ALTUĞ BERKER: İyi akşamlar sayın izleyicilerimiz ve dinleyicilerimiz. Bu akşam A9 TV, Kocaeli TV, Mavi Karadeniz Radyo, Pop Radyo Ankara, www.HarunYahya.TV, Ankara Beypazarı Seyelan TV, Otağ TV Adana, Çorum Kanal 19, Mardin Kanal 47, Kırşehir Kent FM, Mersin İstiklal TV, Tokat Turhal Süper TV ve Radyo, Uşak Egem TV’den canlı olarak yayınlanan “Adnan Oktar ile Gece Sohbetleri” programımıza hoş geldiniz. Bu akşam konuğumuz var, kıymetli Hocamız Arif Arslan. Hoş geldiniz Hocam.
ARİF ARSLAN: Hoş bulduk.
ADNAN OKTAR: Hocam şeref verdiniz, lütfettiniz, kerem buyurdunuz. Allah ilminizi artırsın. Cenab-ı Allah istifade etmeyi nasip etsin, Allah tesirinizi artırsın. Allah razı olsun, sohbetleriniz nefes kesici oluyor, maşaAllah. Hocam deryadır, elhamdülillah. Şimdi Hocam işin doğrusu samimi olacak olursak, ahir zamanı konuşacağız belli ki, inşaAllah. Hocam da bu konuda çok candandır, kimseye verilecek bir hesabı yoktur, Allah için konuşur, çok halisanedir. Allah feyzini artırsın, sayılarını artısın böyle değerli hocalarımızın, inşaAllah. Hocam ahir zamanda mıyız?
ARİF ARSLAN: Peygamberimiz (s.a.v.) ile başlayan zaten ahir zamandı. “Benimle kıyamet arasında şu iki parmağım kadar mesafe var” diyor, şu küçük yeri gösteriyor. Kıyamet arasında o kadar mesafe varsa, haliyle ahir zamandayız.
ADNAN OKTAR: Şimdi Hocamız’ın çıkmasıyla internette de, televizyondada acayip bir talep, bir yüklenme olmuştur. Birazdan haberleri gelir, maşaAllah. İttihad-ı İslam’ı görecek miyiz Hocam, inşaAllah?
ARİF ARSLAN: Şimdi zaten benim birkaç kanalda da bu tür konulara ait sohbetlerimiz oldu. Daha doğrusu beni konuk ettiler, ben de oralarda açık açık söyledim. Şimdi yeni bir şey de göndermişler, 2012’de kıyamet kopacak falan diye. Bir de 2011’de büyük bir deprem olabilir, büyük sarsıntı olayı olabilir gibi. Ben hep şöyle yorumluyorum, doğrudur, bunların kaynakları nereden? Bunların kaynakları Batı’dan geliyor, Avrupa’dan geliyor. Batı’nın kıyameti kopacak, Müslümanlar’ın altın çağı başlayacak, diyorum.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah.
ARİF ARSLAN: Sizin de, internette de çok yerde yayınlanan böyle görüşleriniz var; Mehdilik hakkında, Hz. Mehdi (a.s.)’ın altın çağı hakkında. Onlardan da; ben kıyamet kitabımı yazarken, “Sona doğru geri sayım” üst başlığı ile verdim, altta da “kıyamet”. Orada da bundan bahsettim, Hz. Mehdi (a.s.)’ın altın çağın başlangıcı 2012 olarak. Sizde belirtmişsiniz, ben de sizden alıntı yaptım. Bununda kaynaklarını da orada ifade ederek, ortaya koyarak bunu söyledim. Müslümanlar’ın artık beli bükük çağları, yerlerde sürünme, eşkıya gibi takip edilme dönemleri sona erecek. Bundan sonra esas dinsiz, esas imansız, esas din düşmanı; bir insan dinsiz, imansız da olabilir, ama din düşmanı değildir, onların, kaçacakları delikler arayacakları bir dönem gelecek. Hep biz saklandık şimdiye kadar. Böyle bala pervazane konuşuyor gibi gelmesin, ben bala pervazane hep konuşurum zaten, ama şu anlattıklarımızın mesnetleri var. Çünkü kıyamet koridoruna girildikten sonra, artık bu koridordan geri dönüş yok. Fakat hadis-i şerifte: “Lâ tezâlütâifetünminümmetîzâhirinealel-hakkı hattâyetiyAllahübiemrihî” hadis-i şerifinde; “ümmetimden bir taife kıyamete kadar hak ile muamele edecektir” diyor. Hak ile hakim bir noktada muamele edecek. Bunu, hak ile muamele edecek derken, üç-beş kişinin namaz kılması şeklinde Efendimiz (s.a.v.) ele almıyor konuyu. Dolayısıyla, şimdi böyle bir dönem olmadığına göre ve kıyamet kafirlerin üstüne kopacağına göre, kıyamet kopmadan önce de İslam ahlakı hakim olacağına göre yeryüzüne; şu anda da o hakimiyetin ucu görünse bile, tohumları atılmış olsa bile, o hakimiyet olmadı. Olmadan kıyamet kopmayacağına göre, bu başlangıcıdır. Resul-u Ekrem Efendimiz (s.a.v.) doğduğunda; nasıl ki Kisran’ın sarayının putlarının yıkıldığı gibi, Semave’nin kuruyup, Save Gölü’nün sularla yeniden canlandığı gibi, böyle bir dönem olacaktır. Kanaati acizane ahir zaman koridoruna girdiğimizde; kıyamet koridoruna daha doğrusu, ahir zamandayız elbette, bunlar yaşanacak, arka arkaya gelecekler. Hz. Mehdi (a.s.)’ın gelmesi, Hz. İsa (a.s.)’ın ona cemaat olması, Hz. Mehdi (a.s.)’ı imam tayin etmesi de bu doğrultuda ele alınmalıdır diye düşünüyorum. Tabii bu konulara geleceksiniz herhalde.
ADNAN OKTAR: Allah razı olsun.
ARİF ARSLAN: Cümlemizden.
ADNAN OKTAR: Hocamız bu konuda candan. Birçok insan, hesap vereceği yerler olduğu için, samimi konuşamıyorlar. Halbuki çok aşikar, Bediüzzaman’ın ifadeleri de çok açık, Peygamberimiz (s.a.v.)’in ifadeleri de açık. Tabii ki bir şahıs var, cemaati var ve ondan oluşan bir şahs-ı manevi var, ama adamlar ne yapıyor? Şahsı alıyor, talebelerini de alıyor, şahs-ı maneviyi bırakıyor. Öyle bir şey olmaz.
ARİF ARSLAN: Ben hep o önceki söylediğiniz gibi söyledim. Her şahs-ı manevinin başında onu başlatan bir şahıs vardır.
ADNAN OKTAR: Pek tabii ki, inşaAllah.
ARİF ARSLAN: Dolayısıyla bu istikamette düşünmek lazım. Öbür türlü düşünmek sağlıklı olmaz zaten. Kendi başına bir şahs-ı manevi de temerküz etmez, terekküb etmez. Kendi başına bir şahs-ı manevi olacak olsaydı, Allah-u Teala ricalin himmetini hesaba katmaz, “İnfiruhıfafen ve sikalen ve cahidu Bi emvaliküm ve enfüsikümfiysebiylillâhzâlikümhayrunleküm in küntümta'lemun”demezdi.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, maşaAllah. O kadar açık alametler oluşmuş ki hayrettir, ümmetin epey bir kısmının bunun farkına varamaması... Peygamberimiz (s.a.v.) ne söylüyorsa aynısıyla çıkmış. “Kabe baskını olacak” diyor. Bir kere oldu Kabe baskını. “Hac engellenecek” diyor. Hac engellenecek şekilde Kabe baskını bir kere olmuştur.
ARİF ARSLAN: 79’daydı, evet.
ADNAN OKTAR: Evet, bir kere oldu. “Fırat’ın suyu kesilecek” diyor. Fırat yaratıldı yaratılalı ilk defa suyu kesilmiştir, Keban’la. Ramazan ayında Ay ve Güneş tutulmaları peş peşe oldu 15 gün arayla, onu da yayınladık, onu da gösterdik. Kuyruklu yıldızların zuhuru, Halley kuyruklu yıldızı ve diğer Lulin kuyruklu yıldızı. “İki uçlu” diyor İmam-ı Rabbani, uzun uzun anlatıyor iki uçlu ve parlak olduğunu. Adamlar öyle bir Hz. Mehdi (a.s.) tarifi yapıyor ki Hocam, o Hz. Mehdi (a.s.) hiçbir zaman için gelmez, onların tarif ettiği. Öyle bir deccal tarif ediyorlar ki, hiçbir zaman için öyle bir deccal gelmez.
ARİF ARSLAN: Öyle bir deccal olmaz.
ADNAN OKTAR: Tabii, Hz. İsa (a.s.) onların tarif ettiği bir şekilde hiçbir zaman için gelmez, ama Bediüzzaman’ın tarif ettiği, hadislerde açıklandığı şekliyle vakit tamam. Baktığımızda bunu açık açık görüyoruz, karmaşık bir şey yok. Tabii insanlar biraz da gözleriyle görmedikten sonra pek rahat etmiyorlar, ama Allah şimdi gözleriyle görmelerini sağlamaya başlayacak, önümüzdeki günlerde başlayacak. Olaylarda bir acayiplik görecekler, Allah’ın bir şey istediğini hissedecekler. Zaten hissetmeye başladılar, ama daha da çok hissedecekler.
ARİF ARSLAN: Mucizevi şeyler bekliyorlar gerçi, ama mucizeyi de herkes anlamıyor zaten. Mucizeyi de, mucizeden, mucizenin dilinden anlayan insanlar anlıyor. “Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in mucizesi nedir?” diye soruyorlar bana. İşte Kuran, Kuran’dan daha büyük bir mucize olabilir mi? Resul-u Ekrem Efendimiz (s.a.v.)’in on parmağından suları akıtması ya da yemeklerin bereketlenmesi, birtakım şeyler, bunlar da mucize elbette, ama böyle harikulade şeyler bekleyeceklerine, benim kanaatim o, hep bunu vurguluyorum zaten, bunu iman yönünde ya da İslam’ın inkişafı yönündeki olayları değerlendirerek bakmalarını istiyorum. Mesela şimdi burada bir şey yapıyoruz; hatırlayacaksınız siz bu günleri gördünüz ve hatta o günler de sizin sıkıntılı günlerinizdi. Bir tane ev açmak için yüz tane kapı dolaşıyorduk, bize kiralık ev vermiyorlardı. Bir tane okul açmak için, binlerce kişinin himmetine müracaat ediyorduk. Ama şimdi bakıyorsunuz yeryüzünü evlerle, okullarla, yurtlarla, size ait, imana ait mevzularla doldurmuşlar. Yukarıda sevindirici bir haber söyledi arkadaşlar. İmansızlığın kökeninde yatan, dine karşı bir alternatif olarak geliştirilen, ortaya atılan, daha doğrusu ‘dinin kökünü kazı’ diye emir alan Darwin’in, Lamarck’ın yaptıkları çalışmaları kökünden yok edecek, salyangozun üzerine tuz döküldüğü zaman nasıl eriyorsa onun gibi eritecek bir ansiklopedi hazırlamışsınız ve bunu dünyanın bütün kütüphanelerine de göndermişsiniz. ‘Yüzlerce, binlerce, yüz binlerce’ dedi arkadaşlar. Şimdi bir bakıyorsunuz, bütün bunlar bir mucize değil mi?
ADNAN OKTAR: MaşaAllah.
ARİF ARSLAN: Şimdi Bediüzzaman şu kitapları talebelerine verip, Kore, Japonya imparatorlarına gönderdiğinde bu insanların yol parası yoktu. Hocam, yol parası yoktu bu insanların. Sığırlarını sattılar; af edersiniz, eşeklerini sattılar-gittiler, bu kitapları oraya verdiler. Belki adamlar bu kitaplara sadece ‘ne bunlar?’ dediler ve o kadarla kaldı, çünkü Türkçe anlamaz, Osmanlıca anlamaz. Birisine aldırır, tercüme ettirir, çözer ayrı mesele, ama siz de kendi dillerinde hazırlamışsınız üstelik, Fransızcası, İtalyancası, İngilizcesi, Almancası var. Bunlar mucize değil midir?
ADNAN OKTAR: Hocamız’ın bu sözü çok önemli. Mucizeyi görme gücünü insanlar kaybetti. Deccaliyet, sihir ve manyetizma türünden müthiş harikalara mazhar olan deccal ise insanlara bu tarz etki yapacağını söylüyor, buna benzer insanların düşünce ve muhakemesini kıracak bir şey yapacağını belirtiyor.
ARİF ARSLAN: Onların silahı da oydu zaten, değil mi? Medyayı, basını kullanmak, neşriyatı kullanmak, kendilerini lanse edebilmek için akı kara, karayı ak gösterme değil miydi mevzu? “Radyo diliyle” diyor Bediüzzaman Hazretleri. Televizyon o zaman yoktu, olmadığı için “radyo diliyle kendilerini anlatacaklar” diyor. Hani, “Çemberlitaş’ta çıkar da bilmem şu kadar bağırır, her taraf duyar” diyor, Şualar’da izah ederken öyle diyor, “radyo diliyle” diyor. Orada bir merkebin çıkıp bağırması değil olay. Deccalin sesini bütün dünyaya duyuracak bir aleti kullanmasıdır, diyor. Şimdi bu da onun silahına karşı mukabil bir silahtır, yok edecek bir silahtır, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Ahir zaman konusunda Hocamız bir tek bu sohbetle kalmaz. Hocamız’ın muntazam programları olur A9’da, Allah nasip ederse, inşaAllah. Hocamız onu bir güne sığdırmaz, uzun uzun anlatır, günlerce anlatır Allah’ın izniyle. Biz de istirham ettik, inşaAllah. İnşaAllahİttihad-ı İslam olduğunda, tabii ki dinsiz de, imansız da yine rahat edecektir. Din düşmanı da zulüm yapamayacak hale gelecek. Yine kanunun, hukukun sıcak ikliminde yaşayacaklardır. Onların yaptığı zulüm kalkıyor, onun yerine sevgi, barış ve kardeşlik hakim oluyor. En gaddara dahi kanunla, hukukla muamele olur, ama doğru kanunla, doğru hukukla. Yanlış bir şey yapılmaz, inşaAllah. Hocamız’la biz mutabığız, ahir zamanda olduğumuz konusunda mutabığız, deccalin çıktığı konusunda mutabığız. Mehdiyet’in devrinde olduğumuza inanıyoruz, Hz. İsa Mesih (a.s.)’ın geldiğine inanıyoruz, inşaAllah.
ARİF ARSLAN: Olmasak da bir şey değişmeyecek ki zaten. O devran devam edecek, biz sadece geri kalmış olacağız.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Bir insanın kabul etmemesi, Hz. Mehdi (a.s.)’ın çıkışını engellemez, Hz. İsa Mesih (a.s.)’ın inişini engellemez.
ARİF ARSLAN: Tabii ki, tabii ki.
