SUNUCU:‘Adnan Oktar’la Gece Sohbetleri’ programımıza A9 TV, Samsun AKS, Mavi Karadeniz Radyo, Pop Radyo, Mardin Kanal 47, Mersin İstiklal TV, Tokat Turhal Süper TV ve Radyo, Kütahya Destan TV ve HarunYahya.TVsitemizden devam ediyoruz.
ALTUĞ BERKER:İnci Sözlük sizinle ilgili bir tane not koymuş kendi sitesine.
ADNAN OKTAR:Ne diyor? İnci Sözlük, şu bizim ekip.
ALTUĞ BERKER:“Sayın Adnan Oktar’dan özür yazımızla ilgili çıkan bazı yazılara karşı kamuoyuna açıklama” başlığıyla; “Daha önce internet sitemizde, Sayın Adnan Oktar hakkında bazı üyelerimiz tarafından, saygıya uygun olmayan bazı yazılar yayınlanmıştı. Site yetkilileri olarak bunları haber alır almaz yayından çıkartmış ve kendisinden özür dilemiştik. Bu özür vesilesi ile Sayın Adnan Oktar’a dünyada büyük yankı uyandıran, başarılı çalışmalarından dolayı da ayrıca teşekkür etmiştik. Bir kısım büyük haber sitelerinde, Sayın Adnan Oktar’dan özür dilememiz ve kendisine teşekkür etmemiz konusunda ‘Adnan Oktar İnci Sözlük’ü dize getirdi’ şeklinde yorumlar yapılmıştır. Sayın Adnan Oktar da büyük incelik ve nezaket göstererek her akşam A9 televizyon kanalından canlı olarak yayınlanan röportajların birinde, bu yorumların yanlışlığını belirten, özür dilemenin nezaket gereği olduğunu açıklayan ve bizlere karşı dostluk ve iyi niyet temennilerini içeren sözler söylemiş, tarafımıza selam göndermiştir. Bizler de öncelikle Sayın Adnan Oktar’a selamlarımızı gönderiyor, bu konuyu tarafımızca ilave olacak bir açıklama yapmayacak derecede güzel açıklayan Sayın Adnan Oktar’a da ayrıca teşekkür ediyoruz” demişler.
ADNAN OKTAR:Aleykum Selam. İnci Sözlük’ü seviyoruz. Çok neşeliler, coşkulular, dinamiklikleri hoşumuza gidiyor. Şakaları da hoşuma gidiyor ama zaten üsluplarında bir düzelme olduğu için hiçbir sorun yok. Dost dostu, arkadaş arkadaşı uyarır; nezaket çerçevesinde olur bu, her zaman olan bir şeydir. Üslupları da nezaketsiz kişilere çok güzel bir cevap olmuş. Ayıp yapıyorlar; yani nezaketli ve güzel bir üsluba, nezaketli ve güzel bir üslupla cevap verilmiş ve nezaket, güzellik gösterisi var. Adam onu bambaşka yorumlamaya kalkıyor. O, onların karanlık dünyasını gösterir. O, İnci Sözlük’e herhangi bir zeval veyahut zorluk getirmez, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Sizinle daha önce röportaj yapan gazeteci Cemil Şahinöz kardeşimiz Yaratılış Atlası’ndan faydalanarak üniversitelerde ‘Yaratılış ve Evrim’ konferansları veriyormuş Hocam. Bir üniversite konferansından bir kesit yollamış, görüntü. Konferansta atlası tanıtıyor, sizden bahsediyor. Uygun görürseniz göstereyim, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:MaşaAllah, sayfa sayfa sonuna kadar gidecek gibi görünüyor, maşaAllah. Düşünüyorum, adam diyor ki; “ben evrim konusunda konuşamıyorum.” Yaratılış Atlası varsa yanında, bitti konu, neyini konuşamayacaksın? Darmadağın edersin, tozunu çıkartırsın; havanda ezilmiş karabibere dönerler. Tuz buz olur adam, nasıl konuşamazsın? Koyarsın önüne, “aç on sayfa, bak” dersin; sırf baksın, konuşmasına gerek yok; “şimdi bir daha ifadeni alayım” dersin, garip sesler çıkaracaktır, konu biter, inşaAllah.
Fethullah Hocam’ın Hz. Mehdi (a.s) ile ilgili kaseti geldi, evde dinledim. Uzun uzun anlatıyor Hocamız. 1300-1400 sene Hz. Mehdi (a.s) hep şahıs olarak beklenmiş. En son Bediüzzaman gelmiş, Bediüzzaman da; “şahıstır, geldiği vakit kendisi dahi kendini bilmez. Yakın talebeleri imanın nuruyla onu tanır” diyor. “Hz. İsa (a.s) da geldiği vakit kendisi dahi kendisini bilmez, seçkin talebeleri onu imanın nuruyla tanırlar” diyor. “O şahıs,” “o zat” diye açık açık bahsediyor. Bazı böyle kafayı çizmiş tipler, hiçbir ayete, hiç bir hadise dayanmaksızın tutturdular ‘şahs-ı manevi’ diye. Nerede? Bana delil göster, bir tane kaynak göster; Kuran’dan, hadisten, Bediüzzaman’dan, herhangi bir alimden göster. Bir tere otu ortaya çıkmış, atmış bunu Allahualem, hepsi de sıradan onu yemişler. Fethullah Hocam’ın anlatımları, ortalı anlatıyor işin doğrusu ama şahıs olduğunu açık, alenen anlatıyor. Alenen şahıs olarak anlatıyor. Cahilliğinden diyenleri zaten tenzih ediyorum, onlar hakikaten mazur. Taktik olarak yapanlara da bir şey demiyorum ama kerterizliğinden yapanlar ahlaksızlık yapıyorlar yani kendi enayiliklerini başkalarına da sirayet ettirebileceklerini zannediyorlar, çok büyük akılsızlık. 1400 senedir alimler, hepsi “şahıs” demişler, bir kişi bile aksini söylememiş. Peygamberimiz (s.a.v), “şahıs” diyor. Kuran’da zaten daima şahıs olarak olmuş. Hiçbir zaman için şahs-ı manevi olarak bir alim ortaya çıkmamış. Korkaklığın, zayıflığın, iman zafiyetinin neticesinde çıkardıkları bir çözüm ama aptalca bir çözüm, akılsızca bir çözüm. Bu aptallığı da kimin ortaya attığını bilmiyoruz. Yani kimin ortaya çıkarttığı belli değil bunu. Çünkü Bediüzzaman’da sureti katiyede yok, net anlatıyor; “benden yüz yıl sonra gelecek. Ben o zaman vefat etmiş olacağım” diyor. Fakat neden ihtiyaç duyuyorlar böyle yalana, ben daha hala anlayabilmiş değilim.
ALTUĞ BERKER:Yaşayan talebeleri de aynı şekilde diyor Hocam.
ADNAN OKTAR:Hepsi “şahıstır” diyor. İslam alemi birleşir de bir lideri olmaz mı? Ne mahsur var lider olmasında? Demek ki, ortaya çıkmasak, cevap vermesek bunlar böyle milleti kandırmaya devam edeceklerdi. Bundan sonra sıkıysa kandırmaya çalışsınlar. Çünkü Hz. Mehdi (a.s)’ın bütün alametleri teker teker şahs-ı manevi olarak mı ortaya çıkıyor? Ay ve Güneş tutulmaları oluyor, şahs-ı manevi mi? Tutuluyor, doğru, 15 gün arayla tutuluyor. “Kabe’de baskın olacak” diyor, bu şahs-ı manevi olarak mı oluyor yahut temsilen mi oluyor? Hakikaten Kabe’de baskın oldu; gerçek, doğru. Lulin kuyruklu yıldızı, çıktı işte kuyruklu yıldız; normal, bildiğin kuyruklu yıldız çıktı. Adama sorsan, “kuyruklu yalanlar söyleyenler olacak, kuyruklu yalanlar kastediliyor orada, kuyruklu yıldız diye bir şey yok” der. Çıktı işte, görülüyor gökyüzünde, aç bak; fotoğraflarını göstereyim. Halley kuyruklu yıldızı mesela; şahs-ı manevi, hayal, rüya falan değil, gerçekten çıkıyor. İslam alemi hakikaten İslam’a doğru koşuyor, görülüyor. Darwinizm hakikaten yıkıldı, devam ediyor yıkılmaya. Müslümanların başına bir lider gelmesinden normal ne olur? Bunda acayip karşılanacak ne var, aklın ihtiyarını alacak ne var bunda? Bir de Hz. İsa Mesih (a.s) gökten, yıldızlardan ışık saçarak gelmeyecek ki aklının ihtiyarını kaldırsın. Yine akılsızlık yapıyorlar. Bediüzzaman; “aklın ihtiyarını kaldırmayacak şekilde gelecek” diyor. “Geldiği vakit kendisi kendisini bilmez” diyor. Bu nasıl aklın ihtiyarını kaldırsın? Kendisi dahi kendisini bilmiyorsa başlangıçta. Yakın talebeleri onu imanın nuruyla tanıyorlarsa, burada aklın ihtiyarını kaldıracak ne var? Adetullaha muhalif olan ne var? Geçmişini hatırlamayan bir insan, nerede burada acayip olan şey? Müthiş iman zayıflığı var; hasta bunlar, hasta insanlar. İman edemeyince atmaya başlıyorlar. Her konuda atış, her konuda atış.
