SUNUCU:Yayınımıza devam ediyoruz. Buyrun Hocam.
ADNAN OKTAR:Yolda, arabada giderken düşündüm. Mesela Budistlere bakıyorum, kendine eziyet edip Allah’a yakın olacağını düşünüyor. Musevilere bakıyorum, bir kısmı kendine eziyet ederek Allah’a yakınlaşacağını düşünüyor. Hıristiyanlar yine, Allah diyor; “Ben size ruhbanlığı söylemedim, siz çıkarttınız” diyor Cenab-ı Allah, “ona da gereği gibi uymadınız” diyor. Türkiye’ye bakıyorum. Türkiye’de bazı Müslümanlara bakıyorum. Kendine eziyet üstüne kurulu bir sistemle Allah’a yaklaşacağını düşünenler var, bayağı var yani. Halbuki Allah bizden dünyada da ahirette de mutlu olmamızı istiyor, iyi olmamızı istiyor, güzel huylu olmamızı istiyor, fedakar olmamızı istiyor, cömert olmamızı istiyor, Allah için yaşamımızı istiyor, her şeyi Allah’a teslim ederek olaylarını değerlendirmemizi istiyor ve din Allah’ın oluncaya kadar, fitne yeryüzünden kalkıncaya kadar mücadele etmemizi istiyor Allah. Şimdi kendine adam eziyet edince mutlu olacağını zannetmesi tabii anormal bir hareket. Doğrusunu Peygamberimiz (s.a.v.) bize göstermiş. Sünnete tam uymak, Kuran’ın tam yaşanması demek sünnete uymak demek. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.)’in hanımı Hz. Ayşe (r.a.)’a soruluyor. “Nasıldı Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in hayatı? Nedir, yani onun sünneti nasıldı?” dediğinde, “Kuran’dı” diyorlar, “onun hayatı.” Kuran, değil mi? Dolayısıyla Peygamberimiz (s.a.v.), Kuran’a tam uyan insandır, hakkıyla uyan insandır. Bir de ikinci yönünü düşündüm olayın. Mesela adam akşama kadar evinde tespih çekiyor. Bunda tutuklanma ihtimali olmaz bu adamın, baskı görmez, birisinden hakaret görmez, iftira görmez, canını yakan olmaz. Parası kaybolmaz, fabrika da işliyorsa bir yandan. Dolayısıyla hem enaniyetini kabartacak bir yol. Çünkü akşama kadar Allah’ı anmış oluyor. Tebliğ de yapmamış oluyor. Çünkü tebliğ yaparken kimi adam ters cevap verebilir, aksi konuşabilir, değil mi? Zorlanabilir. Kitap okumasına da gerek yok. Bilgisini artırmasına da gerek yok. Dolayısıyla kolay yol. O sebeple bu yönü seçiyorlar daha çok. Bir de bakıyorum mesela bir kısım cemaatlerde. Bir alanda, mesela boşluk bir yerde toplandıklarında hakikaten büyük bir kalabalık oluşturuyor. Hatta biz eskiden konferans yapardık. Ben salona bir geldim. Bizim konferans, ooo çaka çaka dolmuş, dışarılara taşmış. Şimdi bakan zanneder ki bütün Türkiye orada. Hâlbuki çok küçük bir cemaatiz, çok küçük bir topluluğuz, çok küçük bir arkadaş grubuyuz. Veyahut mesela başka bir cemaat sokakta bir toplantı yapıyor. Hakikaten sokaklara kadar taşmış. Zannedersin ki; bütün Türkiye onlarda. Hâlbuki öyle bir şey yok. Yüzde biri belki Türkiye’nin yahut yüzde yarımı, çok çok az. Hiçbir etkisi olan bir topluluk olmuyor. Bazen 0,001 oluyor, inşaAllah. Müslümanları bazen bu kafa, bu mantık aldatıyor. Yani “biz ne kadar kalabalığız, ne kadar güçlüyüz.” Halbuki “çoklukla övünmek sizi kendinizden geçirdi” diyor Allah, ayette. Çokluk olduklarını zannediyorlar. Halbuki asıl olan kalitedir ve bütün dünyanın kabulü çok önemlidir. Bütün dünyaya yönelik samimi tebliğin yapılması önemlidir. Sonucunda dost olacağız, arkadaş olacağız, herkes birbirini sevecek. İslam’ın hakimiyeti demek, bütün sinirlerin yatışması demektir. İslam dünyaya hakim olduğunda sinir hastalığı kalmaz. Yani sinir bozukluğu kalmaz. O eczanelerde var ya, yatıştırıcı ilaçlar satılıyor, geceli gündüzlü. Hiçbiri satılmaz. Acayip rahatlarlar. Gerilim kalmaz, tedirginlik kalmaz, korku kalmaz, stres kalmaz. Şimdi milyarlarca lira para harcıyorlar o stres ilaçlarına. Hemen hemen kullanmayan yok gibi bir şey. Çok azdır kullanmayan insan. Ben baş ağrısını da dâhil ediyorum, migren. Çünkü o da gerilimden kaynaklanıyor. Hatta bel ağrıları, sırt boyun ağrıları; onlar da hep stresten kaynaklanıyor. Mesela bu bel fıtığı; bunlar hep stres, gerilimden. Yani umulmaz ama onunla alakalı. Mesela kansızlık, bitkinlik bitaplık, dikkat dağınıklığı, yorgunluk; bunların hep kökeninde stres var. İslam yaşanmayınca gerilim hat safhada oluyor, Allah öyle yaratmış. Yolda aklıma geldi, onu anlatayım diye düşündüm.
ALTUĞ BERKER:İnşaAllah, Hocam.
ADNAN OKTAR: Bugün bütün yıldızlar bir araya gelmiş öyle mi? Altı yıldız, evet. Bir hafta kadar sürecekmiş. Gökyüzünde nadir olan bir sıralanmaymış. Bir hayır var demek ki, inşaAllah.
Zümer Suresi 22. Şeytandan Allah’a sığınırım. “Allah, kimin göğsünü İslam'a açmışsa, artık o, Rabbinden bir nur üzerinedir, (öyle) değil mi?” diyor Allah. Ne güzel, bak tam ebcedi 1990 tarihini veriyor şeddesiz, şeddeli 2022. “Allah, kimin göğsünü İslam'a açmışsa,” kime hidayet vermişse “artık o, Rabbinden bir nur üzerinedir, (öyle) değil mi?” Risale-i Nur’a da işaret var tabii burada da inşaAllah. İnşaAllah. “Fakat” diyor Allah, deccaliyete de işaret ediyor. Ayetin ikinci kısmı deccaliyet. Birinci kısmı Mehdiyet, ikinci kısım deccaliyeti işaret ediyor. “Fakat Allah'ın zikrinden (yana) kalpleri katılaşmış olanların vay haline.” “Mahvedeceğim deccaliyeti” diyor Allah. “İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.” “Alenen sapkındırlar” diyor. Darwinist, materyalist, ateist sistemi Allah işaret ediyor.
27’nci ayet, Zümer Suresi. “Andolsun,” diyor Allah, yemin ediyor. “Biz bu Kur'an'da, belki öğüt alıp-düşünürler diye, insanlar için her bir örnekten verdik.” Bakın; “belki öğüt alıp, düşünürler”. Şimdi, bir öğüt alacak bir de düşünecek. Demek ki beyni yoğun çalıştıran bir kitap Kuran, beyin kitabı, akıl kitabı Kuran. Kuran’ı alacağız böyle derin derin düşüneceğiz. İnsan zekasını, insan aklını da olağanüstü geliştiren bir kitaptır Kuran. Muhakeme ve yargıyı olağanüstü geliştirir. Çok güçlü bir mantığın gelişmesine sebep olur. Beyini çok sağlıklı hale getirir ve insanın çok akıllı olmasını sağlar. Fakat Kuran ayetlerini dikkatlice, her ayeti dikkatlice okuyup, dikkatlice tefekkür edip, onun içindeki sırları bulmaya çalışarak. O zaman akıl olağanüstü derinlik kazanır. İnsanın ruhunda olağanüstü bir gelişme olur. Zekasında, kavrama gücünde de olağanüstü bir gelişme olur. Beyin sağlığını da çok ciddi şekilde olumlu geliştiren en özellikli kitaptır Kuran, inşaAllah.