ADNAN OKTAR: Hocam bakıyorum da teknik aletler, mesela internet, radyo, televizyon, bütün bunların dünya hakimiyeti için özel yaratıldığı da anlaşılıyor. Çağın yapısına baktığımızda olay tamamen çerçevelenmiş, hepsi yapılmış. Televizyon hazırlanmış, radyolar hazırlanmış, internet hazırlanmış, Hz. Mehdi (a.s.)’ın çıkış alametleri hazırlanmış, talebeleri hazırlanmış. Bediüzzaman önceden gelmiş, “Ben pişdar bir neferiyim, öncü bir askeriyim Hz. Mehdi (a.s.)’ın. Ona zemin izhar ediyorum” diyor, değil mi? “Çiçekler baharda gelir, biz kışta geldik” diyor.
ARİF ARSLAN: “Acele ettik, kışta geldik” diyor.
ADNAN OKTAR: “Acele ettik, kışta geldik” diyor, inşaAllah. Güzel bir zamandayız, ama asıl sizin sürekli programlarınız çok güzel olur Hocam, inşaAllah. Hocamız’ın ilmi çok mükemmel.
ARİF ARSLAN: Estağfirullah. Biz bir yerde program yapıyoruz biliyorsunuz, ama inşaAllah bunu da değerlendiririz, bunu emir telakki ederiz.
ADNAN OKTAR: Estağfirullah, lütfedersiniz, kerem buyurursunuz. Çünkü Hocamız’ın programlarına müthiş ilgi oluyor. Ben takip ediyorum, hakikaten insanların nefesi kesiliyor dinlerken.
ARİF ARSLAN: Reytinglerin en yüksek olduğu günler, benim olduğum günler oluyor. Ben bilmiyordum, arkadaşlar söyledi.
ADNAN OKTAR: Doğru, çok heyecan meydana getiriyor. Sebebi, dürüst olmanız, sözü değiştirmiyorsunuz. İlave yapmıyorsunuz, ek yapmıyorsunuz, çıkarma yapmıyorsunuz. Kimseye hesap verecek durumunuz yok, candan anlatıyorsunuz.
ARİF ARSLAN: İnşaAllah öyledir. Rabbim kabul etsin bunları, şahitlik olarak kabul etsin, inşaAllah, kıyamet gününde de.
ADNAN OKTAR: Benim kanaatim, Ömer Çelakıl’ın da çok muazzam bilgileri var. O çok samimi, dürüst...
ARİF ARSLAN: Çok iyi bir arkadaş.
ADNAN OKTAR: Çok temizdir o.
ARİF ARSLAN: Çok samimi, inanın ömrümde tanıdığım çok az arkadaştan birisi.
ADNAN OKTAR: Benim de samimi kanaatim öyle. Türkiye’de onun kadar dürüst kaç tane insan çıkar, o derece, bilemiyorum, maşaAllah. Şeyh Nazım Hocamız geçenlerde, “bir deprem olacak” demişti. Aynısıyla çıktı, hayrettir. “Akdeniz’de de olacak” dedi, o da doğru çıktı. Hatta bir kısım böyle tıfıl tayfa alaycı bir üslup kullandılar, ama doğru çıkıyor, maşaAllah. Hocam sizden bir şeyler dinleyelim biz...
ARİF ARSLAN: Bana ne istiyorsanız sorun, söyleyeyim.
ADNAN OKTAR: Bediüzzaman’dan soralım.
ARİF ARSLAN: Üstad diyor ya, “Soru sorulmaz, cevap verilir.”
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Bakın Hocam, şimdi Bediüzzaman ne demek istiyor? Ben size öyle sorayım, daha güzel olur, sağlam, kaynaklı konuşayım. Barla Lahikası, 250. sayfa; “Fakat o ileride gelecek acip (şaşılan ve hayret uyandıran şey; benzeri görülmeyen; garip)şahsın bir hizmetkârı ve ona yer hazır edecek bir dümdârı (ordunun geriden gelen emniyet kuvveti) ve o büyük kumandanın pîşdâr (öncü) bir neferi (askeri) olduğumu zannediyorum.” Ne demek istiyor Hocam, Üstad?
ARİF ARSLAN: Üstad’a söylüyorlar onu, Üstad da öyle düşünüyor, öyle değil mi? Soruyu baştan alalım mı? Madem ki Üstad’ı konuşturacağız sorusunu alalım önce.
ADNAN OKTAR: Soru, evet, çok kapsamlı bir soru.
ARİF ARSLAN: Tabii, her şey soruda gizli.
ADNAN OKTAR: “Hattâ İmam-ı Rabbânî kendisini o şahıs gibi görmüştür." Yani ‘Hz. Mehdi (a.s.) gibi görmüştür’ diyor, İmam-ı Rabbani için, yani olabilir. "Senin şu âciz ve fakir ve hiç ender hiç olan kardeşin, bin derece haddimin fevkinde olarak, kendimi o gelecek adam olduğumu iddia edemem” ‘Hz. Mehdi (a.s.) olduğumu iddia edemem’ diyor.
ARİF ARSLAN: Evet.
ADNAN OKTAR: “Hiçbir cihette liyakatim yoktur.”
ARİF ARSLAN: Zaten şimdi bildiğiniz gibi bir insan, “Ben alimim” derse, o cahildir. “Ben Hz. Mehdi (a.s.)’ım” derse, o değildir.
ADNAN OKTAR: Diyemez.
ARİF ARSLAN: “Ben deccalim” derse, o değildir gibi. Mevhumun muhalifi ile değerlendirileceği için, Üstad Hazretleri de orada hem tevazu gösteriyor, hem de birtakım; işte o zamanlarda medya vardı, devlet vardı, birtakım kurumlar vardı, zaten peşinden “senin böyle iddiaların varmış” diye dolaşıyorlardı. Bunu her dönemde de yapmışlardır hizmet eden insanlar için. Sizin için de yaparlar, benim için de yaparlar. Ben belki Müslümanlar’ın ayakkabılığında yerini bile bulamayacak kadar geriden gelen bir Müslüman, bir mümin olduğum halde, böyle bir düşüncede olduğum halde, Allah adına, İslam adına havlayan bir köpek olduğum halde, bir gün bana da yamarlar böyle bir şeyi. Bunu yapabilirler, bu onlar için alışılmış bir şey Hocam.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Allah güzel ahlakınızı daha da güzelleştirsin.
ARİF ARSLAN: Amin, cümlemizin, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: “Fakat o ileride gelecek acip şahsın bir hizmetkârı,” Hocam, Bediüzzaman böyle bir yalan söyleyebilir mi, Hz. Mehdi (a.s.) gelmeyeceği halde?
ARİF ARSLAN: Haşa, yok öyle demez.
ADNAN OKTAR: Buna gerek duymaz değil mi, böyle bir yalana? Kendini kurtarmak için böyle bir yalan söylemez.
ARİF ARSLAN: Üstad’ı biliyorsunuz zaten. Hayatı boyunca hiç eğilmemiş, yer yer kırılmış ama eğilmemiş. En son o kırılmadan mütevellit dar-ı bekaya irtihaletmiş-gitmiş, ama hiç eğilmemiş Üstad, haşa.
ADNAN OKTAR: Yani bu kadar kapsamlı bir yalan; tek kelime bile yalan söylemez, ama bu kadar kapsamlı, hiç kimse yapmaz bunu zaten.
ARİF ARSLAN: Söylenmez, söylenmez.
ADNAN OKTAR: “Ona yer hazır edecek bir dümdarı ve o büyük kumandanın” bakın herhangi bir kumandan demiyor, ‘o büyük kumandanın’ Hz. Mehdi (a.s.)’ın, “pîşdâr bir neferi ( askeri) olduğumu zannediyorum.” diyor. Burada gelecek bir Hz. Mehdi (a.s.)’dan açıkça bahsediliyor, değil mi Hocam?
ARİF ARSLAN: Tabii ki. Hepimiz zaten onun askeriyiz. Hz. Mehdi (a.s.) şimdi şöyle, Hz. Mehdi (a.s.)’ın hakkında da Peygamberimiz (s.a.v.)’in hadisleri var, birçok hadisleri var. “Ehl-i Beyt’imden birini ki” diyor bakın Peygamber Efendimiz (s.a.v.) burada. Siz öyle açtığınız için ben orayı söylüyorum. Hem Üstad’a, hem size, hem konuştuğumuz mevzua kaynak olsun. “İbnuMes'ud (radıyallahuanh) anlatıyor: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:‘Dünyanın tek günlük ömrübile kalmışolsa’” siz de bunu kendi kitabınızda kullanmışsınız, “Allah o günü uzatıp, benden bir kimseyi o günde gönderecek.’" diyor. “İbnuMes'ud: ‘Resulullah yahut da şöyle buyurmuştu’ der: ‘...Ehl-i Beyt’imden birini ki bu zatın ismi benim ismine uyar, babasının ismi de babamın ismine uyar. Bu zat, yeryüzünü, eskiden cevr ve zulümle dolu olmasının aksine, adalet ve hakkaniyetle doldurur.’" Ebu Davud’un Hz. Mehdi (a.s.) bölümündeki hadislerinden,Tirmizi’ninFiten bölümündeki rivayet edilen hadislerden birisi de bu.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Üstad’ım bakın, Bediüzzaman ne diyor, 247, “Gerçi her asırda hidayet edici bir nevi Mehdi ve müceddid geliyor veya gelmiş.”
ARİF ARSLAN: Ben de o cümleyi söylemiştim hatırlarsanız.
ADNAN OKTAR: Evet, “geliyor” diyor, yani, “...fakat her biri üç vazifelerden birisini bir cihette yapmış” diyor,yani ya siyaset, ya diyanet, ya saltanat. Mesela Bediüzzaman diyanet ve iman hakikatleri anlatıyor.
ARİF ARSLAN: Çünkü Bolşeviklik o zaman dini, imanı ortadan kaldırıyordu.
ADNAN OKTAR: Evet, Mehdiyyi Abbasi; “o siyasettedir” diyor. “İmam-ı Rabbani yine diyanet yönündedir ve bir cihette yapmışlardır” diyor, bir cihette, yani ‘tam anlamıyla yapamamışlardır’ diyor.
ARİF ARSLAN: Zamanı gelmedikten sonra zaten hepsini bir insanın şahsında toplaması mümkün değil. Var ya Talut için Kuran’ı Kerim’de; “vezâdehubestatenfîlilmivelcismi” ‘O size ilim, cisim, cesamet bakımından; kuvvet, iktidar, devlet bakımından üstün kılınmıştır’ diyor. Talut’u kumandan seçmesini Hz. Davut (a.s.)’un böyle anlatıyor. Hz. Davut (a.s.) onu kumandan seçiyor, onun kumandanıydı bildiğiniz gibi ve onun gittiği savaşlarda galibiyet söz konusu oluyordu. Gerçi bazıları Hz. Davut (a.s.)’ın kendisinin olduğunu da söylerler ama o tabutu taşıtması, sandukayı taşıtması Hz. Davut (a.s.)’ın olmadığını gösteriyor, öyle bir kumandanı olduğunu gösteriyor. Demek ki onların devrinde bile böyle bir güç gösteren kumandanlar vardı. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ilk döneminde kumandanları halifeleriydi. Sonraki dönemlerde de onları temsil eden, dinini, diyanetini temsil eden, geniş çapta olaya bakan ya da sizin, buradaki Üstad’ın da izah ettiği gibi kısmen kısmen geliştirip, bir yere kadar getirecek, orada da tamamını bir şahsa devredecek. İşte o da Hz. Mehdi (a.s.) olabilir. Böyle kumandanları vardır Efendimiz (s.a.v.)’in de. Ayrıca bir hadiste de; “Her yüzyılda bir, Allah bir müceddid göndermek suretiyle bu dini teyit eder” diyor ya hadis-i şerif, işte onlar belli bir sınıfları ala ala sonuna doğru getirecekler, o zaman da yükü kamilen öbürüne, çünkü gelmemiş olacak, böyle bir şeye ihtiyaç olmamış olacak. Şimdi Bediüzzaman Hazretleri ortada iman eden insanlar yokken, o işin saltanat tarafını teşkil edebilir miydi?Edemezdi, yani iman taraflarını, iman hakikatlerini yerleştirme. Zaten o üç zamanını anlatıyor ya; imanı yayma, teşkilatlanma, Kastamonu Lahikası’nda da, Sikke-i Tasdik-i Gaybi’in 14. sayfasında da anlattığı o üç şahsın, üç vazifesinin yaymasını, fedakarlığını anlattığı yerde de böyle buyuruyor zaten, anlatıyor. Bunların komple olması için, dediğiniz gibi zamanın da gelmiş olması lazım, o zamanlar gelmemişti.
ADNAN OKTAR: Evet, “hayatın geniş dairesinde” diyor. “Ta ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde” diyor. O devirde hayatın dairesinin dar olduğunu söylüyor.
ARİF ARSLAN: Yok, iman yok, ortadan kaldırılmış, yıkılmış. Bolşeviklik ihtilali bütün dünyayı zehirlemiş. Darwinizm, dünyayı o zaman imansızlıkla zehirlemiş. Hıristiyanlık’tan dolayı, insanlar zulüm gördüklerinden dolayı insanlar dinden soğumuşlar. İslam’a da o gözle bakmaya başlamışlar işin kötüsü. Hıristiyanlar’ın yaptığı gibi İslam’a da bakmaya başlamışlar. Zaten son 1586’dan bu tarafa bir 300 sene yıkılma dönemimiz var bizim, her şeyimizle yıkılma, her şeyimizle. Batı’nın son karakolu olan, o dönemde Abdülhamid Han’ın da işte 30-35 sene idare etmesi, fakat ondan sonra da tamamen tepetaklak gidiş var bildiğiniz gibi. Ama o dönemi hazırlayan; Namık Kemal’in de çok güzel tespitleri var, “Bitmiş. Ahlak, din, iman elden gitmişti, yıkılmaktan başka çaresi yoktu” diyor. Çözülme çok fena olmuş.
ADNAN OKTAR: Deccal, Darwinizm Osmanlı’ya girince manevi güç kalmadı aydınlarda, kumandanlarda. Hiç kimsede manevi güç kalmadı, ama Darwinizm de yıkılıncada bu sefer, aydınlarda manevi bir güç olmuş oldu. O put kırılınca, iman hakikatleri yayılınca bir güç geldi. O yıkılan güç yeniden gelmiş oldu, yeniden tesis olmuş oldu şu an, inşaAllah. “Fakat her biri üç vazifelerden birisini bir cihette yapması itibariyle âhir zamanın büyük Mehdi unvanını almamışlar.” ‘Büyük Hz. Mehdi (a.s.) üç vazifenin üçünü de yapacak. Eğer ayrı ayrı yapıyorlarsa büyük Mehdi olamazlar. Ben diyanette yaptım. Evet, ben bir Mehdiyim’ diyor. ‘İmam-ı Rabbani; o da bir Mehdi’dir, ama bu vazifelerden birisini bir cihette yapması itibariyle âhir zamanın büyük Mehdi unvanını almazlar hiçbiri. Bu unvanı almaları için, üç vazifenin üçünü de yapmaları gerekiyor; hem diyanet, hem siyaset, hem saltanat.’ Bölüm bölüm de olmaz. Mesela bazılar kardeşlerimiz diyor ki; şimdi o diyanet görevini yaptı, bir başkası siyaset yapacak, bir kısmıda saltanat yapacak, diyor. ‘Eğer bir başkası siyaset yapıyorsa o da büyük Hz. Mehdi (a.s.) olamaz’ diyor Bediüzzaman. Bediüzzaman diyanet görevini yapıyorsa, öbürü de siyaset yapıyorsa o, büyük Hz. Mehdi (a.s.) olamıyor zaten. Öbürü saltanat yapıyorsa o da büyük Hz. Mehdi (a.s.) olamıyor. ‘Üçünü aynı şahsın yapması şartıyla olur’ diyor.
