ALTUĞ BERKER:İyi akşamlar sayın seyircilerimiz, bu akşam Sayın Adnan Oktar ile Gece Sohbetleri programımıza hoş geldiniz.
Sayın Başbakanımız, bildiğiniz gibi, önceki gün Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nde bir konuşma yapmıştı. Bu konuşmasında bazı Avrupalı parlamenterlerin yaptıkları eleştirilere çok net cevaplar verdi. Bugün hem Türkiye hem de dünya basınında bu konuyla ilgili çok fazla haber var. Başbakan, Avrupa’nın Türkiye’yi ifade ve inanç özgürlüğü alanında yargılamadan önce kendisine bakması gerektiğini belirtmiş. Basın üzerinde hiçbir baskı olmadığını söylemiş. Tutuklanan gazetecilerin de düşüncelerinden değil, çok farklı suçlardan dolayı tutuklandıklarını söylemiş. “Biz Azerbaycan halkının hakkını Ermenistan’a yedirecek değiliz” demiş. “Ermenistan yönetimi çok ürkek, bu ürkekliği üzerinden atarsa sorun çözülür” diye konuşmuş. Ayrıca Fransa başta olmak üzere bazı ülkelerin Libya’ya yaptığı müdahaleleri kastederek şunları söylemiş. “Popülizm uğruna oy alabilmek ve seçilebilmek hırsıyla en temel insani değerlerin, en temel hakların, özgürlüklerin baskı altına alınması sadece o ülkenin halkına değil, tüm bir Avrupa’ya, bu geniş coğrafyaya yapılmış en büyük haksız ve kötülük olacaktır” demiş.
ADNAN OKTAR:Şimdi bir kere bu konuyu çok uzattılar. Başbakanımız haklı bu konuda. Mahkeme, adamlar yazı yazdı diye ceza verir mi? Roman yazdı diye ceza verir mi? Ne alakası var? Suçun vasfı bambaşka; iddia edilen Ergenekon terör örgütü ile bağlantı ile ilgili mahkeme kendince delillerin oluştuğuna kanaat getirmiş ve bununla ilgili tutuklama kararı almış, olay bu. Yazısıyla mazısıyla alakası yok. Bu konuda samimiyetsiz açıklamalar son derece rahatsız edici, ayıp. Bak işte bu konularda mahkemelere destek olmak lazım. Çünkü hakim çıkıp; “ben bu nedenden tutuklama yapmadım, şu nedenden tutuklama yaptım” diyemiyor. Hakimlerin diyemediğini bizim dememiz lazım, savcıların diyemediğini bizim dememiz lazım. Kanunen diyemiyorlar. Diyemeyince adamlar da habire sokaktan istediği lafı ediyor, istediği konuşmayı yapıyor. Buna tedbir alacağız. Ne yapacağız? Doğru neyse onu aktaracağız. Meşru yönde mahkemeler çalışıyor, gayret ediyorlar. Savcılık da gayret ediyor. Kuvvetli şüphe üstüne savcılık, tutuklama talebi ile mahkemeye sevk eder. Mahkeme de bakar, kuvvetli şüpheyi gördüyse, iddia edilen Ergenekon terör örgütü ile bağlantısı açısından kanaati geldiyse tutuklama kararı verir, konu bu. Yok, işte roman yazmış da, Fethullah Hoca ile ilgili roman yazmış da onunla ilgili tutuklama kararı verilmiş. Alakası yok. Yani bu konuda eski demagoji hastalığı devam ediyor. Hep böyle demagoji yaparlar, böyle ben ta çocukluğumdan beri bilirim. Özellikle bu Aydın Doğan medyasında demagojiyi biz sık sık görürüz. Hiç alakasız şeylerden bağlantı kurarlar ve adaletli bir üslup da kullanmazlar. Mesela ben hiç hayatımda kokain kullanmadığım halde daha mahkemenin sonucunu beklemeden; “Adnan Hoca Kokainman” diye sürmanşet haber yapmıştı, Hürriyet. Beraat ettim, haber yok. “Adnan Hoca Deli Çıktı” diye sürmanşet haber yaptı. Askeri hastane bozdu. Yani “ruhen ve bedenen sağlıklıdır” dedi. Çıt yok. Şimdi demokrasiyi çok sıkı savunan adam havasındalar, iyi, inşaAllah böyle olurlar. Ama zamanında bu konuda problemliydi bu kişiler.
Bak mesela ben hapishanedeyken, Zümer Suresi, bu ayet çıkmıştı, 36. ayet. Şeytandan Allah’a sığınıyorum. “Allah kuluna kâfi değil mi?” Biz o zaman böyle şamata yaptık mı? Bak; “Türk kavmindenim, İslam milletindenim” dediğim için tutuklandım ben. On ay akıl hastanesi, dokuz ay da hapishanede tutuldum. Hücre hapsinde tutuldum. Delikanlıca yattık, delikanlıca çıktık. Ben ne devleti suçladım ne kimseyi suçladım. Hakime de teşekkür ediyorum, savcıya da teşekkür ediyorum. Ama o arada coşmuştu Aydın Doğan medyası. Hemen hemen her gün haber yapıyordu, acayip böyle neredeyse zil takıp oynayacaklardı, doğru mu? 99’da da öyle, böyle hani Manisa oyun havası gibi zil takıp oynayacaktı neredeyse, Aydın Doğan ile Fatih Altaylı karşılıklı. Şimdi de bambaşka bir kafadalar. Mahkemelerin yıpratılmasına müsaade etmeyelim, bir; savcıların yıpratılmasına müsaade etmeyelim, iki; polisin yıpratılmasına müsaade etmeyelim, üç; askerin yıpratılmasına müsaade etmeyelim, dört. Bu konularda var gücümüzle destek olacağız, inşaAllah. Ben meraklısı değilim adamların tutuklanmasının. Ben kimsenin tutuklanmasını istemem. Ama iddia edilen Ergenekon terör örgütünün dağıtılması çok önemli bir konu. Bu çete, mafya; dağıtılacak, bu kadar. Bediüzzaman diyor; “deccal komitesi” diyor, “ahir zamanda, dördüncü devresinde bitecek” diyor. “İlk devrelerinde, üç yüz yılda yapılacak bir şeyi” diyor, “bir yılda yapacaklar” diyor, “iddia edilen Ergenekon terör örgütü. Sonra gücünü kaybedecek, sonra gücünü kaybedecek, sonra adileşir” diyor, “sonra durumu muhafazaya çalışır” diyor “dördüncü devresinde.” Hadis, Peygamberimiz (s.a.v.)’den hadis. Bu melanet örgütünün, geçici olarak Türkçülüğü muhakkaten kullanacağını, fakat başarısız olacağını, “kahraman ordu” diyor, “kahraman ordu ve imanlı millet, Kuran’ın ışığıyla” diyor, “hakikat hali göreceği ve bu dehşetli komitenin” diyor, “oyunlarını bozulacağı hadis-i şeriflerde anlaşılıyor” diyor. Şu an olan bu. Helal olsun ordumuza, helal olsun polise, helal olsun devlete. Gayet güzel gidiyorlar. Deccal ordusudur iddia edilen Ergenekon terör örgütü. Yani doğrudan doğruya Mehdiyet’e karşı kurulmuş bir örgütlenmedir. Allah belalarını verdi, darmakeşan etti Allah. İçlerinde Hızır (a.s.) vardı. Hızır (a.s.) bir süre bunları kullandı. Sonra Hz. Hızır (a.s.) bunları feci şekilde ezdi, olay bu. Yani karmaşık bir şey yok. Mehdiyet devrinde olduğumuz için, Hz. Mehdi (a.s.)’ın rahat haraket edebilmesi için o melanet örgütünün, ant-Mehdi olan bu örgütün dağıtılması gerekiyordu. Hz. Hızır (a.s.) görev aldı ve dağıtıyor. Nereden geldiğini anlayamadıkları için “Fethullah Hoca” diyorlar, “Amerika’dan olayı idare ediyor. Fethullah Hocanın talebeleri şunu yapıyorlar.” Öyle bir yapılanma yok Türkiye’de. Yani yok, net yok. Bana delili olan bir kişi gelsin söylesin, öyle bir şey yok. Polis dindar, tamam doğru, polis dindar. Ama Fethullah Hoca’yı tanımazlar, hiçbiri tanımaz. Bilmezler yani. Çok nadir kitabını okuyan vardır. O anlamda bir bağlantıları yok ama dindar. Millet dindar, orada da dindar. Şehit cenazesi geliyor, hepsi namaz kılıyor. Orgeneraller, Kuvvet Komutanları sünnete uygun abdest alıyorlar, sünnete uygun namaz kılıyorlar. Bu konuda eğer dikkatli bakılırsa Türkiye’de çok büyük olaylar oluyor. Hz. Hızır (a.s.), Hz. Mehdi (a.s.) karşıtı hiçbir cereyana müsaade etmez. Bakın dikkat edin, ikinci önemli bir şey daha söylüyorum; hiçbir şahsa da müsaade etmez. Yani, anti-Mehdi olmak Allah indinde çok büyük bir suçtur ve Allah’ın belasını celbeden bir durumdur. Çok büyük belayı celbeden bir durumdur. Allah, Hz. Hızır (a.s.)’la köşeye kıstırır ve ezer kafalarını. Kanun eziyor, hukuk eziyor; Allah bir şekilde eziyor, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER: İnşaAllah.
ADNAN OKTAR:“Aziz ve Muhterem Hocam. Sizi ilk, on altı yaşında evliyalar diyarı Siirt-Tillo’da bir dergahın kütüphanesinde duran Masonluk kitabıyla tanıdım. Kitabı elime aldığımda Harun Yahya ismi kalbime yoğun ve tarifsiz bir tesir bırakmış, kitabı okudukça neden Harun ve Yahya olduğunuzu da iyi anlamıştım. İstanbul’a geldikten sonra elimdeki tek bilgi sizin Ortaköy’de yaşadığınızdı. Tek bilginin peşinde aşkla, muhabbetle, cebimde tek parayla sizinle tanışmak için yollara düştüm. Evinizi buldum. İki ya da üç katlı bir binaydı. Hatta bir dairenin kapısında yanlış hatırlamıyorsam” abimin ismini söylüyor “yazıyordu” diyor. “Orta yaşlı bir bayan; ‘Adnan Hoca burada değil’” demiş ve hüzün kaplamış. Yani çekinmiştir, annemdir çıkan. Halid bin Velid Hazretleri’nin bir torunuymuş kardeşimiz, maşaAllah. Özetle çok iyi şeyler olacak. Kardeşlerimiz rahat etsinler. Ben durduk yere bu konuları söylemem. Ömer Çelakıl’la… Arslan vardı, bir alim hocaefendi.
ALTUĞ BERKER:Arif Arslan.
