Muhabir 1: Sizin ağzınızdan kısaca bana kendinizi anlatırsanız ben çok sevineceğim.
Adnan Oktar: 02.02.1956’da Ankara’da doğdum. Bütün gençliğim-çocukluğum orada geçti biliyorsunuz, Ankara’nın bir anlamda yerlisi sayılırım. Fakat 79’da Fındıklı Güzel Sanatlar Akademisi’ni kazanınca ben tek başıma buraya geldim, Ortaköy’de de evimiz vardı çok şükür, o zamanlar rast gelmişti. Okula başladım, o zaman ailem de beni yalnız bırakmak istemediler, onlar da Ankara’dan buraya geldiler. 83’e kadar Fındıklı Güzel Sanatlar Akademisi’nde okudum, 83’te İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü kazandım oraya geçtim ama…
Muhabir 1: Güzel Sanatları bıraktınız mı?
Adnan Oktar: Evet bıraktım, terör çok şiddetliydi biliyorsunuz o dönemlerde, orada okumak da pek öyle o kadar kolay olmadı, baktım devam edemeyeceğim. Çünkü tamamen Marksistlerin kontrolündeydi o bölüm, hergün olaylar çıkıyordu aşağı-yukarı, baskınlar, olaylar, hadiseler. Benim de zaten kitaplara ağırlık veren bir politikam vardı, tebliğ yapan, dini yayan, İslam’ı anlatan bir politikam vardı, hayır oldu bütün vaktimi kitaba ayırdım, araştırmalara ayırdım, okumaya ayırdım, dini anlatmaya, tebliğe ayırdım çok iyi oldu.
Muhabir 2: Peki o manevi dünyanız, bahsettiğiniz yıllarda şekillenmeye başlamış mıydı, üniversite yıllarında da faal olarak aktif bir şekilde bu tebliğ çalışmalarının içerisinde miydiniz?
Adnan Oktar: Lise yıllarında, lise sonda zaten tam gerilmiştim, yani tam bilgi olarak kendimi iyice geliştirmiştim, tebliğ yapacak insan arıyordum. Akademiyi kazanınca müthiş hoşuma gitti, oralar Marksistlerin kalesiydi o zamanlar. Bütün sol fraksiyonlar vardı orada, okulda bir tek, yani alenen namaz kılan sadece bendim, açıkça.
Muhabir 1: MaşaALLAH
Adnan Oktar: Molla camine gidiyordum, hatta okulda bazen işgal olurdu, Marksistler okulda işgal yapıyorlardı, ben o işgalde yapılan barikatları tek tek aşıyordum, bir bir nereye gidiyorsun diyorlardı, ben namaza gidiyorum der onu aşıyordum, yine nereye gidiyorsun derlerdi namaza der geçip gidiyordum. Benim depomdu aynı zamanda o cami, kitaplarımı oraya saklıyordum, darwinizmin aleyhinde olan, darwinizmi eleştiren tüm kitaplarımı oraya saklıyordum, minberin arkasında benim bir yerim vardı kimse bilmiyordu, oradan alıp dosyanın içine koyuyordum onları, dosyanın içine dolduruyordum, okulda dağıtıyordum, yine geliyor oradan alıyor yine dağıtıyordum, çok iyi olmuştu Allah’a çok şükür, hem ibadetlerimi de rahatça camide yapabiliyordum, yakın olduğu için.
Muhabir 1: Peki ben burada insert olarak bir soru sormak istiyorum, samimiyetinize binaen. İlk nasıl başladı hocam, ben merak ediyorum, samimi olarak bunu sormak istiyorum, yani mesela okuduğunuz bir kitap mı etkiledi sizi? Hani kimisi der ya ‘rüya gördüm, örtündüm’ tarzında, ilk böyle hangi kitap etkiledi yada kim etkiledi yada nasıl bu oluşum başladı? Lise yıllarında
Muhabir 2: Mutlaka dolmuş dolmuştur, ama bardağı taşıran son damla bir şey.
Muhabir 1: Bir şey vardır öyle değil mi, neydi o? Ben onu çok merak ediyorum.
Adnan Oktar: Evet, beni en çok sarsan, en çok etkileyen, en olumlu etkileyen maddenin gerçek vasfını fark ettim, kendi bedenimde kendi ruhumda fark ettim, çok heyecanlanmıştım. Ben zannediyordum ki madde dışarıda vardır, işte biz de görürüz bir şekilde, sonra baktım ki, tamam gerçekten dışarıda madde var ama biz maddenin görüntüsünü beynimizin içerisinde görüyoruz, yani mesela sizin görüntünüzle benim görüntüm beynimde aynı yerde oluyor, bu çok müthiş bir olay. Yani ben mesela eskiden evin içindeyim zannederdim, sonra baktım ki ev benim içimde. Hayır dışarıda bir ev var gerçekten ama benim içinde olduğum yer ayrı, yani beynimin içindeki evin içindeyim ben. Yani çok acayip bir şey, dışarıda bir ev var, fakat ben beynimin içindeki bir evdeyim.
Muhabir 2: Felsefeyitercih etmenizde de bu alt yapı etkili oldu mu hocam?
Adnan Oktar: Felsefeyi benim tercih etmemin nedeni, işin doğrusu ikisine de tebliğ yapabilmek için iki okula da gittim ben. Çünkü akademiyi kasıtlı olarak seçmiştim, çünkü hem felsefenin hem sanatın kalesiydi orası, dini yaymak için en uygun orayı buldum oraya kayıt yaptırdım. 3. olarak kazanmıştım okulu, Fındıklı Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki bölümümü 3. kazanmıştım. Ama orada yeteri kadar faaliyet yapınca 83’e kadar, bu sefer aklımı İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü aldı oraya da böyle Osmanlı seferi gibi bir sefer yapayım dedim. Fakat baktık öyle tahmin ettiğimiz gibi değil, şiddet ortamı çok çok fazla. Zaten ben sınıfa geldiğimde müthiş bir gerilim vardı, herkes sol dergileri falan önüne koymuş, konuşuyorlardı herkes, ben içeri girince sınıfa herkes konuşmayı kesti, çok gergin bir ortam vardı, hocalar da anlardı, felsefe hocası vardı, geldi, ortamı anladı benim geldiğimi de anladı, niçin geldiğim de anlaşılıyordu zaten. İslam felsefesi dersi vardı bizim gördüğümüz, İslam felsefesi dersi, anladı ki ben orada olaya el koyacağım ve muazzam bir propaganda imkanı olacak, yani çünkü sürekli hocayla bir tartışma ortamı olacağı ve sürekli bilgi vereceğim anlaşıldığı için. Hoca ‘şimdi çocuklar sizeilk bir şey söyleyeceğim ben’ dedi, ‘İslam felsefesi dersi veriyorduk biliyorsunuz’ dedi, ‘ben o dersi kaldırıyorum’ dedi.
Muhabir 1: Baştan…
Adnan Oktar: ‘Bir kere o konuda anlaşalım’ dedi, ‘o ders kalktı’ dedi.
Muhabir 2 : Pratik bir çözüm en azından
Adnan Oktar: ‘O konuda bilgi almak isteyenler, okulun o bölümü var, İslam Felsefesi Bölümü’ dedi ‘Anabilim Dalı olarak oraya gider, orada kendileri araştırma yapsınlar, burada öyle bir ders yok bundan sonra’ dedi. Ben anladım yani burada bana müsaade etmeyeceklerini.
Muhabir1: İlk tebliğinizi siz o öğretmeninize yapmışsınız demek ki.
Adnan Oktar: Bir de ‘tartışma yapmak isteyen sakın sınıfta böyle bir şeye girmesin’ dedi, ‘yani istemem sınıfta öyle bir tartışma ortamı istemiyorum’ dedi. ‘Konuşmak isteyen gelsin, bana özel olarak anlatacağı varsa, gelsin bana odamda söylesin’ dedi. Kısaca buna benzer bir şeyler söyledi, yani anladık ki olmayacak sınıf içerisinde böyle bir faaliyet yapılamayacak. Dikkatimi çeken olaylar, bu tip çok şeyler olmuştu ama asıl olan şiddet ve tehdidin yüksek olmasıydı, çünkü orada koridorlar bile ayrılmıştı, iki tarafa böyle, daha önceki dönemler daha da şiddetliydi, benim zamanımda biraz daha sakinleşmişti. Fakat bana işte en çok etki eden maddenin hakikatidir, yani onda müthiş şaşırmıştım ben. Çünkü konuştuğumda bir insanla, direkt konuştuğumu zannederdim, sonra baktım ki karşımdaki insanın ceketi ile benim ceketim aynı yerde, beynimin içinde aynı yerde görünüyor. Sonra düşündüm yani beyne bir elektrik akımı gidiyor ve ben o elektrik akımını dünya olarak görüyorum, yani alem olarak görüyorum. Mesela sokakta ben yürüyünce, ben zannediyordum ki sokakta yürüyorum zannediyorum, tamam sokak var ama ben beynimin içindeki sokakta yürüdüğümü gördüm, yani bu çok müthiş bir olay, bu metafizik bir olay.
Muhabir 1: Evet, maddeyi aşıp maneviyata giriyorsunuz değil mi?