ARİF ARSLAN: Komple olabilmesi lazım.
ADNAN OKTAR: “Ben, kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki ahir zamanın o büyük şahsı, Al-i Beyt’ten (Peygamberimiz (s.a.v.)’in soyundan) olacaktır.” Muhakemat’ta da bu konuyu açıklık getiriyor Üstad. Bakın Hocam, “Ben, kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Seyyid olmayanın seyyidim demesi ve seyyid olanın da değilim demesi, hem günahkar, hem de harama girerler, günahkar olur” diyor, Muhakemat 50’inci sayfasında net söylüyor. Şimdi “ben kendimi seyyid bilemiyorum” dediğinde, bir kısım kardeşlerimiz Bediüzzaman’ın yalan söylediğini söylüyorlar.
ARİF ARSLAN: Yalan söylemiyor Üstad orada. Bu tür şeyler yalan da değildir, takiye de değildir. Üstad şu niyetle söylüyor olabilir; mesela şimdi bana sizi soruyorlar. Ben de diyorum ki, medyadan gördüğüm kadar tanıyorum. Tanımıyorum desem yalan olmaz, öyle değil mi?
ADNAN OKTAR: Evet, doğru.
ARİF ARSLAN: Çünkü bir insanı tanımak için üç şart lazım, en asgari üç tane lazım. Bir; alış veriş yapmanız lazım. İki; yolculuk yapman lazım. Üç; yatıp, kalkman lazım, aynı otelde, odada, evde, dershanede ya da her neyse. O insanın halini, tavrını gözetlemen lazım, ders alman lazım belki de. Benim tanımadığımı söylemem burada yalan olmaz, bu bir. İkincisi Üstad Hazretleri de kendi soy ağacını araştırmamış olabilir. Benim soyumun oraya dayandığını ben direkt olarak kendim çıkartamadım, demek istiyordur orada. Mevzu budur.
ADNAN OKTAR: Evet, doğrusu bu.
ARİF ARSLAN: Niye yalan söylesin ki Üstad? Ama şimdi Üstad dese ki ben Ehl-i Beyt’tenim, zaten biliyorsunuz o dönemde insanlar tutunacak bir yer arıyorlardı. Hemen onu dış dünyanın baktığı gibi; deyimi yerindeyse, Allah bizi affetsin, Üstad’ı da tenzih ederiz, putlaştırmaya hazır bir vaziyette bekleyeceklerdi ve kabrine bile şimdi insanlar ne bileyim ben artık... O dönem itibariyle çünkü çok cahildik. Şu an da İslam tekamül etti, iman tekamül etti Müslümanlar’ın kalbinde, kafasında. Yani Müslümanlar tekamül etti o manada, müminler tekamül etti, o manada söylüyorum. Eskiden 4-5 tane hoca vardı, on tane, yirmi tane hoca vardı, ne söylüyorsa oydu, ama şimdi herkesin elinde Kuran var, herkesin elinde hadis var, herkesin elinde Risale var. Risale’yi anlayamıyorum diyen insan çok az kaldı. Tercümeleri yapıldı, sadeleştirmeleri yapıldı. Bildiğiniz gibi çok putları kırdı Türkiye, İslam alemi. Hatta bu Arapça’ya çevrildi, İngilizce’ye çevrildi, Almanca’ya çevrildi, yani dünya dillerine çevrildi. Dolayısıyla eskisi gibi değil şimdi, ama o dönemde bir tane adamda böyle ufak bir tane keramet gördükleri zaman; Üstad’a da çok gelmişler kerametini göster bilmem ne falan diye. “Onlar çerezdir, şekerlemedir, onlara takılmayın” diyor Üstad. Elini öpmeye kalkanlara, “elimi öpen bana tokat vurmuş gibi olur” diyor.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, çok güzel ahlakı Üstad’ın.
ARİF ARSLAN: Öyle demiş. Benim eniştem vardı, Mahmut eniştem; “Isparta’dayken Üstad’ı ziyarete gittik birkaç kişiyle. Hocaları da aldım ben, gittim” diyor. Rahmetli nur içinde yatsın, çok iyi bir insandı. Beni de çok severdi, ben de onu çok severdim. İlmi sohbetlerde bulunurduk, vardığım zaman beni konuştururdu sürekli. Ben ayet, hadis konuştuğum için hoşuna giderdi onun. “Ben sana bir hatıramı anlatayım, bunu da anlatırsın” dedi. Ona da rahmet dilememiz icap etti herhalde, onun için. “Ben Isparta’da Bediüzzaman Hazretleri’ni ziyarete gittim. Benim onun kitaplarını okuduğumu öğrenince çok memnun oldu. Ben ziyaretine gittim onun senden evvel” dedi. Ben de onlara Risaleler’den okuyordum, bak enişte böyle falan diyordum, çok hoşuna gidiyordu. Hatta orada bir kitap hediye etmişler galiba kendisine, neydi unutmuş da belki. “Biz elini öpmeye kalktığımızda; ‘beni ziyarete gelin ama bu konuda ısrarcı olmayın. Beni ziyarete geleceğinize kitaplarımı okuyun. Kitaplarımı okursanız, beni ziyaret etmiş olursunuz. Benim elimi öpmeye kalkmayın. Benim elimi öpmek isteyen, bana tokat vurmuş gibi olur, hakaret etmiş gibi olur’ derdi bize” diyor.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Ahlakı son derece güzel Üstadımız’ın. Dünya tatlısı, dünya iyisi Üstadımız.
ARİF ARSLAN: Öyle bir derdimiz yok zaten hiç birimizin. Ben de elimi öptürmem, öğrencilerime bile öptürmem. Utanırım, sıkılırım, kimim ki ben eli öpülecek adammıyım?
ADNAN OKTAR: Benim hoşuma gidiyor Hocam, o biraz acayip.
ARİF ARSLAN: Hoşunuza gidiyorsa öpsünler, ona bir şey demiyoruz da...
ADNAN OKTAR: Ne bileyim, yeni başladı o da, maşaAllah.
ARİF ARSLAN: Hocaefendi de öptürmez biliyorsunuz. Çevirir bir şekilde, kıvırır, seni tuşa getirir.
ADNAN OKTAR: Ama hakikaten büyük alimlerde ben çok gördüm, öptürmüyorlar ellerini. Şeyh Nazım Hocam da, ben elini öpmek için ne yaptıysam elini öpemedim. O gelip öpmeye çalışıyor. Çok tatlı, dünya tatlısı Şeyh Nazım Hocamız.
ARİF ARSLAN: Bir ayet var ya, oradan çıkarttı. Ben bir soru sormuştum Hocaefendi’ye. Mahsuru yok değil mi, anlatıyorum?
ADNAN OKTAR: Yok yok, çok güzel.
ARİF ARSLAN: 1978’de mi, 79’da mı Bornova’da gece sohbetleri, akşam sohbetleri vardı, kağıda yazıp veriyorduk. Orada dedim ki; kayınpeder ve kayınvalidenin elini öpmek caiz midir, diye bir soru sordum. Ya da öpmemek ne demektir, fitneye sebebiyet verir mi, gibi bir soru sormuştum. Hocaefendi orada anlattı, şu ayetten çıkardı. “Muhammed (s.a.v.) hiç birinizin babası değildir” diyor, Azhab Suresi’nin başındaki ayette. Şu an hatırıma gelmedi ayet, bulabilirim de isterseniz. “Ayete göre Allah-u Teala, Müslümanlar’ın, müminlerin küçülmelerini istememe babında gibi el öpmesine taraftar değil. Kayınvalide ve kayınpeder belki bir mümin elinden öpmek ister ama onlar öptürmemelidirler” diyor. Elini öptürmek istemek; tabii size gitmiyor bu laflar...
ADNAN OKTAR: Yok yok gitsin.
ARİF ARSLAN: Zaten siz espri yaptınız.
ADNAN OKTAR: Yok, ben hakikaten bilmiyorum. Öğreniyorum, iyi oluyor.
ARİF ARSLAN: “Ve macealeed'ıyaekümebnaekümzalikümkavlükümbiefvahikümvallahüyekulül hakka ve hüve yehdissebıl” “Allah, bir adamın kendi (göğüs) boşluğu içinde iki kalp kılmadı ve kendilerini annelerinize benzeterek yemin konusu yaptığınız (zıharda bulunduğunuz) eşlerinizi sizin anneleriniz yapmadı, evlatlıklarınızı da sizin (öz) çocuklarınız saymadı.”diyor, bundan kaynaklanıyor. “Bu, sizin (yalnızca) ağzınızla söylemenizdir. Allah ise, hakkı söyler ve (doğru olan) yola yöneltip iletir.” Buradan, ‘Allah-u Teala bir başkasını, yani kayınvalide ve kayınpederi baba diye çağırmanızı da istemiyor’ diye bir hüküm çıkartıyor. Tabii, baban varken, annen varken onlara anne, baba demen doğru değil. Zaten Türkler bunu kaim valide; kaim, sonradan kayın olmuş o, kayın peder, kayın valide olarak değiştirmişler. Bunların da anne, baba yerine geçmediklerini ifade ediyor ayrıca burada. Onların hukukuna, hadisler var biliyorsunuz. Kim babasından başkasını kendisini intisap ederse, onunla büyük günah işlediğini ifade ediyor, Resul-u Ekrem Efendimiz (s.a.v.). Dolayısıyla buna da açıklama getirerek, ‘böyle bir şey olamaz’ diyor. Bundan dolayı da birtakım şeyler çıkarttı. “İnsanoğlu azizdir. Bizim Erzurumlularda vardır bu. Senden 2 yaş büyük olan, kürek sapı gibi uzatır elini ‘öp’ der’” diyor. Onun tabiri, ben kendisini anmak için söylüyorum burada. Dinlemiştik o sohbetlerini. Pek doğru bulmadığını orada ifade etti ve ben şahsen belki yüz defa, bin defa, hatta ağladım, üzüldüm, bir kere elinizi öpsem, dedim. Kaç defa oldu, yine de muvaffak olamadık belki de.
ADNAN OKTAR: Ben Şeyh Nazım Hocamız’ın elini bir türlü öpemedim, acayip uğraştım. Mehmet Şevket Eygi Hocamız, şöyle bir boş anını yakalıyım, elini öpeyim diyorum yine öptürtmüyor. Acayip, refleksi çok güçlü. Sungur Ağabey, mümkünü yok zaten. Seyyid Salih Özcan Ağabey’imizin, mümkünü yok. Çok uğraştım ellerinden öpmek için, en iyisi ben de vazgeçeyim. Ben sevgi alameti olarak tabii kabul ederim. Yoksa bir büyüklük şeyi olarak tabii kabul etmem de, ama o anlama gelme riski de var tabii. Ama Hocamız deryadır. Bizim öğreneceğimiz çok şeyimiz var çok, maşaAllah. Biz daha dur bakalım, hafif hafif sızıntı.
ARİF ARSLAN: Hadis-i şerif var ya; “Acemlerin ayağa kalktığı gibi bana ayağa kalkmayın” diyor, Peygamberimiz (s.a.v.). Fakat bir yerde Hz. Hamza (r.a.) gelince, ya da Es'adİbn Züraregibi şahıslar gelince “kûmû ilâseyyidikum” diye buyurmuş onlara. ‘Efendilerinize ayağa kalkın’ diye buyurmuş. Yani başkalarına saygı istemiş ama kendisine istememiş Efendimiz (s.a.v.).
ADNAN OKTAR: Evet, putlaştırırlar diye.
ARİF ARSLAN: Evet, bu önemli işte. Siz diyebilirsiniz ki, “Arif Hoca’nın elini öpün.” Ben de diyebilirim ki, Adnan Bey’in elini öpün, Adnan Hoca’nın elini öpün, ama benim elimi öpün, diyemem ben. Bunu dersem batarım. Tabii siz batmazsınız, siz donanımlısınız Allah’ın izniyle.
ADNAN OKTAR: Estağfirullah, Allah razı olsun.
ARİF ARSLAN: Bu bizim gibi korkaklar için, donanımlı olmayanlar için.
ADNAN OKTAR: Estağfirullah, sevgi ifadesi olarak.
ARİF ARSLAN: Bir şey de hissediyor öpen zaten, güzel bir şeyi de hissediyor da, tabii tevhidine zarar vermemek gerekiyor.
ADNAN OKTAR: Allah vermesin, Allah vermesin. Tabii, maşaAllah. Bediüzzaman Hazretleri diyor ki, 27. Mektup’ta. Ben tabii direkt konuya giriyorum. Yoksa “Evvelâ: Nurun ehemmiyetli ve çok hayırlı bir şakirdi, çokların namına benden sordu ki:”diyor, uzun uzun “Hz. Mehdi (a.s.) sen olabilir misin?” diye soruyorlar Bediüzzaman’a.
ARİF ARSLAN: Evet, bende Risale-i Nur Külliyatı da var efendim.
ADNAN OKTAR: Hocam siz, maşaAllah.
ARİF ARSLAN: Zaten ben onları bilmem kaç defa okumuşumdur. Kamplarda biz onları çok güzel okuyorduk. Benim çok kitap okumakla meşhur bir tarafım vardır. Bunları ağabeyime ben götürmüştüm. Ağabeyim Ali Arslan...
ADNAN OKTAR: Evet, maşaAllah. O da çok büyük alimdir.
ARİF ARSLAN: Çok hizmet eden bir insan. Bu bildiğiniz kitap yazan Ali Arslan değil de, benim ağabeyim Nur talebesi. Bayram Ağabey’den, Sungur Ağabeyler’den bahsettiniz, onların ekibinden.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah.
ARİF ARSLAN: MaşaAllah, yani hakikaten kitap okuyor. Hiç yorulmak nedir bilmiyor, koç duruyor bu yaşında. Geçende benim TV Net’te son sohbetimiz olmuştu, sizi de sordular bana. Ben Adnan Hoca hakkında konuşmam, hizmet eden hiçbir insan hakkında konuşmam, dedim. Hatırlar mısınız? Kötü konuşmam.
ADNAN OKTAR: Hocam, iyi bir şeyler konuşuyordunuz da fakat...
ARİF ARSLAN: Ondan sonra da dedim ki, tam tersine iyi konuşurum, hizmet eden herkesin elini, ayağını öperim ben dedim.
ADNAN OKTAR: Estağfirullah.