ADNAN OKTAR:Arif Arslan, o insan çok samimi, bayağı dürüst. İlk konuşmasına baktım, samimiyetsiz geldi. Sonra baktım, benim kitaplarımı okumuş, bayağı birebir aynı fikirleri savunuyor şu an. Bayağı dürüst. Yani hakkı gördüğünde direnmeyen bir insan demek ki. Ömer Çelakıl’la konuşuyorlardı. Ömer Çelakıl tabii Fox TV’de herhalde orda, o dikkatli konuşuyor, normal onun öyle konuşması. Çünkü öbür türlü ona orada görev vermeleri biraz zor olabilir. Mehdiyet, Hz. İsa (a.s.) konusu geldi. O dikili taşın üzerinde durdular, Sultanahmet Meydanı’ndaki dikili taş. O dikili taşın bir anlamı var tabii ki. Sultanahmet Camisi'nin yapılış amacı da bellidir. Ayasofya’nın yapılış amacı da bellidir. O meydanın neye yarayacağı da bellidir. Oraya o sarayın niçin yapıldığı da bellidir. O yeraltındaki kanalların nereye gittiği de bellidir. Yeraltında nelerin saklandığı da bellidir. Ayasofya’nın altında nelerin muhafaza edildiği de bellidir. O taşın bulunduğu mevkide yeraltından yer üstüne hangi enerji kanallarının açıldığı da bellidir. Hz. İsa (a.s.)’a karşı güya iblisat ve iblisun o devirde tedbir almak için kendilerince bir şeyler yapmışlar. O taşın dikiliş amacı odur. Şeytanla bağlantıda kullanılan bir taştır. Mısır’da da o amaçla konulmuştur. Aslında onun en uç kısmında o konik üçgen kısmında altın plaka olması gerekiyor normalde. Yani asıl kullanışı o şekildedir, altın plakadır. Zamanla çıkartmışlar onu. Öbürlerinde de, orijinalinde, hepsinde altın plaka vardır. Konik tarzda altın, saf altından, yirmi dört ayar altından şapka gibi onun başındaydı. Şeytanla bağlantıda kullanılan bir taştır. Hatta Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Beşinci Şua’da diyor; “deccal öldüğü vakit” diyor, “İstanbul’daki Dikilitaş’tan şeytan bağırır; ‘o öldü’ der” diyor.Yani ona özellikle de dikkat çekmiş Bediüzzaman Hazretleri. Sultanahmet Meydanı görevlidir. Sultanahmet Camisi görevlidir. Ayasofya görevlidir. Saray görevlidir. Sarayın altındaki bütün gizli hazineler, gizli emanetler görevlidir. Bayağı heyecanlı günler var önümüzde, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Star Gazetesi’nden Nasuhi Güngör de Sayın Başbakanın Avrupa’daki konuşmasıyla ilgili yazı yazmış. Şöyle söylemiş; “dün itibarıyla AB’ye tam üyelik meselesi, Ankara’nın kapılarda beklediği ve her durumda boynunu büküp geri döndüğü tek taraflı bir müzakere olmaktan çıkmıştır. Artık hesap soran, kendisini ifade eden, hatta kendisini cesurca değiştiren ve eleştiren bir Türkiye var. Artık alışılagelmiş savunma psikolojisini aşan, ciddi bir özgüvenle dünyanın karşısına çıkan bir Türkiye var. Herkesin kendisini buna alıştırması gerekiyor. Dünkü konuşmayı ikinci bir ‘one minute’ krizi olarak değerlendirenler, ayakları üzerinde sağlam basan ve her konuyu cesaretle müzakere etmeye hazır Türkiye’yi hala anlayamamışlar. Bu yeni bir Türkiye. Özgüven, meydan okuyuş ve gelecek tasavvurunu dünyanın önüne koyan bir cesaret. Herkes bir an önce alışmaya ve anlamaya gayret etmeli” demiş Hocam.
ADNAN OKTAR:Bak mesela bir kardeşimiz yazı yazmış, Hz. Mehdi (a.s.) adayı bir kardeşimiz. Oturuyorlar benim üzerime geliyorlar “Mehdi Mehdi” diye. Bak burada Hz. Mehdi (a.s.) adayı bir kardeşimiz var. “Hocam” diyor. Saçları seyrekmiş, gürleşmiş; cildi bozukmuş, düzelmiş; eskiden zor haraket ediyormuş, muazzam dans eder hale gelmiş. Yani çok seri dans edecek hale gelmiş. Hz. Mehdi (a.s.) alameti olarak söylüyor. Üç gün dans edecek derecedeymiş, inşaAllah. Vücut şekli değişmiş. Boydan boya bütün vücudu genişlemiş. “Bacak aralıklarım da” yani “uyluklarımda genişledi” diyor. Böyle yazıyor. Bilmiyorum. Yani aşağı yukarı “her şey sonradan oluştu bende” diyor, bütün vücudu değişmiş. “Ne oluyor bana böyle Hocam?” diyor. Uykuna dikkat edeceksin, bir. Uykusuz kalmayacaksın. Ondan sonra, Allah vermesin bu normal değil gelişmeler. İki Haldol, bir Akineton,inşaAllah. Doktor tavsiyesiyle, değil mi? Üç, üç de olabilir. Çünkü şu an olay vahim görünüyor. Üç Haldol, bir Akineton sabahları ama doktor tavsiyesiyle, öyle kendi kendine değil. Öğlen yine bir Haldol, bir Akineton, akşam iki Haldol, bir Akineton. Uykusuna dikkat edecek, yemeklerine dikkat edecek, sessiz sakin bir ortamda olacak; hiçbir şeyciği kalmaz. Ama buna rağmen olmuyorsa Allah muhafaza o zaman elektroşok gerekiyor, başka yapacak bir şey yok. Ben ne diyeyim başka? Allah’ım, Ya Rabbim. MaşaAllah, maşaAllah.
“Esselamu Aleykum haşmetli ve candan Hocam. İnsanların dünya sevgisi neden bu kadar kuvvetli? Bu sevgiden kurtulmanın yolu nedir? Allah yardımcınız olsun. Allah ihsan makamından ayırmasın. Nihat Aydın.” İmtihanın sırrıdır, çok hayatidir dünya sevgisi. Dünya sevgisine direnen Hz. Mehdi (a.s.) oluyor. Dünya sevgisine mağlup olan da deccalın askeri oluyor. İmtihan için Allah mucize olarak dünya sevgisi yaratmıştır. Yani ben de şaşıyorum dünya sevgisine ama var. Mesela adam sürünüyor, kanser hastası olmuş, perişan; daha hala “Yalova’daki evin taksitlerini ödeyip de evi alayım da” diyor, “ondan sonra Avrupa’da da bir tane daha ev alayım” diyor. Seksen yaşına gelmiş adam mesela, deliler gibi dünyayı seviyor. Mesela etrafınızda çok görürsünüz. Yani herkes şaşırır, inanamazsınız. Böyle “kirli çıkı” derler, habire biriktirir, habire biriktirir. Çok yaygındır. Yani herkes şaşkınlıkla karşılar. Mesela doksan yaşına gelir, daha hala Kastamonu’daki evin bitirilmesiyle uğraşır. “Bundan sonra rahat edelim bari” diyor, “hanım” diyor. Doksan yaşına gelmiş. Mesela ağır hastalıkları oluyor, öyle yani adam. Daha hala bankada para biriktiriyor. Dünya sevgisi Mehdiyet için çok hayati bir konudur. İlla ki olacak o, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER: İnşaAllah Hocam.
ADNAN OKTAR: “Selamun Aleykum Hocam. Beril Hanım” diyor, “çok sade bir güzelliğe sahip” diyor. Efendim size bir iltifat.
SUNUCU: Allah razı olsun.
ADNAN OKTAR: Bir bayandan geliyor. “Dövme yaptırmanın bir sakıncası var mıdır?” diyor. Niye olsun? Yakışır, güzel olur. Cilt altında çünkü, cilt üstünde değil. Ben beğeniyorum. Gördüğümde beğeniyorum şahsım adına. Ama öyle hani tablo gibi, kafayı çizmiş gibi boydan boya, o da biraz anormal bir şey. Sırtı komple böyle Berlin Duvarı gibi. Boydan boya aşağıya doğru bin bir türlü konular, figürler, aslanlar, kaplanlar, hayvanat bahçesi gibi; o olmaz ama ufak tefek yakışıyor işin doğrusu, güzel. Çok küçük dövme olabilir. “Abdesti bozar” diyor. Niye bozsun? Niye doğru konuşmuyorsunuz? Cilt altındaki bir boya bozar mı? Cilt üstünde olursa bozar. Mesela yağlı boyadır, cildin üstüne kaplar kapatır; bu doğru, abdest alamazsın yani cildin üstüne sürülen bir şey olursa. Ama cildin altında bu. Ne alakası var onun? Ben beğeniyorum. Ama diyorum, mesela çok estetik olması şartıyla küçük bir dövme güzel durur, inşaAllah.
Hulusi Ülkü; “biz AKP’ye oy verdik Müslümanların temsilcisi olsun diye ama görüyoruz ki Bebek Katili Apo’yla diyaloglar kuruyorlar” diyor. “Yok Vallahi Billahi AKP’ye ailemizden biri diye AKP’ye oy verdik. Nasıl olur da bu toprakları bölmeye çalışan hainlerle diyalog kurarlar? Oy yok. Hulusi Ülkü” diyor. Bunlar ne kadar sathi düşünceler, ne kadar sıradan düşünceler. Bir kere Tayyip Bey mazlum bir Anadolu delikanlısı, Müslüman, milliyetçi, vatanını, milletini, bayrağını seven bir insan. Ne alaka? Niye böldürsün vatanı? Ne alaka? Niçin böyle bir şey yapsın? Ama demokrat insan, hoşgörülü, ılımlı bir üslubu var. Bu tip demagojiler ayıptır. Hiçbir parti lideri böyle bir şey yapmaz. Özellikle sağ partilerde bu mümkün değildir. CHP de böyle bir şey yapmaz. Bırakın bunları. Ayıptır bunlar. Ne alakası var? Böyle bir şeye en ufak bir kuşkunuz varsa bir delil getirin konuşalım. Delilsiz konuştuğunda olmaz, ayıp. İftira olur.