Adnan Oktar: Evet, tabi. Burada madde diye bir şey kalmıyor ki, artık bu alem metafizik bir alem, burada madde diye bir şey yok, madde dışarıda. Bizim yaşadığımız alemde madde diye bir şey yok. Yani beynimin içindeki görüntü, beynimin içi simsiyah karanlık, oraya bir elektrik akımı geliyor ve ben bu elektrik akımını şu ışığa bakın, şuradaki aydınlığa bakın, ben böyle görüyorum, yani hangi insan iman etmez kayıtsız şartsız böyle bir durumda?
Muhabir 1: Kesinlikle.
Adnan Oktar: Ve ne kadar düzgün göstertiyor. Teknik aletler göstertiyor Allah, kameralar göstertiyor, mesela burada çok düzgün camlar, kitaplar, yazılar gösteriyor, beynimin içinde bu görüntüyü yapan bir güç var, benim beynim bunu yapamaz. Ve ayrıca kendi beynimin ne olduğunu da ben zaten göremiyorum, yani Allah bana gösterttiği kadarıyla görüyorum. Allah dışarıda madde var diyor, ben ona inanıyorum o kadar, ama ben görüntüsünü görüyorum. Bu beni çok etkilemişti, çok çok etkilemişti, lise sonda bunu farkına varmıştım; hatta yani sabaha kadar da uyuyamamıştım heyecandan, öyle bir şey olmuştu. Ama çocukluğumdan beri çok vicdanlıydım, çok merhametliydim, sevgi doluydum yani böyle dostluktan, iyilikten çok zevk alırdım. Allah’tan korkardım, oruçlarımı muntazam tutardım ama namaz kılmıyordum. Öyle bir kere namaz konusunda bir konu açılmıştı ve benim namaz kılmadığım aklıma geldi, yani bir konu içerisinde geçti, ben çok utandım, yani çok tedirgin oldum namaz kılmadığım için. Ankara’ya gittim Ulus’ta yerde satılan küçük kitaplar vardı, ‘namaz hocası’ kitapları; ilk aklıma orası geldi herhalde bulsam bulsam orada bulurum, bir ‘namaz hocası’ diye bir kitap aldım. Orada kendim öğrendiğim kadarıyla namazı öğrendim, pratik olarak hemen evde kendim kılmıştım ilk namazı. Çok hoşuma gitti, hatta kendime takke aldım, tespih aldım, seccade almıştım, heyecanla bir namaz kılmıştım. Gittikçe düzelttim, Hüseyin Hilmi Işık Hazretleri’nin, Ömer Nasuhi Bilmen Hazretleri’nin ilmihalleri her ikisini de, onları da baştan sona okudum aşağı yukarı. Baktım ki çok az şey biliyormuşum, sonra hiçbir şey bilmediğimi anladım, çok az şey bildiğimi anladım, ama çok büyük faydası oldu tabi o kitapların bana. Risali Nur, Said Nursi’nin Risali Nur eserleriyle beni tanıştırdılar. Ankara’da Cebeci’de, yok Cebeci değil Dikimevi’ne yakın bir yerde, bir Nur dershanesine götürdüler arkadaşlar beni, çok ısrar ettiler hatta ben çekiniyordum ‘en fazla ölürüm, ne olacak gidiyim’ dedim. Gittim, baktım çok mazlum, çok terbiyeli insanlar. Böyle sizin gibi nurani yüzlüler, efendi efendi oturmuşlar Said Nursi’den anlatıyorlar. Hatta ‘gayet hakimhane, gayet rahimane’ diye aklımda kalmıştı. Ta o zamandan kaldı Said Nursi’nin bir sözü, böyle hafif de doğu şivesiyle ‘hakimhane’ diyordu, cümleleri de kısaltarak söylüyordu bazı uzatma yerlerini kısaltarak söylüyordu aklımda kalmış. Zayıf, böyle çok çok zayıf bir ağabeydi, ama tam kendini Allah’a adadığı anlaşılıyordu. Sonra bana Risali Nur’dan kitaplar da verdiler, kendim evde de okudum, ama asıl ben tabi Risali Nur’un çok etkisinde kaldım, çünkü Said Nursi’nin samimiyeti beni çok etkiledi. Yani çok çok samimi bir insan, yani olağanüstü bir şey, olağanüstü bir insan. Bence o kadar farkına varılmış değil Said Nursi’nin. Yani anlatıyorlar işte büyük bir alimdir, bence öyle değil yani, metafizik bir insan o bence yani, metafizik yönü ağır basan, olağanüstü bir insan. Yani 30 yılı hapiste geçen bir insan ve bu kadar sabırlı, bu kadar güzel ahlaklı ve bu kadar mütevazi bir insan, yani müthiş bir şey bu, çok çok olağanüstü bir olay. Ve anlatımları mükemmel, çok çok güzel Kuran’ı yorumluyor, tam bir Kuran tefsircisi. Bence, yani açıkça söyliyeyim gelmiş-geçmiş en mükemmel Kuran tefsircisi diyebilirim. Yani şu ana kadar benim gördüğüm en mükemmel Kuran tefsiri yapan kişi diyebilirim. Anlatımı olağanüstü samimi ve çok çok güzel ve tam hayata yönelik ve dinin pratik uygulamasına yönelik izahlar ve dünyaya da, Türkiye’ye de çok büyük etkisi oldu. Mesela bana çok etkisi oldu, Fethullah Hoca’ya çok büyük etkisi var, bütün tarikatlara, cemaatlere çok büyük etkisi oldu. Yani kabul etsinler veya etmesinler aynı onun stilini aldı herkes. Yani bugün dünyada uygulanan ılımlı İslam dedikleri yani Kuran’ın aslı olan sevecen ve sevgi dolu, affedici, şefkatli, merhametli, saldırgan olmayan, asayişi koruyan İslam modelini Said Nursi ortaya koydu. Daha önce böyle bir sistem yoktu, daha değişikti biliyorsunuz.
Muhabir 1 : Sonra okul yıllarından sonra, orada kalmıştık…
Adnan Oktar: Evet, okul yıllarından sonra işte kitap faaliyetlerine başladım. Kitaplarımda Allah’ın bereketiyle, cenabı Allah’ın yaratması tabi kitaplar. Diyorlar ki işte sen yazıyorsun, işte arkadaşların da yardım ediyor işte beraber yazıyorsunuz. Böyle bir şey yok, ne arkadaşlarımın yardımı var, ne benim yazmam var, hepsini Allah yaratır, herşeyi Allah yaratır. Kul vesile olur, yani gölge varlıktır kul, nereye yazacak, kitap yazacak yani. Adım atamaz kul, iki kelimeyi biraraya getiremez, hiçbir şey yapamaz kul. Allah’ın kaderdeki yaratması neyse o ortaya çıkar, sadece o vardır. Allah bu kitapları yazmamızı vesile etti Elhamdülillah.
Muhabir 2: Özür dilerim, ilk kitap Yahudilik ve Masonluktu galiba değil mi?
Adnan Oktar: Evet, Yahudilik ve Masonluktu, evet.
Muhabir 2: Neden Yahudilik ve Masonluk? İlk olarak onunla başladınız?
Adnan Oktar: Benim çocukluğumdan beri dikkatimi çekiyordu, bu 1.Dünya harbi, 2.Dünya harbi, bu kargaşa, savaşlar, yani bu başıboş olmaz dedim. Çünkü ben düşündüm, ben savaştan hoşlanmam yani farz olmadıktan sonra, Allah’ın emri olmadıktan sonra ben yapmam öyle bir şeyi, yani halk da yapmaz, kimse yapmaz böyle bir şeyi, ama deli gibi insanlar birbirine saldırıyor. Bunun arkasında bir şey var dedim ben. İncelediğimde masonlukla karşılaştım, ateist Siyonistlikle karşılaştım ve Darwinizmle karşılaştım. Ben de bu üçünü hedef haline getirdim; fikri, bilimsel, teknik yönden eleştiren, o yönde ilmi çalışma yapan bir insan oldum. Halen de devam ediyorum, yani tamamen yeryüzünden silininceye kadar bu yanlış düşünce, devam edeceğim.
Muhabir 2 : Peki, bunu hedef olarak seçmeniz, bir yerde de sizi hedef haline getirmedi mi?
Adnan Oktar: Maaliftihar, maaliftihar. Tabi ki iftihar ederim, şeref duyarım. Ne kadar çok hedef haline getirirlerse o kadar da hoşuma gider. Tabi ki hedef haline getiriyorlar, işte delilik iftirasını attılar biliyorsunuz, iftihar ettim, yıllarca deli diye tanıtıldım. Kuran’da biliyorsunuz Allah yolunda mücadele eden peygamberlere de, peygamberlerin yardımcılarına da, Said Nursi Hazretleri’ne de, herkese bir delilik iftirası olmuştur aşağı-yukarı. Ben de o şerefle şereflendim, iftihar ediyorum. Hapishane en övündüğüm, iftihar ettiğim günlerimdir, iftiharla Allah’a hamd olsun. Hz. Yusuf gibi iki kere Allah nasip etti, daha da ederse ona da gönlüm açık Elhamdülillah, şeref duyarım. Mesela yıllarca akıl hastası olarak lanse edilmek, bu çünkü bunda
Muhabir 1: Bir de tımarhanede yattınız, değil mi?
Adnan Oktar: Tabi, 10 ay. Aslında işin doğrusu, bir insan 10 saat orada kalamaz, normal bir insan.
Muhabir 2: Peki, 10 ay nasıl tahammül ettiniz?