ALTUĞ BERKER:“İmanı zayıf ve enaniyeti kavi olan hocalar” diyor, siz daha iyi bilirsiniz, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: “Enesi kavi, imanı zayıf” diyor Bediüzzaman; tam öyle, hasta tipler. Biz çıktık, gık yok. Fındık yutmuş tavuk gibi garip sesler çıkartıyorlar. Tıkandılar. Hadi atın, şimdi atın da bir görelim bakalım. Hiç atış yapan görebiliyor musunuz? Yok, konusunu dahi açamıyorlar. Yirmi ikilik inşaat çivisi gibi çakıyoruz; bilgiyle, akılla.
“Hem şu sırdandır ki; Hz. Mehdi (a.s) ve süfyan gibi ahir zamanda gelecek eşhasları,” şahısları, “çok zaman evvel hatta tabiin zamanında onları beklemişler, yetişmek emelinde bulunmuşlar.” Mesela süfyan şahıstır, Hafız Esad. Bütün Nurcular ittifak haldedir. Şahs-ı manevi diyorlar mı süfyan için? Yok, şahıs. Çıkış yerini de söylüyor, İstanbul olduğunu açıkça anlatıyor bak burada. Aksini hiç kimse söyleyemez. “Sahabe döneminde bile beklenmiş” diyor, bak; “İstikbal-i dünyeviyede 1400 sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib (yakın) zannetmişler.” Hicri 1400’de geleceğini de açıkça söylüyor Bediüzzaman. Risale-i Nur’un dili biraz ağır olduğu için bazı sahtekarlar, o zaman gençler de herhalde fazla okumamışlar, incelememişler, onlara bol bol atış yapmışlar, onlar da yemiş onu. Hindiye darı atar gibi -dini konuları tenzih ederim- bazı tipler vardır, her yalanı yutar, her şeyi yutar; araştırmaz, incelemez. Burada yazıyor, görmüyor musun? Gözün görmüyorsa gözlük tak bak. Ne diyor? “İstikbal-i dünyeviyede bin dört yüz sene sonra gelecek” b-i-n d-ö-r-t y-ü-z; bin dört yüz, anlaşılmayacak ne var burada? Kıl kıl, kelebek gibi tiplerin peşinden gidiyorlar. “Anlayamamışlar” diyor, gevrek gevrek. Neyini anlamayacaksın? Yazıyor işte, bin dört yüz diye, anlaşılmayacak ne var burada? Yerini de söylüyor; İstanbul, açıkça anlatıyor.
“Merkez-iSaltanat o vakit Şam'da veya Medine'de olduğundan, vukuat-ı Hz. Mehdiyye,” Hz. Mehdi (a.s)’ın vuku bulmasını, “veya Süfyaniyye'yi,” Hz. Mehdi (a.s) ve süfyan ile ilgili olayları, “Merkez-iSaltanat civarında olan Basra, Kufe, Şam gibi yerlerde tasavvur (düşünerek) ederek öyle tefsir etmişler” diyor. “Yanlış söylemişler” diyor. Demek ki neredeymiş? Merkez-i Saltanat neredeyse orası. Merkez-i Saltanat neresi? İstanbul. “İstanbul’da çıkacak” diyor, o kadar. Eskiden burasıydı İslam aleminin merkezi.
ALTUĞ BERKER:Peygamber Efendimiz (s.a.v) de, “Konstantiniyye” diyor hadis-i şerifinde, inşaAllah. Siz her zaman anlatıyorsunuz.
ADNAN OKTAR: Bu gıcık tiplerden, samimiyetsizleri bulsak da çıkartsak yayına. Yahut ben onların bulunduğu yere de gidebilirim. Milletin gözünün içine baka baka bir de. Hayır, kıl tipler, böyle hani şeytani, kıvrak zekaya sahip olsalar, hiç olmazsa dersin ki; “şeytani zekası var.” O yönden de zekası yok. Fakat inanılır gibi değil, hakikaten de kandırmışlar bayağı bir insanı. Bediüzzaman o kadar net konuşuyor ki; hiç tabir, tevil edilecek gibi değil, son derece açık.
Bak, Şualar’da; “İsaAleyhisselâm'ı,” İsa Aleyhisselam; ne zamandan beri ‘İsa Aleyhisselâm’a şahs-ı manevi deniliyor? Hiç gördünüz mü siz? Kuran’da, hadiste, dünyada, edebiyat tekniğinde böyle bir şey var mıdır? Şahs-ı maneviye, ‘İsa Aleyhisselam’ denir mi? “İsa Aleyhisselam’ın şahsı manevisi” dersin. “... İsa Aleyhisselâm'ı nur-u îman (imanın ışığı) ile tanıyan,” imanın nuruyla tanıyan, “ve tabi olan cemaat-ı ruhaniye-i mücahidinin,” bir cemaat var, bir şahıs. Tanımışlar. Ne ile tanımışlar? İmanın nuruyla tanımışlar ve tabi olmuşlar. Müthiş ahlaksız bu adamlar; deli bunlar, başka açıklaması yok. Ve bu adamlara nasıl inanıyorlar ben hayret ediyorum. “İsa Aleyhisselâm'ı nur-u îman ile tanıyan ve tabi olan cemaat-ı ruhaniye-i mücahidînin kemmiyeti (sayısı), deccal'ın mektebce ve askerce ilmî ve maddî ordularına nisbeten çok az ve küçük olmasına işaret ve kinayedir .” Bak, bir Hz. İsa (a.s) var, nur-u imanıyla tanıyan bir ekip var ve tabi oluyorlar bunlar; bir insan var, ona tabi oluyorlar ve cemaatler bunlar ayrıca. Hz. İsa (a.s), cemaati; bunlar bir araya gelince tabii ki şahs-ı manevi de olur. Çünkü bir fikir sistemi çıkıyor ama şahıs var, cemaati de var.
“Büyük Mehdi’nin çok vazifeleri var.” Burada şahs-ı manevi var mı? “Ve siyaset aleminde, diyanet aleminde, saltanat aleminde, cihat aleminde çok dairelerde icraatları olduğu gibi.” Bir, siyaset; iki, diyanet; üç, saltanat; dört, cihat, ceht aleminde. “Dört cihette faaliyet yapacak” diyor. “Elbette ahir zamanda Şeriat-ı Muhammediyeyi ve Hakikat-ı Furkaniyeyi ve Sünnet-i Ahmediyeyi (a.s.m) ihya,” yani mevcudu geliştirme, “ilan,” açıkça, alenen halka söylemek; radyolardan, televizyonlardan söylemek, “ve icra,” uygulama, fiili uygulama, “ile başkumandanları olan” diyor, şahs-ı manevi başkumandan olur mu? Şahs-ı manevi zaten başkumandana ihtiyacı olan bir topluluğa denir. Şahs-ı manevinin oluşması için bir cemaat gerekir, değil mi? O cemaatten fikir sistemi meydana gelir, onun başındaki kişiye denir başkumandan, “başkumandanları olan büyük Mehdî’nin Kemâl-i adaletini ve Hakkaniyetini dünyaya göstermeleri,”Türkiye’ye değil, İslam alemine değil, bütün dünyaya göstermeleri, “gayet mâkul olmakla beraber, gayet lâzım ve zarurî ve hayat-ı içtimaiye-i insaniyedeki düsturların muktezasıdır” diyor. Bunlar Risale-i Nur okumuyor mu? Böyle kartaloş heriflerin peşinden gidiyorlar. Ne diyorsa inanıyor, ağzı açık; “bak, alim ne konuştu” diyor. Alim konuşuyor, tamam; aç Kuran’a bak, hadise bak, Risale-i Nur’a bak, en ufak bir ima varsa gel bana söyle, değil mi? Adamların imanı zayıf, hasta adamlar; peşlerinden ne gidiyorsunuz? Ama taktik, teknik diye yapan, ona bir şey diyemeyiz tabii; o zaruri yapar, cahilliğinden yapar, ona da ne diyeceksin? Bir şey diyemezsin.
“Selamun Aleykum Adnan Hocam.” Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berekatuhu. “Ben, İsviçre’den Adem.” Evet, deccal ve süfyan tahribatı yapacak, binaları falan yıkacak, yerle bir edecek; Hz. Mehdi (a.s) gelip tamir edecek. Deccal varken Hz. Mehdi (a.s) gelmiş olsa, ancak deccali seyredebilir, başka bir şey yapamaz. Bediüzzaman zamanında deccal gelmiştir, Bediüzzaman mutlaka seyretmek konumundadır, bir şey yapamaz. Belirli bir derecede etkisi olabilir. Çünkü onun deccallik görevini yapması gerekiyor. Ağır tahribat yapar, hatta diyor ya, geçen okudun sen; “50 yıl sonra İslam aleminde tahribatları şiddetli olacak” diyor, değil mi? Deccal devam ediyor tahribatına. O tahribatı ortadan kaldırıyor. “Tamir edecek” diyor zaten Bediüzzaman. “Hz. Mehdi (a.s) için tamirat görevi var” diyor. “Dört görevi birden yapacak” diyor ve şahıs olduğunu söylüyor. Talebeleri vardır ve şahıs. “Ben o dönemde mezarda olacağım” diyor. Beyinleri uyuşmuş insanlar göremiyorlar, onun için biz ısrarlı anlatıyoruz ki görsünler diye. Ama o dönemde Allahulem kimse itiraz da etmemiş. Cemaatteki şeyden korkmuş olabilirler, işte “bizi atarlar cemaatten.” Atsalar ne olur? Nihayet atmosfere atmayacak seni, nereye atacak? En fazla evinde olursun. Yine anlatırsın sen, mecbur musun? Atıyorsa zaten cemaat değildir. Ben öyle cemaati ne yapayım, değil mi? O kadar tahammülsüz, o kadar vicdansız, o kadar gaddar ve o kadar psikopatsa, o cemaat değildir zaten. Müslüman şefkatlidir. Hz. Mehdi (a.s) şahıstır dediği için bir adamı atıyorsa adam, o Müslüman cemaati olur mu, değil mi? Müslümanlıkta şefkat, merhamet, anlayış vardır, dostluk vardır. Bir de hadise dayandırıyor, Peygamberimiz (s.a.v)’in hadisine dayanarak söylüyor onu, yani ezberden söylemiyor.
“Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli "lamlar" ve (mim) ikişer sayılsa bundan bir asır sonra,” kaç yılında? Hicri 1330’da söylüyor. “Bundan bir asır sonra,” kaç ediyor? 1430. Biz kaçtayız? 1432. “… zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdi'nin şakirdleri olabilir.” O yıllarda, zulümatı dağıtmak için yoğun bir faaliyette olacağını söylüyor Bediüzzaman. Kendi zamanında dağıldı demiyor ki. Bak, ne diyor; “bundan bir asır sonra” diyor. “Ben dağıttım” demiyor, “bir asır,” “yüz yıl sonra dağıtacaklar” diyor. “… zatlar ise, Hazret-i Mehdi'nin şakirdleri olabilir."
“Sihir ve manyetizma ve ispirtizma gibi istidracı harikalarıyla (hipnoz ve ruhlarla bağlantı tarzındaki sahte mucizeleriyle) kendini muhafaza eden ve herkesi teshir eden (büyüleyen, aldatan) o dehşetli deccali yok edebilecek, mesleğini değiştirecek; ancak harika ve mu'cizatlı ve umumun makbulü bir zat olabilir ki,” harika olması gerekiyor. Şahs-ı manevinin mucizesi olur mu? Peygamberin mucizesi olur. Hiç gördün mü şahs-ı manevinin mucizesi olur diye? Bak, “harika ve mu'cizatlı ve umumun,” yani dünyadaki insanların büyük çoğunluğunun, “makbulü bir zat olabilir ki o zat en ziyade alakadar ve ekser insanların Peygamberi olan Hazret-i İsa Aleyhisselam'dır.” Nerede burada şahs-ı manevi? Kaz mısınız, nasıl inanıyorsunuz? Açıkça anlatılıyor burada, deli misiniz siz? Ben anlayamıyorum, nasıl bunu fark edemezler. Bak, ne diyor? Bir daha okuyorum, “Sihir ve manyetizma ve ispirtizma gibi istidracı harikalarıyla kendini muhafaza eden ve herkesi teshir eden o dehşetli deccali yok edebilecek, mesleğini değiştirecek; ancak harika ve mu'cizatlı ve umumun makbulü olan bir zat olabilir.” Bir zat deyince, şahs-ı manevi nasıl olsun bu? “Ki o zat en ziyade alakadar ve ekser insanların Peygamberi olan Hazret-i İsa Aleyhisselam'dır.” Üç beş tane bunağın arkasına kimse takılmasın; hakkı, hakikati arasınlar. Bediüzzaman’ı reddediyorlarsa o ayrı mesele, hadisleri reddediyorlarsa ayrı mesele, Kuran’ı reddediyorlarsa ayrı mesele, onlara benim bir sözüm yok. Ama kabul ediyorlarsa buradaki anlam çok açık, beş yaşındaki çocuk anlar.
Diyor ki Bediüzzaman; “Hem Büyük Mehdî’nin halleri sâbık mehdîlere işaret eden rivayetlere mutabık çıkmıyor, hadîs-i müteşabih hükmüne geçer.” Daha önce de Mehdiler geliyor, şahs-ı manevi olarak mı geldi? Bediüzzaman sayıyor; “İmam Rabbani Mehdidir” diyor. İmam Rabbani şahs-ı manevi mi? Şahıs. “Abdülkadir Geylani, o da Mehdi’dir” diyor. “12 İmam, onlar da Mehdidir” diyor. “Aktab-ı Erba, onlar da Mehdidir” diyor, dört mezhep imamı. “Abdülkadir Geylani, hepsi bunların Mehdidir” diyor, değil mi? Aynı zamanda şahıs, burada nerede şahs-ı manevi? Bu, şahs-ı manevi diye milleti kandırmaya çalışanlardan mutlaka delil istesin kardeşlerimiz ve bana o delili göndersinler. “Arkadaşım” desinler, baba mı artık, dede mi, ne diyorsa; “üç satır da olsa bana bir delil ver” desin. O delili de bize göndersin, biz de burada okuyalım, neymiş o. Üç tane, dört tane bunak atmış; inanmış millet, bayağı bir insan inanmış. Kardeşim, bir satır olsun delil insan sormaz mı? Sormuyorlar. Birkaç kelime olsun delil göstermeleri lazım. “Ahir zamanın o büyük şahsı neslen Al-i Beyt’ten olacak.” Peygamber (s.a.v)’in neslinden olacak. Bak, “ahir zamanın o büyük şahsı neslen Al-i Beyt’ten olacak.” Hz. Mehdi (a.s) Al-i Beyt’ten olacak, Peygamberimiz (s.a.v)’in soyundan olacak. Nerede burada şahs-ı manevi?
“Gerçi her asırda hidayet edici, bir nevi Mehdî veya müceddid geliyor ve gelmiş.” Hepsi şahıs olarak gelmiş bunların. Ahir zamanın ne özelliği var da bir tek burada kayboluyor Hz. Mehdi (a.s)? Görünmez hale geliyor. “Fakat her biri, üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibarıyla, âhir zamanın Büyük Mehdî ünvanını alamamışlar.” Her biri bir görevi yapmıştır. Üç görevi birden yapan Mehdi çıkmamıştır. O yüzden “üç görevi birden hayattayken yapacağı için büyük Mehdi’dir o” diyor. Bunlar da diyorlar ki; “yok, çıkar birinci görevi yapar. Ondan sonra talebeleri ikinci görevi yapar, öbür talebeleri gelir üçüncü görevi yapar.” O zaman Abdulkadir Geylani’nin ne suçu var? Gelmiş işte, diyanet yönünde. Sonra ona bağlı olan talebeleri çıkmış; siyaset aleminde, saltanat aleminde görev yapmışlar. Şah-ı Nakşibend gelmiş, diyanet yönünde görev yapmış, Osmanlı’ya Nakşibendi hakim olmuş. Osmanlı sultanlarının büyük bir bölümü Nakşibendi. O zaman siyaset ve saltanat aleminde görevini yapmış. Hatta Cumhurbaşkanları Türkiye’de, Cumhuriyet döneminde de Cumhurbaşkanlarının çoğu halen Nakşibendi’dir; Nakşibendi olmuştur, Nakşibendi tarikatındandır. O zaman siyasette ne olmuş oluyor? Hakimiyet kurmuş oluyor Mehdi, yani Şah-ı Nakşibend siyasette de Mehdi olmuş oluyor. Olur mu öyle şey? Hayatındayken yapması lazım. Bediüzzaman bunu açıkça anlatıyor. Ara ara bu sahtekarlara açıklamalarda bulunacağım ki konu vuzuha kavuşsun.