ARİF ARSLAN: O öptürmeyebilir, ama ben öperim dedim, orada ifade ettim. Kimse de elinin öpülmesini istemez, bu hizmeti yapan insanların. Ama soruyorlar, bizi takıştırmak ya da münakaşa ettirmek falanistiyorlar. Argo tabir de kullanmadım, orada da nezaketle ifade ettim. Benim böyle bir derdim yok, ben çok severim o insanları, dedim. Hem ben gittim, bir-iki defa onların yemeklerini yedim, münafıklık olur şimdi benim onların aleyhinde konuşmam, evine gitmişken yüzüne de söyleyebilirdim, dedim. Yüzüne söyleyebilirdim, yüzüne söylemediğim şeyi buradan konuşmam gıybet olur, haram olur. Orada da böyle şeyler ifade etmiştim. Ağabeyim o sohbetten sonra bana telefon etti, bu sizin okuduğunuz yerleri bana anlattı. “Üstad senin söylediğin gibi söylüyor, ama şahs-ı manevilerin başında mutlaka onu ateşleyen, Allah-u Teala’nın kendisinin belki ‘hiç ender hiçim ama bütün kainatı birden isterim’ diye, yüksek ve yüce gönüllü bir insanı pişdar yaptığı, pişuva yaptığı, lider yaptığı, rehber yaptığı bir gerçektir” dedi bana, teyit etti oradan. “Zaten biz aksi bir şey söylemedik. Güzel söyledin, millet bunu yanlış anlamasın” dedi. Sizin söylediğiniz gibi, “Üstad’ı yalan söylüyor, inkar ediyor, takiye yapıyor gibi görmesinler” dedi. Tedbir başkadır, takiye başkadır. Tedbir, bir Müslüman’ın abdestidir. Namazın tedbiri abdesttir. Müslüman’ın abdesti de tedbiridir. Hizmetin abdesti de tedbirdir.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah.
ARİF ARSLAN: Tedbir olmadan olmaz. Üstad kendisi söylüyor zaten, “Sırrantenevverat; gizli aydınlanma” diyor. Bu ne demek? ‘Fincancı katırlarını ürkütmeden’ deyimi yerindeyse, ‘şer kulakları harekete geçirmemek’. Ben yine Hocaefendi’nin kendisine bir soru sordum. Şimdi burada söylemeyeceğim soruyu, ne sorduğumu. “Ben olsam bunu ağzıma dahi almazdım. Hafızamızı da okuyabilirler gün gelir” dedi. Ve şimdi hakikaten o duruma geldik ve hakikaten çok dikkatli konuşmak lazım.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, çok tedbirli Hocamız, maşaAllah.
ARİF ARSLAN: Yani bizim konuşacağımız şeyler var; Kuran’ın konuştuğu hakikatler, Risale’de anlatılan hakikatler. Bu kimseye gizli değil. Efendimiz (s.a.v.)’in söylediği hakikatler var, kimseye gizli değil. Ama bizim de hakikaten uymamız gereken prensipler vardır. Şunda takışıyorum ben sürekli; bana soru soruyorlar, ben doğru söylüyorum, ama her doğruyu söylemiyorum. Bana diyor ki, “Sen bizi burada başka şeye sevk ettin” diyor arkadaşlar. Şunun cevabını al; özellikle bunu bana birkaç programda, birileri bana ısrarla sordu. Ben de dedim ki, her doğruyu söylemek doğru değildir. Her sözün doğru olsun ama her doğruyu, her yerde söylemek doğru değildir. Her sözün hak olsun, ama her hakkı söylemek senin hakkın değil. Şimdi öyle bir adam vardır ki, o söylediği zaman o hak yerini bulur, o hakikat yerini bulur, ifade eder. Bunu kalkar, nasezanabeca bir yerde söylersen ya da ehli olmadığın halde sen söylemeye kalkarsan hiçbir şekilde yerini bulmaz. O hakikate karşı insanları laçkalaştırmış olursun, değil mi? Hocaefendi kalkar derse ki, ya da Bediüzzaman Hazretleri derse ki, “bu mücrim kardeşimiz” bunu tevazu olduğunu herkes anlar, ama ben dersem bunun tevazu değil, bir itiraf olduğu anlaşılır. Onun için böyle şeyleri bazen dikkatlice süzmek gerekiyor. Sözü de süzerek söylemek gerekiyor. Abdullah Aymaz Hocam’ın dediği gibi, inci gibi dizerek söylemek gerekiyor. “Sözü süz de söyle, inci gibi diz de söyle” diyor.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah.
ARİF ARSLAN: “Yusuf musun?”; var ya onun bir şiiri.
ADNAN OKTAR: Evet evet, oradan aklıma geldi.
ARİF ARSLAN: “Sen Yusuf musun?” diyor.
ADNAN OKTAR: Evet, çok güzel. Hz. Mehdi (a.s.)’ımı kastediyor Hocam orada, o şiirde? Söyleyemem mi diyorsunuz?
ARİF ARSLAN: Herhalde.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah.
ARİF ARSLAN: Aymaz Hocam bir deryadır.
ADNAN OKTAR: O benim dikkatimi çekti Hocam.
ARİF ARSLAN: Keşke onun hizmetçisi olsam, keşke sadece hizmetçisi olsaydım. Hocaefendi’ye hiç cüret edemem de, Aymaz Ağabey’in hizmetçisi olsam bile çok büyük.
ADNAN OKTAR: O da metafizik bir şahsa benziyor Hocam. Pek öyle herhangi bir insana benzemiyor.
ARİF ARSLAN: Tabii bazı şeyler de şer kulaklara gitmesin ben söylemeyeyim; fakat Aymaz Ağabey gerçekten dev bir insandır, büyük bir insandır. Maddi, manevi her şeyiyle güzel bir insandır. Bir insanın gönlünü kırdığına ben şahit olmadım.
ADNAN OKTAR: O yazılar herhangi bir insanın, herhangi bir alimin yazacağı yazılar değil, o şiirler de öyle. Metafizik yönü çok ağır basan bir üslubu var.
ARİF ARSLAN: Ehli kalp bir insandır.
ADNAN OKTAR: Evet. “Çok defa mektuplarımda işaret ettiğim gibi, Mehdi-î Âl-i Resulün temsil ettiği” yani bir Mehdi var, yaşayan bir Mehdi var fakat bu temsilci, temsil ediyor. “Onun kutsi cemaatinin” kutsal cemaatinin, Hz. Mehdi (a.s.) cemaatinin “şahs-ı mânevisinin üç vazifesi var.” Bakın, Hz. Mehdi (a.s.) var, cemaati var ve şahs-ı manevisi var. Üç vazifesi var, bir tane demiyor. Arkadaşlar bire indiriyorlar, birçok arkadaş bire indiriyor, “üç tane” diyor Bediüzzaman. “O vazifeleri onun cemiyeti ve seyyidler cemaati yapacağınıRahmet-i İlâhi'yeden bekliyoruz. Ve onun üç büyük vazifesi olacak: Birincisi: Fen ve felsefenin tasallutuyla,” şu anda karşımızda zaten fen ve felsefe var dinsizliği meydana getiren. Abdülhamid devrinde de Osmanlı’yı yıkan da öyleydi; fen ve felsefeydi, şu anda da Müslümanlar’ın karşısında fen ve felsefe var. Fen ne? Biyoloji, antropoloji, jeoloji, paleontoloji.
ARİF ARSLAN: Bütün şubeler, teknoloji, ilimleri, bilimler, ne ise.
ADNAN OKTAR: “...ve felsefenin”; biyoloji felsefesi, materyalist felsefe, Darwinist felsefe, “tasallutuyla” diyor bakın, Darwinizm’in ve materyalizmin tasallutuyla, “...ve maddiyun ve tabiiyyuntâunu, beşer içine intişâr etmesiyle,”bakın en önemli konuyu, deccaliyetin ana silahını söylüyor Bediüzzaman. “Maddiyun ve tabiyyun,” nedir maddiyun? Materyalizm. “...ve tabiyyun (Darwinizm) taunu (hastalığı, vebası) beşer içine (insanlık içinde) intişâr etmesiyle (gelişmesiyle) her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyun fikrini” yani Darwinist ve materyalist felsefeyi “tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır.” ‘Birinci vazifesi Hz. Mehdi (a.s.)’ın’ diyor.
ARİF ARSLAN: Evet.
ADNAN OKTAR: Ayrıca, “Ehl-i imanı dalâletten muhâfaza etmektir” diyor. ‘Ehl-i iman da o belanın içine düşebilir, onları da delalete düşmekten muhafaza etmek’ diyor. Hocam, bu kısmı nasıl yorumlayacağız?
ARİF ARSLAN: Bu açık, bildiğiniz gibi. Yani bütün ilim yuvalarına nüfuz ederek imanı, hakikatleri anlatmak. Kitap yazarak, televizyon programı yaparak, radyo programı yaparak, okul açarak, ev açarak, yurt açarak artık neye gücün yetiyorsa okuyan insanlara sahip çıkmak, çünkü milletleri okumuş insanlar idare ediyor. Milletler okumuş insanları dinliyorlar. Gidip de cahil insanları dinleyip, onların akıllarıyla hareket etmiyorlar. Her ne kadar siyasette birtakım liyakatsiz insanlar lider pozisyonuna gelse de, artık dünya gözlerini açtı, onlar da yapmıyorlar. Bir zamanlar oldu belki, ama yine onlar da okumuş insanların arasından seçiliyor, okumuş insanlar idare ediyor. O zaman okumuş insanlarını iyi yetiştirirsen, iman ehli yetiştirirsen en azından imana, İslam’a zıt hareket etmeyeceklerdir. Belki çok ciddi bir gayretle hizmet etme şansına sahip olamayabilirler, ama en azından zarar vermezler, baskı yapmazlar. Bu, bu demektir. Dolayısıyla iman hakikatlerini insanların arasında, ilim yuvalarında, fen, felsefe yuvalarında intişar ettirmek lazım ki, siz güzel yapıyorsunuz bu işleri zaten. Allah razı olsun, kitaplarınızla, hizmetlerinizle.
ADNAN OKTAR: Hocam bu “maddiyun ve tabiyyun taunu” dediği nedir?
ARİF ARSLAN: Maddeciler ve tabiatçılar. “Tabiat yarattı” diyen, maddeciliğe, materyalizme inananlar.
ADNAN OKTAR: Darwinizm?
ARİF ARSLAN: Tabii ki.
ADNAN OKTAR: Darwinizm mi oluyor?
ARİF ARSLAN: Şimdi ruha inanmıyorsa, maneviyata inanmıyorsa bir adam, adı Darwinizm olmuş, Lamarkizm olmuş fark etmez bir şey, aynı şey bunlar, hastalık, dinsizlik. Taun olduğuna göre bu, hastalık sarmış, vücudu sarmış, bünyeyi sarmış.
ADNAN OKTAR: Ana kökeninde de zaten Darwinizm’i görüyoruz.
ARİF ARSLAN: Tabii.
ADNAN OKTAR: Materyalizmin ana kökeni, dayandığı nokta Darwinizm olarak görülüyor.
ARİF ARSLAN: Tabii tabii, yaratılışı baştan yalanladığına göre temelinde bu var zaten. Şimdi ben, yukarıda da sohbet ettik biz arkadaşlarla, ben Allah’a, Peygamber (s.a.v.)’e inanmıyorsam istediğimi yaparım kardeşim, istediğimi yaparım. Hiçbir kimseye hesap verme duygum, korkum yoksa niye ben kendimi saklayayım? Niye ben birilerinden, kanunlardan, şundan, bundan çekineyim? İşte adamlar öyle yapıyor. Nitekim bir terör havası, ruhu estiriyorlar insanların içlerinde imansızlıkla. Darwinizm de bunun temelini oluşturuyor, imansızlık da bunun temelini oluşturuyor. İmansızlık da Darwinizm’in temelini oluşturuyor. Dine karşı yeni bir din icadı, bir alternatif icadıdır bu. Dolayısıyla insanları bu şekilde dejenere ettiğiniz takdirde, maddecilik bildiğiniz gibi maneviyatı, ahlakı, ahlaki değerleri önemsemez. Önemsemediğine de göre istediğini yapacaktır. Adam öldürecektir, kesecektir, asacaktır. Hedefine ulaşmak için soyacaktır, vuracaktır, kıracaktır. Bunu yapıyorlar nitekim.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. “...ve bu vazife hem dünya, hem her şeyi bırakmakla, çok zaman tedkîkat ile meşguliyeti iktizâ ettiğinden, Hazret-i Mehdi'nin, o vazifesini bizzat kendisi görmeye vakit ve hâl müsâade edemez.” diyor. ‘Hz. Mehdi (a.s.)’ın bu vazifeyi bizzat yapacak kadar ne vakti olur, ne de hali olur’ diyor.
ARİF ARSLAN: Kitap yazacak kadar.
ADNAN OKTAR: ‘Bunu yapamaz’ diyor. “Çünkü hilâfet-i Muhammedi'ye (a.s.m.) cihetindeki saltanatı, onunla iştigâle vakit bırakmıyor. Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir tâife bir cihette görecek.” Yani ‘bir topluluk materyalizme, Darwinizm’e yönelik bir çalışma yapacak’ diyor. “O Zat, o tâifenin uzun tetkikatıyla yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak,” o kitapları kullanarak, o eserleri kullanarak kitaplar hazırlayacak, programlar yapacak. Hocamız’ın dediği gibi televizyonlar, radyolar neyse artık hepsini kullanacak. “Onunla o birinci vazifeyi tam yapmış olacak.” diyor. Bakın Darwinizm’e, materyalizme, ateist düşünceye karşı o birinci vazifeyi yarım değil, ‘tam yapmış olacak’ diyor. “Bu vazifenin istinâd ettiği kuvvet ve manevi ordusu, yalnız ihlas (samimiyet) ve sadakat ve tesânüd (dayanışma) sıfatlarına tam sahip olan bir kısım şakirtlerdir.” Hepsi değil şakirtlerin, bu kısımla, bu yönüyle ilgilenen bir kısım şakirtler.
ARİF ARSLAN: Tabii tabii. Şimdi bir ordunun içerisinde 10 milyon asker varsa, bunların 1 milyonu kumandandır, 1 milyon asker varsa 10 bini kumandandır veya bini kumandandır. Oradakilerde de öyle bir şey anlatıyor.
ADNAN OKTAR: Yani bu konuda uzman olanlar. ‘Darwinizm’e, materyalizme karşı mücadelede uzman olan bir kısım şakirtleri bu konuda görev alacaklardır’ diyor. “Ne kadar da az da olsalar, mânen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.” Dünyayı titretecekler.