Adnan Oktar: Allah’ın verdiği bir güç, yani o şaşırtıcı, yani çok mucize. Çünkü adamların bir kere görünüşü yarıdan çoğu çıplak zaten, üstünü başını zaten berbat halde tutmuşlar adamlar. Üstünü-başını yırtmış, kimi kafasını duvarlara vuruyor, kimi kavga ediyor. 7 kişiyi öldürdüler benim bulunduğum dönemde, yani saldırgan akıl hastalarının içine koydular, o da çok acayip.
Muhabir 1: Bir de oraya koydular.
Adnan Oktar: Tabi, halbuki açık servisler var, böyle makul servisler var, birçok bölüm var. Bunların hiçbiri uygun değildi herhalde bana, getirdiler Abdülhamit devrinden kalma o taş binanın, en azılı akıl hastalarının içine koydular. Ama işte bu, sevabı en çok olan yere koydular Allah’a çok şükür, Elhamdülillah, Allah’a hamd olsun. Orada 10 ay kalmak, yani insan ben düşünüyorum da tam anlamıyla mucize, Allah’ın verdiği güçle oldu. Çünkü bulunduğum bölüm banyodan bozma bir yer, kapısını ittin mi açılıyor böyle. Zaten deli adamlar.
Muhabir 2: Deli gücü denilen bir şey de var.
Adnan Oktar: Tabi, deli gücü de var, zaten istedikleri gibi giriyorlardı böyle, yolgeçen hanı gibiydi. Mesela annem geliyordu, kadıncağızın elinde meyve şeyleri var tabi anında talan ediyorlar, akıl hastası oldukları için. Ama tabi sevap, onlara da yazık yani, dışarıdan kimseleri yok onların, yiyecek getirenleri yok. Ben onlara çok yardımcı oluyordum akıl hastalarına, hatta bana ‘doktor bey’ diyorlardı, anlayamıyorlardı. Ben orda böyle marka kıyafetler falan çok şık giyiniyordum böyle, yani o kadar sakil ve ayrı duruyordum ki yani çok şaşırtıcı. Onların üstleri parçalanmış bağırıp çağıran adamlar, ben odamda kitap yazıyorum, yazı yazıyorum, yani inanılır gibi değil çok şaşırtıcı bir ortam olmuştu.
Muhabir 2: Korktuğunuz oldu mu hiç o sırada, korktuğunuz? Zarar göreceksiniz diye.
Adnan Oktar: Hiç aklıma gelmedi, annem çok tedirgin oluyordu kadıncağız.
Muhabir 1 : Asıl ona çile, ona işkence yani.
Adnan Oktar: Evet o şey yapıyordu benim hiç aklıma gelmezdi öyle şeyler hayret ediyordum. Hatta diyorum ya 7 kişiyi öldürmüşlerdi yanımda deliler, kavga ediyorlardı birbirilerini kırıp geçiriyorlardı ağır yaralanmalar, gözünü patlatanlar falan. Ben hiç çekinmiyordum yani Allah’ın hikmeti, ama annemin beti benzi kül gibi oluyordu kadıncağızın, çünkü kadın yani ne yapsın bir sürü 300 tane deli var, aslında ona da bir formül bulabilirlerdi adli mahkum muamelesi yaptılar o çok acayip. Halbuki ben tahliye olarak gitmiştim oraya, biliyorsunuz ‘Türk kavmindenim İslam milletindenim’ sözünden dolayı tutuklandım, 10 ay hücrede tutuldum, hücre hapsi. Onu da şimdi aklım almıyor, şimdiki aklım olsa yani şimdiki aklım derken şimdiki hukuki imkanım, bilgim olsa ben orada itiraz ederdim. Ben eskiden herhalde kanun böyledir derdim, böyle diyorlarsa böyledir, halbuki hücreye cezaevinde suç işleyenler konuluyor hücreye, yani bir ağır şuç olarak uygulanıyor, benim normalde itiraz etmem gerekiyor itiraz etmedim, ama onda da hayır var, daha rahat kitap okuduk, daha rahat çalışma yaptık.
Muhabir 1: Onun size mutlaka manevi kazanımları olmuştur.
Adnan Oktar: Tabi, tabi. Çok büyük faydaları oldu, hem çok sakin bir ortamdı hiç kimse yoktu, in-cin yok, tek başınayım böyle.
Muhabir 2: Kitap yazmak içinde ideal bir mekan.
Adnan Oktar: Evet 9 ay hücrede kaldım, 10 ay da akıl hastanesinde kaldım. Ama akıl hastanesine gittiğimde tahliye olarak gittim, yani suçum hiçbir şey yok, ondan sonra da o davadan beraat ettim, ayrıca yani niye orada hapis yattım, niye hapishaneye girdim daha bilmiyorum şu ana kadar. Ama tabi orada hoca hanınım tabir ettiği gibi çok büyük manevi kazanım olmuştu, yani ruhi inkişaf, manevi derinlik, çünkü Allah oraya beni belli bir hikmetle getirmiştir.
Muhabir 1: Kendi kendinizle baş başa kalıyorsunuz.
Adnan Oktar: Tabi manevi gelişmeye sebep olduğu için yapmıştır Allah, çünkü Hz. Yusuf’ta da aynısı var. Hz. Yusuf’u Allah kuyuya koyuyor önce, kardeşleri koydu diyor ama yaratanı Allah, sonra da Hz. Yusuf’u Allah hapishaneye koydu biliyorsunuz,hiç suçsuz yere, yani kadının iftirası sonucunda. Hatta diyor ki Allah ayette, kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım ‘Onun suçsuz olduğuna dair delilleri görmelerine rağmen’ diyor Allah, bak ‘onun suçsuz olduğuna dair delillerini görmelerine rağmen, onu bir süre hapiste tutma düşüncesi ağır bastı’ diyor Allah, yani hapis kararı alıyor o zamanın devleti.
Muhabir 2: Ama korunuyor tabi o dönemlerde.
Adnan Oktar: Hapiste kaldığı dönemde müthiş bir manevi inkişaf var Hz. Yusuf ta biliyorsunuz, zaten ayette de böyle belirtiliyor, harikalar oluşuyor maşaALLAH. Ama sırf peygamberlerde değil, bu peygambere tabi olan ümmette de oluyor, ümmete tabi olan bir insanım, ben de ümmettenim, bende de çok büyük faydası oldu. Bütün peygamberlerin hayatındaki olaylar ümmete de yönelik işaretlerdir, onlara da burada bir ders vardır, ben orada çok manevi kazanım elde ettim, mesela cezaevinde de çok manevi kazanım elde ettim, yani insanlara karşı insanın sevgisi daha artar, şefkati artar, dünya hırsı azalır, Allah’a sevgisi çok daha artar yani çok çok faydası vardır. Zaten Allah onu bir hikmetle, bir derinliği olan özel bir amaçla yaratıyor ve yarattı da Allah’a çok şükür. Ama beni biliyorsunuz, olaylarımın önü sonu yok, emniyetteyken ben ilk defa duydum Türkiye’de, yiyeceğime içine kokain koydular, toz kokain serptiler onu bana yedirdiler. Ben ikram deyip sevinip yemiştim, sonra Allah’a çok şükür ki adli tıpta onu ispat etme imkanımız oldu da, yani emniyette yiyeceğime karıştırıldığı adli tıpta tespit edildi, mahkeme de beraat vermişti bana. Yoksa şu an kokainman olarak tanınacaktım, şimdi de mahkeme biliyorsunuz çete lideri dedi.
Muhabir 2: Evet.
Adnan Oktar: Ben de diyorum ben sevginin, şefkatin, muhabbetin, dostluğun çetesinin lideriyim, ama adam kesmenin, yol kesmenin çetesi değilim ben. Yani benim öyle bir suçum yok, çünkü mahkeme dosyası açık ortada, savcı da diyor zaten savcı da açıklamasında daha önceden beraat verdiğini söylüyor mahkemenin ve ayrıca polisin baskı altında ve tehditle aldığı ve yanında avukat olmadığı için geçersiz olan ifadenin dışındada diyor başka delil olmadığı için diyor dosyada, beraatlerini talep ediyorum diyor. Ben de aynısını söylüyorum savcının söylediğini söylüyorum, zorla ve ölüm tehdidiyle imzalatılmış ifadenin dışında dosyada hiçbir delil yok, ama buna rağmen mahkeme ‘sen çete liderisin’ dedi, ben de ‘maaliftihar, kabul ediyorum’ dedim. Bir şey demiyorum, devlete karşı mahkemeye karşı, herkes saygımı bilir mahkemenin kararına saygılıyım çünkü o kararı veren Allah’tır. Mahkeme başkanına onu diliyle söyletir, ben mahkeme başkanına da, heyetine de hakkımı helal ediyorum, hiçbir öfkem yok onlara karşı. Onlar da bir Allah’ın kulu çünkü.
Muhabir 1 : Çete olarak neler yapıyormuşsunuz, yani gerekçeleri ne?
Adnan Oktar: Çete ben baktım, araştırdım bulamadım yani bir şey. Sadece polisle zorla imzalatılmış bir iddialar var, ama orada yok yok tabi, yani dünyadaki bütün suçların hepsi yazılmış durumda, daha önce de bana öyle yapılmıştı.
Muhabir 2: Yani faili meçhul kalmamış durumda, bütün faili meçhuller sizde.