“Hocam, köpek giren eve melek girmeyeceği sahih hadiste…” Yok, Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in öyle bir sahih hadisi olmaz. Köpek, bilakis evlerin korunmasında da kullanılmıştır. Kuran’da da var; Kehf Suresi’nde, mağaranın kapısında bekliyor. Ben, evin içinde oturup, tur atsın demiyorum. Sıhhi açıdan tabii ki olmaz ama özel bir yeri olur, hayvanı orada beslersin, niye beslemeyesin? Sincap da beslersin, kedi de beslersin; hepsi de beslenir, niye beslenmesin? Bu şekilde İslam alemini çok acayip bir konuma soktular, böyle vahşi görünüme soktular ve ezdirdiler Müslümanları. “İslam’da resim yok” dediler; bilimde, teknolojide Müslümanlar müthiş geri kaldı, resim yaptırmadılar. “Bilim de yok” dediler, bilimden de geri bıraktırdılar. Baksana adam Big Bang Teorisi ile ilgili anlatıyor, “bırakın bu işleri, hiç gerek yok” diyor Cübbeli. Bilim yok, sanat yok, müzik yok, gülmek de yok, mimari de yok; yok, yok, her şey yok ve sonunda da İslam alemi perişan oldu, küfrün karşısında gariban hale geldi koskoca İslam alemi. Bir avuç küfür, üç yüz kişi, beş yüz kişi koskoca İslam alemini elinde oynatıyor adeta. Dünyayı yönetenler şu an üç yüz, beş yüz kişi bir şey, güçleri yetmiyor. Cübbeli kafasındaki adamların yüzünden bu hale geldik. Zaten diyor Cübbeli; “gelsin, öldürsünler bizi” diyor. Kafayı çalıştırıp sanatta, bilimde, teknolojide ileriye gidip, hakim olmayı düşünmüyor. İttihad-ı İslam’ı oluşturmayı, Türk-İslam Birliği’ni oluşturmayı düşünmüyor, vazgeçmiş adam. Onu yapacağına İslam’ın sevgisini, güzelliğini, sanat anlayışını dünyaya hakim etsene. Resim olmadan teknoloji, bilim gelişir mi? Güzel sanatlar olmadan nasıl telkin yapacaksın, nasıl anlatacaksın? Televizyonda, benim resmim görünüyor burada, nasıl yapacaksın bunu? Yok, ‘gölgeyi hapsetmek’ falan, bunları bırakın, artistik ifadeleri; ‘gölgeleri hapsetmek’, bilmem ne, resmen resim işte. “Fotoğraf resim sayılmaz” diyor. Resim sayılmaz olur mu? Alenen mürekkepten falan oluşan resim, alenen resim, gölgenin hapsi olur mu? Sürekli böyle bir hareketler var, ritmik hareketler. Şimdi kendi buraya resmini bastırmış, kendi dergisinde Cübbeli; bak, şu hazret o. Kendi bilgisi dahilinde basılmış resim. Bu nedir? Şu kağıt, değil mi? Bu nedir? Bu da mürekkep, bu da resim; kağıdın üzerine mürekkeple resim yapılmış. Haramsa, adam yapmış haramı burada. “Yok, gölgenin hapsi” diyor, dalga geçer gibi. Nerenin gölgenin hapsi? Resim işte, normal resim. Orada zaruri oluyor, yapacağı bir şey yok. Onu o şekle getirmeye çalışıyor, olur mu, o kafada olan adam; bütün, olduğu gibi resim. Yanlış biliyorlar, böyle bir şey yok. O yüzden de Müslümanlar çok feci şekilde ezildiler dünyada. Biz mesela karidesin de resmini basıyoruz, kuşun da resmini basıyoruz, balığın da resmini basıyoruz. Nasıl tebliğ yaparsın, nasıl anlatacaksın? Müzik çok önemlidir, insanın ruhuna etki eder. Müzik de kullanılır, resim de kullanılır, mimari de kullanılır, her türlü teknik kullanılır. Bilimde alabildiğine gelişirsin. Kuran’da buna ait bir hüküm yok. Farz edelim Peygamber Efendimiz (s.a.v) zamanında adamlar Hz. İsa (a.s) diye resim yapıyorlar kiliseye, Peygamber (s.a.v) tabii ki onu yasaklar. Put haline getiriyor; put ayrıdır, resim ayrıdır. Put olmadıktan sonra resim niye yasak olsun? Ama put olarak, özel olarak yaparsan, bu zaten belli yasak olacağı; Kuran’da putun haram olduğu açıklanmış, izah edilmiş zaten. Müslümanların en önemli silahlarını ellerinden alıyorlar. Sanat, en önemli etkileme gücüdür. Bediüzzaman diyor, Mehdiyet’in gücü olarak; “sanat, marifet ve ittifak” diyor, “üç silahla karşı koyacağız” diyor. Bak, birincisi sanat, ikincisi marifet, üçüncüsü ittifak. “Düşmanlarımız da cehalet, zaruret ve ihtilaftır” diyor. İnsanların cahil olması, zaruret; fakirlik ve ihtilaf; Müslümanların birbirine düşmesi, cemaatlerin, mezheplerin bölünüp birbirleriyle uğraşmaları. “Biz buna karşı, birincisi sanat, ikincisi marifet,” yani yetenekli olmak, genel kültür, marifet, “ve ittifak,” bileşmekle, “karşılık vereceğiz” diyor. Onun için, bu yanlış.
Diyor ki; “hanımlar kaşlarını almasınlar, yüzlerindeki tüyleri almasınlar. Böyle hadis var” diyor. Ben gördüm; kadıncağız, yazık sakallı, bıyıklı geziyor, koskoca kadın. Kaşları birbirine girmiş, yüzünde de sakal oluşmuş. Olur, bazı kadınların, çoğunda vardır. Hav halinde çıkar, tüy halinde çıkar, sakal olarak çıkar, bıyık çıkar; alır onları kadınlar. Ellemiyorlar, kadıncağız utanıyor, o şekilde gezdiriyorlar sokakta. Yazık, günah değil mi? Mahcup ediyorsunuz kadıncağızı. Bazı kadınların saçı dökülür hastalık neticesinde, bir kısmı dökülür; alır, peruk koyar, kafasını kapatır. Arkadaşlarının içinde çok rahat gezer. Çocuğu mahcup ediyor, saçının yarısı var, yarısı yok, sokakta gezdiriyorlar öyle. Olur mu öyle şey? Ne mahsuru var, niçin olmasın? Bu bir güzelliktir, bir estetiktir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) zamanında sahabelerin burnu kopuyor savaşta, altından burun yaptırıyor, takıyor; estetik olsun, güzel olsun diye. Peygamberimiz (s.a.v) saçlarını örüyor iki taraftan. O zamanda bir bitki yağı var, özel elde edilmiş, daha güzel kokulu bir yağ, biraz krem gibi bir yağ, akışkan bir yağ değil, parlak bir yağ, çok güzel kokulu, onunla saçlarını yağlıyor, pırıl pırıl parlıyor. Briyantin gibi, şu anki briyantinin benzeri, adeta briyantin sürüyor. Pırıl pırıl parlıyor, mis gibi de kokuyor ve örüyor iki taraftan. Bu bir süs, güzellik değil mi? Sakalına şekil veriyor, düzeltiyor. Bıyıklarına şekil veriyor, düzeltiyor. Hanımlar da kendilerine bakar, kadınlar bakımla güzel olur. Çocuğun hali ne olur o zaman, değil mi? Müslüman kadınları umacı gibi göstermek istiyorlar. Sakallı, bıyıklı kadınlar; kaşı, gözü birbirine girmiş; konuşmayı bilmiyor, genel kültürü yok, lahana gibi üst üste giyinmiş, feci şekilde ter kokuyor; yazık, günah değil mi? Dinç, zinde, sportmen olması lazım Müslüman kızların, genç kızların, değil mi? Çok kaliteli, klas, Avrupalı kadınlardan daha da hoş görünümlü olmaları lazım; kalite olarak, konuşma olarak, kültür olarak. Birçok yabancı dil bilen, genel kültürü çok gelişmiş, görgüsü gelişmiş, nezaketi gelişmiş; çok şık, temiz giyinen. Tesettür giyinsin ayrı mesele ama o sakal, bıyık neyin nesi. Kaşı, gözü birbirine girmesi neyin nesi, değil mi? Sünnetle bir alakası yok bunun. Deodorant kullandırmıyorlar; kokuyormuş da, yok bilmem neymiş. Ter kokması daha mı iyi, değil mi? Tertemiz işte, çiçek kokuyor ne var onda? Dağa, taşa git, baharda çiçek kokuyor, ne olur çiçek kokusundan? Deodorant kokusu nihayet, zaten belli belirsizdir deodorantın kokusu da, inşaAllah.
-VTR- Cübbeli Evrenin Yoktan Yaratıldığını Anlatan Big Bang Teorisi’nin Gereksiz Olduğunu Anlatıyor
ADNAN OKTAR:İşte bak, böyle tipler İslam alemini çok acayip bir açmazın içine soktular. Birçok yerde Müslümanlar fikren çok rahat yeniliyorlar. Adam çıkıp böyle konuşunca ne olur, üniversite öğrencilerine karşı? “Nereden çıkarttınız Big Bang bilmem ne falan?” diyor. Evrimi soruyorlar, “evrim ne ki?” diyor, hart hart sakallarını kaşıyarak. Ondan sonra da; “deccalin eşeği 300 metre, gökte uçacak. İki kulağının arası 30 metre” diyor, kafa çapı da artık ne kadar bilmiyorum, eşek kafası. “20 kilometre de boyu var deccalin. Atlas Okyanusu’nda oturuyor, Amerikalılar tespit edemiyorlar” diyor. “Madem öyle, teknolojileri gelişmiş, niye tespit edemiyorlar?” diyor. Cübbeli yerini biliyormuş. “Adada oturuyor” diyor, balık yiyerek besleniyormuş. 20 kilometreymiş deccal. Eşeği de 300 metreymiş, anırarak uçuyormuş havada. Saniyede 1000 km hızla gidiyor, öyle bir eşek yahut saatte, duruma göre hızını ayarlıyor yani. “Siz kendi kendinize anlatmayın, milletin kafasını karıştırırsınız; ben çok bilimsel anlatıyorum ve güzel anlatıyorum” diyor. “Getireyim de bakın. Genetik mühendisleri yapıyor ya, niye şaşırıyorsunuz, niye olmasın?” diyor. “300 metrelik eşek niye yapmasınlar? Yaparlar adamlar” diyor. Hadi onu yaptılar, 20 kilometrelik deccali nasıl yapacaklar genetik mühendisleri? 300 metrelik eşeği yaptılar diyelim hadi, senin sözüne uyduk. “20 kilometrelik deccal Atlas Okyanus’unda bekliyor” diyorsun. 20 kilometre insan olur mu, başı bulutların içinde? Binlerce seneden beride bekliyormuş Atlas Okyanus’unda. Balık yiyerek bakıyormuş kendine. “Big bang’i falan, onları da boş verin, bana bırakın, ben çok güzel anlatırım bilimsel olarak” diyor. Bunların Müslümanları mahvetmesini bekleyemeyiz, tabii ki açıklayacağız, anlatacağız. Gariban, acıyorum da, bir şey dediğim de yok, garibanın garibanı ama buna ses çıkartmazsan birçok insana zarar verebiliyor.