Benim beynimde Allah bir görüntü meydana getiriyor. Allah beni böyle güzel Allah’ın tecellilerine karşı konuşturuyor. Benim içim açılıyor ben onların yüzünü gördüğümde. En güzel varlık insandır, en muhteşem varlık insandır. İnsanlarda da kadınlar en güzel varlıklardır. En güzel varlıklar kadınlardır. Onlarda Allah Cemal ismini daha şiddetli tecelli eder. Genel olarak dünyada bu böyledir. Daha munistirler, daha şefkatlidirler, daha temizdirler. Bakın işin daha doğrusu, çok daha zekidirler. Derin düşünür kadınlar, derin analiz güçleri vardır. Sevmeyi ve sevilmeyi çok güzel bilirler. Sevmeye çok açıktırlar, sevilmeye açıktırlar. Özenlidirler. Sadık ve vefalı olur kadınlar eğer dürüstse karşısındaki, samimiyse delice bir sadakatleri vardır Allah için. Vefalı olurlar. Ama hak ediyorsa karşıdaki hakikaten. Onun için Allah dünyada da ahirette de en büyük nimet olarak kadınları yaratmıştır. Allah’a hamdolsun, bak mesela bunlar da Gayrimüslim ama kuzu gibiler, tertemizler. Ben onları kardeşlerim olarak görüyorum, tertemiz görüyorum, potansiyel Müslüman olarak görüyorum. Kalbimde en ufak onlara karşı bir burukluk, bir öfke, bir nefret yok. Şefkatle bakıyorum, sevgiyle bakıyorum. Dua ediyorum; inşaAllah Muhammedi olsunlar, Müslüman olsunlar diye. Ama zor yok, sevgiyle. Yani ikna etmeyle anlatırsın. Allah diyor ki; “sözün en güzelini söyle” diyor Allah “onlara karşı. Tartışırken en güzel şekilde tartış” diyor; rencide etmeden, zorlamadan ve baskı yapmadan inşaAllah. Nur gibi, tertemiz varlıklar, Allah’ın bizlere emanetleri. Ama nerede oluyor görüntüsü? Beynimizin içinde oluyor. Dışarıda simsiyahtır, karanlık, hiçbir şey göremezsin. İllaki ışık olsa bile saydam bir varlıkla karşılaşırsın atomun yapısından kaynaklanan. Beynimizin içinde renkleri meydana getiren de Allah’tır, ışığı meydana getiren de Allah’tır. Tevrat’ta da diyor; “Allah ‘ışık olsun’ dedi” diyor, “ışık oldu” diyor ayette, Tevrat’ın hükmünde. “Allah ‘ışık olsun’ dedi” diyor, “ışık oldu” diyor inşaAllah.
ALTUĞ BERKER: MaşaAllah.
ADNAN OKTAR: “Sayın Muhammed Adnan Hocam, size ve yanınızdakilere hayırlı akşamlar diliyorum. Geçen gün Cübbeli’nin bir videosunu izledim. Bundan beş altı sene evvel Mekke-i Mükerreme’deyken bazı alimlerle birlikte istihareye yattıklarını ve kendilerinin Hz. Mehdi (a.s.)”. Yok, bir tek kendisine gelmiş bu, Cübbeli’nin kendisine bilgi gelmiş. “Kendilerinin dört saat sonra geleceğini belirtiyorlar.” Bu Cübbeli bayağı bir baktı ki Mehmet Talu Hoca’ya ilham geliyor, Bediüzzaman’a da ilham geliyor; “benim neyim eksik?” dedi, “ilhamsız hoca olur mu? Bana da bir ilham geldi” dedi, durduk yere. Hatta tartışmış ilhamı getiren varlıkla. Yani ilhamı getiren varlık herhalde şeytan. Çünkü yani aksinde vahiy geldiğini iddia ediyor inşaAllah. “Dört saat” demişler. Bu da demiş ki; “dört saatten kastınız ne?” demiş. Karşısındakine sormuş. “Sen orasını karıştırma” demişler ona, “sen dört saat” o kadar demişler, “orasını karıştırma” demişler. Seninki hesap ede ede dakikalarca hesap ediyor. Onu onla çarpıyor, onu ona bölüyor, onu ona ekliyor, karmakarışık uzun hesaplardan sonra; “yedi yüz sene var daha Hz. Mehdi (a.s.)’ın gelişine” diyor. “Bu ilhama göre” diyor, “bu tamamdır. Bana” diyor, “gaybtan bilgi geldi” diyor, “ilham geldi” diyor. O kendine göre melekleri iddia ediyor ama meleklerden değil o aldığı bilgi, Allahualem şeytandan. Çünkü tartışma şekli çok avami, kahve ağzıyla. “Orasını karıştırma” demişler buna. Bu ancak kahvehanede olur, böyle bir muhabbet. “Orasını karıştırma sen” derler tartışmada. Çarpa böle ama yani yaklaşık on dakika kadar anlatıyor; onu ondan çıkarıyor, onu ona ekliyor; karmakarışık hesaplar. “Anlayamadınız değil mi?” diyor, şaşırıyor karşısındakilere de. “Anlaşılmayacak bir şey yok, hesap açık” diyor. “Dört saatin sonunda o dört saatin anlamı yedi yüz senedir” diyor, “yedi yüz sene var. Sağlam bilgi geldi bana” diyor, “ilham geldi” diyor, “bana güvenin.” Hakikaten de inanıyor adamlar. Allah’ın hikmeti, hayret. Hayırlı uğurlu olsun Cübbeli Hocaları onlara, ne deyim artık yani? Şimdi o, Hz. Mehdi (a.s.) zuhur ettiğinde seninki süklüm püklüm gelir, cübbesiyle, sakalı sıvazlayarak, kaşıyarak; “cahillik ettik, bilmem ne, efendim, hazret” yere yatarak, artık kim bilir neler yapacak. Ben şimdiden tahayyül ediyorum neler yapacağını. İşte; “şeytan bizi etkiledi efendim”li, el ayak ovuşturarak. Bir de Hz. İsa Mesih (a.s.)’a ne diyecek ona da şaşırıyorum, onu da düşünüyorum. Ne yapacak?
ALTUĞ BERKER: Pek yanına yaklaşamaz Allahualem, siz daha iyi bilirsiniz inşaAllah.
ADNAN OKTAR:İnşaAllah. Biraz Cübbeli bize Hz. Mehdi (a.s.)’ı bir anlatsın, dinleyelim.
VTR: Cübbeli, içinde yaşadığımız ahir zamanda konuşulacak en önemli konulardan birinin Hz. Mehdi (a.s.) konusu olduğunu anlatıyor.
VTR: Cübbeli, kıyametin eşiğinde olduğumuzu ve kendisinin insanlar üzerindeki bu gafleti kaldırıp bu konuyu canlandıracağını söylüyor.
ADNAN OKTAR: Evet, bu kitap nedir? Sözler; Said Nursi’nin ehemmiyetli eserlerinden bir tanesi. Bazı dershanelerde bu konuda, ahir zaman konusunda konuşmak yasaktır ama burada serbest. Şimdi bakın Bediüzzaman ne diyor Yirmi Dördüncü Söz’de; “işte bunun içindir ki, Hakîm-i Mutlak, kıyameti, Mugayyebât-ı Hamseden olarak ilminde saklıyor. İşte, bu ipham sırrındandır ki, her asır, hattâ asr-ı hakikatbîn olan Asr-ı Saadet dahi daima kıyametten korkmuşlar.” “Her an kıyamet kopabilir” demişler. “Hattâ bazıları (Asr-ı Saadet’te) ‘Şerâiti hemen hemen çıkmış’ demişler.” Yani “kıyamet alametleri hemen hemen çıkmış” demişler. “İşte bu hakikati bilmeyen insafsız insanlar derler ki: “Âhiretin tafsilâtını ders alan müteyakkız kalbli, keskin nazarlı olan Sahabelerin fikirleri, niçin bin sene hakikatten uzak olarak fikirleri düşmüş gibi,” bakın, dikkat edin, Hz. Mehdi (a.s.)’ın devrini veriyor Bediüzzaman “istikbal-i dünyevîde bin dört yüz sene sonra” hicri 1400 “bin dört yüz sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib zannetmişler?” “Ta o zamanlar Hz. Mehdi (a.s.)’ı beklemişler” diyor bak, “bin dört yüz sene sonra gelecek Hz. Mehdi (a.s.)’ı kendi zamanlarında beklemişler” diyor. Net vakit veriyor; “1400 sene sonra gelecek” diyor. “Hem şu sırdandır ki, Mehdî, süfyan gibi âhir zamanda gelecek eşhasları, çok zaman evvel, hattâ Tâbiîn zamanında onları beklemişler, yetişmek emelinde bulunmuşlar.” Cübbeli gibi kurtulmaya çalışmamışlar, onun vaktine yetişmek istemişler. “Hattâ bazı ehl-i velâyet ‘Onlar geçmiş’ demişler. İşte bu da, kıyamet gibi, hikmet-i İlâhiye iktiza eder ki, vakitleri taayyün etmesin.” Yani çok keskin, yani Kuran, vahiyle belli olmasın. “Çünkü her zaman, her asır, kuvve-i mâneviyenin takviyesine medar olacak ve yeisten kurtaracak Mehdî mânâsına muhtaçtır.” “Her asırda Hz. Mehdi (a.s.) beklenmesi gerekir” diyor, “beklenmiştir” diyor. “Bu mânâda her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır. Hem gaflet içinde fenalara uymamak ve lâkaytlıkta nefsin dizginini bırakmamak için, nifakın başına geçecek müthiş şahıslardan her asır çekinmeli” süfyan ve deccaldan “ve korkmalı” diyor. Allah’tan korkup, titiz olmalı. “Eğer tayin edilseydi, maslahat-ı irşad-ı umumî zayi olurdu.” Yani; “Kuran ayetiyle ‘ney şu vakit’ denseydi olmazdı” diyor Bediüzzaman. Onun için birçok alametlerin içinden fark edilecek bulunacak özel bir sistem meydana getirmiş Allah. Birçok alametler, birçok hissedilecek, hesap edilecek nedenler meydana getirmiş. “Şimdi Hz. Mehdi (a.s.) gibi eşhâsın hakkındaki rivâyâtın ihtilâfâtı ve sırrı şudur ki” yani muhtelif hadislerin ihtilaf etmesi ve sırrı şudur ki “ehadîsi tefsir edenler, metn-i Ehadîsi tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik etmişler. Meselâ”. Bir örnek veriyor, yani hadisleri neden yanlış anladıklarını anlatıyor Bediüzzaman. “Merkez-i saltanat” yani İslam aleminin başkenti “o vakit Şam’da veya Medine’de olduğundan, vukuat-ı Mehdiyye” Hz. Mehdi (a.s.)’