Adnan Oktar: Daha önce de aslında ben DGM’de tutuklanmıştım ben. Polis inanılmaz şeyler yazmıştı, çok uzun böyle destan gibi yazdı ben okudum, dedim ‘ben bunların hiç birini yapmadım’ dedim, ‘yok yok yaptın, hocam sen yaptın, sen imzala da iş fazla uzamasın bu işler’ dediler. Baktım o zamanlar daha da Türkiye karışık bir ortamdı, ismi de meşhur polisin, ismi de o polisin ismini söylemeyim imzaladım. DGM’ye gittik, DGM baktı destan gibi iddialar var, delil kısmına baktı delil hiç yok, sıfır. Bana sordu, ‘ne diyorsun oğlum bu şeye, iddialara?’ dedi. ‘Efendim’ dedim ,‘ben bunları biraz baskı vardı, şiddet ortamı vardı’ dedim ‘onun için böyle söylemek durumunda kaldım ama ben bunları yapmadım’ dedim. ‘Peki’ dedi ve takipsizlik verdi ve konu kapandı daha önce. Ama bu iddialardan daha vahimdi o zamanlardaki iddiaları polisin, akıl almaz şeylerdi yani ağzıma alamam, yani rezalet tarzındaydı izahlar artık. Fakat delil kısmına bakınca savcı, bir çizgi var başka hiçbir şey yok, yani sıfır, delil yok. Destan gibi yazmış ben ne diyeyim, yani orada hayır yapmadım desem, yani bunlar yok desem Allah vermesin kim bilir neler olacak. Zaten tek başımayım, avukatım da yok, hiçbir şey de yok. O zaman durum daha da zordu, yani daha da karmaşıktı, ama mesela maşaALLAH o zaman savcı hemen anladı durumu, hiç uzatmadı çok kısa sürdü. Zaten sordu ‘bu iddiaları kabul ediyor musun?’ dedi, ‘yok efendim’ dedim, ‘ben baskıyla ve şiddetle alınmış ifadeler, kabul etmiyorum’ dedim. Yazdırdı direkt, takipsizlik verdi, ben de hemen çıkmıştım. Basın da bekliyordu, ben tutuklanacağım diye heyecan içerisinde, çok sükseli olmuştu böyle.
Muhabir 1: Evet, basın hayal kırıklığı yaşadı,
Adnan Oktar: Şimdi mesela Ebru Şimşek olayında da; mesela olayı eğer ispat etmeseydim, o olay da üstüme kalacaktı. Kadın biliyorsunuz ‘silahlarla geldiler’ diyor, ‘uzun namlulu silahlarla, beni soydular’ diyor. Yani akıl almaz izahlar işte, güya ben onu kasete almışım, ‘bu kaset bende, bak ben seninle ilişkiye gireceğim, yoksa ben bu kaseti yayınlarım’ bu şekilde tehditte bulunmuşum. E kardeşim o kadar tehdit yapan adam, zaten o kadar gücü olan adam orada zaten, gerek var mı kasede?
Muhabir 2: Kasete gerek yok yani.
Adnan Oktar: Kasete gerek yok, zaten o gerekeni yapar; hadi diyelim, olduğunu farz edelim Allah esirgesin. Allah’a çok şükür ki filmi, o zaman o yayınlanan film çok net olarak bizim hukuk bürosunda varmış, yani daha önce bize de gönderilmişti. O filme baktık, ev tamamen farklı, onun söylediği evden Allah’a çok şükür. Benzeyen de olabilirdi ev, o zaman işte kurtarabilirsen kurtar, ama muazzam farklılık var. Benim bulunduğum evin tavanı dümdüz asmolen tavan, o ev kolonlar aşağı doğru sarkıyor, açık kolon, yani alenen. Bir kere sırf bu bile yeterli, çünkü iki ev çok farklı. Çünkü öyle evin kolonunun yok edilmesi için evin yıkılması gerekiyor tamamen, ev de yıkılmayıp durduğuna göre, yani olayın yalan olduğu ortaya çıktı. Ama bir tek o değil, pencereler de farklı; pencereler benim bulunduğum evde tavandan tabana kadar, orada pimapen pencere. Mahkeme heyetini topladık, avukatları getirdik, bilirkişiyi getirdik, iki tane de ekran kuruldu, böyle büyük ekran. ‘Efendim, buyrun seyredin’ dedik, ‘benim bulunduğum ev burası, bu bayanın bulunduğu ev burası, iddia edilen ev burası’ diyoruz.
O evin de filmini gösterdik, o evin de, baktılar hiç alakası yok; ne silahlı adamlar var, ne olaylar var, sadece uygunsuz bir durum var ama kendi aralarında. Bir şahıs uygunsuz bir film, alelade bir evde çekilmiş, 60 metrekare falan bir ev, sıradan bir ev, küçücük penceresi var. Benim bulunduğum ev İtalyan sitilinde yapılmış alakasız bir villa, bizzat kadın gelip polise göstertti, -bu ev- dedi, tutanak tutuldu, hiç alakası yok.
Muhabir 1: Ama Ebru Şimşek daha önceden sizin camianızın içindeydi değil mi?
Adnan Oktar: Hayır, hayır. Hiç. hiç alakası yok.
Muhabir 1: Sonradan ters düştü,
Adnan Oktar: Hayır, hayır. Hiç alakası yok.
Muhabir 1: Ben öyle biliyorum.
Adnan Oktar: Hiç alakası yok, zaten kız arkadaşı, ev arkadaşı diyor bu kaset yayınlandığında ‘ne yapalım dedik’ diyor. ‘Üstümüze kalacak bu dedik’ diyor, buna yaklaşık ifadeler, ‘en iyisi biz bunu Adnan Hoca’nın üstüne yıkalım, bu şekilde olsun dedik’ diyor ve polisi alıp evi aramışlar, evi arayarak bulmuşlar ‘bu ev’ demişler. Sonra da polisi alıp getirmişler yani kadının ifadesine bakarsanız zaten orada görürsünüz. ‘Bu ev’ demişler, evde de tutanak tutuldu sonra baktılar ki hiç alakası yok, Allah’a şükür, yani Allah öyle kurtardı. Buna rağmen Ağır Ceza Mahkemesi şahitlerin, izlenen film, bilirkişi raporları, bütün bunları göz önünde bulundurarak beraat ettirdi. Beraat ve bu tasdik edildi, bu beraat. Ama buna rağmen bu kızcağız bana ‘bu olay gerçekten böyle olmuştur’ diye tazminat davası açtı ve bu tazminat davasını bu mahkeme kararına rağmen kazandı.
Muhabir 2: İlginç.
Muhabir 1: Ne enteresan.
Adnan Oktar: Evet. Bu mahkeme kararını şu an kazandı, hayret edilecek şey.
Muhabir 2: Hukukun temel mantığına aykırı bu.
Adnan Oktar: Yani saygımız var, bir şey demiyorum mahkeme kararına, yani ben çok çok şaşırdım, çünkü Ağır Ceza mahkemesi daha üst mahkeme yani, bu kararı veren mahkemeden daha yüksek bir mahkeme.
Muhabir 2: Özür dilerim ne kadarlık bir tazminat davası açmıştı, kazandığı tutar ne?
Adnan Oktar: Triliyon onun hesabıyla da onunki, fakat mahkeme daha düşük bir miktar vermiş ama, yani bu kadının dediği doğru ve dolayısıyla tazminat vereceksin diye bana hüküm verdi mahkeme, yani mahkum oldum. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararına rağmen, beraat etmeme rağmen, ama saygı duyuyorum bir hikmet vardır, bir hayır vardır.
Muhabir 2: Demin özür dilerim bu tımarhane günlerinizden özür dileyerek söylüyorum, o tımarhane günlerinizden bahsederken annenizden bahsettiniz. Gelişiminizde yada kişiliğinizin oluşmasında annenizin özel bir yeri var herhalde, babanız zannedersem çocuk yaşlarda vefat etmişti. Annenizin dünyanızdaki, sizin iç dünyanızdaki yeri yada konumu nedir?
Adnan Oktar: Annem güzel huyludur, yiğit kadındır. Böyle mazlumdur, vicdanlı, merhametli bir kadın, ama bütün delikanlılığına rağmen orada çok ürküyordu hastalardan. Ben acıyordum ona, ama oradaki idarenin de tabi şeyliği biraz, mesela en azından bir uygun odada görüştürebilirlerdi. Bahçeye çıkışım yasaktı, telefonla görüşmem yasaktı, doktorlarla görüşmem yasaktı, hemşirelerle görüşmem yasaktı. Hatta bizzat rahmetli Yıldırım Aktuna dedi, topladı milleti sıraya dizdi, okula gelen tıp öğrencileri vardı, ihtisas yapmak için gelen öğrenciler, onlara etkili olmaya başlamıştım ben. O zamanlar Oktar Babuna da gelmişti, doktor olarak gelmişti o da ilk çok etkilenmişti.
Muhabir 2: Öyle mi? İlk orada mı tanıştınız, daha doğrusu sizinle tanıştı?
Adnan Oktar: Evet, evet.
Muhabir 2: Aa, çok ilginç.