ALTUĞ BERKER: 13 Mayıs’ta Fransa’da yeni bir konferans serisi olacak, inşaAllah. Fransa’nın 7 büyük şehrinde 15 konferans gerçekleşecek, inşaAllah. Konferans konuları; ‘Evrim Teorisinin Çöküşü ve Yaratılış Gerçeği’, ‘Kuran Mucizeleri’, ‘İslam Barış Dinidir’, ‘İslam Birliği’; bu konularda konferanslarımız olacak. Ayrıca her konferansta geniş kapsamlı bir fosil sergisi, sizin kitaplarınız ve DVD’lerinizin yer aldığı sergilerde gerçekleşecek. Fransa konferanslarının ardından Hollanda’da da konferanslar olacak, inşaAllah. Bu konferanslar hakkında bilgi almak isteyen kardeşlerimiz vereceğim internet e-mail adresine e-mail yollayabilirler, inşaAllah. hyfrance@gmail.com. Ekranda da göstereceğim şimdi. hyfrance@gmail.com,bu adrese bilgi almak isteyen kardeşlerimiz mail gönderebilirler, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Uzun bir şiir var, güzel. “Allah’ın galip esması sizinle olsun. Esselamun Aleykum Hocam.” Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berekatuhu. “Hizmetlerinizi aynı heyecanla izlemeye devam ediyoruz. A9 TV’mize ruh geldi, heyecan geldi, Allah razı olsun. İmani konular can suyu gibidir, Allah hizmetinizi daim etsin, Amin. Kadir Uzunok.” Hakikaten çok şahane oluyor imani programlar. Mesela 5’te açıyorum, imani program var; sabah 10’da açıyoruz, imani program var; gece 10’da yine imani; gecenin 4’ünde, 5’inde yine imani. Bir de çok şahane anlatıyor çocuklar, hep ekip güzel anlatıyorsunuz, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER: Vesilenizle Hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Dünyada böyle bir televizyon kanalı yok. Halbuki bu çok kolay bir şeydir, iman hakikatleri anlatmak. Hem sazlıca, hem sözlüce, yar gizlice gizlice şarkılar, türküler falan. Bir şey dediğim yok, şarkı tamam da ama en acil şimdi imani konular, vakit geçirilecek gibi mi? Gayet sakin, böyle Anadolu’da küpler nasıl yapılır, “testi yapma sanatını size öğretelim” diyorlar. Memleket elden gidiyor, Allah esirgesin, vakit kaybedecek durum var mı? Bölücüler ortalığı karıştırmış, küfür bütün İslam aleminde yeri yerinden oynatıyor. Bütün mesele iman hakikatlerinin yayılması, Allah’a imanın güçlü olması, İttihad-ı İslam’ın sağlanması, Türk-İslam Birliği’nin oluşması.
“Selamun Aleykum. Nasıl başlayarak hitap etsem diye bir saat düşündüğüm fakat en şahane kelimeyi bile kendisine hitapta yetersiz bulduğum Canım Hocam” diyor. MaşaAllah, bu ne sevgi böyle, ne güzel sevgi. “Hocam” demek yeterli, canım ne olacak, “canım Hocam” diyorsunuz, zaten çok güzel. “Güne sizinle başlamak ve sizinle bitirmek ne bahtiyarlık, inanıyoruz ki yüreğimizdeki aşkınız bizi gerçek aşka ulaştırmada çok kıymetli vesile olacaktır. Bu nedenle gecemizi, gündüzümüzü doldurunuz lütfen, sizinle geçen her an bizim için paha biçilmez. Bizi sultanlar Sultanına yetiştiren sultan.” Allah’a yaklaştıran kişi anlamında söylemiş. İnşaAllah vesile oluyoruzdur. “Sizden ve sohbetlerinizden asla geçilmez” diyor hanım kardeşimiz, maşaAllah.
Hüseyin diyor ki; “Hocam sen niye sarık sarmıyorsun?” Allah’ım Ya Rabbim. Evde sarıyorum, çok şahane sarıklarım var, inşaAllah. Yeşil, siyah, beyaz, üç tane çok şahane sarığım var, inşaAllah. Bir de Arabistan’dan getirttiğim çok güzel işlemeli, çok değerli bir cübbem de var; mükemmel, şahane, nefis bir cübbe, inşaAllah; en kalitelisi, inşaAllah. “Bayanların hikmeti?” Bayanlara siz anlatmıyorsunuz, bu canım kardeşlerime, bu hanımlardan uzak, bunlardan tamamen kopuksunuz siz, bambaşka bir alemdesiniz. Ben sizin ulaşamadığınız yüzde 80’lik kesime ulaşmaya çalışıyorum ve ulaşıyorum. Mesela bakın, benim canım dünya tatlısı, çok şeker, beni de seviyor. Kardeşim, bunlar bizim canlarımız, bunlar bizim kardeşlerimiz, böyle ayrımcı olmayın. Başı açık, kapalı, çarşaflı, bunların hepsi Allah’ın tertemiz kulları. Mahvediyorsunuz insanları, insanları dinden uzaklaştırıyorsunuz, dünyada ne hale getirdiniz Müslümanları? Tabii ben ilgili olanları kastediyorum. Müslümanların yüzde 99’unu tenzih ederim, yüzde 1’lik cins bir kesim var onları kastediyorum. Başı açık olan nur gibi Müslüman, tertemiz insanlar, niye anlatmayalım, niye konuşmayalım, değil mi? “Nasıl?” “Niye onlarla konuşuyorsun?” “Masonlarla niye konuşuyorsun?” “Yahudilerle niye konuşuyorsun?” “Hıristiyanlarla niye konuşuyorsun?” “Şiilerle konuşma, Caferilerle konuşma, Vehhabilerle konuşma.” Cübbeli ile mi konuşacağız sadece? Geriye bir tek o kalıyor. Biz şimdi resim gösteriyoruz, Malta’dan resimler, senin değil mi o resimler? Göstersene, ben yanlış mı görüyorum, bir göster bakayım. “Yok, fotomontaj” diyor, nasıl fotomontaj olsun? İşte sensin bu, nerenin fotomontajı? Bu zat-ı aliniz değil mi? “Yok” diyor. Alpler’i tavsiye ediyor, “Allah’ın emri” diyor Alp Dağları’nın tepesi. Alp Dağları’nın tepesinde bunlar var, en üst noktası. Burada da jet ski ile geziyor, “Allah’ın emri denizde gezmek” diyor. Jet ski ile gezeceğine, oturup ona para harcayacağına İslam’a, Kuran’a harcasana o paraları. Baksana keyfi de yerinde, ayaklarında tokyolar falan, ayağını da havalandırarak serinlikte geziniyor, sıkı sıkıya da yapışmış düşmemek için. Cübbeli böyle işlerle meşgul oluyor, biz de tebliğ ile uğraşıyoruz, ilgileniyoruz.
“Sevgili Hocamız, sizin ve şıhımızın tatlı sohbetlerinin tiryakisi olduk. Malumunuz üzere, Hz. Hızır (a.s) ve Hz. İlyas (a.s) senede bir kez buluşup birbirlerine dua ederler, birbirlerine yardım ederler, rivayet olarak. Hz. Hızır (a.s) ve Hz. İlyas (a.s) hakkında bilgi verir misiniz? Deniz Berktuğ.” Hz. Hızır (a.s) bizim canımız, Allah ondan razı olsun. O Allah dostudur, Müslümanların dostudur, iyilerin dostudur, zalimlerin düşmanıdır. Hz. Mehdi (a.s) kan akıtmaz ama Hz. Hızır (a.s) kan akıtır, söyleyeyim; boyun kırar, kan akıtır, öyle bir özelliği vardır. Hz. Mehdi (a.s) anti-kandır, şiddetle kan dökülmesine karşıdır, şefkatli ve merhametlidir, uyuyan kişiyi dahi uyandırmaz. Ama Hz. Hızır (a.s) ve Melekler öyle değildir. Hz. Mehdi (a.s)’ın muhaliflerin boyunlarına vuracağı hadislerde belirtilir; boynunu kırar, açıkça söyleyeyim, bu yanlış anlaşılmasın. Hz. Hızır (a.s) devlet yıkar, devlet kurar, bina yıkar, yapmadığı birçok konu vardır fakat yaptığı da birçok konu vardır.
ALTUĞ BERKER: Meleklerle ilgili hadis-i şerif okuyayım mı?
ADNAN OKTAR: Evet oku.
ALTUĞ BERKER: Daha evvel söylemiştiniz. “Allah onu (Hz. Mehdi (a.s)’ı) üç bin Melekle destekleyecektir. O melekler Hz. Mehdi (a.s)’a muhalefet edenin yüzüne ve arkasına vuracaktır” diyor hadis-i şerifte.