ın zuhur edilmesi “veya Süfyâniyyeyi” süfyanın zuhur etmesini “merkez-i saltanat civarında olan” yani İslam aleminin merkezi olan yerin civarında olan “Basra, Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler. Hem de o eşhasın” şahısların “şahs-ı ma’nevîsine veya temsil ettikleri Cemâate âit” yani o topluluğu var ya, arkadaş grubu; onların meydana getirdiği etkiye ait “âsâr-ı azîmeyi” büyük neticeyi “o eşhasın” o zatların “bizzat zâtlarında tasavvur ederek” sanki sadece o yapacakmış gibi zannederek “öyle tefsir etmişler ki, o eşhas-ı hârika çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler.” Yani, “Hz. Mehdi (a.s.) çıktığında rahatça tanınacak gibi, süfyan çıktığında tanınacak gibi, Hz. İsa (a.s.) çıktığında rahatça tanınacak gibi bir şekil vermişler” diyor. “Halbuki demiştik” diyor Bediüzzaman bak; “bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz.” Yani, “mecburen iman edecek hale getirilmez” diyor. “Öyle ise o eşhas” bakın, dikkat edin; “öyle ise o eşhas”. Kim? Hz. Mehdi (a.s.) ve Hz. İsa (a.s.). Eşhas, şahıslar anlamına geliyor. Çoğul kelimedir eşhas. Şahıs tektir, eşhas çoğul. “Öyle ise o eşhas” yani Hz. Mehdi (a.s.) ve Hz. İsa (a.s.), “hattâ o müdhiş Deccal dahi çıktığı zaman çokları, hattâ kendisi de bidayeten” başlangıcında, bak dikkat et, başlangıcında “Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u îmanın dikkatiyle, o eşhas-ı âhir zaman tanınabilir.” “Hz. Mehdi (a.s.) ve Hz. İsa (a.s.) imanın nuruyla başlangıcında, bidayetinde belki tanınabilir” diyor. “İmanın nuruyla bakanlar tanıyacaklar” diyor. Ama bidayetinde deccal dahi tanınamıyor. “Deccal de kendini bilmez” diyor, “Hz. Mehdi (a.s.) da kendini bilmez, Hz. İsa (a.s.) da kendini bilmez başlangıcında. Ancak imanın nuruyla tanınabilirler” diyor bakın. “Belki nur-u îmanın dikkatiyle, o eşhas-ı âhir zaman tanınabilir.” Hz. Mehdi (a.s.) ve Hz. İsa (a.s.) tanınabilir. Cübbeli ne diyor? “Çıkar çıkmaz ilan etmesi lazım” diyor. Cübbeli bunu niye diyor biliyor musun? Mehdiyet’i imkansız hale getirmek için söylüyor. Sebebi bu. Çünkü, çıkacak diyecek ki, “hani melek başında?” diyecek. Biri “Hz. Mehdi (a.s.)’ım” diye çıkacak. Zaten onu dediğinde kaybetmiş oluyor. Zaten Hz. Mehdi (a.s.) olamaz o. Çünkü Hz. Mehdi (a.s.) ilan edemez kendini. Vahiy gerekir. Diyemez. Bir, oradan kaybetmiş oluyor. İkincisi, velev ki “Hz. Mehdi (a.s.)’ım” dese bile; “hani başının üstünde melek?” diyecek. Melek gelse zaten, mahvediyor Allah. “Perişan ederim” diyor, “melek gelirse” diyor, “bela gelir üstünüze” diyor, “melek gelirse” diyor. O da mümkün değil. Hatta, daha da sağlama alıyor Cübbeli. Diyor ki; “bir de” diyor, “mucize isteyeceğiz ondan, keramet isteyeceğiz” diyor. “‘Kuşu tut elinle, kızart. Elinle işaret et, kuş eline düşsün. Pişir, görelim’ diyecekler” diyor “veyahut da ağacı alacak yere dikecek, ‘yeşillendir bakalım’ diyeceğiz” diyor. “Böyle kerametler isteyeceğiz” diyor. “Yoksa, ‘haydi bakalım’ diyeceğiz” diyor. Yani, Mehdiyet’e savaş açtığını böylece göstermiş oluyor. Böyle bir Hz. Mehdi (a.s.) yok, Bediüzzaman bunu açıklıyor. Hz. Mehdi (a.s.) gizlidir, özelliği o. Kendi konuşmalarında zaten kendini tekzip ediyor. Cübbeli’nin kendisini tekzibini zaten reddiye olarak hazırlıyorum.
ALTUĞ BERKER:İnşaAllah.
ADNAN OKTAR:İnşaAllah. “Cübbeli’den Kendisine Reddiye” diye. Yani, her şeyini kendisi tekzip etmiş zaten.
SUNUCU: Hocam ara verebilir miyiz?
ADNAN OKTAR: Verelim, inşaAllah. Ara veriyoruz.
SUNUCU: Kaldığımız yerden devam ediyoruz. Buyrun Hocam.
ADNAN OKTAR:İnşaAllah. Bediüzzaman’dan bahsediyorduk, Bediüzzaman’dan bahsetmeye devam edelim. Bir kere ben kardeşlerime şunu söyleyeyim, herkese; Kuran asıl kitabımızdır. Hadis külliyatı, Peygamberimiz (s.a.v.)’in hadisleri hemen Kuran’ın arkasından. Akabinde, Risale-i Nur.
ALTUĞ BERKER:MaşaAllah.
ADNAN OKTAR:Çok güvenebilirler Bediüzzaman’a. Ahir zamanı anlamak isteyen, dünyadaki bu son gelişmeleri kavramak isteyen, Mehdiyet’i, deccaliyeti anlamak isteyenin mutlaka Risale-i Nur’u okuması lazım. Ve güvenerek okuyabilirler. Çünkü, Bediüzzaman alabildiğine dürüst bir alimdir. Yani, metafizik özellikleri olan bir insandır, çok derin düşünen bir insandır. Anlattıkları doğru. Hayret edilecek şekilde doğru. Yorumları mükemmel ve tam isabet. Hakikaten Allah ilham etmiş. Yani, herhangi bir insan değil. Mesela bak, Cübbeli’ninki doğru değil. Diyor ya o, dürüst konuşmuyor. Diyor ya; “bana ‘dört dakika, o kadar, o kadar uzatma’ dediler “diyor. Bu, samimiyetsiz izah. Bediüzzaman gerçek alim ve dedikleri doğru. Doğru olduğunu zaten yaşayarak görüyoruz. Bak bu çok önemli. İspatlıdır. Her dediği doğru çıkıyor.
Yirmi Yedinci Mektup’ta diyor ki Bediüzzaman; “çok defa mektuplarımda işaret ettiğim gibi” demek ki o kadar çok Mehdiyet’in üstünde durmuş ki bak, “çok defa” diyor, bir kere değil. “İşaret ettiğim gibi Hz. Mehdi Al-i Resul’ün”. Bir Hocaefendi var. Hasan Hoca mı ne diyorlar? Almanya’da. Çok sevimli, nur talebesi bir Hocaefendi, “Mehdi Al-i Resul” deyince, Hz. Mehdi (a.s.)’ın resul, yani peygamber olduğunu iddia ediyor. “Bak yazıyor” diyor, “işte Mehdi Al-i Resul” diyor. “Mehdi Al-i Resul” diye böyle vurgulayarak. Anlamıyor onu. Halbuki “Resul’ün Al’inden olan”, yani “onun soyundan olan” anlamında. Bunu bilmiyor. Coşmuş. “Bak açıkça” diyor, “‘resul’ diyor Bediüzzaman” diyor. “Al-i resul”, bak “Al-i”. “Al-i” ne demek, “Resul’ün Al-i”? Onun soyundan gelen. Mehdi Al-i Resul.
“Mehdi Al-i Resul’ün temsil ettiği”. Şimdi çok önemli bak, “temsil ettiği”. Temsil etmek için bir temsilci gerekir. Bak “temsil ettiği” diyor, temsil ediyor yani. Hayatta. Temsil ediyor. Yani, temsil etme vasfı devam ediyor bak; “temsil ettiği kudsi cemaatinin” Hz. Mehdi (a.s.)’ın cemaati neymiş? Kudsi cemaatmiş. Temsil eden kimmiş? Hz. Mehdi (a.s.). Sınıf temsilcileri vardır, temsil eden, o. Sınıf başkanı, sınıf temsilcileri bir kişi seçilir. Hz. Mehdi (a.s.) da neymiş? “Mehdi Al-i Resul’ün temsil ettiği Kudsi cemaatinin şahs-ı manevisinin üç vazifesi var.” Cemaat var. Temsil eden, başta Mehdi (a.s.) var. Bir de şahs-ı manevisi var. Kaç vazifesi varmış? Üç tane. Bakın, sahtekarlık yapan, yalancılık yapanlara buradan cevap verebilir kardeşlerimiz. Net, “üç tane vazifesi var” diyor. İki değil. Bir de değil. Üç tane vazifesi var. Bakın, teke indirenler sahtekarlık yapıyorlar, ikiye indirenler sahtekarlık yapıyorlar. Üç diyenler doğruyu söylemiş olurlar. Cahilliğinden söyleyenleri tenzih ediyorum. “Eğer çabuk kıyamet kopmazsa”. Gaybı bilmemek insanların bir vasfıdır. Veli olan bir insan, gayble ilgili bilgi verirken bunu demek durumundadır. “Eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa”. “İyice sapıtmazsa insanlar” diyor. “O vazifeleri” o üç vazifeleri “onun cemiyeti ve seyyidler cemaati yapacağını rahmet-i İlahiyeden bekliyoruz. Ve onun” Hz. Mehdi (a.s.)’ın “üç büyük vazifesi olacak.” (Emirdağ Lahikası, s. 259) Yani en eşek kafalı adam bile bunu anlar. Eşek kafası taşısa yine anlar. Fakat bazı eşek kafalılar bir türlü anlamıyorlar. Bak; “ve onun üç büyük vazifesi olacak” Küçük değil, üç büyük vazifesi ve üç tane. “Birincisi”. “En önemli vazifesi bu” diyor bak. “Birincisi: fen ve felsefenin tasallutuyla” Fen nedir? Biyoloji, fizik; hepsi. Paleontoloji. “Ve felsefe.” Nedir felsefe? Darwinizm, materyalizm. “Tasallutuyla” Tasallut ne demek? Musallat olması “ve maddiyun ve tabiiyyun taunu, beşer içinde intişar etmesiyle ” Darwinizm ve materyalizm. “Beşer içinde”. Bütün dünyayı Darwinizm, materyalizm kapladı. “gelişmesiyle her şeyden evvel”. Hz. Mehdi (a.s.)’ı bizim tanımamız için ana delili neymiş Bediüzzaman’ın açıkladığı, bu anlatıma göre? Darwinizm’i ve materyalizmi yıkan şahıs; Hz. Mehdi(a.s.) bu. Bak; “birinci vazifesi” diyor, “birincisi” diyor, en önemli görevi, birincisi. Bak; “her şeyden evvel” diyor. “Her şeyden evvel” ne demek? “En hayati görev” demektir. “Her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyun fikrini” yani Darwinizm’i ve materyalizmi “tam susturacak bir tarzda” yarım değil, koydu mu oturtturuyor “tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır.” “Birinci vazifesi bu” diyor.