Adnan Oktar: Öyle çok etkilenen öğrenci olmuştu, kulaklarına gitmiş, bu sefer öğrenci girişi durdurulmuştu hastaneye. Yani benim bulunduğum bölüme getirtmiyorlardı. Hemşire odasına getirmişlerdi onların hepsini doldurmuşlardı, benim bulunduğum bölüme getirmiyorlardı. Ben de gittim hemşire odasına. ‘Ben Paranoyik Şizofrenim’ dedim, ‘benim üzerimde bir çalışma yapmanız gerekiyor’ dedim. ‘Yani ilginç, tam tipik bir vakayım’ dedim. Böyle gözleri açıldı çocukların. ‘Bakın’ dedim, ‘bende bütün alametler var’ dedim. ‘İhtisas yapmanız açısından bu çok faydalı olabilir size’ dedim. Tabi espri yaptığımı da anladılar. O zaman onlara kitap da vermiştim. Yani biraz kısa konuşma yaptım, ama bu Yıldırım Aktuna’nın kulağına gitmiş. Bu sefer geldi böyle bir komutan edasıyla. Hepimiz iştima vaziyetinde dizildik. Hemşireler, doktorlar, ben, hazırol vaziyetinde. O da karşımıza geçti. ‘Bundan sonra’ dedi ‘doktorlarla görüşmeyeceksin, öğrencilerle de görüşmeyeceksin, hemşirelerle de görüşmeyeceksin’. ‘Kiminle görüşeyim’ dedim. ‘Hastalarla görüşeceksin sadece’ dedi. ‘Onların şuuru kapalı’ dedim. ‘O zaman git odanda düşün’ dedi, ‘yani orada tefekkür edersin’ dedi. Hatta ayrıca beni kendi makamına da çağırdı, hademelerle falan topluca oraya da gittim. Bir de orada bir ultimatom şeklinde bir ‘seni ömür boyu buradan çıkartmam’ dedi, ‘eğer tebliğe devam edersen, çalışmalara devam edersen’ dedi. ‘Arkadaşlarından da kimse girmeyecek’ dedi, ‘sadece avukatın, annen ve ağabeyin gelebilir’ dedi, ‘onların dışında kimse girmeyecek’ dedi. Ama annem de gelince, kadıncağız delilerin içinden geçerek odama geliyordu, o onu acayip ürkütüyordu yani.
Muhabir 1: Anne yüreği yani, siz kaç yaşında olursanız olun ben de bir anneyim. Anne bambaşka.
Adnan Oktar : Evet. Bütün delikanlılığa rağmen orada biraz ürküyordu. Aslında ürkecek kadar da var, yedi kişi öldürdü adamlar, yani şakası yok adamların. Çünkü neye kızacağı, neye alınacağı, neden saldırganlaşacağı belli olmayan hastalar.
Muhabir 1: Deli yani, adı üstünde.
Adnan Oktar: Tabi tabi. Zaten cinayet işlediği için oraya getirilmiş adamlar. Ama meselea başka olaylardan yatan onlarca bölüm vardı, hastaların yattığı bölüm vardı. Oralara beni niye almadılar, oraya aldılar ben onu anlamıyorum. Açık servisler var, hatta akıl hastaları evlerine gidiyorlardı haftasonları, Cumartesi-Pazar günlerini evlerinde geçiriyorlardı sonra geri geliyorlardı. Bir kere bahçede zaten çok rahat geziyorlardı. Telefon istedikleri gibi açıyorlardı hatta ana bahçenin dışına çıkıyorlardı, giderseniz görürsünüz deliler gezerler, akıl hastaları bahçenin dışında gezerler. Ya öyledir.
Muhabir 1: Size özel bir davranış sergilemişler, demek ki.
Adnan Oktar: Evet. Onda da bir hayır var.
Muhabir 1: Özellikle yani. Tabi herşeyde bir hayır var, sizin manevi dünyanızda. Peki bir şey soracağım. İlk tebliği kime yaptınız ve hala yanınızda mı?
Adnan Oktar: İlk tebliği yaptığım arkadaşlarımdan Yasin Hocam var. Akademide, 81’de tanışmıştım. O beni bir sene kadar izlemiş. ‘Cesaretin benim çok hoşuma gitti’ dedi camiye geldi. ‘Bir tek siz geliyorsunuz’ dedi ‘namaza geldi’. ‘Cesur olmanız, kararlı olmanız çok hoşuma gitti’ dedi. ‘Ben sizinle tanışmak istiyorum’ dedi. ‘İşte arkadaş olup, tebliğlerde sizin yanınızda olmak istiyorum’ dedi. ‘Tamam’ dedim ben de. İlk arkadaşım oydu. Yine vardı öyle 3-4 tane arkadaşım fakat sonra onlar vazgeçtiler, herhalde biraz ortamın cazibe darlığı mı diyeyim yada nefislerine uydular herhalde çünkü orada kadın-kız, biraz akademi çok rahattıyane, aşırı rahattı.
Muhabir 2: İlişkiler de rahattı.
Adnan Oktar: Evet, ilişkiler de rahattı. Onlar da biraz etkilendiler galiba anladığım kadarıyla. Onları kaybetmiştik o dönemde, ama sonra Allah’a şükür çok gelişti. Sonra ben akıl hastanesindeyken muazzam bir arkadaş çevrem oluştu. O dönemde çok gelişmişti.
Muhabir 1: Bakın, hayır vardır diyoruz, akıl hastanesine girmekte de bir hayır varmış. Çünkü biraz önce Emre Beyle sohbet ederken 20 küsur yıldır sizinle birlikte olduğunu söyledi. Uzun bir süre değil mi yani? O kadar bir sürede, ilkler de önemlidir, ilk kimdi, ilklerden hala yanınızda olan var mı?
Adnan Oktar: Var, 25 senelik, 26-27 senelik arkadaşlarım var.
Muhabir 1: Değil mi? Bu önemli bir şey.
Adnan Oktar: Tabi, MaşaALLAH. Sadakatleri çok güzel tabi kardeşlerimin. Metanet, sadakatleri, hürmetleri, saygıları, sevgileri çok çok güzel MaşaALLAH.
Muhabir 1: Şimdi ben şeyi merak ediyorum. Yine affınıza sığınarak,
Adnan Oktar: Estağfurullah, buyrun.
Muhabir 1: Piyasada konuşuluyor ya, Adnan Hocacılar, Adnan Hocac falan. Şimdi gelirken de konuştuk Mehmet’le de(muhabir2). Dedim ki, ikiye ayrılmış piyasa bu konuda, kimisi negatif bakıyor, kimisi pozitif bakıyor. Kimi aileler, oğlumuzun yada kızımızın, evlatlarımızın beyni yıkandı diyor, kimi de çocuklarımızı bu hayatın pisliklerinden kurtardı Allah’a şükür diyorlar. Bakıyorum ben de, işte Emre Bey de bunlardan biri. Gayet yakışıklı, kültürlü, okumuş, bu tarzda insanlar. Böyle bir kitle size yürekten inanıp, sizinle birlikte hareket ediyor. Nasıl bunlarla iletişime başlıyorsunuz, yani ben çıkıp geldim sizin yanınıza bir kriteriniz var mı? Bu insanlarla nasıl ilk temas kuruyorsunuz yani bu insanlar, bu kadar üst düzey insanlar gerek eğitim, gerek fikri yapı olarak. İşte yurtdışında okuyorlar, hayatı görüyorlar, hani köyden alıp gelseniz de bir şehir hayatına soksanız belki diyeceksiniz hani buna bir şey bulacaksınız, bir yüz. Ama gayet bilinçli insanlar. Samimiyetiniz okey onu anladık. Yani gerçekten samimi bir insansınız onu algılıyoruz, elektrik olarak da aldık biz de. Ama neler yapılıyor yani, ben geldim size bana neler anlatıyorsunuz, neler konuşuyorsunuz? Ben bunu çok merak ediyorum. Bu güzellik etkiler o kişileri, ama bu kişiler zaten burdan çıkmış tipler, anlatabiliyor muyum?
Adnan Oktar: O tabi, Allah’ın bir lütfu. Yani hakikaten söylediğiniz gibi çok seçkin, beyni güçlü, olaylara objektif bakan ve kandırılamayacak tipler arkadaşlarım. Çünkü hiç kimse kandıramaz istediğine anlatsınlar, son derece uyanıklar. Böyle kül yutmaz tabir edilen tipten insanlar ve şüpheli ve anormal bir şeyi de hemen yakalayan kişiler. Yani milimetrik bir oynamayı bile görürler. Onun için kesin doğru olduğuna ve samimiyetle kanaat getirmedikten sonra bir şeye inanmayacak insanlar. Demek ki Allah benim hem samimiyetime, hem anlattıklarımın kesinlikle doğru olduğunu onlara ilka ediyor kalplerine ve kesin kanaat getittiriyor. Hakikaten mesela hiçbir tarikat, hiçbir cemaat benim kanaatim o anlamda benim arkadaşlarımı ikna edemezdi. Benim kanaatim bu yönde yani, çok çok zor. Çünkü fazla uyanıklar ve fazla yamanlar, böyle çok detaycılar. Fakat olması bunun, tabi böyle hidayetinin oluşmasının tek sebebi Allah’tır. Onları yaratan Allah, yanıma getiren Allah, kabul ettiren Allah ama zahiren sanki ben anlatmışım da onlar kabul etmiş gibi oluyor. Fakat bu aslında blok yaratılıyor. Daha biz annemizden doğmadan zaten bu arkadaş grubumuzla, bu toplulukla beraber yaratılmış oluyoruz. Yani sonradan gelmiş, katılmış olmuyorlar. Mesela Peygamber Efendimiz sahabeleriyle beraber yaratılıyor zaten, mesela Hz. Musa kendi talebeleriyle birlikte yaratılır. Ama sanki rastgele karşılaşmışlar gibi Allah yapar, yoksa öyle değildir.