ADNAN OKTAR: Öldürür anlamında söylüyor. Hz. Hızır (a.s) da öyle, onun için Hz. Hızır (a.s) pek öyle ortalarda gezmez. Filmde gördüğünüz görüntü doğru, Hz. Hızır (a.s)’a ait görüntüdür, atın üzerinde. İncil’de de geçiyor o, flu olarak bir görüntüdür. Zaman zaman normal insan şeklini alır, normal bir insan; kapıdan çıkarken başka bir insan şeklini alır. Sonra birden eşya haline gelir, sonra birden bitki görünümünü alır, öyle ilginç bir insan. Allah’ın hikmeti. O da imtihan oluyor ama Melek gibi bir insan, Meleği andıran bir insan. Hz. İsa (a.s) da öyle, Meleği andırır Hz. İsa (a.s), sanki insanla Melek karışımı gibi, çok hayret verecektir bir insandır, mübarek bir insandır, inşaAllah. Şimdi dünyadaki siyasi yapılanmayı Hz. Mehdi (a.s) hiçbir şekilde yönlendiremez. “Hz. Mehdi (a.s) siyasete karışmaz” diyor Bediüzzaman. O sadece Darwinizm, materyalizmi çökertir, iman hakikatlerini anlatacak, yani kırk yıllık çalışması var. Sonradan onun siyaset ile ilgili çalışması ama bizim anladığımız klasik siyaset değil, evden idare edecektir. Hz. Hızır (a.s)’ın ve Hz. İsa (a.s)’ın yardımıyla, inşaAllah. Hz. Hızır (a.s) dünya devletinin, dünya hükümetinin başıdır. İki tane hükümet vardır dünyada; bir deccalin hükümeti vardır, dünya devleti olarak, bir de Allah taraftarlarının hükümeti vardır. Hatta halk arasında kırklar meclisi denir; üçler, yediler, kırklar diye, o yapılanma orada belirtilir, inşaAllah. Toplantı yaparlar, durum belirlerler, hangi ülke yıkılacak, nerede devlet kurulacak, neresi yıkılacak, ne yapılacak, bunu belirlerler. İslam’ın hakimiyeti için Hz. Hızır (a.s)’ın başkanlığında toplantı yapıldı. Göreceksiniz, kısa bir süre sonra koskoca bir Türk-İslam Birliği oluşacak. Türkiye’nin liderliğini bütün dünya kabul ediyor, isteseler bütün dünya birleşir durdurur, Türk-İslam Birliği’ni engelleyebilirler isteseler ama hepsi birden tasdik ediyor, istiyorlar. Hz. Hızır (a.s), Hz. Mehdi (a.s)’ın önündeki engelleri teker teker şu an kaldırıyor. Tamamen bittikten sonra, engelleri nasıl kaldırdığını ben size söyleyeceğim; hangi engellerini, hangi tarihlerde, nasıl kaldırdığını söyleyeceğim. On yıl sonra. Şimdi söylersek çok büyük bir fitne olur, söylemem; on yıl sonra söyleyeceğim. Şu gün şu olay, şu gün şu olay, şu gün şu olay, şu gün şu olay, Hz. Mehdi (a.s)’ın önünde hiçbir engel bırakmaz Hz. Hızır (a.s)’ın özelliğidir. Hz. Mehdi (a.s) on adım gittikten sonra on birinci adımda görür, alır kenara koyar; yirmi adım gider, önüne bir engel çıkar, alır kenara koyar. Hz. Mehdi (a.s)’ın önünde sürekli ilerler Hz. Hızır (a.s). Kimleri, neleri, hangi engelleri nasıl kaldırdığını ilerde anlattığımda anlayacaksınız; on yıl sonra, söz, Allah’ın izniyle anlatacağım.
ALTUĞ BERKER: Sizi seven bir izleyicimiz, Hatice Çoban kardeşimiz mesaj göndermiş kızının resmiyle birlikte. “Selamun Aleykum Muhterem Hocam. Ailecek sizi çok seviyoruz, resimdeki kızımız Esmanur da sizi çok seviyor.” Şöyle göstereyim resmi. “TV’de sizi gördüğünde çok seviniyor, dualarınızı bekleriz muhterem Hocam” diye selam söylemiş.
ADNAN OKTAR: Bakın, işte bu tam yemelik bu, şu burun ısırmak için, şu yanakların ikisi de, ismi de çok güzel. Ama bir de bunun parmakları da ayrıca tek tek ısırılır, acayip şeker bir şey, maşaAllah. Allah ömrünü uzun etsin, Allah hidayet nasip etsin, sağlık, sıhhat nasip etsin, annesine babasına kalp ferahlığı nasip etsin, bereket nasip etsin. Bütün milletimize de Allah böyle bir güzellik nasip etsin, bunlar dünya güzeli, bakınca insanın içi açılıyor. Her eve lazım bir tane, acayip şeker, hiç olmazsa ödünç götürmek lazım bir tane. Ama tabii çikolatası falan takviye olması gerekir, oyuncağı moyuncağı tam. Şu çocukları bağırttırmıyorlar mı oyuncak için, mesela çocuk gidiyor bir şey istiyor, al ne olur, çocuk yerlere atıyor kendini. Yok, şımarır, şımarsın ne olur, şımarsa ne olur, bir oyuncakla şımaracaksa şımarsın. Değer mi o kadar canını yakmaya çocuğun? Kolay bir şey, sen alamıyorsan birine söyle, o alsın, nedir zorun? Mesela güzel bir yiyecek oluyor çocuk takıyor kafayı, almıyor. O çok ızdırap verir çocuğa, o anlamaz ki çocuk aklıyla, ne mahsuru var, niye ızdırap veresin? Bir akıllı bir taş atar kırk akıllı çıkaramaz derler ya, biri bir laf etmiş, ‘şımarır’. Niye şımarsın? Çocuk bu, hoşuna gider nefsi; onlar daha iştahlı olur, oyuncaktan çocuk zevk alır, onun tam vakti, bırak zevk alsın. Ondan o hoşlandıysa zaten şart, onun demektir o oyuncak. Koskoca herif, sen mi oynayacaksın oyuncakla? Al çocuğa oynasın. O bir süre sonra zaten zevk almaz ondan, vakti vardır onun, ona çok ilginç gelir. Mesela plastik bir kurbağa, bayılıyor ona; al oynasın, niye canını yakarsın çocuğun? Onu marifet sanıyorlar, “amma terbiye ettim” diyor, terbiye merbiye ettiğin yok, canını yakıyorsun, ağzına vurmalar bilmem ne. Çocuk dövülmez, zulümdür bunlar; akıl almaz bağırtıyorlar, çok büyük işkence ediyorlar terbiye ediyoruz diyerekten, olur mu? Çocuk saygıdan çok hoşlanır, değer verilmekten çok hoşlanır, deli yerine koyarsan o da deli gibi hareketler yapar tabii. Onu sen büyük bir insan gibi saygıyla karşılarsan, hürmetli bir üslup kullanırsan, üç yaşında bile olsa çocuk normalde akıllıdır, bayağı akıllıdır. Çocuklara deli muamelesi yaptıkları için anormal hareketler yapıyor çocuklar. Yoksa hürmetkar, aklı başında, nezaketli bir üslup kullanırsan çocuklar çok olgundur, aklı başındadır. Hz. Yahya (a.s)’a, “daha çocuk iken ona hikmet verdik” diyor Cenab-ı Allah, değil mi? Annemle biz yolda giderdik, annem derdi ki; “seni kucağıma alayım.” Daha çocuktum, üç yaşındaydım hatırlıyorum, hiçbir şekilde kabul etmezdim, anneme acırdım. Çünkü ağır, “kadın şimdi nasıl götürsün” derdim, kabul etmezdim, çok iyi hatırlıyorum. Annem kendisi de anlatıyor; sorun, anlatır; hiç kabul etmezdim. Çünkü eziyet, bir kadın tek koluna alıyor götürüyor, kolay iş mi bu? Öbür elinde de çanta oluyor falan. Ne alaka, Allah iki tane ayak vermiş, bacak vermiş, inşaAllah. Bilinir, bilinmez diye bir şey yok. Ben mesela çocukluğumu çok iyi hatırlıyorum, iyiyi kötüyü çok iyi bilirdim, yanlış olan bir şeyi bilirdim. Hoşlarına gidecek şeyleri bilirdim, ona göre davranırdım, inşaAllah. Dilim dönmüyor gibi yapardım özellikle, hoşlarına giderdi, annem ballandıra ballandıra anlatırdı. Halbuki ben çok akıcı Türkçe ile konuşuyordum küçükken, ‘r’leri, ‘ş’leri falan çok iyi vurgulardım, hatta “büyümüş de küçülmüş” derlerdi. Ama özellikle yapardım ki hoşlarına gitsin diye, çok iyi hatırlıyorum, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER:Güzel iman hakikati resimleri gösteriyorum, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Şu aslanın yanına gidip şöyle bir sevmek mümkün mü acaba? Kardeşim, şu keçilerin tatlılığı mükemmel. Şu güzelliğe bak, maşaAllah, elhamdulillah. Yavrularına sarılışları çok güzel, yavruların da annelerine sarılışı çok güzel oluyor.
On yıl sonra inşaAllah birçok şeyi açıklayacağım, inşaAllah, Allah nasip ederse. Sinan’ındı herhalde o, CD göndereceğim demişti, o akşam geldi bana, baktım biraz, dinledim gelmeden önce. “Kabe baskınından sonra hocaefendi çok talibül hutbe ilan etmiş, bütün cemaat ayakta yemin ediyor ve tekbir getirerek.” Evet, çok güzel.