ALTUĞ BERKER:Evet Hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: “Ehl-i imanı dalâletten muhafaza etmek”. Çünkü ehl-i imanı da Darwinist yapıyorlardı. Onları da kurtarıyor. Bütün İslam âlemini Darwinist yapmışlardı, onları da kurtarıyor. “Bu vazife” Hz. Mehdi (a.s.)’ın bu birinci vazifesi “hem dünya, hem her şeyi bırakmakla” bakın, hem dünyayı bırakmak hem her şeyi bırakmak, “çok zaman tetkikat ile meşguliyeti iktiza ettiğinden” araştırma ve çok vakit aldığı için “Hz. Mehdi (a.s.)’ın, o vazifesini bizzat kendisi görmeye” “şahs-ı manevi” demiyor bak, sahtekârlık yapmasınlar; “Hz. Mehdi (a.s.)’ın” diyor. “O vazifesini bizzat kendisi görmeye vakit ve hal müsaade edemez.” “Ne vakit müsaade eder” diyor, “ne de kendi özel hali müsaade edemez” diyor. Bu Bediüzzaman’ın bir sır olarak söylediği, bir hal. Hz. Mehdi (a.s.)’a ait özel bir hal var. Bunu hadislerde de görüyoruz. Mesela zaman zaman konuşma tutukluğu oluyor. Hatta bu Hz. Musa (a.s.)’da da var, Kuran buna işaret etmiştir. Hz. Musa (a.s.) tutulduğu vakit dili, hemen kardeşini devreye sokuyor. “Sen konuş” diyor. Firavun’un karşısına götürüyor ama Firavun bunu sezmiyor. Yani Firavun bunun farkında değil. Hâlbuki o anda onda konuşma tutukluğu başlıyor. Mesela kardeşine işaret ediyor, “sen konuş” diyor. Kendi konuşuyor, Hz. Musa (a.s.) konuşuyor. Tutulma başladığında kardeşini devreye sokuyor. “Sen konuş” diyor. Benim gördüğüm çok heyecanlı. “Dilim tutuluyor” diyor, “göğsüm daralıyor” diyor. Allahüâlem tansiyonu çıkıyor. Yani çarpıntı meydana geliyor. Taşikardi oluşuyor benim anladığım kadarıyla, tansiyonu yükseliyor, dili tutuluyor. Hakikaten konuşma, yani bayılacak gibi oluyor. Hemen kardeşini devreye sokuyor. “Çünkü hilafet-i Muhammediye (a.s.m.) cihetindeki saltanatı, onun ile iştigale vakit bırakmıyor.” Kaliteli bir hayat yaşıyor Hz. Mehdi (a.s.), güzel yaşıyor. “Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihette görecek.” Taife dediği, Müslüman’a taife demez Bediüzzaman; Gayrimüslimlerin çalışmaları. Darwinizm’i, materyalizmi yıkacak çalışma yapacak çeşitli Hıristiyan ve Musevi veyahut dinsiz de olabilir, ateist, materyalist de olabilir; Darwinizm ile ilgili çalışma yapan kişiler, yani Darwinizm’i yıkacak çalışma yapan kişiler. “Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihette görecek.” Hakikaten de bugün Avrupa’da Darwinizm’e yönelik, onu yıkmaya yönelik çalışma yapan gruplar var ama bir cihette ve çok zayıf yapıyorlar, çok cılız, güçsüz. Yaratılış Araştırma Enstitüsü var Avrupa’da, Amerika’da da var; ama çok cılız, güçsüz. Bunlarla alay ediyorlar, eziyorlar ama eksik çalışmaları, güçsüz. “Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihette görecek. O zat (Hz. Mehdi (a.s.)), o taifenin” yani Darwinizm’e, materyalizme karşı çalışma yapan, bilimle felsefeyle çalışma yapan o taifenin “uzun tetkikatı ile yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak.” Onların çalışmalarını alacak. Ondan hazır bir program, yani bir kitap çalışması yahut CD yahut televizyon mu, radyo mu ne tarzdaysa hazır bir program yapacak. “Onun ile o birinci vazifeyi tam yapmış olacak.” Yani, “Darwinizm’i, materyalizmi yerle bir edecek” diyor. “Bu vazifenin istinat ettiği kuvvet ve manevî ordusu”. Yani, “bu çalışma yapılırken, bu ilmi çalışma yapılırken kendi tek başına yapamaz” diyor “Hz. Mehdi (a.s.). Bir gruba ihtiyacı var” diyor. “Bu vazifenin istinat ettiği, dayandığı kuvvet ve manevî ordusu”. Manevi ordu; yani silahlı asker değil; ilmi topluluk, arkadaş grubu. “Yalnız ihlâs” sadece samimiyet bak, “ihlâs ve sadakat” son derece sadıklar “ve tesanüt” birbirlerine bağlılar “sıfatlarına tam sahip olan bir kısım şakirtlerdir.” Talebelerinin hepsi değil. Hz. Mehdi (a.s.)’ın talebelerinin bir kısmı bu Darwinizm’e, materyalizme karşı mücadelede Hz. Mehdi (a.s.)’ın bu kitapları hazırlamasında, bu CD’leri hazırlamasında yahut artık neyse televizyon mu, radyo mu ne tarzda çalışma yapacaksa ona yardım edeceklerini söylüyor Bediüzzaman. Bak, “bu vazifenin istinat ettiği kuvvet ve manevî ordusu, yalnız ihlâs ve sadakat ve tesanüt sıfatlarına tam sahip olan bir kısım şakirtlerdir.” Hepsi değil, bir grubu Hz. Mehdi (a.s.) onlara ayırmış. “Siz” diyor, “Darwinizm’e, materyalizme karşı mücadelede bana yardımcı olacaksınız” diyor. “Bir kısım şakirtlerdir. Ne kadar da az olsalar” diyor. Şimdi burada Mübarek, bu şahıs gördüğünü anlatıyor. Bakın, bu hadislerde yok. Kuran’da yazmaz. “Kardaşım” diye bak, “kardaşım” diye konuşuyor, “ben görmediğim bir şeyi yazmadım” diyor. Tayyi mekân, tayyi zaman. Yani Hz. Mehdi (a.s.)’ın vaktine gitmiş, Hz. Mehdi (a.s.)’ın arkadaş grubu içine girmiş, Hz. Mehdi (a.s.)’la muhatap olmuş, görüşmüş, talebeleri görmüş, çalışmaları görmüş, Darwinizm’e, materyalizme karşı faaliyetlerini görmüş; gördüklerini yazıyor. “Ne kadar da az olsalar, manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar” diyor. Bak, “manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli” yani “müthiş yıkıcı etki yapacaklar” diyor, “Hz. Mehdi (a.s.)’a yardım edecekler” diyor. Ama Hz. Mehdi (a.s.) başlarında. Şahs-ı manevi yok. “Bizzat” diyor. Yani Hz. Mehdi (a.s.)’ı, özellikle onu, bakın; “o zat” diyor, “o zat, o taifenin uzun tetkikatı ile yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak” diyor. Hatta yine diyor ki; “bu vazife” diyor, “hem dünya, hem her şeyi bırakmakla, çok zaman tetkikat ile meşguliyeti iktiza ettiğinden gerektirdiğinden” çok meşguliyet gerektirdiğinden öküz kafalı, böyle eşek kafalı anlamayan hırtlara ayrıca iyice anlasınlar diye diyor ki Bediüzzaman; “Hz. Mehdi (a.s.)’ın” diyor bak; “Hz. Mehdi (a.s.)’ın”. “Şahs-ı manevi” demiyor. “Hz. Mehdi (a.s.)’ın o vazifesini bizzat kendisi” zatı, şahsı, kendisi “görmeye vakit ve hal müsaade edemez.” Kardeşim, en geri zekâlısı olsa bunu anlar. Nasıl anlayamıyor? Ben hayret ediyorum. Milletin gözünün içine baka baka alenen çok özür dilerim eşek kadar adamlar yalan söylüyorlar. Alenen yalan söylüyor. Utanma da yok. Heriflerin yüzüne teneke çakılmış yani. Bunun nesini kapatıyorsun? Ne gerek var? İnanamıyorsan Allah’a dua et. Allah’a inanamıyor da olabilirsin, ahirete de inanamıyorsan saygı duyarız, bir şey olmaz. Dua ederiz. Yani “bir şey olmaz” değil de, tabii karşılığını alırsın da, insanlar sana bir şey yapmaz. Allah belanı verir, verirse yani. İnşaAllah. Ama bakın, yine tekrar söylüyorum; cahilliğinden, bilgisizliğinden söyleyenleri tenzih ediyorum veya bir maslahat icabı gizleyenler varsa onları da tenzih ediyorum. Yani hakiki böyle odun kafalıları kastediyorum. Bak, “ikinci vazifesi” diyor. Hz. Mehdi (a.s.) hayatta daha, devam ediyor. “İkinci vazifesiHilafet-i Muhammediye (a.s.m.) unvanı ile Şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir. Âlem-i İslam’ın vahdetini” bütün İslam âleminin birleşmesini “noktayı istinat edip” ona dayandırıp, İslam âlemi birliğini “noktayı istinat edip beşeriyeti” bakın bütün beşeriyeti -“İslam âlemini” demiyor- “beşeriyeti maddi ve manevi tehlikelerden” bak, “beşeriyeti maddi ve manevi tehlikelerden koruyacak” diyor. Maddi manevi tehlikeler nedir? İntiharlar, ölümler, anarşi, terör, savaşlar; hepsi. Açlık, sevgisizlik. “Maddi ve manevi tehlikelerden koruyacaktır ve” diyor bak “ve” çok hayati bu, metafiziktir bu “ve gadab-ı İlahiden kurtarmaktır.” Kıyameti durduruyor Allah’ın izniyle. Hz. Mehdi (a.s.)’ın gelişiyle kıyamet duruyor. Ve bunu ben söylemiyorum, bunu Peygamberimiz (s.a.v.) söylüyor. “Kıyametin kopmasına bir gün dahi kalsa” diyor, “benim Ehl-i Beytim’den Hz. Muhammed Mehdi (a.s.)’ı Allah gönderecek” diyor Peygamberimiz (s.a.v.), “kıyamet ertelenecek ve Hz. Mehdi (a.s.) vazifesine başlayacak” diyor. Hz. Mehdi (a.s.)’ın gelmesi nedeniyle kıyamet durdurulmuştur. Kıyamet kopacaktı normalde, inşaAllah. Bak, “Gadab-ı İlahiden kurtarmaktır. Bu vazifenin noktayı istinadı ve hadimleri milyonlarla efradı bulunan ordular lazımdır.” İşte İslam ordularının gereğini geçen hafta Müslümanlar teslim ettiler. Dediler ki, herkes söylüyor; “İslam âlemi, NATO gibi bir kuvvet kursun” dediler. Herkes konuşmaya başladı ilk defa. Bu önümüzdeki haftalarda, bu aylarda bu kurulacak. Büyük bir, otuz milyon kişilik yaklaşık, dünyanın en büyük ordusu oluşacak. Hıristiyanlara yapılan saldırı duracak, Yahudilere yapılan saldırı duracak ve Müslümanlara yapılan bütün saldırıları durduracak; yani delikanlı bir ordu. Gidip kan mı akıtacak? Yok, sadece “ne yapıyorsunuz?” diyecek. Onlar da; “hiçbir şey yapmıyorduk” diyecekler, “sadece oturuyorduk. Kusura bakmayın, yanlışlıkla gelmişiz” diyecekler. Konu bu.