Muhabir 2: Ama yine de sebepler dünyasında yaşıyoruz. Bir şeyler sebep oluyor. O bir şeyler ne acaba? Sizin açınızdan, yani eşimin de dediği gibi, Hatice’nin de dediği gibi, hepsi de gerçekten 2-3 tane dil bilen, master yapmış, toplumun elit kesiminden gelen insanlar.
Muhabir 1: Beyaz Türkleri delirtecek, kudurtacak kadar, bunlar elimizden gidiyor dedirtecek kadar şeyler.
Muhabir 2: Bir de bunların hepsini etkileyebilecek çok ciddi bir cazibe, çok ciddi bir karizma yada çok ciddi bişeyler olması lazım.
Muhabir 1: Bu sizde var.
Adnan Oktar: Evet.
Muhabir 1: Etkilendiklerine göre. Ama ben şeyi merak ediyorum. Neler konuşuluyor, mesela ben geldim diyelim, tamam sizinkiler kadar çok fiziğim falan çok mükemmel değil ama…
Adnan Oktar: Estağfurullah, estağfurullah.
Muhabir 1: Hani manken gibi tipler diyorlar, mankenlerden seçiliyor deniliyor ama.
Adnan Oktar: Yoo.
Muhabir 1: Geldim diyelim, ne konuşuluyor, merak ediyorum? Tamam gerçekten çok karizmatik bir insansınız, konuşmalarınız hep Allah kelamlı ,bu da çok etkileyici. Zaten Allah kelamının olduğu yerde etkilenmemek mümkün değil. Ben merak ediyorum mesela neler konuşuluyor? Neler sohbet ediyorsunuz da bu kadar insanların beynini yıkıyorsunuz? Öyle diyorlar ya hani beyin yıkıyorlar.
Adnan Oktar: Estağfurullah. Beynindeki tabi kirleri yıkıyoruz, temizliyoruz beyinleri.
Muhabir 1: Güzel, doğru bir tanımlama.
Adnan Oktar: Evet, samimiyet, samimiyet her defasında samimiyet. Allah ayetinde bunu belirtiyor, şeytandan Allah a sığınırım, ‘ancak benim samimi kullarım kurtulur’ diyor Allah, samimi. Samimiyet ruha çok derin etki yapan, çok büyük bir olaydır. Müslümanların, tebliğ yapanların, İslam’ı yayanların en büyük sorunu üsluplarının samimi olmaması oluyor bir kısmının.
Muhabir 2: Yani kalpten gelmiyor, dilden.
Adnan Oktar: Hayır, üslubu samimi değil, görülüyor. Çok yapmacık ya kendini satan bir üslubu oluyor; işte bilimsel cümleler kullanıyor, yabancı kelimeler kullanıyor yahut Arapça kelimeler kullanıyor. Adamın bilmediğini bildiği halde, karşısındaki adam bilmiyor, ya ne gerek onu ona söylersin, belli ki bir sükse amaçlı yapıyorsun. Ya karmakarışık anlatımlar, anlatırken de zaten imanının güçlü olmadığı anlaşılıyor. O farkında değil ama, halbuki o konuşmada bir insanın ne kadar imanlı olduğu, iman edip etmediği anlaşılır üslubundan. Flu iman eden bir insan, üslubunda bunu mutlaka yansıtır, buna gücü yetmez. İnsanın imanıyla orantılı konuşmaları olur ve bu konuşma da insanlara doğal olarak yansır. Yani kalp buna açıktır, insanın kalbi.
Muhabir 1: Biryerde falso verir, rol falan yapıyorsa mutlaka.
Adnan Oktar: Evet ve candan bir üsluba insan kalbi çok açıktır, samimiyete çok açıktır. Samimi bir imanlı kalp şiddetle alır ama yapmacık, alim de olsa, çok büyük bir alim de olsa üslubunda samimiyetsizlik ve yapmacıklık varsa, imanı zayıfsa bu, doğal olarak üslubuna yansıyor, o yüzden de istifade edemiyor insanlar.
Muhabir 1: Doğru. Şimdi Yaratılış Atlası diye bir atlas çıkardınız. Biraz önce de Emre Bey ile de konuştuğumuzda da bayağı detaylı bilgiler verdi. İlk bu doneleri siz toplamaya başladınız, nereden başladınız, nasıl oldu, bu evrim teorisini yanıltmak için yabancıları, Avrupa’yı nasıl deli etttiniz? Bunu öğrenmek istiyoruz, detayları sizden.
Adnan Oktar: Evet, ben fosillerin çok zor bulunan şeyler olduğunu düşünüyordum, yani hakikaten baktım, kitaplara baktım çok az fosil görebildim. Çok çok az. Kütüphanelere baktık, çok az fosil var. Müzelere gittim, fosil aşağı yukarı yok gibi bişey, çok çok az. E baktım yüz milyon fosil çıkarıldığı söyleniyor, bunlar nerede? Bir de baktım ki çok büyük bir oyun oynanmış, fosiller saklanıyor. İnsanlardan saklıyorlar fosilleri. Ben de buna karşılık amatör olarak fosil koleksiyonerliği yapan kişilerle bağlantıya geçtim. Onlardan rica ettik fosillerini ortaya çıkarttılar. İstanbul’un birçok yerinde biliyorsunuz fosil sergileri yapılıyor, bütün halk görüyor. İlk defa Türkiye’de, Cumhuriyet tarihinde ilk defa görülüyor böyle fosiller, daha önce hiç görülmemiştir. Baktılar ki lüfer balığı aynı, hamsi aynı, tavşan aynı, kedi aynı, köpek aynı, gözüyle görüyor çünkü, fosilleşmiş. Taşın üstünde adeta bir fotoğraf var, üç boyutlu bir fotoğraf, net. Hayvan olduğu gibi kalmış, yüz milyon yıllık, yüz elli milyon yıllık, iki yüz milyon yıllık. Bütün deniz canlıları olduğu gibi duruyor, bütün böcek cinsleri amberler içinde saklanmış. Mesela hiç hesap etmedikleri bir şey. Bunları hep böyle gizli kalacak zannediyorlardı, biz de bunların fotoğraflarını gayet güzel net çekip, kitaba koyunca Avrupa hop havaya kalktı, hop yere oturdu. Tam anlamıyla bir panik meydana geldi, mesela o panikten de biraz örnekler verebilirim:
Muhabir 2: Bu arada özür dilerim, savaşınızı sadece Türkiye ölçeğinde yapmıyorsunuz herhalde değil mi, küresel ölçekte yapıyorsunuz?
Adnan Oktar: Tabi yani bu işin genel merkezi Fransa’dır ve İngiltere’dir. Ben yayınevine rica ettim, öncelikle şu Fransa’ya biraz gönderirseniz madem hediye mahiyetinde kitap gönderiyorsunuz, oraya gönderin dedim; bir de biraz İngiltere’ye gönderirseniz çok iyi olur dedim. Bakın Fransa Le Point ne diyor, ‘Darwin’i Kurtarın’ başlık gazete haberi. La Liberation, ‘tek bir hamlede tam bir panik gerçekleştirdi’ manşet. Fransa Politis’de ‘öğrencilerin bir gün kendilerine bu sorularla saldırıya geçeceğini hiç beklemiyorlardı diyor hocaları’. Alman basını, Stern dergisi, ‘gök gürültüsü gibi patlayan kitap’ manşet. Yine Almanya’da büyük gazetelerden birisinde, ‘Darwin’in Avrupa’da işi zor.’ Almanya Die Welt gazetesi, ‘Fransa eğitim bakanı dehşete kapılarak, kitabın derslerde okutulmaması yönünde çağrıda bulundu.’ Mesela Hollanda, ‘büyük bir tufan oluşturdu’ diyor; İtalya, İtalya’da büyük gazetelerden birisi, manşet, ‘ama kesin olarak bildiğimiz şey, bizim kaybedenler olacağımız’ ; Belçika ‘yaylım ateşi’ne benzetiyor. Polonya ‘şok etti’ diyor ‘bütün otoriteleri’diyor. Belçika ‘kulisler arasında yaşanan panik’, en büyük gazetelerde manşet bunlar. İtalya nın en büyük gazetelerden birisi Las Pante; ‘elveda Darwin’ başlık.
Muhabir 1-2: Çok güzel, bu engüzeliydi.
Adnan Oktar: MaşaALLAH. Onlar bir tuzak kurdu, Allah da bir tuzak kurdu. Allah’ın tuzağı pek çetindir; bir hamlede birkaç haftanın içinde yerle bir oldular. Yüz elli yıl emek verdiler, daha yüz elli gün geçmeden yerle bir oldular. Onların oyununu Allah bir karşı oyunla bozdu. Şeytandan Allah’a sığınırım, ‘Allah tuzak kuranların en güçlüsüdür’ diyor Allah. Allah’ın tuzağı daha çetin oluyor. Yani nereden bileceklerdi öyle fosillerin ortaya çıkarılıp, onların deşifre edileceğini.
Muhabir 2: Nasıl irtibata geçtiniz, bu amatör koleksiyonerlerle?
Adnan Oktar: Internet yoluyla. Internet.
Muhabir 1: Internet muhteşem bir dünya.
Adnan Oktar: Dehşet bir olay, mesela resim rica ediyorsun, internetten gönderiyor gayet net, gayet kaliteli, fotoğraflarını. O kadar çok koleksiyoner var ki dünyada, haddi hesabı yok. Binlerce koleksiyoner var, binlerce de adamların fosilleri var, hiçbiri değişmemiş. Hepsi aynı.