“Selamun Aleykum Sevgili Hocam.” Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berekatuhu. “Ayşe, Derya, Fatma kardeşleriniz ellerinizden hürmetle öperiz, sizi çok çok seviyoruz. Akşamları fazla çıkmıyorsunuz, sizi her akşam görmek istiyoruz.” Akşamları çıkıyoruz da, bir tek buraya çıkmıyoruz, sohbetlerimiz oluyor, eğlencelerimiz oluyor. Akşam itiraf edeyim, şimdi ben gelmeden önce kanun vardı, keman vardı, klarnet vardı, naçizane biz de kenardan, “Hocam, sesiniz güzel maşaAllah” dediler, hatta geldim mırıldanıyordum burada bile, hızımı alamadım. Ama hemen yetiştik, evvelAllah, inşaAllah. “Sizi her akşam görmek istiyoruz. Siz bizim gönüllerimizin sultanısınız. Hocam mümkünse Hz. İsa (a.s)’ın özelliklerini, hangi ülkelerde çıkacağından bahsedebilir misiniz? Sizi görmeye, sevmeye doyamayan kardeşler. Şıhımıza ve Beril kardeşimize selamlar” diyor.
ALTUĞ BERKER: Aleykum selam, estağfirullah Hocam.
SUNUCU: Aleykum Selam.
ADNAN OKTAR: Hz. Mehdi (a.s) doğru, sahtekarlık yapanlara hiç aldanmayın. Elhamdulillah, kesinlikle doğru. İttihad-ı İslam da doğru, Türk-İslam Birliği de doğru, alınan karar da doğru. Amerika İttihad-ı İslam’ın olacağını biliyor, İsrail biliyor, İsrail devleti biliyor, Amerika devleti biliyor, Rus devleti biliyor ve istiyorlar. Onların üzerinde bir güç istiyor çünkü, onların yapabileceği bir şey yok, onlar boyun eğiyorlar. Böyle diyeyim de anlayın. Hz. İsa Mesih (a.s) doğru ama şu an Hz. İsa Mesih (a.s)’ın kendini göstermesi diye bir olay olmaz, on yıl bekleyeceksiniz. Müthiş bir metafizik gerilim olacak, zaten dünyaya din buram buram hakim olacak, her yer din kokacak, her yer İslam kokacak. O ortamda zaten çok makul göreceksiniz Hz. İsa Mesih (a.s)’ın çıkışını ama şüphe eder insanlar, edeceklerdir. Çok nurlu, çok tatlı, dünya şekeri bir varlık göreceksiniz, “bu Hz. İsa (a.s)” diyeceğiz; inanan olur, inanmayan olur, bu önemli değil. İslam aleminin de başına bir lider gelecek, yavaş yavaş diğer liderler, birçok lider yok olacak, bunu göreceksiniz. Bir kısmı vefat edecek, bir kısmı çekilecek, bir şey yapacak; bir kişi sürekli sivrilecek, bunu göreceksiniz, hissedeceksiniz, gün be gün hissedeceksiniz, sonunda bir anlamda da mecburen o Hz. Mehdi (a.s) olacak, bunu göreceksiniz. Hocam, “sen ima ediyorsun” falan, bunu bırakın, bununla uğraştırmayın, benim öyle bir iddiam yok. Ben halimden memnunum, gayet şahane yaşıyorum; benim makama, mevkiye, saraya falan ihtiyacım yok. Saraya koysanız da durmam ayrıca, böyle açıklık alanları daha çok seviyorum. İyi, güzel benim bulunduğum yerler. Hz. Mehdi (a.s) şahıs, talebeleri de var, doğru bu, Hz. İsa (a.s) da şahıs, Bediüzzaman da söylüyor, Peygamberimiz (s.a.v) de söylüyor. Sahtekarlara, yalancılara aldanmayın; söylerlerse, “ey sahtekar, arkadaşım, delil gösterir misin bana bir tane, bir satır” dersin. “Alnından öpeceğim, tek bir satır gösterirsen. Yoksa bana bu sahtekar havadan bir şey etki etmez” diyeceksiniz, boşa uğraşmasınlar. Ama bakın, taktik olarak örtücüler örtecektir, ona bir şey diyemem. Hz. Mehdi (a.s)’ı gizlemek için insanlar uğraşır, ona bir şey diyemem, değil mi? Çocuk bile yattığında, gelir babası üzerini örter. Hz. Mehdi (a.s)’ın da örtücüleri olabilir, ona bir şey demem ben. Cahil olanlar da olabilir, ona da bir şey demem. Ben sahtekarlara diyorum. Ben de görsem Hz. Mehdi (a.s)’ı, gizlerim işin doğrusu, niye söyleyeyim, değil mi? Hz. Hızır (a.s) görevde ama Hz. Hızır (a.s)’ın gücü daha şiddetlidir, daha büyüktür, daha elastikidir, hareket serbestliği vardır Hz. Hızır (a.s)’ın. Hükümetlere etkisi çok şiddetlidir Hz. Hızır (a.s)’ın. Bakın, iddia edilen Ergenekon terör örgütünü cik cik öttürüyor, bakın nasıl gariban hale getirdi, nasıl zavallı hale getirdi, diz çöktürdü. Adamlar her yerden korkuyorlar, “yok” diyorlar, “Fethullah Hoca yapıyor,” yok bilmem ne. Fethullah Hoca gariban bir insan, hasta bir insan, canıyla uğraşıyor, oturup koskoca iddia edilen Ergenekon terör örgütüyle uğraşacak durumu var mı onun? Talebeleri son derece mazlum insanlar, gölgesinden çekiniyor çocuklar; adını sorsan, adını söylemiyorlar neredeyse, o kadar çekingenler, utangaç insanlar. Onlar nasıl oturup böyle işlerle uğraşsınlar? Bunlar çetin işler, bunlar büyük işler. Böyle en karanlık odalar içerisine girip oralardan belge melge alamazlar; onu çeliğin içinden geçenler alıyor, duvardan geçenler alıyor. 11 Eylül olayı da öyledir, bu olaylar da öyledir. Hz. Mehdi (a.s)’ın önünde yüzlerce engel vardı, hafta sekiz gün dokuz, o engellerden birini alır Hz. Hızır (a.s). Hafta sekiz gün dokuz, gelir o engelleri alır bir bir. Allah al dedikçe alır, al dedikçe alır, al dedikçe alır; tahta söker gibi söke söke, söke söke ilerliyor. Kaç tane tahtayı söktüğünü on yıl sonra size anlatacağım, inşaAllah. Ve o kadar makul görünüyor ki, o kadar makul görünüyor ki, gazetede okuyorum ben, inanmayan buraya gelsin, o kadar makul görünüyor. Aslında hiçbiri makul değil ama çok makul bir görünümde ilerliyor, kimsenin ruhu bile duymuyor, ruhu bile hissetmiyor; teker teker, teker teker gidiyor. On yıl sonra anlattığımda acayip hayretler içinde kalacaksınız. Tereyağından kıl çeker gibi yapıyor, maşaAllah. Bakın, dikkat ederseniz aslında birçok acayip olay oluyor, bütün dünya “bunda bir acayiplik var diyor, o acayipliği bir türlü çözemiyorlar. İşte bu acayipliğin acayipliğinin sebebi o acib şahıstan oluyor, o acayipliğin sebebi o. Yoksa dünyada her şey çok açık, sarihtir, olur mu öyle şey, anlaşılmayacak şey olur mu? Çözemiyorlar, “bir türlü çözemedik” diyor. Çözememelerinin sebebi Hz. Hızır (a.s)’dır işte, başka bir şey yok, neyini çözemeyeceksin? Hangi olay olursa, mesela burada bir bardak su var, devirirsem işte ben devirmişimdir, bunda anlaşılmayacak ne var, değil mi? Ama durduk yere bu bardak havaya kalktıysa açıklayamazsın tabii sen, değil mi? Hz. Hızır (a.s)’ın olayları da böyledir. Derler ya ‘kitabına uygun’, tam kitabına uygun yapar, kanuna uygun yapar; o yüzden anlaşılmıyor, fark edilmiyor. Gariplik anlaşılıyor fakat olay çözülmüyor. Mesela iki tane örnek versem, hemen anlarlar ne demek istediğimi. “Hakikaten imkansız, böyle bir şey olamaz” diyor. Ama oluyor işte, yapıyor. Gazete haberlerini dikkatlice izleseniz aslında, son 30 yılın haberlerini, en az 30 noktada görürsünüz Hz. Hızır (a.s)’ı. Ama dikkatli bakmadıkları için göremiyorlar.
ALTUĞ BERKER: Bir kitabınızı tanıtıyorum; ‘Peygamberimiz (s.a.v)’in Mucizeleri’. Bu kitabınızda Hocam, mübarek Peygamberimiz (s.a.v)’ın hem hayatta iken gösterdiği mucizeleri, hem de ahir zamanda gerçekleşeceğini söylediği ve şu anda gerçekleşen mucizelerini okuyabilir kardeşlerimiz. Peygamberimiz (s.a.v)’in mucizelerinin bir kısmı Kuran ayetlerinde, bir bölümü de Peygamberimiz (s.a.v)’in hadislerinde ve İslam alimlerinin çeşitli açıklamalarından aktarılıyor, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Emirdağ Lahikası; bakın, Bediüzzaman ne diyor, 98. sayfa; “Herkese dünya terakkî dünyası olsun; yalnız bizim için mi tedennî dünyasıdır? Öyle mi? İşte, ben de sizinle konuşmayacağım. Şu tarafa dönüyorum;” bakın, “müstakbeldeki insanlarla konuşacağım:” Orada oturuyor ya, böyle dönüyor, “istikbaldeki insanlarla konuşacağım” diyor. Millet de öyle temsilen konuşuyor zannediyor, sonra konuşmaya başlıyor. “Ey yüzden tâ üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş, sâkitâne benim sözümü dinleyen ve bir nazar-ı hafiyy-i gaybî ile beni temâşâ eden Said, Hamza, Ömer, Osman, Yusuf, Ahmed, v.s. size hitap ediyorum.” Burada isim isim saymış işte, teker teker söylüyor. Bakın, “Ey yüz sene sonra gelenler! Şu kalenin başında bir medrese-i nuriye çiçeğini yapınız.” ‘Yüz sene sonra’ ne zaman oluyor, 1330’a 100 ekle, kaç oluyor?