Bak diyor ki Cenab-ı Allah 20’nci ayet, Ankebut Suresi “De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da, böylelikle yaratmaya nasıl başladığına bir bakın”. Bak; “yaratılışı araştırın” diyor Allah bize, “detaylı olarak araştırın ve bulun.” Elektron mikroskop da bunun içine dahil, paleontoloji bunun içine dahil, jeoloji bilimi bunun içine dahil; hepsi bunun içine dahil. Bütün bilim dallarını kullanmamızın farz olduğu burada anlaşılıyor. “Yeryüzünde gezip dolaşın” deyince tabii Cübbeli bunu samimiyetsiz olarak değerlendiriyor; o, bütün yeryüzünü gezmemiz gerektiğine inanıyor, kendine göre. Onun için de böyle kulağı yanmış kedi gibi sürekli geziyor, elinde baston, bir aşağı bir yukarı. “Sıkıldım” diyor, “camiden.” Artık Alp Dağları’nın tepesi, Apeninlerin tepesi, nereye çıkarsa. “Yeryüzünde gezip dolaşın” derken Allah önce bizden yeryüzünden fitneyi kaldırmamızı istiyor. Öncelikli ibadetler var. Bundan vakit kalırsa, ibadet kastıyla, yaratılışı bilim adamlarının araştırması gerekir. Ama öncelikli nelerdir? Bir kere en başta namaz var, namazlarımız var. Mesela Müslüman oruç tutmak durumunda, zekat verecek, vakti olursa hacca gidecek durumu müsaitse, Kelime-i Şehadet getirecek ve İttihad-ı İslam’ı sağlayacak. Din Allah’ın oluncaya kadar, fitne yeryüzünden kalkıncaya kadar İslam ahlakını yaymak için gayret edecek. Şimdi biz mesela Yaratılış Atlası’nı Avrupa’da dağıttırdık, binlerce. Bu kanalı kardeşlerimiz kurdu, burada konuşma yapıyoruz. Şimdi Cübbeli’nin kafasına uyup ben de gidebilirim. Mesela şu an Güney Afrika’da, Güney Afrika sahillerinde “Allah ‘denize gidin’ bize emir ediyor ayette” derim, “denizlerden bahsediyor, ben de Güney Afrika’nın denizlerini geziyorum” diyebilirim. Yahut Everest tepesinin oralarda gezinebiliriz. Yahut Klimanjaro’ya gideriz. Birçok yere gidebiliriz. Yahut Uludağ’da kayak kaymaya gideriz. “Hem dağı seyrediyoruz hem de işte tefekkür etmeye geldim” diyebilirim, değil mi? Ne yapıyoruz? Yoğun olarak Allah’ın dinini anlatıyoruz, Kuran’ı anlatıyoruz. Kuran’ın samimiyetsiz yorumlanması çok tehlikelidir. Kuran’ın samimiyetsiz yorumlanması üstüne aslında bir çalışma yapmamız lazım.O çok ciddi bir tehlike. Mesela, “Allah’ı zikredin” diyor Allah ayette, “çokça zikredin” diyor.“Tamam” diyor adam, “ben çokça zikrediyorum, hiçbir iş yapmayacağım” diyor, “tebliğ de yapmayacağım. Namazdan çıktığım vakitlerde sürekli Allah’ı zikredeceğim” diyor. Çoluk çocuğu öldürüyorlar, perişan ediyorlar. Millet perişan, İslam alemi paramparça. Beklenecek durum var mı? Sen orda zikir yapman, belirli bir miktar kastediliyor orada. Yani, o yaptığın cihattan, cehdden, gayretten, tebliğden arta kalan vakit kastediliyor orada. Yahut “milyonlarca doları, parayı dünyayı gezmeye ayır” demiyor ki Cenab-ı Allah. O parayı fakire fukaraya dağıtmakla biz mükellefiz. İhtiyacı, İslam ahlakının yayılması için kullanmakla mükellefiz. Cübbeli yanıp yakılıyor; “param yok, perişanım” işte şu bu. Hatta diyor; “o kadar parasızım ki” diyor, “eğer” diyor, “bana olan destek çekilse” diyor, “camide kalmam gerekir” diyor, “o kadar perişanım.” Alplerin tepesinde ne işin var senin? Malta Adası’nda senin ne işin var? Milyonlarca lira para gidiyor oraya. Acayip pahalı; uçak parası pahalı, oradaki otel masrafları pahalı. Dünyanın masrafı! Ne zorun? Kuran’da böyle bir hüküm var mı? Demek ki bu tip yorumlayıp, insanları etkileyebiliyor demek ki. Onun için bunu da, yani Kuran’ı ve sünneti samimiyetsiz yorumlamayı bir kitap haline getirmemiz gerekiyor. Mesela bu tehlikeyi görmüş olduk. Yani Cübbeli’nin o konuşmasından bu tehlikeyi gördük. Hani bazı kişiler olur ya, böyle kanunlarda bir açık arar, oradan bir şeyler yapmaya çalışır. Şimdi Cübbeli de Kuran’ın açık hükmünü samimiyetsiz yorumlayıp, bambaşka bir stil meydana getirmeye kalkıyor. Buna karşı eğer akılcı bir çalışma yaparsak, daha detaylı, delillerle; Cübbeli’nin bu konudaki imkânı ortadan kalkmış olur.Çünkü “orada biz ‘Allah’ diyoruz” diyor böyle can-ı gönülden. Dağın tepesinde! Alp Dağları’nın tepesine mi çıkmak gerekiyor “Allah” demek için? “Camide dediğimde” diyor, “sıkılıyorum” diyor. Alp Dağı’nın tepesinde söyleyince ferahlıyormuş. Bu garipliği kitaplaştırmamız gerekiyor.
SUNUCU: Yayınımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Buyrun Hocam.
ADNAN OKTAR: Evet, biraz kardeşlerimizin yazdıklarını okuyalım.
“Sayın Hocamız sabah saatlerinde bazı kardeşlerimiz” diyor, “onlar için zor oluyor sabah saatleri” diyor. “Akşam saatleri de bazı kişilere zor oluyor” diyor. “En ideal saat” diyor “20.00-24.00 saatleri arası” diyor. “Lütfen Sevgili Hocamız’ı bu saatlerde canlı yayınlara çıkartın. Diğer zamanlar bazı izleyemeyen kardeşlerimiz oluyor” diyor. Mehmet Yaşar Balcı söylemiş. İyi iyi işte sabah da oluyoruz, öğlen de oluyoruz, akşam da oluyoruz. Benim ne zaman geleceğim hiç belli olmaz. Baskın şeklinde geleceğim bundan sonra. Bazen gece, bazen gündüz.
“Selamun Aleykum, ben Van Çaldıran’dan Yunus Dilli. Nur yüzlü Hocam, sizi televizyondan, internetten sık sık takip ediyoruz. Allah sizden razı olsun.” Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berakatuhu. “Verdiğiniz hizmetten çok memnunuz” diyor. Evet, genellikle işte sevgisini, muhabbetini belirtmiş kardeşimiz. Mehdiyet devri, doğru. Yani zaten bir bakın insanların genel tavrına, kıyamete geldiğimiz anlaşılır. Yani, genel dünyanın haline baktığımızda bunu anlarız. Anlaşılmayacak gibi değil.