Muhabir 2: Hepsi formlarını korumuş.
Adnan Oktar: Hepsi aynı. Hayır normalde değişebilirdi de. Ama mucize, Allah’ın hikmeti hiç değişmemiş. Yani makuldur, genetik bir bozukluğa uğrar, bir şeye uğrar değişebilir ama hiç değişmemiş, aynısıyla kalmış. Çünkü bütün bir hayvan ırkı olduğu için, mesela çok nadirdir bozuk olur, insanın da tabi körü topalı olur ama çok nadirdir bu. Genellikle insanlar sıhhatlidir. İnsan fosili bulduğunda normal buluyorsun, ama insan fosillerini sürekli yok ediyorlar bulamıyoruz o yüzden. Mesela bulunuyor aslında insan kafatasları, insana ait daha eski kafatasları da bulunuyor fakat yok ediyorlar. Mesela epey oluyor, bir depoda paleontoloji ile ilgili bir müzenin deposunda binlerce fosil bulundu deposunda, altmış yıldan beri açılmamış. Gizliyorlar, e nasıl göstersin, kendi kafasına göre işte gösterdiğinde kendi teorisinin çökeceğini düşünüyorlar.
Muhabir 2: Peki canhıraş Darwinizm’in savunulmasının gerekçesi ne? İşte Fransasından İtalyasına, İngiltere’den Türkiye’ye kadar pekçok kişi canhıraş bir şekilde savunuyorlar.
Adnan Oktar: Hem ne canhıraş, çünkü resmi himaye var. Yani bütün devletler aşağı yukarı %95 i devletlerin Darwinizm’i resmi olarak himaye ediyor. Mesela Darwinizm aleyhine yazı yazamazsın, konuşma yapamazsın, üniversiteden atılırsın.
Muhabir 2: Ama işte İngiltere Anglikan mezhebi ve o mezhebe dayanan bir devlettir. İşte Fransa laik olmakla birlikte ciddi anlamda Katolik’tir. Yani Hristiyan temelleri de var bu Avrupa Devletleri hepsinin buna rağmen…
Adnan Oktar: O görünüşte işte, yani biraz onu da tabi irdelemek gerekiyor. Bunda da bir gariplik var. Mesela Faşizm himaye altında değildir, sadece İtalya’da Mussolini zamanında himaye altındaydı. Komunizm de komünist ülkelerde himaye altındadır, yani komünist ideoloji aleyhinde yazamazsın, konuşamazsın. Ama Darwinizm konusunda dünyada bir ittifak var.
Muhabir 2: Evet, bir konsensüs var.
Adnan Oktar: Evet, konsensüs oluşmuş. %95’i resmi olarak koruyor. Okullarda resmi olarak okutuluyor, yaratılış resmi olarak okutulmuyor. Yaratılışı savunanlar resmi olarak cezalandırılıyor. Böyle bir sistem var.
Muhabir 2: Bu arada özür dilerim, demin konuşuyorduk, arkadaşların hepsi okumuş çocuklar. Yani Hatice’nin tabiriyle hepsi beyaz türkler genel olarak. Peki hiç mi yok Bağcılar’dan, Güngören’den yada Anadolu’nun filanca köyünden kalkıp gelmiş, onlar size ulaşamıyor mu? Ya da sizin mesajlarınız mı onların zihinsel dünyalarına tam bir karşılık bulamıyor. Yada var da bu tarz arkadaşlar da, kamuoyuna yansıyan kısmı daha ziyade beyaz türkler kısmı mı oluyor?
Adnan Oktar: Var, var, benim çok mazlum, Anadolu kökenli, köyden gelmiş, fakir hatta ilkokul mezunu, ortaokul mezunu da arkadaşlarım var ama bunlar zeki, akıllı insanlar. Buram buram Anadolu kokan, ben kastettiğinizi anlıyorum, has ve temiz Anadolu insanları, öyle kardeşlerimiz de var.
Muhabir 1: Ben bir şey soracağım, özel olacak ama neden hep beyaz?
Adnan Oktar: Efendim, Peygamber Efendimiz severdi beyazı biliyorsunuz. Beyaz giyerdi Peygamber Efendimiz, sık sık beyaz giyerdi. Sevdiği renklerden birisidir. Cibril de ona geldiğinde beyaz kıyafetle geliyordu biliyorsunuz, Peygamber Efendimiz’e. Beyaz hoştur, güzel bir renktir.
Muhabir 1: Çünkü siz de beyaz tenlisiniz.
Adnan Oktar: Evet.
Muhabir 1: Bir de marka giyiniyorsunuz hocam. Bunu da öğrenmek isterim açıkçası, buraya gelirken bir hanım arkadaşımla sohbet ediyorum. Dedim ki bugün ben dedim Adnan Beyle röportaja gideceğim. İftarı onunla yaptık, ay dedi o hep marka giyiyor, Versace giyiyor falan yaptı. Bayanın ilk dikkatini çeken bu tabi. Bayanlar için marka çok önemli biliyorsunuz, ilk bana söylediği o, yani Adnan Hoca eşittir marka gibi bişey olmuş hanımlar arasında.
Adnan Oktar: Gerçekten güzel kıyafetler hazırlıyorlar, Ferre de Versace de hoş oluyor kıyafetleri, hazırladıkları şeyler güzel oluyor. Ben de gücümün yettiği kadar onlardan alıyorum tabi. O yabancı markalardan giyinmek hoşuma gidiyor. Eskiden beri hoşuma gider.
Muhabir 2: Peki hep kamuoyuna yansıyan mücadeleci Adnan Hoca imajı yada Adnan Bey imajı. Onun dışında özel hayatınızda nasılsınız? Mesela en çok hangi yemeği seversiniz? Bunlar hiç gündeme gelmedi, hiç konuşulmadı yada çoğu kişi bilmez, spor yapar mısınız, yüzmekten mi hoşlanırsınız, tenis mi oynarsınız, en sevdiğiniz yemek nedir, mutfağa girer misiniz, yemek yapar mısınız?
Adnan Oktar: Bir kere çok iyi kebap yaparım, onu söyliyeyim.
Muhabir1: Hangisi, lütfen kebap yemeğe geliyorum, hangisi?
Adnan Oktar: Tokat kebabını ben çok beğenirim. Şişe domates konuyor, et konuyor, biber konuyor, yine et konuyor, yine biber, öyle katlar yapılıyor, patlıcan, biber filan. Askılı olarak asılıyor böyle, iki taraftan ateş oluyor, ortasında ateş oluyor, yavaş yavaş o kendi suyuyla, söylerkenbile ağız sulanıyor.
Muhabir 1: Hocam bir gün gelip yiyelim, anlatıyorsunuz.
Adnan Oktar: Bayağı güzel olur o. Tatlılardan tabi klasik olarak Osmanlı baklavası, baklavayı severim. Ama tabi meyveler daha çok hoşuma gidiyor, şeftaliyi çok severim, kayısıyı çok severim. Kavun çok severim. Kiraz, üzüm, üzümü çok severim. Kuruyemişlerden badem severim, badem ve fındık severim. Ama az yiyorum tabi.
Muhabir 2: Mutfağa girer misiniz hocam? Yani fırsat bulabiliyor musunuz? Dinlenmek için en azından.
Adnan Oktar: Evet, ben çok iyi salata yaparım.
Muhabir 1: Mutfağı dağıtır mısınız girer, öyledir erkekler, girer.
Adnan Oktar: Yoo, ben bayağı becerikliyim, güzel şeyler hazırlayabiliyorum inşaAllah. Güzel makarna çeşitleri yaparım, iyi makarna sosu yaparım. Böyle yeni, orijinal yiyecekler de yaparım, alışılmamış şeyler de yapabiliyorum.
Muhabir 2: Kendiniz keşfedersiniz yani.
Adnan Oktar: Evet, evet. İtalyan yemeklerini andırır şeyler de yapıyorum bazen. Bayağı da güzel oluyor. Hatta şakadan bazen isim de veriyorum onlara, İtalyan isimleri.
Muhabir 1: Markalaştırıp, franchise yapalım hocam, çok iyi olur. Peki ben bilmiyorum affınıza sığınarak, evli değilsiniz değil mi?
Adnan Oktar: Evet değilim.
Muhabir 1: Evlenmeyi düşünmediniz mi? Yada evlendiniz ayrıldınız mı, bilmiyorum medeni halinizi
Muhabir 2: Yada anneniz hala daha niye evlenmediniz diye.
Adnan Oktar: Annem bana sürekli kızar, bir tek bana değil, bekar arkadaşlarımı da gördüğünde sizler niye evlenmiyorsunuz diye. Bir de benim vaktim pek olmaz. Yani bu çalışma temposu içerisinde çok güç. Çünkü ben dört saat uykunun dışında genellikle hep kitaplara vakit ayırıyorum. Nadiren işte bazen yüzüyorum evin havuzunda. Genellikle bir yarım saat yürürüm. Benim en hoşuma giden kedilerim, tavşanlarım, onlarla oynaşmak, kuzum var, onunla ilgileniyorum. Avucumdan tuz yalatıyorum ona, hırşır hışır parmaklarımın arasından yalıyor küçücük, sevimli tatlı bir dili var.
Muhabir 1-2: Hocam siz harikasınız. Çok değişik ben bilmiyordum mesela. Çok politik cevaplar veriyorsunuz, direkt soracağım, hiç aşık olmadınız mı, evlenmek istemediniz mi? Adnan Hoca hiç gönlünü birine kaptırmadı mı? Evliliği sorduk, kuzudan çıktık, çok politik cevaplar veriyorsunuz, direkt soracağım.