ALTUĞ BERKER: 1430.
ADNAN OKTAR: 1430, evet. “Tarih denilen mâzi derelerinden,” (geçmiş zamandan), “sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizinle konuşuyorum.” Özel bir vasıtayla sizinle konuşuyorum, özel bir vesileyle sizinle konuşuyorum şu an, bağlantı kurdum” diyor. “Geçmiş zamandan gelecek zamana bağlantı kurdum, sizinle konuşuyorum” diyor. “siz inşaAllah Cennet-âsâ bir baharda gelirsiniz. Şimdi ekilen nur tohumları zemininizde çiçek açacaklar. Sizden şunu rica ederim ki, mâzi kıt'asına geçmek için geldiğiniz vakit mezarıma uğrayınız. O çiçeklerin birkaç tanesini, mezar taşı denilen, kemiklerimi misafir eden toprağın kapıcısının başına takınız.” Tabii burada çok fazla ledüni izah var, onları sonra işleyeceğiz, inşaAllah. Onun daha zamanı olmadığı için şimdilik bir şey söylemiyorum. Bakın, diyor ki Bediüzzaman; “Birincisi: Çok defa mektuplarımda işaret ettiğim gibi, Mehdî-i Âl-i Resulün,” yani Resul (s.a.v)’in soyundan gelen Hz. Mehdi (a.s)’ın. Almanya’da saf bir hoca var, kalbi biraz saf, diyor ki; “‘Mehdi-i Al-i Resul’ün’ demek, Peygamber anlamında.” Peygamber denir mi? ‘Al-i’ ne demek? ‘Al-i’, ‘Peygamberin Al-i’ ne demek? Onun soyu. Anlaşılmayacak ne var? Bakın, “‘Resul’ diyor” diyor. Hz. Mehdi (a.s)’a Resul demiyor, “onun soyundan” diyor. Onlar da dinliyorlar karşısında. “Temsil ettiği kudsi cemaatinin şahs-ı manevisinin üç vazifesi var.” Bakın, ‘Mehdi Resul’ var mı, var. Neyi temsil ediyor? Bir cemaati temsil ediyor, temsilci. Hz. Mehdi (a.s) var, temsilci var, cemaatinin şahs-ı manevisini temsil ediyor, cemaati de var. Cemaat var, cemaatin başında olan Hz. Mehdi (a.s) var, onun da bir şahs-ı manevisi var. Bunda şaşacak bir şey yok ama tek başına bir şahs-ı manevi değil. “Eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa, o vazifeleri onun cemiyeti ve seyyidler cemaati yapacağını rahmet-i İlâhiyeden bekliyoruz. Ve onun üç büyük vazifesi olacak.” Kaç taneymiş? Üç. “Birincisi: Fen ve felsefenin tasallutuyla.” Fen ne demektir? Biyoloji, jeoloji, bütün bilim dalları. “Ve felsefenin,” materyalist felsefe, biyoloji felsefesi, “tasallutuyla ve maddiyun ve tabiiyyun tâunu,” yani Darwinizm ve materyalizm, “beşer içinde intişar etmesiyle,” insanlık içinde gelişmesiyle, “her şeyden evvel felsefeyi,” yani biyoloji felsefesini, Darwinist felsefeyi, materyalizmi, “ve maddiyun fikrini,” materyalizm fikrini, “tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır.” Yani “Hz. Mehdi (a.s)’ın birinci görevi; Darwinizmi, materyalizmi yerle bir etmektir” diyor. “Ehl-i imanı delaletten muhafaza etmek,” ayrıca bir görevi de budur diyor. Ehl-i imanı Darwinizme, materyalizme düşmekten muhafaza ediyor. “Ve bu vazife hem dünya, hem her şeyi bırakmakla, çok zaman tedkikat ile meşguliyeti iktiza ettiğinden, Hazret-i Mehdînin, o vazifesini bizzat kendisi görmeye vakit ve hal müsaade edemez” diyor. Vakti yok Hz. Mehdi (a.s)’ın, dar; “birçok yerde faaliyet yaptığı için vakti olmaz” diyor. “Çünkü hilâfet-i Muhammediye (a.s.m) cihetindeki saltanatı, onunla iştigale vakit bırakmıyor. Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihette görecek.” ‘Bir taife ‘dediği, bilim adamları. “O zat (Hz. Mehdi (a.s.)) o taifenin uzun tetkikatıyla yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak.” Yani Darwinizme, materyalizme karşı hazır kitaplar, eserler hazırlayacak. “Onunla o birinci vazifeyi tam yapmış olacak.” “Kendi bizzat laboratuvar araştırmaları, şunu, bunu yapmayacak” diyor Bediüzzaman. “Bilim adamları hazır yapacaklar; onların hazır kitaplarından derleme yapacak, toparlayacak onunla kitap hazırlayacak” diyor. “O birinci vazifeyi tam yapmış olacak onunla” diyor, “tam yapmış olacak.” “Bu vazifenin istinad ettiği kuvvet ve mânevî ordusu, yalnız ihlâs ve sadakat ve tesanüd;” ihlas, samimiyet, sadıklar, tesanüd, ittifak halindeler; “sıfatlarına tam sahip olan,” yarım değil, “tam sahip olan bir kısım şakirtlerdir.” Talebelerinin hepsini kullanmıyor bu konuda; Darwinizm, materyalizmle mücadelesinde bir kısmını kullanıyor. “Bir kısım şakirtlerdir. Ne kadar da az da olsalar,” belki 15-20 kişi, belki 30 kişi, “az da olsalar, mânen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.” “Bütün dünyayı dize getirecekler” diyor Bediüzzaman. Daha nasıl anlatsın, çok açık anlatmış. İkinci görevi, üçüncü görevi, dördüncü görevi, hepsini anlatıyor; şahs-ı manevicilerin beline beline vurmuş.
SUNUCU: Bizi yarın 22:00’dan itibaren, A9 TV, Kocaeli TV, Mavi Karadeniz Radyo, Pop Radyo ve HarunYahya.Tvsitemizden takip edebilirsiniz.
ADNAN OKTAR:Bakın, Bediüzzaman diyor ki:”Ne Risale-i Nur, ne de kendisi;” “ne ben Hz. Mehdi (a.s)’ım, ne de Risale-i Nur Hz. Mehdi (a.s)’dır” diyor. “Risale-i Nur’u aynı o ahir zamanın hidayet edicisi olduğu diye keşifleri,” Hz. Mehdi (a.s) zannetmeleri, “bu tahkikat ile ve tevili anlaşılır. Demek ki iki noktada iltibas var; tevil lazımdır.” “İki noktada yanlışlık yapmışlardır, açıklanması lazım” diyor. “Ne ben Hz. Mehdi (a.s)’ım, ne de cemaatim” diyor. “Çünkü hayatın geniş dairesinde çıkacak Hz. Mehdi (a.s)” diyor. “Bu zamanda Hz. Mehdi (a.s)’ım zuhur etmesi, bu görevi tam yapması kabil görünmüyor” diyor. “Ta ahir zamanda hayatın geniş dairesinde Risale-i Nur’un gerçek sahipleri Hz. Mehdi (a.s) ve şakirtleri gelir, o tohumlar sümbüllenir, biz de kabrimizden bakıp Allah’a şükrederiz” diyor. “Ancak ahir zamanda olabilir” diyor, “hayatın geniş dairesinde.” “Çünkü televizyon olmadan, radyo olmadan, internet olmadan bu konu olmaz” diyor Bediüzzaman; haklı, doğru. “Şu an olması mümkün değil” diyor. “Şu an gelmesi gerekmiyor mu? Süfyan da çıktı, deccal de çıktı” diyorlar. “Öyle değil, tahribatını yapacak o” diyor Bediüzzaman. “Tam anlamıyla yapacak, Hz. Mehdi (a.s) da gelip tamiratını yapacak” diyor. “Biz bir kısım vazifeleri yapıyoruz, Hz. Mehdi (a.s)’a zemin hazırlıyorum” diyor. “Ben onun pişdar bir neferiyim, öncü bir askeriyim o büyük kumandanın” diyor. Bakın, “Hz. Mehdi (a.s)’ın, o büyük kumandanın pişdar bir neferi, öncü bir askeriyim” diyor, o kadar.
Basında Harun Yahya
Devamı ...Kuran'ın Bazı Sırları
Devamı ...Radyo programları
Devamı ...Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...
Kuran Tefsiri
Devamı ...Türk-İslam Birliği Gelişmeler
Devamı ...