.”
SUNUCU:‘Adnan Oktar ile Gece Sohbetleri’ programımıza, 00:30’dan itibaren, Samsun Aks, Mavi Karadeniz Radyo, Tokat Turhal Süper Tv ve Radyo, Kütahya Destan Tv ve HarunYahya.Tv internet sitemizden devam edeceğiz. Bizi yarın 22:00’dan itibaren, Kocaeli Tv, Mavi Karadeniz Radyo ve www.HarunYahya.Tv internet sitemizden takip edebilirsiniz.
ADNAN OKTAR:Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla, şeytandan Allah’a sığınırım, Duhan Suresi; “Ha, mim.” Bir ara Hasan Mezarcı, “‘Ha, Mim’, Hasan Mezarcı’ya işaret ediyor” diyordu. Kardeşim, Hüseyin isimli insanlar var, Hüseyin mesela mübarektir, soyadı. O da der ki “bana işaret ediyor.” Olur mu öyle şey? “Apaçık Kitab'a andolsun.”“Kuran apaçıktır” diyor Allah. “Gerçekten Biz onu mübarek bir gecede indirdik, gerçekten Biz uyaranlarız.” Bakın, “gerçekten Biz onu mübarek bir gecede indirdik.” Bu Kuran’a işaret etmekle beraber, Hz. İsa Mesih (a.s) da mübarek bir gecede indirilecek, inşaAllah. Ona da işaret ediyor, inşaAllah. “Gerçekten Biz onu mübarek bir gecede indirdik, gerçekten Biz uyaranlarız. Ki onda (o gecede) her hikmetli iş ayrılır. Katımız'dan bir emir ile; doğrusu Biz, (insanlara elçi) gönderenleriz.” Şimdi Allah ne gönderiyor? Hz. Mehdi (a.s)’ı gönderiyor, İsa Mesih (a.s)’ı gönderiyor. “Rabbinden bir rahmet olarak. Şüphesiz O, işitendir, bilendir.” Ama ben tabii ikinci işari anlamını anlatıyorum. “Eğer kesin bir bilgiyle inanıyorsanız (Allah), göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların Rabbidir. O'ndan başka İlah yoktur; diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir. Hayır, onlar şüphe içindedirler; oynayıp-oyalanıyorlar.” İnsanların başının en büyük belası, şüpheye kendilerini açık bırakmalarıdır. Sürekli şüphelenir. Eşinden şüphelenir, haşa Allah’tan şüphelenir, Peygamberlerden şüphelenir, İslam’ın hakim olacağından şüphelenir, kendinden şüphelenir, kanserden şüphelenir. Pozitif olmak lazım. Olumlu ve hayır gözüyle bakmak lazım.
Basında Harun Yahya
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...
Kuran Tefsiri
Devamı ...
Adnan Oktar Diyor Ki...
Devamı ...
Kuran Tefsiri
Devamı ...