Adnan Oktar: Ben güzel ve akıllı olan her kadına aşık olurum.
Muhabir 1: Bak bu da çok politik bir cevap.
Muhabir 2: Üniversite yıllarında da olabilir. Ya da lise döneminde de olabilir.
Adnan Oktar: Evet, üniversite yıllarında vardı, çok beğendiğim bir kız vardı, evlenmeyi de düşünmüştüm; hakikaten bir kere baktım bir daha bakamadım o derece güzeldi, etkileyiciydi. Bakmamaya özen gösteriyordum, o da aksine aksine yanıma geliyordu, biliyordu gözümü kaçırdığımı.
Muhabir 1: E siz de yakışıklı adamsınız, gelir yani çok doğal.
Adnan Oktar: Düşündüm ama yani şimdi o çocuğu nasıl koruyacağım ben dedim. Çünkü terör çok şiddetliydi o zaman. Yani sürekli ölüm tehditleri alıyordum akademideyken. Çocuk olsa çocuğu hangi sokağa bırakacağım diye düşündüm. Yani ben onlara eziyet etmiş olacağım dedim. Yani can güvenliğini koruyamadıktan sonra niye evleneyim? Çocuklarını koruyamadıktan sonra insan, eşini, nasıl evleneyim? Sonraki yıllarda da yoğunluk, faaliyetlerin yoğunluğu, çünkü ben Afganistan’daki, Irak’taki olaylar oldukça daha da bir hırsım artıyor, ben dakikamı, saniyemi bile kullanmam gerekiyor diyorum. Yani böyle gazeteleri bile çok süratli okuyorum, vakit kaybetmemek için. Gazetelerin hemen hemen hepsi geliyor, gelmeyen gazete yok, hepsini bir gözden geçiriyorum, sabahleyin geldiğinde. Ama ona bile vakit ayırmak istemiyorum, yani çok acele okumam gerekiyor. Mesela bak röportaj yapıyoruz şu an, gece efendim 1, aşağı yukarı. Ancak yani, çünkü insan evlenince bol bol vakit ayırması lazım, , çocuklara vakit ayırması lazım.
Muhabir 1: Yok, inanın öyle olmuyor.
Adnan Oktar: Değil mi?
Muhabir 1: Şekil 1 A’da görüldüğü gibi. Yalnız şöyle bir şey soracağım hocam. Burada kendinize haksızlık yapıyorsunuz bana kalırsa. Çünkü her cemaat liderine bir rol biçiliyor, ister istemez. O role giriyorsunuz, işte cemaate yada oradaki kişilere kendinizi vakfediyorsunuz ama o vakfın içerisinde neden kendi çocuğunuz olmasın? Bir sürü kişinin çocuğuna rehberlik yapıyorsunuz, onların dünya ve ahiret saadetlerini kurtarıyorsunuz, onlara o saadeti kazandırıyorsunuz, neden bir çocuğunuz olmasın da ona da bu saadeti kazandırmayın, neden o bilgi birikiminizi ona aktarmayasınız? Yani bu cemaat liderliği rolü, neden kendinize haksızlık etmenizi gerektirsin? Hiç böyle düşünmediniz mi? Ben şahsen dışarıdan x bir şahıs olarak, Hatice olarak bunu düşünüyorum. Annenize de yazık, bir torun sevmek istemiştir mutlaka.
Adnan Oktar : O zaman siz benim yengem sayılırsınız. O zaman şöyle yapalım, çok akıllı, çok imanlı, efendim takva ve çok güzel bir kız bulalım ve evlenelim.
Muhabir 1: Bu çok iyiydi. Emre Beyle de gelirken konuştum, ilk sorduğum şey bekar mısınız? Evet dedi, tamam o zaman listeme yazıyorum sizi dedim. Sizi de yazıyorum o zaman, haddimiz değil tabi ama…O anlamda da yani gerçekten evlilikte de eşinize, çocuğunuza vereceğiniz çok şeyler olacaktır mutlaka. Oluyor değilmi, oraya bağlayacağım, bir cemaat lideri, bir grubun lideri olunca, kendi özel hayatınızdan fedakarlık ediyor musunuz?
Adnan Oktar: Benim özel hayatım diye bir şey hiç olmadı şu ana kadar. Ben iftihar ederim, mesela otuz yıldan beri ben hiç tatile gitmedim, tatil diye bir olay olmaz, bana çok mantıksız gelir, yani Afganistan’da Müslümanlar, insanlar kan ağlayacak, Irak’ta kan ağlayacak, ben de tatilde hayatımı yaşayacağım, ben yapamam. Ama yapanları da kınamıyorum. Vücudun dinlenmeye ihtiyacı vardır, beyinlerinin dinlenmeye ihtiyacı vardır, kuvvet bulmak için yapıyorlardır ayrı, mesele değil. Ama ben yapamam yani beni yorar o, yani dinleniyorum derken yorulurum, vicdanen yorulurum.
Muhabir 1.: Nefsinizi terbiye ediyorsunuz o zaman siz.
Adnan Oktar: Evet, inşaALLAH.
Muhabir 2: Özür dilerim, kitapları tek başınıza mı hazırlıyorsunuz hocam? Yoksa bir heyetle birlikte mi?
Adnan Oktar: Var, var, ekibim var. Arkadaşlarımdan otuz kişi falan var.
Muhabir 2: Kitap sayısı 250’yi geçti.
Adnan Oktar: 300.
Muhabir 2: 300? Çok ciddi bir rakam.
Muhabir 1: Bir insan için en büyük güzellik bir eser bırakmak.
Adnan Oktar: Allah’a şükür, Elhamdülillah. Mesela Yaratılış Atlası, ben dedim ki ‘çocuklar büyük bir kitap hazırlayalım, Darwinizmle ilgili daha etkili bişey yapalım’ dedim. ‘Nasıl yapalım’ dediler. ‘Mesela Yaratılış Atlası olsun ismi’ dedim, ‘ve bütün fosilleri koyalım’ dedim. ‘Bana bir kitap getirin’ dedim, ‘şöyle büyükçe bir kitap, ben size oradan gösterteyim, nasıl olacağını’ dedim. Bana bir kitap getirdiler, ‘yok yok böyle değil’ dedim, ertesi gün bir kitap daha getirdiler, ‘böyle de değil’ dedim. Sonra kocaman bir kitap getirdiler, ‘en az böyle, bunun daha büyüğü’ dedim.
Muhabir 1: Alan çöpe atamasın. Gözünün önünde kalsın.
Adnan Oktar: Ve yırtamasın.
Muhabir 2: Kaç kilo hocam?
Adnan Oktar: Şu an 7 kiloyu buldu sanırım.
Muhabir 2: MaşaALLAH. Özür dilerim bunun postalanması bile ciddi bir sorundur muhtemelen. Çünkü dediğiniz gibi Fransa, Almanya, İngiltere, dünyanın dört bucağına gönderiliyor bu kitaptan ve etkili kişilere gönderiliyor.
Adnan Oktar: Evet, MaşaALLAH, görüyorsunuz basının etkisini.
Muhabir 2: Evet, büyük şirketlerin yetkilileri, devlet yetkilileri, buna benzer önemli şahsiyetlere.
Adnan Oktar: Mesela bütün fotoğrafları bunun bana hazır geldi, ben hiç uğraşmadım. Büyük bölümü zaten fotoğraftan oluşuyor. Yazıları hep bana tercüme olarak hazır geliyor, ben sadece yorumlarını yapıyorum. Onun için ‘nasıl yapıyorsun hocam?’ diyorlar. Çok basit oluyor, bana her yandan bilgi geldikten sonra, fotoğraflar geldikten sonra, onunla oturup bizzat uğraşmazsan, redaktör de hazırsa…
Muhabir 1: Ama önemli olan aşçılık işte, malzemeyi herkes bulur getirir; onu o tencerede, o lezzeti vererek, o kıvamı tutturarak pişirmek.
Adnan Oktar: Şu Y harfini bile, şu uzunluğunu bile ben gösterttim o kadar detaylı yaptım. Resimlerin seçilmesi, kapaktaki resimlerin bunların oynar halde görüntünün değişmesi, bütün iç dizaynı, sanatsal olan yönleri falan, tamamı benimdir. Yorumlar, yazı bağlantıları falan tamamen bana ait. Ama fotoğrafların seçimi olsun, yani kaynak bilgiler onlarla hiç ilgilenmiyorum. Onlar bana hep hazır geliyor.
Muhabir 1: Ağzınıza sağlık, çok teşekkür ediyorum.
Muhabir 2: Vaktinizi daha fazla almayalım Hocam.
Adnan Oktar: Estağfurullah.Lutfettiniz, şeref verdiniz
Muhabir 1: Sürçülisan ettiysek affola, kusura bakmayın. Biz böyle içimizden geldiği konuştuk.
Adnan Oktar: Estağfurullah. Çok samimi bir çiftsiniz söyleyeyim, süper çiftsiniz, çok güzel huylusunuz. Allah çok güzel rast getirmiş. Samimi, candan, Allah mutluluğunuzu artırsın, imanınızı artırsın, uzun ömür versin. Hepimize sağlık, sıhhat ve afiyetle, hidayetle inşaALLAH.
Muhabir 1: Son nefeste de iman nasip etsin.
Adnan Oktar: İnşaALLAH, maşaALLAH.