ARİF ARSLAN: İlim yapıyorlar. Kuvvet ilimdedir. Hz. Adem (a.s.)’ı meleklere üstün getiren ne idi? İlimdi. Allah-u Teala ne diyor? “Ve alleme âdemelesmâekullehâsummearadahumalelmelâiketi: Allah Adem (a.s.)’a esmaları öğretti, bütün isimleri öğretti.” Tabii isimler derken buradan tefsirciler; ilimler öğrettiğini, mahlukatların isimlerini öğrettiğini, kendi esmalarını öğrettiğini; tasavvuf ehli öyle diyor, ‘kendi isimlerini öğretti’ diyor. ‘Hz. Adem (a.s.) meleklerin karşısına geçtiğinde, sorgu-sual vakıa olduğunda Hz. Adem (a.s.) söyledi, dolayısıyla meleklerin secde etmesi ondan oldu’ diyor. Bugün ilimi elde tutan insan, fenni, teknolojiyi elde tutan insan güce ve kuvvete sahiptir, Hz. Süleyman (a.s.)’ın olduğu gibi. “Biz onu ilimle, hikmetle mücehhez kıldık, kuvvetlendirdik” diyor. Hz. Süleyman (a.s.)’a Peygamberimiz (s.a.v.) diyor ki, “Allah ilim ve güç, iktidar arasında serbest bıraktı. İlmi tercih etti, diğerlerini elde etti” diyor. Mevzu bu. Dolayısıyla bilim elde edilirse, bu neşriyat, kitabiyat konuları, zaten insanları sapıtan bunlardır. Bugün ben yeni bir şey söyleyeyim size, millet batılı yazarların hayallerini okuyor, romanlarını okuyor. Bu adamlar da saptırıyorlar. Romanlarla reenkarnasyona inandırıyorlar, romanlarla yogaya inandırıyorlar, romanlarla meditasyona inandırıyorlar. Bunlar Budizm’in, Brahmanizm’in ibadet şekilleri. Bir Müslüman’ın bunlarla ne işi olabilir? İşte Darwinizm’in uzantılarıdır bunlar aynı zamanda, başka bir şey değil. Bu insanların fersude artık belki tarihin, kütüphanesinin küflü yerlerinde bile adı kalmamış olan ibadet şekillerini, din şekillerini getirip Türkiye’de ithal ederek bu dinleri ayağa kaldırmaya, yaşatmaya çalışıyorlar. Geçenlerde bir program yapmıştık bir Kanal Türk’te, ‘Çıkmaz Sokak’ diye. O programda, oradaki arkadaşımız bir rapor verdi bana. “Biz bu raporu internetten aldık. Türkiye’nin her tarafında meditasyon, transandantal meditasyon, yoga bilmem ne gibi üç yüz küsür tane teşkilatlanmış bu adamlar. Bursa’da, İznik’te, Kocaeli’nde ne yaparlar bu adamlar? Erzurum’da, Van’da, Bitlis’te ne yapar bu adamlar?” dedi. Ben de anlattım. Bu bir din, bir din arayışı, İslam’a alternatif arayışı. Kim var arkasında? Türkiye’nin sayılı zenginleri var, büyükleri var. İsimlerini vermekle memur değilim. İsteyen araştırır, bulur. Arkasında zengin bildiğimiz insanlar var ve bu insanlar saygınlıklarını hala koruyorlar. İslam’a karşı alternatif din arayışındalar ve hala Müslümanlar arasında saygınlıklarını koruyabiliyorlar. Bu acıdır. Onun için neşriyatla, başta işte o ilk Risale-i Nur’du. Bu ağırlıkta, insanları kendisine getirecek, imana getirecek bir eser yoktu. O zaman bunlar çok, çok büyük hizmetler yaptılar. Hakikaten Mehdiyet gibi bir hizmet yaptılar yani.
ADNAN OKTAR: Hz. Mehdi (a.s.) şu an hayatta mı Hocam?
ARİF ARSLAN: Vallahi bilemem. Bilsem, gider elini, ayağını öperim.
ADNAN OKTAR: Tamam. “O Zât, bütün ehl-i imanın manevi yardımlarıyla ve ittihâd-ı İslam'ın muâvenetiyle” Müslümanlar’ın birleşmesiyle meydana gelen dayanışma, değil mi Hocam?
ARİF ARSLAN: Evet.
ADNAN OKTAR: Hocam, sizin huzurunuzda böyle cesaret gösteriyoruz ama bilemiyorum ne yapalım yani.
ARİF ARSLAN: Estağfirullah, lütfen öyle düşünmeyin.
ADNAN OKTAR: “...ve bütün ulemâ ve evliyânın ve bilhassa Âl-i Beyt'in neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakar seyyidlerin iltihaklarıyla, o vazife-i uzmayı yapmaya çalışır.” diyor, o zat, o kişi, o devre girdik, inşaAllah.
ARİF ARSLAN: İnşaAllah, bunların hepsi olacak ve manevi olarak işliyor bu. En başta bir şey konuşmuştuk, hatırlayacaksınız. Görme bir izam meselesidir, yani sadece iman meselesi değildir. İmandan sonra bir de izam vardır. İzamdan sonra bir de tasdik vardır. Dolayısıyla görme kabiliyetine sahip olan insanların gördüğünü değerlendirmesi gerekiyor, bir de tasdik etmesi gerekiyor. Yani tahayyül, tasavvur, taakkul, iman, izam, tasdik, değil mi? Böyle olması gerekiyor, yani sıra böyle bildiğim kadarıyla.
ADNAN OKTAR: Hocam, ben anlatıyorum huzurunuzda, inanın bir acayip oluyorum, nasıl cesaret ediyorum diye.
ARİF ARSLAN: Yok, estağfirullah.
ADNAN OKTAR: İnşaAllah, ne haddimize karşınızda ama işte soru sormak için de mecburum okumaya.
ARİF ARSLAN: Estağfirullah, estağfirullah. Yani bu nedenle, onun için insanların gördüklerini çok iyi değerlendirmeleri lazım. Görmek istiyorsa, biraz araştırması lazım. Hemen bize birisi diyor ki, “falan kişi kötü” mesela atıyorum, “Fethullah Hoca Amerika’da ne arıyor?” diyorlar. Atıyorum; “Adnan Hoca şunlarla ne yapıyor?” diyorlar ya da “şöyle iddiaları var” diyorlar. Kardeşim, diyorum ben ki açıkça, çok açıkça söylüyorum; ben buraya, sizin televizyonunuza, size misafir oldum diye inanın hiçbir değişmez. Ben dışarıda neysem, içeri girdiğimde yine odur. Buradan beni döver, söver gönderirsiniz ya da iltifat, ikram eder gönderirsiniz, bu sizin yapacağınız bir şey, ben değişmem. Ama ben şunu söylüyorum; bir Müslüman’ı, özellikle bir Müslüman’ı hiçbir şekilde yargılama hakkına sahip değiliz bugün, hiç birimiz. Hangi Müslüman olursa olsun, samimiyse asla yargılama hakkına sahip değiliz. Bizim özellikle hizmet eden, kutup başı olmuş, yıllarca çile çekmiş insanlar hakkında iftiralara, başkalarının gıybetlerine iştirak etmemiz mümkün değildir. Bugün, hoşuna gitmediği insanları medya, hizmet eden, biraz gayret gösteren insanları, medyayla beraber başkalarına servis yapıp, bu adamı kötülüyorlar. Öyle mi? Hemen bir iftira kampanyasına başlayıp, uyduruyorlar, hemen anında. Atıyorum; Nazım Efendi Hazretleri’ne “bunak” diyebiliyorlar. Hocaefendi’ye “Amerika’ya satılmış” diye laflar ediyorlar. “Ne arıyor?” diyorlar. Ben, bu konularda çok hassas bir insanım. Haşa, böyle şeyleri hiç kimseye, hiçbir Müslüman’a yakıştırmadığım gibi söylettirmem de bulunduğum yerde. İnanın, kellemin gideceğini bilsem yine söylettirmem.
ADNAN OKTAR: Hocam delikanlısınız, zaten o yüzden seviyoruz sizi, maşaAllah. Biliyoruz, elhamdülillah.
ARİF ARSLAN: Rabbim, eğer bir Müslüman’a faydam dokunacaksa bu mevzuda konuştursun, çünkü ben çok çektim. Takip ettiyseniz benim şeylerimi; sürekli bütün gazeteler hakkımda yazılar yazdılar. Mahkemelik olduk, mahkemelere verdim. Ben kazandım Allah’ın yardımıyla, inayetiyle, büyüklerimizin duasıyla, himmetiyle, gayretiyle. Belki çok daha eziyet gördüm ama bizi de bir yere kadar getirdiler. Şunu öğrettiler bana; söylediğin hakikatlerden taviz vermeyeceksin, caymayacaksın. İlmi de sağlam yerden öğreneceksin ve İslam’ın hatırını, hiçbir kimsenin hatırıyla değiştirmeyeceksin. Çünkü Üstad ne diyor? “Hakkın hatırı alidir.” Yani nefsimizin hatırına bir kenara çekilmek, hizmeti bırakmak, birilerinden korktuğu için kaçmak, kenara çekilmek falan bu benim karakterime uygun değil. Bazı şeyleri yapmayabilirim, o başka, o benim tercih meselemdir. Ama dediğim gibi Müslümanlar’ın izzetini, şerefini, onurunu korurum, Rabbim korumaya da muvaffak eylesin. Hataen söylediğim bir şeyler varsa, ondan da Rabbim beni affetsin. Ne size, ne bir başkasına birilerinin yamadığı yaftayı uygun görmem. Ben derim ki, kendim araştırırım, görürüm, bilirim. Hani konu buradan çıktı, görme mevzuu, tasdik etme mevzuu, izah mevzuu, hemen karalamamak lazım, hemen inanmamak lazım. Küçüklükten beri çektiğim sıkıntı budur. Evimizde bir teyp vardı, küçük, bir bant alıp götürüyordum. Bir kitap vardı ‘Hastalar Risalesi, Gençlik Rehberi’ siz de biliyorsunuz, neyse Uhuvet Risalesi, alıp, götürüp okuyordum. İşte “bu adamlar şucu, bucu,” Kardeşim, nereden biliyorsun? Bunların ne olduğunu okudun mu sen, bu kitapları okudun mu? “Yok, bu kitaplar gericilik kitapları” şu kitapları, bu kitapları. Bu ne demek, okudun mu? Oku. “Falan kişi hakkında şöyle diyorlar?” Gördün mü? Görmedin. Araştırdın mı? Araştırmadın. Sen nereden biliyorsun? Yani bunu yıkacağım diye uğraştım. Ben 30- 40 senemi sırf bunlara verdim. Şu anda şimdi biraz daha belki hafifledi. Sizde farkındasınızdır, artık insanlar gördüklerine inanmıyorlar sadece, araştırdıklarına inanıyorlar, öğrendiklerine. Birisi hakkında bir söz söyleseler, ben o kişiden randevu alıp, gidip onun kendisini dinlemek isterim. Dinlemek isterim, adam böyle mi hakikaten. Ataol Behramoğlu ile biz bir yolculuk yaptık, Bosna Savaşı sırasında. Ben o zaman bir gazete ile davalıktım; ismini vermeyeyim, yanlış anlamasınlar. Yaka paça, bir buçuk sene benim hakkımda yalan rüzgarı gibi dizi yaptılar. Tuvalete gitsem onu yazdılar, belim ağrıdığı gün “beli ağrıdı” yazdılar, “çocuklardan dua istedi” yazdılar. Bunu dahi yazdılar, yazacak bir şey bulamayınca bunu da yazdılar. “Çocukları namaza başlatıyormuş” yok şunu yapıyormuş, bunu yapıyormuş. O dönemde biz Ataol’la yolda konuşuyoruz. Ataol Bey’i ben dürüst bir insan olarak gördüm. Nitekim belki dinliyor olabilir ya da kulağına gidebilir; onunla çok güzel anlarımız oldu. O şiir okuyordu, ben de sohbet ediyordum otobüste. Çok entelektüel bir camiayla, aydınlar hareketi ile gittik biz Bosna’ya. Ben gazeteden aldığım parayı ganimet saydığım için Bosna’ya yardıma götürdüm.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah.
ARİF ARSLAN: Dedim Müslüman’la uğraşan nedir, ondan alınan para nedir? Ben böyle düşünüyorum, halen de böyle düşünüyorum. Bundan kimse caydıramaz beni. Benimle niye uğraşıyorsun sen kardeşim? Ben bir Müslüman’ım, benimle uğraşmak tehlikelidir. Senin safını ayırır, öyle değil mi Hocam? Ben ehl-i iman bir insanım. Çocuklara öğrettiğim ne? Çocuklara ben hırsızlık öğretmiyorum, dolandırıcılık, kapkaççılık öğretmiyorum, bilmem ne öğretmiyorum, bilmem ne öğretmiyorum. Ne öğretiyorum? Allah’ı öğretiyorum, Kitab’ı öğretiyorum. Devlet bana bunun için para veriyor, benim görevim bu. Benimle uğraşırsan senin görevin ne, yerin ne olur? Ondan sonra Ataol dedi ki, “Ben seni dinledikten sonra senin hakkında yazı yazan insanlara hayret ediyorum. İnsan biraz araştırır yazı yazacağı insanı.” dedi. Tabii biz Ataol’la yolda fizikten, kimyadan, astronomiden, uzaydan bahsettik; İslam’dan bahsetmedik. Adam ondan sonra, “Sen misin Arif Arslan, sen misin Arif Arslan?” diye bana kaç defa sormak durumunda kaldı. Bosna’da bir Kuran okudum ben şehitlikte, bir dua ettim Hatemi Beylerle ilk yolculuğumuzdu, tanışıyorduk ama ilk beraber olduk. Tanıyabileceğim, Türkiye’nin entelektüel camiasının hepsi oradaydı, hepsi ağladı, ben dahil, hepimiz ağladık, sızladık. Gerçekten ben yıkılacak duruma geldim. Ben dua ettim, teselli beklemeden o gözyaşlarımla beraber o insanlara dua ederek bir kenara çekildim. Hatemi Bey arkamdan geldi, tuttu beni destek verdi, Allah razı olsun. Çok severim Hüseyin Hatemi’yi o yüzden.
ADNAN OKTAR: Temiz, güzel insandır. Çok saygı duyduğumuz biridir.
ARİF ARSLAN: Allah selamet versin. Ataol için şöyle söyledi, “Arif Hoca’dan önce ölürsem, benim kabrimde de dua etsin, öyle bir Kuran okusun” demiş.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, Allah razı olsun.
ARİF ARSLAN: Şimdi bu insana kafir diyemem ben. Bu insan gerçekten iman sahibi bir insan, ama gizlemiş imanını bir şeylere binaen ya da birileri nefret ettirmiş. Bir zamanlar çok kötü dönemler yaşadık bildiğiniz gibi. Bu insanların ruhlarına inilse, derinliklerine inilse bizim kadar Müslüman olduklarını ortaya çıkarmak için fırsatlar ortaya çıkacak, Allah’ın izniyle.
ADNAN OKTAR: Bu müspet yaklaşımınız çok çok güzel Hocam.
ARİF ARSLAN: Ben gerçekten öyle düşünüyorum. Benim hakkımda yazanlara da ben müspet düşünüyorum. Tanımadıkları için öyle yazdılar. Tanısalardı belki yazmazlardı bunları. Onlar için söyletmiyoruz, biz kaldı ki bir Müslüman için hiç laf söyletmeyiz. Söylememek lazım.
ADNAN OKTAR: EvelAllah, evelAllah. Allah sizin gibi dürüst alimlerin, dürüst hocalarımızın sayısını arttırsın. Bütün sorun orada. Fethullah Hocamız da çok dürüsttür, Şeyh Hazım Hocamız çok dürüsttür. 163. sayfa, Sikke-i Tasdik-i Gaybi’deBediüzzaman, Üstadımız, o güzeller güzeli, nurlu insan diyor ki, “Hem bu üç vezaifi birden bir şahısta, yahut cemaatte, bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerh etmemesi pek uzak, âdeta kabil görülmüyor.”
ARİF ARSLAN: Doğrudur.