“Selamun Aleykum Canım Hocam. Ben de köyde pınar başında bulaşık çok yıkadım. Koyun ve öküzleri, keçi ve inekleri otlatmaya götürürdüm” diyor. İnşaAllah. “Ben sadece kazlarla, yani ördeklerle anlaşamamıştım. Beni çok ısırmaya kalktılar” diyor, “inşaAllah” diyor. “Köy ekmekleri de çok şahane oluyor. Menzil’de daha hala Resulullah (s.a.v.)’in” geçmişte diyor herhalde. Yani “esmer ekmek yenmeye devam ediliyor” diyor. “Derede çamaşır yıkardım” diyor, “çok hoşuma giderdi” diyor. “Elimde sopayla vura vura yıkardım” diyor. Ama aslında o tabii iyi bir yöntem değil. Tokat’ta vardı tokaç denilen, tahtadan şöyle geniş, saplı bir şey var. Düz beyaz taşın üzerine çamaşırı koyup, şak şak vuruyorlardı. Orada onun dokusu paramparça olur, kumaşın. Alttan taş eziyor çünkü, üstten de tahtayla vuruluyor. Yani temizleme yöntemi olarak felaket. O kumaşlar çok kısa sürede deforme olur. Öyle olmaz. Bir de derede yıkanması hiç istemiyordum, yani gördüğümde rahatsız oluyordum. Deterjanlı suyu dereye döküyorlar. Mesela bu çok vahim bir şey, çok acayip. Halbuki deterjanlı su, en fazla, derin bir kuyu açılıp, toprak altına; yani çok derin bir kuyu açıp toprağın içine dökülebilir, sabunlu, deterjanlı su. Çünkü orada balıklar var, midyeler var, yengeçler oluyordu. Köy ırmağı öyle zengindi. Sadece balık yoktu, hepsi vardı. Yani çok yoğun bir kere midye vardı. Yengeçler bol miktarda vardı. Ama birçok balık cinsi vardı. Böyle bıyıklı sarı bir balık vardı, böyle sarımsı. Acayip şeker bakıyordu yakaladığımızda. Gözleri hafif şaşı, böyle çok süper tatlı bakıyordu. Ben dayanamayıp öpüyordum onları dudaklarından böyle. Saftirik saftirik bakıyordu böyle gözümün içine. Ben elimle yakalardım, o kadar. Taşların içerisinde onlar, işte çocuk aklı o zamanlar, halbuki her şey çıkabilir, o taş oyuk; içinde yılan olur, çiyan olur. Çocuk aklımızla, direkt elimi sokardım. Balıklar orada sıra sıra duruyorlardı. Teker teker yakalardım onları, birer birer. Koca koca böyle iri balıklar. Ama hayret, hayvanlar böyle yan yana dizilmiş, duruyor orada. Niyeyse öyle, bir garip bir şey. Bir de bayağı iri balıklar. Öbür türlü küçük balıklar da vardı, ufak balıklar da. O küçük balıklar suyun ince yerlerine toplanırlardı böyle binlerce, yüzlerce balık. Biz geldiğimizde, hemen küçücük canlarıyla kaçarlardı. Boyutlarına göre onlar hep ayrı ayrı ekiplerdi. Mesela biraz daha iri olanlar ayrı bir arkadaş grubu oluşturuyorlardı. Mesela bir santim kadar olanlar vardı, çok küçük. İki, iki buçuk santim kadar olanlar vardı. Onlar da ayrı bir ekip oluşturuyordu. Üç, dört santim olanlar. Hayret, boyutlarına göre onlar arkadaş grubu oluşturuyorlardı, o çok şaşırtıcı. Mesela iri olan balıklar, hepsi bir arada geziyordu iri olanlar da. Onlar da arkadaş oluyor mesela. Bu da incelenmesi gereken bir şey. Mesela çok ince, sığ yerlere giriyordu küçük balıklar. Büyük balıklar oraya giremediği için, canlarını korumak için onu akıl ediyor hayvan. Onu bilmesi çok acayip. Çünkü bir buçuk milim genişliğinde, genişlikleri bir milim, bir santim de boyları var, o kadar küçük balıklar. Suyun en ince yerlerini buluyorlardı. Mesela bir santim yüksekliğinde su veyahut yarım santim yüksekliğinde suyun yüksekliği, çok ince. Oraya çok yoğun doluşurlardı, büyük balıklardan korunmak için. Ondan biraz daha büyük olanlar, yine daha ince, ona yakın sularda toplanırlardı öyle. Irmaktan geçerken köprü yoktu, büyük taşlar vardı böyle iri, biraz su onları eritmiş, oval hal almış taşlar, yani belki yüzyıllarca eritmiş demek ki. Onların üstüne basarak geçerdik karşıdan karşıya geçerken. Biz köye geldiğimizde o bir marifetti, üstünden atlayarak, basarak. Orada suya dokunmadan geçmek zor oluyordu. Köprüsü yoktu. Bizim bahçenin köprüsü vardı sadece. Aşağı tarafta, dedem yapmıştı. Tahta köprü vardı. Üstü toprak fakat ağaç dallarından yapılmış köprü vardı. O tip dereleri tabii daha da güçlendirmek lazım. Yeraltı kaynaklarından da beslene bilir. Daha böyle çağlayan dereler güzel oluyor. O dere boyunu biz aşağıya kadar inerdik abimle beraber. Aşağılar çok güzeldi. Eski Batmantaş denen yer vardı. Oranın bitki örtüsü daha değişikti. Aşağılara indikçe bitki örtüsü daha değişiyordu. Çünkü daha sıcak aşağılar, orası yüksek olduğu için, orada daha değişikti. Karadeniz’deki ormanlar gibiydi orası. Çok hoş böyle çağlayanlar oluşuyor bazı yerlerde, bazı yerlerde düz akıyor, bazı yerlerde geniş göller oluşuyor. Öyle bir yerdi. Yol boyunca yabani meyveler çok oluyordu. Bir kere anlatmıştım, çok süslü bir ördek gördüm böyle. Dedim; “herhalde birisinin. Sahipliydi bu ördek, onların evinden kaçmıştır” diye düşündüm. Hayvan hastalandı zannettim ben. Hiç hareket etmiyor, öyle duruyor. Benim de elimde öyle uzunca bir çubuk vardı. Yaklaştım, yine kaçmıyor hayvan. Hafifçe söyle kafasına dokundum. Hayvan deliler gibi kaçmaya başladı. Biz de gittik koşarak, çocuk aklımızla, gidip yakaladık onu. Büyük bir süratle arkasından koştuk, yakaladık. Kucağıma aldım ben. Onu aldım, getiriyordum. Köye döndük. Yolda Mamaş Dayı’yla karşılaştık. Mamaş Dayı köy muhtarı olmuştu daha yeni o zamanlar. Ona piyade tüfeğini teslim etmişler resmi şeyle. Beşli Alman mavzerleri vardı, ondan bir tane omuzunda, onunla beraber gidiyordu. Teslim almış diğer muhtardan. “Mamaş Dayı” dedik, “bu ne? Bunu yakaladık biz bunu ama” dedik, “bu ne anlayamadık biz bunu” dedik. "Bu" dedi, "angut kazı" dedi. O zaman anladık ki angut kelimesi oradan geliyor. Çünkü hayvan bizi kavrayamamıştı bir türlü. Yanına geliyorum yine kaçmıyor. Kafasına odunla vurunca kaçtı, böyle hafifçe. Hani diyorlar ya; “adam sırf angut” diyorlar. Demek ki bir bildikleri varmış.