ALTUĞ BERKER: İnşaAllah.
ADNAN OKTAR: Tabii. “Üçüncü vazifesi” bak, vazifesi bitmemiş, Hz. Mehdi (a.s.) hayatta. “İnkılabat-ı zamaniye ile çok Ahkâm-ı Kur’aniyenin zedelenmesiyle ve Şeriat-ı Muhammedîyenin (a.s.m.) kanunları bir derece tatile uğramasıyla o zat bütün ehl-i imanın manevî yardımlarıyla” bütün Müslümanlar’ın manevi yardımlarıyla “ve ittihad-ı islamın muavenetiyle”. İttihad-ı İslam, bak, geceli gündüzlü bağırıyoruz “İttihad-ı İslam” diye, değil mi? “İttihad-ı İslam kurulacak” diyor Bediüzzaman. “Muavenetiyle” onun desteğiyle, yardımıyla “bütün ulema ve evliyanın” Mahmut Efendi de dâhil, diğer büyük âlimler de, Fethullah Hoca da dâhil. “Bütün ulema ve evliyanın” bütün tarikat şeyhlerinin, Afganistan’da, Pakistan’da, her yerde ve bilhassa Şeyh Nazım Kıbrısi Hazretleri’nin, inşaAllah, Mübarek’in “ve evliyanın ve bilhassa al-i beytin neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakâr seyitlerin” Peygamberimiz (s.a.v.)’in soyundan gelen “seyitlerin iltihaklarıyla o vazife-i uzmayı yapmaya çalışır.” Yani, “dünyaya barışı, kardeşliği, demokrasiyi, sevgiyi, huzuru, neşeyi getirir” diyor. Burada kastedilen budur, anlatılan budur. “Şimdi hakikat-ı hal böyle olduğu halde, en birinci vazifesi ve en yüksek mesleği olan imanı kurtarmak ve imanı, tahkiki bir surette umuma ders vermek” yani iman hakikatlerini anlatmak; işte böceklerin hayatı, karıncaların hayatı, atomun yapısı, Kuran mucizeleri, hepsi. “Tahkiki bir surette” bak, tahkik ne demek? Araştırarak, ilmi, delillere dayandırır. Tahkik nasıl olur? Delillere dayandırarak olur. Fotoğraflarla, belgelerle, resimlerle. “Tahkiki bir surette umuma”. Umum ne demek? Bütün halka, bütün dünyaya. “Umuma ders vermek hatta avamında”. Demek ki üniversite ve aydın kesime hitap ediyor. Ama “halka da yönelik de çalışma yapacak” diyor “avama da”. Bak; “hatta avamın da imanını tahkiki yapmak vazifesi ise, manen ve hakikaten hidayet edici, irşat edicimanasının tam sarahatini ifade ettiği için, Nur Şakirtleri bu vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur'da gördüklerinden”. Yani, “o devirde öyle zannettiklerinden” diyor. “‘İkinci ve üçüncü vazifeler buna nispeten ikinci ve üçüncü derecededir’ diye Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsini haklı olarak bir nevi Hz. Mehdi (a.s.) telakki ediyorlar.” “Onun için böyle zannettiler” diyor. “Çünkü ben de” diyor, “iman hakikatleri anlattığım için, birinci vazifeyi de yaptığım için beni Hz. Mehdi (a.s.) zannettiler” diyor, “ikinci üçüncü vazifeyi önemli görmediler” diyor."O şahs-ı manevinin bir mümessili". Mümessil ne demek? Temsilcisi. "Nur şakirtlerinin tesanütünden gelen bir şahs-ı manevîsi ve o şahs-ı manevîde bir nevi mümessili olan" yani bu Risale-i Nur topluluğunun lideri olan "mümessili olan biçare tercümanını" kendini kastediyor "zannettiklerinden, bazen o ismi ona da veriyorlar." "Ve bana da 'Hz. Mehdi (a.s.)' diyorlar" diyor Bediüzzaman. "Gerçi bu, bir iltibas ve bir sehivdir". "Yanlış söylüyorsunuz” diyor, “hata yapıyorsunuz, böyle bir şey yok" diyor. "Fakat onlar onda mesul değiller." Yani "bundan dolayı günaha girmezler" diyor. Yani çünkü delil var, yani yanlış anlamış olabilirler, kendine göre yanlış kavramış. “Çünkü ziyade hüsn-ü zan, eskiden beri cereyan ediyor.” “Çünkü insan sevdiğine Hz. Mehdi (a.s.) gözüyle bakabilir” diyor, “Müslümansa. Eskiden beri var” diyor. “Ve itiraz edilmez.” Yani; “‘niyeHz. Mehdi (a.s.) gibi görüyorsunuz?’ diyemesin” diyor, “sevdiğine insan Hz. Mehdi (a.s.)gözüyle bakabilir” diyor. “Ben de o kardeşlerimin pek ziyade hüsn-ü zanlarını bir nevi dua ve bir temenni”. Yani “dua maiyetinde kabul ediyordum” diyor, “bir temenni. ‘Keşke Hz. Mehdi (a.s.) olsa gibi’ düşündüklerini düşünüyordum” diyor.“Nur talebelerinin kemâl-i itikatlarının bir tereşşuhu gördüğümden, onlara çok ilişmezdim." Yani, “‘niye bana Hz. Mehdi (a.s.) gibi bakıyorsunuz?’ diye üstlerine gitmezdim” diyor. “Hatta eski evliyanın bir kısmı, keramet-i gaybiyesinde Risale-i Nur u aynı o ahir zamanın hidayet edicisi olduğu diye keşifleri”. Yani, “bir kısım alimler de” diyor, “Risale-i Nur külliyatını bir nevi Hz. Mehdi (a.s.) gibi görmüşlerdir” diyor, “o devirde” diyor. “Bu tahkikat ile tevili anlaşılır. Demek iki noktada bir iltibas var; tevil lazımdır.” “İki noktada da hata yapıyorlar” diyor. Yani “ne ben Hz. Mehdi (a.s.)’ım, ne Risale-i Nur Hz. Mehdi (a.s.), ne de bu cemaat Hz. Mehdi (a.s.)” diyor. Yani “Ahir zamanın büyük Hz. Mehdi (a.s.)’ı değil” diyor ve “tevil lazımdır” diyor ve ondan sonra gerçek Hz. Mehdi (a.s.)’ın neden ayrı olduğunu açıklıyor. “Gerçi her asırda bir hidayet edici, bir nevi Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş.” “O anlamda ben de” diyor, “bir mehdiyim. Bir nevi.” Bak diyor ki bak; “gerçi her asırda hidayet edici, bir nevi Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş. Fakat her biri üç vazifelerden birisini” bak “üç vazifelerden birisini”. Bediüzzaman ne diyor? “Ben bu üç vazifelerden birisini yaptım” diyor. Bak “üç vazifeden birisini ve bir cihette yaptım” diyor, “bir cihette.” “Yapması itibarıyla ahir zamanın büyük Mehdi ünvanını alamamışlar” diyor. Eşek kafalılar daha anlaşılmayacak ne var? İşte açık, alenen anlatıyor. Neyini anlamıyorsunuz yani? Kapalı bir yön var mı? Yani neden Hz. Mehdi (a.s.) olmadığını, Hz. Mehdi (a.s.)’ın neden farklı olduğunu çok açık, alenen anlatıyor. “Üç vazifeyi birden yapacak” diyor. “Ben bir vazifeyi bir cihette yaptım” diyor. “O anlamda Hz. Mehdi (a.s.) sayılırım” diyor. “Ama o üç vazifenin üçünü birden yapacak” diyor. “O yüzden Hz. Mehdi (a.s.) oluyor” diyor. “Hayattayken”. Hayattayken yaptığını da anlatıyor burada.
ALTUĞ BERKER:Yeni Asya’nın İttihad-ı İslam Konferansları çalışmaları devam ediyor Hocam, maşaAllah. “Zamanın en büyük farz vazifesi İttihad-ı İslam” olarak başlık atmışlar ve Prof. Dr. Ahmet Battal da bunun ne anlama geldiğini izah etmiş konferansta.
ADNAN OKTAR:Helal olsun. İttihad-ı İslam demek; demokrasi demektir, laiklik demektir, sevgi demektir, kardeşlik, sanat ve bilim demektir, özgürlük demektir, dini özgürce yaşamak demektir.
ALTUĞ BERKER:İnşaAllah.
ADNAN OKTAR: “Selamun Aleykum Hocam, hayırlı geceler.” Aleykum Selam ve Rahmetullahi. “Dövme hakkında soruya yaptığınız cevap hoşuma gitmedi.” Destur. “Dövme yaptırmak haram değil mi? Yoksa ben mi anlayamadım? Tekrar açıklarsanız memnun olurum. Sizi her gece memnuniyetle dinliyorum. Ama bu dövme hakkında verdiğiniz cevap hoşuma gitmedi. Konya’dan İsmet Aydemir.” Hocamızın hoşuna gitmesi için nasıl yapsak, nasıl anlatsak? Bak şimdi dövme, şimdi senin damarın alttan görünüyor ya cildine baktığında, o bir desen, değil mi? Dövme de cildin altında bir desen olmuş oluyor. Yani abdest aldığında abdeste mani değil. Dolayısıyla haram değildir. Ama yağlı boya tarzında bir boya sürersen bunun üstüne bir katman şeklinde ve altına da su geçmezse, bu haram olur. Aksini söyleyen gelsin. Niye haram olsun? Ama ben abuk sabuk dövmeleri kastetmiyorum. Hoşuma gidiyor bazen görüyorum. Mesela küçük, biçimli dövmeler hoş duruyor. Yani şahsi zevkim olarak söylüyorum, inşaAllah. Ama öyle hani bazen yapıyorlar öyle garip bütün boya posa anlattım ya, tepeden tırnağa tablo gibi yani, harita gibi yani. Çok özür dilerim, bazı kişilerde psikopat görünümü veriyor. Yani biraz anormal bir görünüm veriyor. Yani o. Diğer kişileri tenzih ederim de bazen öyle bir görünüm veriyor. Yani tavrıyla birleştiğinde tabii, öyle diyelim. Bana garip geliyor yani. Çirkin, yakışmıyor. Fakat “haram” demek, haramdır. Bak diyorum; haram olmayan bir şeye “haram” demek, haramdır. Allah, “nasıl hüküm veriyorlar?” diyor, “ellerinde bir delil mi var?” diyor. Ayet var, Kuran ayeti var. Öyle önüne gelene “helal”, “haram” demek, olmaz. “Haram” demek için bir delil olması lazım. Cildin altındaki bir iz, derinin altında. Asıl olan deridir, derinin yıkanmasıdır. Deriye yönelik, yani deriyi kaplayan bir madde olmadığına göre, derinin altında olduğuna göre konu kapanmıştır. Aksini söylerse bana delil göndersin bana, bir şey söylesin.