ADNAN OKTAR: Üç vazife; yani ‘diyanet, siyaset, saltanat yönünde bir şahıs, yani tek bir şahıs veyahut cemaat, bir toplulukta bulunması ve mükemmel olması, birbirini cerh etmemesi (birbirini bozmaması), pek uzak adeta kabil görülmüyor.’ “Âhirzamanda, Âl-i Beyt-i Nebevî'nin (A.S.M.) cemaat-ı nuraniyesini temsil eden Hazret-i Mehdi'de ve cemaatindeki şahs-ı manevîde ancak içtima edebilir.” ‘Benim zamanımda olmaz’ diyor.
ARİF ARSLAN: Evet, olmaz, olamaz, şartlar müsait değil. Şartlar müsait olamadan ektiğiniz tohumlar biter mi? Bitmez. Şartlar müsait olmadan bina yapabilir misiniz? Çatısını, temelini kurmadan, minbazını kazmadan, su basmanını yapmadan bina yapabilir misiniz, komple bir evi inşa edebilir misiniz? Önce temel.
ADNAN OKTAR: Bakın, kendisinden sonra bir şahs-ı manevi gelecek demiyor Bediüzzaman. “Âhirzamanda, Âl-i Beyt-i Nebevî'nin (A.S.M.) cemaat-ı nuraniyesini temsil eden Hazret-i Mehdi'de ve cemaatindeki şahs-ı manevîde ancak içtima edebilir.” Yani ‘bir Hz. Mehdi (a.s.) gelecek, cemaati de olacak ve onun şahs-ı manevisinde ancak üç vazife birden içtima edebilir’ diyor. İçtima; toplanma, bir arada olur, ayrılır demiyor, “bir arada olur” diyor.
ARİF ARSLAN: Cemaat hazır zaten, hepimiz onun askerleriyiz. Bize ne zaman emir verirse, o emri yerine getirmek için, manevi emirleri zaten, belki de bu emirleri aldık ki çalışıyoruz. İlla açıktan; “bunu sen şöyle yap” demek gerekmiyor. Bu emir Allah’ın izin vermesiyle de gerçekleşebilir, çünkü Allah dinine hizmet ettirdiği insanları, sayinimeşkur etsin, kabul etsin, inşaAllah. Mahvetmesin, kötü yöne, yola çevirmesin.
ADNAN OKTAR: Bana soruyorlar, “Hz. Mehdi (a.s.)’ı gördün mü Hocam?” Ben talebesiyim, kendi kendimi talebesi ilan ettim, hizmet ediyorum.
ARİF ARSLAN: Bundan daha güzeli olamaz zaten.
ADNAN OKTAR: Tabii, hizmet ediyorum. Gidip, Hz. Mehdi (a.s.)’ı bulup bana izin ver demiyorum.
ARİF ARSLAN: İyi bir yere getirdiniz, izin verirseniz ben de bir cümle söyleyeceğim.
ADNAN OKTAR: Estağfirullah, buyurun Hocam.
ARİF ARSLAN: Facebook adresimde ben buraya geleceğimi paylaşmıştım. Geç vakitte paylaştım ki, yazılan şeyleri görmeyeyim diye. Biraz da planlı yaptım, çünkü sabahtan paylaşsak tartışılacak, bir sürü birtakım şeyler olacaktı diye düşünüyorum.
ADNAN OKTAR: Ben de ilan etmedim sizin gelişinizi ki, fitne çıkarmasınlar diye.
ARİF ARSLAN: Şimdi birisi dedi ki, “Hakkında bu kadar şaibe varken mi?” Evet dedim. Dedim ki, hiç kimseyi yargılamaya hakkımız yok. Biz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ümmetiyiz, biz Kuran’ın cemaatiyiz, biz Müslüman’ız. Biz, gideriz oturur, dinleriz, otururuz, konuşuruz, anlarız, dinleriz ondan sonra hükmümüzü veririz. Hatta hüküm vermeye bile hakkımız yok.
ADNAN OKTAR: Çat çat olup çatlasınlar Hocam.
ARİF ARSLAN: Hocaefendi’nin bir ölçüsünü söyleyebilir miyim yine size?
ADNAN OKTAR: Buyurun evet.
ARİF ARSLAN: Siz niye hep böyle şeyler konuşturuyorsunuz bana bugün? Fırsat veriyorsunuz, suçlu duruma düşmeyesiniz sonra?
ADNAN OKTAR: Allah konuşturuyor, maşaAllah, maşaAllah.
ARİF ARSLAN: Bize derdi ki, Kordonboyu’nda, İzmir’de, “Bir arkadaşınızı, bir kızla gezerken görürseniz, gözünüzü silin yeniden bakın. Eğer oysa, hakkında yapacağınız şey gıybet değil, tövbe istiğfardır” diyordu. Ben bir Müslüman’ı görsem bile böyle kötü bir durumda, o mudur, değil midir diye, onun için yapacağım şey yargılamak, gıybet, ona iftira, onu asmak, kesmek değil, onun için yapacağım şey tövbe istiğfardır. O olduğuna kesin inanırsam, böyle bir kötü pozisyonda olduğunu görürsem bile yapacağım şey budur. Onun için dedim ki böyle peşin hükümle davranmayalım. Biz Müslüman’ız, kimsenin hakkında peşin hüküm vermeyiz. Allah bile peşin hüküm vermiyor. Allah-u Teala, bir insanın 80 yıllık ömrü varsa, ölümünden son iki saat öncesine kadar ona fırsat tanıyor. Tövbe ederse tövbesini kabul ediyor, ben kimim ki? Var mı böyle bir şey? Böyle bir hakkımız yok ki.
ADNAN OKTAR: Ehli delalet, Müslümanlar’ı birbirine düşürüp Şeyh Nazım Hocamız’ı başkasına, Nur talebelerini başkasına, beni başkalarına muhalif hale getirecekler ve paramparça olacak Müslümanlar.
ARİF ARSLAN: Uyanık olsunlar, gelmesinler işte.
ADNAN OKTAR: Müslümanlar bu oyunu bozdu işte, elhamdülillah. Şeyh Nazım Hocamız’ı biz coşkuyla seviyoruz, FethullahHocamız’ı coşkuyla seviyoruz, Yeni Asya’yı coşkuyla seviyoruz.
ARİF ARSLAN: Valla bütün hizmet edenleri sevmek lazım, çünkü birlik budur. İslam Birliği, kardeşlik, “innemelmüminuneihvetün;siz kardeşsiniz” diyor Allah CelleCelalühü. “Yok, hayır biz kardeş değiliz” diye Allah’a itiraz mı edelim?
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, elhamdülillah. Hocam, ehli fitneyi kavurdunuz bu konuşmanızla, maşaAllah. Tansiyonları 19’a 10-12 falan olmuştur. Yine Sikke-i Tasdik-i Gaybi’deBediüzzaman, Hocam 144. Sayfada, “Hemöyle kökleşmiş ki (Risale-i Nur), inşaAllah hiçbir kuvvet Anadolu’nun sinesinden onu (Risale-i Nur’u) çıkaramaz. Tâ ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde, (Risale-i Nur’un) asıl sahipleri, yani Mehdî ve şakirtleri Cenab-ı Hakkın izniyle gelir, o daireyi genişlettirir ve o tohumlar sümbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz.” ‘Onun zamanında, Hz. Mehdi (a.s.) geldiğinde ölü olmuş olacağım, mezardayım ben’ diyor. Bakın, “ta ahir zamanda” “Hz. Mehdi (a.s.) ne zaman gelecek?” diye sorduğumuzda Bediüzzaman’a cevap veriyor bize, “tâ ahir zamanda.” “Üstad’ım hayatın geniş dairesinde mi, dar dairesinde mi gelecek?” diyoruz. “Hayatın geniş dairesinde gelecek” diyor. “Risale-i Nur’la alakaları nedir?” diyoruz. “Risale-i Nur’un asıl sahipleri” diyor. “Kimden bahsediyorsun Üstad’ım?” diyoruz. “Hz. Mehdi (a.s.)” diyor. “Peki talebeleri var mı?” diyoruz. “Ve şakirtleri” diyor. “Cenab-ı Hakkın izniyle, Allah’ın izniyle gelir” diyor. Gelmiş demiyor, gelir.
ARİF ARSLAN: Şimdi bunu şöyle bir ordu gibi düşünelim, Adnan Hoca bu ordunun neresinde? Fethullah Gülen Hoca bu ordunun, mürid ve talebeleriyle neresinde? Nazım Efendi bu ordunun neresinde? Mahmut Efendi bunun neresinde? Ya da hizmet eden artık ne kadar grup ve şube varsa. Kimi istihkamcı, kimi ordunat, kimi piyade, kimi havacı, kimi karacı, kimi denizci. Müslümanlar bir ordudur. Onun için herkes bu dairenin içinde yer alabilir, öyle değil mi efendim?
ADNAN OKTAR: Evet, maşaAllah.
ARİF ARSLAN: Herkes bu askeri birliğin içerisinde, herkes bu manevi ordunun içerisinde yerini alabilir, kendine bir yer edinebilir. Gerçi Risale-i Nur’un da kendisine göre bir başka ordu teşkil ettiği şekli var, bunu ağabeyler söylüyorlar. Yazıcılar, okuyucular, Hocaefendi, siyaset kanadını, neşriyat kanadını teşkil eden arkadaşların da böyle bir şey olduğunu söylüyorlar ama bu onlardaki iftirak sebebi değildir. Fakat şu anda ayrı konularda hizmet eden, ben şu anda aynen buna intikal ediyorum, şu anda aklıma geldiği şekliyle intikal ediyorum, bu bir ordu olacaksa böyle bir ordu olacak. Böyle bir ordu olacak, Allah’ın izniyle.
ADNAN OKTAR: Bu ordunun silahı nur, sevgi, şefkat, merhamet.
ARİF ARSLAN: İman, kardeşlik, tabii.
ADNAN OKTAR: İman, kardeşlik evet.
ARİF ARSLAN: Muhabbete muhabbet ediyoruz, nefretten nefret ediyoruz. Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yok.
ADNAN OKTAR: Bakın, “Hem en büyük bir müçtehid (ihtiyaç oluştuğunda ayetlerden hüküm çıkaran büyük İslam alimi) hem en büyük bir müceddid (her yüzyıl başında dini hakikatleri devrin ihtiyacına göre ders vermek üzere gönderilen büyük İslam alimi, yenileyen, yenileyici), hem hakim,hem Mehdi hem mürşid (doğru yolu gösteren kişi) hem kutb-u azam (Müslümanların kendisine bağlandıkları büyük evliyalardan, zamanın en büyük mürşidi) olarak bir zat-ı nuraniyi(nurlu bir zatı) gönderecek ve o zat da, ehl-i beyt-i nebeviden (Peygamberimiz (sav)'in soyundan) olacaktır.” diyor. Hem en büyük bir kumandan...
ARİF ARSLAN: Yani Resul-ü Ekrem Efendimiz (s.a.v.)’i temsil edecek.
ADNAN OKTAR: Temsil edecek evet, inşaAllah. “Cenab-ı Hakkın izniyle gelir, o daireyi genişlettirir” yani ‘hazır bir daire zaten olacak Hz. Mehdi (a.s.) geldiğinde’ diyor. “Ve o tohumlar”, ama daha tohum halinde olacak, onlar sümbüllenecek Hz. Mehdi (a.s.) geldiğinde. “Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz.” ‘Ben o anda vefat etmiş olacağım, ben diri olmayacağım Hz. Mehdi (a.s.) geldiğinde’ diyor, açıkça söylüyor. Yanlış anlamıyorum değil mi Hocam? Ben teyit maksadıyla soruyorum.
ARİF ARSLAN: Estağfirullah. En baştaki yeri mi okuyacaksınız? Orada daha benim çok hoşuma giden şeylerdi onlar. Arkadaşlara okurdum, bana diyorlardı ki, “Sen nerede ne var bulup çıkartıyorsun.” Nerede ne var bulup çıkartmıyorum. Ben okuyorum, önüme geliyor işaret koyuyorum kardeşim.
ADNAN OKTAR: Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9. sayfa. “Ümmetin beklediği, âhirzaman da gelecek zâtın üç vazifesinden” bak; ahir zamanda gelecek bir zat var, üç tane de vazifesi var, bir tane değil. “Üç vazifesinden en mühimi ve en büyüğü ve en kıymettarı olan iman-ı tahkikîyi neşir ve ehl-i imanı dalâletten kurtarmak” demek ki bir neşriyat yapacak. Televizyon, radyo, dergi, basın, kitap, CD neyse artık böyle bir neşriyat yapacağını söylüyor. Biz Üstad’a bunu soruyoruz; “ümmet bekliyor mu Üstadım?”“Evet, ümmetin beklediği” diyor. Şimdi, gelmiş olsa beklemez ümmet, bekliyoruz. “Ne zaman gelecek Üstadımız?” diyoruz. “Ahir zamanda gelecek” diyor bakın, cevabını vermiş, ahir zamanda gelecek. Biz Üstadımızla konuşalım. “Peki şahsı manevi mi?” diyoruz. “Hayır, zat” diyor.
ARİF ARSLAN: Üstad da Resulullah (s.a.v.)’i konuşturuyor. Bunlar hadisler.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, tabii.
ARİF ARSLAN: Hadislerden çıkmış, hepsini bulabilirim ben. Hatta yeni kaynaklarda, Nesil’in çıkarıldığında onların birçoklarının orada kaynakları var. Görmüşsünüzdür eminim.
ADNAN OKTAR: Evet. “Kaç vazifesi olacak Üstad’ın, bir tane mi? Bazıları bir tane diyor, doğru mu?” diyoruz. “Hayır, üç tane, üç vazifesi var” diyor. “Peki, en mühimi nedir?” diyoruz. “İmanı tahkiki neşr etmek; iman hakikatleri ile ilgili kitaplar yapmak, CD’ler hazırlamak, televizyon, radyo neyse.” “Bu hakikatten anlaşılıyor ki, sonra gelecek o mübarek zat” bak, sonra gelecek o mübarek zat. Niye örtbas etmeye çalışıp çırpınıyorsunuz garibanca? Açıkça söylüyor Bediüzzaman, “gelecek” diyor.
ARİF ARSLAN: İnkarı mümkün değil ki onun.
ADNAN OKTAR: Evet. “o mübarek zat, Risale-i Nur'u” Risale-i Nur Külliyat’ını...
ARİF ARSLAN: Bir program yapacak.
ADNAN OKTAR: Evet. “bir programı olarak neşir ve tatbik edecek.” Demek ki radyolardan, televizyonlardan Risale-i Nur’u okuyup delillendirecek, anlatacak.
ARİF ARSLAN: Ya da onu hayata geçirecek.
ADNAN OKTAR: Evet, hayata geçirecek. Bunu örtbas etmenin ne alemi var?
ARİF ARSLAN: Edemezler ki, güneş balçıkla sıvanır mı?
ADNAN OKTAR: Hocam, işte sizlerin vesilesiyle bunları temizliyoruz. Arif Arslan Hocam konuşacak da, onlar da karşısında duracaklar, Allahualem çil yavrusu gibi dağılırlar. Hocam ağır toptur, elhamdülillah.
ARİF ARSLAN: Dua olur, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Biz aslında cahil cüreti gösterip Hocamız’ın karşısında böyle konuşuyoruz, ama inanın da biraz da teyit mahiyetinde konuşuyorum, acaba Hocamız ne diyor, yanlış mı anlıyoruz acaba gibisinden.
ARİF ARSLAN: Estağfirullah, haşa.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Risale-i Nur Külliyatı benim acayip hoşuma gidiyor, maşaAllah.