Böyle civcivler olurdu, yeni çıkmış civcivler olurdu. Anneleri kabarıyordu böyle, acayip sesler çıkartıyordu. Onları gezdiriyordu. Köpekler, hiç kimse yanaşamıyordu. Kabadayı oluyor o zaman anneler. Çok saldırgan ve sert oluyor. Ördek yavruları oluyordu küçük. Onları yakalamak zaten çok güç oluyordu. Cik cik cik cik, deliler gibi kaçıyorlardı. Sevmek için yakalıyordum. Yakaladığımda büyük bir telaşla bana bakıyordu, büyük bir dikkatle böyle, gözlerini dikmişler. Ben de sevdiğim için gagasını hafiften alıp ağzıma, ısırıyordum. O da benim dilimi yakalamaya çalışıyordu böyle minicik canıyla. Tavan arasına çıkardık. Karga yavruları vardı. Onları severdik. Sığırcık yavruları oluyordu. Tavan arası çok zevklidir. Bizim tavan arası hayvanat bahçesi gibiydi, her türlü kuş vardı. Boydan boya; serçe yuvaları vardı, karga yuvası vardı, güvercin yuvası vardı. Dedem güvercin besliyordu, cins güvercin. Onların özel bir sesleri var biliyorsun, kendilerine has sesleri var. Çok fazla beyaz güvercin vardı. O taklalı güvercinler vardı. Dedem onları çıkartırdı ara ara. Havada takla atardı o güvercinler. Böyle çok güzel gösteriler yapardı. Sonra kendiliğinden gelip yeniden yuvalarına dönerlerdi. Dedem de onları buğdayla beslerdi. Güneşlenirlerdi orda, yeniden bulundukları yere dönerdi. Dedem zevkli birisiydi, maşaAllah. Mesela evin önüne çok güzel böyle oturma bahçesi yapmıştı, çiçeklikli. Yani köyde pek olan bir şey değildi o. Bütün yere kum yaptırdı ve küçük küçük çiçek tarlaları yaptırdı. Oturacak yerler yaptırdı. Dedem nargile içerdi böyle takır takır takır, nargilesini de oraya koyardı. Köyden gelip geçenler, o işte geçen hayvanları oradan seyrederdi. Dedemin o yerinde olmak bir ayrıcalıktı, yani oraya gelmek. Salih Paşa vardı, Salih Polatkan. O da köyde kalıyordu. Salih Paşa’nın da bir evi vardı aşağıda. Dedemi ziyarete gelirdi, orada otururdu. Rahmetli oldu, tabii dedem de rahmetli oldu. Ben de gelir otururdum orada. Köşk gibi güzel bir yer yapmıştı dedem. Arka bahçe ayrı çok güzeldi, yani süper güzel. Aslında köy hayatı çok hayati bir şey. Her insanın mutlaka yazın bence bir köy hayatı olması lazım. Çünkü mesela bütün çiçekleri, yabani çiçekleri yakından görme imkanı oluyor. Yabani hayvanları yakından görme imkanı oluyor. Bir kere yeşillik çok güzel, yani çamlar, ağaçlar şahane olur. Mesela ırmak; ırmak şart bir kere. Irmak şahane, onun sesi, böyle akması, balıkların kaçıştığını görmek süper zevkli bir şey. Mesela biz oltayı atardık. Oltanın mantarı hafif böyle hareketlenirdi önce, sonra birden dibe kadar giderdi. Biz müthiş heyecanlanırdık. Çok derine doğru giderdi. Bir çekiyorduk oltayı, koskocaman balık böyle çırpınarak çıkıyordu. Hemen çıkartıyorduk, onların sepeti vardı, balık sepeti, onun içine koyuyorduk. Ağabeyimle ikimiz bayağı balık tutuyorduk, öyle az değildi yani çok, çok fazla balık tutuyorduk her gün. Aslında hayır var, Allah’ın hikmeti. Bizim köy, daha önce de söyledim, Çerkezlerde balık adeti yok, balık yeme adeti yok onlarda. Direkt hatta karaciğer, dalak; onları da yemiyorlar. Doğrudan etini yiyorlar. Çerkezlerde öyle bir adet var. Sakatat da yemiyorlar. Balık da yemiyorlardı. Bizim onun için bol bol balık tutma imkanımız oluyordu. Eğer köy balığa yatkın olsaydı, bizim orada balık tutmamız adeta imkansız hale gelebilirdi. Çünkü sırf biz bile tüketiyorduk neredeyse balıkları, o kadar çok balık tutuyorduk.
Köyün güzelliklerinden; sebze, meyve bahçeleri çok güzel oluyordu, Tokat’ın da öyle. Mesela Fuat’ın Konağı vardı Tokat‘da. Köyden inerken tam Tokat’a inmeden, müthiş çamlık arazi içerisinde böyle sebzeli, meyveli bahçeli, muhteşem bir konaktı Fuat’ın Konağı. Ünlüydü Tokat ’da. Onun önünden geçerdik. Orada başlardı zaten meyve kokusu, elma kokusu. Koca koca böyle iri elmalar, elma kokusu çok nefis oluyor, bütün her yeri alıyordu orada. Geçerken yoğun hissediliyordu. Bir de taze elma çok önemli, mesela elma manavdan aldığımızda o gücünü kaybediyor. Taze elma çok gergin ve çok sulu oluyor, çok hoş oluyor. Bayağı güzel oluyordu. Bir de kokusu çok yoğun oluyor. Ben manavdan aldığımda kokusunu pek bu kadar hissedemiyorum, çok ç ok az oluyor. Orada müthiş yoğun oluyor onun kokusu. Onun için öyle yerlerin bozulmaması, güzelliğinin muhafazası çok hayati, yani doğal güzelliklerin muhafaza edilmesi. Tamamen doğal halinde kalması lazım, hiç müdahale edilmemesi lazım. Bazen mesela turistik tesislerde doğala benzetmeye çalışıyorlar, o benim hoşuma gitmiyor. Mesela çağlayan yapmaya kalkıyorlar, doğal değil. Yabani otlar yapmaya kalkıyorlar, doğal değil. O güzel değil. Gerçekten doğal olması lazım. Hiç kimsenin müdahale etmemesi gerekiyor, öyle çok güzel.
ALTUĞ BERKER: Estağfirullah Hocam. The Washington Post Gazetesi’nin internet sitesinde bir haber çıkmış.
ADNAN OKTAR: Washington Post.
ALTUĞ BERKER: Evet, The Washington Post Gazetesi’nin internet sitesinde.
ADNAN OKTAR: Washington, evet.
ALTUĞ BERKER:“Bilim adamları, son dönemin gündemdeki konusunun tartışmalı, renkli ve son derece iyi finanse edilen Harun Yahya isimli bir Türk’ün savunduğu” diyor ve şöyle devam ediyor “ve dev boyutlardaki, parlak resimli kitaplarından batıdaki okullara binlerce adet göndererek desteklediği Yaratılışçılık olduğunu söylüyor” diyor haberde, Hocam. Devam ediyor; “Harun Yahya hareketinin ebcedler ve Kuran’da olduğu söylenen mucizeler hakkındaki fikirlerinin cazibesine kapılan genç Müslümanlar arasında büyük yankı uyandırdığı konusunda da mutabıklar. Fransız Ulusal Bilimsel Araştırmalar Merkezi Direktörü Bruno Guiderdonibu konuda şunları ifade etti: ‘Fransa da belirli bir yönde rol oynayan Harun Yahya kitaplarının oluşturduğu tartışma, lise öğretmenlerini bu konuda konuşmak için son derece hazırlıksız bıraktı.’” diyor Hocam haberde, maşaAllah.
ADNAN OKTAR: Hay maşaAllah. Hay maşaAllah. Seyyid Battal Gazi gibi demek ki yerle bir etmişiz. Bunu söyleyen The Washington Post.
ALTUĞ BERKER: Evet Hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Ne diyor? Yani; “dümdüz etti” diyor, değil mi?