ALTUĞ BERKER:Estağfirullah Hocam. Şeyh Nazım Hazretleri’nin 13 Nisan, dün tarihli sohbetinde Hocam, Ömer Nasuhi Bilmen’den bahsetmiş. 1940 yıllarında kendisini ziyaret ettiğini, elini öptüğünü, hayır duası aldığını, daha sonra Nur talebelerinin kendilerini, Şeyh Nazım Hazretleri’ni o zaman, 1940’lı yıllarda bir dershaneye, sohbete çağırdıklarını söylemiş. Ve “bir talebe sohbetin açılışını yaptı” diyor, “Bediüzzaman Hazretleri’nin kitaplarından bir sayfa okudu, bıraktı. Said-i Nursi Hazretleri’nin kitaplarını anlayacak, içindeki esrarı bilecek seviyede adam yoktur” diyor. “Hazret’in kelamı derindir. Okyanusa kayıkla girilir mi? Alabora eder seni. Ejderha gibi gemi ister. Fırtınaya tutulduğunda o bile çöp gibidir. ‘Bunlar okyanustur’ dedim. Kolay mesele değil mübareğin yazdığını anlamak. Anladıktan sonra da anlatabilmek” diyor Şeyh Nazım Hazretleri.
ADNAN OKTAR: Hay ağzına sağlık. Bak görüyor musun, Evliya’nın üslubunu? Bak görüyor musun Kutbu’l-Azam’ın güzel sözlerini? Hani Bediüzzaman’a karşıydı? “Ya kardeşim” dedim, “bak bir hikmeti vardır, bir bildiği vardır.” Bir söz söyledi. Orada kastettiği; “Risale-i Nur asrımızda Hz. Mehdi (a.s.) eseri değildir. Asrımızda Hz. Mehdi (a.s.)’ın eserlerini okuyun” diyor. “Bir evvelki yüzyılın müceddidine ait eserlerdir. İstifade edilir, çok değerli eserlerdir, Hz. Mehdi (a.s.)’ın da istifade edeceği eserlerdir; bunlar doğru. Ama Hz. Mehdi (a.s.) eseri değildir. Hz. Mehdi (a.s.)’ın eseri, hicri 1400’deki eserlerdir.” Onu da söylemiyor, “şudur” demiyor Mübarek. “Bakın” diyor, “görürsünüz” diyor; o kadar. “Çünkü etkili olamazsınız” diyor, “sadece Risale-i Nur’la. Hz. Mehdi (a.s.)’ın kitaplarını arayın, Hz. Mehdi (a.s.)’ın eserlerini arayın; onlara tabi olun. Öbür türlü mağlup olursunuz” diyor. “Güç yetiremezsiniz” diyor. Doğru söylüyor. Ama Hz. Mehdi (a.s.)’ın istifade edeceği eserlerdir Risale-i Nur Külliyatı. Bediüzzaman diyor; “gerçek sahibi Hz. Mehdi (a.s.)ve şakirtleri Allah’ın izniyle gelirler, o daireyi genişlendirir, o tohumlar sümbüllenir. Biz de kabrimizde seyredip, şükrederiz” diyor. Risale-i Nur’un gerçek sahibidir, Hz. Mehdi (a.s.). Ama Risale-i Nur’da Bediüzzaman söylüyor; “Risale-i Nur’la iktifa edecek” demiyor ki, “eserler hazırlayacak” diyor, “kendisi” diyor. Bu okudum ya demin, anlattım. Hatta “Darwinizm ve materyalizme özellikle, birinci derecede ona yönelik bir çalışması olacak” diyor, “iman hakikatlerini anlatacak, Risale-i Nur’dan da istifade edecek” diyor. “Risale-i Nur’u neşr ve tatbik edecek” diyor. Şeyhimiz’in söylediği de budur. Karmaşık bir şey yok.
ALTUĞ BERKER:İman hakikatleri resimleri gösterecektim Hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Tam ahbap olmuş bunlar. MaşaAllah. Hepsi birbirinden şeker, hepsi birbirinden tatlı, maşaAllah.
Bir kardeşimiz bir hadis göndermiş. "Peruk takan ve taktıran, kaşlarını alan ve aldıran, vücuduna dövme yapan ve yaptıran lanetlenmiştir" diye bir hadis göndermiş. Niye canım? Bir kadın kelse, saçı dökülmüşse, niye öyle gezsin? Yani bu akıl mı? Tabii ki peruk takacak. Niye mağdur durumda kalsın? Çok ezilir öyle insan, değil mi? Ona acı çektirmek günah değil mi? Onu mahcup etmek günah değil mi? Ona azap vermek günah değil mi? Onu huzursuz yaşatmak günah değil mi? Peruk takar, kimse de bir şey diyemez, değil mi? "Kaşlarını alan". Kardeşim mesela bazı genç kızların kaşları çok gür oluyor. Yani yukarıya doğru kalkık böyle, değil mi? Acayip duruyor görünüşü yani. Tabii ki alacak kaşını. Yani şimdi beni konuşturmasınlar. Sakallı, bıyıklı, kaşlar birbirine girmiş, yani komedi filmlerindeki gibi tipler. O çocuğu o şekilde ezdirmek yazık, günah değil mi? Millete güldürmek yazık, günah değil mi? “Sakalını elleme, bıyığını elleme, kaşını elleme.” Olur mu öyle şey? Genç kız tabii ki kendini derli toplu hale getirecek. Yanlış biliyorlar. Yani orada olaya akılcı bakılması lazım. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in ahlakıyla bakmak lazım. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kimin o şekilde acı çekmesini ister? Bir genç kızın acı çekmesini ister mi öyle? Kaşları birbirine girmiş, bıyıkları bir yandan fırlamış, sakal bir yandan fırlamış; sokakta öyle gezdiriyorlar çocukları. Ee ne? "Sünnete uyuyor" diyor. Günah değil mi o çocuğa? Saçı yok. Mesela evin içinde alay ettiriyorlar, değil mi? Ne kadar acayip bir şey? Niçin olmasın? Saç, bayağı güzel, peruk takar gezer. Sahabelerin mesela burnuna kılıç geliyor, burnu kopuyor, altından burun takıyorlar; gayet güzel. Kaşı gözü birbirine girmiş, kıllı kılçıklı; kadın öyle gezer mi ya sokakta? Beni konuşturmasınlar. Böyle münasebetsizlik olmaz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in genel ahlakına baksınlar, nezafetine baksınlar, kibarlığına baksınlar, inceliğine baksınlar, insanların huzuru için nelere dikkat etmiş ona baksınlar; hemen anlarlar. Düşün; kaşları birbirine girmiş, buradan şey yapıyor. Bazı hanımlarda olur mesela, bıyıkları olur, sakal çıkar hiç istemediği yerlerde. O şekilde bir genç kızı sokakta gezdirmek olur mu? "Aman ellemeyin, doğal haliyle kalsın" diyor. Saçı da yok. “O haliyle, doğal haliyle kalsın.” Ömür boyu acı çektireceksin. Alsın elini, yüzünü tertemiz hale getirsin. Normal genç kız görünümü alsın. Saçında da peruk olur. Kimse de bir şey söyleyemez. Kendine güveni de gelir. Rahat eder çocuk. Ömür boyu ona acı çektirmek günah değil mi? Evet, yanlışım varsa söylesinler.
ALTUĞ BERKER:Estağfirullah. Estağfirullah Hocam. Ayşe Arman'ın bir yazısı vardı.Kızının doğumundan ve babasının ölümünden sonra kendisinde bir değişiklik olduğunu, kalp gözünün açıldığını, içinde yaşadığı evrenin farkına vardığını ve bazı konular üzerinde düşünmeye başladığını yazmış. Ancak bu dünyada neden var olduğunu, nereye doğru gittiğini ve ölümden sonra ne olduğunu bilemediğini, tüm bunların kendisi için bir sır olduğunu yazmış.
ADNAN OKTAR:Ayşe Arman derin düşünen bir kız, bayağı vicdanlı. Yaşı ilerledikçe daha da olgunlaşıyor, daha güzel fikirler geliştiriyor. İmana, İslam’a, Kuran’a çok yatkın bir üslubu var. Daha önce de söylemiştim ya bizim ilk, o zaman genç kızdı, yeni gelmişti. Adana’dan gelmişti herhalde hatırladığım kadarıyla. Adana’da özel bir okulda, İngilizce eğitim yapan bir okulda okuyordu hatırladığım kadarıyla. Sohbet ettik. Herkes çıktı, o kaldı, gitmedi. “Ben gidiyorum” dedi. “Tamam, git” dedim. Geldi, yanaklarımdan sıktı böyle. Hiç ummadım, acayip şaşırdım böyle. “Senle yine görüşelim” dedim. “Görüşelim ama” dedi, “burada görüşmeyelim” dedi. “Okulun kampüsüne gel” dedi, “öğrenci yurduna, odama gel” dedi, “orada görüşelim” dedi. Şimdi ben gelsem tabii orada çok dikkat çeker, acayip olur. Ama çok şeker kız, güzel insan, yani kibar ve kaliteli bir insan. İmanlı da maşaAllah. Derin düşünüyor. Ondaki çocuk sevgisi de çok hoşuma gidiyor, çocuğuna olan sevgi, bayağı güzel. Çocuğunu da dindar yetiştirmeye gayret ediyor. Allah ona da, çocuğuna da uzun ömür versin. Allah hidayet versin, kalbini açsın. Allah sağlık, sıhhat versin, İttihad-ı İslam’ı, Hz. Mehdi (a.s.)’ı ona görmeyi nasip etsin, Hz. İsa (a.s.)’ı görmeyi nasip etsin. İslam’a, Kuran’a faydalı, hizmet eden bir insan haline gelmesini nasip etsin Allah. Çok klas kızdır; yani çok modern, kaliteli bir insan. ‘Elegant’ derler ya o tarz, inşaAllah.
Bakın, resim yapmaya da burada… Resim. Televizyon, şu an burada da resim var. Her yerde var. Gazetelerde, Milli Gazete’de resim yok mu? Vakit’te de resim var, Cübbeli’nin kendi dergisinde resim yok mu?