ARİF ARSLAN: Programınız olmuş. Valla tam programınız olmuş sizin.
ADNAN OKTAR: Hz. Mehdi (a.s.) talebelerinin programı olacak Hocam. Hz. Mehdi (a.s.)’ın programı olur da bizim niye olmasın? Talebesi olarak tabii olacak, inşaAllah.
ARİF ARSLAN: O, Nesil’in çıkarttıklarından birisi mi o?
ADNAN OKTAR: Bilemiyorum Hocam.
ARİF ARSLAN: Nesil yayınları, yok o değil.
ADNAN OKTAR: Değil, değil mi?
ARİF ARSLAN: Siz onlarınkini alın. 2 cildi var, ikisi de süper, harika. Tetkikli, tahkikli, dipnotlu süper bir şey olmuş.
ADNAN OKTAR: Tamam, bana yarın getirsinler. Ben lisedeyken, bizim evin; Allah’ın hikmeti Hocam kader-i İlahi, bir apartman bitişiğimizde Nur talebeleri kalıyordu. Bıyıklar düzgün kesilmiş, hemen anlaşılıyordu, saçlar düzgün. Hep yere bakarlar, yürüyüşü gayet düzgün.
ARİF ARSLAN: Şakird olduğu belli.
ADNAN OKTAR: Evet, çok nezaketliydiler, ben de onlara bakardım. Bir gün, Hocam ‘cemi tehir, cemi takdim’ konusu nedir, ben size sorabilir miyim? O “cemi tehir, cemi takdim” diye Osmanlıca aslıyla söyledi. O zaman anladık ki pek bir şey bilmiyoruz. Sonra, bir kaymakam kardeşimiz vardı, “Seni dershaneye götüreyim ben” dedi. Ben gitmiyordum Hocam, çekiniyordum, Allah’ın hikmeti, acayipliğe bak. Hayati tehlike görüyordum Hocam, o derece çekiniyordum.
ARİF ARSLAN: Ama korkutuyorlardı, siz haksız değilsiniz ki, çok korkutuyorlardı. Basılırsınız, bilmem ne kalırsınız. Bir defa basmaya kalktılar benim bulunduğum yeri. Bir keresinde Allah-u Teala beni Ankara’ya gönderdi, bir keresinde Antalya’ya gönderdi. Benden sonra basmışlar, telefon ediyorlardı bana.
ADNAN OKTAR: Eskiden çok fazla oluyordu Hocam.
ARİF ARSLAN: Ben de gittim karakola dedim ki, kardeşim ne istiyorsunuz? Biz buradayız, bir yere kaçtığımız yok ki. Niye basıyorsunuz, ne yapıyorsunuz, insanları taciz ediyorsunuz? “Ne yapıyorsunuz orada toplanıyorsunuz?” Ne yapıyoruz,yapıyoruz kardeşim. Şimdiye kadar bizden bir hareket zahir oldu mu? Bir adam öldürdük mü? Adam değil köpek öldürdük mü? O anlıyordu tabii öyle derken, biz sinek öldürdük mü, kedi öldürdük mü? Öldürmedik. Kimin canına kast etmişiz şimdiye kadar? Tam tersine, bizi hapishanelere atıp çürüten insanlara biz dua etmişiz, hidayete gelsin diye. Üstad Hazretleri diyor ki, “Beni memleket sürgününe yolladılar. Memleket hapishanelerinde 80 küsür yıllık hayatımda dünya zevki namına bir şey tatmadım, huzur namına bir şey bulmadım. Yine buna rağmen bana zulmedenlere beddua bile etmedim. Hatta imana taraftar olmaları şartıyla hakkımı bile helal ediyorum” diyor.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah.
ARİF ARSLAN: Şimdi Üstad öyle söylemiş, Hocaefendi keza öyle, bu insanlar yapmıyor böyle bir şey, biz mi yapacağız kardeşim? Bizim rehberlerimiz onlar, bizim önderlerimiz onlar. Hangisinin bir tane, yine Üstad’ın ifadesiyle, asayişi muhil ve mudil bir hareketini gördünüz? Asayişi bozan bir hareketi kimin, hangi Nur talebesinin gördünüz? Demin sizin söylediğiniz gibi oturdukları sokakta belirgin hale geliyorlardı. Önlerine bakıyorlardı, kızlardan utangaçlardı bu adamlar.
ADNAN OKTAR: Çok terbiyeliler evet.
ARİF ARSLAN: Gerçekten kızlardan utangaçlardı. Kızlar utanmadan onlara bakıyorlardı, ediyorlardı ama onlar utanıyorlardı. Ben de içlerindeydim, ben pek utangaç değilimdir. Buna rağmen arkadaşlarım hakkında bu garantiyi veririm. Oturdukları hiçbir apartmanda, o insanları rahatsız edecek bir davranışa girmezlerdi. Gece ibadetlerinde bile sadece salonun loş ışığını yakarlardı ki çevredeki insanlar rahatsız olmasın bizim ışıklarımızdan diye.
ADNAN OKTAR: Hocam hakikaten o çok acayip, büyük toplantı oluyordu, komşular ‘hayret ediyoruz’ diyorlardı.
ARİF ARSLAN: Giren belli değil, çıkan belli değil, doğru söylüyor.
ADNAN OKTAR: O nasıl oluyor Hocam? MaşaAllah, hiç şikayetçi olmadılar.
ARİF ARSLAN: Şimdi demin söylediğim tedbir olayı, sessiz “sırrantenevveret” sessiz yürüyüp, sessiz gidip-geliyorlardı arkadaşlar. Ayaklarını icabında vurmuyorlardı yere ya da vuracak ayakkabı, ses çıkartacak ayakkabı giymiyorlardı. Ben o günleri yaşadım. Gerçekten tadı damağımda kalmış, lezzetine doyamadığım bir dönemdi o dönemler.
ADNAN OKTAR: Hocam, o dönem daha bir tatlıydı.
ARİF ARSLAN: Tatlıydı çünkü zorluk vardı, şimdi kolaylık var. Şimdi her yerde lokanta var. İstediğin yerden elini uzatıp, hatta ayakta bile fastfood kültürleri var biliyorsunuz, hamburgerciler, dönerciler, dürümcüler var, yolda adam yiyebilir. Eskiden var mıydı böyle bir şey? Bir mahallenin içinde bir tane lokanta vardı, ara ki bulasın. Sonradan iki tane olurdu, sevinirdin, “Bir tane daha açılmış, bir tane köfteci açılmış” falan derdik. O zaman da yoktu bu işi yapan, bir tane ev vardı bir mahallede ya da iki- üç mahallede. Ben 7 kilometre yerden sohbete gelirdim, 5 kilometre yerden sohbete gelirdim. Hiç o günlerimi unutmuyorum, sırılsıklam yağmurda bir gün sohbete geldim; yola girmiştim, yağmur başladı dönemedim geriye. Ağabeylerden birisi vardığım yerde bana kendi şalvarını mı, pantolonunu mu bir şeyini verdi. Pantolonumu çıkarttılar, kuruttular. Bana sırtımdakini çıkarttılar oradan eğreti bir şey giydirdiler, derse oturdum, sohbet ettim. O şeyin belini bağladım, kalktım ben de çay dağıttım. Dedim, ben oturmayacağım, beni Allah bu yağmurda bile buraya getirip, himaye ettiğine göre, kendi kafamdan yorumluyorum ben bunları, diyorum ki, Allah benim aklıma kötü bir düşünce gönderirdi, “geri dön ne işin var bu yağmurda” derdi, değil mi? Beni oraya kadar getirmiş. 5 kilometre, 6 kilometre yol yürümüşüm. Antalya’nın bir başından öbür başına gidiyordum ben sohbete. Ondan sonra kalktık geldik, bu günlerin tadı, lezzeti unutulmaz. Kafamızın üstünden fareler geçerdi bizim yattığımız yerde, gece. O günleri anlatmaya kalksak, o hizmetleri anlatmaya kalksak, nerelerde yetiştik, geliştik, büyüdük inanın destan olur, filmlere konu olur bunlar. Şimdi tabii o gün lezzetliydi. Bir kitap istiyorduk mesela, sizde hepsi var, nereden buldunuz bunları? Bize bir tane kitap istedim ben, altı ay kitap istedim, ağladım sızladım vermediler bana. Dedim, Ağabey ne olur bir kitap verin bana, dedim. Zorla Mektubat’ı ele geçirebildim, ikincisini ele geçiremedim. “Daha sonra verilir kitap sana, bekle” dedi Ağabeyler. Felsefeleri vardı herhalde öyle, bilmiyorum. Şimdi her yerde herkes elini uzatabildiğinde alıyor, okuyor mu? Bilmiyorum, inşaAllah, okuyorlardır. Ben o zamanlar yiyordum, okumuyordum, yiyordum ezberliyordum. Birisi dedi ki, başka Ağabeylerden birisi, “Hocaefendi’nin cemaati kitap okumuyormuş. Hocaefendi’nin dergilerini, yazdıklarını okuyup, bantlarını dinliyormuş” falan. Dedim, o cemaatin en cahili benim, istediğin yeri sor sana anlatayım, dedim, sinirlendim. Uludağ’dayız, adam bana dedi ki, “Fedakarlık konusunda konuş bakalım” dedi. Ben bir anlattım tıkır tıkır. 111’ler, “İhlas Risalesi’nden bahset” dedi, bahsettim, UhuvetRisalesi’nden, adam apıştı kaldı. Adam dedi ki, “En cahili böyleyse bunların gerisi nasıl olur acaba?” dedi. En okumayanı benim dedim, çünkü hiperaktifim ben okuyamıyorum, dedim. Ya ayakta okuyacağım, benim böyle bir huyum var, oturamıyorum ben. Hiperaktifi o zaman bilmiyorduk ya, hareketli bir insanım ben, yerimde duramıyorum falan diyordum ki, kitap okumaya vaktim olmuyor, ona rağmen okuyordum ben, ezberliyordum. Kampa gidiyordum, ben ayakta kitap okuyordum, yemek yerken kitap okuyordum. Millet yemek yiyordu, ben bitirmediğim sayfamı bitiriyordum, okuyordum. Ama öyle arkadaşlar var ki, Teyp Tahir Ağabey diye bir Ağabey vardı. Risaleleri ezberden biliyordu, birçoklarını takır takır okuyordu, Teyp Tahir diyorlardı ona. Şöyle başlıyordu, “Konuşan yalnız Hakikattir.” derken karşısında sanki o sayfaları görüyor gibiydi rahmetli, hepsini böyle okuyordu adam. “Kader adalet eder. Adil kadere de derim ki; işte bana yaptığın zulümden dolayı sana küskün değilim. Sen Allah’ın bana dilediklerini yaptın” falan, böyle okurdu Teyp Tahir Ağabey. Ben de ondan özenmiştim, birçok yerlerini ezberledim Risale’lerin.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, çok güzel oluyor öyle, evet. Ezberden konuşanlar benim çok hoşuma gidiyor.
ALTUĞ BERKER: Sungur Ağabey de öyle.
ADNAN OKTAR: Sungur Ağabey de, ben kitaptan okuyor zannettim, baktım, bakmıyor kitaba. Acayip hoşuma gitti.
ARİF ARSLAN: Sungur Ağabey’deki, çünkü o zaman kitapları ellerinden alıyorlardı. Kitap yoktu ortada, aldıkları şeyi ezberliyorlardı. Onlar vahiy katibi gibi insanlardır; temsilde hata olmasın, Sungur Ağabeyler, Bayram Ağabeyler rahmetli.
ADNAN OKTAR: Ama hayret Hocam, her yerini ezbere biliyor, maşaAllah.
ARİF ARSLAN: Sungur Ağabey’in mübarekliği ayrı bir konudur.
ADNAN OKTAR: Metafizik, çok acayip bir insan, maşaAllah.
ARİF ARSLAN: Farklı bir boyutta Sungur Ağabey. Oğulları var Muhammed Nuri ile biz arkadaşız, Muhammed Nuri’yi görsen bayılırsın.
ALTUĞ BERKER: Bu resmi çeken o Hocam.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Geçenlerde ziyaretine gittim mübareğin. Resmi çeken de Ağabeyimiz, Muhammed Nuri. Çok mütevazi, çok tatlı.
ARİF ARSLAN: Çok tatlı bir dili vardır.
ADNAN OKTAR: Hocam sesi ne kadar çok FethullahHocamız’a benziyor onun.
ARİF ARSLAN: Evet çok benzer.
ADNAN OKTAR: Çok andırıyor. Aynı, hitabeti, müşvikliği, şefkati, kibarlığı falan çok andırıyor FethullahHocamız’ı.
ARİF ARSLAN: Aslında ağabeylerimizin hepsi çok güzel, arkadaşlarımızın hepsi çok güzel, inanın. Eğer onlarda güzelliği göremiyorsak hata bizdedir, biz güzel değilizdir. Ben kendimi öyle görüyorum. Hizmet eden insanların hepsinde bu güzellik vardır, siz biliyorsunuz zaten. Benim, haşa, burada size bir şey söylemem, siz tevazu gösterip bana ikramda, hizmette bulunursunuz, onun için söylüyorsunuz da, bizim böyle bir şeyimiz yok, bir başkasında hata arama, bir kusur görme gibi bir lüksümüz yok bizim. Hani ÜstadUhuvetRisalesi’nde çok güzel söylüyor ya, “El gözün ayıbını görmez. Bir göz diğerinin kusurunu görmez.” Dört elif misalini veriyor. “Alt alta olurlarsa dört kuvveti vardır fakat yan yana geldikleri zaman dayanışma içerisinde bin yüz on bir kuvvet ve kıymetindedirler” diyor.
ADNAN OKTAR: Bu çok güzel örneği Bediüzzaman’ın.
ARİF ARSLAN: Onun için bizim, birbirimizin en kötüsüne bile sahip çıkmak lazım. En kötü dediğimiz, en hatalısına bile; o manada söylüyorum, hatalısına sahip çıkmak lazım, gidip elini öpmek lazım. Sonra o gidip bir kenarda ağlıyor, ben böyle günler yaşadım. Ben hata yaptım, ben çok zor yola geldim. Benim etrafımda; tabii izlemezlerdir de bir şekilde kulaklarına gider, imanlı insan yoktu. Benim bir babamdan başka, etrafımda imanlı insan yoktu. Benim akrabalarım, biz ezan okuduğumuz zaman, “oğlunuzun eşeklerinin anırmasını kesin” diye, halamlara, amcamlara laf edenler oluyordu.
ADNAN OKTAR: Vay zalimler, vay!
ARİF ARSLAN: Böyle diyorlardı. Biz böyle bir günlerin içerisinde, etrafımızda kendisini devrimci diye anlatan birtakım dinsizin, imansızın arasından geldik. Ben çok kolay inandığım konuları hemen kabul etsem bile izah edemedim insanlara. Ben deizah edemediğim için inat ettim, derinleştim. Ne kadar pozitif bilimlere ait kitaplar varsa, ne kadar modern bilimlerle Kuran’ı, İslam’ı birleştiren kitaplar varsa onları okudum, yuttum. Sizin kitaplarınızı ben ders kitabı olarak tavsiye edilmesini şahsen, şu anda dahi çok istiyorum, birçoklarına.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, elhamdülillah.