ALTUĞ BERKER: EvelAllah, maşaAllah.EvelAllah. Daha hiçbir şey yapmadık. Bu bir ön çalışmaydı. Aslı bundan sonra yapacağız inşaAllah. Ben Avrupalıları çok severim. Amerikalıları severim. Rusları severim. Samimi olarak çok seviyorum, güzel insanlar. Çinlilere acırım. Onlara acıyorum ben, çok, çok şiddetli acıyorum. Şefkat duyuyorum. Ama Avrupalılar hakikaten güzel insanlar, temizlik, nezaket, estetik, sanat yönünden. Amerikalılar da öyle, kalenderdir, şakacı, hoşsohbet insanlardır. Hayata bakış açıları da güzeldir. Renkli, cıvıl cıvıl bakış açıları vardır. Karamsarlığa karşı tavırları vardır. Bir de iyiyi, güzeli, doğruyu arayan insanlardır. Kuran’ın samimi dilini öğrendiklerinde, samimi üslubunu öğrendiklerinde, “aa” diyecekler, “bizim aradığımız zaten buydu” diyecekler. Çünkü Müslümanlığı yobazlık olarak gösteriyorlar, kan dökmek olarak gösteriyorlar. Avrupalılar da tabii kasılıyor, bir savunma refleksi içine giriyor. Halbuki tam aksidir İslam. Saf sevgidir İslamiyet. Muhabbettir, rahatlıktır, güzelliktir, demokrasidir, candanlıktır, fikir özgürlüğüdür, sanatta, bilimde en ileri gitmektir, aydınlıktır, kafa rahatlığıdır, ufuk genişliğidir. Şeytan, böyle bir güzelliği tam tersine çevirmeye çalışıyor, yobazlığa çevirmeye çalışıyor, İslamiyet’i yobazlığa çevirmeye çalışıyor, haşa. Biz de, nerede yobaz varsa üstüne tentürdiyot gibi çöküyoruz. Yobazlara nefes aldırmıyorum.
ALTUĞ BERKER: MaşaAllah Hocam.
ADNAN OKTAR: Yobaz baskısını Avrupa’da ve Amerika’da Müslümanların üstünden kaldırdığımız için çığ gibi İslamiyet gelişmeye başladı Avrupa’da. Bak tarihine, bizim kitaplarımızın yoğun olarak Avrupa’ya girmesiyle İslam’da müthiş bir gelişme başladı. Daha önce yoktu.
ALTUĞ BERKER:Evet Hocam.
ADNAN OKTAR:Daha önce yoktu. Çünkü, bir kısım yerlerde yobazlar Müslümanlığı kitlemişlerdi. Bağnazlar, tutucular, kan dökücüler, kan emici vampirler Müslümanlar’a nefes aldırmıyorlardı. Müslümanlığı dehşet dini, kan dini gibi göstermeye çalışıyorlardı. Biz bu yobaz takımını böyle tek tek, tek tek, tek tek ayıkladık; akılla, fikirle, bilimle, sevgiyle, inşaAllah. Ben mesela güleryüzlü, neşeli Amerikalıları dindar göreceğim. Avrupayı, Fransızları, İtalyanları... Çok severim ben İtalyanları. Sırpları özellikle. Çok güzel olur Sırplar, Bosnalılar; çok güzel insanlar. Romenler, çok çok güzeldir, inşaAllah. O insanların hak ettiği o mutlu hayatı onlara sağlayacağız inşaAllah, kardeşliği, sevgiyi. Kan döktürmeyeceğiz.
ALTUĞ BERKER:İnşaAllah.
ADNAN OKTAR:Bugün İsrail’den büyük bir heyet geldi. Şu saatlerde geldiler evet, şu anda, şu saatlerde gelmiş olmaları gerekiyor. İsrail’in çeşitli partilerinden, siyasi partilerden, din adamlarından yani hahamlardan ama iyi dereceli, yüksek dereceli hahamlardan gelenler var. Hıristiyanların ileri gelenlerinden var. Müslüman mezheplerden ileri gelen din adamlarından var. Büyük bir heyet, böyle bir heyet daha önce gelmemişti, bu kadar büyük kapsamlı. Amacımız burada, Türkiye ile İsrail’i savaştırmak isteyen iblis ordularına karşı tavır almak.Biz savaş istemiyoruz. Yaptırmayacağız.Ne İran’la, ne Suriye’yle, ne İsrail’le; ne Türkiye’yle İsrail’i, ne Türkiye’yle İran’ı savaştırmayacağız. Bilakis dost olmalarını, kardeş olmalarını sağlayacağız; tabii dünya dostluğu, dünya dostluğu. Çünkü din kardeşliği; dindarsa zaten din kardeşidir. Kan birliği varsa kan kardeşidir. Mesela, “kardeşim” diyor. Nasıl kardeş? Genetik olarak kardeşi, kan kardeşi; öbür türlü İslam kardeşi, din kardeşi; öbür türlü dünya kardeşi. Onlar bizim dünya kardeşimiz, inşaAllah.Kendi aralarında tabii din kardeşidirler, Müslümanlar kendi aralarında din kardeşidirler ama dünya kardeşimiz. Dünya dostuyuz. Dünya dostluğumuz var. Din dostluğu ayrıdır. Bir de kardeşliğin meydana gelmesi, mesela kan kardeşliğinden meydana gelen dostluk ayrıdır. Onun hukuku ayrıdır Kuran’da. Ayrı hukuku vardır. Mesela miras hukuku vardır onlara. Eşiyle olan dostluğu ayrıdır insanın.
Özetle, ben dindar Amerikalıların şahane olacağını düşünüyorum. Müslüman Amerikalılar; bağnazlıktan uzak, sevgi dolu, Allah’ın birliğini anlamış, coşkulu, sevinçle ibadetlerini yapan, cömert, kavgadan uzak. Amerikan silah sanayisi televizyon yapacak, radyo yapacak, buzdolabı yapacak, çamaşır makinesi yapacak; dünyada hiçbir sıkıntı kalmayacak, inşaAllah.En fazla meyva bıçağı imal edecekler, silah yok. Ekmek bıçağı yapabilirler, en fazla. Ekmek doğramak için, o kadar. İnşaAllah. Silah yok. Ne tank yaptıracağız, ne top yaptıracağız, ne atom bombası yaptıracağız, ne jet uçağıyla milleti bombalayacak. Jet uçağı yaptıracağız, hasta götürmek için. Hızla götürmesi için yaptıracağız jet uçağı, inşaAllah. Adam bombalamak için uçak yaptırmayız. Yüzlerce mühendis toplanıyor, diyor ki; “öyle bir bomba imal ettim ki” diyor, “attım mı yüzlerce kişiyi yakar” diyor. “Napalm bombası yaptım” diyor. “Helal olsun sana” diyorlar, “sen dahisin” diyorlar. “Bu kadarla olmaz diyor” adam, “bu kadar yakma olmaz. Biraz oksijen oranını arttıralım, daha şiddetli yaksın” diyor. “Daha iyi tahrip etsin” diyor. “Hakikaten haklısın ya, daha iyi bir şey yapabiliriz” diyor. Mesela genel maksat bombası yapılıyor. “Bu betondan içeri girmez” diyor. Amerika yapıyor. “Şöyle” diyor, “en az bir on metre beton delecek kadar bir şey olması lazım ki” diyor, “beş metre betonu, ben ona ‘bomba diyeyim” diyor. “Helal olsun.” İftihar ediyor Amerika, yeni bir bomba yapmış. Sığınağın içine girip patlatıyor, orada ne var ne yoksa hepsini havaya uçuruyor adamları. “Helal olsun” diyor. Bu övünülecek şey mi? Adam öldürmeyle övünülür mü? Adam öldürmenin zeminini kaldırsan da bombaya da ihtiyaç kalmasa olmuyor mu? Ne