ALTUĞ BERKER:Evet Hocam.
ADNAN OKTAR:Değil mi? Birçok fotoğrafı var, resim var. Yani, çıkıyor televizyona, kendisi de çıkıyor. Sureti her yerde görülüyor.
ALTUĞ BERKER:İnşaAllah.
ADNAN OKTAR: Evet, seni dinliyorum, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Hocam kıyameti tasvir eden bir Hollywood filminden görüntüler gösteriyorum inşaAllah.
VTR: Sinema filminden kıyameti tasvir eden görüntüler
ALTUĞ BERKER: Ayet-i Kerime’de şöyle buyuruyor Cenab-ı Allah; Enam Suresi, 40’ıncı ayet. “De ki: “Düşündünüz mü hiç; eğer size Allah’ın azabı gelirse ya da saat (kıyamet) gelip çatarsa, Allah’tan başkasını mı çağıracaksınız? Eğer doğru sözlüler iseniz (çağırın bakalım.)””
ADNAN OKTAR:Evet, o filmler faydalı oluyor. Son zamanlarda kıyametle ilgili çok fazla filmler görülüyor.
ALTUĞ BERKER:Son bir haber olarak, Milliyet’te Aslı Aydıntaşbaş’ın yazısında, BDP’den milletvekili adayı olan Şerafettin Elçi’nin bazı görüşlerine yer vermiş. Şerafettin Elçi; silahlı mücadeleye karşı olduğunu, ancak silahlı mücadelenin sadece Kürtlerin taleplerinin yerine getirilmesiyle son bulacağını belirtmiş. Bunların da Kürtlerin yasal güvenceye kavuşması, ana dilde eğitim ve Kürtlerin kendi kendilerini yönetebilecek federatif bir yapı olduğunu söylemiş. Türkiye’nin eninde sonunda federatif yapıya kavuşmak zorunda olduğunu, kendisine bu konuda destek veren ve aynı görüşleri savunan pek çok Türk demokrat bulunduğunu da sözlerine eklemiş.
ADNAN OKTAR:Federatif yapı diye bir şey olmaz. Federatif yapıda Türkiye paramparça olur. Adı federatif. Bıraksan federatif diye kalmaz o. Federatif olur mu? Adamı sen ayırdın mı “ben cumhuriyetim” der, bu kadar basit. “Ne alaka?” diyecek, “pasaportu al, buraya gel” diyecektir. Olur mu öyle şey ‘federatif’ diye? Olmaz. İddia edilen Ergenekon terör örgütü yirmi ikiye ayırmak istiyor Türkiye’yi. Bu arkadaşlar da farkında olmadan kafasına uygun bir üslup kullanıyorlar. Farkında olmadan yapıyorlar ama cahillik yapıyorlar; çok yanlış. Bölündü mü mahvolur millet, birbirine düşer, acayip karmaşa olur. Birlikte rahmet vardır; bölünmede fitne vardır, azap vardır. Eğer iyilik yapacaklarsa Türk İslam Birliği’ni savunsunlar. Madem bir hayır yapmak istiyorlar, değil mi? Türk-İslam Birliği’ni savunurlarsa en güzel hizmeti yapmış olurlar. Onun dışında fitne, başka bir şey yok.
ALTUĞ BERKER:Bir kedi ve kuşun görüntülerini göstereceğim Hocam.
VTR: İman hakikati sevimli canlılar
ADNAN OKTAR:Ne tatlı hayvan maşaAllah, maşaAllah.
Cübbeli; “müzik haram” diyor, kendi radyosunda müzik var. Ben anlamıyorum. TGRT, mesela Hüseyin Hilmi Işık Hocamız’ın talebeleri “müzik külliyen haramdır” diyorlar. Akşama kadar TGRT’de çalgılı çengili müzik programları var. Yani ben mi yanlış görüyorum, kulağıma mı öyle geliyor? Hayır, ben çok seviyorum, yani Hüseyin Hilmi Işık Hocamız’ı çok severim, talebelerini de çok seviyorum. Ama bu ne alaka yani şimdi? “Külliyen haramdır” diyor Hocam çıkıyor anlatıyor. Arkasından çengili çalgılı fasıl başlıyor. Hayır, programın öncesinde çengi çalgı var, çalgı ve çengi yine program sonrasında da var. Cübbeli de; “müzik haramdır” diyor, kendi radyosunda var. Flash TV’ye çıkıyor, orada da çalgı çengi her şey var. Yani ben anlamıyorum ne demek istiyorlar. Müzik ruhu açar, kafayı açar, dimağı açar; çok güzel, büyük bir nimettir. Cennette de var müzik. Niye haram olsun müzik? Bir de hepsi dinliyor yani ben anlamadım, acayip bir şey. “Haram” diyenlerin tamamı dinliyorlar, radyolarının tamamında müzik var. Arkasından da “haram” diyorlar. Haramsa dinleme o zaman, bir göreyim, değil mi? Flash TV’ye niye çıkıyorsun o zaman? Millete müzik dinlettiriyorsun. Radyonda niye müzik açıyorsun, niye müzik dinletiyorsun? En şaşırdığım da odur yani. Öyle bir şey yok. Müzik bir nimettir, güzelliktir. Ritim, ne güzel işte; insanın ruhunu açar, Allah’a daha yaklaşmasına vesile olur. Niye haram olsun? Hayır, bunu diyorsa, samimiyse yapmasın da görelim. Yapıyorsun. Bakıyorum dergisinde resim, her türlü resim var, fotoğraf var. Bak buyur, kendi resmi. Bu nedir bu Cübbeli, madem resim haram? Mübarek, bu senin dergin, değil mi? Bak, bayağı orada çok sıkı poz vermişsin. Madem haram, yapma yani o zaman.
ALTUĞ BERKER:Hocam bir Peygamber Efendimiz (s.a.v.) güzelliği tavsiye ediyor, malumunuz. Müslim’deki bir hadiste şöyle buyurmuş; “bir sahabe güzel giyinme hakkında Hz. Muhammed (s.a.v.)’ e sorduğunda şu cevabı aldı: ‘Allah güzeldir, güzelliği sever.’” İnşaAllah.
ADNAN OKTAR:Evet, bak Kasr-ı Arifan, sonra Cübbeli itiraz etmesin, “benim dergim değil” demesin bak Kasr-ı Arifan. Cübbeli Hocam, bu senin dergin değil mi? Şimdi burada da zatıalinizin gayet görünür şekilde resmi var. Senin kontrolünden geçen bir dergi. Hani haramdı resim, değil mi? Ben anlayamıyorum ne demek istiyorlar. Evet, İslam ahlakı hakim olduğunda, İttihad-ı İslam olduğunda resim de olacaktır, müzik de olacaktır, sanat da olacaktır, bilim de olacaktır, her şey olacaktır, her türlü güzellik olacaktır. Kardeşlik olacaktır, demokrasi olacaktır, fikir özgürlüğü olacaktır, sanat ve bilimde olağanüstü, çağlar üstü bir güzelliğe doğru gideceğiz, inşaAllah. Laiklik de olacaktır. Tam bir güzellik olacaktır. Kimsenin de rahatsız olacağı bir ortam olmayacaktır.
ALTUĞ BERKER: İnşaAllah.
ADNAN OKTAR: “Hocam şu anda Samanyolu TV’de ‘Varlık Harikaları’ programı var. Maymunları övdüler. İnsanlara en yakın olduğunu ve zeki olduğunu söylediler.” Doğru, evrimle alakası yok ki bunun.
ALTUĞ BERKER:Bugün ama Samanyolu TV’nin de böyle bir şeyi vardı Hocam.
ADNAN OKTAR:Ne diyor?
ALTUĞ BERKER:Kuşlarla ilgili bir belgesel vardı Samanyolu Haber TV’de. “Dinozorların soyundan gelme” gibi ifadeler kullanıyorlardı.
ADNAN OKTAR:Kuşlar? Samanyolu?
ALTUĞ BERKER:Evet.
ADNAN OKTAR: Samanyolu’nun her programını sürekli yayınlatalım, gösterelim, sürekli kınayalım. Başka yapacak bir şey yok. Adamlar zaten Bediüzzaman’ı devreden çıkarttı bir kısmı. Şaşar beşer Faruk Beşer’i devreye getirdiler. Bediüzzaman’dan utanıyor adam, yayınlamıyor. Yani hepsi değil; yüzde doksan dokuzu iyi insanlar ama yüzde bir de olsa böyle insanlar var. Ayıp yapıyorlar.
“Kanalınız oldukça güzel yayınlar yapıyor” diyor.
Evet. “Selamun Aleykum. Dün internetin dabbe olduğunu, deccal olmadığını söylediniz. Evet, ben yanlış yazdım. İnternete ‘dabbe’ dediniz. Özür dilerim” diyor. Tamam, güzel ama Allah aşkına biraz inceleyerek bakın. Yani paldır küldür böyle paça don ortaya çıkıyorlar. Akıllarına ne gelirse fırlıyorlar. Hani var ya böyle yangında millet fırlar sokağa. Yani biraz akılcı bakın.
“Canım Muhammed Hocam, size hayranım. Her şeye mantıklı cevap veriyorsunuz. İnsan ruhu neyi hoşlanıyorsa zaten Allah onu bize ilham ediyor. Siz bir harikasınız” diyor. Allah razı olsun, inşaAllah öyle oluruz. İyi maşaAllah, izlenme oranı da çok iyi.
ALTUĞ BERKER:Estağfirullah Hocam. Mısır bitkisinin resimlerini göstereceğim. Mısır bitkisi haşere saldırısına uğradığında özel bir koku salarak larvaların doğal düşmanları olan nematodları çağırıyor. Kokuyu alan nematodlar mısır bitkisinin üzerine yerleşerek orada bulunan zararlı larvaları zehirleyip öldürüyorlar inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Nematod kimdir?
ALTUĞ BERKER:Bir çeşit kurtçuk.
ADNAN OKTAR:Tamam, onu bir dahaki sefer tanıtalım.
ALTUĞ BERKER:İnşaAllah Hocam.
SUNUCU:00.30’dan itibaren Adnan Oktar ile Gece Sohbetleri programımızı A9 TV, Samsun AKS, Mavi Karadeniz Radyo, Pop Radyo, Tokat Turhal Süper TV ve Radyo, Kütahya Destan TV ve www.HarunYahya.Tv sitemizden takip edebilirsiniz. 22.00’dan itibaren A9 TV, Kocaeli TV, Mavi Karadeniz Radyo, Pop Radyo, HarunYahya.Tv’den takip edebilirsiniz.
Güncel Yorumlar
Devamı ...
Makaleler
Devamı ...
Kuran Tefsiri
Devamı ...Radyo programları
Devamı ...Harun Yahya Etkiler
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...