ARİF ARSLAN: Hocaefendi’nin kitaplarını üniversitelerde, akademilerde, Amerika’da yapıyor insanlar bunu. Neden? Yanlı bakmıyor adamlar. Bizdeki dinsizlik Amerika’dan beter, yemin ediyorum size. Bizdeki sistemin bozduğu insanlar; Üstad çok güzel bir misal veriyor, diyor ki, “süt, yoğurt bozulsa yenilir ama tereyağı bozulsa yenilmez” diyor. Zehir yapar, bir katil hükmüne geçer, öldürücü zehir hükmüne geçer. Bizdekiler böyle, bizde böyle bir katılık var. Yani bizim çevremizdeki insanlar, bana birçok konularda sıkıntı verdiler ama ben gittim, okudum, araştırdım, elhamdülillah, onların karşısına ispatla çıktım. Budur, dedim.
ARİF ARSLAN: MaşaAllah, ama bu çok kıymetli Hocam, böyle ateist kimselerin içinde...
ADNAN OKTAR: Elbette kıymetli, çok kolay iman edemedim. Her gece kafama binlerce şüphe soktular. Ben de her gece binlerce şüpheyi öldürdüm. Rabbimi çok yanımda gördüm. Bizzat, zahir ve müzahir olarak elini ensemde, omzumda hissettiğim çok olmuştur. Bu mevzudaki büyüklerin himmetini de, o dinlediğim sohbetlerin, vaazların, okuduğum kitapların da mutlaka çok faydasını gördüm. Ben şöyle dua ediyordum, bilmem belki siz de çocukluğunuzda etmişsinizdir, belki de etmemişsinizdir, bilmiyorum, Allah’ım bana bu zamanının en geçerli hizmetini nasip et, benim onların arasında yerimi aldır, beni perişan etme, beni yalnız bırakma, diye ben dua ederdim. Önce Kuran kursuna gittim, Hafızlık, Arapça bilmem ne öğrendim, fakat yerimin orası olmadığını anladım ben. Sonra imam hatip okuluna gittim, orada dua ettim, bu duaları yaptım. Ben dedim, Allah’ım beni yalnız bırakma, beni perişan etme. Kuran kursundan sonra, orada aldığım şeylerin sadece bilgiden ibaret olduğunu, içime bir şeylerin yerleşmemiş olduğunu gördüm, çünkü 1 buçuk sene namazı terk ettim ben, 1 buçuk sene. Sonra 3 sene olarak kaza ettim, ayrı mesele. 6-7 yaşımdan beri namazımı kılan bir insanım.
ADNAN OKTAR: Elhamdülillah, maşaAllah.
ARİF ARSLAN: Allah’ıma şükürler olsun, elhamdülillah. Bu da size acizane bir şahit, bir duacı olarak tutmak için, böyle gururlanmak, kibirlenmek için değil, sümme haşa.
ADNAN OKTAR: Ama çok harika, çok güzel, elhamdülillah.
ARİF ARSLAN: Babam kıldırırdı, tutar götürürdü kolumdan. Sonra, ben bu duaları yaptıktan sonra inanın çok mucizevi bir şekilde bu Risaleler’le tanıştım, cemaatle tanıştım. Çok enteresandır. Tam böyle perişan olduğum bir dönemde, imani konularda, şimdi burada bazı şeyleri anlatmak istemiyorum kötülüğüme, günahıma şahit tutmamak için, ne varsa aklınıza gelen her şeye hazır bir vaziyette, pozisyonda, bir durumdaydım. Fakat Cenab-ı Hak bana bu eserleri tanıttı. “Senin yerin burası” dedi, götürdü beni izbe de olsa bir dershaneye attı, orada kaldık, elhamdülillah.
ADNAN OKTAR: Elhamdülillah, maşaAllah. Hocam, imanın güçlenmesinde, anlaşılmasında Risale-i Nur hakikaten olağanüstü, çok çok müthiş.
ARİF ARSLAN: Hani Üstad anlatmış, demin siz okudunuz Emirdağ Lahikası’nda, Kastamonu’da da var, her yerde de var, “Risale-i Nur birinci meseledir”. İmanın yerleştirilmesi konusunda birinci meseledir ve Üstad’a bu görev verilmiştir, kendisi orada görevini anlattığı gibi.
ADNAN OKTAR: Her Müslüman’ın okuması gerekiyor bence Risale-i Nur’u, istisnasız. Kim olursa olsun, ehli tarikte olabilir.
ARİF ARSLAN: Defalarca okuması gerekiyor. Siz İsmail Mutlu’ya benimle beraber birkaç bir şeyler yazmış, çizmişsiniz bir şey değil, ben hakkımı helal ediyorum, hiçbir hakkım olduğunu da iddia etmiyorum; fakat İsmail Mutlu’ya herkes minnettar olmalıdır. İsmail Mutlu hem izahını yaptı, hem orijinalini verdi, bu kitapların içerisinde açıklamalarını yaptı. Artık anlayamıyorum diye bir mazeret yok. Her şeyi göze aldı İsmail Mutlu, dışlanmayı da göze aldı, bu kitapların anlaşılabilir hale getirilmesini sağladı, kendi gayretiyle. Çok samimi, ihlaslı bir arkadaşımızdır. İnanın öyledir, onu da burada anmak istiyorum, evet.
ADNAN OKTAR: İsmail Mutlu Hocamız, Hocamız’la da bir tanışırız, inşaAllah. Görüşelim iyi olur.
ARİF ARSLAN: Bence de tanışın, çağırın. Biraz herhalde kırılmış, bence bir gönül alın. Benim ki gönül almak değil, onu söyleyeyim size.
ADNAN OKTAR: Ben çok severim Allah yolunda hizmet eden insanları. Hepsinin ben elini ayağını öperim.
ARİF ARSLAN: İsmail Bey çok tatlı bir insandır. Tanıdığınız zaman inanın, çok iyi bir insan olduğunu göreceksiniz. Hani demin söyledim ya, en kötüsü benimdir bu cemaatin, bana bile sahip çıkmanız gerekir, diye söyleyeyim ben, değiştireyim onu. En kötüsüne bile sahip çıkmak lazım. İsmail Mutlu çok iyi bir insandır. Çok samimi bir arkadaştır.
ADNAN OKTAR: Ben Hocamız’ın ellerinden öperim.
ARİF ARSLAN: 100-150 tane kitabı var, adamın boyundan büyük kitabı var. 100 tane olmuştur kesinlikle. Kütüphanelerin içerisinde, kitapların arasında gömülüp kalmış bir insan. Hayatı hizmet, elhamdülillah, öyle bir arkadaşımız.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, elhamdülillah. Allah yolunu açık etsin, Allah hidayet versin hepimize. Hocamız’daninşaAllah, istifade ederiz. Ben de çok isterim.
ALTUĞ BERKER: Biraz önce sözü geçti diye, müsaadenizle zikretmek istiyorum Hocam. Sizin eserleriniz birçok ülkede, müfredatta okutuluyor. Malezya, Nijerya, Pakistan, Hindistan, Gürcistan, İngiltere, Amerika.
ARİF ARSLAN: Okutulması lazım. Ben birçok ülkede değil, burada okutulmasını istiyorum, benim ülkemde de okutulmasını istiyorum. Niye Adnan Hoca gibi bir değerden insanların haberi yok? Niye yararlanmayalım? Biz zaten içerisindeyiz işin de, Adnan Hoca’nın o güzel, Darwinizm ile ilgili özellikle kitabı. Evrim Teorisi’ni hala millete bir safsata olarak öğretmeye devam ediyor adamlar. Küfrün mistisizmidir o bence. Küfrün de mistisizmi vardır. Bu, küfrün mistisizmidir. Hani bizim tarikatlarda zikir çekilir, bilmem ne yapılır, öyle inanmışlar, öyle öğretiyor. Bunun nesini öğretiyorsun? Bu yalan ya, yalan. Yalana teslim olmuşsun, öğretiyorsun bir de yaygınlaştırıyorsun bunu. Kendi inandığın vebal sana yeter zaten, bunu başkasına niye yayıyorsun? Onun için Üstad diyor ki, “Yaşasın zalimler için cehennem” Üstad’ı hiç böyle bir şey derken duymazsınız başka bir yerde ama bunlar zalimdir, nesillere zulmediyor, nesillerin imanlarını ellerinden almaya çalışıyorlar, inkarcılığa sürüklüyorlar. Onun için “yaşasın zalimler için cehennem” diyor Üstad. Hiç böyle der mi? “Ben milletin imanını selametle görürsem, cehennem içinde alevler içinde yanmaya razıyım, çünkü vücudum yanarken gönlüm gül, gülistan olur” diyor.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, dünya tatlısı Üstad‘ımızBediüzzaman.
ARİF ARSLAN: Öyle işte, ama o bile diyor ki, “yaşasın zalimler için cehennem.” Kim için söylüyor bunu? Dinden, imandan nesilleri uzaklaştıranlar için söylüyor.
ADNAN OKTAR: Hocam ben iltifat olarak söylemiyorum bunu, ben diyorum ki, son 1300 yılın en büyük alimi diyorum Bediüzzaman için. Şahane, burada bir ruh var ama ben Hocam, burada Türkçeleştirilerek okunmasından taraftar değilim. Bunun bir ruhu var, Risale-i Nur’un.
ARİF ARSLAN: Ortasını vermiş ya ortasını, şu aslında esasıdır. Kenarında açıklamasını verirsin.
ADNAN OKTAR: Anlamak için olabilir evet.
ARİF ARSLAN: Yardımcı olmak gerekiyor.
ADNAN OKTAR: Evet ama okuyanlara tavsiyem, mutlaka orijinlini okusunlar.
ARİF ARSLAN: Orijinalini okumak lazım çünkü aynı zamanda dili de yeniliyorsun, kazanıyorsun. Dili deformasyona uğratmak isteyenlere fırsat vermemiş oluyorsun. Mesela ben, namütenahiyi, suhuleti bilirim ama bugünkü nesle suhulet desen anlamaz.
ADNAN OKTAR: Ama çok güzel kelimeler Hocam, maşaAllah.
ARİF ARSLAN: Namütenahi desen anlamaz. Neticede diyemiyorsun artık. Ben kitaplarıma özellikle netice yazıyorum ama millet sonuç yazıyor. Sonuç değildir o, neticedir, hülasa-i kelamdır o.
ADNAN OKTAR: Çok güzel Hocam Osmanlıca, maşaAllah.
ARİF ARSLAN: Osmanlıca değil aslında, bu bizim dilimiz, hepimizin dili. Böyle olması gerekir ki o zaman Kuran’ı açtığın zaman anlarsın. Anlarsın çünkü Kuran’dan bu kelimelerin çoğu.
ADNAN OKTAR: Çok zengin ve insanların ruhuna çok güzel hitap ediyor.
ARİF ARSLAN: Hukukçular özellikle biliyorlar bu dili. Mesela bir hukukçu arkadaşımız, avukat Ağabeyimiz Gültekin Sarıgül gibi, Risale-i Nur’u açtığı zaman adam takır takır okuyor-anlatıyor, ama bir fen bilimcisi, fen bilgisi öğretmeni anlayamıyor tam. Ne demek istiyor burada diye bakıyor senin gözünün içine.
ADNAN OKTAR: Ama hukuk dilinin öyle kalması çok hoş.
ARİF ARSLAN: Tabii, bence dejenere ettirmemek lazım onu da. Sayın Başbakanımız bu konuya hassasiyet göstersinler, inşaAllah, yeni anayasada da, değil mi?
ADNAN OKTAR: İnşaAllah. Hocamız bizim için çok değerli ama değerli olmanızın nedeni şu Hocam, vicdanınız berrak sizin, o çok önemli.
ARİF ARSLAN: Rabbime hamdolsun, inşaAllah. Ben asi, mücrim bir kulum daha,inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Vicdanınız temiz, o benim çok dikkatimi çekti. Birkaç kere ben konuşmalarımda da söyledim, benim dikkatimi çekti.
ARİF ARSLAN: İfade etmişsiniz evet, kulağıma geldi, izledim.
ADNAN OKTAR: Enaniyet yok sizde, kibir yok.
ARİF ARSLAN: Öğrenmeye hazırım. Her zaman öğrenirim, her yaşta öğrenirim. Ölürken de bir şey öğrenir insan, ölümü öğrenir.
ADNAN OKTAR: Dürüst vicdanla yaklaşıyorsunuz. En hayati konu o işte, dürüst vicdan olması, vicdanı baskı altında tutmamak, yani kim ne der diye oturup düşünememek, ne kaybederim falan diye. Hocamızın hiç öyle bir derdi yok.
ARİF ARSLAN: Hiç öyle bir kaygım olmadı bugüne kadar.
ADNAN OKTAR: Evet, maşaAllah, elhamdülillah.
ALTUĞ BERKER: Arif Arslan Hocamız bahsederken, bugün Zaman Gazetesi’nde bir habere rastladım Hocam. Fethullah Gülen Hocaefendi ile ilgili; 1966 yılında İzmir’e geldiği yıldan itibaren Tuzcu Cahit Ağabey olarak bilinen Cahit Erdoğan, bütün sohbet ve vaazları kayıt altına almaya başlamış o zaman. Vefat eden Cahit Ağabey’in yanında çalışan 71 yaşındaki İhsan Doğan, o dönemde Hocaefendi’nin kürsüde Cahit Ağabey’in mikrofonunun dışında hiçbir mikrofonun olmamasına özen gösterdiğini söyleyerek, teyp kasetinin orijinalini Bornova’da bulunan bir kitap evine götürerek orada düzenli bir çalışma ile çoğalttıklarını ve Fethullah Hoca’nın konuşmalarını bu yolla herkese ulaştırdıklarını anlatmış. Resimde kasetleri çoğaltan Alaattin Kırgan ve İhsan Doğan gözüküyor haberde.
ADNAN OKTAR: FethullahHocamız’ın Hz. Mehdi (a.s.) ile ilgili konuşmalarını bir yayınlayalım.
VTR -Fethullah Gülen Hocaefendi, Hz. Mehdi (a.s.)’ın şahıs olarak zuhur edeceğini şöyle anlatıyor.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Evet, süremizin de sonuna gelmişiz. Arif Arslan Ağabeyimize teşekkür ediyoruz. Allah razı olsun, diyoruz. Bizleri ihya etti ama Ağabeyimizin zaten manevi himmeti devam eder, inşaAllah programlarımızda Hocamız sık sık konuşur. Hatta özel programlar hazırlarız Hocamız’a konuşması için. İnsanların çok istifade etmesi gereken cevval bir zeka, cevval bir akıl, yüksek bir kültür, inşaAllah, Allah istifade etmeyi bizlere nasip eder. Hocam, lütfettiniz, kerem buyurdunuz, şeref verdiniz, bizlere onur verdiniz. Allah razı olsun.
ARİF ARSLAN: Ben de şeref duydum.
ADNAN OKTAR: İnşaAllah yine görüşeceğiz.
ARİF ARSLAN: İnşaAllah.
Basında Harun Yahya
Devamı ...Adnan Oktar Ne Demişti Ne Oldu
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...Adnan Oktar'ın Sohbetlerinden Başlıklar
Devamı ...Güncel Yorumlar
Devamı ...Basında Harun Yahya
Devamı ...