gerek adam öldürmeye? Niçin yapılsın? İnsanlar güzel. İnsanlar yaşasın. Ne bombası, ne silahı? Adamın aklı yatmıyor; “olur mu ya” diyor, “bombasız, silahsız?” Olur, bayağı da güzel olur.Asıl sen acayip düşünüyorsun. Bomba, silah acayip bir şey. Kiminin kolu yok, kiminin gözü yok, kiminin ağzı burnu parçalanmış. Bu hayat mı böyle? Bunda övünülecek ne var? Bir bombalama yapıyorlar, mesela Libya’da; şimdi on binlerce adam sakat, Libya’da. Ömrü boyunca adamın kolu yok, ömrü boyunca bacağı yok. Şimdi bu marifet mi bu? Gözü yok. Filistin’de çocukların büyük bir bölümü sakat. İsrail korku içinde yaşıyor. Ne gerek? Barıştıralım. Kaldıralım sınırları. Türk- İslam Birliği içerisinde hepsini kardeş edelim. Özgür, müreffeh yaşasınlar. Can güvenliğini Türk- İslam Birliği sağlasın herkesin.Bu kadar. Devletler üniter olsun. Biz devletlerin bölünmesini istemiyoruz. Amerika kalsın, ali olsun, büyüsün, zengin olsun. Rusya; ali olsun, büyüsün, zengin olsun. Ne biz Sırbistan’ın parçalanmasını isteriz, ne başka ülkenin parçalanmasını, ne Türkiye’nin. Allah vermesin. Zaten asla olmaz öyle bir şey. Ne Almanya’nın, hiçbir yerin parçalanmasını istemeyiz. Zorla rejim dayatması da olmaz. Fakat İslam ahlakından hepsi istifade etsin. Ama fikirlerine karışmayız. Saygılıyız. Topluluk ne istiyorsa odur, demokrasi, ne diyorsa o. Laiklik ve demokrasi, bu ikisi vazgeçilmez kavramlar, bunlar illaki. Diyor ki adam; “laiklik olursa, İslam olmaz.” Laiklik olmadığında münafıklık olur zaten. Sen ne demek istiyorsun, biliyor musun? “Ben seni zorla iman ettireceğim” diyorsun. Buraya birisi gelse, dese ki; “zorla ben sizi Hıristiyan yapacağım”, kafamıza silah dayasa. Şimdi bu iş mi? İnanmıyorum. Zorla olur mu? Yahut bir Hıristiyan’ın kafasına silahı dayasan, desen ki; “sen Müslüman olacaksın.” Şimdi oldu mu bu? Severek ve isteyerek olması lazım. Din, kalben arzu edilerek yapılan ibadete denir. Sen dayatmadan bahsediyorsun sen. Dayatma din olmaz. Dinde zorlama olmaz. Allah Kuran’da açıkça ayette belirtiyor. Hiç kimseyi zorlayamazsın. Her fikre karşı da saygı göstermek lazım, her düşünceye karşı, her inanca karşı. Kuran diyor, Cenab-ı Allah; “müşrikler” diyor. Yani puta tapan dinsiz adamlar. Şeytandan Allah’a sığınırım. “Onları” diyor Cenab-ı Allah, “güvenlik içinde alın” diyor, “alın oradan, güvenlik içinde geçirin. Güvenlik içinde gelecekleri yere vardırın” diyor Allah. Bu ne demektir, biliyor musunuz? “Canınızı ortaya koyun, gerekirse bu yolda şehit olun ama bu müşrikleri koruyun” diyor Allah. Yani küfür içinde adam, “bunu koruyun” diyor Allah, “canınızı ortaya koyarak.” Adam diyor ki; “ben sizi doğrayacağım” diyor. Allah diyor ki orada; “canınızı ortaya koyup, onları koruyun” diyor. O da diyor ki; “ben doğrayacağım, pırasa gibi doğrayacağım” diyor. Cübbeli ne diyor? “Hz. Mehdi (a.s.)” diyor. “Ne kadar Şii, Caferi varsa, hepsini doğrayacak” diyor. O Cübbeli’nin çoktan beri seyretmedik o şeyini. Onu bir yayınlayın bakayım. Bu tip filmler zaman zaman tekrar edilsin. Onu numaralı yapalım, sürekli bir dönüş olsun, inşaAllah.
VTR: Cübbeli, Şii kardeşlerimiz için ne diyor?
VTR: Cübbeli’nin pırasa gibi doğrama talebi; Cübbeli Ahmet’in Hz. Mehdi (a.s.) ile ilgili ses kasetlerinden (1996)
ADNAN OKTAR:Bak; “Vahhabileri doğrayacak” diyor. Milyonlarca Müslümanı, Hz. Mehdi (a.s.)’ın doğrayacağını söylüyor. Müslümanları birbirine düşüreceğini ve muazzam bir Müslüman kıyımı olacağını söylüyor. Müslüman, Müslümanı kesecekmiş; Caferi, Şii, Vahhabi; ne varsa; tabii ki dolayısıyla Bektaşi ve Aleviler zaten gitmiş oluyor orada; çünkü onlar da Alevi inancındalar, Şiiler de Alevi inancındalar. Hepsi doğranmış olacak. Hıristiyan? Zaten Hıristiyan kalmıyor. Zaten hepsi doğranmış oluyor. Budistler de doğranıyor. Museviler de doğranıyor. Geriye bir tek Cübbeli’nin arkadaşları kalıyor. Onlardan da Mehmet Talu Hocamız ve onun gibi düşünenler de bir kenara gidecekler. Onların da akıbeti belli değil. Biz zaten evelAllah, yani birinci dereceden, işte diyor ya “mürtet”. Mürtet zaten hayat hakkı yok yani, inancına göre, kafasına göre; katli vacip yani, onun kendi kafasına göre, mantığına göre. Bak adam bağıra bağıra söylüyor. Gürül gürül onlara tekrar ettiriyor. Müslümanları birbirine düşürmenin en açık yolu değil mi bu? Şii, Caferi, Vahhabi; hepsinin doğranması gerektiğini söylüyor. Oradakiler de bas bas bağırıyorlar. “Evet, doğramak lazım” diyorlar. “Ne kadar güzel konuşuyorsun sen ya” diyorlar.
“Selamun Aleykum Canım Hocam” diyor. “Canım Hocam, bugün size saat 01.00’de bekliyordum” diyor. “Zannederim 24.00’de gelmişsiniz” diyor. “Az önce, ‘geleceğim saatler hiç belli olmaz’ dediniz.” Hoşuna gitmiş kardeşimizin daha doğrusu. Bir hanım kardeşimiz. Evet, öyle yapacağız bundan sonra. Her an nerede olacağımız belli olmayacak.
Evet. “Selamun Aleykum güzel yüzlü, bir tanecik Hocamız.” Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berakatuhu. “Muhammed Adnan Hocam nihayet size kavuştuk. Gözümüz yollarda kalıyor. Hocam siz gelene kadar…” Evet. “Biz Tokat’tan Koçak ailesiyiz. Bu sevgiyi anlatmak nasıl olacak bilemiyoruz. Eşimle beraber hem çalışıyor hem de sizi dinliyoruz Hocam. Müşterilerimiz de alıştı artık. Hocam, sizi dinliyoruz. Kitaplarınızı dağıtıyoruz. Menzil cemaatinden bazı kişiler sizi dinlememizden çok rahatsız oldular” diyor. “Herhalde” diyor, “haset ettiler” diyor. “‘Niye Harun Yahya okuyorsun?’ dediler” diyor. “Hocam” diyor, “bu, taassuptan mı hasetten mi yoksa cahillikten mi anlayamadık Hocam” diyor. “Sizi seviyoruz Hocam” diyor. “Kim ne derse desin umurumuzda değil. Şeyhimiz’e de selam” diyor.
ALTUĞ BERKER: Estağfirullah Hocam. Aleykum Selam.
ADNAN OKTAR: İbrahim Koçak. Her cemaatte olur, her toplulukta olur. Mesela benim arkadaş grubumun içinden de acayip bir insan çıkabilir. Menzil cemaatinde de; ahlaksızı çıkar, iti kopuğu çıkar, çakalı çıkar, münafığı çıkar, ajanı çıkar. Her türlü adam olabilir içinde. Çok insan oraya sızabilir. Genel önemlidir. Genelinde Muhammed Raşid Erol Hazretleri’nin tertemiz evlatları, mübarek insanlar, seyyid topluluğu olan bir cemaat. Tabii ki biz onları seviyoruz, onlar da bizi severler. Onlar da öyle bir cemaat taassubu yoktur. Her cemaate karşı sevgi doludur. Nurcuları severler. Süleymanlıları severler. Bizleri severler. Mahmut Hocamız’ı severler. Onlarda bir katılık yoktur, genel özellikleridir. Ama bazı it kopuk takımı, böyle çakallar sızmışlardır, ajan olanlar sızmışlardır. Onlar fitne çıkarır. İşte “falancayla görüşmeyin”, “feşmekanın kitaplarını okumayın”. Yüzleri meymenetsiz, nursuz bazı tipler, ben gördüm onları, biliyorum. Onları kaale almayın, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER: Sizin de bildiğiniz gibi, iki gün sonra 13 Mayıs’ta Fransa’nın yedi şehrinde on dört tane konferansımız olacak, inşaAllah. Sadun ve Tufan kardeşlerimiz Evrim Teorisinin Çöküşü, İslam Barış Dinidir, Kuran Mucizeleri, İslam Birliği gibi konuları anlatacaklar, inşaAllah. Bu konferanslarımızda eğer saat uygun olursa sizinle canlı bağlantının yayınlanmasını ya da bir mesajınızın yayınlanmasını istiyorlar. Bu yapacağınız konuşmayı Fransızca altyazılı olarak konferanslarda yayınlayacaklar, inşaAllah. “Acaba Fransa’daki Arap, Türk, Fransız Müslüman kardeşlerimize bir mesajınız var mı?” diye soruyorlar.
ADNAN OKTAR: Fransa’daki kardeşlerime, hepsine selam ediyorum, hepsine sevgilerimi, muhabbetlerimi sunuyorum. Fransızlar güzel insanlardır. Sevgi dolu, kibar; sanattan, bilimden zevk alan nezaketli insanlardır, hoş insanlardır. Bütün Fransızları çok seviyoruz. İslam’ı, Kuran’ı tam anlamalarını istiyoruz. İslam; barış, kardeşlik, sevgi dinidir. Onlara çok yanlış aktarılıyor. Yani böyle kan, kılıç, ıstırap, acıyla dolu bir din zannediyorlar; öyle değil. İslamiyet muhabbeti, insanların birbirini sevmesini, dostluğu, karşılıklı yardımlaşmayı, sosyal adaleti savunan, bilimi, sanatı savunan, barışı savunan bir dindir. Yobazların yanlış yorumlarından tedirgin olmasınlar. Onları kaale almasınlar. Onların bir önemi yok. Allah’ın varlığı kesin. Darwin’in evrim teorisi aldatmacadır. O konu bilimseldir, dediğimiz doğru. Fransa halkının bu şekilde aldatılmasını, yanlış yönlendirilmesini istemiyoruz. Bir proteinin molekül yapısına baksın Fransız kardeşlerimiz. Hepsi bakabilirler. Molekülü bir gözden geçirsinler. Çok hassas bir moleküldür. Bir proteinin olması için başka bir proteine ihtiyaç vardır. Bakın, bir proteinin olması için başka bir proteine ihtiyaç vardır. Bu ne demektir biliyor musunuz? Sekiz harfiyle belirtilen sıfır anlamındadır, yani ihtimali sıfırdır. Yani “suyun olması için suya ihtiyaç vardır” dedin mi ne demektir? “Suyun yaratılmasının dışında bir yolu yok” demektir. “Proteinin olması için proteine ihtiyaç vardır” ne demektir? “Proteinin yaratılmasının dışında bir yolu yok” demektir. Onun için evrim teorisi baştan bitmiştir. Üç yüz elli milyon fosil vardır. Bir tanesi bile; tek bir tanesi bile Darwin’in evrim teorisini destekler mahiyette değildir. Hepsi yaratılışı destekler mahiyettedir. Hepsi yaratılışa delildir. Bakın, üç yüz elli milyon fosil. Ben de diyorum bak, Fransız Darwinist arkadaşlara da söylüyorum, tek bir tane, Darwinizm’in anlatımını destekleyecek tek bir tane delil getirirlerse; bak bütün insanların önünde söz veriyorum, on milyon para vereceğim yahut on trilyon, onların anlayacağı tarzda on trilyon. Bir tane ama tek bir tane. Hatta fotoğrafını getirirlerse onu da kabul ediyorum. Kendisini getirmesinler, fotoğrafını getirsinler. Darwin’in evrim teorisini destekleyen tek bir tane fosil delil getirecekler bana. Yok, böyle bir şey yok. Herkes biliyor bunu. Onun için çökmüş bir teorinin arkasından gitmek Fransız halkına yakışmaz. Doğruyu ve gerçeği aramak lazım, samimi olmak lazım. Peygamberimiz (s.a.v.)’in getirdiği din doğru. Kuran vahye dayalı bir dini bize getirdi. Kuran saf vahiydir. Yani hiç ilave ve ek çıkartma yok. Saf vahiydir. Kuran baştan sona kadar doğru, bilimle tam mutabıktır. Bilimin bin dört yüz sene sonra bulduğu gerçekleri bin dört yüz sene evvel bildirmiştir. Bin dört yüz sene evvel bilimin bilmediği gerçekleri bildirmiştir. Mesela kâinatın yoktan yaratıldığını Kuran bin dört yüz sene önce bildirmiştir. Big Bang teorisi yeni ortaya atıldı, yeni anlaşıldı. Big Bang, öbürleri, hepsi, birçok teori Kuran’ı destekler mahiyettedir. Mesela zamanın sonradan yaratılması, zamanın izafi olması; bin dört yüz sene önce Cenab-ı Allah söylemiştir, bilim daha yeni bunu buldu. Mesela Einstein’ın ortaya koyduğu modern fizik daha yeni bu gerçeği kabul etti, fark etti. Zamanın ve mekânın izafi olması, mesela bunu Kuran belirtiyordu. Kâinatın ilk başlangıçta etrafının duman ve bulutlarla kaplı olması, kâinatın ilk yaratılışında; bak, bilim adamları bunu daha yeni fark ettiler, yeni buldular, bin dört yüz yıl sonra. Kuran bunu bin dört yüz yıl önce belirtti. Ve buna benzer yüzlerce konu Kuran’da Cenab-ı Allah tarafından belirtilmiştir. Onun için Kuran’da anlatılanlar tamamen bilime uygundur, akla uygundur. Akıl, yolunu Kuran’dan alıyor. Bilim, yolunu Kuran’dan alıyor. Kuran’da insanlara mutluluk veren, sevinç veren, heyecan veren, yaşama heyecanı veren, içindeki bütün baskıları kaldıran, bütün streslerini çözen, ıstıraplarını çözen; onlara coşkulu sevinç veren bir dindir İslamiyet ve Kuran. Bu yüzden ben oradaki dindar kardeşlerimizin kendi aralarında bölünmemelerini, özellikle Müslüman kardeşlerimizin mezhep ayrımlarına gitmemelerini, tarikat ayrımlarına gitmemelerini, cemaat ayrımlarına gitmemelerini; birbirlerini çok iyi koruyup kollamalarını Allah belirtiyor, ben de onlara söylüyorum. Şeytan’dan Allah’a sığınırım. Allah; “ayrılıp dağılmayın” diyor Allah. “Parçalanmayın” diyor. Kuran ayeti var. “Kurşunla kaynatılmış binalar gibi birleşin. O şekilde mücadele edin” diyor Allah. Şeytan’dan Allah’a sığınıyorum. Bu mealde çok fazla ayet var. Müslümanlar sakın tarikat, cemaat ayrımlarıyla, mezhep ayrımlarıyla birbirleriyle uğraşmasınlar. Hıristiyan ve Musevilere karşı da çok şefkatli ve sevgi dolu olsunlar. Onları da koruyup kollayan bir üslup içerisinde olsunlar. Dinsizlere karşı da şefkatli olsunlar. İslamiyet’i güzellikle, sevgiyle anlatsınlar. Bu yüzyıl Mehdiyet’in yüzyılı, Hz. İsa Mesih (a.s.)’ın yüzyılı. Bütün dünyaya barışın, kardeşliğin geleceği yüzyıl. Hz. İsa Mesih (a.s.)’ı insan olarak göreceğiz, yüzünü göreceğiz. Kendini, bizzat, orijinal Hz. İsa Mesih (a.s.)’ı. İki bin yıl sonra Allah yeniden onu yeryüzüne indirdi. Hz. Mehdi (a.s.)’ı göreceğiz. Orijinal, doğrudan kendisini, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in tarif ettiği Hz. Mehdi (a.s.)’ı göreceğiz. Yobazlık dünya tarihinden tamamen kalkacak. Din Allah’ın olacak, İslam her yere hakim olacak. Bağnazlık, yobazlık kalkacak. Dünyada çok güzel, laik, demokratik, sevgi dolu, aşk dolu, muhabbet dolu bir sistem oturacak, inşaAllah.
Evet, bütün Fransız kardeşlerime ve Müslüman kardeşlerime, hepsine selam ediyorum. Allah yollarını açık etsin. Allah hepsinin yardımcısı olsun. Allah muvaffak etsin her konuda, inşaAllah. Başarılı olsunlar inşaAllah, hayır yolda.
ALTUĞ BERKER:Hocam Muhammed Ali Eryüksel isimli gönüllü bir kardeşimiz, Ankara’da bir matbaada A9 tanıtım broşürleri bastırıp, dağıtımına vesile oluyor inşaAllah. Resmini gösteriyorum. Ve herkesi dağıtması için teşvik ediyor.
ADNAN OKTAR:Aferin. Bak, gayet güzel. “Ben” diyor adam, “nasıl hizmet edeceğimi bilemiyorum.” Demek ki kardeşlerimiz bak bayağı güzel, çok da şık olmuş. Aferin. Gayet güzel hizmet. Aferin, maşaAllah, elhamdülillah. Her bir kart için Allah ona bir sevap versin inşaAllah. Kat kat fazla versin inşaAllah sevap.
ALTUĞ BERKER:Fransa’daki konferansların organizasyonunda çok büyük katkıları olan kardeşlerimiz, şimdi bazı okullara gidip fosil sergisi yapıyor, sizin kitaplarınızı tanıtıyorlar ve evrim konusunda konuşmalar yapıyorlar inşaAllah. Bu hafta sonu Avni kardeşimiz, İsa Şahin isimli kardeşimiz, eşi Nazlı Hanım ve küçük kızları Dilara, İnstitute Formation Avenue isimli enstitüde cumartesi ve pazar günü bir sergi yaptılar. İki gün boyunca dört beş farklı öğrenci grubuna anlatmışlar. Çok verimli geçmiş, maşaAllah. Bunun devamını da yapacaklar, inşaAllah. Resimlerini gösteriyorum. Genç kardeşlerimiz maşaAllah sergiyi ilgiyle takip etmişler. Bu arada kızları Dilara’nın size bir notu var Hocam. Cuma günü yaş günüymüş Dilara’nın, sekiz yaşına giriyormuş. Onun resmi de var, göstereyim inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Ah severim ben onu, maşaAllah. Bakayım. Dünya tatlısıymış o, dünya tatlısı. Acayip şeker.
ALTUĞ BERKER:Sizi çok seviyor. Kitaplarınızı okuyor. Evrim konusunu bayağı kapsamlı olarak biliyor ve anlatabiliyormuş. Fransa’daki bir çok konferansa katılmış. Okullardaki konferanslarda konuşma yapmak istiyormuş. Fransızca da mükemmelmiş kendisinin.
ADNAN OKTAR:Aslanım benim, aferin.
ALTUĞ BERKER:Sergide konuşmak ve evrim teorisinin geçersiz olduğunu çocuklara da o anlatmak istemiş ama ona mikrofonu vermemişler. O da size bir mesaj yazmış. “Hocamız’a selamımı söyleyin lütfen ve onu çok sevdiğimi söyleyebilir misiniz? Sergide mikrofon istedim konuşmak için ama vermediler. Hocamız beni tanıyor mu? Benim ve bizim için dua edebilir mi? Allah’a emanet olun” demiş. Bir de kırmızı bir çiçek ve kalp yapmış Hocam size.
ADNAN OKTAR:Ah severim ben onun minik tatlı burnunu, o tatlı canını. Ona ben özel olarak selam gönderiyorum, sevgilerimi sunuyorum. Benim canıma mikrofon versinler. Anlatsın niye çocuk? Hiçbir şey olmaz. Arkadaşlarıyla toplantı yapılabilir. Çocukların arasında oluyor ya yaş günü falan toplantısı. Öyle bir toplantıda konuşur. Orada niye konuşmasın? Güzel olur, inşaAllah. Ama iyi, çok güzel. Çok isabetli olmuş maşaAllah, elhamdülillah.
Evet. “Özel” diyor, “yayında okumayın” diyor, “inşaAllah Hocam” diyor. Canım okunacak yerler var. Niye okumayayım? Okuruz, bir şey olmaz. “Hocam sizi veren Rabbime kurban olayım” diyor. “O’nun hak yolunda inşaAllah gayret edeyim” diyor. “Hocam, Orhan Gencebay’ın şarkısının aklınızda kalmış olması” diyor, “çok hoşumuza gitti” diyor. “Rabbim” diyor, “esprilerinizi de güzel yaratıyor” diyor. “Hocam sizi tanımak, anlamak bir buçuk milyar Müslüman içinde çok az insanla birlikte bana da nasip oldu diye sevinçle kalkıyorum” diyor. Evet, çok sevinçli olduğunu söylüyor, maşaAllah. “Açıkçası” diyor, “bu neşem hizmetime de yansıdı” diyor. “Zevkle hizmet ediyorum” diyor. “Hiçbir şeyden keyfim kaçmaz oldu” diyor, “elhamdülillah” diyor. “İnanın karşımdakilere de yansıdı bu enerjim” diyor. “Hocam, ne güzel” diyor, “yaşamak. Rabbime, verdiği nimetlere sonsuz şükürler, hamd-ü senalar olsun. Derin bir nefes alıp bitiriyorum yazımı” diyor. “Bunlara vesile olan siz canım Hocam’dan ve talebelerinden Rabbim sonsuz razı olsun inşaAllah. Saygılar” diyor. “Muhabbetle nurlu ellerinizden öpüyorum” diyor hanım kardeşimiz. MaşaAllah. İman işte böyle sevinç verir insana, böyle zevk verir. Biz bütün dünyanın böyle olmasını istiyoruz, Avrupa’nın, Amerika’nın, bütün dünyanın. Kardeş olalım. Silaha yatırılacak para, güzel bağlık bahçelik yerlere yatırılsın, değil mi? Ondan sonra hayvanların yaşayacakları güzel yerler, mekanlar yapalım. Onları gidip sevelim. Çiçek yetiştirsinler. Parayı ne onlara veriyorlar? Güzel evler yapalım villa tipi, dubleks, iki katlı. Gidip mezbelelik gibi yerde yaşıyor insanlar. Tank yapacağımıza, bir tanka kaç tane ev yapılır, bir tanka verilecek parayla. Bir rokete verilecek parayla yüzlerce ev yapılır, bir rokete verilecek parayla. Ne gerek bu ıstıraba, acıya? İşte Mehdiyet bunu ortadan kaldıracak sistemdir, inşaAllah.
Kuran Tefsiri
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...Makaleler
Devamı ...İlanlar
Devamı ...Güncel Yorumlar
Devamı ...
Kuran Tefsiri
Devamı ...